Geçtiğimiz günlerde Doğu Ergil’in X platformunda paylaştığı bir cümle, içinde bulunduğumuz siyasal tartışmaları özetleyecek kadar güçlüydü:
“Demokrasi, iyi insanların iktidara gelmesini garanti etmez. Ama kötülerin iktidarını sınırlayacak mekanizmalar kurabildiği ölçüde ayakta kalır.”
Bu tespit, özellikle demokrasiyi büyük ölçüde sandığa indirgemiş toplumlar için son derece çarpıcı. Zira demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret görüldüğünde, onun asıl işlevi—iktidarın sınırlandırılması—çoğu zaman gözden kaçıyor.
Peki “kötülerin iktidarını sınırlamak” ne demek? Daha da önemlisi, kimdir bu “kötüler”, kimdir “iyiler”? “İyi” ve “Kötü” ahlaki terimler olmakla birlikte siyasal çerçevede bir karşılık ararsak onlara “avantajlılar” ve “dezavantajlılar” dememiz mümkün.
Kapitalist sistem içinde devlet aygıtı üzerinde etkili olan elitler, çoğu zaman kendi aralarında kurdukları açık ya da örtük ilişkilerle iktidarlarını sürdürürler. Seçim süreçleri de bu ilişkiler ağının dışında değildir. İktidarın el değiştirmesini zorlaştıracak düzenlemeler, ittifaklar ve çıkar birliktelikleri, sistemin doğal bir parçası haline gelir. Sanırım bu aktörleri bu nedenle “kötü” yani “avantajlılar” olarak tanımlamak mümkün.
Öte yandan, mevcut sorunların çözülmediğini görerek daha iyi bir gelecek umudunu seçimlere bağlayan ve değişimi sandık yoluyla gerçekleştirmek isteyen kesimleri de “iyi” ya da “dezavantajlılar” olarak nitelemek mümkün.
Bütün toplumlarda bir yanda iktidarını korumak için demokrasiyi sınırlama eğiliminde olanlar vardır ki bunlar iktidardan beslenen avantajlı dediğim kesimlerdir. Diğer yanda da daha iyi yaşam koşulları için demokrasinin genişlemesini talep edenler vardır ki bunlar da dezavantajlı dediğim kesimlerdir. Bu farklı amaçlar bir gerilim üretirler ve bu gerilim demokrasinin kendi içindeki temel çelişkilerden biridir. Tıpkı kapitalist sistemde olduğu gibi, demokrasi de çözümü kolay olmayan bir denge üzerinde varlığını sürdürür.
Bugün ülkede yaşadığımız siyasal tablo da bu yapısal gerilimin bir yansımasıdır. Yirmi yılı aşkın süredir iktidarda olan bir yönetici elitin yıprandığı artık açık biçimde görülüyor. Son dönemde kamuoyuna yansıyan bazı açıklamalar ve özellikle kritik sorular karşısında verilen yetersiz yanıtlar, bence bu yıpranmanın somut göstergeleri.
Uzun süreli iktidarda olan kadrolar yalnızca politik gücü değil, aynı zamanda geniş bir çıkar ilişkileri ağını da üretirler. Bu ağ içinde oluşan düzenekler—kimi zaman açık, kimi zaman örtük—iktidarın nimetlerinden yararlanmayı amaçlar. Ancak bu ilişkilerin nasıl kurulduğunu ve kimler tarafından sürdürüldüğünü ortaya koymak, yine bu yapının kendisi tarafından zorlaştırılır. O nedenle de var olanı değiştirmek o kadar da kolay değildir.
İşte tam da bu nedenle, gerçek bir demokrasinin oluşturulabilmesi için yalnızca seçimlerin yapılacak olması yeterli değildir. Asıl ihtiyaç, iktidarı sınırlayacak, hesap verebilirliği sağlayacak ve kurumsal dengeyi yeniden tesis edecek bir dönüşümü öngörmek ve planlamaktır. Bugün muhalefete düşen budur.
Sonuç olarak mesele kişilerden çok sistemle ilgilidir. Demokrasi, “iyi insanların” iktidara gelmesiyle değil, “kötülerin” sınırlandırılabildiği güçlü ve dayanıklı kurumlarla ayakta kalır. Bu kurumların nasıl oluşturulacakları ve nasıl güçlü kılınacakları ayrı bir konu. Bu gerçek göz ardı edildiğinde, seçimlerle daha iyi bir Türkiye yaratmak bence pek mümkün değildir.





























Yorum Yazın