Ama Orta Doğu Amfi Tiyatrosu’nda bayram yok.
Perde açık.
Oyun sürüyor.
Adı hâlâ aynı: Arap Baharı.
Bir zamanlar umut diye sunuldu. Bugün mezarlık diye okunuyor.
Tunus’ta “bir kıvılcım” dediler; arkasından şehirler yandı.
Libya’da bir lideri “terörist” ilan ettiler; öldüğünde alkışladılar, sonra ülkeyi kabilelere böldüler.
Mısır’da demokrasi dediler; sandık geldi… ardından tanklar geldi… ve umut gitti.
Afganistan’da barış dediler; yirmi yıl sonra geriye burkanın arkasına hapsedilmiş gözler kaldı.
Irak’ta “kitle imha silahı” dediler; bulamadılar, ama ülkeyi talan ettiler.
Suriye’de özgürlük dediler; halkı birbirine düşman ettiler.
Dün başına ödül koydukları adam, bugün kravat takınca “güçlü devlet başkanı” oluyor.
Dün “terörist” dedikleriyle bugün aynı masada poz veriyorlar.
Ve bazıları…
Adı beyaz olan, içi Epstein kadar karanlık o saraya girerken ayakkabılarını çıkarıyor.
Bu bir saygı değil.
Bu, açık bir teslimiyet.
Beyaz Saray’da ayakkabı değiştirenler,
Suriye topraklarında iz bırakamaz.
Gazze…
Bir çocuk var.
Bombalanmış sokaklarda, yıkılmış binaların enkazı arasında.
Aç.
Ama açlığını unutmuş.
Çünkü umut yok.
Defteri yok.
Ekmeği yok.
Yarını… yok.
Gözleriyle soruyor: “Ben ne zaman çocuk olacağım?”
Cevap yok.
Şimdi sahne İran.
Replikler hazır.
Senaryo ezber.
Çünkü mesele insan değil.
Çünkü mesele ilke değil.
Çünkü mesele petrol.
Ve o sırada gökyüzünde füzeler var.
Geceyi yırtarak ilerleyen, çarpışırken bile estetik anlatılan ateşler…
Yorumlayanlar diyor ki: “stratejik hamle.”
Altında ise çığlıklar var.
Tahran’da bir okulun avlusunda okuyarak kaderini değiştirmek isteyen kız çocukları…
Saçları gibi kaderleri de örülmüş.
Anneler var, mezar taşlarına dokunarak sevmeyi öğrenen.
Kadınlar var; yaşarken sessiz, acı çekerken bile inlemeyen.
Ve o sesler…
Yayına girmiyor.
Çünkü bu oyunda acı sansürlü.
“Bize vaat edilmiş topraklar” deyip, bütün peygamberlerin ayak bastığı toprakları, insanlığın ortak coğrafyasını parselliyorlar.
Büyük Ortadoğu Projesi’nin domino taşları bir bir diziliyor…
Başrolde Netanyahu.
Saldırgan.
Pervasız.
Orta Doğu Amfi Tiyatrosu’nda uzaklardan bir ses duyuluyor yine:
“oleeeeeey!”
İspanyol arenasından kalma bir cesaretin yankısı…
Ses az, ama anlamsız değil.
Belki bir umut.
Belki sessiz çoğunluğun ilk kıpırtısı.
Ama çok uzaktan.
Çok zayıf.
Çünkü burada herkes susuyor.
Körfez susuyor.
Aynı dinden olanlar susuyor.
Aynı kaderi paylaşanlar gözlerini kapıyor.
Bir de… güç karşısında el pençe duranlar var.
Bazıları ise susmakla kalmıyor; güçlünün yanında durmayı akıl sanıyor.
Biz mi?
Biz de farklı değiliz.
Bir zamanlar Aleksis Çipras için Atina yollarına düşenler, şimdi Pedro Sánchez için cümle kuruyor.
Çünkü trend bu.
Çünkü ses getiren bu.
Çünkü üretmek yok.
Sözüm ona aydınlar…
Sahaya inmez.
Risk almaz.
Bedel ödemez.
Sadece konuşur.
Sadece tüketir.
Sadece izler.
Oysa sahne yanıyor. Çocuklar ölüyor. Anneler susuyor. Ülkeler parçalanıyor.
Ve biz… hâlâ izliyoruz.
Yıl: 1936
Yer: Almanya’da bir Tersane.
Topluluk hep birlikte sağ elini kaldırarak “Yaşasın …” diye haykırıyor.
İçlerinden biri…
Sadece bir fabrika işçisi. August Landmesser.
Geçit töreninde ellerini göğsünde bağlayarak katılmadı o çılgınlığa.
Tarih onu haklı çıkardı.
Ama geç kaldı.
Şimdi yine aynı sahne kuruluyor.
Adı beyaz olan karanlık sarayda, Trump etrafında dönen yeni bir tapınma düzeni…
Alkışlayanlar yine çok.
Sorgulayanlar yine az.
Ve Orta Doğu Amfi Tiyatrosu’nda oyun devam ediyor.
Bu defa körfezdeki dolar milyarderleri, “Yaşasın Trump” diye ellerini kaldırıyor…
Alkışlar.
Çığlıklar…
Uzaklardan bir ses yine yükseliyor: “oleeeeeey!”
Moskova’da Putin, Pekin’de Şi Cinping el kaldırıyor.
Başlar bir an dönüyor…
Sonra herkes yeniden amfi tiyatroya, sahneye…
Alkış devam ediyor.
Bu bayramda bir tarafta ABD’ye “oleeeey” çekip arenadan çekilen ve “gavur” dediğimiz Sánchez; diğer tarafta “din kardeşiyiz” dediğimiz şeyhler, krallar… arenaya asker gönderme planları yapıyor.
Gazze, Beyrut, Filistin, Şam, Halep, Lazkiye, Erbil, Tahran, Şiraz ve cihanın yarısı olarak kabul edilen İsfahan’da…
Bedenler kefenlere sarılıyor.
Enkaz altında hâlâ çığlıklar var.
Perde kapanmıyor.
Çünkü… Alkış var. Sessizlik var. Utanç yok.
Ve en kötüsü: Seyircisi bol bu oyun hiç bitmeyecek.





























Yorum Yazın