İran savaşı artık tek bir merkezin yönettiği bir tablo olmaktan çıktı. Washington’un hedefi ile Tel Aviv’in beklentisi aynı hatta durmuyor. Savaşın nasıl sürmesi gerektiği kadar, nasıl ve hangi koşullarda duracağı da iki başkent arasında ayrı ayrı okunuyor. Tam bu noktada kriz, askerî bir operasyon dizisinden çok daha fazlasına dönüşmekte. Karar alma biçimi, süre hesabı ve risk toleransı birbirinden ayrıştıkça, masadaki görüntü de haliyle sertleşiyor.
Bu ayrışma ilk bakışta taktik bir tartışma gibi görünebilir. Oysa mesele, yalnızca İran’ın kapasitesini vurmak ya da baskıyı artırmak etrafında dönmüyor. Mesele, savaşın sonunda hangi siyasi fotoğrafın bırakılacağıyla ilgili. Trump tarafı, çatışmayı uzatan her hamlenin iç siyasette ve küresel ekonomide yeni maliyet üreteceğini biliyor. Netanyahu tarafı ise baskının sürmesi halinde İran’ın daha zayıf bir konuma itilebileceğini, bunun da uzun vadede İsrail lehine yeni bir güvenlik zemini açabileceğini düşünüyor.
Tam burada Avrupa’nın durduğu yer de önemli hale geliyor. Brüksel ve büyük Avrupa başkentleri, savaşın uzaması halinde enerji, göç ve güvenlik dosyalarının aynı anda baskı altına gireceğini görüyor. Bu yüzden Avrupa, Washington ile Tel Aviv arasındaki çizgiyi sadece uzaktan izlemiyor. Her yeni açıklama, her yeni saldırı dalgası ve her yeni hedef listesi kıtanın kendi savunma ve diplomasi hesabına da dokunuyor. Dolayısıyla son durum, İran savaşının artık sadece Ortadoğu içinde okunamayacağını açık biçimde gösteriyor.
Washington’un sınırı
Washington cephesinde ana soru savaşın nerede duracağı. Zira çatışmayı başlatmak kadar onu sınırlı tutmak da ayrı bir siyasi cesaret istiyor. Trump yönetimi bir yandan kararlılık görüntüsü vermek zorunda, öte yandan sürecin tam ölçekli bir bölgesel savaşa dönüşmesinin önüne geçmeye çalışıyor. Bu ikili baskı, karar mekanizmasını sertleştiriyor.
Asıl gerilim burada başlıyor. İran’a vurulan her darbe, kısa vadede caydırıcılık hissi yaratabilir; ama savaş uzadıkça hedefin büyüklüğü de değişiyor. Artık sorun yalnızca nükleer altyapı ya da askerî kapasite değil. Enerji güvenliği, deniz yolları, müttefik koordinasyonu ve iç kamuoyu baskısı da aynı sürecin parçası haline geliyor. Bu yüzden Washington açısından “sertlik” ile “kontrol” arasında ince bir hat oluşmuş durumda.
Tel Aviv’in hesabı
İsrail tarafında ise hesap daha sert. Netanyahu tarafı İran dosyasını bir güvenlik tehdidinden çok tarihsel ve eskatolojik bir fırsat penceresi olarak da görüyor. İran’a verilen zararın kalıcı hâle gelmesi, Tahran’ın bölgesel ağlarını zayıflatması ve psikolojik üstünlüğün elde tutulması İsrail’in bu savaşta öne çıkarmak istediği temel başlıklar arasında. Bu yaklaşım, savaşın erken kapanmasına sıcak bakmayan bir çizgi üretiyor.
Fakat burada da sorun şu. Uzayan her gün İsrail’in önüne yeni bir risk yığını koyuyor. Saldırıların kapsamı büyüdükçe cephe sayısı artıyor, sivil alanlar daha fazla baskı altına giriyor ve bölgesel tepkiler sertleşiyor. Bu da Tel Aviv’in istediği stratejik sonuç ile sahadaki fiili maliyet arasındaki makası açıyor. Yani kazanım arayışı, giderek daha pahalı bir güvenlik denklemine dönüşüyor.
Avrupa’nın sıkışması
Avrupa açısından bu savaş, uzak bir kriz gibi izlenemiyor. Enerji fiyatları, güvenlik kaygıları ve transatlantik uyum sorunu aynı anda Avrupa’yı etkilemekte. Üstelik Avrupa kamuoyu, yeni bir Ortadoğu savaşının kıtanın ekonomik kırılganlıklarını daha da artırmasından çekiniyor. Bu nedenle birçok başkent, sert söylemden çok kontrollü baskı ve diplomatik kanal arayışına daha yakın duruyor.
Burada dikkat çekici olan şey, Avrupa’nın sadece “taraf tutmak” istememesi. Asıl kaygı, savaşın kendi içine çektiği dosyaların sayısı. Petrol fiyatı yükselirse sanayi zorlanıyor, güvenlik gündemi sertleşirse iç siyaset geriliyor, göç baskısı artarsa hükümetler içeride yeni maliyetler ödüyor. Kısacası, Avrupa savaşın uzamasından doğrudan etkilenen ilk alanlardan biri haline gelmiş durumda.
Çatlağın anlamı
Washington ile Tel Aviv arasındaki farkın asıl anlamı, bu savaşın gidişatını tek bir siyasi merkezin belirlemiyor oluşu. Bir taraf hedefi daraltmaya, diğer taraf baskıyı büyütmeye çalıştığında, ortaya çıkan şey ortak strateji değil, üst üste binmiş iki farklı savaş tasarımı oluyor. Bu da hem karar anlarını uzatıyor hem de sahadaki her yeni hamleyi daha belirsiz hale getiriyor.
Bugün görülmesi gereken şey İran savaşı, cephe hattında olduğu kadar başkentler arasındaki niyet farkında da şekilleniyor. Washington’un frenleme isteği ile Tel Aviv’in ileri taşıma arzusu arasında açılan mesafe büyürse, savaşın sonu da daha karmaşık, daha pahalı ve daha kırılgan bir zemine oturacak. Şu anda masada duran fotoğraf tam da bu: aynı savaşın içinde, aynı hedefe yürümeyen iki ayrı irade.































Yorum Yazın