İran bugün sessiz. Ama bu sessizlik, düzenin değil; çözülmenin sessizliği.
Sokaklarda hayat akıyor gibi görünüyor olabilir. Okullar açık, sınavlar yapılıyor, devlet “kontrol bizde” demeye devam ediyor. Ancak sahadan gelen bilgiler, bambaşka bir tabloyu işaret ediyor: internet kesintileri, ani tatiller, küçük gruplara bölünmüş sınavlar, kalabalıktan ürken bir iktidar refleksi… Bunlar güçlü bir devletin değil, meşruiyetini kaybetmiş bir rejimin davranışlarıdır.
Bugün İran’da yaşananları yalnızca bir güvenlik meselesi olarak okumak mümkün değil. Bu, devlet ile toplum arasındaki bağın fiilen koptuğu bir eşiktir.
İran’da yaşayan dostlardan gelen haberler, sokakların neden sessiz olduğunu anlatıyor. Bu sessizlik huzurdan değil; korkudan besleniyor. Gözaltılar yaygın, aileler parçalanmış, insanlar fısıltıyla konuşuyor. Sabahları ilk yapılan şey kahvaltı değil, haberleri kontrol etmek. “Belki bugün bir şey olur” umudu ile “daha ne kadar kötüleşebilir” endişesi iç içe geçmiş durumda.
Bu atmosferde rakamların kesinliği önemini yitiriyor. Kaç kişinin öldüğü değil, devletin artık hiçbir konuda doğruyu söylediğine inanılmıyor oluşu belirleyici. Bu, herhangi bir ekonomik krizden ya da geçici protesto dalgasından çok daha derin bir kırılma.
Asıl mesele, İran’daki siyasal düzenin dayandığı dini meşruiyetin hızla erimesi. Uzun yıllardır belirleyici konumda olan dini kurumlar ve merci-i taklitlerin suskunluğu, halkın gözünde onları ya suç ortağına ya da korkak bir seyirciye dönüştürdü. Rejim açısından bu sessizlik, telafisi olmayan bir stratejik hata olarak tarihe geçebilir.
Peki bu büyük öfke nereye akıyor?
İran sokaklarında ciddi bir enerji var; ama bu enerjiyi yönlendirecek ortak bir siyasi merkez hâlâ yok. Ev hapsindeki Mir Hüseyin Musevi’nin yayımladığı metinler, ahlaki ve tarihsel açıdan güçlü. Sistem içinden gelen bir figürün rejimin meşruiyetini açıkça reddetmesi son derece önemli. Ancak Musevi’nin fiili olarak sahada olmaması, bu hattı daha çok sembolik bir düzleme sıkıştırıyor.
Diğer tarafta sürgündeki Reza Pehlevi var. Diasporanın güçlü desteği, Batı kamuoyundaki görünürlüğü ve lobi kapasitesi bu hattı uluslararası alanda etkili kılıyor. Ancak İran içinde Pehlevi ismi, aynı anda hem “kopuş” hem de “belirsizlik” çağrışımı yapıyor. Muhalefetin ortak bir gelecek tasavvurunda buluşamaması, rejimin en büyük avantajı olmaya devam ediyor.
Bu tabloya son dönemde yeni bir değişken eklendi: ABD’nin İran’la yeniden masaya oturma sinyalleri.
Bu adımı bir uzlaşma arayışı olarak okumak yanıltıcı olur. Washington’un asıl derdi rejimi kurtarmak değil; kontrolsüz bir çöküşün Ortadoğu’yu nasıl bir kaosa sürükleyebileceğini hesaplamak. Diplomasi, burada bir çözüm değil; bir zaman kazanma aracıdır. ABD, yangını söndürmekten çok, yangının yayılmasını sınırlamaya çalışıyor.
Ancak bu durum İran rejimi açısından da çelişkili bir tablo yaratıyor. İçeride sertleşen, dışarıda yumuşama sinyali veren bir iktidar, toplum nezdinde meşruiyetini daha da hızlı tüketiyor. Halk şunu görüyor: Kendi vatandaşına karşı acımasız olan devlet, dış baskı karşısında pazarlığa açık.
İran’ın elindeki en büyük koz hâlâ Hürmüz Boğazı. Bu kozu oynamak İran için neredeyse intihar anlamına gelir. Ama tam da bu yüzden, herkes yüksek sesle konuşuyor; kimse ilk adımı atmıyor. Hürmüz, artık sadece bir askeri tehdit değil, rejimin varlığını erteleyen bir sigorta işlevi görüyor.
Kısa vadede İran halkını kolay bir çıkış beklemiyor. Ne dış müdahale özgürlük garantisi sunuyor, ne de mevcut protesto dalgası tek başına rejimi devirecek güçte. Ama çok kritik bir eşik aşılmış durumda: İran toplumu, din ile devletin ayrılması gerektiği konusunda tarihinin en geniş mutabakatına ulaşmış görünüyor.
Bu sessizlik bir son değil.
Ama henüz bir başlangıç da değil.
Bu, çöküşün ertelendiği; ama meşruiyetin artık geri gelmeyeceği bir ara dönem.
Ve belki de İran için en tehlikeli olan tam olarak bu belirsizlik.
İran eski İran değil. Yeni İran ise henüz doğmadı.




























Yorum Yazın