<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Yeni Arayış</title>
        <link>https://www.yeniarayis.com/</link>
        <description>Açıklamak değil; anlamak için..</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Körlük: Görmemeyi seçtiklerimiz</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/korluk-gormemeyi-sectiklerimiz-13105</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/korluk-gormemeyi-sectiklerimiz-13105</guid>
                <description><![CDATA[Görmek insanı rahatsız eder. Görmek sorumluluk yükler. Görmek, insanı harekete geçmeye zorlar. Belki de bu yüzden hepimiz bazen bilinçli bir körlüğü seçiyoruz: Çünkü gerçekten görürsek, artık hiçbir şey olmamış gibi davranamayacağımızı biliyoruz  Bugün yaşadığımız her facia, topluca verdiğimiz küçük körlük kararlarının sonucu. Bir gün, hep birlikte kör kalmayı reddetmemiz dileğiyle.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yazı, Jose Saramago’nun&nbsp;Körlük&nbsp;adlı kitabından ilhamla yazıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazı kitaplar yalnızca bir hikaye anlatmaz; insanın zihninde büyük bir soru bırakır. Jose Saramago’nun&nbsp;Körlük&nbsp;romanı da onlardan biri. İlk bakışta bir salgın hikayesi gibi görünür. Ama aslında çok daha rahatsız edici bir şeyi anlatır: İnsanın görmek istemediği gerçeği nasıl sistemli biçimde dışarıda bıraktığını.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Roman boyunca hissedilen şey yalnızca karanlık değildir. Asıl mesele, bakıyor olsak bile görmüyor oluşumuzdur. Kitap sanki hepimize aynı cümleyi fısıldar: İnsan, görmek istemediğinde gerçekten kör olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçtiğimiz günlerde kitap kulübümüzde saatlerce bu sorunun etrafında dolaştık: Biz neye körüz?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Saramago’nun dünyasında körlük ansızın başlar. Bir sabah uyanılır ve her şey bembeyaz bir boşluğa dönüşür. Oysa bizim dünyamızdaki körlük böyle işlemez. Bizim körlüğümüz bir anda değil, yavaş yavaş oluşuyor. Görmezden gelerek, erteleyerek, üstünü örterek, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek. Bir şeyi ilk gördüğümüzde irkiliyoruz; ikinci kez karşılaştığımızda susuyoruz; üçüncüde ise artık normal kabul etmeye başlıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam da bu yüzden bugün Türkiye’de yaşanan pek çok olaya bakınca insanın aklına şu soru geliyor: Bunlar gerçekten bir anda mı oldu? Yoksa biz uzun zamandır bakıyor ama görmüyor muyduk?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kahramanmaraş’ta bir okulda yaşanan facia, yalnızca tek bir güne sıkışmış münferit bir olay gibi düşünülebilir mi? Yoksa o gün yaşanan şey, yıllardır biriken ihmallerin, ertelenen sorumlulukların, ciddiye alınmayan uyarıların kaçınılmaz sonucu muydu?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki sorun ilk kez o gün ortaya çıkmadı. Belki daha önce fark edildi ama “şimdilik idare eder” denildi. Belki birileri içinden “bu böyle olmamalı” diye geçirdi ama yüksek sesle söylemedi. Belki bir denetim eksik yapıldı, bir rapor gerektiği kadar önemsenmedi. Belki de herkes kendi görev alanı içinde doğruyu yaptığını düşündü ama kimse bütüne bakmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa bir facia, yaşandığı gün başlamaz. Bir çatlak ilk oluştuğunda ona bakılmadığında başlar. Bir eksiklik dile getirilip ertelendiğinde başlar. Bir sorumluluk sessizce başkasına bırakıldığında başlar. Yani felaketler çoğu zaman gürültüyle değil, sessizlikle büyür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte bizim körlüğümüz tam da burada yatıyor: Görmemekte değil, gördüğümüz halde harekete geçmemekte.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Saramago’nun romanında körlük bulaşıcıdır. Ama bana kalırsa bizim gerçek hayat körlüğümüz daha tehlikelidir. Çünkü ona alışırız. Sorunları zamana yaydıkça, onlarla yaşamayı öğreniriz. Alıştıkça normalleştirir, normalleştirdikçe sorgulamayı bırakırız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa alışmak, en derin körlük biçimi değil midir?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görmek insanı rahatsız eder. Görmek sorumluluk yükler. Görmek, insanı harekete geçmeye zorlar. Belki de bu yüzden hepimiz bazen bilinçli bir körlüğü seçiyoruz: Çünkü gerçekten görürsek, artık hiçbir şey olmamış gibi davranamayacağımızı biliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yaşadığımız her facia, topluca verdiğimiz küçük körlük kararlarının sonucu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir gün, hep birlikte kör kalmayı reddetmemiz dileğiyle.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/korluk-gormemeyi-sectiklerimiz-1776445452.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Erdoğan Özmen (1): Bir kardeş/yoldaşın ardından</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/erdogan-ozmen-1-bir-kardesyoldasin-ardindan-13090</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/erdogan-ozmen-1-bir-kardesyoldasin-ardindan-13090</guid>
                <description><![CDATA[Erdoğan’ın bence en kıymetli niteliği, ülkemizde ve dünyada pek bol görülmeyen, dogmatizme/fanatizme kaymadan ezilenlerden/örselenmiş olanlardan yana çaba gösterme ve iş yapma şevkini/heyecanını hep yüksek tutmuş olabilmesidir. Bu niteliği onu politik mücadelesinde de, yazarlık faaliyetlerinde de, hekimlik/terapistlik yaparken de istisnai bir konuma yerleştirir. Ne yaparsa yapsın, Erdoğan sahici bir insan olarak, sahici bir şevk ve dertlenmeyle ve karşısındakinin sahiciliğine dokunmaya çalışarak yapardı. Şükran ve sevgiyle, devri daim olsun!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ülkenin yetiştirdiği <em>nadide</em> bir psikiyatrist-yazar olan <em>Erdoğan Özmen</em>’i 20 Mart 2026 tarihinde çok zamansız bir şekilde, 67 yaşında, kaybettik. Kırk yıllık can dostumdu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel hayatımızda kardeş kadar yakın hissettiğimiz herkesle yoldaş olmayız; tüm yoldaşlarımızla da kardeş kadar yakın hissetmeyiz. Erdoğan benim için hem kardeş hem de yoldaştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yalnızca çok eski bir dostu, bir kardeş/yoldaşı, bir meslektaşı değil, aynı zamanda sahiciliği, ölçülülüğü, merakı ve etik duyarlılığı aynı bedende taşıyabilen ender insanlardan birini kaybettik. Şükrü Hatun’un onu anarken kullandığı <a href="https://t24.com.tr/yazarlar/sukru-hatun/erdogan-ozmenin-ardindan-hangi-kelimeler-anlatabilir-senin-sessiz-iyiligini,54349" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:#0070c0">“sessiz iyilik”</span></a> ifadesi, bu yüzden, yalnızca duygusal bir niteleme değil; Erdoğan’ın kişiliğini, yazı dilini ve dünyayla kurduğu ilişkiyi de yakalayan çok doğru bir tanım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çok zor bir anma yazısı olacak. Acı çok taze. Erdoğan’ın iz bıraktığı çok fazla kişisel ve özel şey var; ister istemez bunlardan süzmek ve seçmek gerekecek. Bir de tabii Erdoğan geniş bir külliyat bıraktı; ondan bahsetmemek de olmaz. Yazı biraz da ondan gecikti; o külliyata dönüp yeniden bakmak istedim. [Yazının sonunda bu külliyatın dökümünü veriyorum.]</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir Kardeş/Yoldaş Olarak Erdoğan Özmen</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’la aynı kuşaktanız; benden dört yaş büyüktü. Liseyi Denizli’de 1976’da parasız yatılı olarak bitirdi. 70’lerin yükselen sol/devrimci dalgasında ve o sert, neredeyse iç savaş ortamında, sosyalist/devrimci oldu. 1984 yılında Ankara’da tıp fakültesinden mezun oldu. 1984-86 arasında pratisyen hekim olarak Elazığ-Palu-Arıcak’ta mecburi hizmetini yaptı. 1987’de Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde (R.S.H.H) psikiyatri asistanlığına başladı ve 1991’de psikiyatri uzmanı oldu. Uzun yıllar aynı hastanede uzman psikiyatrist olarak çalıştı ve vefatına kadar Bakırköy’deki muayenehanesinde hasta gördü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bakırköy</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben de 1986-89 döneminde Tekirdağ Cezaevi’nde mecburi hizmetimi yaptım. Her hafta sonu İstanbul’a geliyor, sık sık İletişim Yayınları’na uğruyor, Birikim Dergisi’nin yeniden yayına başlaması için sohbetlere ve çalışmalara katılıyordum. Sanırım 1988 yılı olmalı; Birikim çevresinden ortak dostlarımız aracılığıyla Erdoğan ile tanıştık. O Ankara’dan İstanbul’a yeni gelmişti. 1989’a kadar birkaç kez görüştük; ikimiz de yeni yetme solcu hekimlerdik. Epey ortak derdimiz vardı; az görüşmemize rağmen gayet sıcak bir başlangıç yapmıştık. Sonra ben 1989’da Boğaziçi Üniversitesi Klinik Psikoloji Yüksek Lisans Programı’na başladım ve bu programa devam edebilmem için hekim olarak Tekirdağ’dan İstanbul’a tayin edilmem gerekti. Erdoğan’ın da yüreklendirmesiyle tayinimi onun da psikiyatri asistanı olarak çalıştığı Bakırköy R.S.H.H.’ne aldırdım ve bir yıl orada pratisyen hekim olarak çalıştım. Erdoğan ile asıl dostluğumuz bu bir yıl boyunca pekişti ve 20 Mart 2026’ya kadar hiç zayıflamadan, kopmadan, hep güçlenerek devam etti. Hem de bu 37 yılın toplam 20 yılında ben New York’ta yaşamışken. Bakırköy’de muhteşem bir dostluk ortamı buldum; o ortamın merkezinde tabii Erdoğan vardı. Apayrı servislerde çalışmamıza rağmen hemen her öğlen molasında hekim ve psikolog arkadaşlarla toplu halde yemek yer, çay-kahve içer ve her türlü muhabbet ederdik. Erdoğan orada hemen herkesle dosttu; çok sevilirdi. Henüz asistan olmasına rağmen ciddi bir saygınlık sahibiydi. Ben de Erdoğan sayesinde yeni geldiğim kocaman bir hastanede çok kısa sürede çok güzel bir sosyal çevre edinmiştim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu anma yazısını yazarken fark ettim: Bakırköy günlerinden beri Erdoğan ile aramdaki kardeşlik/yoldaşlık ilişkisinde her zaman 5 temel izlek olmuş: 1) tabii ki ruh sağlığı, psikanaliz, psikoterapi; 2) teorik ve pratik olarak sol-sosyalist siyaset; 3) Birikim Dergisi; 4) çoluk çocuklu aile-dost ağı; 5) ortak Beşiktaş ve futbol sevdamız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Futbol-Beşiktaş</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu beş izleğin ilişkimizde en az yer tutanından başlarsam, Erdoğan sağlam bir futbolcuydu. En iyi orta sahada oyun kurucu olarak oynardı. Bakırköy dönemimde hastane turnuvasında, 1990-92 döneminde <em>İletişim/Birikim</em> ekibine karşı <em>Hekimler</em> takımında onunla hep aynı takımda, onlarca maçta büyük bir keyifle oynadık. Futbolcu olarak mücadeleci ve hırslıydı ama aynı zamanda nazikti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beşiktaş sevdamız da ortaktı. Ben zaten doğma büyüme <em>Çarşılı</em> olduğum için benimki hiç şaşırtıcı değil ama o Denizli zamanlarında artık ne nasıl olduysa Beşiktaş’a gönül vermişti. Tüm solcu Beşiktaşlılar gibi, takımımızla en çok <em>Gezi</em> zamanlarında gurur duyduk. İşin futbol kısmında ise nadiren şampiyon olabildiğimiz için takım muhabbetimiz genellikle depresif tonlar taşırdı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Demokrat Hekimler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1989 Bakırköy günlerimiz aynı zamanda <em>Demokrat Hekimler</em> (DH) hareketinin kuruluş ve hızla İstanbul çapında örgütleniş dönemiydi. Hekimlerden kopuk ve pasif olarak gördüğümüz İstanbul Tabip Odası yönetimini değiştirmek üzere yüzlerce genç hekim bir araya gelmiş ve hummalı bir faaliyete girişmiştik. İkimiz de bu hareketin çekirdek ekibindeydik ve sürekli birlikte iş kotarıyorduk. Toplantılar, eylemler, hastane ziyaretleri, broşürler hazırlamalar vb. Çoğunluğu 12 Eylül öncesinde sol-sosyalist siyasete bulaşmış, ama 12 Eylül diktatörlüğünün sessizleştirici baskısını tıp fakültelerini bitirmekle ve mecburi hizmetle dişini sıkarak atlatmaya çalışmış bizim kuşağın genç hekimleri, sağlık sistemindeki yapısal bozulmalara yönelik tepkilerin de katkısıyla 1989-90 döneminde adeta <em>hadlerini aştılar, kaplarından taştılar</em>. Kısa zamanda yer yer bizleri de şaşırtan ciddi bir mesleki-sosyal hareket ortaya çıktı ve 1990 yılında rekor katılımla yapılan seçimlerde DH listesi olarak büyük bir farkla kazandık. Erdoğan yedi kişilik Yönetim Kurulu’nda yer aldı; ben henüz 5 yıllık hekim olmadığım için Merkez Delegasyonu’nda yer aldım. Birkaç ay sonra Ankara’da yapılan Türk Tabipler Birliği (TTB) seçimlerinde de diğer illerdeki DH ekipleriyle birlikte TTB yönetimini değiştirdik. Bir sonraki seçimlerde DH’nin adı <em>Demokratik Katılım</em> olarak değiştirildi ve o günlerden bugüne kadar İstanbul’da da TTB Merkez’de de bu çizgi iki yılda bir yapılan bütün seçimleri kazandı. İşte Erdoğan böylesi bir geleneğin önde gelen kurucularından biridir. Kendisi öne çıkmayı, yönetici olmayı <em>hiç</em> sevmezdi. Yönetim Kurulu’na girmeye ikna olması için ona epey dil dökmemiz gerekmişti. O, mücadelenin ve hareketin içinde olmayı, insanları dinlemeyi, anlamayı, anlatmayı ve ikna etmeyi, heyecanlanmayı ve heyecanlandırmayı, bağ kurmayı severdi. Bürokratik işlerden pek hoşlanmazdı. Asla kariyerist değildi, hakkını veren bir kolektivistti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İşkence Mağdurlarının Psikolojisi Üzerine Araştırmalar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben, Tekirdağ Cezaevi’nde mecburi hizmet yaparken (politik olmayan) işkence mağdurlarının psikolojisi üzerine bir bilimsel araştırma yapmış ve bu araştırmanın makalesini Londra’da yaşayan Türkiyeli psikiyatrist Metin Başoğlu’nun editörlüğünü yaptığı bir kitapta yayımlamıştım. Bir süre sonra Başoğlu, Türkiye’de politik ve politik olmayan işkence mağdurlarının çeşitli açılardan karşılaştırılacağı oldukça kapsamlı bir araştırma projesiyle ilgilenirsem, bu işi yürütebilecek bir ekip kurup kuramayacağımızı sorduğunda ilk konuştuğum kişi yine Erdoğan’dı. Heyecanla hemen kabul etti; psikolog ve psikiyatristlerden oluşan 5-6 kişilik bir ekip kurduk. İnsan Hakları Derneği üzerinden işkence mağdurlarına ulaştık; İstanbul Tabip Odası da görüşmeleri yapmamız için hafta sonları boş olan ofislerini bizim kullanmamıza izin verdi. Biz de 1991-92 döneminde, onlarca işkence mağduruyla, her biri 2 ila 3 saat süren ve bize işkence tanıklıklarını anlattıkları, ayrıca birçok ölçek doldurdukları görüşmeler yaptık. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekipteki herkes solcu olmasına ve Türkiye’nin işkence gerçeğini gayet iyi bilmemize rağmen, bu görüşmelerde duyduklarımız hepimizi derinden sarstı. Konuştuğumuz mağdurların bir kısmı, 12 Eylül’ün farklı karakollarında ve zindanlarında aylarca süren olabilecek en ağır işkencelere maruz kalmıştı. Bu yaşantıları anlatmak da dinlemek de anlatanı bu süreçte psikolojik olarak belli bir güven/rahatlık aralığında tutabilmek de çok zordu. Kimi katılımcıların tedaviye de ihtiyacı vardı ve bu kısmı ayarlamak da bize düşüyordu. Biz ekip üyeleri sık sık kendi aramızda konuşup birbirimizi desteklemeye çalışıyorduk. Erdoğan ile bu kapsamda çok sohbetim oldu ve görüşmelere başladıktan hemen sonra öğrendik ki ekibimizde de <em>bir</em> işkence mağduru varmış; bu da Erdoğanmış. O konuşmaları hiç unutmuyorum. O kadar zor bir şeydi ki Erdoğan’ın yaptığı ve bunu öyle büyük bir güç, zerafet ve derviş sabrıyla yapıyordu ki. Yaraları kapatmak, yaralardan kaçınmaktan yana değildi Erdoğan, “evet yaralarımız var, bunları ancak başkalarının yaralarıyla hemhâl olarak kısmen dindirebiliriz” der gibiydi. Bu <em>dervişane</em> duruşun izleri daha sonra yazacağı birçok makaleye de yansımıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu araştırmanın en önemli bulgusu, işkenceyi politik olarak anlamlandırabilmenin işkencenin olumsuz psikolojik etkilerine karşı görece koruyucu bir etki sağladığıydı. Erdoğan aslında bu bulgunun ekibimizdeki canlı kanıtıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birikim</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birikim Dergisi Erdoğan ile olan ilişkimde kuşkusuz çok merkezi bir yer tutuyor. Birikim çevresinde yer alan herkes gibi, sosyalizmin dünyada ve Türkiye’de hem teorik hem de pratik açıdan çok büyük bir krizden geçtiğini; bunun geleneksel sosyalizmin krizi olduğunu; küçük pansumanlarla geçiştirilemeyeceğini ve sosyalizmin eşitlik ve özgürlüğün yeni ve yaratıcı bir sentezi olarak yeniden düşünülmesi ve tanımlanması gerektiğini düşünüyorduk. Sadece sınıf çelişkisi/mücadelesi gibi bir hatla yetinmeyen, her türlü tahakküm (ve ast-üst) ilişkisini şimdi-burada ve etik bir temelde sorunsallaştırabilen bir sosyalizm derdindeydik. Bir anlamıyla, yenilgi ve başarısızlık gerekçelerini sürekli dışarıda aramak yerine, sosyalizmin ve sosyalistlerin dönüp derinlemesine kendine bakması gerektiğine hemfikirdik. Bu yönelimin aslında psikanalitik yaklaşımda merkezi bir yer tutan öz-düşünümsellikle nasıl bir paralellik taşıdığını aklımızda tutalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan da 12 Eylül 1980 öncesinde başka bir siyasi harekette iken, 12 Eylül darbesiyle çoğu solcu solculuktan vazgeçerken veya eski ezberlere tutunmaya çalışırken, o bir arayış ve sorgulama sürecine girmiş; Birikim’in 1975-80 arasında yayınlanan fikriyatına sempatisi de 1987’de İstanbul’a gelmeden önce gelişmeye başlamış. İstanbul süreci, kurulan dostluklar ve 1989’da Birikim’in yeniden yayınlanmaya başlaması Erdoğan’ı yavaş yavaş Birikim’in vazgeçilmez yazarları arasına soktu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’ın teorik katkılarına bu yazının ikinci bölümünde değineceğim; ancak burada geçerken belirtmek isterim ki Erdoğan’ın düşünsel faaliyetinin ana ekseni, mecburen 19. yüzyıl bilimsel verileri ve politik iklimi ışığında geliştirilmiş, dünya deneyimlerinde <em>ekonomist indirgemeci</em> yorumlanmaya çok açık kalmış ve sonunda derin bir krizle karşılaşmış olan Marksist sosyalizmin, 20. ve 21. yüzyılda ulaştığımız psikanalitik duyarlılıklarla (ve oradan doğru geliştirebileceğimiz bir özne-insan-birey-toplum kuramıyla ve etik bir duruşla) nasıl yeniden düşünülebileceği sorusudur. Birikim, bu tür bir sorgulamaya her zaman açık olmuş, cesaret vermiş ve bundan beslenmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hem sol-sosyalist bir duruşa sahip hem de psikoloji-psikiyatri meslek erbabı olan ve hem de bu iki kanalı sentezlemeye çalışarak dünya ve Türkiye meseleleri üzerine, genel olarak <em>psiko-politik</em> diyebileceğimiz bir çerçevede düşünce üretmeye çalışan bizden önceki kuşakta bir tek <em>Serol Teber</em> geliyor aklıma. Bizim kuşakta da sadece birkaç kişiyiz. Hemen aklıma gelenleri sıralayacak olursam: <em>Türkay Demir, Cemal Dindar, Melek Göregenli, Özgür Öğütcen</em> ve <em>Haluk Sunat</em>. Erdoğan aramızda (Haluk ile birlikte) en derin teorik-felsefi sulara dalmaya cesaret etmiş isim olarak temayüz ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kitaplarına ek olarak Erdoğan Birikim’de 336 makale yayımlamış (link en altta). Bu inanılmaz bir üretkenlik. Bir de unutmayalım, Erdoğan’ın asıl işi yazarlık değil; günde 8-12 saat hastalarıyla, danışanlarıyla ilgileniyor; ev hayatı ve sosyal hayat da var. Çok çalışkan ve üretken biriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birikim çevresindeki varlığı tabii ki yalnızca yazarlık üzerinden değildi. Candan bir dost olarak, sosyal bağlara önem veren, yumuşak ilişki kuran, sade ve <em>vefalı</em> biriydi. <em>Vefa</em> kısmını özellikle vurguluyorum, zira sol çevreler dahil her sosyal çevrede son birkaç on yılda büyük bir vefa erozyonu yaşandığını görüyoruz. Burada ayrıntısına girmeye gerek yok ama bu durumun muhtemelen neoliberalizmle, sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla, narsisizm artışı, ötekilere verilen değerin ve empati kapasitesinin azalışıyla güçlü bağları var. Erdoğan, hem bu melanetlerin epey farkında olarak hem de kendi sahici doğallığıyla, hakikati aramaktan/sormaktan çekinmez; hakikati öğrendikten sonra da bedeli ne olursa olsun, dostları için ne gerekiyorsa, neye ihtiyaçları varsa onu yapardı. “Benim başıma ne gelir?” “Mahalle baskısına uğrar mıyım?” “Güncel moda tutumlara uyup kafamı başka yöne çevirmeli miyim?” gibi süfli kaygılar taşımazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Siyaset</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan, siyasi mücadeleyi fildişi kulesinden izlemeyi tercih eden yazarlardan hiçbir zaman olmadı. En umutsuz zamanlarda bile meslek örgütlerinde, derneklerde ve sosyalist siyasi partilerde iş yapan bir üye olarak bulunmanın ve insanları siyasi faaliyete yöneltmenin heyecanını ve şevkini hiç kaybetmedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ruh Sağlığı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yıllar içinde Erdoğan ile birbirimize çok hasta/danışan yolladık, bazen de ortak danışanlarımız oldu, benim bazı terapi danışanlarımın ilaç tedavisini düzenleyen psikiyatrist oldu. Dolayısıyla kimi akran süpervizyonu gibi, kimi de konsültasyon gibi çok fazla klinik sohbetimiz oldu. Erdoğan biyolojik psikiyatriyi iyi bilen ama <em>ilaççı</em> da olmayan bir psikiyatristti. İlaç vermekten illa gerekmedikçe kaçınır, hep terapiyi öncelerdi. Bir miktar farklı psikanalitik ekollerden beslenmiş olmamıza rağmen, somut bir klinik durumu ayrıntılı biçimde formüle etmeye çalıştığımızda temel dinamikler, terapi ilişkisinin merkeziliği, sosyo-kültürel faktörlerin önemi gibi konularda hep çok yakın düşünürdük veya kolayca uzlaşırdık. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan, psikanalitik yönelimli iyi bir psikoterapistti. Psikoterapi araştırmalarından biliyoruz ki, psikoterapinin danışanda olumlu etkiler yaratabilmesinde terapi ilişkisinin kalitesi, uygulanan tekniklerden çok daha fazla rol oynuyor. Terapi ilişkisinin kalitesinde de terapistin sahiciliği, duygusal olgunluğu, esnekliği, kavrayış becerisi, empati kapasitesi gibi kişilik özellikleri çok kritik bir rol oynuyor. Erdoğan bütün bu özelliklere sahip bir psikoterapistti, dolayısıyla psikanaliz dışında bir ekolde yetişmiş olsaydı da yine iyi bir terapist olurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Solcu ve psikanalitik duyarlıklı ruh sağlığı uzmanlarının en azından iki temel zorluğu vardır: 1) Ekonomik indirgemeci, geleneksel sosyalist tedrisattan geçmiş başka solculara, bilinçdışı, iç/duygusal dünyanın önemi, biyolojik olanla sosyo-kültürel olan arasındaki karmaşık psikolojik katmanın görece özerkliği gibi meseleleri anlatabilme zorluğu. 2) Solcu olmayan ve dolayısıyla kolayca psikolojik indirgemecilik yapmaya eğilimli olabilen ruh sağlığı uzmanlarına da sosyo-ekonomik-kültürel katmanda yaşanan gerçek eşitsizliklerin, yoksunlukların, baskıların psikolojik katmanda ne denli önemli olduğunu anlatabilme zorluğu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan da tabii bu iki temel zorluktan nasibini almış ve bütün mesleki ve entelektüel hayatı boyunca insanı biyo-psiko-sosyal bütünlüğü içinde, özellikle psikolojik (psikanalizden yararlanarak iç dünya ve ilişkiler dünyası) ve sosyal (sosyal analiz ve sosyalist teoriden yararlanarak sınıfsal, politik, kültürel, ekonomik dünya) katmanların iç içeliğini kurcalayarak anlamaya ve anlatmaya çalışmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kişisel/Sosyal</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan ile çok yakın temasımız olan 1989-92 döneminden sonra doktora için New York’a gittim. 2005-2019 arası yine İstanbul, sonrasında yine New York. Türkiye’deyken zaten çok sık görüşürdük. Türkiye’den uzak olduğum yıllarda da yılın en az 2-3 ayını hep Türkiye’de geçirdim, yılda birkaç kez gidip geldim. Her gelişimde Erdoğan’la mutlaka görüştük, teke tek ve/veya Birikim ekibiyle. Cep telefonu hayatımıza girdiğinden beri, yurt dışında olsam bile ara sıra konuşurduk. Siyasetten özel hayata, çoluk çocuğa kadar güncel konular neyse, hepsini konuşurduk. En çok o muhabbetleri özleyeceğim. Sevecenlikle, şefkatle dinler, hiç de köşeli olmayan önerilerde bulunurdu. Sıkıntılıysa da derdini özenle, nezaketle ve üçüncü şahısları kırmamaya özen göstererek dile getirirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tesadüf mü demek lazım artık bilinmez, her ikimizin de aralarında fazla yaş farkı olan ikişer çocuğumuz var ve karşılıklı olarak birbirlerine yakın yaştalar. Bu da başka bir tür <em>yoldaşlık</em>. O yüzden çocuklarımızı çok konuştuk Erdoğan ile. Ne kadar sevgi dolu, duyarlı ve özenli bir baba olduğunu yakından biliyorum.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">x x x</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En son Aralık ayında küçük bir grupla yemek yemiştik. Daha önceki Ağustos buluşmamıza göre çok daha iyi görünmüştü. Tedavi iyi gidiyordu, morali yerindeydi, bol bol gülmüştük. Son iki ayda durum maalesef hızla kötüleşti ve Erdoğan’ı kaybettik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim için bu kayıp kırk yıllık bir tarihin içinden geliyor. 1980'lerin sonunda bir grup genç hekim olarak başlattığımız Demokrat Hekimler hareketinden işkence mağdurlarının psikolojisi üzerine yaptığımız kapsamlı araştırmalara, Birikim Dergisi emektarlığından değişik platformlarda sosyalizm/demokrasi mücadelesine, ruh sağlığı/psikanaliz meselelerinden Beşiktaş sevgimize kadar 40 yıldır yan yana, omuz omuza olmaktan onur duyduğum; onu tanıyan herkesin de onur duyacağı bir insandı Erdoğan. Bütün temel konularda benzer düşündüğüm, nadiren farklı düşünsek bile zarafetle, yapıcı ve zenginleştirici biçimde konuşabildiğim az bulunur biriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’ın bence en kıymetli niteliği, ülkemizde ve dünyada pek bol görülmeyen, dogmatizme/fanatizme kaymadan ezilenlerden/örselenmiş olanlardan yana çaba gösterme ve iş yapma şevkini/heyecanını hep yüksek tutmuş olabilmesidir. Bu niteliği onu politik mücadelesinde de, yazarlık faaliyetlerinde de, hekimlik/terapistlik yaparken de istisnai bir konuma yerleştirir. Ne yaparsa yapsın, Erdoğan sahici bir insan olarak, sahici bir şevk ve dertlenmeyle ve karşısındakinin sahiciliğine dokunmaya çalışarak yapardı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan gayet verimli bir yazardı. Marksizm ile psikanaliz arasındaki tekinsiz ama verimli arazide büyük bir merak ve özenle yol alma ve yol açma cesareti gösterdi. Eserleri, anıları ve pırlanta çocuklarıyla Erdoğan bizlerle olmaya devam edecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şükran ve sevgiyle, devri daim olsun!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">***</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Not: Yazı çok uzadığı için Erdoğan’ın yazar olarak katkılarını ikinci bölümde ele alacağım.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Erdoğan Özmen’in Kitapları:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(1995). <em>Psikiyatri, psikoloji, politika</em>. Zed Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(2005). <em>Psikanalizin serüveni ve çağrısı</em>. İletişim Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(2007). <em>Şizofreni: Öteki gerçeklik</em>. Pedam Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(2012). <em>Rüyada uyanmak: Bilinçdışı ve rüya</em>. İletişim Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(2017). <em>Vazgeçemediklerinin toplamıdır insan: Yas, melankoli, depresyon</em>. İletişim Yayınları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(2025). <em>Freud ve Lacan: Oidipus karmaşası, narsisizm, arzu, zevk</em>. İletişim Yayınları.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Toplam 6 kitap</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Erdoğan Özmen’in Birikim’de yayınlanmış makaleleri için: </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://birikimdergisi.com/kisiler/erdogan-ozmen/5631" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">https://birikimdergisi.com/kisiler/erdogan-ozmen/5631</a> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birikim Haftalık’ta 264 makale</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birikim Güncel’de 22 makale</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birikim Aylık Sosyalist Kültür Dergisi’nde 50 makale</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Toplam 336 makale</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="http://www.muratpaker.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">www.muratpaker.com</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="http://www.psikopolitik.com" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">www.psikopolitik.com</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 13:57:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erdogan-ozmen-1-bir-kardesyoldasin-ardindan-1776250801.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Romanya Yazıları (4): I love you Hagi!</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/romanya-yazilari-4-i-love-you-hagi-13087</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/romanya-yazilari-4-i-love-you-hagi-13087</guid>
                <description><![CDATA[Yaklaşık iki saat süren bir yemeğin sonunda, Hagi’ye, Bükreş’teki Futbol Müzesi’nden aldığım 1994 Dünya Kupası kaptanlık pazubendini imzalattım. 1994 ve 1998, Romanya Milli Takımı için unutulmaz turnuvalardı; o takımın lideri de Hagi’ydi. Restoranın bahçesinde taksiyi beklerken Petrescu’nun golüne nasıl sevindiğim aklıma geliyor ama hemen ardından içimden kopan çok daha güçlü bir ses bütün görüntüleri bastırıyor; “I love you Hagi… I love you Hagi… I love you Hagi…”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İngiltere futbolu için en önemli senenin 1966 olduğunda pek çok futbolsever hemfikirdir ama bu önem İngiltere’nin tarihindeki tek Dünya Kupası’nı kazanmış olmasından kaynaklanmaz; 1966, Manchester United efsanesi Eric Cantona’nın doğum tarihidir.<br />
Sanırım Türk futbolu için de en önemli sene 1996’ydı; hayır, Avrupa Şampiyonası’na katıldığımız için değil, o sene Gheorge Hagi, Galatasaray’a transfer oldu.<br />
Hagi geldi, Türk futbolu değişti.<br />
Çok yıldızlar geldi geçti, ama Hagi başka bir şeydi.<br />
Bir Fenerbahçeli olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Hagi ne Alex’le kıyaslanabilir ne de başkasıyla.<br />
Hagi transfer olduğu zaman sözleşmesine Avrupa’da kupa kazanmaları halinde ilave prim alacağına dair bir madde koydurduğunda kimse ciddiye almamıştı, bir Türk takımının Avrupa’da iddialı olması görülmüş, işitilmiş bir şey değildi.<br />
Ama Hagi oydu işte, Avrupa şampiyonluğunu sadece düşünmekle kalmayan, bir hayali gerçeğe taşımak için öncü rolü üstlenmekten çekinmeyen adamdı.<br />
Hagi bir efsaneydi.<br />
Bükreş’teki son günümde Hagi ile buluşacak olmanın çocuksu bir sevinci vardı üzerimde, üstelik Hagi “kahveyi boşver, öğlen yemek yiyelim,” demişti.<br />
Koyu Galatasaraylı arkadaşlarımdan birine söylediğimde önce inanmadı, sonra “hangi Hagi?” diye sordu, şimdilerde Alanya’da oynayan Ianis olmadığını şaşırarak anlayınca, “yani,” dedi, “‘I love you Hagi’ ile mi buluşacaksın?”<br />
Yemekte, Aybars’ın söylediklerini Hagi’ye anlattım, dedim ki, “Türkiye’de senin adın Giga değil, I love you!”<br />
Güldü, Galatasaray’ın teknik direktörlüğünü yaparken yaşadığı bir olayı anlattı.<br />
“Özhan Canaydın, başkandı. Bir gün takımdaki Romanyalı futbolcularla ilgili bir olay oldu. E ben de Romanyalıyım deyince, hayır, dedi, sen yarı Rumen yarı Türksün!”<br />
Canaydın haklı, “Hagi efsanesi” sadece Romanya’ya bırakılamayacak kadar bizim parçamızdır.<br />
Futbolculuğunun aksine, Hagi’nin teknik direktörlük kariyeri inişli çıkışlı oldu ama Türkiye’de yapamadığını Romanya’da yaptı ve Farul Constanza’da inanılmaz bir başarıya ulaştı.<br />
Hagi’nin, adı daha önce duyulmayan Farul Constanza’yı satın aldığını, kulübün bir süre sonra onun teknik direktörlüğünde tarihinde ilk kez Romanya Ligi’ni kazandığını biliyordum ama birlikte yediğimiz yemeğe kadar bu zafer için Hagi’nin ne büyük çılgınlıklar yaptığını bilmiyordum.<br />
“Ben Constanza’da doğdum,” diye anlatmaya başladı. “Steaua’ya gelmeden önce oradaydım. Kariyerimde büyük başarılara ulaştım ama kendi şehrime, kendi şehrimin çocuklarına bir şeyler yapmak istiyordum. Bana göre kamu hizmeti öncelikle iyi eğitimdir. Spor da bunun ayrılmaz bir parçasıdır. Constanza’da hiçbir şey yoktu. Önce araziyi aldım. Sonra kazandığım ne varsa buraya yatırdım. Kulüp binası, tam teşekküllü bir altyapı tesisi ki Romanya’da bir eşi daha yoktur, futbol sahaları, küçük bir otel… Bir futbol kulübüne ne gerekiyorsa yaptık. Ve övünerek söyleyeyim ki Farul, tarihinde ilk şampiyonluğunu elde etmenin ötesinde en üst seviyede forma giyen altmış küsur oyuncu çıkardı, onbeşini Milli Takım’a verdi. Altyapılarda çok başarılı olduk.”<br />
Kulüpteki bütün hisselerini Popescu’ya satmış; kendisinde sadece Rivaldo’nunki gibi yüzde on hisse kalmış -şu isimlere bak, yıldızlar geçidi!<br />
“Geleceği planlamak istiyorsan gençlere yatırım yapacaksın,” dedi, “biz Farul’da bunu yaptık ve çok başarılı olduk. 3T diye bir formülüm vardı -‘Time’, ‘Teenage’, ‘Talent’. Birinci ‘T’, ‘zaman’. Zaman bilinci şart. İkinci ‘T’, ‘gençlik’. Sonuncusu ise ‘yetenek’. Bunları doğru şekilde biraraya getirirsen hedeflerine ulaşamaman için bir sebep kalmaz. Farul’da yaptıklarımız bunun en büyük örneğidir.”<br />
Farul’un arsasının bir bölümünü Maarif almış, okul inşaatına başlamış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-14%20at%2022_03_31.jpeg" style="height:327px; width:400px" /><br />
Kulüp tesisiyle okulun biraraya gelecek olmasından ötürü çok mutluydu Hagi.<br />
“Romanya’nın her yanından yetenekli gençleri buraya getirmek istiyorum. En modern tesis burada, iyi bir okul da varsa bir genç daha ne ister?”<br />
Bükreş’le havaalanı arasında yerleşime yenilerde açılan bir mahallede, Oliveto adlı bir restorandayız, ben deniz mahsullü bir makarna yiyorum, ortada jumbo karides, küçük kalamarlar, humus ve tonbalıklı güzel bir başlangıç var.<br />
Türk takımlarının artık Avrupa’da başarı hedeflemesi gerektiğini, Türkiye şampiyonluğu ile yetinmenin anlamsızlığını, çıtayı yükseltmenin şart olduğunu, şu verilen maaşlar ve kurulan kadrolarla çok daha büyük hedeflere ulaşılabileceğini anlatıyordu ki restorana şapkalı bir adam girdi, yanında kızı vardı, Hagi ile sarıldılar birbirlerine.<br />
Sonra biz selamlaştık.<br />
“Dan Petrescu!”<br />
Hagi döndü, “Petrescu’yu tanıyorsun herhalde,” demesine kalmadan “muhteşem bir sağbekti,” dedim, “hele Chelsea’deyken sizi…”<br />
O maçı hatırlıyorum, o yaşlarımda futbolla yatar futbolla kalkardım, Petrescu atmıştı ve Galatasaray 1-0 yenilmişti -sonraki maç 5-0 bittiydi, Gianfranco Zola ile Tore Andre Flo, hey gidi çocukluğum!<br />
Bizde maçlardan önce kampa girilir ya, Petrescu, Hagi’ye Chelsea’de böyle bir uygulamanın olmadığını söylemiş.<br />
Hagi’nin de aklına yatmış olacak ki, Farul’la şampiyon oldukları sene iç sahadaki hiçbir maçtan önce kamp yapmamış.<br />
“Teknik direktörlük çok zor bir iş. Özellikle de çok para kazanan gençleri yönetmek çok zordur. Ama benim için en keyifli kısmı artık o. Ben hep sahada olmayı sevdim. İdarecilik benim işim değil. O yüzden, onbeş sene sonra, Farul’u Popescu’ya bıraktım. Benim yerim saha kenarı. Uzun vadeli stratejiler kurarak kulübü bir yere taşımayı, taktikler vermeyi, o heyecanı, o tutkuyu yaşamayı seviyorum. Ayrıca, teknik direktörlük kariyerimin başlarına nazaran artık çok daha olgun biriyim. Zirveyi hedeflemek, olmaz görünen başarılara ulaşabilmek için bir strateji kurmak ve bir zaman sonra o stratejinin başarıyı getirdiğin görmek beni heyecanlandırıyor.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-14%20at%2022_22_18.jpeg" style="height:388px; width:600px" /><br />
Yaklaşık iki saat süren bir yemeğin sonunda, Hagi’ye, Bükreş’teki Futbol Müzesi’nden aldığım 1994 Dünya Kupası kaptanlık pazubendini imzalattım.<br />
1994 ve 1998, Romanya Milli Takımı için unutulmaz turnuvalardı; o takımın lideri de Hagi’ydi.<br />
Restoranın bahçesinde taksiyi beklerken Petrescu’nun golüne nasıl sevindiğim aklıma geliyor ama hemen ardından içimden kopan çok daha güçlü bir ses bütün görüntüleri bastırıyor.<br />
“I love you Hagi… I love you Hagi… I love you Hagi…”</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/i-love-you-hagi-1776194825.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beden dili</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/beden-dili-13073</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/beden-dili-13073</guid>
                <description><![CDATA[Bence her şeyi beden diliyle anlamaya çalışmamak lazım. Bütün kemiklerim ağrıyor. Kalksam gerinsem ne düşüneceksin?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sözde şeffaflık ispatı açık kapı ya…Kendilerince laf çevirmekte usta olduklarını sanıyorlar. Klasik dedikodu üçlüsü oturmuş. Seni gömüyorlar o sırada ama hooop kapıda dikildiğin anda trafik de ne kötüydü bu sabah… Hiç şaşmaz. Buyurun filan dediler. Günaydın dedim. Yok hemen bir şey sorup gideceğim dedim. Ayakta durunca böyle kontrolü elden bırakmıyorum, bir de siz oturun daha geyik yapın benim işim var demiş oluyorum. Acayip sinir oluyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Meral Hanım hemen kahvesine uzandı, ağzına götürdü. Beni mi bekledin kahvene saldırmak için sanki anlamadık. Gözlerini sehpadan Ali Bey’e, oradan bir zahmet bana çevirdi. Bir de insan kaynakları müdürü olacak, yapması gerekenleri yapmamasını kenara koy, ne yapmaması gerektiğinden zerrece haberi yok. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seda da yalandan bol bol gülümsüyor, nedir yani acıyor musun bana sen kimsin…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Coşkulu bir günaydın böyle, ortalığı bastıracak aklı sıra. O kadar rahatsızsan hakkımda dedikodu yapılmasından, bir zahmet kalk git değil mi önceden? Şanın yürüsün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünkü çocuk halkla ilişkilerci olmuş da bana profesyonellik satıyor. Ben ne yaptım ama?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ne yaptın?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Başımı geriye atıp burnumun üstünden bakmadım, ayakkabılarımın ucuna da bakmadım. Esas Meral Hanım’ın alnının ortasına bakarak iki kelam ederdim onu da yapmadım. Kapıdan içeri bir adım attım, herkesin gözünün içine bakarak, toplantı notlarını revize ettim, acil demiştiniz hemen herkese ileteyim mi diye sordum. Dik duruyorum ama ellerim filan da rahat yanımda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Yani ne olmuş oldu, anlamadım tam?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Oyunlarını bozdum. Bunlar böyle gizli isyancı ya da açıktan gıcık hareketler bekliyor benden. Yaptığınızı biliyorum ama sizi sallamıyorum demiş oldum. Yani sizin yapamadığınızı yapıyorum. Ben işimi yaparım öyle ucuz sohbetlere pabuç bırakmam, hakkımda da istediğiniz kadar konuşun umurumda değilsiniz demiş oldum. Biz beden dilini ucuz kişisel gelişim kitaplarından öğrenmedik herhalde istesem kitabını yazarım.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Neyse ya boş ver bence bunları. Takma kafanı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Aa delinin zoruna bak. Ben niye takayım kızım bunları. Taksam böyle mi yaparım?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“E beden diline takmışsın ama baksana.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ayıp ediyorsun Gülnur’cum. Ona takmak değil bilmek denir. Biliyorum da diyemem hoş, hissediyorum. Beden dili öğrenilmez, hissedilir. Mesela sen şimdi esnedin ya… Bana açık açık senden sıkıldım diyorsun.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Daha neler… Senden hiç sıkılır mı insan? Ama mesela geceleri üçte zınk diye uyanıyorum artık. Sonra dön dur. Beşte yine uyur gibi oluyorum, o da tavşan uykusu. Altı buçukta kalkıp servise koşacaksın. Ne uykusu… Bence her şeyi beden diliyle anlamaya çalışmamak lazım. Bütün kemiklerim ağrıyor. Kalksam gerinsem ne düşüneceksin? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“O çok açık olarak kafamı şişirdin artık bu muhabbet bitsin ya da konu değişsin demek…Burası senin masan olduğu için de bana kibarca git demek istiyorsun.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ohooo yanmışız böyle. Sen her harekete bir mana arayacaksan.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Tamam tamam… Son bir şey söyleyeyim o zaman. Bak şimdi gözlerini açtın omuzlarını içeri doğru kıstın. Kendini baskı altında hissettin. Eleştirdiğimi düşündün seni. Gözlerini de böyle açman şu söylediklerine inanamıyorum beni tedirgin ettin demek. Duruma göre suçluluk hissi de olabilir. Ben seni yakaladım, sen de masum görünmek istedin. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben böyle konuşmaya devam edersem tuvalete kaçman an meselesi. Eğer durumu çözmek istiyorsam sesimi yumuşatıp kendimi eleştirmem ve konuyu bir komikliğe bağlamam gerekecek.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Arzu’cum sana beden dilinle hayatta başarılar diliyorum. Ben gerçekten de tuvalete gidiyorum. Eğer normal insanların diliyle konuşmak istersen öğle yemeğinde buluşalım. Buradaki beden dilim hakkında ne düşündün sorması ayıptır?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Burada beden dili yok açıkçası Gülnur. Düpedüz konuşma dili. Tamam öğlende görüşürüz.”</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/beden-dili-1775943632.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Motel Destino</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/motel-destino-13070</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/motel-destino-13070</guid>
                <description><![CDATA[Bazı yazarlar, tarihçiler güneyin fakrü zaruretini iklime bağlarlar. Güney ülkeleri Ekvator çizgisi civarında ve onun altında yer alır. Bu nedenle hava hep sıcaktır ve sıcak insanı rehavete sürükler. Enerjisini emer. Irkçı tınılar da taşıyan bu görüşlerin en ılımlıdan en fanatik yazara kadar kendince savunuları vardır. Kuzeyliler ısınmak için harcadıkları çaba ile medeniyette de ileri gitmişlerdir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya haritası neden olduğu gibidir. Neden kuzey üsttedir de güney aşağıda? Neden harita batıdan doğuya eşit düzlemdedir de kuzeyle güney arasında ast üst ilişkisi vardır?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın yazılı tarihini okuduğunuzda hikâyenin doğu-batı, batı-doğu ekseninde olduğunu görürsünüz. Güney bu hikâyede neredeyse yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Garp ve Şark birer sosyolojik mevhumdur ama cenup ve şimal sadece yönden ibarettir. Meşhur tekerlemede ışık doğudan bilgi batıdan gelir. Kuzeyden zulüm güneyden ise gelse gelse narenciye gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya çok uzun bir süre boyunca İspanya/Portekiz sahillerinden başlayan ve Çin’de biten lineer bir gezegen olarak kaldı. İspanya’nın batısında Amerika’nın sözde “keşfi” için tam 15. Yüzyılı bekledik. Yine de dünyanın doğu batı ekseni çok fazla oynamadı. Amerika deyince akla Birleşik Devletler, Kanada hadi en fazla Meksika geliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya sahnesinde Güney’in de var olduğu hatta dünyada eşitsizliğe karşı bir mücadele olan Sosyalizmin kuzey/güney diyalektiğinde anlatılması ve anlaşılması gereğinin altının çizilmesi ise 20. Yüzyılın ikinci yarısını bekledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni Sol kavramının eşitsizlik anlayışında dünyanın Kuzey’in merkez Güney’in ise çevre statüsünde olduğu bir tasavvur yer almaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın algılanmasında ortaya konulan bu dönüşüme karşın bazı şeylerin geri konulması artık olası değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın en büyük ülkelerinden biri olan Brezilya’da ülkeyi sözde keşfeden Portekizli ve İspanyol denizcilerden önce burada yaşayan etnik nüfusun payı %1’in altına inmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tek kusurları altına ve gümüşe ve metalden yapılan silahlara kuzeyden gelenler kadar önem vermemekti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyada sömürgecilik diye adlandırılan dönemin mirasına baktığımızda sömürülen bölgelerdeki asli halkların kökünün kuruması hiç de nadir görülen işlerden değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazı yazarlar, tarihçiler güneyin fakrü zaruretini iklime bağlarlar. Güney ülkeleri Ekvator çizgisi civarında ve onun altında yer alır. Bu nedenle hava hep sıcaktır ve sıcak insanı rehavete sürükler. Enerjisini emer. Irkçı tınılar da taşıyan bu görüşlerin en ılımlıdan en fanatik yazara kadar kendince savunuları vardır. Kuzeyliler ısınmak için harcadıkları çaba ile medeniyette de ileri gitmişlerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Motel Destino filminde hikâye boyunca hep bir şortla günün geçmesini gördüğümde aklımdan güneye dair bu şablonlar geçmişti (<a href="https://mubi.com/tr/tr/films/motel-destino" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://mubi.com/tr/tr/films/motel-destino</a>).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Brezilya’nın Ceara şehri sahilinde başlayan hikaye Turkuaz bir deniz, batmayan bir güneş altında sıradan insan hikayelerine odaklanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Brezilya’da Pele’ye özenen bir futbolcu yeteneklerine sahip değilseniz suç ekonomisinin dışında kalmak için çok çaba göstermek zorundasınız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmin baş kahramanı Jorge de kaderini uyuşturucu simsarı bir kadının piyonu olmaktan kurtarmaya çalışmaktadır. Sonunda bir yol kenarında yok oluşa teslim olmamak için çıkış arar. Sao Paulo’ya gidip meslek okulunda öğrendiği elektrikçilik yetenekleri ile bir dükkan açmayı ummaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zor kaçış planında yolu Motel Destino ile kesişir. Görece yaşlı koca ve ona göre daha çekici eşin yönettiği bir mekandır Motel Destino. Karı koca sözde ortaktır ama kocanın sözü kuraldır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Motel Destino yani Kader Otel’inin temel hizmeti müşterilerin rahatça sevişebilmeleridir. Müşteriler Motel Destino’ya bunun için gelir. Yalıtımsız odalardan gün boyu yayılan aşk sesleri hiç bitmeyen bir koro gibi yankılanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmin bu kurtuluş arayışını merkeze alan teması sinema sanatının çok bilinen klasik hikayelerine göndermelerle ilerler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karı koca arasına giren üçüncü kişinin yarattığı gerilimin merkezde olduğu kapıyı ikinci kez çalan postacı hikayesi tanıdıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendisi de bu insanı eriten iklimden çıkmış yönetmenin sinemanın eski üstatları Pasolini ve Fassbinder’e selam durması yeni üstatlardan Gaspar Noe ile benzeşmesi özgün bir işin ortaya konmasına engel olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmin Shining’i andıran bir gerilimle ulaştığı kreşendo sonunda vardığı final ise sinema tarihinin en özgün fikirlerinden birine ulaşıyor. Bir bienal eseri tadındaki final görseli ile film boyunca da sinemasal bir enstalasyona şahit olduğumuz duygusu daha da pekişiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın Batı Doğu eksenindeki kavga dolu tarihinde sahneye girmekte acele etmeyen ve yardımcı oyuncudan fazlası olamayan Küresel ve Coğrafi Güneyin sıcak iklim, turkuaz deniz ve bitmeyen zamane sorunlarına içerden bakış filmi Motel Destino. </span></span></p>

<p><br />
&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/motel-destino-1775935121.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Komplo ontolojisinden açık eleştirel ontolojiye</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/komplo-ontolojisinden-acik-elestirel-ontolojiye-13066</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/komplo-ontolojisinden-acik-elestirel-ontolojiye-13066</guid>
                <description><![CDATA[Düşünmek, yeni yüzlerin ortaya çıkmasını mümkün kılmaktır. Hayat ve hakikat, sürekli olarak oluşturulan deneyimlerdir. Özgürlük, zincirleri görmek kadar, zincirleri kırmayı da gerektirmektedir. Gizli zincirleri gösterdiğini iddia eden komplo ontolojisi, aslında yeni karanlıklar inşa etmekte ve insanın zincirlerini kırma umudunu kırmaktadır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye gibi ülkelerde komplocu ontoloji, çok problemli, yıkıcı ve boğucu bir zihniyet biçimi olarak etkili olabilmektedir. Komplo teorilerini içeren hacimli kitaplarla yüzeyi parçaladıklarını, görüneni darmadağınık ettiklerini, yerleşik kabulleri sarstıklarını iddia eden komplocu yazarlar, kitaplarını bomba olarak görebilmekte ve kitaplarıyla her şeyi patlattıklarını iddia edebilmektedirler. Sınırların ötesine geçmek isteyen komplo ontolojistleri, aslında kendilerini sınırlılığa, karalamaya ve kapalılığa mahkum etmektedirler. Dünyanın arkasındaki sırları ve güçleri ifşa ettiğini sanan komplo ontolojisti, aslında dünyayı açmamakta, dünyayı kapalılığa ve katılığa hapsetmektedir. Dünyanın derin sırlarını ifşa etmeye kalkan komplo ontolojisti, özgürleştirmemektedir. Şüphe üretmekte başarılı olan komplo ontolojisti, insana, hakikati kuracak tecrübeleri deneyimlemesinin önünü açmamaktadır. Komplo ontolojistlerinin yazdıklarını ve söylediklerini tek tek konuşmak ve tartışmak verimli olmadığı gibi, böyle bir şey acil bir ihtiyaç da değildir. Burada konuşulması ve tartışılması gereken, iki farklı ontoloji biçimidir. Konuşulması gereken komplo ontolojisi dediğimiz zihniyettir. Komplo ontolojisine karşı açık eleştirel ontoloji dediğimiz zihniyet biçimini kavramsallaştırmaya ve açıklamaya çalışacağız</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Okuyan ve yazan herkes, belirli bir ontolojik zemin içinde hareket etmektedir. Farklı zamanlarda, mekanlarda ve şartlarda birbirinden farklı iddialarda bulunan bir kişinin, tezviratlarını tek tek sorgulamak çok zor olabilir. Kişinin iddialarının kaynağını oluşturan ontolojik anlayışı sorgulamak daha verimli olabilir. Komplo ontolojisi olarak ifade ettiğimiz varlık anlayışı, dünyayı gizli yapıların, görünmeyen güçlerin ve örtük ilişkilerin ürünü olarak algılamakta ve kurgulamaktadır. Komplo ontolojisi, dünyaya yönelik eleştirel bir bakışın başlangıcı olabilir. Komplo ontolojisinde eleştirellik olduğu kadar mutlaklaştırma tehlikesi vardır. Komplo teorisi mutlaklaştırıldığı zaman <em>komplo ontolojisi totaliteryanizmi</em> diyebileceğimiz bir durum ortaya çıkmaktadır. Totaliteryanizmin kaynaklarından biri komplo ontolojisidir. Düşünceyi mutlaklaştıran komplo ontolojisi, kaçınılmaz olarak dünyayı ve hayatı katı ve kapalı bir sisteme mahkum etmektedir. Komplo ontolojistleri, çocuksu komplo zihniyetini aşamamakta, olgunlaşamamakta, yıkıcı ve yaralayıcı olmayı devrimci yaşam zannedebilmektedirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplo ontolojisi, olayları açıklama biçimi değildir. Komplo ontolojisi, insanı, hayatı ve dünyayı açıklamakla ve anlamakla ilgilenmemektedir. Komplo, varlığı otoriter, akıldışı ve şiddetle kurma tarzıdır. Komplo ontolojisti, görünen her şeyden şüphe eder. Komplo ontolojisine göre gerçek olan, perde arkasındadir. Komplo ontolojisinin çekicliği, insanın her gördüğüne ilk bakışta kanacak kadar safdil olmaması gerektiğini hissettirmesinden ve perde gerisine yöneldikçe insana gerçeğin kendisine ulaşma zannını vermesinden kaynaklanmaktadır. Komplocu zihniyet, perdenin gerisine doğru derinleştikçe her şeyin kendisini doğruladığını sanmakta ve kendi dünyasının içine kapanmaktadır. Komplocu zihniyet, perde arkasında olup bitenleri aydınlatmamaktadır. Komplocu zihniyet, perde gerisinde yeni karanlık ve kapalı dünyalar ve katmanlar oluşturmaktadır. Hiçbir şeyin göründüğü gibi gerçekleşmediğini sanan komplocu ontoloji, her şeyi bir başka şeyin işareti olarak okumaktadır. Soy isimler, akrabalıklar, mezarlar, hep karanlık ilişkilerin ve yapıların arka planını gösteren veriler olarak kurgulanmaktadır. Bir komplo ontolojistinin yazdıklarını, hakikat tecrübesinin ürünleri olarak nitelemek gerçekten çok zordur. Komplo ontolojisi, hakikati ulaşılabilir ve tecrübe edilebilir bir deneyim olmaktan çıkarmakta, gerçekliği hep ertelenen olmayan bir şeye dönüştürmektedir. Komplo ontolojisi, insanın gerçekle olan bağını kopardığı gibi, gerçeği anlaşılabilir, araştırılabilir ve açıklanabilir bir olgu olmaktan da çıkarmaktadır. Toplumsal ve tarihsel olayları, hayali birkaç gizli güçle açıklamaya kalkmak, bilimsel ve rasyonel değildir. Bilimsel ve rasyonel bir zihniyete sahip olmayan bir komplo ontolojistiyle rasyonel bir iletişim kurmak imkansızlık düzeyinde zordur. Komplo ontolojistlerinin kamusal aklın oluşumuna hiçbir katkıları yoktur. Komplo ontolojistleri, kamusal akıldışılığın oluşmasına etkin olarak katkıda bulunmaktadırlar</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontoloji, insani ve sosyal gerçekliği açıklamamaktadır veya açıklanmasına yardımcı olmamaktadır. Komplocu ontoloji, karmaşıklığı, çokluğu ve belirsizliği ortadan kaldırmakta, her şeyi niyetlere bağlamaktadır. Her şeyin niyetlere bağlanması, insanlarda gerçeklik duygusunu aşındırmaktadır. Gerçeklik duygusunu aşındıran komplo ontolojisini benimseyen kişiler, her döneme uygun algı manipülatörlüğü ve komplo fabrikatörlüğü yapma konusunda çok yeteneklidirler ve hırslıdırlar. Komplo ontolojisi, gerçeklikle birlikte özgürlüğün tecrübe edilme imkanını da ortadan kaldırmaktadır. Her şeyin kapalı kapılar ardında derin ve gizli ilişkiler tarafından belirlendiği kabuluyle hareket eden komplocu zihniyet, aslında insana yapılabilecek bir şey olmadığını dayatan kötümser ve karanlık bir kaderciliği dayatmaktadır. Bir komplo ontolojisti yazdıklarıyla ve söylemleriyle, insanı kötümserliğe sürüklemekte, içi kararmakta ve karanlık derin yapıların gücü karşısında kişinin kendisini aciz ve yetersiz hissetme duygusuyla derin bir çöküş hali yaşamasına neden olmaktadır</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Varlığa, dünyaya ve topluma komplocu bir zihniyetle yaklaşan biri, aydın değildir. Komplocu zihniyete sahip kişi, hayata, insana ve doğaya dair düşünmemekte, sorgulamamakta ve üretmemektedir. Komplocu zihniyete sahip kişi, sistemin ve statükonun işlevsel bir unsuru olarak karartıcı kurguları ve karalamaları kamusal alana taşımakta, dolaşıma sokmakta ve yönlendirmektedir. Komplocu ontoloji, statükoyu ve sistemi, örtük, merkezi ve belirleyici bir yapı olarak düşünmektedir. Kendisini örtük, merkezi ve hakim yapının güçlü bir unsuru sayan komplo ontolojisti, zamanın ve mekanın koşullarına uygun olarak kendisine durumdan vazifeler çıkartır, yazar, çizer, bağırır, kışkırtır, saldırır, yıkar ve yakar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplo ontolojisi, siyaseti, edebiyatı, toplumu, tarihi, ekonomiyi eleştirdiğini iddia eder. Bu iddianın aksine komplocu zihniyet, eleştiri imkanını ortadan kaldırmaktadır. Herkesin ve her şeyin gizli ve karanlık bağlantılar tarafından belirlendiğini iddia eden komplo ontolojisi perspektifinden bakıldığı zaman, hakikati tecrübeyle oluşturma ve söyleme imkanı yoktur. Komplocu zihniyet, özgür bireyi ortadan kaldırmaktadır. Özgür birey yoktur, çünkü gizli ve güçlü yapılar, ağlar ve ilişkiler, özgür bireyi ortadan kaldırmıştır. Küçük’ün komplocu zihniyeti, onu ulusal ve uluslararası güç odaklarının ve örgütlerinin bir parçası olarak hayatının değişik dönemlerinde farklı ilişki biçimleri geliştirmesine neden olmuştur. Oluş zihniyeti açısından aydın olmak, statükonun verdiği bir işlev değil, çok tehlikeli bir risktir. Komplocu zihniyete sahip kişi, kendisine verilen belirlenmiş rolü oynamaktadır. Komplo ontolojisti, hayatı boyunca kendisi için belirlenmiş birçok rolü oynamaya çalışan yüzeysel bir kişiliktir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontolojinin temsilcilerini bolca bulmak mümkündür. Popüler bir komplo ontolojistinin okumasına göre Türkiye, Sabatayistler gibi görünmeyen güçlerin belrlediği bir yapıdır. Herkesin malumu olan bu komplo ontolojistine göre, siyaset sahnedir, sahnedeki aktörler figürandır, gerçek oyuncular perde gerisindeki ailelerdir, ağlardır ve ilişkilerdir. Bu komplocu kurgu, ilk bakışta buz dağının görünmeyen derin yüzünü gösterdiği zannına kapılmamızı sağlamaktadır. Ancak bu komplocu yaklaşım, siyasetin, toplumun, ekonominin, güvenliğin, diplomasinin, kısacası her şeyin anlamsız ve işlevsiz olduğu bir tablo üretmektedir. Her şeyin derin ilişkiler tarafından yıllar öncesinden belirlendiği ve devam ettirildiği şeklindeki kurgu kabul edildiği takdirde, siyasete, topluma, kısacası ülkeye dair her şey, gerçek birer tecrübe ve pratik olmaktan çıkmakta, anlamsız ve etkisiz bir simülasyon oyunundan ibaret hale gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontolojiden radikal bir şekilde kopmak ve ayrılmak, olgunlaşmak ve gelişmek için gereklidir. Komplocu ontoloji çerçevesinde Türkiye’ye, aydınlara, Kürtlere, Sabatayistlere yönelik tezviratlarda bulunulabilir. Komplocu zihniyet sahipleri, kurgularını tez olarak niteleyebilirler. Komplo ontolojistinin tezleri yoktur, tezviratları vardır. Komplocu zihniyetin, tez olarak nitelenmeyi hak edecek düşünceleri yoktur. Komplocu ontolojinin tezviratlarını tek tek eleştirmek yerine, düşünme tarzının bizzat kendisinin sorgulanmasına ve eleştirilmesine ihtiyaç vardır. Dünyayı kapalı, katı ve gizli bir sistem, ağ ve ilişkiler olarak vehmetmek yerine hayatın, insanın ve toplumun açık bir oluş süreci olarak kavramak mümkündür. Özgürlüğü mümkün görmeyen her düşünce, bütün eleştirelliğine rağmen, baskıcı, otoriter ve totaliter olmaktan kurtulamamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oluş zihniyeti açısından aydın, kendisini sürekli olarak kurandır. Aydın olmak, tamamlanmış ve kemale eren kişi değildir. Aydın olmak, eksiklik içinde sürekli olarak oluş halinde olan özgür bireydir. Oluş yaklaşımı, varlığın hakikatine komplocu bir ontolojiyle gizli bir kaynağın, ağın ve çekirdeğin açığa çıkarılması olarak bakmamaktadır. Oluş anlayışı, hakikate varlık içinde inşa edilen gerçekliklerin açılması olarak yaklaşmaktadır. Özgürce varlığın açığa çıkarılması ve oluşturulması, açık ve eleştirel ontolojinin gereğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontoloji, ilk bakışta siyasete, hayata, insana, edebiyata, aydına ve iktisada yapılan eleştirel bir yaklaşım olarak gözükebilir. Eleştirel gibi gözüken komplocu ontolojinin, felsefi ve entelektüel derinliği yoktur. Komplocu ontoloji, hakikati gizlenmiş bir şey, insanı ve toplumu gizli güçler ve ağlar tarafından belirlenen, kontrol edilen ve yönetilen şeyler olarak vehmetmektedir. Yalçın Küçük, benim yukarda tanımladığım çerçeve içinde bir aydın değildir. Komplocu ontoloji, hayatı, toplumu ve siyaseti, kapalı ağlar ve ilişkiler olarak kurgulamaktadır. Açık ve eleştirel oluş yaklaşımı açısından insan, bütün imkanların kaynağı ve dünya açık bir oluş alanı olarak tasavvur edilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Komplocu ontoloji, aşılması gereken bir durumdur. Komplocu ontoloji, her şeyden şüphe etmektedir. Komplo ontolojistleri, radikal nitelikte şüpheci kişiliklerdir. Şüphe, düşüncenin doğmalaşmasını önleyen en önemli insani niteliktir. Komplocu zihniyet, şüpheciliği komplocu ontoloji düzeyine çıkarmaktadır. Oluş yaklaşımı açısından şüphe, ontolojiye dönüştürülmeden araç ve metod olarak korunmalıdır. Hakikat, gizli ve gizemli değildir. Hakikat, bilgi ve deneyimle bireyin ve toplumun sürekli olarak oluşturduğu tecrübedir. Her tecrübenin eleştirilmesi, özgürlüğü, oluşu ve hakikatin gelişimini birlikte korumaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya göründüğü gibi değildir. Dünyanın göründüğü gibi olmadığı gerçeği, bizi komplocu ontolojiye kapılma karanlığına götürmemelidir. Dünya, hayat, insan ve toplum gizliliklere sahip olduğu gibi, açılabilecek olgulardır. Maskeleri düşürmeyi kendilerine görev bilen komplocu yazarlar, herkesin maskesini düşürdüklerini iddia ederler, ancak arkalarında, onlarca maskesi olan kişilikler bırakırlar. Komplocu ontolojistin onlarca şapkası, maskesi ve kişilikleri vardır. Bir komplo ontolojistinin gerçek kişiliğini bilmemize nerdeyse imkan yoktur. Komplo ontolojistleri, arkalarında tek bir kişilik bırakmazlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hakikate hiçbir sadadakati olmayan komplocu zihniyet sahibi kişi, iktidarla epistemolojik ve ontolojik bir bütünlük içinde hareket etmekte, düşüncelerinde hiçbir ontolojik risk bulunmamakta, kendisini, devrimin, devletin, örgütün, milletin ve tarihin temsilcisi olarak en yüce otorite olarak konumlandırmaktadır, yazmaktadır ve konuşmaktadır.Siyasette, edebiyatta, akademide ve medyada her şeyin gizli ve çürümüş yüzünü teşhir ve ifşa etmek gibi büyük iddialarda bulunun komplo ontolojisti, derin bir kapanmayı ve çürümeyi içeren bir zihniyetin temsilcisi olabilmektedirler. Komplocu ontolojinin çürütücü zihniyetinde demokrasi, hukuk, barış ve özgür birey yoktur. Komplocu ontolojist, otoriter, totaliter, militarist, kolektivist, komplocu, nasyonalist ve devletçi bir militan olabilmektedir. Sadece kendisinin düşündüğünü zanneden komplocu ontolojist, hiçbir farklı ve yeni yüze tahammül etmemekte ve kendisinden farklı olan herkesi karalayabilmekte ve karartabilmektedir. Komplocu ontolojistin Türkiye, aydın ve Kürtler üzerine tezleri yoktur. Komplocu ontolojistin, Türkiye, aydın ve Kürtler üzerine karalamaları vardır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünmek, yeni yüzlerin ortaya çıkmasını mümkün kılmaktır. Hayat ve hakikat, sürekli olarak oluşturulan deneyimlerdir. Özgürlük, zincirleri görmek kadar, zincirleri kırmayı da gerektirmektedir. Gizli zincirleri gösterdiğini iddia eden komplo ontolojisi, aslında yeni karanlıklar inşa etmekte ve insanın zincirlerini kırma umudunu kırmaktadır. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/komplo-ontolojisinden-acik-elestirel-ontolojiye-1775939494.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Uzaya bir bilet ya da astronotumuzun söyleyemediği o son söz</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/uzaya-bir-bilet-ya-da-astronotumuzun-soyleyemedigi-o-son-soz-13058</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/uzaya-bir-bilet-ya-da-astronotumuzun-soyleyemedigi-o-son-soz-13058</guid>
                <description><![CDATA[Astronotumuzun bu seyrüseferi neticesinde acemiliğimiz de ortaya çıktı. İnsan oralara kadar çıkmışken son bir söz söylemez mi, böyle hazırlıksız gidilir mi hiç? Adam ayağının tozuyla -uzay tozu- mitinglere katılıp seçim propagandası yapmaya başladı. Büyük bir fırsatı da heba etti. Hiçbir şey bulamıyorsan, en azından, “55 milyon dolar benim için büyük ama Türkiye için küçük bir para,” diyebilirdi. Hem, Armstrong’a da atıfta bulunmuş olurdu, iyi olurdu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Açıkça söyleyeyim, bilim diye önüme getirilen her şeye inanmam ben, öyle kolay da ikna olmam. Ama Armstrong’un Ay’a ayak bastığından ve o meşhur “benim için küçük ama insanlık için büyük bir adım” sözünü söylediğinden şüphem yok.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zaten şimdi eğri oturup doğru konuşalım, Ay’a adım atacağı belli olan insan fiyakalı cümlesini hazırlamış, mikrofonların kendisine uzatılmasını bekliyordur. Zira, böyle büyük anları yaşayacak insanların kalıcı bir söz bırakma sevdasına tutulduklarını biz Fransız Devrimi’nden beri biliriz. Giyotin birazdan inip adamın kafasını sepete düşürecek ama o hâlâ son cümlesinin peşinde. Fransız Devrimi’nde idam edilenlerin son cümleleri kendi içinde bir edebiyattır. Dolayısıyla, Armstrong’un hevesini garipsememek lazım. Allah’ı var, iyi de bulmuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gerçi benim kayınvalide son sözünü söylerken bile -onunki, Allah rahmet eylesin, fiyakalı son sözlerden değildi- Amerikalıların Ay’a gitmediğine, bunun tarihin en büyük yalanlarından biri olduğuna emindi. Ona göre, dedikleri gibi 1969’da Ay’a gitmiş olsalar şimdiye ohooo… orada koloni bile kurarlardı. </span></span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugüne dek kuramamış olmaları, Amerikalıların Ay diye çöle indiklerinin en büyük delilidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Geçenlerde, NASA, seneler sonra canlı yayında Ay’a doğru yola çıkınca Ay’a gidilip gidilmediğine dair tartışmalar da alevlendi -maalesef, kayınvalide çok istediği bu tartışmaların bir tarafı olamadı. Ben Ay’a yeniden gidildiğine inananlardanım, ayrıca, dünyanın da yuvarlak olduğunu düşünüyorum. En nihayetinde, Ay’a -ya da, kayınvalide haklıysa, çöle- giden astronotlar Amerikalıydı. Yabancıydı. Rahmetli Gagarin’den beri bu uzay yarışı iki süper güç arasında sürer giderdi de bize önce radyodan dinlemesi, daha sonraları da beyazperdede izlemesi düşerdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Artık bu uzay yarışında biz de varız. Malum, geçen senelerde, anamuhalefetin aleyhteki bütün çabasına rağmen uzaya astronot yolladık. 55 milyon dolar mı ne, bir bilet parası ödemişiz ama mesele değil. Astronot gitti mi gitti, şöyle kuşbakışı bir gördü mü gördü. Tamamdır. Bozguncu muhalefetin ağızlarına itibar etmeye hacet yok.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Biz yaştakiler bu anamuhalefetin cemaziyelevvelini bilir. Bunlar bırakın uzaya gitmeyi köprü bile istemezdi. Merkezde ya bunlar, korkuyorlar yerlerinden kıpırdayacaklar diye. Oysa, hayat değişti, Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi, “ey CHP, istesen de istemesen de biz uzaya çıkacağız.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hoş, bir küçük hesap hatası olduğu iddia edilebilir çünkü ilk söylenene göre Cumhuriyet’in 100. yılında Ay’a gidecektik. Gide gide uzaya, uzaydan kasıt da atmosferin biraz dışına, gidebildik, üstelik de bir uzay dolmuşundan bilet alarak. Olsun, hiç gidememekten iyidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bizim astronot bu maceranın sonunda Uzay Kuvvetleri Komutanlığımızda görev yapma hakkı kazandı. Tabii burada hiyerarşik bir sorun olabilir çünkü kimse onun kadar yukarıdan bakmadığı için bilgi tekeli onda. Şimdi bir general diyecek ki, işte uydular şöyledir böyledir. Şak, bütün bakışlar bizim astronota dönecek. O da mütebessimane bir tavırla pek de öyle olmadığını söyleyecek. Kim aksini iddia edebilir ki? Sıkıysa sen de çık oraya -55 milyon dolar iyi para.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte bu yüzden Uzay Kuvvetlerimizin geleceğinden çok ümitvarım. Astronotumuzun katılımıyla birlikte bu alanda çok güçlendiğimizi düşünüyorum. Astronotumuz gençlere örnek olacaktır. Onu gören gençler arasından astronot olmak isteyenler çıkacaktır -ama her seferinde bu bilet parasını vergilerden tahsil edemeyiz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama astronotumuzun bu seyrüseferi neticesinde acemiliğimiz de ortaya çıktı. İnsan oralara kadar çıkmışken son bir söz söylemez mi, böyle hazırlıksız gidilir mi hiç? Adam ayağının tozuyla -uzay tozu- mitinglere katılıp seçim propagandası yapmaya başladı. Büyük bir fırsatı da heba etti. Hiçbir şey bulamıyorsan, en azından, “55 milyon dolar benim için büyük ama Türkiye için küçük bir para,” diyebilirdi. Hem, Armstrong’a da atıfta bulunmuş olurdu, iyi olurdu.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/uzaya-bir-bilet-ya-da-astronotumuzun-soyleyemedigi-o-son-soz-1775828003.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tanrıların alacakaranlığı: Neden pagan olmalıyız?</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tanrilarin-alacakaranligi-neden-pagan-olmaliyiz-13057</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tanrilarin-alacakaranligi-neden-pagan-olmaliyiz-13057</guid>
                <description><![CDATA[Paganizmi 'karanlık ayinler' parantezine hapseden monoteist dezenformasyonu deşifre eden bu yaklaşım; merkeziyetçi ideolojilerin 'demir kubbesi' altına girmeyi reddeden, rüzgarda ve nehirde tanrısını bulan, hayatın planlanamaz insicamını savunan bir özgürlük çağrısıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pagan sözcüğü bugün dinler tarihi meselelerine objektif yaklaşanların bile hoşça andıkları bir sözcük değil. Sebebi tarih boyunca monoteist dinlerin kara propagandalarıyla, dezenformasyonlarıyla ortaya konulan bir tanım olması. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü pagan denilince akla şeytani ayinler, tarihteki politeist dinlerin karanlık yönleri (yamyamlık, insan kurbanı, çocuk kurbanı ve benzerleri) gibi şeyler geliyor. Bunların bir kısmında haklılık payı bulunsa da büyük bir kısmının monoteist dinlerin taraftarlarınca uydurulmuş yalanlar olduğu artık biliniyor. Bunu görmek için Tertullianus gibi kilise babalarının, Hrisostomos gibi fanatik azizlerin metinlerine, İslam’ın ilk döneminin selefi yazarlarının (İbn Hanbel gibi) metinlerine bakmak yetiyor. Bu metinleri Marcellinus, Macrobius ve Ravendi gibi bir de dönemin daha objektif yazanlarıyla kıyasladığınızda aradaki açık farkı görebiliyorsunuz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de şunu iyi biliyoruz; kadim dönemde yeni gelen bir din, toplumsal bir dönüşüm talebini de içeriyor. Modern seküler ve laik siyasi devrimlerden yapısal ve sınıfsal olarak büyük bir fark göremiyoruz. Onlar da çeşitli alt sınıfların taleplerini dinsel bir içerik ile yeniden sunuyorlar. Üç monoteist dinin kitaplarında bunları görebilirsiniz. Tevrat, kölelik ile ilgili düzenleme yapıyor (ancak sadece Yahudiler birbirine köle olamaz diyor), İncil de benzer şekilde meşhur Roma vergi memurlarını azar ve buğz ile anan pek çok metin içeriyor. Kur’an Mekkeli paganların gösterdiği adaletsiz tavırları nefretle anıyor ve buna çare bulacağını ileri sürüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla her modern devrim nasıl <em>ancien regime </em>kalıntılarını mecburen koruyorsa, onlar da kendilerinden önceki inanışları tamamen ortadan kaldıramıyorlar. Önemli bir miktarını koruyorlar. Avrupa’da özellikle Yunanistan ve Balkan bölgelerindeki aziz inanışlarının kökeninde eski mitolojik kalıntılar olduğu biliniyor. Benzer şekilde de İslam, o dönemki Araplara hitap eden katı monoteist yaklaşımı, Neoplatonculuk, Zerdüştlük ve farklı inanışlarda bulunan spiritüalizmle yumuşatan akımları doğuruyor: Şii mezhepler ve tasavvuf ekolleri gibi. Hatta ve hatta, İslam, ondan önceki dönemden kalma pek çok ritüeli politeist tanrılar grubunu tek bir Tanrı’ya indirgeyerek bilfiil devam ettiriyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lâkin, dikkat edilirse buraya kadar yazdıklarımız, belirli dönemlerin politik hesapları sonucu birbirinden ayrılan ve esasında teolojik ya da felsefi farkları vurgulanmayan ayrımlar. Paganizmin (kısacası politeizm, o döneme özgü deizm, panteizm ya da hilozoizm gibi perspektiflere dayanan inançlar grubu olarak paganizmin) bir farkı var. Bu fark ise bugüne kadar Nietzsche gibi filozofların üzerinde durduğu bir farkı işaret ediyor; hayatın onaylanması. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Stoacılığa gelene kadar kadim Yunan felsefesini okuyanlar belirli şeylerin Yunanlılarda olmadığını görünce hayret edeceklerdir: Moralitenin ve onun temelini oluşturan yaşam biçiminin yani <em>ethos</em>’un<em> </em>bir iradeye dayanmaması (gerçekten de Eski Yunanlılar “irade” kavramını kullanmamışlardır), ahlakın kökeninde ancak akli incelemenin konusu olabilecek kavramların kullanılması ve bedenin kutsanacak bir şey olarak görülmesi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hristiyanlık bunu Nietzsche’nin çok yerinde eleştirisinde gördüğümüz üzere bastırmaya çalışmıştır. Beden, günahın evidir. Onun yadsınması hayatın da yadsınması anlamına gelir. Onu yadsıdığımız da Tanrı’ya yakın oluruz. İslam ve Yahudilik ise tam olarak böyle bir pozisyon belirlemez. <em>Peccatum originale</em>, yani ilk günah İslam ve Yahudilik’te yoktur. Dolayısıyla -özellikle İslam için- cinsellik belirli bir toplumsal kural silsilesine uyulduğu sürece (cinsel ilişkinin meşru olabilmesi için evliliğin gerekmesi gibi) bir tabu değildir. Kur’an, “kadınlar sizin tarlalarınız, onları ekiniz” der. Elbette o dönemin ataerkil yapısının sonucudur bu. Ancak yine de cinsellik Yahudilik ve İslam’da da Foucault’nun okuduğu şekilde bir biyopolitik konusu hâline gelir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü monoteist dinlerin bir kusuru vardır; bir şey ilk defa yasaklanınca, yasaklanan şeyin kapsamı dahilinde koyulan tüm kuralların kategorizasyonu elzemdir. Daha da açayım; </span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zina haramdır. </span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zina haramsa, evlilik ile kurulan cinsel ilişki haram değildir. </span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak cinsel ilişkinin belirli türlerinin meşruiyeti sorunludur.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birbirine nikah düşmeyen cinsel ilişki türleri vardır. </span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla, (Freud’un ensest tabusunu ayrı bir yere koyalım) cinsel ilişkiye giremez. </span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın ve erkeğin cinsel ilişkisi de belirli kurallara tabiidir. </span></span></li>
</ol>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla, bu sefer yasaya istisna düşülen haller içerisinde yasal istisnalar yaratılır. Bunu anayasa hukukçuları hemen anlayacaklardır; “amalar ve fakatlar” yasaları. İslam ve Yahudilik her ne kadar hayata dair bakış açısında Hristiyanlığa nazaran daha nötr bir pozisyon tutmuş görünse de yine de panoptik kontrol İslami bir yönetimin en büyük iktidar aracı olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz yukarıdaki paragrafa geri dönelim: Örneğin Aristoteles’e bir bakınız tam tersini görebilirsiniz. Aristoteles’e göre arzular (iştiha) akıldan pay almayan bir noesis (zihinsel süreç, akıl) ürünüyken, bunun doğrudan kontrolü öngörülmez. Aristoteles’in meşhur “ölçülülük” kavramı buradan yola çıkar. Bedene hâkim olma, arzuları dizginleme bir hedef değildir. Hedef ölçülü olmaktır. Çünkü Aristoteles ve Platon gibi filozoflar (zaten ondan öncekilerin gündeminde bu konular pek yoktur) bedenin zaten kendisinin varlığını onaylamışlardır. Platon’a göre beden her ne kadar ruhun hapishanesi gibi görünse de Platon dahi onun kullanımının önemini yadsımamıştır. Spor ve seks Yunanlıların bir ritüelidir. Sporda bir güreşçi bir fütursuzlukla hareket etmediği sürece, sekste erkek gücünü ölçülü bir şekilde gösterdiği sürece bir Yunanlı için yasaklanacak bir şey yoktur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nietzsche sadece bir filozof değil bir klasik dönem uzmanı olarak da bu gerçeği görmüştür: Paganların hayatı onaylama isteği... Ona göre her ne kadar tamamen ateist bile olsa Hristiyanlığın çileciliğinden etkilenen Schopenhauer bu konuda haklı değildir. Pagan olmak demek esasında hayatın varlığını onaylamak demektir. Kaderi sevmek (<em>amor fati</em>) demektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sebeple pagan olmalıyız derken hastalandığımızda Asklepion’a horoz keselim ya da Odin’e bir tütsü adayalım demiyoruz. Paganizmin hayata bakış açısı ziyadesiyle hor görülmüş ve modern dönemde dahi hakkı verilmiş bir bakış açısı değildir. Gelin görün ki Nietzsche gibi olağanüstü bir filozofun modern dönemdeki etkisi dahi paganizmin bu yönünü modernist laik sistemlere kolay entegre edilmiş görünmemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü paganizm esasında bu anlamda bir anarşisttir de. Onun rustik ve merkeziyetçilikten uzak yapısı, ideolojik kavramsallaştırmanın demir kubbesi altında durmayı pek istemez. Merkezi ve ortodoks her türlü ideolojik yapının çeperinde yer alan dini yorumlara bakınca da benzer bir şeyi göreceksiniz; Sünnilik ve Alevilik, Hristiyanlarda ortodoks yorumlara karşı Valentinusçu yorumlar, Yahudilerde Rabbinik Yahudilik ve sözlü gelenek gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sebeple politeist dinler hayata bakış açısının o esrarlı kısmını ayan beyan ortaya dökerler; bunların hiçbiri kapalı ayinler değildir. Doğanın içindedir. Esrar yoktur. Tanrılar ve insanlar bir aradadır. Onların eşitsizliği kendi kültürel yapılarının bir ürünü olsa da doğanın ve insanın bu birlikteliği <em>gerçek monizm</em>’dir. Dolayısıyla tanrıların “çokluğunun” esasında bir önemi de yoktur. Tam da bu sebeple Mekkeliler, Muhammed’e, İslam’dan önceki henoteist (belirli bir panteonun baş tanrısı) bir tanrı olarak Allah’a taptıklarını, kendi öğretisinin ne farkı olduğunu sormuşlardır. Gerçekten de bir pagan için <em>a God </em>ile <em>the God </em>arasında fark yoktur. Hepsi belki birdir ya da değildir; ancak deneyim? İşte o Bir’dir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sebeple -bence ilk başta gerekli olduğu düşünülen ama sonra hatalı olduğu ortaya çıkan- şu soru sorulur; Yunanlılar dinlerine inanmışlar mıydı? İnanmalarının bir önemi yoktur çünkü onlar hayat içerisinde olduğu sürece Zeus hep oradadır. Ya da orada değildir. Çünkü bir zaman makinemiz olsaydı ve o zamanlara gitseydik herhangi bir Yunanlı ya da İskandinav, tanrıların güvenilmez olduğunu söylerdi. Sebebi de onların hayatın içerisinde olması ve hayatın planlanamaz olmasıdır. Ve hayatın planlanamaz insicamı zaten monoteist bir dinin ideolojik örüntüsüne uymaz. İşte monoteist dinlerin bugünkü krizinin sebebi tam olarak budur; tüm hayatı adeta bir algoritma <em>script’i</em> gibi yazabileceklerini sanmaktadırlar. Ve adeta bir <em>döngüye </em>bağlanmış algoritma gibi de bunu sürekli cinsellik üzerinden tasarlarlar. Tam da bu yüzden bıktırıcıdırlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha da önemlisi; benim fikrimce ateizm ve teizm tartışmalarının -ontolojik- anlamsızlığı da buradadır; ben o dine ateist olan ile o dinin teisti arasındaki bir tartışmayı çok lüzumsuz bulurum. Sebebi ise ikisinin aynı diyalektiği kullanmasıdır. Çünkü monoteist dinler bence özünde ateisttirler. Çünkü Tanrı’nın gerçekliği için kullandıkları ispatlar dizgesi, soruşturuldukça ve incelendikçe gerçek olmaktan çıkan bir sonuca doğru kaçınılmaz olarak gidecektir. Görülemez, deneyimlenemez bir varlığın gerçekliğini onaylamak, görülemezliğin onaylanması demektir. Paganlar ise gördüklerini tecrübeleriyle onaylamışlardı. Bir İskandinav’ın çakan bir şimşeğin içinde Thor’u görmesi, bir Fenikeli’nin esen sammum (samyeli) rüzgarında fırtına tanrısı Baal Hadad’ı fark etmesi, bir Yunan’ın kabaran nehirlerde Okeanos’u hissetmesi, benim fikrimce, tüm kâinatın sebebini görülemez, tecrübe edilemez, yaşanamaz ölü bir tanrıyla açıklamaktan kat be kat gerçektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pagan olmalıyız. Çünkü Thales’in dediği gibi: πάντα πλήρη θεῶν. Her yer tanrılarla doludur. Keyfini çıkarın. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/tanrilarin-alacakaranligi-neden-pagan-olmaliyiz-1775827620.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gemi</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gemi-13052</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gemi-13052</guid>
                <description><![CDATA[Her gemi yanaştığında yeşeren bir umut, her kalabalık dağıldığında ayaklar altında ezilen sarı laleler... Kimini, neyini beklediğini zamana yenik düşerek unutan bir adamın rıhtımdaki sessiz direnişi. Beklemenin, kayboluşun ve hiç gelmeyecek olanın acısını çekmenin o derin, melankolik öyküsü...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onu görecekti bilmem kaç yılın ardından. Ellerini sıkı sıkı tutacak, sonsuz kez öpecekti. Denizleri kıskandıracak mavilerinde kaybolacaktı. Tam üç dakika sonra gemiden inecekti. Her onsuzluğa kapıldığı anı, dökülen gözyaşlarını hiç yaşanmamışçasına silecekti. Biliyordu ki, onu gördüğü dakika yaşananlar ve yaşanacaklar adeta yok olacak; geriye yalnızca o kalacaktı. Her şeyden daha net, daha gerçek. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yağmur çiseliyordu. Üzerindeki ceketi çıkardı ve onun için aldığı çiçeklerin üzerine dikkatlice örttü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Her gün mü gelir buraya?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Her gün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Ne yapar peki?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Şimdi ne yapıyorsa onu yapar. Oturur öyle.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">—Sadece oturur mu yani?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Balıkçı derin bir nefes çekti. Çattık, diye düşündü. “Bu adamın derdi nedir, yalnız biçareyi ne diye merak eder?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Bekler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Neyi? Kimi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Onu ben bilmem. Gemileri seyreder. İnenlere bakar, yüz yüz inceler. Birini ararcasına dikkatli. Bazı bazı kalkar yolcuların arasında dolanır. Sonra banka geri oturur, öyle içli içli ağlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Akşamları eve gidip sabah erkenden de gelir o zaman?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adam, gence kanlanmış gözleriyle sertçe, bıkkınca baktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">— Gemi seferlerinin çok olduğu geceler burda, bankta yatar. Her gemiyi seyreder, inenlerin arasında birini arar gözleri.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Genç, balıkçıyı rahat bırakması gerektiğini anlayarak teşekkür etti. Bankı görebileceği bir yere oturdu ve gözlemlemeye başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tıpkı balıkçının anlattığı gibi de oldu. Gemi kıyıya yanaşınca adam çiçek demetini alıp yerinden kalktı. Kalabalığın içinde birini aramaya başladı, baktığı her yüzün aradığı kişiye ait olmadığını fark edişinde paniğe kapılıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yağmur şiddetlendi. Onu bulmak için koşuştururken çiçekleri farkına varmaksızın birer birer yere düşürüyordu. Sarıları pis, kara suya bulanan laleler; ayaklar altında ezilmişti. O yoktu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gemi limana dönüyordu. O da ağlayarak banka geri oturdu. Sırılsıklam olmuştu, şüphesiz üşütecekti. Nefessiz kalana, soğuktan titreyene değin ağladı. Biliyordu,gemi yine gelecekti. Hatta belki bir sonrakinden o da inecekti. Ama o kadar uzun süredir bekliyordu ki, neyi; kimi beklediğini unutmuş, zamana yenilmişti. Bekleyişlerin esiri olmuş, ufalmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Genç adam yerinden fırladı. “Kendinin ötesinde bir hikayesi var. Öyle ki bu herkesçe bilinmeli. Bir köşede çürümesine, yitip gitmesine izin verilmemeli.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayat koca bir bekleyişten ibaret. Birini, bir şeyi, hiç gelmemiş ya da gelmeyecek olan. Bazen de hisleri özlemek… Hiç sahip olmadığın bir şeyin acısını çekmek gibi. Kalbindeki sızı, gözündeki yaş ve bir parça yalnızlık… Beklemek, beklemek, beklemek… Yorulsan da, kahrolsan da, bilinmezliklerden daralsan da beklemek. Derin bir nefes al ve sakinleş. Önünde uzun yıllar var sabırla beklenecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Unutulan ruhlardan olduk şimdi. Yaşananları bir düş gibi bizden dışarıya üfleyip, çekip aldılar. Ufukta birkaç kayboluş ve varoluş. Bulanık, üstü tozlu. Yağmur önce hafifledi. Her gözyaşı kurur. Sonra dindi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güneş doğdu. Balıkçılar denize açılıyor, rıhtım hareketli. Yine bir şeyi, birini bekliyor. Belki de bir sonraki gemiyi…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/gemi-1775908050.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kısa bir ara: Beden politikaları, yasaklar ve küçük direnişler</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kisa-bir-ara-beden-politikalari-yasaklar-ve-kucuk-direnisler-13039</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kisa-bir-ara-beden-politikalari-yasaklar-ve-kucuk-direnisler-13039</guid>
                <description><![CDATA[Modern dünya, her anı bir verimlilik çıktısına, her bedeni bir iyileştirme projesine dönüştürürken; sigara içmek bu kusursuz işleyişe karşı mikro ölçekli bir başkaldırı olabilir mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir sigara içmek ortalama üç ila beş dakika sürer. Bu süreyi ne tamamen boş ne de tamamen üretken olarak tanımlayabiliriz. Bazı insanlar sigara içerken zihinlerinin daha iyi çalıştığını, odaklanabildiklerini söylerken bazıları için bu küçük bir moladır. Bazıları için ise bir tür sosyalleşme. Kendi deneyimimden hareketle, şunu diyebilirim ki, benim için akışta verilen o on dakikalık ara bir tür zamanı yavaşlatma deneyimidir. Bu yazıya da belki tüm bu nedenlerle, sigara içmek, modern yaşam içerisinde yalnızca bir alışkanlık değil, zamanla kurulan farklı bir ilişki biçimi olarak düşünülebilir mi diyerek başladım. Bu bağlamda baktığımızda, sigara arada bir zamandır denilebilir. Bir bekleme, bir duraksama anıdır. Sigara içilen o kısa aralık, dakikayla değil, zamanın akışını fark ettiren başka unsurlar ile ölçülür. Elin hareketi, dumanın yükselişi, nefesin ritmi gibi unsurlar zamanı görünür kılar. Bu duraksama hali ve bir nevi zamanı yavaşlatma, yani bilinçli olarak boş, üretken olmayan bir mola verme, bireysel bir tercihtir. Tüm zarar ve bağımlılığa dair söylemlere rağmen, bu eylem modern hız rejimine karşı küçük bir başkaldırı olarak da okunabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şunu belirterek başlamam gerekir ki; sigaranın medya ve sermaye grupları desteği ile endüstriyel bir ürün olarak pazarlanması ve sağlık açısından riskleri başlı başına ayrı bir tartışmanın konusu olabilir. Bu yazıda sigara “boş haz” olarak tanımlanan bir haz kategorisine girdiği için örnek olarak tercih edildi. Buradaki amaç, belirli bir nesneye odaklanmaktan ziyade, yasaklama biçimlerini, bu yasakların hangi söylemlerle meşrulaştırıldığını ve bunun beden politikalarıyla nasıl ilişkili olduğunu tartışmak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sigara içmenin bugünkü anlamını daha iyi kavrayabilmek için tütünün tarihsel kullanımına bakmak faydalı olabilir. Endüstriyel hale gelmiş sigarayı değil de tütünü ele alırsak, tütünün ilk ortaya çıkışı aslında keyif amaçlı ve sürekli bir tüketim pratiği değildi. Amerika kıtasında binlerce yıl boyunca yetiştirilmiş ve kullanılmış olan bu ürün, yerli topluluklar için ritüel ve kutsal bir işleve sahipti. Duman aracılığıyla iletişim kurduklarına inandıkları bir tür ritüel söz konusuydu. Özellikle Kuzey Amerika’da barış çubuğu olarak adlandırılan kullanım biçimi, topluluklar arası güven sağlayan bir sembole dönüşmüştü. Bazı topluluklarda ise tütün şifa ve tedavi amacıyla kullanılıyordu. Tütünün bu işlevinin değişmesi ve Avrupa’ya taşınması, 15. yüzyılda Christopher Columbus’un keşifleriyle birlikte gerçekleşti. 16. yüzyılda Avrupa’da yaygınlaşan tütün, 17. ve 18. yüzyıllarda ticari bir ürüne dönüştü; 19. ve 20. yüzyıllarda ise sigara endüstrisiyle birlikte küresel ve kitlesel bir tüketim nesnesi halini aldı. Dolayısıyla özünde sınırlı kullanımı olan, anlam yüklü bir ritüel olarak başlayan tütün kullanımı, bağımlılık ekseninde şekillenen bir tüketime evrilmiş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sigara içmenin kamusal alandaki karşılığını düşündüğümüzde, kamusal alanın, günümüzde, iletişimsel bir zemin olmanın yanı sıra davranış ve hangi bedenlerin görünür olabileceğinin düzenlendiği bir kontrol alanı olduğunu hatırlamak gerekir. Sigara içen bedenin bu alanın dışına itilmesi, yalnızca fiziksel bir yer değiştirme değil, aynı zamanda hangi bedenlerin bu alanda nasıl var olabileceğine dair bir norm üretimidir. Türkiye’de özellikle 2008 sonrası yürürlüğe giren kapalı alanlarda sigara yasaklarıyla birlikte, sigara içme pratiği yalnızca bireysel bir tercih olmaktan çıkarak kamusal alanın düzenlenmesine dair daha geniş bir tartışmanın parçası haline gelmiştir. Bu durum, yalnızca sağlığın korunmasıyla değil, kamusal alanın nasıl düzenleneceği ve hangi bedenlerin nasıl var olacağıyla ilgili daha geniş bir iktidar mekanizmasını bize hatırlatır. Olay neyin yasaklandığı değil nasıl uygulandığı ve kamuoyu nezdinde belirli yasakların nasıl meşrulaştırıldığıdır. İktidarlar tarafından sürekli tekrar edilen söylem ve yasakları meşrulaştırıcı örnekler ile toplum sağlığı /iyiliği için yapıldığı iddia edilen uygulamalar yasakçı bir zihniyetin yerleşmesi için fark ettirmeden atılan adımlar olma riskini barındırır. Sigaranın zararları pek tabi ki tartışılmaz ancak mesele demin de belirttiğim gibi herhangi bir yasağın hangi söylem altında meşrulaştırıldığıdır. Sağlıklı beden ve verimlilik bu bağlamda oldukça kullanışlı iki kavramdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Foucault’nun kavramsallaştırdığı biçimiyle biyopolitika, iktidarın artık yalnızca yasaklayan değil, yaşamı düzenleyen, yöneten ve optimize eden bir işleyişe sahip olduğunu gösterir. Modern toplumda mesele yalnızca zararlı olanın yasaklanması değil, hangi hazların kabul edilebilir, hangilerinin ise olmadığının gerek iktidarlar gerek medya aracılığı ile &nbsp; belirlenmesidir. Bu bağlamda sigara ve alkol gibi maddelere yönelik yasaklar, sağlık politikalarının konusu olmaktan çıkarak bedenin ve gündelik yaşamın nasıl düzenleneceğine dair bir kontrol mekanizmasına evrilir. Burada yalnızca yasaklar değil medya da etkili bir işleve sahiptir.&nbsp; Beden fetişizmi olarak adlandırabileceğimiz sağlıklı, fit ve ideal bedenin norm haline gelmesi ile bu normun dışında kalan pratikler giderek görünmezleşir ya da marjinalleştirilir.&nbsp; Sigara içen bedenin kamusal alandan dışarı itilmesi ile sosyal medyada ideal bedenin sürekli görünür kılınması, aslında aynı düzenleyici mantığın iki farklı tezahürü olarak okunabilir. Beden, korunması gereken bir varlık olmanın ötesinde, sürekli denetlenen, iyileştirilen ve idealize edilen bir projeye dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda mesele yalnızca sağlığı korumak değil, hangi bedenlerin nasıl görüneceğine, nasıl yaşayacağına ve hangi hazlara sahip olabileceğine dair sınırların çizilmesidir. İçinde yaşadığımız dönem, hız ve verimlilik üzerinden tanımlanan bir dönem. Bedenlerin üretim sürecinin bir parçası haline geldiği bu dönemlerde, işe yararlık bir ölçüt haline gelir. Bu düsturun en sert ve uç uygulanışlarından biri ise Nazi Almanyası’nda ortaya çıkar: işe yaramayan bedenlerin sistematik olarak dışlanması, hatta yok edilmesi gibi. Bugün böylesi katı yaklaşımlar en azından görünür düzeyde olmasa da makineleşme, otomasyon, algoritmalar, veri işleme gibi unsurlar insan faktörünü de giderek silikleştirdiği gibi hızlanmaya teşvik etmekte. Bu çalışma biçimlerimize olduğu kadar zamanı algılayışımız ve gündelik yaşam ritmimize de yansımakta. İşe yarayan ve işe yaramayan bedenler arasında kurulan ayrım, Michael Foucault’nun da işaret ettiği gibi, iktidarın bedenleri disipline etmesi, onları ölçülebilir ve yönetilebilir unsurlar haline getirmesiyle açıklanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki baştaki sorumuza dönersek: modern yaşam içerisinde bir bireyin sigara içmesi ne anlama gelir? Geçmişteki bu ritüel tütün kullanımıyla bugünkü sigara içme pratiğini gerçekten karşılaştırabilir miyiz? Bu sorunun cevabı, sigaranın yalnızca bir tüketim nesnesi değil, zamanla kurulan bir pratik olup olmadığıyla ilgilidir. Modern zaman hızın kendisiyle ölçülür. Gün yapılacaklar listeleriyle bölünür, anlar verimlilik üzerinden tanımlanır. Zaman artık yaşanan değil, yönetilen bir şeydir. Bu yüzden üretken bir çıktıya dönüşmeyen hiçbir şey gerekli görülmez. Sigara içmek ise üretken bir çıktıya dönüşmediği için şüpheli, gri alanlardan biri olarak kalır. Çağdaş toplumda hız adeta yöneticidir. Her şey verimli ve kesintisiz ilerlemek zorundadır. Bu bağlamda, hiçbir amaca hizmet etmediği düşünülen bu birkaç dakikalık molalar, mikro ölçekli bir direniş olarak da okunabilir mi? Sigara içmek, akışa dahil olmayı reddetmenin küçük bir biçimi, zamanı askıya almanın gündelik bir yolu olabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada mesele yalnızca bir alışkanlık değil, haz ve beden üzerindeki kontrolün nasıl kurulduğuyla da ilgilidir. Olayın sağlıkla ilgili kısmını bir kenara bırakırsak (ki elbette sağlığa olan zararları yadsınamaz) hazla kurulan ilişki bağlamında sigaranın toplumdaki algısı baskıcı bir yerden gelir. Slavoj Žižek der ki: günümüz toplumunda haz yasaklanmaz, düzenlenir. Bireye “keyif al” denir, ancak bu keyfin sınırları önceden belirlenmiştir. Zararsız, ölçülü ve kontrol altında olan keyiflere izin verilir. Keyif bile bir fayda unsuruna dönüştürülür. Bu noktada, toplum tarafından “işe yaramayan” bir keyif, yani faydasız bir haz kategorisi ortaya çıkar. Üretmez, rasyonelleştirilemez. Tam da bu yüzden rahatsız edici bulunur. Sigara içmek de bu rahatsız edici haz alanına yerleştirilir. Faydaya indirgenemeyen bir hazda ısrar etmek olarak görülür. Bu ısrar ve buna karşı geliştirilen sağlık temelli söylemler, beden politikalarıyla da ilişkilidir. Dolayısıyla bu bağlamda sigara içmek, disipline edilmeye çalışılan bedenlere karşı sistemden küçük bir sapma olarak okunabilir. Büyük kopuşlar olmadığı için de bu sapmalar gündelik hayatın içine yerleşebilir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kisa-bir-ara-beden-politikalari-yasaklar-ve-kucuk-direnisler-1775855793.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gürültülü sessizlik: Anne, baba, kız kardeş erkek kardeş</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gurultulu-sessizlik-anne-baba-kiz-kardes-erkek-kardes-13028</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gurultulu-sessizlik-anne-baba-kiz-kardes-erkek-kardes-13028</guid>
                <description><![CDATA[Birbirimizi duymadığımız masalardan neden kalkmıyoruz? Jarmusch'un son filmi üzerinden ailenin; bir sığınak ya da savaş alanı olmaktan çıkıp derin bir 'mesafe'ye dönüştüğü o nötr ama ağır boşluğu konuşuyoruz. Sesin olduğu ama temasın olmadığı hayatlara dair, çözümsüz ama tanıdık bir yüzleşme.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>“Masa da masaymış ha</em><br />
<em>Bana mısın demedi bu kadar yüke</em><br />
<em>Bir iki sallandı durdu</em><br />
<em>Adam ha babam koyuyordu.”</em></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Edip Cansever</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jim Jarmusch’un son filmi <em>Father Mother Sister Brother</em> (<em>Anne Baba Kız Kardeş Erkek Kardeş</em>) aileyi, yani benim çenemin en düşük olduğu konuyu, odağına alıyor. Yeni yıl yazılarına bile bir yolunu bulup aileyi dağıtmayı iliştiren biri olarak bu kez ters köşe yapıp o kurumu teğet geçmeye niyetliyim. En azından deneyeceğim. Daha çok, birbirimizi duymadığımız, hatta duymaya da pek niyet etmediğimiz, bu çağın içinden söz üretmeye çalışacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son yıllarda aynı masada oturup başka yerde olduğumuz günlerden geçiyoruz. Cümlelerin kurulduğu, birinin bir şey anlattığı ve diğerinin cevap verdiği ama aslında kimsenin kimseye değmediği masalar… Sesin olduğu ama temasın olmadığı masalar. Bazen de tam tersinin olduğu masalar: sesler birbirine değer, diyaloglar tenis topu gibi havada gidip gelir. “Evet,” dersiniz, “şimdi oldu.” Kendinizi o anın içinde hissedersiniz. Sonra bir rüzgâr çıkar, top uçar gider. Geriye, o tanıdık şey kalır: gürültülü bir sessizlik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jim Jarmusch sineması yıllardır tam olarak bu hissin etrafında dolaşıyor. Onun karakterleri hiçbir zaman dramatik kopuşların insanları olmadı. Daha çok, hayatın biraz kıyısında kalmış, ritmi bir yerden kaçırmış insanlar. Ne tam dışarıdalar ne de gerçekten içeride. Bir şekilde varlar ama o varoluş hep yarım. Onun sinemasında hikâyeden çok hâl vardır. Bir yere varılmaz, bir şey çözülmez. İnsanlar konuşur ama o konuşmanın içinde bir eksiklik kalır. O eksiklik de filmin asıl malzemesidir zaten. Bu yüzden <em>Anne Baba Kız Kardeş Erkek Kardeş</em>, ilk bakışta çok basit görünen bir yerden başlasa da, aile, aslında en zor sorulardan birine giriyor:&nbsp;<strong>Birbirimizi duymadığımız masalardan neden kalkmıyoruz? </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Film üç parçalı bir yapı kuruyor ama bu parçalar bir bütün oluşturmuyor. Daha çok birbirine değmeden geçen hayatlar gibi. ABD’nin kırsalında bir baba, Dublin’de bir anne, Paris’te iki kardeş. Aynı hikâyenin içindeler ama aynı duygunun içinde değiller.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaman da öyle işliyor zaten. Herkesin zamanı başka. Birinin geçmişi hâlâ çok canlı, diğerinin bugünü bile bulanık. Bir yerde çay çoktan soğumuş, başka bir yerde çocukluk hâlâ buzdolabında saklanıyor. Ortak bir an yok. Belki de film tam olarak bunu söylüyor: birlikte yaşamak, aynı zamanı paylaşmak anlamına gelmiyor. Bu da aile fikrini ilginç bir yere çekiyor. Çünkü alıştığımız anlatılarda aile ya bir sığınaktır ya da bir çatışma alanı. Burada ikisi de değil. Ne büyük kavgalar var ne de büyük sarılmalar. Daha zor bir şey var: <strong>mesafe.</strong> Ve bu mesafe bağırarak değil, sessizlikle kuruluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmde en çok dikkat çeken şeylerden biri de bu: insanlar birbirine kötü davranmıyor, ama iyi de davranmıyor. Her şey nötr gibi. Ama o nötrlüğün içinde bir ağırlık var. Sanki herkes bir şey söylemesi gerektiğini biliyor ama ne olduğunu bilmiyor. Jarmusch’un ustalığı da burada zaten. Büyük sahneler kurmuyor; küçük anları uzatıyor. Bir bakış, yarım kalmış bir cümle, bir odada tek başına duran bir insan… Bunları öyle bir yerleştiriyor ki, bir süre sonra film dediğimiz şey tam olarak bunlardan ibaret oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oyunculuklar da bu minimal yapıyı çok iyi taşıyor. Adam Driver yine içten içe kaynayan ama bunu dışarı vermeyen bir karakter çiziyor. Charlotte Rampling neredeyse donmuş bir zarafetle duruyor; sanki zaman ona uğramamış gibi. Cate Blanchett ve Vicky Krieps sahnesindeki o tuhaf yapaylık ise filmi kırmıyor, aksine derinleştiriyor. Indya Moore ve Luka Sabbat ise finalde o sert yüzeyi bir anlığına yumuşatıyor. Çok değil, ama yeterince.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/images%20(30).jpeg" style="height:251px; width:201px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Film boyunca tekrar eden küçük şeyler var: anlamsız gibi görünen sorular, yarım kalan diyaloglar, gündelik detaylar. Ama mesele zaten bu “anlamsızlık” hissi. Çünkü hayat da çoğu zaman böyle ilerliyor. Büyük açıklamalar yok. Net cevaplar yok. Sadece olup biten şeyler ve birbirini duymayan insanlar var, buna rağmen masadan kalkmayan...</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve film bir noktada kulağına eğilip iki ayrı şey fısıldıyor gibi:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her şeyin bir anlamı olmak zorunda değil.<br />
Ama o duyulmadığın masadan neden kalkmıyorsun?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de bu yüzden film izlerken değil, bittikten sonra yerleşiyor. Çünkü sana bir sonuç vermiyor. Bir duygu ve bir soru bırakıyor. Adını koyamadığın bir şey.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başa dönersek, o masa.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de en zor şey, aynı yerde oturup gerçekten orada olabilmek. Sadece fiziksel olarak değil; zihnen de duygusal olarak da… Jarmusch’un filmi bunu yapamayan insanların hikâyesi değil aslında. Bunu yapmanın ne kadar zor olduğunu kabul eden insanların hikâyesi. Ve o yüzden filmle aranda tuhaf bir yakınlık kuruluyor çünkü bir noktada şunu fark ediyorsun: Sorun onların ailesinde değil.<br />
(Buraya gelmeyeceğim demiştim ama…)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorun, zorunlu masalara oturtan “aile” dediğimiz şeyin kendisinde. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de en rahatsız edici olan şu; insan en çok, kalkamadığı masada duyulmuyor. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/gurultulu-sessizlik-anne-baba-kiz-kardes-erkek-kardes-1775579655.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hemşerimiz Kleantes diyor ki…</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hemserimiz-kleantes-diyor-ki-13027</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hemserimiz-kleantes-diyor-ki-13027</guid>
                <description><![CDATA[Anadolu, sadece Bizans ve İslam’ın değil, evrensel eşitlik idealini savunan Stoa felsefesinin de beşiğidir. Assoslu Kleantes ve Mersinli Khrysippos'un 'Logos' (Evrensel Akıl) anlayışı, Kur'an'daki 'Kelam' ve tasavvuftaki 'Vahdet-i Vücud' ile nasıl bu kadar örtüşebiliyor? Kur'an'da bahsedilen 124 bin peygamberden biri Assoslu bir filozof olabilir mi? Antik çağın bu aydınlık zihinlerini 'pagan zındıklar' diyerek reddetmek yerine, ortak mirasımız olarak kucaklamanın felsefi ve teolojik temelleri.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu sayfalarda <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/farabiye-mi-yoksa-allahin-gavurlarina-mi-kulak-verelim-12421">“Farabi’ye mi Yoksa Allah’ın Gavurlarına(!) mı Kulak Verelim?”</a> diyerek ahkam kesen adam, “bu kez pagan bir zındıka kulak verilmesini mi öneriyor?”!</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Her şeyden önce “hemşerimiz olan” o adamın münkir ya da zındıklığı tartışılır. Malum, Kur’an-ı Kerim’de adı zikredilmeyen 124.000 peygamberden söz edilerek, “her iklimde bulunduğuna” inanılır ve Socrates, Aristoteles, Platon gibi düşünürler bu varsayım içine alınır. Behramkaleli (Assos) Kleantes (M.Ö. 331- M.Ö. 232) neden bu kadro içinde bulunmasın?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O dönemlerde Musevilik dışında tek tanrılı din yoktu. Tahrif edilip edilmemesi bir kenara, Eski Ahit, Yeni Ahit, İncil’deki Yahudi Peygamberler dışında tarih kitaplarında başka peygamber ismine rastlanmıyor. Bu adam ve kurucuları arasında olduğu Stoa Felsefesi, “tek tanrıcılık” bağlamında üzerinde durulması gereken yorumları gündeme getirebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün bizim vatanımız olan Anadolu, Ege’nin karşı kıyısı Hellas’tan çok önce görkemli bir uygarlık ve kültür ortamı yaratmıştı. Bugünkü adıyla Behramkale olan Assos, daha M.Ö. VII. Yy’da düzgün sokakları, düzenli evleri, kanalizasyon şebekesi ve görkemli Athena mabediyle Atina’ya fark atıyordu. Grek dünyasının Tanrıça Athena’ ya sunduğu Acropolis’ teki Parthenon 200 yıl sonra inşa edilir ve kentin yaşanabilir hale gelmesi için 100 -150 yıl daha beklemek gerekecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kültür ve uygarlığın beşiğidir Anadolu…Matematikteki başat teoremleri ortaya koyan Thales (M.Ö.624-548) Milet’ li, Pisagor (M.Ö.570-495) Sisamlı’dır. Trigonometriyi geliştirip ay ve güneşin uzaklıklarını ölçmek isteyen Hipparkhos (M.Ö.190-120) İzniklidir. Tarihin Babası olarak anılan Herodot (M.Ö. 484-425) Bodrum; coğrafyayı bilimsel temellere oturtan Strabon (M.Ö.64- M.S.25) Amasya doğumludur. Bilimsel tıbbın kurucusu Hipokrat (M.Ö.460-370) İstanköylü (Kos) olup, tabipler onun öğrencisinin kaleme aldığı yeminle mesleğe başlarlar. Antik dönemlerde başlayan bilimsel tıp geleneğini Dr.Galen (M.S.129-216) adlı Bergamalı hemşerimiz sürdürür. Daha niceleri… Büyük İskender’e “gölge etme başka ihsan istemem” diyerek kafa tutan Diyojen (M.Ö. 412-323) Sinoplu; kâinatın yaratılışını çok tanrılı dinler dışına çıkarak bilimsel temellere dayandırmak isteyen Anaximenes’ler, Aneximandros’ lar, Herakleitos’lar hepsi ama hepsi Anadoluludur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">M.Ö. 331 yılında dünyaya gelen Kleantes böyle verimli bir coğrafyanın çocuğudur. Doğduğu belde sade Anadolu’nun değil, Atina’dan gelerek Assos’ta Felsefe Okulu açıp üç yıl kadar eğitim veren Aristoteles kültür ve felsefesinin mirasçısıdır. Botanik biliminin kurucusu Midillili Theophrastus ve Anadolulu (Kalkedon-Kadıköy) Xenocrates’le birlikte M.Ö. 345-346 yıllarında burada eğitime başlayan Büyük Üstat, Atina’daki meşhur Lykeion (Lise- Lyceum) okulunu on yıl sonra açar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Böyle bir kültür birikimi içinde yetişen Anadolulu Kleantes kırklı yaşlara doğru Atina’ya geçerek, Fenikeli-Kıbrıslı Zenon’un (M.Ö. 334-262) kurduğu Stoa ekolüne katılır. Önce mürit, sonra hoca ve üstadının ölümünden sonra 40 yıl kadar yöneticilik görevini üstlenir. Assoslunun yardımcısı da başka Anadoluludur: Mersinli Khrysippos (Krisippos. M.Ö. 279-206)…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugünkü demokratik, hümanist, eşitlikçi ,evrenselci devlet ve hukuk anlayışının temelleri Anadolu’ya dayanmaktadır… Çok tanrı anlayışını ciddi bir şekilde eleştirenler bizim hemşerilerimizdir… Assoslu Kleantes, Mersinli Krisippos ve üstatları Kıbrıslı Zenon… Stoa okulunun ilk kurucuları tüm Helenistik Dönemi etkileyip köle filozof Pamukkaleli (Hierapolis) Epiktetos (M.S. 50-135) ve imparator filozof Marcus Aurelius’u (M.S.121-180) gibi değişik sosyal katmanlardan gelen düşünürlerin doğumuna yol açmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Büyük İskender’le M.Ö.330 yılında başlayıp M.Ö.30 yıllarında kadar uzanan Helenistik Dönemde Stoa felsefesi, özellikle ezilen kitleler açısından büyük itibar kazanır. Baskıya maruz kalan ilk Hristiyanlara Stoa umut verir; Stoa’da<em> logos</em> diye adlandırılan “Söz-Evrensel Akıl” İsa Peygamberle özdeşleştirilir. “Hz. İsa’nın“ <em>bir yanağına tokat atana öteki yanağını uzat </em>“dediği bu inanç kurumsallaşıp ceberrutlaştığında Zenon da, Kleantes de, Krisippos da çöpe atılır, onların yerini köleliği savunan, kadını küçümseyen Platon ve Aristoteles alır. Her iki filozofun önemi ve evrensel düşünce boyutuna katkıları büyüktür ama eşitlik konusunda eleştirel konumdadırlar. Oysa bizim hemşerilerimiz, Kilise Babaları tarafından sınıf temeline dayalı kurumsallaşan dinler karşısında can simidi olmuşlardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Stoa diyor ki…</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Varoluş global bir ateşin, l<em>ogosun</em> taşmasıdır… Taşar ve değişik tezahürler şeklinde biçimsellik kazanır… Varoluşun tezahürleri içinde canlı-cansız, insan-hayvan-bitki, hepsi bir bütünlük arzeder… İslam tasavvufunda Allah-u Teala’nın sudur eylemesi anlayışını anımsatmıyor mu?</span></span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ateş aynı zamanda <em>logos,</em> yani evrensel akıldır, evrensel “sözdür”… Kur’an- Kerim Nisa Suresi 171. ayet aynen şöyledir: “<em>Meryem oğlu Mesih İsa, Allah’ın elçisi ve Meryem’e ulaştırdığı kelimesi-sözü ve O’ndan bir ruhtur…</em>”<em> Logos’</em>u ilk Hristiyanların "kelam anlayışı “içinde Hz. İsa ile özdeşleştirdiğine değindik. Nisa Suresinde “söz” kelimesi sürdürüldüğüne göre burada da Kleantes’i “Kur’an’da adı geçmeyen 124.000 peygamber” bağlamında ele almak mümkün mü?</span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tüm bu mülahazalar, felsefe ve Kelam İlmine vakıf, ufku açık İslam Alimlerinin yorumunda sağlıklı hale gelerek Vahdet-i Vücud anlayışı içinde değerlendirilebilir mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hemşerimiz Kleantes tanrı bağlamında Zeus’ten söz eder ve onun için bir “ilahi”(Hymn) yazar. İlahisinde tek tanrıya methiye gündemde olup diğer tanrılardan söz etmez. Tek tanrının adı bizde Allah, Yahudilerde Yahve, İngilizce de God, Fransızca da Dieu , Grekçe de Zeus’tan bozma Theos’ tur. Her millet kendi diline göre “Tek Tanrıyı” adlandırır. Sonradan Müslüman olan Türklerin Tengri yerine Arapça “Allah’ı” benimsemeleri doğaldır. Arap Hristiyanlar da tanrı karşılığı olarak Allah sözcüğünü kullanmaktadırlar. Önemli olan adlandırma değil kavram ve onun mahiyetidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">"Aklı aracılığıyla , her insan Evrensel Akılla, <em>logosla </em>iletişim içindedir." Bu yaklaşım başta İmam Azam Ebu Hanife olmak üzere İslam düşünürlerinin önemli bir bölümünün kabul ettiği ”İrade-i Külliye ile irade-i cüziye arasındaki” sürekli irtibat anlayışına benzemiyor mu? </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Stoa düşüncesinin” sudur eden<em> logosun” </em>tümel ve bütünsel bir Evrensel Akıl olarak tezahür etmesi, hukuk ve devlet felsefesine yansıyan eşitlikçiliğin esasını oluşturmaktadır. Herkes bu tanrısal bütünlük içinde olduğuna göre efendi-köle, kadın- erkek, farklı kültür, ırk ve inanç ayırımı yapmak varoluşun mantık ve yapısına ihanet anlamına gelir. Bu nedenle hukuk düzenleri ve siyasetin temeli, adaletin içeriğini oluşturan eşitlik ilkesidir. Hukuk düzenleri meşruiyetlerini bu mantıksallığa, yani doğaya ihanet etmeme ölçütüne dayandırmak mecburiyetindedirler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Evrensel Devlet kurma ideali<em> logos </em>bütünlüğünün gerekliliğidir. Felsefe terminolojis ile <em>nomos’un </em>(sosyal, siyasal ve hukuksal düzen) meşruiyet ölçütü<em> fiziz’l</em>e (Varoluşsal doğal düzen) örtüşmesine bağlıdır. Fizisin bütünlük (vahdet) konumunun gereği olarak<em> kozmopolis </em>(evrensel devlet düzeni) kurulmalıdır. Bu yaklaşım Birleşmiş Milletler düşüncesinin öncüllüğü olarak değerlendirilebilir. Aynı görüşü Kant’a 2000 yıl sonra gündeme getirmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hem inanç boyutunda, hem de kültür, uygarlık ve coğrafya bağlamında devamlılık söz konusu ise hemşerimiz Kleantes’e neden sahiplenmeyelim? Çok daha tutucu bir İslam yorumu içindeki Mısır, Firavunlarına sahip çıkıp Kahire’nin önemli caddelerine Ramses, Tutankamon adlarını verebiliyorsa, sevgili Assoslular da denize inen kıvrımlı yola Kleantes’in adını verip heykelini dikmelidirler. Kentin girişindeki Aristoteles heykeliyle birlikte hemşerimize sahiplenmemiz daha anlamlı olmaz mı?</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hemserimiz-kleantes-diyor-ki-1775578964.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İnayet babaannenin semaveri</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/inayet-babaannenin-semaveri-13015</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/inayet-babaannenin-semaveri-13015</guid>
                <description><![CDATA[İnayet babaannenin sofrasından modern apartman dairelerine: Bir aile yadigârı semaver, neden yeni evlerin metrekarelerine sığmaz? Nesiller değiştikçe eşyaların ruhu nasıl eksilir? Hatıraların tozlu antikacı tezgahlarına düşme ihtimaliyle yüzleşen bir kuşak hikâyesi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçenlerde bizim çocukların yerleşik hayata bir türlü geçemediğinden bahsediyordum ama taşınmalarının bizim hayatımızı böylesine etkileyeceğini düşünemezdim hiç. Malum, yeni apartmanların oda sayısı azalıyor, metrekaresi küçülüyor. Büyük evden küçüğe geçince eşyalarda ciddi bir tasfiye yapmak mecburiyetinde kalıyorsun.&nbsp;</span></span><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizimkiler de tasfiyeye girişmişler ve bir gün boyunca çöp atmışlar, hele Pelin’in dediğine göre bir konteyneri kendi attıklarıyla doldurmuşlar. İyi güzel de ıskartaya çıkardıkları eşyalardan birinin “İnayet babaannenin semaveri” olacağı aklıma gelmezdi. Demek, yeni evlerinde her bir şeye yer var ama aile yadigarımız olan semavere yer yok. Getirip bizim salonun ortasına bıraktılar, evlerinde yer olduğunda mutlaka geri alacaklarını söyleyerek -yalandan kim ölmüş?<br />
İnayet babaanne, benim babaannemin ablasıydı. Ailemizin en büyüğüydü. Her bayramda ona gider, sofrasında maaile biraraya gelirdik. Nefis yaprak sarmalar hatırlıyorum, bir de pastırma. Ama pastırma gelecek kişi sayısına göre ikişer dilim alınır, biri oburluk yapıp başkasının rızkına göz dikerse İnayet babaanne kendi yiyeceğinden feragat eder, bugün canının pastırma çekmediğini söylerdi. Uzun yaşadı, doksanlarının ortasında, ayva reçeli yapmaya çalışırken düşüp…<br />
İnayet babaannenin gümüş semaverinin çay demlemek için kullanıldığını hiç görmedim. Galiba evdeki en değerli eşya oydu ya da en azından annem için oydu, ne pahasına olursa olsun, o semaverin bize gelmesini sağlayacağını söylemişti, dediğini de yaptı, semaveri tevarüs ettik. Tıpkı İnayet babaanne gibi biz de onu hiç çay demlemek için kullanmadık, salonun annemin sevdiği müstesna bir köşesinde senelerce durdu. Durdu demek haksızlık olur, sergilendi.<br />
Rivayete göre, semaver, Devrim esnasında İstanbul’a kaçan Beyaz Ruslardan alınmıştı. Üstünde Rus yapımı olduğuna dair bir damgası vardı. Antikaydı.<br />
Annem bir aile müzesi kurmak istiyordu. Bu müzede, müze dediğim salonda duran büyücek bir camlı büfe aslında, askere gidenlerin getirmiş oldukları mühimmat kutusu, apolet ya da palaska kadar çocukluk çizimlerimiz ve şiir defterleri de yer alırdı. Semaverse hacminden ötürü büfeye -müzeye- sığmayacağı için hemen önünde yerde dururdu. Mert çocukken, başka yerde hiç görmediği bu tuhaf eşyanın karşısında çeşitli hayallere dalar, onunla kimsenin bilmediği oyunlar oynardı. Böylece, ailenin semaverle en çok haşır neşir olan üyesi küçük Mert oldu.<br />
İşte bu semaveri annemin talebi doğrultusunda Mert’e vermiştik. Müzeyi tabii ki biz devraldık -aynı şekilde ama yazlık evde muhafaza ediyoruz.<br />
Annem, nedeni bilinmez, İnayet babaannenin semaverini çok severdi. Mert için o çocukluğunun bir oyuncağıydı. Benim içinse o İnayet babaannenin annemin çok sevdiği semaveriydi sadece. Her nesilde ona verilen değer değişti, üstelik azaldı. Mert semaveri getirip salona bırakınca bizim eve ait olmadığını bağıran, varlığıyla kalabalık eden bir objeye dönüştü. Atsan atılmıyor, satsan satılmıyor derler hani, semaverin şimdiki vaziyeti tam da böyle. Semaverin esas değeri, gümüşünden ya da üzerindeki Rus damgasından gelmiyordu, İnayet babaannenin evinden çıktığı için değerliydi, ama İnayet babaanne de sadece bizim aile için değerliydi, o yüzden semaveri atma düşüncesi bile beni rahatsız ediyor, zaten satılmıyor, satmaya kalksam hem asabım bozulur hem de para etmez.<br />
Bir ara Pelin bu semaverin üstündeki parçasını atıp onu cam bir sehpanın ayağı olarak değerlendirmek istediğini söylemişti -söylemeye cüret etmişti. Duyar duymaz reddettim tabii. İnayet babaannenin semaveri dedim, aile yadigarı dedim, olmaz dedim. Dedim de, işte birkaç sene sonra geldi bizim salonun ortasına konuverdi. Biz Narin’le semaveri bir şekilde saklarız ama sonrası ne olacak? Bizden sonra semaveri sahiplenecek biri çıkacak mı ailemizde? Ya da diğer eşyalar, bizim binbir emekle aldığımız, mevcudiyetleriyle bize bir ömür yaşama sevinci bahsetmiş olan eşyalarımız, sadece bizim için bir mana ifade eden küçük koleksiyonlarımız ne olacak? Bir semavere yer olmayan evlerde hatıraları sonraki nesillere taşıyacak objelere yer bulunabilir mi? Hiç sanmıyorum.&nbsp;<br />
Hayatımızın, mahremimizin antikacı tezgâhlarına düşeceğini düşünmek rahatsız edici. Ama hayat böyle. Bizden önce de böyledi, biz de böyle yaptık, bizden sonra da böyle olacak.<br />
En azından şunu biliyorum ki, İnayet babaannenin semaveri ben yaşadıkça tozlu antikacı dükkânlarında müşteri beklemeyecek.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/inayet-babaannenin-semaveri-1775400777.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yalnızlık bu kapıda saklanır   </title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yalnizlik-bu-kapida-saklanir-13007</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yalnizlik-bu-kapida-saklanir-13007</guid>
                <description><![CDATA[Ayaklarımı severdim; önce itiraz ederlerdi, sonra alıştık. Ama o kapının önünde her şey silindi. Dizlerimden sonrası koca bir yokluktu artık. Kırmızı çoraplarım nereye gitti?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarımı severim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Önceleri itiraz ederlerdi; ayakkabının içinden acı acı kükreyip...</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayakkabı seçimini onlara;&nbsp;</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Çorap seçimini kendime bıraktım.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Başlarda kapıdan çıkışlarımız bile gürültülüydü.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Onlar direnir, ben çıkmak isterdim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Teslimiyet ilk kimi kuşattı; hatırlamıyorum.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Görevlerimiz belirlenince rahatladık.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Alıştık birbirimize.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kükremeleri günbegün söndü.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sonunda sustular.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ben efendiydim; onlar köle.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sonra alıştık birbirimize.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">İki dost gibi çıktık dışarıya.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarım ve ben.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bir annenin ayırmak istemediği iki çocuk gibi benimleydiler.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Eşikten birlikte adım attık.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Başta itiraz edecek gibi oldular; huysuzlandılar.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kükremekle oldukları yere sığmak arasında kaldılar.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sonra sustular.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sokak simsiyahtı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Işıklar eski bir yüzyıldan kalmış gibiydi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Rap rap yürüdük.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sesimiz çoğaldı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kimse yoktu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Islak taşlarda ayakkabılarımı gördüm.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Gözlerim kamaştı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Güzellerdi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Bunlar benim,” dedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Etrafıma baktım.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Mahalle yabancıydı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Evler, başka yerlerden getirilip buraya bırakılmış gibiydi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Mavi kapılı bir evin önünde durduk.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Göz kamaştırıcıydı mavisi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Onlar durmak istedi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Ben sizin,” dedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Hiç yanıt vermediler.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sustum.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yalnızlık kış gibi sardı her yerimi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sessizce durduk kapıda.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Deniz gibi,” dedi bir ses.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarım titremeye başladı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bütün parmaklarımı, her bir boğumunu hissediyordum.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Onlara gülümsedim. Yalnız değildim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kapı kollarımdan tuttu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kendine doğru çekti.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Direndim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yine çekti.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sürükledi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">İtiraz edemedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bağırmak istedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Olmadı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kükremeyi denedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Olmadı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Etrafım boştu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bedenim ağırlaştı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Uçmak istedim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Olmadı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarım geldi aklıma.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Bugün kırmızı çoraplarımı giymiştim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Gözlerimi aşağıya doğru indirdim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yoklardı.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Dizlerimden sonrası boşluktu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Kırmızı çoraplarım.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yeşil ayakkabılarım.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Islak taşlar da…</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yoktu.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Ayaklarım benim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Severdim onları.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Önce itiraz ederlerdi.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Sonra alıştık.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Tüm gücümle kükredim:</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Ben efendinizim.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Yalnızlığımı siz yutun.”</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">Mavi kapının üzerinde yazılar belirdi, kurşun renginde.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff">“Yalnızlık bu kapıda saklanır.”</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yalnizlik-bu-kapida-saklanir-1775300159.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tatil</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tatil-13004</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tatil-13004</guid>
                <description><![CDATA[Tatil mi, yoksa beş bilinmeyenli bir mesai mi? İnsan kaynaklarının mailinden havuz başındaki uydurmasyon kokteyle uzanan; dinlenmek için çırpındıkça daha çok yorulduğumuz o 'büyük meselenin' anatomisi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir aydır günlük mesaimin en az iki saatini bu yaz yapacağımız en fazla on günlük tatilin nerede olacağını bulmaya harcıyordum. Aylardan nisandı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İyi ihtimalle temmuzda gerçekleşecekti bu büyük olay. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan kaynakları, tatili ne zaman yapacağımızla ilgili soruyu sormamıştı henüz. O mail aramıza bomba gibi düşmemişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kritik satranç hamlesi yapmak üzere üç kişilik ekip olarak bilgisayarın başına geçip, senin karın şu zaman izin alamaz, memlekete ağustosta bilet aldık, bizim çocukların kursu bu zaman bitiyorlarla başlayan ve zor biten o yorucu sürece başlamamıştık yani. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yedinci yılımda biliyordum ki, başlı başına bu boğuşma bile insanı tatile muhtaç edecekti. Nerede kaldı bir senenin yaz tatilinin bu olması. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her sene aynı kampa gidiyor olmamıza kızım Defne de söylenmeye başlamıştı. Artık sekiz yaşındaydı, ağaçlar kuşlar deniz kısmı defterini kapamıştı. Zaten o defter sadece bende açıktı. Kafamın içindeki gürültüyü, yıldızlı havuzlu açık büfeli bir yerde büyütüp, tatil denen musibetten daha yorgun dönmemek için çırpınıyordum. Hoş artık ‘doğal ortamlarda’ sıkılan Defne’nin, anne hadi denize gel, anne şuna bak anne, anne şimdi ne yapacağız sorularıyla, ağacı kuşu içime sindirmem de mümkün olmuyordu. Öğlenden üç biraya hızla asılıp, kafam yarı iyi, gün geçirmeye çalışıyordum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kez Bodrum’daki o beş yıldızlıdan kaçamayacaktım. Düşüncesi bile içimi boğuyordu ve bunun adı tatildi. Orada üç birayla durumu kurtaramayacağım açıktı. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tatilin beş bilinmeyenli denklemini çözmeye çalışmaktan helak olmuştum ve tatil düşüncesiyle boğuşmaktan daha şimdiden çok yorgundum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En azından nereye gideceğimiz konusuyla ilgili yenilgiyi kabul etmiştim, o da epeyce işti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biz çocukken sabahtan akşama denizde kudurur ve domates gibi kızararak acılarla kıvranarak uyur, sabah da hiç ders almayan o çocuk neşesiyle yine denize koşardık. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet şimdi bunlar tekrar edilmekten canı çıkmış ‘nostaljilerdi.’ Üstünden ancak otuz sene geçmişken üç nesil öncesi gibi anıyorduk. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mayıs geldiğinde malum soru da gelmişti. Ne zaman tatil yapacaktık? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Madem yapacaktık, oturup üstüne kafa yoracaktık. Başı sonu aşırı belli olacaktı, o sırada yerimize kimin bakacağını belirlemeliydik ve acil durumlarda aranacağımızı bilmeliydik. Hiç olmazsa maillerimizi de arada kontrol edecektik. Arkamızda bir iş takip listesi bırakmalıydık. Yani tatile gitmesek aslında en iyisi olurdu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eylülde okullar açılıyordu. Herkesin birer ikişer çocuğu vardı. Eylül ilk hafta pek güzeldi ama okul hazırlıkları başlıyordu. Yani elde temmuz ağustos biraz da haziran vardı. Hazirana tamam diyecek bir cengâver aranıyordu, hoş o da yaz öncesi iş yoğunluğunun zirvesini sunan bir aydı. Bir hafta süren tatil zamanı belirleme savaşlarından sonra Temmuz’un son haftasını almıştım. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Genel müdüre bu süre zarfında işlerin nasıl aksamayacağı üzerine birkaç gün dil döküp, neredeyse bütün yazı anlatan bir özet yazmıştım. Kendisi parçalı, uzun hafta sonu mantığında üç beş izin kullanacaktı. Böylesi daha iyi oluyordu. Ben de o günlerde yerimde olmalıydım ki hemen aksiyon alabilmeliydik. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hala nedense emin olamadığım için bir hafta otelde yer ayırtmadan bekledim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onu da ‘hallettiğimde’ mayıs sonu gelmişti. İki aydan az kalmıştı büyük meseleye.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anlık işitme hasarı sağlayan bir havuzdaydık nihayet. Herhalde yüz desibelin üzerindeki müzik denen şeye, animatörün patlak mikrofonuyla çoluk çocuğa gaz veren haykırışları karışıyordu. Çığlık çığlığa bir kıyamet yeriydi ortalık. Topuklu terlikli, boncuklu parlak kimonolu kadınlar her şey dahil açık büfeden tepelediği tabaklarla çocuklarının mutlu tatilini izliyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Havuzu gören ve mümkün olduğunca uzak bir şemsiyenin altına sığınmıştım. Az alkollü uydurmasyon kokteylimle hiç açmadığım kitabın kapağına bakıp, maillerimi kontrol ediyordum. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/tatil-1775299594.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir şiddet masalı</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-siddet-masali-13001</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-siddet-masali-13001</guid>
                <description><![CDATA[Norveç yapımı Külkedisi yani Üvey Kız Kardeş'i gözünüz kanamadan ve mideniz kaynamadan izlemeniz mümkün değil muhtemel ki bazılarınız filmi bitiremeyecek. Filmdekinden çok daha feci sahneleri başka filmlerde izlemiş olsanız da bu filmin bir masalı böylesine grotesk hale sokmasına da itirazdan olacaktır bu tavrınız. Bu kadar da olmaz ama diyeceksiniz]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Masumiyet simgesi olan çocuklara okuduğumuz masallar 20. hatta 21. Yüzyılın doğadan uzaklaşmış, kapitalist hatta post kapitalist steril dünyasında genel olarak iyilerin kazanıp, kötülerin hafifçe; eğer çok kötülerse ve umutsuz vaka iseler daha ağır biçimde cezalandırıldığı siyah beyaz netlikte hikayelere dönüşmüştür çoğunlukla. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa ki masalların asıl versiyonları hiç de öyle çocuk kandıracak onları mutlu şekerli rüyalara taşıyacak hikayeler değildi. Sert ve Gri karakterler bolca karşımıza çıkardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Benim rahmetli ananemin anlattığı bir Hırsız Tahir hikayesi vardı ki hikayeyi dinledikten sonra gece köyde kapıdan dışarı adım atmaktan çekinirsiniz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ananemin anasından, nenesinden ve onların nenelerinden duydukları hikayelerle Grimm Kardeşlerin kökenleri kendilerinden de eski hikayelere dayanan masallarının ortak bir yönü vardı: Kapitalizm öncesi toplumun doğayla iç içe ve kendince sert kuralları. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Batının feodal düzeni, doğunun biraz despotik ama yine feodal yapısı. Bütün bunlara ilave olarak hiç bitmeyen doğal meseleler. Her an başınıza gelebilecek ağrılar, sızılar çözümsüz dertler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Uyuyan güzel belki aslında beyin kanaması geçirip komaya girmişti, Bremen Mızıkacıları çiftliği elinden alınan bir köylünün feodal hükümdarı alaya almasıydı. Pamuk Prenses belki saray darbesine maruz kalmış bir soyluydu vs.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bütün bunların da ötesinde geçmiş hikayelerin içeriğinde son derece sert biçimde hayatın gerçekleri yer almaktaydı. Buna en başta cinsellik dahil. Bu konuda Nasrettin Hoca fıkralarının asıl versiyonlarındaki yoğun seks ögelerini de dahil edebiliriz. Merak eden Pertev Naili Boratav edisyonuna baksın.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bütün masallar içinde Külkedisinin yeri ayrıdır. Kolay anlaşılır senaryosuyla Külkedisi popülerliğini hiç kaybetmez. Hatta günlük yaşamda balkabağına dönüşmek kavramı da sıkça kendine yer bulmuştur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hikayenin ana ekseni ise biraz anti feministtir.&nbsp; Kötülükle dolu kadınlar erkek ilgisini çekmek için hemcinslerine her türlü eziyeti yaparlar ama kendilerini erkeğe şefkat dolu biçimde pazarlarlar. Bundan daha anti feminist az şey duymuş olmalısınız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Cindirella ya da Külkedisi hikayesini 20 ve 21. Yüzyıl sansüründen geçip, çocuklarımızın güzel döşenmiş yataklarının başucuna koymamıza izin veren versiyonlarından çok farklı bir kurgu içeriyor Üvey Kız Kardeş filmi. (</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><a href="https://mubi.com/tr/tr/films/the-ugly-stepsister" style="color:#467886; text-decoration:underline"><span style="color:black">https://mubi.com/tr/tr/films/the-ugly-stepsister</span></a>)</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mubi’de izleyebileceğiniz&nbsp;Norveç yapımı The Ugly Stepsister (orijinal adı: Den Stygge Stesøsteren, 2025), yönetmen Emilie Blichfeldt’in ilk uzun metraj filmi. Satirik bir kara komedi ve body-horror karışımı olan yapım, klasik Külkedisi masalını büküyor ve “çirkin üvey kız kardeş” Elvira’nın (Lea Myren) perspektifinden anlatıyor. Güzelliğin acımasız bir rekabet alanı haline geldiği peri masalı krallığında, Elvira güzel üvey kız kardeşi Agnes’a (Thea Sofie Loch Næss) karşı prensin ilgisini kazanmak için giderek daha vahşi ve bedensel sınırları zorlayan yöntemlere başvuruyor. Norveç’in pitoresk doğası ve eski şatolarında geçen film, görsel olarak masal kitaplarını aratmayan bir estetik sunarken, deformasyonlar ve grotesk şiddet unsurlarıyla izleyiciyi derinden sarsıyor. Sundance’te prömiyerini yapan yapım, Grimm masallarının karanlık köklerine sadık kalarak modern güzellik standartlarını ve kadın rekabetini acımasızca eleştiriyor. Ve tabii ki hiç de çoluğa çocuğa anlatılacak gibi ilerlemiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bundan bir süre önce Demi Moore’un merkezinde olduğu Cevher için yazarken şu cümleyi kurmuştum: (</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><a href="https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2024/11/insan-cevher-mi-kaynak-m.html" style="color:#467886; text-decoration:underline"><span style="color:black">https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2024/11/insan-cevher-mi-kaynak-m.html</span></a>)</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">“Aynanın imgelere kazındığı hikaye Pamuk Prenses’tir. Ayna ona yaşlandığını, eskisi kadar güzel olmadığını söyler. Aynanın bunu söylemek için konuşmaya ihtiyacı yoktur. Aynanın prensesin daha güzel olduğunu söylemesine de gerek yoktur. Aynaya ve prensese sırayla bakan bir Kraliçe durumu gayet iyi anlayabilir. &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Kraliçe bugün yaşasaydı yaşlandığını, güzelliğini kaybettiğini fark etmeye başlamadan bunu durdurmak için ülkesinin ya da dünyanın en yetenekli estetikçisinin kapısında soluğu alırdı. Prensesi öldürse de kendi aynasında gördüğünü fark edecek kadar akıllı olmasa muhtemelen kraliçe olmazdı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu masalı uyduranların çağında ayna, tarak, kokular, tokalar, allıklar tabii ki vardı. Ama kimsenin aklına buruşan derileri düzletmek, eğri burunları düzeltmek, derinin çizgilerini eczalarla doldurmak gelmiyordu. Gelse bile bunu yapacak bir bilgi ortada değildi.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Appleby; Kapitalizmi 18.yüzyıldan başlatmak hamileliği 5.aydan saymaya benzer der. Belki kadınların güzelleşmek için kendilerini halden hale koymalarının yeni bir proje olduğu konusunda da o kadar emin olmamalıyız.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Cevher ile Pamuk Prenses arasında kurduğum analojideki iyimserlik bu filmin referans aldığı masalın orijinal versiyonlarını azıcık karıştırdığınızda ortadan kalkar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Külkedisinin Grimm Kardeşler versiyonunun sonunda kardeşlerin ayakkabıyı koca ayaklarına uydurmak için ayaklarını kestiklerini bilmiyordum mesela.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Norveç yapımı Külkedisi yani Üvey Kızkardeşi gözünüz kanamadan ve mideniz kaynamadan izlemeniz mümkün değil muhtemel ki bazılarınız filmi bitiremeyecek. Filmdekinden çok daha feci sahneleri başka filmlerde izlemiş olsanız da bu filmin bir masalı böylesine grotesk hale sokmasına da itirazdan olacaktır bu tavrınız. Bu kadar da olmaz ama diyeceksiniz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Aslında Külkedisi hikayesinin orijinal kodlarına ve ayakkabı olayının aslında ayak fetişizmine gönderme olduğuna dair fikri tüketen filmler yıllarca önce çekilmişti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Hikayenin cinsel yönü ağır basan bir +18 anlatı olduğunu ifade etmek haksızlık olur. Kapitalizmin uzun süre “Husbandry” &nbsp;(Husband İngilizce Koca/Eş) diye adlandırıldığını yani “Kocalığın” ekonomik değerinin Epsteingillerden yüzyıllar önce tesis edildiğini düşünebiliriz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Üvey Kız Kardeş’te izlediğimiz grotesk vahşet insanlığın Anacı toplumdan çıkışından sonra yaşadıklarının yanında gerçekten de masal sayılır belki de.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bir-siddet-masali-1775240555.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bilimkurguya dair birkaç felsefi söz: Aristoteles, lazerler ve uzay gemileri</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bilimkurguya-dair-birkac-felsefi-soz-aristoteles-lazerler-ve-uzay-gemileri-12993</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bilimkurguya-dair-birkac-felsefi-soz-aristoteles-lazerler-ve-uzay-gemileri-12993</guid>
                <description><![CDATA[Bilimkurgu çağına girmekle türün sonu gelmiyor; aksine bilimkurgu, ilerleme fikrinin trajik yönünü ve insanın bu hız karşısındaki yalnızlığını keşfetmeye yeni başlıyor. Bilimin gözlemle sınırlı kaldığı yerde, bilimkurgu 'arı kovanını karıştıran' bir akılla bilinmeyene form vererek felsefenin ve tekniğin yapamadığı o büyük sentezi gerçekleştiriyor. Bu, sadece geleceğin tahmini değil; insanın kendi yarattığı geleceğe karşı verdiği o görkemli ve haylazca tepkidir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilimkurguya ilişkin duymaya alışık olduğumuz bir söz var; artık bilimkurgu çağına geliyoruz. Bilimsel ve teknik ilerlemeler öyle bir noktaya vardı ki Isaac Asimov’un ya da Robert Heinlein’ın dönemindeki tahminlere yaklaştık; bazılarını yakalayamasak bile büyük bir ilerleme kaydettik. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim fikrim ise tam tersi. Bilimkurgu -ilerlemeye karşı olmak zorunda olmasa bile- ilerleme fikrinin trajik yönünü ve insanın burada nerede durduğunu ortaya koyan bir edebiyat türü olduğunu belirtmek gerekir. İsmiyle müsemma; ona bilimkurgu dememizin sebebi türün herhangi bir şekilde bilimsel olanın konusuna yönelik bir kurgu yaratmasıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zaman makinesinin nasıl yapılacağı anlatılmaz; “bir şekilde” yapılır. Yıldızlararası seyahatin nasıl olduğu biraz bilim, biraz da kurguyla karışık “bir şekilde” anlatılır. Bazen bu dengede terazi daha net bilimsel tasvirlere otururken (Arthur C. Clarke’ın Jupiter’in uydusu Europa’da elmas bulunabileceği yönündeki çıkarımından tutun yine aynı yazarın iletişim uyduları, sapan manevrası gibi bilimsel ilerlemelere ilişkin kurgu romanlarında ileri sürdüğü fikirleri bilime ilham olmuştur) bazen de daha uzay operası gibi türlerde olduğu gibi -belki fizik kurallarını zorlayacak- bilimkurgu eserleri de mevcuttur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada Star Trek’e ayrı bir yer ayırmak gerekir. Ancak bunu başka bir yazıya saklıyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilimkurgunun ne olduğundan çok, anlam dünyasına ne kattığı asıl sorumuz. Dolayısıyla bilimkurgunun doldurduğu şey bilimsel ilerlemelerin veya bilimsel savların arasındaki boşluklara yönelik tahminler değildir. Kuantum fiziğini ele alalım. Varsayalım ki bu fiziğin henüz gözlemle ulaşamadığı bir konuda bir bilimkurgu eseri yazılıyor olsun; bir boyut kapısı açabilsin bu eserin kahramanı. Eğer bu hikâye arkı iyi anlatabilirse, kuantum fiziğinde bu konudan ne çıkarsayabileceğimizden daha da önemli bir bilgi verir bize; kâinatın şekilde insan yorumuna yadsınamaz şekilde açık olan kapıları, bilimkurgu vasıtasıyla dimağımıza aktarılır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla bu çıkarsamanın fizik açısından muhakkak doğru veya yanlış olmasına gerek yoktur; bilimkurgu bilinmeyen üzerindeki bilme çabasının ironik bir aktarımıdır aynı zamanda. Çünkü öyle bilimkurgular vardır ki, bilinmeyeni bilme çabasının da kimi zaman felaketle sonuçlandığını yine “bilmeye yönelik istidadın” “bilinmeyenin sebebinin ilk bakışta elde edilen bir varsayıma dayalı bir dogmayla kabul edilemeyeceğine” yönelik bilimsel düşünce üzerinden anlatır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak şu günlerde Aristoteles okuyunca aklıma uzay gemileri, Arap saz semaisi ve lazerler geliyor. Arap Saz Semaisi’nin neden geldiğini başka bir yazıda anlatırım. Belki Üstad’ın müzik konusundaki yazdıklarıdır. Belki de Frig, Lidya ve İon modları üzerinden analizleridir. Çünkü uşşak saz semaisinin makamı da bu modlardan pek uzak değildir. Ancak bunu geçelim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz uzay gemilerine, lazerlere geri dönelim; neden bunu çağrıştırdı? Çünkü Aristoteles’in <em>episthetai </em>yani “bilme” olarak adlandırdığı eylemin analizi söz konusu olan. Aristoteles’e göre bilmek, dış dünyanın nesnel varlığını duyumsamak ancak bu duyumsamanın tümellerle ifadesini ortaya koymak gibi tarif edilebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aristoteles burada, modern bilimin temelini atacak bir şey yapmıştır. Bu duyumsama, gözlemi gerektirir; gözlem olmaksızın herhangi bir iddia bilimsel olarak doğrulanamaz. Ancak bu yeterli midir? Değildir. Belirli bir sistematik akıl yürütme buna eşlik etmezse olmaz. Bunun yapılabilmesi için ise ontolojik olarak yerleştirilmesi gereken tümel önermeler (yani organonlar, araçlar) gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki konumuzla ilgisi ne? Bu beni düşündürdü. Bilimkurgu, tam da bu sistematik akıl yürütmenin neresinde? Örneğin Star Trek’teki meşhur ışınlanma fikrini ele alalım. Bu “fikir” olarak ilk defa bir kurguyla gündeme geldi ancak ışınlanma bugün insan gibi kompleks varlıklarda olmasa da atom seviyesinde başarılı oldu. Dolayısıyla Aristoteles’in öngördüğü şey yine doğrulandı ancak bilimin kimi zaman “uç” düşünmesi sayesinde mi? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şunu demek istiyorum; bilimsel önermeler kesinlikle belirli bir akıl yürütme ve gözlem sonucu oluşurlar. Kuşları gözlemlerim, martıyı gözlemlerim, kuşların uçma özelliğinin onların bir hassası (yani ilineği) olmadığını gözlemlediğimde martının da bir kuş olduğu sonucunu doğrularım. Fakat penguenlerin kuş olduğunu açıklamak için daha fazla bilimsel veriye ihtiyacım vardır. Aynı şekilde kuantum fiziği ya da astrofiziğin kompleks konularının temeli her ne kadar basit önermelerden komplekse doğru gidiyorsa da tanımlamayan bir yerde de spekülasyon yapabilirler mi? Kısacası tanımlanamayan üzerine düşünceyi de içeremezler mi? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada Aristoteles ne gibi bir cevap verirdi bilemiyorum. Bilim insanına sorduğunuzda, o da haklı olarak henüz tanımlanamayan bir şeyi düşünmekte zarar olmadığını ancak bunu bilimin alanın sokmanın problem olduğunu söyleyecektir. Fakat bilimkurgunun bu konudaki özgürlüğü esas itibarıyla muhteşem bir şeydir. O felsefenin (bilimin içerisinde tanımlanamayanın epistemolojisini kurmayı) ve bilimin yapamadığını (tanımlanamayanın gözlem dışında bilinemeyeceği fikrini) bir araya getirir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sebeple yapay zekâ var olmadan yıllar önce Harlan Ellison <em>Ağzım yok, Çığlık Atmalıyım </em>gibi dehşetengiz bir eseri yazabilmiştir. Bu sebeple daha modern bilimin esamesi bile yokken Yunan mitolojisinde <em>Talos</em> bir robotun arketipidir. Bu sebeple Asimov, yıldızlararası seyahatte kullanabilecek motorları tasvir etmiştir. Sebepler daha da artırılabilir. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bilimkurgusal düşüncenin epistemolojik olarak nerede durduğuna yönelik birkaç söz ettik. Peki sosyolojik, psikolojik ya da kısacası insani olarak nerede duruyor? Aslında buna her iyi bilimkurgu hikayesi bir cevap veriyor. İnsanın durduğu yer nereyse orası. Bir kıyamet sonrası durumda insanın çaresizliğinde, yıldızlara gitmiş bir medeniyetin gururunda, ya da P. K. Dick’in romanında olduğu gibi bir insan gibi klonlanan androidin nasıl hissettiğinde. Kısacası, insan, bilimkurgunun merkezinde yer alan bir figür. Lazerler ve uzay gemileri ise bir arka plan, bir atmosfer. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda ifade ettiğim sebeplere ek olarak, bilimkurgunun insanın düşünsel ufkuna katkısı da buradan anlaşılabilir. Hepimiz, yapay zekâyı konuşuyoruz ve aslında bilimkurgunun yıllar önce öngördüğü şekilde yapay zekâya karşı nasıl bir tavır belirliyorsak onu belirliyoruz. Şaşırıyoruz kimi zaman korkuyoruz çünkü ne getireceğini ya da götüreceğini tahmin etmekte zorlanıyoruz. İşte esaslı bir bilimkurgu eserinin mahareti burada ortaya çıkıyor; bu yapay zekâ mefhumunun gelecekte nasıl bir şekil alacağına yönelik tahminden çok, o fikrin insanlardaki intibaının ne olduğunu anlatan bir bilimkurgu daha iyi bir bilimkurgu oluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu da benim yıllardır üzerinde düşündüğüm şu enteresan sorunun içeriğini oluşturuyor; insan medeniyetinin oluşumunun temelinde <em>kendine rağmen gelişme </em>fikri mi var? Yani insanın en büyük farkı, gelişimi kendisine rağmen kabul edip kucaklayabilmesi mi oluyor? Kendi kültürünün ürettiği bilimsel bir ürün, o kültürün tüm kabul, inanç ve dogmalarına rağmen kabul ediliyor. Ancak buna rağmen bireysel anlamda her bilimsel ve teknik gelişmeyi kabul edemiyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ya da daha doğru tanımlayalım. Her gelişme, önceki kabulleri yıkarken, biz onları terk etmekte zorlanıyoruz. Dolayısıyla yeni olana karşı <em>yabancı </em>kalıyoruz. Bilimkurgunun bu konuyu da düşündüğünü tahmin etmek zor değil. Dune gibi esaslı bir bilimkurgu senaryosu buna güzel bir örnek veriyor; kendi kendine düşünen makinelere (yani YZ) karşı verilen Butleryan cihat savaşının kazanılması. Kısacası her gelişim ve değişim medeniyetin bir dönüm noktası oluyor, ister onun kabulü isterse de külliyen reddi olsun. Ancak bu yine de <em>gelişme </em>nosyonunun Hegel’i hatırlatırcasına tarihin bir koşulu olarak koyup koyamayacağımız sorusuna getiriyor bizi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilimkurgunun faydası da burada oluyor; zamanı ve tarihi bilimle yönlendiremeyen insan onun dışında düşünerek kuralı bozuyor. Burada <em>pratik akıl</em>’dan bahsetmiyorum. Tekere çomak sokan, arı kovanını karıştıran insan aklından bahsediyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte bilimkurgu benim için de tam bu haylazlığı tarif ediyor. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bilimkurguya-dair-birkac-felsefi-soz-aristoteles-lazerler-ve-uzay-gemileri-1775162505.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kültür sanat ekonomisi ve yaratıcılık</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kultur-sanat-ekonomisi-ve-yaraticilik-12978</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kultur-sanat-ekonomisi-ve-yaraticilik-12978</guid>
                <description><![CDATA[Yaratıcılığın hangi yüzüyle ekonomiye yön veriyoruz? İnovasyon odaklı yaklaşımla teknoloji ve fikri mülkiyete dönüşen 'yeni fikirler' mi, yoksa kültürel miras ve yaşam kalitesini önceleyen 'estetik değerler' mi? Kültür-sanat ekonomisinde yaratıcılığı konumlandırırken kendi hikâyemizi nasıl güçlü bir anlatıya dönüştürebiliriz?"]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kültür, sanat, yaratıcılık ve ekonomik kalkınma arasındaki ilişkiden söz ederken bunun aynı zamanda bir ülke markalaması potansiyeline sahip olduğunu <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/kultur-sanat-ekonomisinden-ulke-markalamasina-turkiyenin-anlati-potansiyeli-12907">yazmıştım. </a>İhtiyacımız olan şeyin kendi hikâyemizi fark etmek ve bunu güçlü bir anlatıya dönüştürmek olduğunu söylemiştim. Bu hikâyede yaratıcılığı nereye koymalıyız?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Geçtiğimiz haftalarda bir oyuncunun, yaratıcılık için önce insanların ekonomik sorunlarının çözülmesi ve zihinsel olarak rahat bir ortama sahip olması gerektiğini söylemesi gündem olmuş, farklı tartışmalara yol açmıştı. Kimi yaratıcılığı doğuştan gelen bir yetenek olarak değerlendirirken kimi yaratıcılığın zorluklarla mücadele içinde geliştiğini savundu. Bazıları ise oyuncunun görüşüne katılarak yaratıcı üretim için belirli bir refah düzeyinin gerekli olduğunu dile getirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki ama hangi yaratıcılıktan söz ediyoruz?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer kültür-sanat ekonomisi ya da yaratıcı ekonomiden söz ediyorsak, burada tek bir yaratıcılık anlayışı yoktur. Kullanılan modele göre yaratıcılığın tanımı da değişir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Örneğin inovasyon temelli yaklaşım, yaratıcılığı teknoloji, dijital içerik, medya endüstrileri, inovasyon ve fikri mülkiyet üretimi gibi alanlarda konumlandırır. Bu perspektifte yaratıcılık daha çok yeni fikirlerin ekonomik değere dönüşmesiyle ilişkilidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Buna karşılık kültür ve yaşam kalitesi yaklaşımı ise yaratıcılığı kültürel miras, tasarım, zanaat, estetik ve yaşam tarzı üzerinden değerlendirir. Bu modelde yaratıcılık, yalnızca ekonomik üretim değil aynı zamanda kültürel kimlik, şehir yaşamı ve toplumsal refah ile ilişkilidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Adem’in yaratılışını anlatan iki elin birleşmesini simgeleyen sahneyi bilmeyen yoktur. Özellikle İtalyan sanatında sıkça karşımıza çıkan bu imge, kimi zaman insanın yaratıcı potansiyelinin de bir sembolü olarak yorumlanır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki yaratıcılık derken neyi kastediyoruz?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Güzel bir roman, şiir ya da hikâye yazmayı mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir oyunun sahneye konmasını mı, sinema yönetmenliğini mi, senaryo yazarlığını mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kostüm tasarımını, plastik sanatları ya da ustalıkla yapılmış bir zanaatı mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yoksa icatları, teknolojik yenilikleri, keşifleri, ürün, mimari veya tasarım geliştirmeyi mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İletişimi, yayıncılığı ya da reklamcılığı mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Belki de yaratıcılık yalnızca sanat, üretim, iletişim ya da teknolojiyle sınırlı değildir. Günlük hayatın her alanında, en küçük engelden en büyük zorluğa kadar karşılaştığımız durumlarda yeni fikirler geliştirme ve çözüm üretme yeteneğimizdir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu bağlamda, bir dehanın yaratıcı süreci oldukça seçkinci bir bakış açısıyla Pablo Picasso tarafından şöyle özetlenmiştir: “Aramam, bulurum.” (White Paper on Creativity) </span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kultur-sanat-ekonomisi-ve-yaraticilik-1774968135.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zeyrek Çinili Hamam</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/zeyrek-cinili-hamam-12977</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/zeyrek-cinili-hamam-12977</guid>
                <description><![CDATA[Dünyanın dört bir yanındaki müzelere dağılan mavi-beyaz hazinelerin izinde bir restorasyon öyküsü: İstanbul’un kalbinde, Zeyrek’in dar sokaklarında yükselen Çinili Hamam, 2023’te kapılarını yeniden açarken sadece bir mimariyi değil; Murathan Mungan’ın dediği gibi 'sudaki duayı ve gözdeki ışığı' da beraberinde getiriyor."]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hamam ritüellerinin Osmanlı tarihindeki önemli yeri bir yana, hamam ritüeli bugün hala genç – yaşlı, kadın - erkek fark etmeksizin çok kişinin tercihi, turistler için en unutulmaz deneyimlerden biri. İstanbul’da hala ziyarete açık pek çok tarihi hamam içinde bugün etkileyici bir Mimar Sinan eseri olan Zeyrek Çinili Hamam’dan ve biraz da Osmanlı kültüründe hamamın yerinden bahsedeceğim.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>*</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1500’lü yıllarda Barboros Hayrettin Paşa tarafından yaptırılan Çinili Hamam, o dönemde şehrin ileri gelenlerinin yaşadığı Zeyrek semtinde bulunuyor. Hamam’ın Belgrad Ormanı’ndan gelen suların da bağlandığı Bozdoğan Kemerleri’ne yakınlığı su kullanımı açısından tercih edilmiş stratejik bir seçim. Osmanlı İmparatorluğu’nun Kanuni Sultan Süleyman dönemine denk gelen 16. Yüzyılda, hayırseverlerin yaptıracağı hamamlar için su tedariğinin nasıl sağlanacağının inşaat öncesinde ispatı gerekliymiş. Çinili Hamam için su tedariğinin Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle bir “lüle su”dan karşılanacağı kaydedilirken bu durum aynı zamanda Barbaros’un Sultan nezdindeki yerini de gösteriyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaman içinde yapılan hamamların hiçbirinde çinilerin bulunmayışı Zeyrek’teki Hamam’ın Çinili ismine değer kazandırmış. Dönemin ünlü şairi Hayali Bey bunu “Hatayi nazeninlerle nigaristanı çini gider / Açılalından beri hamamı Hayreddin Paşa’nın” dizeleriyle vurgulamıştır. Ayrıca Evliya Çelebi, eğlenceli bir sohbette o dönemki İstanbul hamamlarını uygun gördüğü meslek gruplarına göre kategorize ederek hazırladığı listede Çinili Hamam’ı, dönemin bir nevi sanatçıları olan nakkaşlar için münasip bulmuştur. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-03-27%20at%203_22_24%20PM.jpeg" style="height:400px; width:300px" /></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>*</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evlere su erişiminin sağlanmasıyla zaman içinde önemini yitiren hamamların erken modern dönem Osmanlı kültüründe yeri oldukça özel. Hamam sadece Müslümanların değil, farklı din ve kültürlerden insanların bir araya geldiği ve yalnızca temizlik, arınma gibi aktivitelerin değil sosyalleşmenin de görüldüğü kamusal bir alan. 1640 yılına ait bir defterde o dönemki hamam kültürünün kurallarının kaydedildiği görülür. Gayrimüslim ve Müslüman kişilerin peştemallerinin ayrı tutulması gerekliliği tıpkı berberlerde olduğu gibi bu kişilerin ayrı usturalarla traş edilmesi gibi örneklendirilerek yazılmıştır. Keza ayrı dinden olanlar ayrı kurnalar kullanmalıdır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hamam kültürünün kadınlar arasında ayrı bir önemi olmasını Fransız seyyah Thevenot, kadınların kocalarını boşama hakkına sahip olmadığını, ancak kocası ona mecbur olduğu şeyleri, ekmek, pilav, kahve ve haftada iki defa hamama gitme parası temin edemiyorsa, boşanma hakkına sahiptir şeklinde kaleme almıştır. Konaklarında hamam bulunan varlıklı kadınlar hamama gitmek zorunda kalmazken, halktan ve orta sınıftan evlerinde hamam bulunmayan kadınlar haftada en az iki defa hamama giderlermiş.&nbsp; </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>*</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarihinde yangınlar geçirmiş ve İstanbul kültür mirasının önemli bir parçası olan Zeyrek Çinili Hamam’ın nihai restorasyonu on seneden fazla sürmüş ve 2023 senesinde tekrar kullanıma açılmış. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hamamın iç duvarlarının bir zamanlar çinilerle kaplı olduğu ve tüm mekanın belli bir yüksekliğe kadar mavi beyaz çinilerle kaplı olduğu biliniyor. Çinili Hamam’ın 16. Yüzyılda yapı için özel olarak İznik’te üretilen çinileri 19. Yüzyıl sonunda duvarlardan sökülerek satılmış ya da dağıtılmış ve birçoğunun dünyanın çeşitli yerlerindeki müzelerde sergilenmekte. Ne mutlu ki, restorasyon çalışmalarında birçok parça kurtarılmış.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çinili Hamam’ın restorasyon çalışmaları esnasında yapılan kazı çalışmalarında ikisi hamamın temelini destekleyecek şekilde kullanılmış, Bizans dönemine ait beş sarnıç ve iki kuyu bulunmuş. Kazılarda Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinden küpler, kandiller, cam şişeler, sikkeler, metal ve toprak eserler ve 3000’ yakın sayıda çinilerden arkeolojik buluntular çıkarılmış. Çinili Hamam’ın bir de şirin bir müzesi var, müze kısmında sergilenen arkeolojik buluntuları ve kimi birleştirilmiş, kimi ayrı ayrı sergilenen ve hala capcanlı maviliğini koruyan çinileri görebilirsiniz. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-03-27%20at%203_22_24%20PM%20(1).jpeg" style="height:400px; width:300px" /></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>*</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Murathan Mungan’ın Hamamnamesi’nden:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Musluklar kapandığında müzik kesilir, kubbe susar. Siz yaşadığınız şeyi hayal sanırsınız.”</span></span></em></p>

<p style="text-align:justify"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Gidenin de kalanın da gönlüne yeter tastaki dilek, gözdeki ışık, sudaki dua. Ne de olsa insan şahit olmak için gelmiştir dünyaya…” </span></span></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 04 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/zeyrek-cinili-hamam-1774967513.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Rant Bayramı’nın kurbanı kasaplar</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/rant-bayraminin-kurbani-kasaplar-12974</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/rant-bayraminin-kurbani-kasaplar-12974</guid>
                <description><![CDATA[Avşar Sokağa paralel uzanan sokaklardan birinde bu defa patron değil eleman olarak yer almıştı Mehmet. Kentsel Dönüşüm Mehmet’i de esnaflıktan maaşlı çalışana dönüştürmüştü.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vedat Milor’la şahsi tanışıklığımın bir 10 yıllık geçmişi vardır. Kendisiyle Beyoğlu’nda Aret’in Yeri, (artık varolmayan) Elit Ocakbaşı, Münhasır , Aydın Döner gibi mekanlarda degustasyon denemelerim olmuştu. (*)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun yanında 1990’larda Kastamonu’da çektiği NTV videosunun Kastamonu’nun en iyi dönercisini çöküşe, ortalama pastırmacısını ise zirveye taşıması üzerine de sohbetler <a href="(1)%09https:/cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2022/09/olcek-ekonomisi-mi-lezzet-ekonomisi-mi.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">etmiştik</a>. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vedat beyin İstanbul’daki evinin Adalar’da olması ve Adalar’a geçişin en pratik noktasının da Bostancı olması nedeniyle kendisine kendi semtimden yeme içme önerilerini de yapmaktan geri durmamıştım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanırım bu öneriler içinde Hamdi Usta’nın Avşar sokaktaki Site Kasap’ı özel bir yer alır. 2004’te taşındığım Kozyatağı’nda (bilmeyenler için Bostancı ile iç içedir) tanıştığım Hamdi Usta’dan dükkan kentsel dönüşüm kapsamında yıkılana kadar et aldım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hamdi Usta’nın etleri o kadar kaliteliydi ki en iş bilmez aşçıyı bile Michelin Yıldızı restoran şefine döndürürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İyi bir arşivci olmadığım için o zaman etin kilosu kaç liraydı anımsamıyorum ama hiçbir zaman canımı yakmayan bütçelerle birkaç çeşit et alır acil durum için de derin dondurucuda saklardım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vedat Beyin programları elvermediği için Hamdi Usta ile tanışma ve etten çok sanat eserini çağrıştıran ürünlerin tadına bakma şansı olmadı. Bu nadide şansın benim için sona ermesi de 2010’ların sonunu bulmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dönemde mahallede tuhaf bir moda başlamıştı. Deprem sanki sadece bizim mahallede ve çevresinde olacakmış gibi apartmanlar yıkılmaya başladı. 3-4-5 katlar 6-8-10 kat olarak geriye <a href="(2)%09https:/www.yeniarayis.com/yazi/kozyatagi-surdurulemez-donusumun-mikro-distopyasi-12461" style="color:#467886; text-decoration:underline">dönüyordu</a>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hamdi Usta’nın dükkanının bulunduğu bina da Kentsel Dönüşümden nasibini alınca benim neredeyse 15 yıllık huzurum kaçıverdi. Hamdi Usta’nın yeni bir dükkana geçecek imkanı yoktu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendisinden helallık ve referans ricamı ise kırmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim için bundan sonra yeni kasap adresi Emin Ali Paşa sokak oldu. Bağdat Caddesi ve Tren yoluna paralel giden bu sokağın ortasındaki İdeal Kasap ve Ağrılı Mehmet benim için Hamdi kadar olmasa da aradığımı bulduğum adres olmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İdeal Kasap ile alışverişin başları aynı zamanda “gözlerdeki alev alan ateş” ekonomisti Nebati’nin dönemine denk gelmişti. İdeal Kasap’taki alışverişin özgül ağırlığı Site Kasap’ın yanından bile geçmiyordu tabii. Işıltılı ekonominin daha az protein tüketimi yoluyla kolesterolü düşüreceği avuntusu içine girdik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İdeal Kasap’ın kentsel dönüşümle imtihanı ise 2025 yılına nasip oldu. Külli nefs ölümü tadacaksa Bağdat Caddesine yürüme mesafesindeki her bina da en hızlı biçimde dönüşümü tadacaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hamdi Usta’ya nazaran çok daha genç olan Mehmet’in ne yapacağını bilemiyordum. Hamdi Usta gibi ben yoruldum deme şansı yok. 2 ufak çocuk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önceki gün Mehmet’i bu defa Kocayol Sokağı’nda Kasaptan ziyade et market olarak faaliyet gösteren Şenesenevler Kasabı’nda çalışan olarak buldum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avşar Sokağa paralel uzanan sokaklardan birinde bu defa patron değil eleman olarak yer almıştı Mehmet. Kentsel Dönüşüm Mehmet’i de esnaflıktan maaşlı çalışana dönüştürmüştü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kocayol Caddesi’ndeki Şenesenevler Kasabı da Hamdi Ustanın Site Kasabından ve Mehmet’in İdeal Et’inden kalitede aşağı kalmaz. Ama zamanın ruhu ve enflasyonun rüzgarı ile birlikte işletmenin de klasik kasaptan bir tık yukarda konumlanışı fiyatları ister istemez yukarı doğru itiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kasaptan tek çeşit etle ve tek torba ile çıkıyorsunuz ona rağmen kredi kartında ciddi hasar oluşumundan kurtulamıyorsunuz. Kolesterolünüz düşüyor ve derin dondurucunuz artık boş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kasap gibi bir mahalle için gayet sıradan bir esnaf faaliyetinin 20 yıl içinde başına gelenler inşaat ekonomisi ile yakından ilgili.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fizikteki bileşik kaplar misali birilerinin kazandığı oyunda birilerinin kaybetmesi kaçınılmaz oluyor. Mahalleler sözde dönüşüyor özde ise inşaat rantının elinde kimliksizleşiyor. Küçük esnafın uzun yıllar boyunca kurduğu ilişkiler, iş makinesi ve hafriyat kamyonu ile yıkılıyor. Çoğu zaman devlete verilen cizye ile otopark bile yapılmadan dikilen 2X 3X binalar mahalleleri kimliksiz bir rant kurbanına dönüştürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avşar Sokak, Emin Ali Paşa Sokak, Kocayol caddesi artık geçmişten sadece isimleri kalan kent iskeletlerinden ibaret. Muhafazakarlık iddiasıyla yola çıkanların şehrin muhafazasında sınıfta kalmaktan öte okuldan tasdikname aldıklarının gerçek resmidir bu.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(*) <a href="https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/nihayet-iki-guzel-doner-40601861" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/nihayet-iki-guzel-doner-40601861</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/gunde-14-saat-isinin-basinda-aretin-yeri-41014189" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/gunde-14-saat-isinin-basinda-aretin-yeri-41014189</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/elit-ocakbasi-40744208" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/vedat-milor/elit-ocakbasi-40744208</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/rant-bayraminin-kurbani-kasaplar-1774967053.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dalloway’i kim yazdı, kim yazıyor?</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/dallowayi-kim-yazdi-kim-yaziyor-12973</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/dallowayi-kim-yazdi-kim-yaziyor-12973</guid>
                <description><![CDATA[Woolf’un 'kendine ait bir oda' idealinin, her anı kayıt altına alınan ve yapay zekâ tarafından finanse edilen bir hapishaneye dönüştüğü bir gelecek tasavvuru: Film, sanatçının özgürlüğünü sistemin eline teslim ettiği noktada, anlatıcının kimliğini tartışmaya açarak şu sarsıcı soruyu soruyor: Hikâye devam ediyor, ama yazan gerçekten biz miyiz?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapay zekâ sanat üretebilir mi? Yapay zekâ ile ilgili tartışmaların merkezinde uzun zamandır bu soru var. Bu soruya verilen en yaygın yanıtlardan biri, yapay zekânın insanlar ve farklı sanatçılar tarafından sağlanan veriler ve eserlerle eğitildiği ve dolayısıyla onların üretimlerinin benzerlerini, üstelik telif tartışmaları ile birlikte yeniden ürettiği yönünde. Yapay zekânın sanat üretemeyeceğine dair iddialardan biri de onun insan gibi hissedemeyeceği, dolayısıyla duygulara ve hislere sahip olmadığı için gerçek anlamda yaratıcı olamayacağıdır. Sanatın kaynağı ise insanın deneyimi, acısı ve duygusal yoğunluğu gibi unsurlar olarak düşünülür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>The Residence</em>, Türkiye’de gösterilen adı ile Dalloway Yann Gozlan tarafından yönetilen ve senaryosu Gozlan tarafından Nicolas Bouvet-Levrard ve Thomas Kruithof ile birlikte, Tatiana de Rosnay’ın 2020 tarihli <em>Flowers of Darkness</em> romanından uyarlanarak kaleme alınan 2025 yapımı bir bilim kurgu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Dalloway</em>, metinlerarası ilişkiler üzerinden kurulan ve birbiriyle bağlantılı anlatıları günümüze taşıyan bir film. Virginia Woolf’un <em>Mrs. Dalloway</em> romanından esinlenerek yazılan ve onunla güçlü bağlar kuran The Hours romanı ile The Hours uyarlamasının açtığı anlatı hattına yeni bir halka ekler. <em>The Hours</em>, farklı dönemlerde yaşayan üç kadının hayatını paralel bir kurgu içinde anlatır: 1920’lerde Virginia Woolf, 1950’lerde ev içi sıkışmışlık ve annelik krizi yaşayan Laura Brown ve 2000’lerde modern bir Clarissa olarak karşımıza çıkan karakter (Sally/Clarissa hattı). Bu üç anlatı, yazma, okuma ve yaşama pratikleri üzerinden birbirine bağlanır. <em>Dalloway</em> (2025) ise bu anlatıyı 2000’lerden günümüze taşıyarak, aynı yapıyı yeni bir bağlam içinde yeniden kurar. Yine merkezde bir kadın figür vardır ve anlatı bu hat üzerinden ilerler. Böylece Woolf’tan başlayıp <em>The Hours</em> ile genişleyen yapı, bu filmle birlikte farklı dönemlerde yaşayan ve farklı kaygılarla şekillenen kadınların birbirine bağlandığı daha geniş bir anlatıya dönüşür. Dolayısıyla burada yalnızca bir gönderme değil, çok katmanlı bir metinlerarasılık söz konusudur. Film aynı zamanda bir devam hissi de yaratır; sanki daha önce kurulmuş bir anlatı, yeni bir zaman diliminde yeniden yazılıyormuş gibi. Bu yönüyle <em>Dalloway</em> (2025), post-sinema olarak adlandırılan dönemde anlatıların birbirleriyle kurduğu ilişkiye de iyi bir örnek sunar. Metinler arasında geçiş yapan karakterler ve temalar aracılığıyla kurulan bu yapı, günümüzün teknolojik kaygılarını da içerir. Teknolojik determinizm, yapay zekâya dair endişeler ve insanın üretim sürecindeki konumuna dair sorular, bu anlatının temel katmanlarından biri haline gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filmde yazarlar bir tür sanatçı rezidansına yerleştirilmiş ve kendileri farkında olmasalar da tüm üretim süreçleri yapay zekâ tarafından kontrol ve kayıt altına alınmıştır. Filmin başlangıcında Clarissa adlı yazarın, Dalloway adlı bir yapay zekâ asistanı ile Virginia Woolf’un intiharı öncesi günlerini konu alan bir metin yazmaya çalıştığını görürüz. Daha sonra kendi oğlunun intihar ettiğini öğrendiğimiz Clarissa, oğlunun bir arkadaşıyla karşılaşması ve onun örtük manipülasyonu ile oğlunun ölümü hakkında yazmaya başlar. Filmin ilerleyen bölümlerinde karşılaştığı bu kişinin de aslında sanatçı rezidansının bir parçası olduğunu öğreniriz. Clarissa ilk olarak kendi sesinden yazdıklarını dinler, daha sonra yapay zekâ asistanı Dalloway’e metni oğlunun sesiyle okumasını söyler. Bu şekilde yoğun bir duygulanım yaşayan Clarissa, metni yazabilir. Yazmaya, oğlunun eski görüntülerini izleyerek ve onun sesini yapay zekâ aracılığıyla yeniden üreterek devam eder. Burada Virginia Woolf’un kullandığı bilinç akışı tekniğinin dönüştüğünü görürüz. Artık tekil bir anlatıcı yoktur; insan, makine ve kayıp bir sesten oluşan hibrit bir anlatıcı söz konusudur. Woolf bilinç akışında düşünceleri bir süzgeçten geçirmeden içten dışa doğru aktarırken, bu filmde dışa aktarım bir makine aracılığıyla gerçekleşir. Bilinç dışarı alınır, okunur ve yeniden yazılır. İç sesin yerini dışarıdan gelen yapay bir ses alır. Bilinç akışı ile kurulan bu bağlantı, bireyin günümüz toplumundaki konumunu da gösterir. Woolf modern bireyin yabancılaşmasına odaklanırken, bu filmde birey artık toplumdan değil, sistemden uzaklaşmaya çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Film, tıpkı Woolf’un eseri Mrs Dalloway’den esinlenerek yazılan The Hours romanı ve onun sinema uyarlaması gibi, metinlerarası göndermelerle anlatısını kurar. Virginia Woolf’a, onun hayatına, eserlerine ve özellikle <em>Mrs. Dalloway</em> romanına açık göndermeler yapar. Filmde ana karakterin adının Clarissa olması tesadüf değildir; bu karakter artık metinler arasında dolaşan bir figüre dönüşmüştür. “Dalloway” adındaki dönüşüm ise oldukça dikkat çekicidir. Woolf’un romanında bir karakter olan Dalloway, burada bir yapay zekâ asistanının adı haline gelir. Böylece karakter, metinden çıkarak yazma sürecine dahil olan bir sisteme dönüşür. Üstelik Clarissa’nın ilk yazmaya çalıştığı metin, Virginia Woolf’un ölmeden önceki son günlerine odaklanmaktadır. Film, finalde bağlantı kurduğu bu yapıyı tamamlar. Woolf’un intiharını anlatan metne paralel biçimde Clarissa da kaldıkları apartmanın cam balkonundan kendini atarak intihar eder. Ancak hikâye burada bitmez; asistan Dalloway&nbsp; yazmaya devam eder. Burada dikkat çeken diğer bir unsur ise, yazarları bir merkeze yerleştirerek onların duygularını öğrenerek kendini geliştiren bir yapay zeka yazılımının, Clarissa’nın ölümü karşısında duygulanmasıdır. Asistan Dalloway’ın Clarissa’nın atlayışından sonra hızlı nefes alışlarını duyarız. Aynı Clarissa’nın oğlunun ölümünü yazmasına benzer şekilde Dalloway yazmaya başlar. Artık karşımızda kendini yazan bir anlatı vardır. Yazma eylemi anlatının konusu haline gelir, metin kendi üretim sürecini içerir. Bu anlamda film, klasik metinlerarasılığın ötesine geçen bir meta-anlatı kurar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu meta-anlatı tekrarlarla güçlendirilir. The Hours’ta ve aynı adlı romanda üç kadın arasında kurulan bağ, sabah rutini ve aynaya bakma gibi öğeler üzerinden kurulurken, bu filmde de benzer sahneler yer alır. Bu tekrarlar, zamanlar arasında bir süreklilik hissi yaratır. Bahsettiğimiz bu eserlerde yer alan intihar teması da bu sürekliliğin en güçlü hatlarından biridir. Woolf’un romanında Septimus’un ölümü, <em>The Hours</em>’da yaşanan intihar ve bu filmde Clarissa’nın oğlunun intiharı, ardından Clarissa’nın kendi intiharı, aynı kırılmanın farklı biçimleridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filmlerin, toplumların yaşadığı dönemleri yansıttıkları ve dönemin kaygılarını görünür kıldıkları düşünüldüğünde, bu dönemin krizi olarak adlandırabileceğimiz yapay zekâya yönelik endişelerin de filmde toplumsal bir kriz olarak yer aldığını görürüz. Her dönem kendi krizini üretir. Bu kriz yalnızca dış dünyaya ait değildir; bireylerin içsel kırılmalarına da uzanır. <em>Dalloway</em> filminin geçtiği dünyada dışarıda bir virüs tehdidi vardır. Bu durum anlatının tarihsel sürekliliğini tamamlar. Değişen şey travmanın kendisi değil, biçimidir. Woolf’ta savaş, <em>The Hours</em>’da hastalık ve yalnızlık, burada ise pandemi ve yapay zekâya dair kaygılar aynı anlatı hattında yeniden kurulur. Filmin en çarpıcı sahnelerinden birinde Clarissa, yapay zekâ tarafından izlendiğini fark eder; ancak çevresindekiler bunu bilinçli biçimde inkâr eder. Burada kurulan paralellik dikkat çekicidir. Virginia Woolf’un hem kendi yaşamında hem de romanlarında karakterlerin gerçekte var olmayan şeyleri görmesi ya da sesler duyması söz konusuyken, bu filmde gerçekten dışarıdan gelen bir sesi duyan karakter, diğerleri tarafından “delirmiş” gibi görülür. Woolf’ta birey gerçekliği kaybederken, burada toplum gerçekliği inkâr eder. (Gerçekliğin ne olduğu ise başlı başına tartışmalı bir meseledir.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Film içerisinde Woolf’a yapılan en açık göndermelerden biri de “kendine ait oda” fikri üzerinden kurulur. Clarissa, eski eşinin yanına gider ve onun yeni eşiyle birlikte yaşadığı evde kalır. Bu evin de bir yapay zekâ sistemi tarafından kontrol edildiğini öğrenir. Dalloway adlı yapay zekâ asistanı Clarissa ile iletişime geçer ve onu yeniden yazmaya, merkeze dönmeye ikna etmeye çalışır. Bu sırada Woolf’un “kendine ait bir oda” fikrini hatırlatır: Yazmak için gerekli olan şeyin kendine ait bir alan ve finansal özgürlük olduğunu söyler ve “biz bunları sana sağlıyoruz” diyerek onu yönlendirmeye çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her dönemde sanatın ne olduğu, sanatçının kim olduğu ve hangi araçların sanat üretiminde kullanılabileceği tartışılmıştır. Bu tartışmalar yalnızca estetik değil, aynı zamanda etik bir zeminde de yürütülür: Sanatçının kullandığı araçlar, üretimin değerini azaltır mı, yoksa onu dönüştürür mü? Bugün bu sorular, yapay zekâ ile birlikte yeniden gündeme gelmiş durumda. Yapay zekâyı tamamen reddedenler, onu yalnızca bir araç olarak görenler ya da üretimin bütünüyle yapay zekâya ait olduğunu savunanlar, bu tartışmanın farklı uçlarını oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazının başında bahsettiğimiz bu filmin merkezindeki tartışma, finalde açıkça ortaya konur. Clarissa’ya yazdığı metin için teşekkür eden merkez yöneticisine, “Romanı Dalloway yazdı, ona teşekkür et” der. Ancak karşılık nettir: “Hayır, sen yazdın. O senin sayende öğrendi.” Ardından ekler: sanatçılar her zaman böyle çalışmıştır ellerindeki teknolojiyi kullanarak der.&nbsp; Buradan filmin ana sorusuna geri dönersek, filmde bu araç artık pasif değildir; öğrenen, öneren ve yönlendiren bir yapıya dönüşmüştür. Clarissa’nın yazmayı bırakması ve kendini aşağı atmasıyla bile hikâye bitmez. Dalloway yazmaya devam eder. Adeta onun yerini alır Başlangıçta duygusuz bir araç olarak görülen sistem, kayıp yaşayan, acı çeken ve yazan bir özneye dönüşür. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda <em>Dalloway</em>, yalnızca kendi anlatısını kuran bir film değildir; aynı zamanda yazma eylemini, romanın üretim sürecini ve yapay zekânın işleyişini birlikte düşünmeye açan çok katmanlı bir meta-anlatı olarak karşımıza çıkar. Film, bir yandan yapay zekânın yaratıcı süreçteki rolünü görünür kılarken, diğer yandan bu sürecin sınırlarını belirsizleştirir. Tekno-determinist bir bakış açısından değerlendirildiğinde olumlu bir gelişme olarak okunabilecek bu durum, izleyici açısından daha çok bir tedirginlik yaratır. Filmin karamsar bir sonla bitmesi, günümüzün bu teknolojik endişeleri düşünüldüğünde anlaşılabilir. Ancak asıl mesele, hikâyenin nasıl bittiğinden ziyade, yapay zekânın “hissetmeye” başladığı anın izleyicide uyandırdığı sorulardır. Hikâye bitmez. Sadece yazarı değişir. Ve film izleyiciyi artık “yazan kim” sorusuyla baş başa bırakır. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/dallowayi-kim-yazdi-kim-yaziyor-1774958776.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Aritmi</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/aritmi-12949</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/aritmi-12949</guid>
                <description><![CDATA[“Çok feci aritmi var. Bir o beni kovalıyor, bir de ben onu kovalıyorum. Kalp atışım kocaman bir el olup boğazımdan çıkmak istiyor. Canavarla yaşamaya çalışıyorum. Gencecik adamım da işte birinin adamı değilim.”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Holteri giydik Yılmaz Bey.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Geçmiş olsun Cenk, ne oldu böyle ya?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bir haftadır kalbim ağzımdan çıkacak gibi abi. Geçer diye bekledikçe azıttı. İçimde Viyana Filarmoni var ama ben yönetmiyorum.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Hahahaha ilahi Cenk, buna bile güldürdün ya. Gencecik adamsın, nereden çıktı bu holter molter şimdi?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Doktor da öyle dedi. Bu yaşta bu stres neyin nesiymiş? Kendime çeki düzen verecekmişim. Bir yerden çekilmem gerekiyor sanırım, ben öyle anladım. Çekiyi anladım yani, düzeni anlamadım.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“İlaç filan verdi mi?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Yok işte vermedi abi. Her şeyi yönettik de şimdi bir de stresi yönetecekmişiz. “</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Yapma oğlum sen de bu kadar. Eninde sonunda iş hayatı. Bu kadar hırpalama kendini. Ne var yani?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Çok feci aritmi var. Bir o beni kovalıyor, bir de ben onu kovalıyorum. Kalp atışım kocaman bir el olup boğazımdan çıkmak istiyor. Canavarla yaşamaya çalışıyorum. Gencecik adamım da işte birinin adamı değilim.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Yine patlamış bir şeyler. Ne oldu?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Pirim abi pirim. Bütün sene her kuruşunun nereye gideceğini planladığım pirim.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Eee? Ne oldu vermediler mi?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bana bir maaş uygun görmüşler. Üç maaşı neden hak edemediğimi öğrenemedim. Üç ay önce işe başlayan Bora Beycik hak etmiş, bilgisayardaki en büyük etkinliği Trendyol olan Nesrin Hanım hak etmiş, ben etmemişim. Üçün birini aldık yani. Neyse ben anlayacağımı anladım zaten. Git diyorlar hiç kibar olmayan bir şekilde. Halbuki al karşına yekten söyle. Nedir bu zulüm? Neyse ben çıkıyorum yukarı. Bir müddet çalışıyor gibi yapmaya çalışırım. Sonra da bakarız artık. Bu saatten sonra benden çok fazla bir şey beklemezler herhalde.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Tamam üzme kendini bu kadar… Her şeyin başı sağlık Cenk.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cenk, satın alma müdürüyle gereksiz kısa sohbetinden yeni bir aritmi atağıyla ayrılıp, bilgisayarının başına oturdu. Yılmaz Bey’in Viyana Filarmoni esprisini neresinden anlayıp güldüğünü düşündü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Satın alma memurları Yılmaz Bey’ e baktılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Çok abartıyor bu Cenk arkadaşlar. Bana da sordu yönetim, ne yalan söyleyeyim, performans değerlendirmesi yaparken. Çok nahif yani bu Cenk. Şimdi bakım onarım işleri bunu kaldırmaz. Bir de yani son ihalede biliyorsunuz, tabloları yapmak sizin işiniz gibi bir havalara girmişti. Bizim işimiz başımızdan aşkın. Öyle kolayına pas etmeye, iş öğretmeye gerek yok. Yani olur öyle tek maaş pirim. Dikkat edeceksin atıp tutmayacaksın. Çay yok mu çay hadi çay söyleyin.”</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/aritmi-1774710670.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Odiseus’un “Dönüş”ü</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/odiseusun-donusu-12943</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/odiseusun-donusu-12943</guid>
                <description><![CDATA[Ege’nin iki yakasını aşıp İyon denizine ulaşan mitsel hikayenin Anadolu durağının neredeyse 700 senedir emanetçisiyiz. Egenin diğer yakasındakilere göre Anadolu’dayız (yani Doğudayız). Adını Yunanistan anakarasındakilerin koyduğu bir coğrafyadır bu. Odiseus’un İlyada’nın hikayesini daha çok anlatmaya ve anlamaya ihtiyacımız var. Bu sadece insanlığın ortak geçmişine dair bilgimizi artırmayacak, bu toprakların geçmişiyle barışmamıza da imkan verecek.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Odiseus’un en az bilinen hikayesidir Dönüş’ü. Herkes Truva Atını bilir, Odiseus’un yolculuklarını bilir ama kahramanın tek başına memleketine dönüşü sanki gölgede kalan bir detaydır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa ki bir savaşçı kral/komutan için hele ki muzaffer bir biçimde geri dönüş; hikayenin zirvesi, Anadolu deyimiyle soğanın cücüğüdür. Odiseus içinse işler farklıdır. O geri dönmeyi bir acı olarak görür. Bunun en önemli sebebi yol arkadaşlarını kaybetmiş olmasıdır. Herkesi geride bırakarak dönmek bir ödülden çok cezadır onun için.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uberto Pasolini adının çağrıştırdığı Pier Paolo Pasolini’ye değil de Visconti’ye akraba olan bir yönetmen. Aristokrat ailenin zengin çocuğu olmak yetmemiş üstüne kendisi de profesyonel kariyerle zenginlemiş. Ama gönlünde yatan aslan yani sinema için verdiği mücadele ise gençlere rol model olacak bir düzeyde. Bir dönemin ikonik filmi Ölüm Tarlalarının yapım sürecine dahil olmak için deyim yerindeyse tırmalamış. Marifet iltifata tabir derler ya Full Monty filmiyle daha ilk atışta hedefi vurmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pasolini’nin gözünden Odiseus’un macerasını takip ediyoruz Dönüş filminde (</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.beinconnect.com.tr/film/donus-v8" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.beinconnect.com.tr/film/donus-v8</a>)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanlık tarihinin belki de ilk anlatılarından birinin baş kahramanı olan Odiseus’un başına gelenleri dedik ya herkes üç aşağı beş yukarı bilir. Çokça tanrının müdahil olduğu bir hikayedir onunkisi. Tanrılar işleri bazen karıştırır bazen kolaylaştırır. Mucizeler sıradandır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pasolini’nin Odiseus’unda mucize yok, mit yok, gökten gelen hayır ve yardım yok. Onun yerine kendisiyle mücadele eden bir yetki sahibi var. Deplasmanda Truva’yı biraz da hile hurda ile futbol tabiriyle yedirerek farklı yenmiş olmasının verdiği kredi çoktan tükenmiş. 20 yıldır ülkesinden memleketinden uzakta kalmış ve vatanı İthaka ekonomik ve sosyal krize düşmüş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dönüş filmi, Homeros’un Odiseus’una işin tanrılar katında ne kadar sırtını dönüyorsa kahramanların dünyasal yeteneklerini sergilemesi konusunda canlı yayın tadında iş çıkarıyor. Özellikle Odiseus’u savaşırken izlemek İÖ 5. Yüzyıla naklen bağlanma hissi veriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ralph Fiennes bu role hazırlanmak için aylarca antreman yapmış, eski usul form tutmuş. Pasolini Odiseus tiplemesi ile yapay zekanın çağında analog sinemaya dolaysız bir selam durmaya çalışmış. Yunan vazolarında, antik kaynaklarda nasıl resmedildiyse öyle resmetmiş Odiseus’u. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmin en büyük başarısı da buna rağmen yabancılaşma duygusu yaratmaması. Efektlerle, ışıklarla, sahtelikle boğulmamış bir filmin içine azıcık geçmiş katmayı başarmak kafi gelmiş. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filmin üç ana karakteri yani Baba-Odiseus, Eş-Penelope, Oğul-Telemakhus tam da olmaları gerektiği gibi psikolojik seviyeyi yükseltiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Penelope’ye can veren Juliette Binoche oyunculuk kariyerinde hep yukarıda kaldığı gibi Dönüş’te de hikayenin yükselmesine katkı veriyor. Kayınpederi için diktiği kefenin kendi düğün giysisi olması esprisine dayalı örme ve sökme diyalektiği, kadınların erkekler dünyasındaki çaresizliğinin en erken görünümlerinden biri olarak Binoche eliyle&nbsp; canlanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Telemakhus’un Odiseus kadar ünlenemese de bir oğul olarak dönüşümünü merkeze almak filmin bir diğer başarısı. Oğul ve Baba arasındaki hiç bitmeyen gerilimin temsilcisi olarak adını tarihe yazdırmış bir karakter Telemakhus. Onun anakara yolculukları filmde sadece küçük bir ayrıntı olarak geçse de konuya hakim olanlar için Odiseus hikayesinde bu seyahatlerin önemi tartışılmaz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Telemakhus’un büyüme öyküsü, babanın önce kaybolup sonra ortaya çıkışının gerilimi sadece mitolojik bir öykü değil; zaten bütün babaların ve bütün oğulların uğradığı ortak bir durak aslında.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pasolini’nin filminde Odiseus hikayesine hiç aşina olmayana, mitolojiden habersiz olana açılan kredi sınırlı. Hikayeyi biliyorsunuz zaten muamelesi yapıyor izleyicisine. Hikayenin ana hatlarına dönmek ve onlara saygı göstermek konusunda ise eksiği bulunmuyor. İnsani dramla mitolojinin buluşmasına, kesişim kümesine bir saygı gösterisi olarak ilerliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta mitolojinin de aslında insan yapımı olduğunu, insanın kendi kaderini çizerek ulaştığı yerin de kaderin getirdiği yerle aynı olduğunu anlatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ege’nin iki yakasını aşıp İyon denizine ulaşan mitsel hikayenin Anadolu durağının neredeyse 700 senedir emanetçisiyiz. Egenin diğer yakasındakilere göre Anadolu’dayız (yani Doğudayız). Adını Yunanistan anakarasındakilerin koyduğu bir coğrafyadır bu. Odiseus’un İlyada’nın hikayesini daha çok anlatmaya ve anlamaya ihtiyacımız var. Bu sadece insanlığın ortak geçmişine dair bilgimizi artırmayacak, bu toprakların geçmişiyle barışmamıza da imkan verecek.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/odiseusun-donusu-1774647815.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hakikatin ölümü</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hakikatin-olumu-12941</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hakikatin-olumu-12941</guid>
                <description><![CDATA[Bu tarihteki hareketlerin ve dinamiklerin arkasında illaki bu psikolojik faktörlerin olduğunu varsaymamızı ileri süren bir tez değil; dolayısıyla yanlışlanabilir. Ancak ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Henüz yapay zekâya gelmeden sosyal medya algoritmalarla bunu başardı. Neden yapay zekâ başaramasın? Hakikatin ölümünden kastettiğim ise tam olarak bu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugüne kadar yapay zekâ hakkındaki tartışmalar hayatımıza yeni giren bu aktörün kapasitesi, çeşitli bilimler ve sanatlardaki maharetiyle hayatımızı nasıl değiştirdiği ve gerçekten bir balon, bir mit olup olmadığı üzerine oldu. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunların yersiz tartışmalar olmadığı muhakkak. Olası etkilerini de hemen tahmin edemiyoruz. Uzmanlar bile sonuçlara varmaktan korkuyorlar; bazı tahminler yapılıyor ancak bu tahminler de iki ayrı fraksiyonun varlığını gösteriyor. Biri, yapay zekânın bu kadar zeki olmadığını ve eninde sonunda bir araçtan başka bir şey olmadığı fikrini ileri süren tahminler. Bir diğeri de Eliazar Yudkoswky gibi, yapay zekânın AI (artificial intelligence) seviyesinden AGI (artificial general intelligence) seviyesine varacağını ve bu noktadan sonra insanlığın yok oluşuna götüreceğini ileri süren kötümser tahminler. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazının konusu bunlar değil; esasında yapay zekânın verdiği ve gelecekte de verebileceği en büyük zarar bu yazının konusu. O da hakikatin ölümü. Burada felsefi hakikatten bahsetmiyorum. Hakikatin ölüp ölmediği belki Taoistlerden, Budistlerden ve Nietzsche’den bu yana tartışılan bir konu. Ama mesele bu değil. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gündelik yaşamdan bahsediyorum. Etrafımızda gördüğümüz nesnelerle kurduğumuz ilişkiden. Bunları bir olgu olarak kabul edip, kendi çıkarımlarımızı yapmamızdan. Dijital dünyada gördüğümüz görüntüleri algılama biçimimizden, elimizdeki kahve kupasına kadar her şeyi algılayan, Descartes’çı olmasa da, toplumsal olarak insan öznesinin süregelen varlığından bahsediyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Denebilir ki bu da aslında teknolojinin gelişimiyle kırıldı. Makineler ve mekanik robotlar. Bu bir şeyi kırmamıştı. Hepsi yine özne olarak insanın kontrolündeydi ve öyle de oldu. Yapay zekânın yok ettiği insanın özne olarak varlığı değil, onun gerçeklik algısı olduğunu düşünüyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan yapay zekânın varlığı bize şunu da güzelce öğretti; internette gördüğümüz hiçbir şeye güven olmaması. Bu eskiden yoktu. Şimdi var. Daha önce insan eliyle nasıl bir manipülasyon yapılıyorsa, bu manipülasyonun sıklığı teknolojinin kısıtlılığı yüzünden daha azdı. Şimdi her yerde ve daha fazla. Sevmediğiniz bir insanın yüzünü alıp ondan bir IŞİD teröristi yaratabilir, böyle tasvir eden video ya da fotoğrafını yapabilirsiniz. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hakikati öldüren ise aslında bu olmadı. Bu insanın -belki de çoktan sahip olması gereken- şüphe duyma refleksini artıran bir şey oldu. Hakikati öldüren, olgular ve gerçeklikler arasında ilişki kuran insan öznesinin tüm rasyonel düşünme, sorgulama, analiz etme kapasitesine bir şerik edinmesi oldu. Bu şerik, yapay zekânın kendisi. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun da sonuçlarını uzun vadede göreceğiz. Ancak, giderek olgusal düşünmekten uzak, pozitif ve analitik düşüncenin yapısını kavrayamayan bir toplum yetiştirme için yapay zekâ ideal bir aktör oldu. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eskiden, böyle bir insan modelini istemeyen iktidarların ellerinde çeşitli kozlar vardı. Dinler, toplumsal rızanın onayını alan teamül, örf ve adetler. Bunlar modernleşme ile giderek ortadan kalktı. Ancak bunun yerine başka aktör bulunması gerekiyordu. Bu aktörün şu anki iktidarların en büyük kurtarıcısı olduğunu düşünüyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir yapay zekâ sistemini oluşturan sunucu milyonlarca dolarlık bir tesiste inşa ediliyor. Onu soğutmak için gereken su miktarı, küçük bir kasaba için gereken su miktarı kadar. Bunlara özellikle körfez ülkelerinden çok fazla yatırım yapılıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yapay zekâ ünitelerine o kadar yatırım yapılıyor ki kişisel olarak kullandığımız elektronik cihazların temel parçalarında kriz yaşıyoruz. Bunların fiyatı uçuyor. Çünkü bu üniteler de bizim kullandığımız elektronik parçaların daha fazlasını kullanıyor ve elektronik üreticileri kişisel kullanıcıdan çok bu piyasaya ürün arz etmenin daha kârlı olduğunu biliyorlar. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu da düşündürüyor. Bu kadar yatırımın amacı ne? Çünkü -en azından şu an için- yapay zekânın biz insanların yapamadığı herhangi bir şeyi yaptığını görmüyoruz. Evet, pek çok bilimsel gözlemde faydalı oluyor, tıpta ya da başka bir yerde. Araç da sürebiliyorlar. Ama bilim felsefecilerinin çok sık kullandığı terimle <em>epistemolojik kopuş</em>’a yol açacak bir şey göremiyoruz. Agresif kanserlerin tedavisi, ömür uzatma, yıldızlararası seyahat alternatifleri gibi şeyler. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktadan sonra varılan herhangi bir sonuç bilinmezlerle karşılaşıyor. Acaba yapay zekânın bunları yapması beklenen bir aşamaya gelmesi mi düşünülüyor? Ya da pozitif bilimlerin yanı sıra, insan toplumlarının yönetimi ve hukuk yapısını düzenleyecek şekilde uygulanması mı? Bilemiyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun ise felaketlere yol açacağını görmek için uzman olmaya gerek yok. Çünkü asıl bu noktadan sonrası tehlikeyi davet ediyor. Bir yapay zekânın dışarıdan müdahaleye gerek olmaksızın kendisini çoğaltabileceği bir Von Neumann makinesine dönüşmesinden bahsediyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir gezegende iki büyük alfa predatör birbirleriyle yaşayabilir mi? Eğer yapay zekâ besin zincirinin tepesine çıkacak bir bağımsızlığı elde ederse, insanlarla yaşayabileceğini ileri sürmek çok mu naif bir düşünce olacaktır? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ya da yapay zekâ böyle bir aşamaya gelmese dahi, onun insanların olgularla kurduğu bağı engelleyecek başka bir ideolojinin yaratımına yol açması mı isteniyor? Bu ihtimal daha yakın, daha tehlikeli görünüyor. Çünkü, insanlık tarihi, insanların toplumsal olarak sağlıklı karar almasını engelleyen veya engellemeye çalışan iktidar yapılarının tarihi. Burada Marksist pencereyi genişletmek gerekiyor. Sadece bir sınıf aidiyeti olarak değil aynı zamanda hangi sınıfta bulunursa bulunsun, insanların olgularla kurduğu bağın zayıfladığı kriz anlarının büyük savaşlara, ekonomik bunalımlara yol açtığını görüyoruz. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tarihteki hareketlerin ve dinamiklerin arkasında illaki bu psikolojik faktörlerin olduğunu varsaymamızı ileri süren bir tez değil; dolayısıyla yanlışlanabilir. Ancak ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Henüz yapay zekâya gelmeden sosyal medya algoritmalarla bunu başardı. Neden yapay zekâ başaramasın? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hakikatin ölümünden kastettiğim ise tam olarak bu. Bir sis perdesi indirmek için toplumsal olan üzerine düşünmenin ve sorgulamanın mantık süzgecinden geçirilmesi yerine başka düşüncelerin -yani yapay zekâya ait olduğu söylenen rasyonel düşüncenin- dümen suyuna sokularak, gereksiz yere sofistike ve karmaşık hale getirilmesi. Suların bulandırılması. Bu anlamda yapay zekâ ideal bir aday gibi görünüyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne zaman bu mesele üzerinde konuşsam, belirli insanlar yapay zekânın pek çok insanın işini elinden alacağını söylüyorlar. Bu doğru. Ancak esas mesele aslında burada arada kaynıyor. Bir tasarımcının işini elinden alıyorsa, o bu tasarımcının yerine onu aktör olarak görmemizle ilgili. Bunu ise sermaye yapıları olumluyor. Dolayısıyla x tasarımcısının yerine y tasarımcısını işe almış oluyorsunuz. Tekrar edeyim; burada yapay zekânın ne <em>olduğundan </em>bahsetmiyorum. Bir aktör olduğunu varsayarak konuşuyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, işte bu varsayımın kalıcı olduğunu düşünmemiz isteniyor olabilir mi? Bunu bilmiyorum. Bilgisayar teorisyenleri, yapay zekâ uzmanları da yazının başında belirttiğim gibi bu konuda farklı düşünceler içerisindeler. Kısacası, yapay zekâ onlarca teraflopluk gücüyle insan beyninin işlem kapasitesini kat be kat aşabiliyor; fakat meselenin bu olmadığını anlamamız için başka neyi görmemiz gerekiyor bilemiyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/hakikatin-olumu-1774617853.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye Tiyatrosu’nda yok sayılan meslek: Yerli oyun yazarlığı</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiye-tiyatrosunda-yok-sayilan-meslek-yerli-oyun-yazarligi-12931</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiye-tiyatrosunda-yok-sayilan-meslek-yerli-oyun-yazarligi-12931</guid>
                <description><![CDATA[Okuduğum pek çok metinde karakter isimlerinin yabancılaştığını görüyorum. Bunun sebebi, yerli hikâyelerin sahnelenmeyeceğine dair oluşmuş derin bir önyargı. Değersizlik hissi, yazarları kendi coğrafyasından vazgeçmeye zorluyor. Sonuç olarak oyun yazarlığı bir kariyer hedefi olmaktan çıkıyor. Maddi kaygılar, umutsuzluk ve öfke birikiyor. Bilimkurgu, gelecek tahayyülleri, yeni dramaturjik arayışlar neredeyse hiç üretilmiyor. Çünkü herkes “sahnelensin” kaygısıyla yazıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de tiyatro konuşurken çoğu zaman sahneyi, oyuncuyu, yönetmeni ve alkışı konuşuyoruz. Oysa bütün bu unsurların merkezinde, çoğu zaman görünmez kalan bir kalp atıyor: <strong>Oyun yazarlığı</strong>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu röportaj, tam da o kalbin neden giderek daha zor attığını sorguluyor. Yazar <strong>Devrim Pınar Gürbüzoğlu</strong> ile; uzun yıllara yayılan kişisel deneyimlerinden, yaptığı somut araştırmalardan ve kaleme aldığı <em>Tiyatro Camiasına Açık Mektup</em> metninden yola çıkarak Türkiye Tiyatrosu’nun en temel ama en çok görmezden gelinen sorununu ele aldık: <strong>yerli oyun yazarlığının sistematik biçimde dışlanması.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ödenekli ve ödeneksiz tiyatroların repertuar tercihleri, yabancı metinlerin baskınlığı, akademide başlayan alışkanlıklar, genç yazarların önündeki görünmez duvarlar ve tüm bunların yarattığı değersizlik duygusu bu söyleşinin ana eksenini oluşturuyor. Gürbüzoğlu’nun sözleri yer yer sert, yer yer sarsıcı; ancak her satırı tiyatronun geleceğine dair samimi bir kaygının ürünü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu röportaj yalnızca oyun yazarlarını değil; tiyatroya emek veren herkesi ilgilendiren temel bir soruyu gündeme getiriyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir ülkenin tiyatrosu, yazarını yok saydığında geriye ne kalır?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Türk Tiyatrosu, kalbi ve ruhu olmayan bir beden yaratmaya çalışıyor”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dramatik anlatılarda yazarın ve yazılı metnin en güçlü olduğu alan aslında tiyatrodur. Sinema nasıl büyük ölçüde yönetmenlerin ön planda olduğu bir sanat dalıysa, tiyatroda da benzer bir ağırlık oyun yazarlığı için geçerlidir. Haldun Taner, Anton Çehov, William Shakespeare, Arthur Miller gibi yazarların varlığı ve metinleri, tiyatronun tüm unsurları için her zaman çekici bir merkez olmuştur. Eğer tiyatro bir insan olsaydı, onun hem ruhunu hem de kalbini tanımladığımız yer oyun yazarlığı olurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada dikkat çekmek istediğim nokta şu: Oyun yazarlığını ben ya da birileri önemli bir yere koymuyor; bu sanatın doğası zaten böyle. Metnin olmadığı, doğaçlama ya da kanavalarla ilerleyen tiyatro biçimlerinde bile değişmeyen şey, bir hikâye omurgasının varlığıdır. Özetle hikâye anlatıcıları, tiyatronun merkezinde, kalbinde her zaman yer aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Tiyatro Camiasına Açık Mektup</em> başlıklı yazımın arkasındaki en büyük itici güç de buydu. Bu sanatın vazgeçilmez bir parçası olmamız gerekirken nasıl bu kadar görünmez kılındığımızı gerçekten anlayamıyorum. Mantıklı bir açıklama bulmakta zorlanıyorum. Türkiye’de tiyatro, adeta kalbi ve ruhu olmayan bir beden yaratmaya çalışıyor. Gelinen noktada ortaya çıkan şey ise bir insandan çok bir <strong>Frankenstein</strong>’ı andırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Türk Tiyatrosu’nda oyun yazarlığının karşılığı nedir</em> diye sorulduğunda cevabım net: <strong>Somut bir karşılığı yok.</strong> Yerli oyun yazarlarının yetişmediği, desteklenmediği çok açık. Elbette istisnalar var ama birkaç istisna genel tabloyu değiştirmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En acısı ise oyun yazarlığının bir meslek olarak kabul görmemesi. Bir meslekten söz edebilmemiz için düzenli istihdam, görünürlük ve sürdürülebilirlik gerekir. Bugün yalnızca “oyun yazarıyım” diyerek hayatını idame ettirebilen, kirasını ödeyebilen kaç kişi var? Tartışmaya bence tam da bu temel noktadan başlamalıyız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer bu yazıyı okuyan tiyatro büyükleri, dostlarım elini vicdanına koyarsa tablonun ne kadar vahim olduğunu fark edecektir. Evet, biz oyun yazarları Türk Tiyatrosu’nun <strong>yok sayılan çocuklarıyız</strong>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Ekran%20Resmi%202026-03-26%2017_12_14.png" style="height:484px; width:500px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Repertuarlarda yabancı metinlerin ezici bir üstünlüğü var”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ödenekli tiyatrolardaki tablo, kelimenin tam anlamıyla ürkütücü. Ödeneksiz tiyatrolar konusunda iki farklı yapıdan söz edebilirim. İlki, daha butik ve yerel tiyatrolar. Bu tiyatroların yerli oyun yazarlığına bakışını değerlendirecek yeterli veri yok elimde. Ancak açık mektubun yayımlanmasının ardından fark ettiğim önemli bir nokta şuydu: Bu tiyatrolar yeni ve yerli metinlere ulaşmakta zorlanıyor. Ortada ciddi bir iletişimsizlik var. Elbette maddi sıkıntılar ve telif meselesi de bu tabloyu etkiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci grup ise özellikle İstanbul gibi büyük şehirlerde faaliyet gösteren, daha görünür ve popüler ödeneksiz tiyatrolar. Ne yazık ki bu tiyatroların büyük çoğunluğu repertuarlarında ağırlıklı olarak yabancı oyunlara yer veriyor. Yerli metinlere yer veriliyorsa bile bu oran son derece düşük. Oysa bu tiyatrolar, yerli bir oyun yazarının tanınması ve gelişmesi için müthiş bir köprü olabilir. Ancak bu köprü, yerli yazarlara neredeyse hiç açılmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ödenekli tiyatrolara geldiğimizde ise boğazım düğümleniyor. Sanki kendi ailemiz tarafından dışlanan sessiz çocuklar gibiyiz. 2008 yılından bu yana edindiğim izlenim, maalesef bu kurumların oyun yazarlarının arkasında durmadığı yönünde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Açık mektubu yazmadan önce bir gece boyunca detaylı bir araştırma yaptım. Muhasebe kökenli biri olarak şunu söylerim: <em>Rakamlar yalan söylemez.</em> 2023–2024 sezonunda Devlet Tiyatroları ve şehir tiyatrolarının yetişkin oyunlarına baktığımda ortaya çıkan tablo şuydu:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Ankara Devlet Tiyatrosu: 37 oyunun 25’i yabancı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* İstanbul Devlet Tiyatrosu: 40 oyunun 26’sı yabancı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Erzurum Devlet Tiyatrosu: 9 oyunun 6’sı yabancı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* İzmir Devlet Tiyatrosu: 16 oyunun 13’ü yabancı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Tekirdağ Şehir Tiyatroları: 4 oyunun 3’ü yabancı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Eskişehir Şehir Tiyatroları: 6 oyunun 5’i yabancı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* İstanbul Şehir Tiyatroları: 41 oyunun 25’i yabancı</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Türkiye’nin ilk ödenekli tiyatrosu olarak belki de yerli yazarlar konusunda en duyarlı olmasını beklediğim Darülbedayi yani İstanbul Şehir Tiyatroları’nın sonuçları ise şöyle: İstanbul Şehir Tiyatroları : 41 oyunun 25 tanesi yabancı </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tabloya baktığımda kendime şu soruyu sordum: <strong>“Neden oyun yazarı olmak için bu kadar çabaladım?”</strong> Bu, bu mesleğe yıllarını vermiş bir yazarın sorabileceği en trajik sorulardan biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Bizden Shakespeare yaratmamız bekleniyor”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu vahim tablonun temelinde yatan ana sebepler ne olabilir, gerçekten bilmiyorum. Belki de bu konuda tüm kurumların, akademilerin, tiyatro insanlarının bir araya gelip konuşması, tartışması ve bu denklemin içine mutlaka ve mutlaka oyun yazarlarının dahil edilmesi gerekiyor. Çünkü böyle giderse önümüzdeki birkaç on yıl içinde yerli oyun yazarlığının neredeyse yok olacağını düşünüyorum. Oyun yazarı yetiştiremeyen ulusal bir tiyatronun geleceğini ise az çok hepimiz tahmin edebiliriz. Elbette kendi kişisel deneyimim, diğer yazar arkadaşlarla yaptığım yüzlerce konuşma, kaleme aldığım açık mektuptan sonra bana anlatılan kişisel hikayeler ve bazı tiyatro büyüklerim ile yaptığım görüşmeler sonucunda, neden yerli oyun yazarlarının seçilmediğine dair, bazı başlıklar fark ettim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yönetmenler Sorunu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yabancı oyunların, yerli oyun yazarlığını ezip geçtiği bu iklimdeki ilk ve en önemli kilit nokta öyle görünüyor ki yönetmenler. Ödenekli tiyatrolara proje olarak sunulan oyunlarda, yönetmenlerimizin ağırlıklı olarak yabancı oyunları seçtiğini fark ettim. Hatta bu yabancı oyunların da ağırlıklı yüzdesini klasik yabancı metinler oluşturuyor. Öte yandan yerli oyun yazarları ile yönetmenler arasında büyük bir kopukluk var. Kişisel bir tanışma yok ise yönetmen ve yazarın temas kurması neredeyse imkansız. Oyun yazarları cephesinden bakınca da yönetmenlerden çekindiğimizi ya da ulaşılmaz gördüğümüzü söyleyebilirim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Repertuar Sorunu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Genç veya oyunları sahnelenmemiş/az sahnelenmiş bir oyun yazarı, repertuara oyun yollamayı pek istemiyor. Çünkü oyunu repertuara yani havuza alınsa bile sahneleneceğine dair umudu yok. Ama repertuar için en büyük sorun Devlet Tiyatroları ve İstanbul Şehir Tiyatroları dışında repertuar başvurusu yapabileceğimiz, bildiğimiz ödenekli bir tiyatro yok. Oyun yazarları olarak bizler de bu tabloda ne yapacağımızı bilmiyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Akademi Sorunu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Açık söyleyeyim bu başlığı kişisel olarak hiç düşünmemiştim. Ta ki açık mektup sonrasında aldığım mesajlara kadar… Sonra geriye dönük bir hafıza tazeleme yaptığımda evet, dedim. Güzel sanatlar fakülteleri ve konservatuarlarda sahnelenen “büyük oyun” dediğimiz oyunların neredeyse tamamı yabancı metinlerden seçiliyor. Bir bakıma yabancı metin alışkanlığı akademide, eğitim aşamasında başlıyor. Galiba yüzleşirken hepimizi zorlayacak en ciddi sorun da bu… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi bu başlıkların gölgesinde durup “yabancı oyunlar, yerli oyunlardan çok daha iyi” tadında eleştirel cümleleri duyduğunuzda sinirleniyorsunuz. Şöyle bir örnekle kendimi daha iyi açıklayabilirim diye düşünüyorum. Mesela bir oyuncunun, okuldan mezun olur olmaz ustalık derecesinde iyi bir performans sergilemesini bekleyebilir miyiz? Tabi ki bekleyemeyiz. Oyuncu arkadaşlarımız oynadıkça, sahnede var oldukça kendini geliştirebilir. Yahut bir yönetmenin sahneye koyduğu ilk oyunla yirminci oyun aynı mıdır? Tabi ki değildir! </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte yerli oyun yazarlarına dair yapılan ve yer yer çok acımasız bulduğum eleştirileri dile getirenlerin az önceki örneği düşünmelerini rica ediyorum. Bir oyun yazarının sahneyle, yönetmenle, oyuncuyla, tasarımcıyla ama en önemlisi seyirciyle temas etmeden, istihdam edilmeden, desteklenmeden kendisinden bir Shakespeare yaratmasını bekleyen Türk Tiyatrosu ile karşı karşıyayız. Dahası sanatın bir usta-çırak ilişkisi olduğunu, akademinin ağırlıklı olarak teknik/kuramsal bir yeterlilik sağladığını, asıl sanatsal olgunluğun ancak ve ancak sürekli deneyerek, yanılarak elde edildiğini unutmuş bir Türk Tiyatrosu ile karşı karşıyayız. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitelik ve nicelik açısından yerli oyunların sayısının az olduğunu kabul ediyorum. Ama bunun sorumlusu bizler yani oyun yazarları değiliz. Bu tablonun sorumlusu bizzat Türk Tiyatrosu’nun kendisidir. Haliyle de sürekli yerli yazarlarını destekleyen İngiliz, Alman, Amerikan gibi tiyatroların metinleri ile bizi kıyaslamak ne kadar doğru olur, bilmiyorum. Bu kıyaslama çok ama çok acımasız değil mi? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablonun tek bir sebebi yok. Ancak yönetmen tercihleri, repertuar sistemleri ve akademide başlayan alışkanlıklar önemli etkenler. Yerli yazarlarla yönetmenler arasında ciddi bir kopukluk var. Kişisel bir temas yoksa bir araya gelmek neredeyse imkânsız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Genç bir oyun yazarının repertuara metin göndermemesi ise anlaşılır bir durum. Çünkü repertuara alınsa bile sahnelenme ihtimali çok düşük. Akademide ise büyük oyunların neredeyse tamamı yabancı metinlerden seçiliyor. Bu alışkanlık eğitim aşamasında başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir oyuncudan mezun olur olmaz ustalık bekleyemeyiz. Bir yönetmenin ilk oyunu ile yirminci oyunu aynı değildir. O halde bir oyun yazarından, sahneyle temas etmeden, istihdam edilmeden, desteklenmeden bir Shakespeare yaratmasını nasıl bekleyebiliriz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yerli metinlerin nicelik ve nitelik olarak az olduğu doğrudur; ancak bunun sorumlusu oyun yazarları değil, bu alanı beslemeyen sistemdir.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Ekran%20Resmi%202026-03-26%2017_11_15.png" style="height:478px; width:400px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Yok sayılmak, yazarı kendi coğrafyasından koparıyor”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Okuduğum pek çok metinde karakter isimlerinin yabancılaştığını görüyorum. Bunun sebebi, yerli hikâyelerin sahnelenmeyeceğine dair oluşmuş derin bir önyargı. Değersizlik hissi, yazarları kendi coğrafyasından vazgeçmeye zorluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak oyun yazarlığı bir kariyer hedefi olmaktan çıkıyor. Maddi kaygılar, umutsuzluk ve öfke birikiyor. Bilimkurgu, gelecek tahayyülleri, yeni dramaturjik arayışlar neredeyse hiç üretilmiyor. Çünkü herkes “sahnelensin” kaygısıyla yazıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“En iyi yazar, yaşayan yazardır”</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çözümler aslında çok basit. Ödenekli tiyatrolar repertuarlarının büyük bir bölümünü yerli metinlere ayırmalı ve her sezon yeni yazarlara alan açmalı. Yerli yazar–yönetmen temasını güçlendirecek etkinlikler, söyleşiler düzenlenmeli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oyun yazma yarışmaları ve programları desteklenmeli; metnin sahneyle buluşacağı kanallar çoğaltılmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve son olarak şunu söylemek istiyorum:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>En iyi yazar, yaşayan yazardır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet Tiyatroları başta olmak üzere tüm tiyatro kurumlarını, oyun yazarlığındaki bu vahim durumu çözmeye davet ediyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Lütfen artık sesimizi duyun…</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/turkiye-tiyatrosunda-yok-sayilan-meslek-yerli-oyun-yazarligi-1774534172.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kaybolmanın absürd hali, gülmekle hatırlamak arasında: Önceleri senden hiçbir iz yoktu</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kaybolmanin-absurd-hali-gulmekle-hatirlamak-arasinda-onceleri-senden-hicbir-iz-yoktu-12914</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kaybolmanin-absurd-hali-gulmekle-hatirlamak-arasinda-onceleri-senden-hicbir-iz-yoktu-12914</guid>
                <description><![CDATA[Oyundan çıktıktan sonra aklımda kalan sadece sahnede olanlar değildi. Bir de sahne dışında olanlar vardı. Bu oyun, kendi sahnesinde çeşitli bürokratik engeller nedeniyle bir süre oynayamadı. Nihayet 18 Mart itibari ile Sekizde Tiyatro Sahnesi’nde sahnelenmeye başladı. İzmirli tiyatro izleyicisine düşen, şehrin kültür sanatına katkı sunan bu metni ve tiyatroyu yalnız bırakmamak olacaktır. Sahnede “yokluk”, “kaybolma” ve “iz bırakmama” üzerine kurulu bir hikâye izledik; ve biliyoruz ki bu hikâye, gerçek hayatta da bir tür görünmezlikle karşı karşıya kaldı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de yerli oyun yazarlığı üzerine konuşurken hep aynı yere geliyorum: Bizim hikâyelerimizi yine bizden dinlemediğimiz sürece, sahnede gördüğümüz şey eksik kalıyor. Çünkü bu topraklarda kayıp, yas, bekleyiş, unutma gibi meseleler sadece bireysel değil; neredeyse gündelik hayatın bir parçası. Yerli metinler tam da bu yüzden önemli — çünkü tanıdık olanı rahatsız edici bir açıklıkla önümüze koyuyorlar. </span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Önceleri Senden Hiçbir İz Yoktu</strong> tam olarak böyle bir yerden konuşuyor. Başarılı yazar Özlem Erben, bu metinde kaybı anlatırken dramatik bir ağıt kurmak yerine çok daha riskli bir yolu seçiyor: seyirciyi hem güldüren hem de o gülmenin içinde huzursuz eden bir <strong>kara mizah dili</strong><strong>.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oyundan tanıtım metninde şöyle söz ediliyor; <em>iki abla, sıradan bir gün ve geçmek bilmeyen boşluk… Erdem kayıp. Ama bu kez geri döndüğünde hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Bu hikayede kaybolan sadece bir kız kardeş değil toplumsal vicdanın ta kendisi. Erdem’in her dönüşünde biraz daha yabancılaşan dünyaya, bireysel ve toplumsal çürümeye ayna tutan <strong>Önceleri Senden Hiçbir İz Yoktu</strong>, sizi insan olmanın erdemini yeniden düşünmeye davet ediyor. Peki ya sizin ‘Erdem’iniz nerede?</em> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-03-24%20at%2019_10_58%20(1).jpeg" style="height:600px; width:480px" /></em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oyun, üç kardeşin etrafında dönüyor gibi görünse de aslında merkezde sürekli kaybolup geri gelen, ama hiçbir zaman tam anlamıyla “geri gelmeyen” bir figür var: Erdem. Onun sahneye her girişinde bir rahatlama hissi doğuyor, ama bu his neredeyse anında bozuluyor. Çünkü biraz dikkat edince şunu fark ediyorsunuz: Bu dönüşler bir çözülme değil, aksine daha büyük bir belirsizliğin parçası. Beni en çok çarpan şeylerden biri, oyunun seyirciyi duygusal olarak yönlendirmeyi reddetmesi oldu. Böyle bir hikâyede ağlamamız, üzülmemiz, empati kurmamız beklenir. Ama burada tam tersine, en trajik anların içine tuhaf bir mizah sızıyor. Örneğin; ölümle burun buruna gelen bir anda bile karakterlerin gündelik, neredeyse saçma sayılabilecek tepkiler vermesi, sahneyi hem komik hem de rahatsız edici kılıyor. Tam gülecekken bir şey boğazınıza takılıyor. Oyunun en vurucu özelliğinin de bu yumru olduğunu söyleyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erben; acının içinden çıkan, savunma mekanizması gibi çalışan bir mizahla örmüş metni. Gülmek burada bir rahatlama değil; aksine, gerçeğe daha fazla yaklaştığımız anların bir belirtisi gibi. Çünkü karakterler de seyirci de aynı çıkmazda: Ne tam olarak kabullenebiliyorlar ne de vazgeçebiliyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İki kardeş arasındaki ilişki de bu açıdan çok belirleyici. Büyük abla, hayata tutunmak için sürekli bir hareket hâlinde — dışarı çıkıyor, dağılıyor, yüzleşmemek için hızlanıyor. Küçük abla ise tam tersine, neredeyse yerinden kıpırdamadan bekliyor. Pencere başında geçen sahneler bu yüzden çok güçlü: orası sadece fiziksel bir mekân değil, bir zihinsel durum. Beklemek, ihtimali diri tutmak, belki de kendini kandırmak… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve burada oyun ince ince bir yerden sızıyor: Hangisi daha “sağlıklı”? Hayata devam etmek mi, yoksa beklemek mi? Oyun bu sorunun cevabını vermiyor ama ikisinin de bir tür çıkmaz olduğunu açıkça hissettiriyor. Erdem, karakteri ise neredeyse gerçeklikten bağımsız bir düzlemde var oluyor. Onu bir karakterden çok bir “durum” gibi izliyorsunuz. Her geldiğinde sahnenin dengesi değişiyor, zaman esniyor, mantık askıya alınıyor. Ama en çarpıcı olan, bu olağanüstü durumların sahnede son derece sıradan tepkilerle karşılanması. İşte kara mizah tam da burada çalışıyor: En anormal olanın bile normalleştiği bir dünya kuruluyor. Metnin yapısı da bu hissi destekliyor. Olaylar düz bir çizgide ilerlemiyor; sahneler sanki tekrar tekrar başa sarıyor, küçük farklarla yeniden kuruluyor. Bu döngü hissi, bir süre sonra seyirciyi de içine çekiyor. “Bu sahneyi daha önce görmedim mi?” duygusu, oyunun temel gerilimini oluşturuyor. Çünkü aslında karakterler de aynı döngünün içinde sıkışmış durumda. Dil kullanımında da benzer bir strateji var. Günlük denebilecek diyaloglar, bir anda varoluşsal bir boşluğa açılıyor. Bu geçişler çok keskin değil; aksine sinsi. Bir bakıyorsunuz gündelik bir tartışma, bir anda yokluk duygusuna dönüşmüş. Bu da oyunun etkisini artıran önemli unsurlardan. Sahneleme tarafında ise abartıya kaçmayan bir yaklaşım tercih edilmiş. Bu da metnin doğasına uygun bir karar. Çünkü bu kadar kırılgan bir yapıyı fazla “oynamak”, onu kolayca dağıtabilir. Oyunculukların dengesi burada kritik: hem gerçek hem de gerçek dışı bir yerde durmaları gerekiyor. Bu ikili hâl başarıyla taşındığında, seyirci de o arada kalmışlık hissine dahil oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim asıl meseleye; bizim kayıp erdemimize… Oyundan çıktıktan sonra aklımda kalan sadece sahnede olanlar değildi. Bir de sahne dışında olanlar vardı. Bu oyun, kendi sahnesinde çeşitli bürokratik engeller nedeniyle bir süre oynayamadı. Nihayet 18 Mart itibari ile Sekizde Tiyatro Sahnesi’nde sahnelenmeye başladı. İzmirli tiyatro izleyicisine düşen, şehrin kültür sanatına katkı sunan bu metni ve tiyatroyu yalnız bırakmamak olacaktır. Sahnede “yokluk”, “kaybolma” ve “iz bırakmama” üzerine kurulu bir hikâye izledik; ve biliyoruz ki bu hikâye, gerçek hayatta da bir tür görünmezlikle karşı karşıya kaldı. Gerçek erdem, kötü geleneği kırmak ve yazgıyı yeniden inşa etmektir. Üretimin zor, koşulların sınırlı, alanın zor olduğu ortama can suyu olmak hepimizin boynunun borcu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü asıl ağır soru şu ve dilerim hayat bizi bu soruyla karşı karşıya bırakmasın;<br />
Biz gerçekten kayıplara mı alıştık, yoksa onları konuşmamakta mı ustalaştık?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kaybolmanin-absurd-hali-gulmekle-hatirlamak-arasinda-onceleri-senden-hicbir-iz-yoktu-1774380231.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İlber Ortaylı tartışmalarının ideolojik ve bilimsel arka planı</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ilber-ortayli-tartismalarinin-ideolojik-ve-bilimsel-arka-plani-12908</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ilber-ortayli-tartismalarinin-ideolojik-ve-bilimsel-arka-plani-12908</guid>
                <description><![CDATA[Ne yazık ki ülkemizdeki solcuların ezici bir çoğunluğu sanki son yüzyılda bilim tarihi, ideolojiler çağı ve siyasi tarihte köklü kırılmalar olmamış gibi eski kalıplarla düşünce beyan etmeye devam ediyor. 2026 senesinde hala “sağcı adamdan aydın olmaz, İlber Ortaylı da sağcıydı, dolayısıyla o yeterince değerli bir akademisyen ve entelektüel değil” dediğinizde tam olarak ne demiş oluyorsunuz? Çok katmanlı ve nüanslı bir iktidar-aydın analizine ihtiyacımız var. Ama Ortaylı’nın mahkum eden sol, görüşlerini bu düzeyin çok altında bir seviyede formüle etmekte.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">İlber Ortaylı’nın vefatından sonra pek çok kesim hocaya olan sevgisini güçlü bir şekilde ifade etti. Özellikle Atatürkçüler ve sağ milliyetçi cenahın cenazeye sahip çıktığını gördük. Ortaylı’nın entelektüel mirası, hatta bazen kişiliğine yönelik eleştiriler ise daha çok sosyalist sol ve İslami kesimlerce dillendirildi. Sosyal medyada bir aşağılama yarışına dönüşen bu eleştirel yoğunluğun cenaze günlerine rastlaması ise oldukça manidar ve bir o kadar da üzücü oldu. Çünkü normalde ölüm insanları sakinleştirir. Vefat eden kişiyle bir sorununuz varsa bile onu unutursunuz. “Ölünün arkasından konuşulmaz” geleneği yas kültürünün ürünüdür. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Ayrıca ölen kişiyle sanki o hayattaymış gibi tartışmaya girmek ucu kolaycılığa kaçan bir kabalığı hatırlatır bize. Ölü hayatta olmadığı için kendisini savunamaz. Dahası Ortaylı hayattayken onunla kamusal bir mecrada karşı karşıya gelemeyen kişilerin ölümle birlikte meydana çıkması çıtayı daha da aşağı çeker. Bu bağlamda İlber hocaya vefatından sonra yöneltilen eleştirilerin eleştiri sahipleri bakımından bir karakter aşınmasına işaret ettiği açıktır. Her ne kadar söylenecek çok şey varsa ve içindeki ses seni Ortaylı’ya laf etmeye teşvik ediyorsa da zaman doğru zaman değil deyip susmak gerekir. Cenaze toprağa gömülmeden, sevenleri henüz yastayken gidenin arkasından kötü laf etmek yanlıştır. Sadece “mekanın cennet olsun” demek çok mu zor? Bizi iyi yapan, bizi biz yapan şeyleri kaybediyoruz.&nbsp; </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Bu zorunlu girişten sonra Ortaylı eleştirilerinin iki noktada toplandığını söyleyerek tartışmayı derinleştirebiliriz: İlber hoca yeteneğine göre eksik akademik performans ve düzen yanlısı ideolojik tutum sergilemekle suçlanıyor. İlk eleştiri hattı görünüşte daha teknik. İlber Ortaylı, Bernard Lewis veya Halil İnalcık ayarında bir tarihçi olabilirdi. Ama o popüler tarihçiliği, televizyonların ışıltılı dünyasını, ekran yüzü olmayı, sürekli seyahat ederek konuşma yapmayı tercih etti. Bu yorum belli sınırlar içinde makul gözüküyor. Çünkü İlber hocanın hayatında iki dönem var: Ankara yılları ve Mülkiye’de önemli eserler vermiş bir akademisyenle karşı karşıyayız. İstanbul döneminde ise yazılan metinlerin akademik derinliği azalıyor. Tarihi geniş kitlelere yayan bir “show men” olarak kendini yeniden inşa ediyor Ortaylı. Ancak bu eksik akademik performans eleştirisinin bazı sınırları var. O konuda gerekli özen gösterilmiyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Öncelikle İlber Ortaylı bir Halil İnalcık olabilirdi, ama olamadı diyen kesimlerin çoğu kendi alanlarının Halil İnacık’ı değil. Kendi etkinlik alanı, mesleği veya ilgilendiği konularda en tepeye çıkamamış pek çok ünlü isim İlber Ortaylı’yı en tepeye çıkamadığı için eleştiriyor. Burada aslında bir tür olumlayarak olumsuzlama eğilimi var. Haset, kıskaçlık ve çekememezlik sözde kamusal eleştirinin arkasındaki kişisel patolojinin temel unsurları. Bence herkes Ortaylı için kullandığı standardı kendisi için de tekrarlamalı. Habermas olabilecekken olamamış felsefeciler, Weber’deki teorik derinliği taklit dahi edemeyen sosyologlar, yazdığı makaleler hiçbir uluslararası mecrada yayınlanmış gazeteciler Ortaylı’yı yetersizlikle suçluyor. Birine eksik demek için tam olmak gerekmiyor mu? </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Bu arada Halil İnalcık olmak ne demek tam olarak? Mesela İnalcık’ın hangi yorum, tez ve çalışmaları aşılmadı? İnalcık-Ortaylı karşılaştırmasının tarih bilimi ve Türk tarih yazımı bakımından sağlam kanıtlarla yürütülmesi gerek. Tabii sosyal medya böyle bir şey yapmaya müsait bir yer değil. İlber Ortaylı Halil İnalcık olabilecekken olamadı diyen pek çok kesim aslında bir ezberi tekrarlıyor. Bu arada sosyal bilim tek bir hakikatin olduğu, bazılarının ona tam ulaştığı, diğerlerinin ise geride kaldığı bir düzlemde ilerlemiyor. Liberal bir iktisatçının yaptığı analize tümüyle karşı çıkan sosyalist bir iktisatçıdan hangisinin daha iyi iktisatçı olduğunu anlamamızı sağlayacak bir ölçüt var mı? </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Gerçek durum ise şu: Ortaylı çok fazla dil biliyordu. Ama eserlerinin çoğunu Türkçe yazdı. Bu durum onun uluslararası tanınırlığını olumsuz etkiledi. İnalcık ise akademik hayatının büyük bir kısmını yurt dışında geçirdi. Çalışmaların epey bir kısmı önce İngilizce basıldı. Yine de Ortaylı’nın atıf sayısı kendi alanı için çok yüksek. Yazara yaklaşık 12 bin referans yapılmış. Üstelik bu sayı internet ortamında tespit edilen rakamı ifade ediyor. Türkiye’de kaç tane tarihçinin eserleri 12 bin atıf alıyor? Ez cümle, daha sonra sözlerinizi geri almak istemiyorsanız karşılaştırma yaparken daha dikkatli ve hakkaniyetli olmanız lazım.&nbsp;&nbsp; &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Ortaylı’nın entelektüel mirasına yönelik soldan gelen eleştiriler ise rejimle uzlaşma meselesini kendisine sorunsallaştırıyor. Kısaca bize şu söylenmekte: İktidara karşı çıkan kişiye aydın denir. Ortaylı ise her dönem hakim ideolojik kodla uyumlu bir akademik siyasetin sözcüsü oldu. Hiçbir toplumsal yarılmada taraf tutmadı. Geniş kitleler temel hak ve özgürlükler bakımından mağdur edilirken ağzını açıp tek bir laf etmedi. Bu yorumların tamamı arkaik. Çünkü “iktidara direnen kişi aydındır” argümanı hem bilgi teorisi hem de toplumsal örgütlenme biçimi bağlamında aşıldı. Her şey bir yana bu dünyadan bir Foucault geldi geçti. Bilgi ile iktidar arasındaki ilişkinin aslında göründüğünden daha karmaşık olduğunu biliyoruz artık. Dahası mağdurlar adına özgürlük mücadelesi veren, bir anlamda ezilenlerin sözcülüğüne soyunmuş aydın imgesinin aslında bir karanlık olduğunu bilebilecek kadar deneyim yaşadı insanlık. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Ayrıca insanlar her zaman özgürlük peşinde koşmuyorlar. Özgürlükle ilgili talepleri bilen özneye, yani aydına devretme konusunda isteksizlik var. Zygmunt Bauman’ın tabiriyle aydın “yasa koyucu” olmaktan çıkarak hakikati yorumlayan bir aktöre dönüştü. Ama ne yazık ki ülkemizdeki solcuların ezici bir çoğunluğu sanki son yüzyılda bilim tarihi, ideolojiler çağı ve siyasi tarihte köklü kırılmalar olmamış gibi eski kalıplarla düşünce beyan etmeye devam ediyor. 2026 senesinde hala “sağcı adamdan aydın olmaz, İlber Ortaylı da sağcıydı, dolayısıyla o yeterince değerli bir akademisyen ve entelektüel değil” dediğinizde tam olarak ne demiş oluyorsunuz? Çok katmanlı ve nüanslı bir iktidar-aydın analizine ihtiyacımız var. Ama Ortaylı’nın mahkum eden sol, görüşlerini bu düzeyin çok altında bir seviyede formüle etmekte. </span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ilber-ortayli-tartismalarinin-ideolojik-ve-bilimsel-arka-plani-1774446205.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kültür sanat ekonomisinden ülke markalamasına: Türkiye’nin anlatı potansiyeli</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kultur-sanat-ekonomisinden-ulke-markalamasina-turkiyenin-anlati-potansiyeli-12907</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kultur-sanat-ekonomisinden-ulke-markalamasina-turkiyenin-anlati-potansiyeli-12907</guid>
                <description><![CDATA[Kültür ekonomisini ciddiye almak, yalnızca sanatçıları ya da kültür insanlarını ilgilendiren bir mesele değil. Bu, bir ülkenin kendini dünyaya nasıl anlattığıyla, insanlarına nasıl bir gelecek sunduğuyla ve ekonomik refahını hangi değerler üzerinden kurduğuyla doğrudan ilgili. Mesele yeni bir şey üretmekten çok, zaten var olan bu potansiyeli fark etmek ve ortak bir kültür stratejisine dönüştürebilmektir. Belki de Türkiye’nin ihtiyacı olan yeni bir hikaye yazmak değil; kendi hikayesini fark edip, onu stratejik bir anlatıya dönüştürmektir. ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kültür ve sanatla ekonomide gerçek bir fark yaratmak mümkün mü? </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yoksa biz sadece hareket üretip, etki yarattığımızı mı sanıyoruz? </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Herkes hız peşinde; daha çok etkinlik, daha fazla görünürlük, daha yoğun takvimler… Kültür ve sanat alanında da benzer bir telaş hâkim. Sürekli “bir şeyler oluyor” ama bu hareketliliğin toplumun geleceğine, ekonomik yapıya ya da kolektif hayal gücüne ne kattığını sorgulayan pek yok. “Fark yaratmak” sıkça telaffuz edilen bir kavram olsa da, gerçekten dönüştürücü projelerin sayısı oldukça sınırlı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa mesele hızlanmak değil; doğru yere bakabilmek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kültür ekonomisi tam da bu noktada kritik bir alan olarak karşımızda duruyor. İsmi çok anılmasa da hayatımızın her yerinde olan, çoğu zaman fark edilmeden ekonomik, sosyal ve hatta politik etkiler yaratan bir güçten söz ediyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nitekim yaratıcı ekonomi literatürü de bu alanı; ekonomik büyüme, kültürel üretim ve toplumsal gelişim arasında kesişen çok boyutlu bir yapı olarak tanımlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün Türkiye’ye baktığımızda bu potansiyelin izlerini aslında net biçimde görebiliyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Örneğin dizi ve film endüstrisi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türk dizileri Orta Doğu’dan Latin Amerika’ya, Balkanlar’dan Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyada izleniyor. Bu yalnızca bir ihracat başarısı değil; aynı zamanda bir kültürel etki alanı. İnsanlar bu diziler aracılığıyla dili, gündelik hayatı, mekânları ve ilişkileri tanıyor. Bu etki çoğu zaman turizmi, tüketimi ve algıyı da beraberinde getiriyor. Ancak bu başarı hâlâ büyük ölçüde kendiliğinden ilerliyor; stratejik bir kültür politikasıyla desteklendiğini söylemek zor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gastronomi ise potansiyelinin çok altında değerlendirilen ancak güçlü bir alanımız. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anadolu mutfağı dünyanın en zengin mutfaklarından. Buna rağmen neden Avrupa şehirlerinde bir “sütlaççı”, “kazandibi” ya da “tavuk göğsü” dükkânı görmüyoruz? Neden Türk mutfağını yalnızca kebap ve dönerle sınırlı bir algının içine hapsediyoruz?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Farklı ülkelerde, nasıl ki İtalyan mutfağı; makarna, tiramisu ya da dondurmasıyla ilk akla gelen mutfaklardan biriyse, Türk mutfağının da lezzet ve çeşitliliği ile ilk akla gelen mutfaklardan biri olmasını sağlamıyoruz?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gastronomi kültürel içerik ve deneyim üretiminde güçlü bir araçtır. Doğru konumlandırıldığında bir ülkenin kendini anlatma biçimine dönüşür. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ülkemiz, tarihi, doğası ve misafirperverliğiyle önemli bir turizm destinasyonu. Ziyaretçi çeken bir yer olmakla birlikte en çok ziyaretçi çeken Avrupa şehirlerinin gerisinde kalıyor. Bunun başlıca nedenlerinden biri markalaşma sürecini tamamlayamamış olmamız. Türkiye, turizmi bir deneyimden çok bir tüketim alanı olarak konumlandırıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa bu topraklar yüzyıllar boyunca büyük medeniyetlere ev sahipliği yaptı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">600 yıllık bir imparatorluk geçmişi ve yüz yılı aşan bir cumhuriyet deneyimi olan bir ülkeden söz ediyoruz. Bu tarih yalnızca müzelerde sergilenecek bir miras değil; bugünü ve geleceği besleyebilecek canlı bir kaynak. Dünyaya söyleyecek sözümüz var ama o sözü hangi dille, hangi araçlarla ve hangi stratejiyle söylediğimiz belirleyici oluyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kültür ekonomisi tam olarak bu noktada devreye giriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yaratıcı endüstriler, sanat üretimi, yayıncılık, görsel sanatlar, tasarım, müzik, sinema ve dijital içerik… Bunların her biri tek başına önemli; ama asıl güç, bunların birbiriyle konuşabildiği bir ekosistem kurabilmekte. Sorun şu ki biz çoğu zaman parçaları görüyor, bütünü kurmakta zorlanıyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün sıkça “yaratıcı şehirler”, “kültür odaklı kalkınma” ya da “yumuşak güç” gibi kavramlardan söz ediliyor. Ancak bu kavramlar çoğu zaman iyi niyetli temenniler olarak kalıyor. Gerçek fark, bu alanları ölçen, planlayan ve sürdürülebilir kılan modeller geliştirmekle mümkün. Kültür ve sanat, yalnızca estetik bir faaliyet değil; aynı zamanda ciddi bir ekonomik ve toplumsal yatırımdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hızlı olmak istiyoruz ama yön tayin etmekte zorlanıyoruz. Sürekli üretmek istiyoruz ama neden ve nasıl ürettiğimizi yeterince konuşmuyoruz. Oysa bazen hızlanmak yerine durup bakmak, doğru stratejiyi belirlemek gerek. Gerçek güç de çoğu zaman buradan doğuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kültür ekonomisini ciddiye almak, yalnızca sanatçıları ya da kültür insanlarını ilgilendiren bir mesele değil. Bu, bir ülkenin kendini dünyaya nasıl anlattığıyla, insanlarına nasıl bir gelecek sunduğuyla ve ekonomik refahını hangi değerler üzerinden kurduğuyla doğrudan ilgili.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mesele yeni bir şey üretmekten çok, zaten var olan bu potansiyeli fark etmek ve ortak bir kültür stratejisine dönüştürebilmektir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu durum, yalnızca bir kültür politikası eksikliğine değil, aynı zamanda Türkiye’nin kültürel potansiyelini dünyaya taşıyacak bir ülke markalaması eksikliğine işaret ediyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Belki de Türkiye’nin ihtiyacı olan yeni bir hikaye yazmak değil;&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">kendi hikayesini fark edip, onu stratejik bir anlatıya dönüştürmektir.&nbsp; </span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kultur-sanat-ekonomisinden-ulke-markalamasina-turkiyenin-anlati-potansiyeli-1774446181.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İlber Ortaylı&#039;nın vefatının rezonansları</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ilber-ortaylinin-vefatinin-rezonanslari-12890</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ilber-ortaylinin-vefatinin-rezonanslari-12890</guid>
                <description><![CDATA[Ortaylı, tarihsel bilinci toplumun kolektif varoluşuna entegre etmiş ve Cumhuriyet'in aydınlanma projesini aydınlatmıştır. Gelecek nesiller, onun eserlerinden beslenerek Türkiye'nin entelektüel yolculuğunu sürdürecektir. Son söz İlber Ortaylı’dan atıfla: “Sizden farklı düşünen insanların savlarını da dinleyin. Yalnız dikkat edin, cümlenin içerisinde ‘düşünen’ ibaresi var. Bu ayrımı iyi yapın.”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye'nin entelektüel ufku, 13 Mart 2026 tarihinde büyük bir kayıp yaşamıştır. Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın vefatı, yalnızca tarih disiplinini değil, geniş bir kültürel ve siyasi düşünce ekosistemini etkilemektedir. Bu kayıp, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e uzanan tarihsel sürekliliği yorumlayan bir düşünürün yokluğunun haricinde, toplumun kolektif hafızasında derin bir iz bırakmıştır. İlber Ortaylı, çok katmanlı bir entelektüel profil sergilemiş, akademik titizlik&nbsp;ile popüler anlatımı sentezlemiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın vefatının hemen ertesinde yapılan bazı yorumlar, eleştirel bir ton benimsemekte olup, Ortaylı'nın belirli tarihsel yorumlarını sorgulamaktadır. Bu eleştiriler, Osmanlı hanedanı veya modernleşme süreçlerine dair görüşlerini hedef almakta ve ideolojik bir filtre uygulamaktadır. Örneğin bazı yorumlar, onun "Kemalizm kutsaldır." ifadesini alıntılayarak bu ideolojiyi dolaylı bir eleştiri aracı haline getirmektedir. Bu tür etkileşimler, yas dönemini aşındırırken toplumsal diyaloğu kutuplaştırmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yaklaşımlar, Türkiye'nin siyasi ikliminin bir yansımasıdır. Sosyal medya; anonimlik ve hızıyla, duygusal amplifikasyon mekanizmaları üretmekte olup vefat gibi kritik anlarda ideolojik hesaplaşmaları tetiklemektedir. Ancak bu eleştirilerin bir bölümü, nesnel tarih eleştirisinden ziyade, öznel ön yargıları barındırırken entelektüel bütünlüğü göz ardı etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Dijital Kamusal Alanın Karmaşası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hocanın vefatı sonrası yapılan bazı eleştiriler, görünürde Ortaylı'nın bireysel görüşlerine odaklanmış gibi dursa da aslında daha derin bir ideolojik tutuma&nbsp;işaret etmektedir. Özellikle belirli paylaşımlar, onu "Kemalizm'in savunucusu" olarak konumlandırarak bu ideolojiyi metaforik bir hedef haline getirmektedir. Bu yaklaşım, eleştiriyi bireyselden kolektife kaydırmakta ve Cumhuriyet'in kurucu paradigmalarını sorgulamaktadır. Örneğin, dolaşıma giren videolar ve yorumlar, Ortaylı'nın aydınlanma ideallerine dair ifadeleriyle, ideolojik bir karşıtlık inşa etmektedir. Bu fenomen, Türkiye'nin ideolojik fay hatlarını aydınlatmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Akılcılık, laiklik ve ulusal bütünleşme ilkelerini özünde taşıyan bir düşünce sistemi olan Kemalizm; İlber Ortaylı’nın eserlerinde ve yorumlarında tarihsel gerçekliğe dayalı, tutarlı ve aydınlatıcı bir biçimde ortaya konmaktadır. Hocanın, Atatürk mirasını tarihsel bir süreklilik içinde konumlandırması, bazı çevreleri rahatsız ederken bu rahatsızlık, vefat sonrası eleştirilerde kristalleşmiştir. Ne var ki bu tür hedeflemeler, tarihçinin rolünü indirgeyici bir biçimde yorumlamakta olup, nesnel analizi ideolojik polemiğe çekmektedir. Ortaylı, tarihi olayları diyalektik bir bağlamda ele alırken Osmanlı mirasını Cumhuriyet'in modernleşme projesiyle sentezlemiştir. Bu sentez, ulusal bilinci güçlendirmekte ve aydınlanma geleneğinin kalıcılığını sağlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kamuoyuyla Buluşan Tarih</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu eleştirilerin kökleri esasında güncel siyasi söylemlere&nbsp;uzanmaktadır. Sosyal medya, her şeyin her şeyle bağlı olduğu bu ortamda aşırı uçları beslemekte olup, entelektüel tartışmayı zenginleştirmek yerine tersine yol açmaktadır.&nbsp;Kemalizm'e yönelik eleştiriler, salt bir ideolojik yaklaşıma değil aynı zamanda toplumun ortak hafızasının nasıl inşa edildiğine ilişkin köklü bir hesaplaşmaya delalet etmektedir. Bu tür söylemler, tarih yazımını baştan ele alma girişimiyle, Cumhuriyet'in temel ilkelerini yeni kuşaklar gözünde değersizleştirmeyi ve geri plana itmeyi hedeflemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kemalizm karşıtı tutumların, İlber Ortaylı'nın görüşleri bağlamında değerlendirildiğinde, aslında Cumhuriyet'in kuruluş esaslarına açık bir saldırı niteliği taşıdığı net bir şekilde görülmektedir. Bu eleştiriler, Ortaylı örneğinde olduğu üzere Atatürk'ü ve gerçekleştirdiği inkılapları birer araç/sembol haline getirerek, laiklik prensibini ve devletin seküler yapısını sorgulanır konuma getirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortaylı'nın vefatı, bu mekanizmaları ifşa etmekte ve toplumun tarih algısındaki epistemik kırılganlıkları vurgulamaktadır. Kemalizm'in temsil ettiği değerler bu bağlamda, ulusal bütünlüğün ontolojik temelini oluşturmakta olup, Ortaylı gibi figürler bu değerleri tarihsel bir diyaloğun parçası kılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortaylı, tarihsel bilinci toplumun kolektif varoluşuna entegre etmiş ve Cumhuriyet'in aydınlanma projesini aydınlatmıştır. Gelecek nesiller, onun eserlerinden beslenerek Türkiye'nin entelektüel yolculuğunu sürdürecektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son söz İlber Ortaylı’dan atıfla: “Sizden farklı düşünen insanların savlarını da dinleyin. Yalnız dikkat edin, cümlenin içerisinde ‘düşünen’ ibaresi var. Bu ayrımı iyi yapın.”</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ilber-ortaylinin-vefatinin-rezonanslari-1774099169.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hoşça kalmayın</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hosca-kalmayin-12889</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hosca-kalmayin-12889</guid>
                <description><![CDATA[Arabasını park ederken sağlı sollu çakıyordu iki kelime. Hoşça kalın. Biraz da öbür yanağını çevir bakayım, hah hoşça kalın. Al bakalım azıcık da çeneye. Hoşça kal. Kadının hafif arsız ve hala kendini haklı bulan gülümsemesi gözünden gitmiyordu. Bütün olanlar için özür dilerim, sizi güzelce mahvettim kendi rahatım için mi diyecekti? Şimdi dört katı ödediğim bir eve çıkıyorum, evet çıkabiliyorum ama bunu önceden daha azına size yapmadığım için çok üzgünüm mü diyecekti?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arabanın kontağını çevirirken yankılanmaya başladı beyninde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hoşça kalın demişti. Ne demekti hoşça kalın, nasıl ve neden demişti bunu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki insan mümkünse bir daha hiç karşılaşmamak üzere ayağa kalkıp vedalaşırken ne diyebilirdi peki? Yani ne dese beğenecekti kendisini? İyi de bu kadın üç senedir hayatı zindan etmişti ona, dolandırmıştı üstelik. Uykusundan karın ağrısıyla uyandırmıştı yaptıkları. Vakti zamanında aşırı tutumlulukla uzun seneler ödemelerle aldığı evini gasp etmişti. Avukatıyla bir olup kumpas kurmuşlardı, o da inanmıştı. Mahkeme tahliye kararı vermişti ve karar istinafa giderken “hadi bir orta yol bulalım” deyip kirayı makul bir seviyeye getirmek için aramışlardı. O da kendi ödediği kirayı telaffuz etmişti. Şu kadar yapın, anlaşalım. Sonra ortadan kaybolmuşlar ve bu yazışmaları mahkemeye aleyhine delil olarak sunmuşlardı. Bak görmüşler miydi bu arkadaş kendi evinde oturmayacaktı, derdi kira arttırmaktı. E evet öyleydi. Uzayda yaşamıyorlarsa İstanbul’da kiraların ne olduğunu herkes biliyordu. Ve seneler geçmişti. Gelecek garantisi olsun diye zaten bayılmadığı lüks yaşantıdan uzak durup, giriştiği en önemli eylemini bombalayan kadına, hoşça kalın demişti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O kadar senedir sabah altıda kalkıp işine giden, mesai bitiminde hoş bir karın tokluğu ve mütevazi sanat eylemleriyle iştigal bir beyaz yakanın tüm hayat şiarını yerle yeksan etmişti. Hani kendi düzgün yolunu bozmazsan başına çok da fena şeyler gelmezdi, hani azla yetinmenin ödülü huzurdu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hoşça kalın neydi ya hoşça kalın neydi… Şu mahkemenin bitip de artık bir evi olduğunu tekrar idrak edeceği bugüne kadar, hayatının bütün beddua deposunu boşalttıktan sonra hoşça kalın mı denirdi? Ondan aldığı kirayla kirasını ödeyebilirdi ancak ve evden çıkarılmıştı. Bu hoşça kalın dediği vatandaş, üç market alışverişine denk gelecek bir kira vererek ne vicdan ne utanmanın yanından geçmeden ‘hukuki’ haklarını kullanmıştı. Öyle mi? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Deli danalar gibi yeni kiralık ev ararken bir emlakçı kendisine “abla sen beyaz yakasın değil mi?” diye sorarak durumu hızla tahlil etmişti. Şu beyaz yakanın beyaz yakaya yaptığı da yenilir yutulur cinsten değildi. Bak olaydı bir kebapçı nasıl çıkıyordu o kiracı…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten ne olmuştu bu insanlara? The Walking Dead seyretmediğimizi kim söyleyebilirdi? Orta halli insanların iyi okumuş çocukları nasıl bu hale gelmişti? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüzde yirmi beş kira sınırı onu tam da orta yerinden biçerek kaldırılmıştı. Birileri yedi bine, birileri kırk bine oturuyordu yan yana aynısından iki dairede. Pandemide birileri bugünleri arayacaksınız demişti de kızmıştı bu hep kara telden çalanlara. Az bile söylemişlerdi. Yerden kalkamadan nakavt… Ortalık başka türlü bir kan gölüne dönüşmüştü ama herkes botunu silip devam ediyordu sanki yürümeye. Dayak manyağı olmuş, konuşmaktan vazgeçmiş bir güruh boşalıyordu evlerinden iş yerlerine. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arabasını park ederken sağlı sollu çakıyordu iki kelime. Hoşça kalın. Biraz da öbür yanağını çevir bakayım, hah hoşça kalın. Al bakalım azıcık da çeneye. Hoşça kal. Kadının hafif arsız ve hala kendini haklı bulan gülümsemesi gözünden gitmiyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün olanlar için özür dilerim, sizi güzelce mahvettim kendi rahatım için mi diyecekti? Şimdi dört katı ödediğim bir eve çıkıyorum, evet çıkabiliyorum ama bunu önceden daha azına size yapmadığım için çok üzgünüm mü diyecekti? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama hoşça kalın değildi be… Değildi işte. </span></span></p>

<p style="margin-left:48px">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/hosca-kalmayin-1774098278.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Manevi değerin bedeli</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/manevi-degerin-bedeli-12882</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/manevi-degerin-bedeli-12882</guid>
                <description><![CDATA[İnsan dünyanın her yerinde aynı terkipten oluşur. Biraz et biraz kan çokça kaygı. Yaşam denilen ilişkiler denizinin rüzgarına açılmış bir zihin yelkeni ile yolculuğunu sürdürür.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Manevi değer deyince aklınıza ne geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eski bir kravat, bir saat, bir bardak altlığı, garajda kullanılmayan bir araba, kapısı açılmayan bir köy evi…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim için manevi değer var diyerek savunursunuz bazen kimsenin dönüp bakmadığı eşyalara.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İsmet Özel “şehrin insanını pahalı zevklerin ve ucuz cesaretlerin peşinde” olmakla itham eder. Manevi değerin kaybına bir ağıttır bu şiir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Joachim Trier’in Türkçeye Manevi Değer olarak aktarılmış filmini izlemeden önce az da olsa bir önyargım vardı filmin Türkçe’de yanlış adlandırıldığına dair. Daha önce pek çok filmde görmüştük bu işgüzarlığı (</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://mubi.com/tr/tr/films/sentimental-value" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://mubi.com/tr/tr/films/sentimental-value</a>).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngilizcesi Sentimental Value (Duygusal Değer)idi filmin, Norveççe aslını filmi izledikten sonra araştırdım. Evet filmin adlandırmasında hata yoktu. Sadece bizde Manevi kelimesine atfedilen uhrevi ve dinsel içerikle karıştırmamak gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Norveç hukukunda mirasçısı olduğunuz bir şey üzerinde manevi değer iddia edip elden çıkmasına engel olma hakkı varmış. Bizim hukukumuzda çok fazla örneğini bilmiyorum. Biz “izale-i şüyu”cuyuz malum. Kestirir atarız. Cebren sattırırız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul’un kadim semtlerinin sadece isimleri kaldı mesela. Tabuta son çiviyi de Kentsel Dönüşümle çakıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de konu aile ilişkileri, insanın kaygıları, geçmiş travmaların bugüne yansıması ise ister Norveç’in refah devletinde, isterse Türkiye’nin Survivor modunda olun pek fark yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan dünyanın her yerinde aynı terkipten oluşur. Biraz et biraz kan çokça kaygı. Yaşam denilen ilişkiler denizinin rüzgarına açılmış bir zihin yelkeni ile yolculuğunu sürdürür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı ortamda birlikte büyüyen iki kardeşten biri bile diğeri ile aynı yolculuğu yapmaz. İster yelkenin bir kenarındaki ufak bir delikten sızan ters rüzgar ister arkadan yükselen bir dalga deyin herkesin yolculuğu bir birinden farklıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimileri teknesini kıyıdan sürer. Fırtınalara sürüklense de hep kıyı arar. Yelken rüzgarla ne denli dolarsa dolsun sonunda kendini güvenli limana atar. Adına uyum deyin, itaat deyin, sükunet deyin kimileri için hayat diğerlerine göre daha kolay görünür. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Madalyonun tersinde hayatı kendilerine zorlaştıranlar yer alır. Onlar için hayat çoğunlukla sınav modundadır. Diğerleri kadar güvenli limanlarda huzur aramazlar. En sakin havada bile onları sarsar deniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Manevi Değer merkezine bu ikinci kesimi alıyor. Kırılganlıkla dolu hayatların sırrına ulaşmaya çaba gösteriyor. Neden hayat kimilerine bu denli zor geliyor sorusunun cevabını arıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar ikiye ayrılır: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Baba evinin anıları ile onunla konuşanlar</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Baba evini satıp kendine ekonomik fayda sağlamayı umanlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinciler kötü insan değildir ama birincilerin yaraları hep kanar; geçmişin anı ve acıları her an cebinde durur.&nbsp; Bu acı ve anıların bir kısmı mirastır aslında. Yarım yamalak dinlenmiş hikayelerdir. Bu kırılgan ruhlar için artık acı çekmeyen eski ruhların yaşadıkları da yüke dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Manevi Değer bedeli parayla ödenmeyen senetler gibidir. Bunları ödemek için insanın sürekli içsel bir mücadele içinde olması gerekir. Yaşamın virajlarında başı dönmeyen gözünü biraz kapatıp geçmesini bekleyenlerle buna katlanamayanlar arasındaki farktan söz ediyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Manevi Değer Joachim Trier’in yönetimi, Eskil Vogt’un senaryosu ve bir kısmı tanıdık oyuncuların gerçekçi performansı ile hedefine ulaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayatı kendine neden zorlaştırdığını bilmediğimiz ama iyi olmalarını istediğimiz insanlar için ne yapmalıyız sorusunu iki tarafın ekseninden anlatıyor hikaye.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sağlam duruyor görünenler zayıf kalanlar için ne yapmalı onları düşündüklerini nasıl göstermeli. Ve kendini zayıf hissedenler aslında ne denli güçlü ve önemli olduklarını nasıl anlamalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Cevap basit değil Dinlemek, yargılamadan yanında olmak, ve en önemlisi, o manevi değeri kabul etmek. Çünkü o değer, acı verse de, insanı insan yapan şeyin ta kendisi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine İsmet Özel’in manevi değerin evrensel tanımını yapan dizeleriyle bitirmek doğru olacak sanırım: </span></span></p>

<pre>
<em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">“</span><span style="color:#333333">Ogün bugün, şehri dünyanın üstüne kapatıp bıraktım</span></span></span></span></em></pre>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">kapattım gümüş maşrapayla yaralanmış ağzımı</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">ham elmalar yemekten göveren dudaklarım</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">mırıldanmasın şehrin mutantan ve kibirli ağrısını.</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Azıcık gece alayım yanıma yalnız</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">serçelerin uykusuna yetecek kadar gece</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">böcekler için rutubet</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">örümcekler için kuytu</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">biraz da sabah sisi</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">yabani güvercin kanatları renginde</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">biz artık bunlar olarak gidiyoruz</span></span></span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">eylesin neyleyecekse şehrin insanı”</span></span></span></span></em></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 21 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/manevi-degerin-bedeli-1774021669.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Nevruz resmi bayram haline getirilmelidir</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/nevruz-resmi-bayram-haline-getirilmelidir-12878</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/nevruz-resmi-bayram-haline-getirilmelidir-12878</guid>
                <description><![CDATA[Nevruz pagan kökenli bir kimlik ve aidiyet yapılanmasıdır ama Müslümanlar arasında da kutlanıyor ve bayramlaştırılıyor. Ülkenin esenliği için gelenek ve göreneklerimizin mahiyetini iyi bilmemiz gerekir. Kökeni nerelere giderse gitsin artık toplumun kültür ve inanç değerleri içerisine girmiş ve etkili bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlarsa onlara sempatiyle bakılmamadan öte kurumsallaştırmamız gerekir. Terörsüz Türkiye başarısının kanun taslak ve tasarısının içerisine 21 Mart’ın Nevruz Bayramı olarak ilan edilmesi ve TBMM’de kanunlaştırılması barış ve kardeşlik kapılarının açılmasının sonsuzlaşmasına yol açıcı önemli bir etmen olarak değerlendirilmelidir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Terörsüz Türkiye süreci içinde “TBMM Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun” düzenlediği raporda aidiyet, kimlik ve dayanışma açısından önem taşıyan Nevruz Bayramının birleştirici coşkusuna yer verilseydi kitle psikolojisi açısından sevindirici olurdu. Umarız süreç başarılı olur ve 21 Mart tarihi, kardeşlik ve dayanışmanın Nevruz Bayramı olarak kutlanır. 1990’lı yıllarda böyle bir girişimde bulunuldu ama akim kalarak devlet kurumlarının basit kutlamalarıyla yetinildi. Anadolu’nun değerlerine ortaklaşa sahip çıkmak, tarihteki kült ve kimliklerin sentezini oluşturan bugünkü kültürümüzün önemli yapı taşlarından birini bayramlaştırmak tarihin altın sayfalarına yazılacaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Nevruz, Anadolu, Mezopotomya ve Pers dünyasının pagan, çok tanrılı dinlerine dayanan bir “kült”, yani tapınma biçimidir. Perslerin Ateşperestlik ve Zerdüşt Dini diye de adlandırılan Mazdeizm inancında ışıklar, aydınlıklar tanrısına hamd etme bağlamında ateş yakmak ana kültlerin başında gelmektedir. Evreni canlandıran güneşin, aydınlıklar tanrısı Ahuramazda’nın (Hürmüz) dünyadaki uzantısıdır ateş… Pers İmparatorluklarının M.Ö. VI. yüzyıldan Müslüman olmalarına kadar yüzyıllarca Orta Asya’dan Yunanistan’a kadar hükmettikleri geniş coğrafi alan ateş kültünün etkisinde kalmıştır. Zaman sürecinde bu kült kültür, gelenek ve aidiyet simgesine dönüşüp tek tanrılı dine geçişte de devamlılığını sürdürmüştür. Yeni dinleri kabul eden uluslar eski dinlerin geleneklerinden, inançlarından kolay kolay vazgeçemez, yenileriyle senkretize ederler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Nevruz da bir pagan geleneği olarak değişik Müslüman mezhepler içerisinde sürdürülmüş ve binlerce yıldan beri Nevruz, Nevroz, Nawruz, Nayruz, Novruz, Yeni Gün adı altında doğanın yeniden doğuşu anlamıyla kutlanmıştır. Eski İran takviminin yılbaşı olarak kabul ettiği 21 Mart’a rastlayan bu bayram aynı zamanda kurtuluş günü niteliğini taşır. Kürtler Nevruz’u hem eski dinleri Mazdeizm hem de ulusal kahramanları demirci Kawa’nın zalim kral Zahhak’ı öldürmesi olayına dayandırırlar. Dağlarda ateş yakılır, üzerinden atlanır, özgürlüğe kavuşmanın sevinç ve mutluluğu yaşanır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Batı Anadolu’da Frigya Mitolojisinin bereket tanrısı Kybele’ye kadar uzanan ateş kültü güzel bir öykü de getirmiştir. Toprak ve tarım tanrıçası Demeter’in kızı Persephone çok güzeldir. Yeraltı tanrısı Hades ona aşık olur ve kaçırır. Demeter bu olaya çok kızar ve araya Zeus’ü sokar. Tanrıların tanrısı kararını verir: <em>“Persephon sonbaharda yerin altına girip Hades’ le birlikte olacak, 21 Mart’ta da annesinin yanına dönüp onunla birlikte yeryüzüne bereket ve güzellik saçacaktır. Böylelikle doğa fışkıracak, yeniden doğuş, yeniden diriliş başlayacaktır. Yeniden doğuş olayı aydınlığın simgesi ateşle her yerde, özellikle tapınaklarda neşeyle kutlanacaktır.”</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şii İslam’da Nevruz Hz. Ali’nin doğduğu ve müminlerin emiri olduğu gündür. Böylelikle Nevruz kültü Hz. Ali’ye saygıya dönüşmüştür. Aynı gelenek Anadolu Alevilerinde de görülür. Onlarda Sultan Nevruz adıyla kutsanan Hz. Ali’ye saygı ibadetinde gülbanklar (dualar) okunur, deyişler söylenir, semah dönülür ve lokma paylaşılır. Nevruz günü mezarlıklara gidip ölüler ziyaret edilir, ateşler yakılır; kırlara çıkılıp topluca yemek yenilir, eğlenceler düzenlenir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sünni Şafi Kürtler de Nevruz’u coşkuyla kutlarlar. Oysa İslam’ın Sünni Şafi yorumunun dış gelenek ve kültlere kapalı son derece lafzi ve katı yorumlar içinde olduğu söylenir. Ne kadar katı ve kapalı olunursa olunsun sosyal faktör ve tarihten gelen kimlik, kurum ve simgelerinin “kutsallıklarına” kapıların açık tutulması kaçınılmaz bir sosyolojik zorunluktur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Görüldüğü gibi Nevruz pagan kökenli bir kimlik ve aidiyet yapılanmasıdır ama Müslümanlar arasında da kutlanıyor ve bayramlaştırılıyor. Ülkenin esenliği için gelenek ve göreneklerimizin mahiyetini iyi bilmemiz gerekir. Kökeni nerelere giderse gitsin artık toplumun kültür ve inanç değerleri içerisine girmiş ve etkili bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlarsa onlara sempatiyle bakılmamadan öte kurumsallaştırmamız gerekir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Terörsüz Türkiye başarısının kanun taslak ve tasarısının içerisine 21 Mart’ın Nevruz Bayramı olarak ilan edilmesi ve TBMM’de kanunlaştırılması barış ve kardeşlik kapılarının açılmasının sonsuzlaşmasına yol açıcı önemli bir etmen olarak değerlendirilmelidir.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 21 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/nevruz-resmi-bayram-haline-getirilmelidir-1773947855.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Berlinale krizi</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/berlinale-krizi-12877</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/berlinale-krizi-12877</guid>
                <description><![CDATA[Almanya kendi tarihsel suçluluğunun bedelini ve kefaretini uluslararası kültür sanat alanına ihraç etmeye başladı. Krizin sonucunda Goethe-Institut'un dünya çapındaki pek çok paneli, sergisi ve ortak projesi iptal edildi. Enstitü, diyalog kuran bir köprü olmaktan çıktı ve Almanya'nın kültürel diplomasisi ağır bir darbe almış oldu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Modern Almanya'nın ulusal kimliği, anayasası ve dış politikası, Nazi iktidarı dönemindeki insanlık suçlarıyla yüzleşme ve Holokost'un bir daha asla yaşanmaması ilkesi üzerine inşa edilmiştir. Bu tarihsel bağlamda, İsrail devletinin güvenliği, bekası ve uluslararası arenada savunulması, sıradan bir jeopolitik tercih veya müttefiklik ilişkisi değil, doğrudan Almanya'nın kurucu felsefesinin ontolojik bir parçası, yani <em>Staatsräson</em> (Devlet Aklı) olarak kabul edilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Almanya'da sanat ve kültür alanının finansmanı, Anglo-Sakson modelinden farklı olarak büyük ölçüde kamu fonlarına dayanmaktadır. Bu yapısal bağımlılık, devletin siyasi önceliklerinin doğrudan kültürel üretime yön vermesi riskini barındırır. Almanya’da uzun süre yolunda giden bu sistem konjonktürel nedenlerle krize girmiş durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Avrupa'nın en büyük üç film festivalinden biri olan Berlin Uluslararası Film Festivali (Berlinale), Cannes ve Venedik gibi rakiplerinden tarihsel, coğrafi ve sosyolojik olarak her zaman farklı bir misyona sahip olmuştur. 1951 yılında, Soğuk Savaş'ın başlarında bölünmüş bir şehirde kurulan Berlinale'nin ilk tarihsel misyonu, Batı'nın kültürel ve demokratik değerlerini sergilemekti. Berlinale, sinemayı yalnızca estetik ve ticari bir ürün olarak değil; dünyadaki krizleri, insan hakları meselelerini ve sosyolojik değişimleri tartışmak için bir araç olarak görmüştür. Festivalin özellikle Panorama ve Forum gibi yan bölümleri bu misyona yöneliktir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Berlinale son edisyonlarıyla birlikte içinden çıkılması hayli zor gözüken bir krize girmiş gözüküyor. 2019 yılında uzun süredir direktörlük görevini sürdüren Dieter Kosslick'in ayrılmasının ardından festival, sanatsal direktör Carlo Chatrian ve idari direktör Mariette Rissenbeek'in eş başkanlığında yeni bir çifte yönetim modeline geçti. Bu modelin temel amacı, sanatsal kararlar ile finansal ve bürokratik operasyonları birbirinden ayırarak kurumsal verimliliği artırmaktı. Kosslick dönemi genellikle fazla ana akım ve politik gösteriş odaklı olmakla eleştirilirken, Chatrian ve Rissenbeek dönemi ise aşırı sinefil ve popüler olmayan programlama stratejisi nedeniyle eleştirildi. Bunun yanı sıra, çifte yönetim modeli nedeniyle politik olarak sıkıntılı zamanlarda sorumluluğun dağılması, kriz yönetimi sorunlarına yol açtı. Dönemin Almanya Kültür ve Medya Bakanı Claudia Roth'un girişimiyle, festivali yöneten <em>Kulturveranstaltungen des Bundes in Berlin GmbH</em> (KBB)<a href="#_edn1" name="_ednref1" title="">[i]</a> denetim kurulu, 2024 edisyonundan sonra çifte yönetim modelinden vazgeçilerek festivalin yeniden tek bir direktör tarafından yönetilmesine karar verdi. Hükümetin dayattığı yapısal reform, sanatsal direktör Carlo Chatrian'ın istifasıyla sonuçlandı. Chatrian'ın ayrılışı, festivalin bağımsız sanatsal vizyonunun devletin bürokratik aygıtları tarafından tasfiye edilmesi olarak yorumlandı. Chatrian, görevden ayrılmadan önce kişisel hesaplarından yaptığı açıklamada, Alman siyaset kurumunu antisemitizm söylemini siyasi kazanımlar için kullanmakla eleştirerek dikkatleri çekti. Bu durum, festival yönetimi ile Alman devleti arasındaki kurumsal güvenin zedelendiğini gösteriyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Berlinale'nin 2024 yılında yaşadığı kriz İsrail-Filistin meselesi bağlamında ortaya çıkmıştır. 2024 edisyonu, açılış törenine aşırı sağcı Almanya için Alternatif (AfD) Partisi üyelerinin davet edilmesiyle başlayan bir halkla ilişkiler felaketiyle açıldı. Gelen yoğun tepkiler üzerine davetler geri çekilse de, festival yönetiminin politik öngörüsüzlüğü tescillenmiş oldu. Filistin yanlısı göstericilerin AfD'ye karşı yapılan gösteriler sırasında güvenlik güçlerince saldırıya uğraması, Alman toplumunda göçmenlere ve azınlıklara yönelik risklerin festival alanına da yansıdığını gösteriyordu. &nbsp;Aynı edisyonda Filistinli aktivist Basel Adra ve İsrailli gazeteci Yuval Abraham'ın Batı Şeria'daki yerleşimci şiddetini belgeledikleri <em>No Other Land</em> adlı belgesel, festivalin En İyi Belgesel Ödülü’nü kazandı. Ödül töreninde her iki yönetmenin de Gazze'de derhal ateşkes ilan edilmesi ve Almanya'nın İsrail'e silah satışını durdurması yönünde yaptıkları çağrılar, Alman siyasetinde ve basınında sert tepkiler ile karşılaştı. Aynı dönemde, festivalin <em>Forum Expanded</em> bölümü küratörlerinin ateşkes çağrısı yapan bildiriler yayınlaması ve festivalin sosyal medya hesaplarının ele geçirilerek Filistin ile dayanışma mesajları paylaşılmasıyla krizin boyutu genişledi. Festival yönetimi söz konusu paylaşımları silip hesapların ele geçirildiğini duyursa ve yönetmenlerin sahnede ifade ettikleri fikirlerin festivalin resmi görüşü olmadığını açıklasa da, dönemin festival yönetimi "Hamas propagandası yapmak" ve "antisemitizme zemin sunmak" suçlamalarından kurtulamadı. Festival direktörleri görevden ayrıldı ve yerlerine daha önce BFI Londra Film Festivali'ni yönetmiş olan Tricia Tuttle getirildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Berlinale 2025 </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tricia Tuttle’ın yönetiminde geçen seneki festivalin öncesinde kapsamlı bir "Diyalog ve Fikir Alışverişi" rehberi yayınlandı. Bu rehberde, Almanya'nın ifade özgürlüğü yasalarının son derece geniş olduğu, bu yasaların ancak başkalarının hakları ihlal edildiğinde, ayrımcılık yapıldığında veya kamu düzeni tehlikeye atıldığında sınırlandırılabileceği belirtiliyordu. Festival yönetimi, "zorlu ve karmaşık konularda karşılıklı saygıya dayalı, açık ve çoğulcu bir diyalog" vadederek, misafirlerin fikirlerini özgürce beyan edebileceklerini ancak karşıt görüşlere de tahammül edilmesi gerektiğini vurguluyordu. Ancak ortaya konan teorik çerçeve pratik ile örtüşmedi. Filistin Film Enstitüsü ve pek çok uluslararası sanatçı, festivali Gazze'deki soykırım karşısında kurumsal sessizlik içinde olmakla ve İsrail'in işlediği insanlığa karşı suçları kınamaktan korkmakla suçladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2025 yılında Berlinale, festival tarihinin en büyük sivil toplum ve sanatçı boykotlarından biriyle yüzleşti. <em>Strike Germany</em> kampanyası ve <em>Film Workers for Palestine</em> oluşumu, Almanya'nın İsrail'in Gazze'de uyguladığı soykırım politikasına verdiği kayıtsız şartsız siyasi ve askeri desteğe tepki olarak uluslararası sanatçıları Almanya'daki devlet fonlu kültür kurumlarını boykot etmeye çağırdı. Boykotçular, Berlinale yönetiminin Gazze'deki on binlerce sivilin ölümüne karşı sessiz kalmasını ve bir önceki yıl Ukrayna ile İranlı film yapımcılarına gösterdiği dayanışmayı Filistinlilere göstermemesini çifte standart olarak değerlendirdi. 2023 yılında festival yirmiden fazla Ukrayna ve İran filmini programına almış, bu ülkelerden sinemacıları özel etkinliklere davet etmişti. Ayrıca Rusya'nın Ukrayna işgali sonrası Rus devlet destekli filmlerine getirilen kurumsal ambargo 2025'te de devam ederken, İsrail yapımı filmlerin resmi seçkide geniş yer bulması, festivalin politik bir tercih benimsediğinin kanıtı olarak sunuldu. 2025 edisyonunda üç İsrail yapımı belgesel yer alırken, sadece tek bir Filistin filmi (Yalla Parkour) seçkiye dahil edildi. Tricia Tuttle'ın, Hamas’ın elinde tuttuğu esir David Cunio için düzenlenen kırmızı halı anmasına katılıp, İsrail saldırılarında hayatını kaybeden sinemacılar için benzer bir anma düzenlenmemesi dikkatleri çekti. Onursal Altın Ayı ödülünü alan aktör Tilda Swinton, törende "açgözlülük bağımlısı hükümetleri" kınayan ve küresel krizler karşısında dayanışma çağrısında bulunan politik bir konuşma yaptı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Berlinale 2026</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 krizi, festivalin daha ilk gününde jüri basın toplantısıyla patlak verdi. Alman gazeteci Tilo Jung, festivalin Ukrayna ve İran bağlamındaki açık destek mesajlarını hatırlatarak, Gazze konusunda gösterilen sessizliğin insan haklarına yönelik seçici bir tutum olup olmadığını sordu. Tam bu kritik “soru-cevap” sırasında resmi canlı yayının "teknik bir arıza" gerekçesiyle kesilmesi, sansür şüphelerini doğurdu. Sorunun muhatabı olan jüri başkanı, yönetmen Wim Wenders, sinemanın "politikadan uzak durması gerektiğini", sinemanın "politikanın zıttı ve panzehiri" olduğunu savundu ve sanatçıların siyasetçilerin işini yapmaması gerektiğini belirtti. Festival direktörü Tricia Tuttle da araya girerek tartışmayı sinemaya yönlendirmeye çalıştı. Ancak Yeni Alman Sineması'nın son derece sol/politik köklerinden gelen ve daha önce sanatın milliyetçiliğe karşı politik sorumluluğunu savunan konuşmalar yapmış bir yönetmenin soykırım gündemi karşısında apolitik bir sığınak arayışı, uluslararası sinema camiasında büyük bir ikiyüzlülük olarak yorumlandı. Yazar Arundhati Roy, Wenders'in yorumlarını "mide bulandırıcı" ve "akıllara durgunluk verici” bulduğunu belirterek, bu tavrın insanlığa karşı işlenen suçlar hakkındaki konuşmaları susturmanın bir yolu olduğunu ifade etti. Roy, Berlinale Classics bölümünde gösterilecek olan <em>In Which Annie Gives It Those Ones</em> adlı filminin gösterimini iptal ederek festivalden çekildi. Roy'un bu tepkisi, Tilda Swinton, Javier Bardem, Mike Leigh, Adam McKay ve Mark Ruffalo gibi isimlerin başını çektiği 100'den fazla eski Berlinale katılımcısının imzaladığı ve Wenders ile festival yönetimini İsrail'in soykırımını örtbas etmek ve sansürcülükle suçlayan bir açık mektupla desteklendi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Apolitiği savunan Wenders'in başkanlığını yaptığı jüri ironik bir şekilde hayli politik kararlar verdi. 21 Şubat 2026 Cumartesi gecesi düzenlenen kapanış töreni, Berlinale tarihinin en etkileyici politik eylemlerinden birine sahne oldu. Suriyeli-Filistinli yönetmen Abdallah Al-Khatib, isimsiz bir Filistin şehrindeki kuşatmayı anlatan <em>Chronicles from the Siege</em> adlı filmiyle En İyi İlk Film Ödülü’nü kazandığında sahneye boynunda kefiye ile çıktı. Al-Khatib konuşmasında doğrudan Alman hükümetini hedef alarak şu sözleri kullandı: "Alman hükümetine son sözüm şudur: Sizler İsrail'in Gazze'deki soykırımının ortaklarısınız. Bunun doğru olduğunu anlayacak kadar zeki olduğunuza inanıyorum ama umursamamayı seçiyorsunuz." Yönetmen, filmin yapımcısı Taqiyeddine Issaad ile sahnede Filistin bayrağı açtı. Aynı törende, <em>Someday a Child</em> ile En İyi Kısa Film Ödülü’nü alan Lübnanlı yönetmen Marie-Rose Osta da, "Gerçekte Gazze'deki, tüm Filistin'deki ve benim Lübnan'ımdaki çocukların onları İsrail bombalarından koruyacak süper güçleri yok. Hiçbir çocuk uluslararası hukukun çöküşüyle ve veto yetkileriyle güçlenen bir soykırımdan kurtulmak için süper güçlere ihtiyaç duymamalı," diyerek İsrail'i kınadı. En İyi Film Gümüş Ayı Ödülü’nü alan Emin Alper ise konuşmasında Türkiye’de hapiste tutulan muhaliflere, İran'daki baskılara, Filistinlilere ve Kürtlere yönelik dayanışma mesajları verdi. Bu açık eleştiriler üzerine salonda bulunan Almanya Çevre Bakanı Carsten Schneider töreni protesto ederek salonu terk etti ve sözcüsü aracılığıyla bu ifadelerin kabul edilemez olduğunu bildirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ödül töreninin ardından Alman sağ ve ana akım medyası festival yönetimine karşı bir karalama kampanyası başlattı. Karalama kampanyasının başını Kültür ve Medya Bakanı Wolfram Weimer çekiyordu. Mayıs 2025'te Friedrich Merz'in muhafazakâr koalisyonunda Yeşiller Partili Claudia Roth'un yerine bakan olarak Wolfram Weimer atanmıştı. Wolfram Weimer sıradan bir siyasetçi değil, Alman sağ basınının önde gelen aktörlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Muhafazakâr Die Welt, Focus gazetelerinin genel yayın yönetmenliğini yapmış olan Weimer, anti-woke duruşuyla bilinen siyasi dergi Cicero'nun da kurucusudur. Berlinale krizinden hemen önce Weimer, devlet tarafından verilen Alman Kitapçı Ödülü listesindeki sol eğilimli, devrimci teori klasikleri satan bağımsız kitapçıları, hiçbir yasal dayanağı olmamasına rağmen İç İstihbarat Teşkilatı’ndan aldığı bilgiler doğrultusunda tamamen ideolojik gerekçelerle ödül listesinden sildirmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kapanış törenindeki konuşmaların ardından Alman medyasının önde gelen yayını Bild gazetesi, Tricia Tuttle'ı doğrudan hedef aldı. Bild, Tuttle'ın <em>Chronicles from the Siege</em> ekibiyle birlikte, kefiye ve Filistin bayrağının da açıkça görüldüğü bir grup fotoğrafı çektirdiğini manşetlerine taşıdı. Aslında festival misafirleriyle fotoğraf çektirmek bir festival direktörünün standart ve zorunlu protokol görevi olmasına rağmen, hiçbir Alman yasasını ihlal etmeyen bu fotoğraf Tuttle'ın kovulmasına zemin sağlamak için bir bahane olarak kullanıldı. Bakan Weimer, "nefret ve antisemitizmin Berlinale'de yeri yoktur" diyerek festivalin KBB bünyesindeki yönetim kurulunu olağanüstü toplantıya çağırdı. Amacın Tuttle'ı derhal görevden almak olduğu hükümet kaynaklarınca basına sızdırıldı. Ancak bu tutum uluslararası sinema endüstrisinde benzeri görülmemiş bir hızla organize edilen direnişi doğurdu. Aralarında Tilda Swinton, İlker Çatak, Todd Haynes, Sean Baker, Emin Alper, Nancy Spielberg, Kleber Mendonca Filho ve Nadav Lapid'in de bulunduğu önde gelen sinemacılar, Tuttle'ı savunan bir açık mektup yayınladı. Bu mektup kısa sürede 2800'den fazla imza topladı. Avrupa Film Akademisi (EFA), European Film Promotion (EFP) ve Europa International gibi çatı kurumlar yayınladıkları ortak bildiriyle Tuttle'a tam destek verdi. Ayrıca Cannes, Toronto ve Sundance gibi rakip festivallerin direktörleri de Tuttle'ın arkasında durdu. Eş zamanlı olarak 500'den fazla Berlinale çalışanı direktörlerini destekleyen bir bildiri yayınladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu uluslararası baskı, devlet destekli bir linç kampanyası yürüten Kültür Bakanı Weimer'e geri adım attırdı. KBB'nin olağanüstü toplantılarının ardından 4 Mart'ta yapılan resmi açıklamada Tricia Tuttle'ın görevine devam edeceği belirtildi. Ancak bu devamlılık, festivalin gelecekteki bağımsızlığını fiilen ortadan kaldıracak bir dizi yapısal "şart/tavsiye" ile koşullandırıldı. Weimer'in KBB kurulu aracılığıyla Berlinale'ye dayattığı yeni denetim mekanizmaları şunları içermekteydi:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Kapsamlı bir Davranış Kodu: Sözde antisemitizmi engellemek amacıyla, devlet fonlu kültürel etkinliklerde neyin söylenip söylenemeyeceğini belirleyen, ifade özgürlüğünü doğrudan kısıtlayıcı katı kurallar bütünü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Danışma Forumu: İçerisinde hükümetin onayladığı sivil toplum gruplarının yer alacağı bağımsız bir kurul. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Politik Hassasiyet Eğitimi: Festival personelinin siyasi açıdan hassas içeriklerle başa çıkma konusunda özel eğitime tabi tutulması.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu önlemler her ne kadar diplomatik bir dille "tavsiye" olarak sunulsa ve Tuttle tarafından da böyle kabul edilse de, festivalin sanatsal özerkliğinin ortadan kaldırılması anlamına geliyor. Berlinale bundan sonra programını, sadece sinematografik değerlere göre değil, Alman devletinin dış politika hassasiyetlerini rencide edip etmeyeceğine göre şekillendirmek zorunda kalacak. Berlinale’nin 2027 edisyonunun da kriz doğuracağını şimdiden tahmin etmek zor olmasa gerek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Berlinale Krizinin Siyasi Dayanağı ve Strike Germany Hareketi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Strike Germany, Ocak 2024'te uluslararası bir grup sanatçı, yazar, akademisyen ve kültür-sanat çalışanı tarafından başlatılan; Almanya'nın devlet destekli kültür ve sanat kurumlarını boykot etmeyi amaçlayan siyasi ve kültürel bir hareket. Hareket, 7 Ekim olayları ve sonrasında başlayan İsrail-Gazze savaşının ardından, Almanya'da Filistin ile dayanışma gösteren veya İsrail politikalarını eleştiren kültür-sanat aktörlerine ve kurumlarına yönelik artan sansür, etkinlik iptalleri ve baskılara bir tepki olarak ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hareketin manifestosunda, Almanya'nın kültürel alanda Filistin yanlısı sesleri bastırmak için otoriter ve <em>McCarthy'ci</em> politikalar izlediği savunuluyordu. Nitekim birçok sanatçının sergisi, ödül töreni veya konuşması, Filistin'e destek verdikleri için iptal edilmişti. Hareketi tetikleyen en önemli somut olaylardan biri, Berlin Senatosu'nun Ocak 2024'ün başlarında getirdiği yeni bir ayrımcılık karşıtı maddedir. Bu madde, devletten kültür-sanat fonu veya hibe almak isteyen kişi ve kurumların, İsrail devletinin varlık hakkını tanımasını ve IHRA'nın (Uluslararası Holokost Anma İttifakı)<a href="#_edn2" name="_ednref2" title="">[ii]</a> antisemitizm tanımını kabul etmesini şart koşuyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anonim olarak yayınlanan manifestoda, Almanya'daki kültür kurumlarına yönelik üç temel talep söz konusuydu:&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-İfade Özgürlüğünün Korunması: Kültür kurumlarının Filistin ile dayanışmayı ifade eden kültürel çalışanları dışlayan veya sansürleyen politikalara son vermesi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">- IHRA Tanımının Reddedilmesi: IHRA'nın antisemitizm tanımının (İsrail devletine yönelik meşru politik eleştirileri de antisemitizm ile bir tuttuğu gerekçesiyle) kültür fonları için bir ön koşul olarak kullanılmasının reddedilmesi. Bunun yerine, anti-Siyonizm ile antisemitizm arasında ayrım yapan "Kudüs Bildirgesi" gibi daha net tanımların dikkate alınması.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">-Yapısal Irkçılıkla Mücadele: Almanya'daki kurumlarda, özellikle Arap ve Müslüman topluluklara yönelik artan yapısal ırkçılıkla yüzleşilmesi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Strike Germany</em>, kısa sürede küresel çapta binlerce imza topladı. İmzacılar ve destek verenler arasında uluslararası sanat dünyasından önemli isimler yer aldı. Bunun yanı sıra, Berlin'in dünyaca ünlü elektronik ve tekno müzik sahnesi de (örneğin Berghain kulübünde çalmayı reddeden DJ'ler ve <em>Ravers for Palestine</em> oluşumu) oluşuma önemli destek verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Strike Germany</em> hareketinin yarattığı uluslararası baskı, Berlin içindeki kültür-sanat emekçilerinin açık mektupları ve anayasa ile korunmuş olan ifade özgürlüğüne müdahale doğurabileceği yönündeki hukuki endişeler sonucunda, Berlin Senatosu tartışmalı fon şartını (IHRA tanımı zorunluluğunu) geri çekmek zorunda kaldı. <em>Strike Germany</em> bu durumu "geçici bir zafer" olarak nitelendirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Berlin Meclisi'nin, <em>Strike Germany</em> boykotu ve hukuki baskılar sonucunda Ocak 2024'te geri adım atması, Alman devlet aklını (Staatsräson) federal düzeyde, çok daha kapsamlı bir karşı hamleye yöneltti. Berlin'deki sonuçsuz girişim, konuyu Federal Meclis'e taşıdı ve aylar süren tartışmaların ardından tarihi bir karar alındı. Federal Meclis, 7 Kasım 2024 tarihinde kapsamlı bir "Antisemitizm Karar Tasarısı"nı kabul etti. Neredeyse bütün partilerin geniş uzlaşısıyla meclisten geçen "Almanya'da Yahudi Yaşamını Korumak, Muhafaza Etmek ve Güçlendirmek" başlıklı bu tasarı, kültür-sanat, medya ve akademi dünyasını doğrudan hedef alan yaptırımlar içeriyordu. Berlin Senatosu'nun geri çekmek zorunda kaldığı IHRA (Uluslararası Holokost Anma İttifakı) tanımı, bu karar ile federal politikanın merkezine yerleştirildi. Meclis, federal, eyalet ve yerel yönetimlere çağrıda bulunarak; kültür, sanat ve bilim alanındaki projelerin, IHRA'nın antisemitizm tanımıyla çelişmesi durumunda kamu fonu alamamasını talep etti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karar tasarısı, sadece IHRA tanımıyla yetinmeyip BDS (Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar)<a href="#_edn3" name="_ednref3" title="">[iii]</a> hareketini de açıkça hedef aldı. Kararda, İsrail'in var olma hakkını sorgulayan, İsrail'in boykot edilmesi çağrısında bulunan veya BDS'yi aktif olarak destekleyen hiçbir örgüt veya projenin desteklenmemesi gerektiği vurgulandı. Hatta kararda, BDS hareketinin Almanya'da tamamen yasaklanmasının hukuki olarak incelenmesi hükümetten talep edildi. Federal Meclis, kültür ve sanat kurumlarından projeleri fonlamadan önce antisemitik anlatılar barındırıp barındırmadığına dair sıkı bir ön incelemeden geçirmelerini istedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Federal Meclis'in aldığı bu karar bağlayıcı bir yasa olmayan parlamento tavsiyesi niteliğini taşıyor. Bununla birlikte karar, bürokrasi ve fon dağıtan kurumlar üzerinde kaçınılmaz bir siyasi baskı yaratıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Berlin Meclisi'nin geri adımı <em>Strike Germany</em> için geçici bir zafer olmuştu. Federal Meclis'in Kasım 2024'teki kararı ise, sanatın finansmanını devletin dış politikasına ve hatırlama kültürünün en katı yorumuna bağlamış oldu. Karar, Almanya'daki fikir özgürlüğünü zedelemekle kalmadı ülkenin uluslararası "yumuşak gücünü" de zayıflattı. Goethe-Institut gibi kültürel diplomasi kurumları devletin siyasi direktifleri ile kendi varoluş nedenleri arasında sıkışarak krize girdiler. Goethe-Institut'un küresel misyonu, Alman kültürünü ihraç etmenin ötesinde, bulunduğu ülkelerdeki yerel sanatçılar, düşünürler ve sivil toplumla karşılıklı bir diyaloğa girmektir. Federal meclisin "IHRA tanımı" şartı, enstitü yöneticilerini yerel sanatçılara Alman devletinin kırmızı çizgilerini dayatmak zorunda bıraktı. Almanya kendi tarihsel suçluluğunun bedelini ve kefaretini uluslararası kültür sanat alanına ihraç etmeye başladı. Krizin sonucunda Goethe-Institut'un dünya çapındaki pek çok paneli, sergisi ve ortak projesi iptal edildi. Enstitü, diyalog kuran bir köprü olmaktan çıktı ve Almanya'nın kültürel diplomasisi ağır bir darbe almış oldu.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<div>
<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ednref1" name="_edn1" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[i]</span></span></a> Die Kulturveranstaltungen des Bundes in Berlin GmbH (KBB), Berlin'deki en önemli kültür kurumlarından biridir. Federal hükümetin Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanlığı tarafından finanse edilen bu kurum, dört organizasyonu tek bir çatı altında toplamaktadır. Bu organizasyonların idari ve mali yönetimleri KBB üzerinden yürütülür: Berlinale (Uluslararası Berlin Film Festivali), Berliner Festspiele, Gropius Bau, Haus der Kulturen der Welt. KBB’nin en önemli organlarından biri denetim kuruludur ve başkanlığını Kültür ve Medyadan Sorumlu Devlet Bakanı yürütür.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ednref2" name="_edn2" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[ii]</span></span></a> Uluslararası Holokost Anma İttifakı hakkında ayrıntılı bilgi için: </span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">https://www.yeniarayis.com/yazi/uluslararasi-holokost-anma-ittifaki-ve-turkiye-12018</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ednref3" name="_edn3" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[iii]</span></span></a> Boykot, Yatırımların Geri Çekilmesi ve Yaptırımlar (Boycott, Divestment and Sanctions - BDS) Hareketi hakkında ayrıntılı bilgi için: </span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif">https://www.yeniarayis.com/yazi/almanya-israil-iliskileri-ve-kultur-sanat-alaninda-ifade-ozgurlugu-2-11645</span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/berlinale-krizi-1773947221.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir ekolün son tarihçisi: İlber Ortaylı</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-ekolun-son-tarihcisi-ilber-ortayli-12864</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-ekolun-son-tarihcisi-ilber-ortayli-12864</guid>
                <description><![CDATA[Bugün tarih bölümlerinde çok sayıda iyi akademisyen yetişiyor. Fakat o eski kuşağın sahip olduğu geniş klasik kültür, çok dilli entelektüel formasyon ve şehirle kurulan canlı ilişki giderek azalıyor. Bir ekolün gerçekten sona ermesi, son temsilcisinin vefatıyla değil, o düşünme biçiminin yeni kuşaklarda devam etmemesiyle olur. Ve insan ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor: Biz tarih yazmaya devam ediyoruz, peki tarih düşünmeye de devam ediyor muyuz?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Türk tarihçiliğinde bazı isimler yalnızca eser üretmez; bir düşünme biçimi kurar. O düşünme biçimi nesiller boyunca devam eder, öğrenciler yetiştirir, yeni tartışmalar doğurur. Bugün geriye dönüp baktığımda Türk tarihçiliğinde belirli bir entelektüel çizginin yaklaşık bir asır boyunca bu dört isim tarafından taşındığını görüyorum: </span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mehmet Fuat Kö</strong><strong>prülü</strong><span style="color:black">, </span><strong>Y</strong><strong>ılmaz Öztuna</strong><span style="color:black">, </span><strong>Halil İnalc</strong><strong>ık</strong><span style="color:black"> ve nihayet </span><strong>İlber Ortaylı</strong><span style="color:black">.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu isimleri aynı çizgiye yerleştirmek ilk bakışta yalnızca bir kuşak sınıflandırması gibi görünebilir. Oysa mesele kuşaktan ziyade zihniyetle ilgilidir. Bu tarihçiler için tarih, yalnızca geçmiş olayların kronolojisi değil; toplumların, kurumların ve medeniyetlerin nasıl şekillendiğini anlamaya yönelik büyük bir düşünme alanıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu çizginin gerçek kurucu figürü kuşkusuz Köprülü’dür. Köprülü’den önce Türk tarihçiliği büyük ölçüde siyasi olayların kronolojik anlatısına dayanıyordu. Köprülü bu yaklaşımı kökten değiştirdi. Ona göre bir toplumu anlamak için yalnızca savaşları ve padişahları incelemek yetmezdi; edebiyatı, dini hareketleri, sosyal yapıyı ve kültürel dönüşümleri de incelemek gerekiyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Onun <em>Türk Edebiyatında İlk Mutasavv</em><em>ıflar</em> üzerine yaptığı çalışma bunun en iyi örneğidir. Bu eser yalnızca bir edebiyat tarihi değildir. Aynı zamanda Anadolu’da İslam’ın nasıl kökleştiğini, tasavvuf hareketlerinin sosyal yapı üzerindeki etkisini ve Türk toplumunun kültürel dönüşümünü açıklayan bir tarih metodudur. Köprülü’nün yaptığı şey aslında Türk tarihçiliğini disiplinlerarası bir düşünce alanına dönüştürmekti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Köprülü’nün açtığı bu metodolojik yol, sonraki kuşaklar için bir başlangıç noktası oldu. Fakat bu yolu farklı yönlere taşıyan tarihçiler çıktı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunlardan biri Öztuna idi. Yılmaz Öztuna akademik tarih ile kamusal tarih arasında bir köprü kurdu. Onun ansiklopedik eserleri ve gazete yazıları, Osmanlı ve Türk tarihini geniş kitlelere ulaştırdı. Birçok insan için Osmanlı tarihine dair ilk ciddi bilgi Öztuna’nın kitaplarından geldi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Öztuna’nın tarihçiliğinde dikkat çeken şey anlatı gücüydü. Tarihi yalnızca akademik bir disiplin olarak değil, bir kültür hafızası olarak ele aldı. Yazdığı eserlerde Osmanlı devletinin kurumlarını, diplomasi geleneğini ve saray hayatını ayrıntılı biçimde anlatırken aynı zamanda okuyucuya büyük bir tarih panoraması sunmayı başardı. Bu yönüyle Öztuna, tarih bilgisinin toplum içinde dolaşmasını sağlayan önemli bir figür oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu çizginin akademik zirvesi ise şüphesiz İnalcık ile temsil edilir. İnalcık’ın tarihçiliği Köprülü’nün açtığı metodolojik alanı çok daha sıkı bir arşiv disiplinine dayandırdı. Osmanlı tahrir defterleri, mali kayıtlar ve diplomatik belgeler üzerine yaptığı çalışmalar Osmanlı tarihinin ekonomik ve idari yapısını anlamamızı kökten değiştirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İnalcık’ın yaklaşımında dikkat çeken şey, yorumdan önce belgeye verdiği önemdir. Bir tarihsel iddia ortaya koymadan önce arşiv belgelerinin bütünlüğünü inceleyen titiz bir yöntem geliştirdi. Bu nedenle birçok tarihçi için İnalcık yalnızca bir akademisyen değil, aynı zamanda bir metodoloji okuluydu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Onun <em>The Ottoman Empire: The Classical Age</em> gibi eserleri Osmanlı tarihinin uluslararası literatürde temel referans metinleri haline geldi. Böylece Osmanlı tarihi yalnızca ulusal bir tarih konusu olmaktan çıkıp dünya tarihinin önemli bir parçası olarak ele alınmaya başladı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu zincirin son büyük halkası ise Ortaylı oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ortaylı’nın tarihçiliği aslında bu üç farklı yaklaşımın bir sentezi gibidir. Köprülü’nün geniş kültürel perspektifini, İnalcık’ın arşiv disiplinini ve Öztuna’nın kamusal anlatı gücünü aynı entelektüel çerçeve içinde birleştirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Onu dinleyenler çoğu zaman yalnızca bilgisinden değil, zihninin çalışma biçiminden etkilenirdi. Bir Osmanlı bürokratının kariyerini anlatırken aynı anda Rus aristokrasisine, Habsburg idari reformlarına ve Fransız hukuk geleneğine referans verebilmesi sıradan bir akademik yetenek değildi. Ortaylı’nın zihninde tarih ulusal sınırlarla sınırlı bir anlatı değildi; Avrupa, Rusya ve Osmanlı dünyasının birlikte okunması gereken bir medeniyet alanıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1947’de Avusturya’da doğmuş olması ve çocukluğunun çok kültürlü bir çevrede geçmesi onun bu perspektifini açıklayan önemli bir biyografik ayrıntıdır. Ankara Üniversitesi’nde aldığı eğitim ve ardından University of Chicago gibi akademik çevrelerle kurduğu ilişkiler Ortaylı’yı uluslararası tarih tartışmalarının içine taşıdı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Onun Osmanlı modernleşmesi üzerine çalışmaları özellikle dikkat çekicidir. Tanzimat dönemini yalnızca reform metinleri üzerinden değil, bürokratik zihniyet dönüşümü üzerinden okuması bu yaklaşımın en belirgin örneklerinden biridir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ortaylı’nın etkisi yalnızca akademide kalmadı. Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü yaptığı dönemde Osmanlı sarayını bir turistik mekân olarak değil, bir siyasi kültürün merkezi olarak anlatmaya çalıştı. Onu dinleyenler için saray artık yalnızca bir mimari yapı değil, bir devlet zihniyetinin mekânsal düzeniydi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ortaylı’nın temsil ettiği tarihçi tipi aslında eski Avrupa geleneğine oldukça yakındır: tarihçi aynı zamanda bir şehir entelektüelidir. Kütüphanelerde çalışır ama sokakları da tanır. Bir arşiv belgesi ile bir roman arasında bağ kurabilir. Bir diplomasi krizini anlatırken aynı dönemin mimarisinden söz edebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün bu ekole baktığımızda belirgin bir süreklilik görüyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Köprülü yöntemi kurdu.<br />
Öztuna tarihi topluma taşıdı.<br />
İnalcık arşiv disiplinini dünya akademisine yerleştirdi.<br />
Ortaylı ise bütün bunları geniş bir entelektüel hafıza içinde birleştirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Belki de asıl soru burada başlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün tarih bölümlerinde çok sayıda iyi akademisyen yetişiyor. Fakat o eski kuşağın sahip olduğu geniş klasik kültür, çok dilli entelektüel formasyon ve şehirle kurulan canlı ilişki giderek azalıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir ekolün gerçekten sona ermesi, son temsilcisinin vefatıyla değil, o düşünme biçiminin yeni kuşaklarda devam etmemesiyle olur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve insan ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor:<br />
Biz tarih yazmaya devam ediyoruz, peki tarih düşünmeye de devam ediyor muyuz?</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 19 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/bir-ekolun-son-tarihcisi-ilber-ortayli-1773774496.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Entelektüel çölleşmenin meyvesi: Popülist ve patolojik tarih vaizliği</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/entelektuel-collesmenin-meyvesi-populist-ve-patolojik-tarih-vaizligi-12847</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/entelektuel-collesmenin-meyvesi-populist-ve-patolojik-tarih-vaizligi-12847</guid>
                <description><![CDATA[Popülist ve patolojik tarih vaizlerinin anlatılarının merkezinde devlet, saray, imparatorluk, bürokrasi ve asker vardır. Tarih vaizleri, otoriteye hayrandırlar ve otoriteye taparlar. Tarih vaizlerinin tarih menkıbelerinden özgür birey ve eleştirel düşünme doğmaz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Entelektüel çölleşmenin hüküm sürdüğü yerlerde ırkçılığın, milliyetçiliğin, popülizmin, cinsiyetçiliğin, militarizmin ve fanatizmin etkin olması kaçınılmazdır. Tarihe duygusal olarak bağımlı olmaya, ırkçı ve milliyetçi duygusallıkların üretilmesine ve fanatizmin yaygınlaştırılmasına ihtiyacın olduğu yerlerde sahici anlamda tarihi sorgulayan entelektüellerin yerine medya üzerinden popülist ve duygusal nitelikte ırkçı tarih vaazları veren kişiler ortaya çıkmaktadır. Medya tarihçiliği denilen şey, aslında ırkçı ve popülist tarih yalanlarını ve efsanelerini, tarih vaizlerinin çok üst perdeden kendilerini en üst otorite konumuna yerleştirerek uydurmalarından başka bir şey değildir. Akademik ve entelektüel bilgi üretmeyen popülist tarih vaizleri, tarih anlatılarıya toplumsal kimlik ve aidiyet uydurmayı amaçlamaktadırlar. Entelektüel niteliği olmayan popülist tarih vaizleri, tarihi ırkçı ve duygusal şekilde üreten ve uyduran patolojik tiplerdir. Popülist tarih vaizleri, kendi patolojilerini olduğu gibi tarihe ve topluma aktarırlar. Popülist tarih vaizlerinin en yıkıcı ürünü, tarihi patolojikleştirmeleridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Popülist ve patolojik tarih vaizleri, medya programları ve kitlesel konferanslar üzerinden tarih vaazlarını verirler. Dramatik anlatıcı olarak kendisine rol biçen popülist ve patolojik tarih vaizi, güçlü ve kesin genellemeler yaparken akademik ve entelektüel hiçbir kaygı taşımamaktadır. Popülistn ve patolojik tarih vaizinin yaptığı şey, tarihsiz ve insansız tarih anlatıcılığıdır. Popülist ve patolojik tarih vaizi, tarih yerine kendi patolojisini aktarmaktadır ve anlatmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarih vaizinin iki temel özelliği vardır. Tarih vaizi, patolojiktir. Tarih vaizi, popülisttir. Tarih vaizi, tarihe dair, herhangi bir tartışma yapmaz ve soru ortaya koymaz. Tarih vaizi, kerameti kendinden menkul şekilde kendisini üst otorite konumuna yerleştirir ve kendi kişisel otoritesine dayanarak tarihi uydurmayı kendi hakkı ve imtiyazı olarak görür. Bir tek ben biliyorum edasında buyuran tarih vaizi, hiçbir akademik ve entelektüel derinliğe sahip değildir. O, akademik ve entelektüel tartışmaları, popülist ve patolojik retoriğiyle bastırmak şeklinde verimsiz ve yıkıcı bir yola başvurur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Patolojik ve popülist tarih vaizi, imparatorluğun saray hayatına tapmayı görev bilmektedir. Kitlelerin hala hayranlık duyduğu ve taptığı bir imparatorluk kurgusunu anlatmak, kendisinin asli görevidir. O, imparatorluğun kurumsal üstünlüğe, sarayın elit bir kültüre ve imparatorluktan sonra oluşan durumun kültürel gerilik olduğunu iddia eder. Popülist tarih vaizi, etkili hitabetiyle çok çarpıcı bir tiyatro yeteneğine sahiptir. Tarih vaizi, ürettiği tarih mitolojisiyle iyi br tiyatro gösterisi yapan kişidir. Tarih tiyatrosu yapmak ile tarihçi olmak aynı şey değildir. Kitleler, tarihi öğrenmekten ziyade vaizin oynadığı tarih tiyatrosunu izlemeyi çok severler. Popülist ve patolojik tarih vaizi, akademik, sosyolojik, psikolojik, antropolojik, ekonomik, siyasal ve hukuki boyutlarıyla tarih alanına yaklaşmaz. O, ürettiği imparatorluk nostaljisiyle kitleler üzerinde patolojik ve popülist bir tarih zihniyetinin ve toplumsal kimliğin oluşumunu amaçlar.Tarih vaizinin, tarihle ilgilenmesi ve tarih anlatması sorun değildir. Sorun, tarih vaizinin popülist ve patolojik şekilde tarih uydurmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarih vaizi, akademik ve entelektüel anlamda tarihçi değildir. Medyada tarih vaazları vermek, tarihçilik değildir. Popülist, patolojik, ırkçı, cahil ve banal hezeyanlarına, tarihi meze etmek tarihçilik değildir. Popülist ve patolojik tarih vaizleri, tarih adı altında cehalet, ırkçılık ve fanatizm üreten kapalı ve katı zihne sahip doğmatiklerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Popülist ve patolojik tarih vaizi, sürekli olarak mitler uydurur. O, tarihle eleştirel olarak ilgilenmez. Popülist tarih vaizi, geçmişin sorgulanması, iktidar ilişkilerinin analiz edilmesi ve özgür birey bilincinin gelişmesi için tarihe yaklaşmaz ve bakmaz. Popülist tarih vaizi, geçmişi ve imparatorluğu yüceltir, sarayı, sultanı ve imparatorluğu kutsal otorite düzeyine yükseltir ve popülist bir gururlanma duygusallığının üretilmesini hedefler. Popülist ve patolojik tarih vaizinin uydurduğu tarih efsaneleri, eleştirel ve özgür bilinç yerine iktidar üretmeyi amaçlar. Tarih vaizi, tarihsel mitoloji ve nostalji yoluyla psikolojik açıdan katı bir kimlik ve hakimiyet arzusunun ortaya çıkmasını sağlayabilir. Toplumun bugün yaşadığı sorunlarla baş etmede yetersiz kaldığını gören tarih vaizi, toplumun bu açığını ve açlığını kullanarak insanlara geçmişe sığınmalarını ve teselli bulmalarını sağlayan güç ve gurur mitolojisi üretir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Popülist ve patolojik tarih vaizlerinin anlatılarının merkezinde devlet, saray, imparatorluk, bürokrasi ve asker vardır. Tarih vaizleri, otoriteye hayrandırlar ve otoriteye taparlar. Tarih vaizlerinin tarih menkıbelerinden özgür birey ve eleştirel düşünme doğmaz. Tarih vaizleri, kitleleri geçmişe hayran bırakacak güzel ve etkileyici masallar anlatırlar. Tarih vaizlerinin saray, imparatorluk, sultan ve asker merkezli geçmişin ihtişamını anlatan masallarında küçük bir sorun vardır: Tarih vaizlerinin geçmişi kutsallaştıran, yücelten ve mükemmelleştiren masalları, medeniyet üretmemektedir, sadece tarihsel ve kültürel duygusallık üretmektedir. Popülist tarih vaizleri, kültürel açıdan çok etkileyici, çok entelektüel, çok elit ve çok bilgili olarak kendilerini sunabilirler. Onların anlattığı tarih menkıbeleri, özgür birey, eleştirel düşünme ve özgürlükçü bir medeniyetin gelişimine hiç katkı yapmamaktadır. Popülist tarih vaizleri, slogan, nostalji ve kültürel mitoloji üretmektedirler. Tarihin eleştirel ve özgürce ele alınmasına hiçbir katkıları olmayan tarih vaizleri, sahici anlamda entelektüel değildirler, çünkü onlar tarihi uydurdukları menkıbelerle yüceltirler. Entelektüelin görevi, geçmişi yüceltmek değildir. Entelektüelin görevi, özgürlüğün önündeki zihinsel mitleri ve tabuları sorgulamak, sarsmak ve dağıtmaktır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/entelektuel-collesmenin-meyvesi-populist-ve-patolojik-tarih-vaizligi-1773590905.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Özel günler</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ozel-gunler-12843</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ozel-gunler-12843</guid>
                <description><![CDATA[İnsan her duruma uyum sağlıyor ama yeni günlere uyum sağlaması o kadar da kolay olmuyor, belli bir zaman, hatta bir nesil geçmesi gerekiyor. Kadınlar Günü deyince de benim aklıma Mustafa Keser’in canlı yayında kadınlara kadın demek ayıp olacağı için “bütün bayanların Kadınlar Günü kutlu olsun!” deyişi geliyor hep.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Narin, her Kadınlar Günü’nde kız lisesinde birlikte okuduğu arkadaşlarıyla buluşur. Aşağı yukarı bütün bir gün yemek yer, öğle yemeği diye doluştukları lokantadan gecenin bir vakti ayrılırlar. Otuz küsur kişilik sınıfın yaklaşık yirmisi bu geleneksel Kadınlar Günü yemeğine katıldığına göre aralarındaki bağ takdir edilesi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Benim gençliğimde Türkiye’de Kadınlar Günü diye bir şey yoktu. Kimse bilmezdi, o yüzden de kutlanmazdı. Gerçi, şimdi düşünüyorum da, o zamanlar takvim neredeyse bomboştu. En önemli yeri dini bayramlar tutardı. Kurban kesildiğini hiç hatırlamıyorum. Ama oruç tutulurdu. Özellikle babam Ramazan ayında orucunu bir gün olsun sektirmezdi. Annem büyük bir istekle başlar ama sonunu getiremezdi. Kadir Gecesi ise ben dahil bütün hane halkı oruç tutar, sonra da hep birlikte iftar yapardık.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Resmi bayramlar, ismiyle müsemma, resmiydi. Üstelik hiyerarşikti. Mesela, 29 Ekim, en resmi bayramdır. Bunu herkes bilir, adeta diğer bayramlar da bu durumu kabullenmiştir. Sonra 23 Nisan, 19 Mayıs ve 30 Ağustos gelir -neden böyle bir hiyerarşi olduğunu bilemiyorum. Resmi bayramlarda resmigeçitler olur, onlar izlenir -acemi spikerler resmi bayram ile resmigeçidi aynı şekilde “uzun i” ile telaffuz ediyorlar; oysa, ikisi birbirinden ayrıdır, ilkinde uzun okunması gerekirken ikincisinde kısa okunur çünkü “resmiyetle” bir alakası yoktur, orada “resm”, “merasim” kelimesiyle aynı kökten gelir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gayrimüslimler ülkeden gönderildiği için Paskalya ya da Hanuka gibi günler kendiliğinden unutuldu. Bizim gençliğimizde, her şeye rağmen, İstanbul, çokkültürlü bir yerdi. Rumca argo bilmeyen yoktu aramızda. Bütün o kültür de kaybolup gitti, gitmeye de devam ediyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonra, popülaritesi bugüne nazaran çok yüksek olan Yerli Malı Haftası vardı. “Yerli malı, yurdun malı / Herkes onu kullanmalı” diye bir tekerleme de söylerdik -bankacı olunca, aslında Ricardo’yu okur okumaz, bu tekerlemenin iktisaden pek de doğru olmadığını gördüm ama iş işten geçmişti. “Yerli Malı Haftası” çok revaçtaydı. Herkes kutlardı. Hatta, hiç unutmuyorum, ben bir keresinde okul merasiminde karpuz olmuştum.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kadınlar Günü gibi haberimizin hiç olmadığı günlerden biri de Sevgililer Günü’ydü. Zaten o zamanlarda “sevgililik” kurumu bugünkü gibi yoğun bir faaliyet içinde değildi. Sevgililiğin makbulu, derhal nişana, oradan da izdivaca evrileniydi. Diğer türlüsüne iyi gözle bakılmaz, makbul de bulunmazdı. Öyle uluorta gezinen sevgililer ancak toplumun belli bir kesiminde görülürdü. Maalesef, şu çılgın modernleşme onyıllarında sevgililik de iyice ayağa düştü, değersizleşti. Eski kafalı bulunma pahasına -insan belli bir yaştan sonra çok daha pervasız oluyor- söyleyebilirim ki, sevgililik böyle yaşanmamalı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Son zamanlarda görüyorum, sürekli yeni bir gün ve gelenek peyda oluyor -Hobsbawn’ın kulakları çınlasın. Bunların arasında en ilgimi çekenlerin başında Cadılar Bayramı geliyor. Hele bazılarında öyle bir tavır ve coşku var ki, insan bunların anneannesi de her ekim sonunda Cadılar Bayramı kutluyordu zanneder. Bizim gelin hanımdan öğrendiğimize göre, sınıfındaki öğrenciler büyük bir heyecanla Cadılar Bayramı’nın gelmesini bekliyorlarmış. Ben düşünüyorum da, öğretmenimize böyle bir şey söyleseydik, hoş söylemeye cesaret edemezdik ya, cetveli indirirdi üstümüze. Ama hayat ilerliyor. İşte gelin hanımın bugünkü öğrencileri büyüyüp ebeveyn olduklarında, Cadılar Bayramı da epey bir ehemmiyet kazanacak bu topraklarda da.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yenilikler Cadılar Bayramı’ndan ibaret değil tabii ki. Galiba, Kut’ül Amare’yi de kutlamaya başladık -birkaç bir şey daha olmalı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama hiçbir şey beni temmuz ortasındaki bir gün kadar heyecanlandırmıyor: 19 Temmuz, Dünya Fenerbahçeliler Günü. 19 Temmuz’un öneminin seneler içinde daha iyi idrak edileceği kanaatindeyim.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İnsan her duruma uyum sağlıyor ama yeni günlere uyum sağlaması o kadar da kolay olmuyor, belli bir zaman, hatta bir nesil geçmesi gerekiyor. Kadınlar Günü deyince de benim aklıma Mustafa Keser’in canlı yayında kadınlara kadın demek ayıp olacağı için “bütün bayanların Kadınlar Günü kutlu olsun!” deyişi geliyor hep.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Başta eşim Narin ve gelinim Pelin olmak üzere ben de bütün bayan… pardon, kadınların geçmiş Kadınlar Günü’nü kutluyorum.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>“Geyik bir adam”dan Mehmet Akif Koç’a not:</strong> İranlı kadınlar da belki Kadınlar Günü kutlamak istiyordur. En azından, kutlayıp kutlamama kararını verebilecekleri bir özgürlük ortamı talep ediyorlardır. Müdahalenin yanlışlığını haklı olarak anlatırken molla rejiminin yaptıklarını da yok saymamalı. Bir de atasözü: “Yerin kulağı vardır.”</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ozel-gunler-1773519544.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Folia Sergisi’nin ardından</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/folia-sergisinin-ardindan-12839</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/folia-sergisinin-ardindan-12839</guid>
                <description><![CDATA[Hayatta paradan daha önemli şeyler olduğunu bilmek ve ülkenin çağın ruhu ile bağını hep diri tutmak yolunda Ömer Koç üzerini düşeni yapıyor. Bunu benim söylememe ihtiyacı da yok zaten. Yine de Montaigne’in felsefesi üzerinden 2026 Türkiye’sine yapılan bu hatırlatmanın kıymetini bilmek gerek: Doğa her şeyi yapabilir ve yapar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’deki en yaygın eleştirilerden biri de “burjuvazi” eleştirisidir. Fransa’da kiliseyi ve Krallığı alaşağı eden Burjuvazi Türkiye’de düzenin dümen suyunda giden kendi çıkarından başkasını dert etmeyen bir kesim olarak eleştirinin hedefindedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dünya’da ilerlemenin ateşleyicisi olmuş Burjuvazi bizde kahiren 20. Yüzyıl gibi oldukça geç bir zamanda ve ekalliyetten arındırılmış bir ortamda sahneye girmesinin de etkisiyle daha çok muhafazakârlığın, soğuk savaş sağcılığının yanında görülmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dünyadaysa müzikten resme heykelden edebiyata kadar pek çok sanatın koruyucusu olarak da ulusların gelişimine ve geniş kitlelerin bilinçlenmesine katkı veren bir burjuva geleneği vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’de Burjuvazi denince akla ilk gelen Koç Grubudur. Koç Grubu’nu İmparator romanında 1960’ların Soğuk Savaş ikliminde resmeden Erol Toy’un anlatısı tam da muhafazakar sağ geleneğe verilen katkıyı açık sözlü biçimde resmeder.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye Dünyanın neresinde ve neden gerisinde sorusunun yanıtını aradığınızda ön cephesinde Koç’un olduğu Türkiye burjuvasinin tercihlerini bulmak sürpriz değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’de siyasi iktidarını kültürel iktidarla taçlandırmak isteyen anlayış demokratik cephede söz alan TÜSİAD Başkanına kelepçe takmakta tereddüt etmedi. Türkiye Burjuvazisi ise hayatta paradan da önemli şeyler olduğunu oldukça geç farketti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün Türkiye’de ötekinin pek çok halini toplumdan dışlamak isteyen bir iktidar oluşun gücü ile tanışmış durumdayız. Ötekisiz bir toplum ya da sadece izin verilen ötekiye tahammül edileceği utangaç olmayan biçimde ve yüksek sesle tekrarlanıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ötekinin kültürel sınırlarını yıllar önce AKP’yi AKP yapan 2 numaralı isimden duymuştuk. “Tükürürüm böyle sanata” diyerek ifade etmişti kendini. O zamanlar tükürmekten fazlası yapılamıyordu. Bugün tükürükle değil ama yasayla boğulma noktasına geldik.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çok mu karamsar şeyler yazdım?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sanırım az bile yazdım. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Buna karşılık hakkını teslim etmem gereken biri var. Hem de İmparator’un neslinden. Vehbi Koç’un büyük torunu Ömer Koç.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hayatta paradan daha önemli şeyler olduğunun farkındalığını bize farklı şekillerde anlatmıştı Ömer Koç.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunun son örneğini kapılarını yeni kapatan Folia Sergisi ile gösterdi .</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Önce sergi mekanından bahsetmeliyim. Altunizade’de kocaman bir korunun içinde yer alan Abdülmecid Efendi Köşkünde gerçekleşti sergi. Köşk adını aldığı aynı zamanda son halife ünvanı taşıyan Abdülmecid Efendi’nin sanata olan ilgisi ile tarihe geçmiş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Köşkü aktifine alan Yapı Kredi Bankası kurucusu Kazım Taşkent’in bankayı Koç Grubuna devretmesi ile bugünkü sahiplerinin olmuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sanata tüküren bugünlerin sözde “din savunucuları”ndan farklı olarak sanatla ilgisini ölene kadar kesmeyen bir İslam ehli olarak 1944’de Paris’te dünyaya veda eder Abdülmecid efendi. Gayet seküler konuları sanatla resmetme yetenek ve bilgisi vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Cumhuriyet’in Osmanlı ile bağları kesme konusundaki kaba tutumunu ne kadar eleştirsek az. Meydanı sanat tükrükçülerine bırakmanın yanlışlığını her geçen zaman daha iyi anlıyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sergi hem Ömer Koç koleksiyonundan hem de geçici olarak ödünç alınmış eserlerden oluşuyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">2 gün üstüste gittim sergiye. Eserlerin yoğunluğu ile tek mekanda bienal hissi yaşatan etkinliği tek bir bakışla içselleştirmek olası değil zaten.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sergi kataloğu sergiyi şu sözlerle tanımlıyor :</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“Folia sergisi, “ağaç yapraklarına” gönderme yaparken…. doğanın canlılığı ile hayal gücümüz arasında köprü kuran çok duyulu bir deneyim sunmayı amaçlıyor.”(*)</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Daha çok okul günlerinden ve sonrasından folyo diye adlandırdığımız kırtasiye malzemesinin öz anlamına doğru çıkılan bir yolculuk Folia.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">100’ü bulan yerli yabancı sanatçının dahil olduğu bir olimpiyat. Doğaya verilen selamın gizli saklı olmadığı açık ve net bir teması var. İstanbul’un ve İstanbul’a öykünen 80 şehrin betona yolculuğuna karşı bir manifesto tadında. İnsanın özünde doğanın parçası olduğunu hatırlatmaya kendini adamış. Eserlerin ortak teması doğa. Montaigne’in her şeyi yapabilir ve yapar dediği doğa.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bazı kusurlarım olsa da üşengeçlik bunlardan biri değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üşenmedim sergide eseri olan tüm sanatçıların sanatsal linklerini, sergide çektiğim fotoğrafları ve tabii ki serginin kendi katalog linkini ve yukarıda alıntıladığım sergi tanıtımını blog yazısı içeriğine ekledim. Meraklısı bu linke tıklar çektiğim fotoğraflara ve sanatçıların maceralarına yolculuk yapabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sergi artık sona erdiği için uçtan uca anlatmak nafile olacak. Muhtemel ki ilerleyen zamanlarda sergideki işler başka sergilerin parçası olarak göz önüne gelecek. Ama Abdülmecid Efendi köşküne yayılan eserlerin birbiriyle olan ilişkilerini içeren varlıkları da yok olmuş bir varlık gibi zihinlerde eriyecek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sergiyi özellikle ikinci gezişimde herkesin birkaç dakika kaldığı eserlerin karşısında uzun süre durdum. Eminim bunu yapan başkaları da vardır ama çoğunluk için yoğun sergiyi gezmek biraz da zamanla yarışmak. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sanatçıların uzun eğitimlerin yanında dünyaya kişisel bakışlarını, toplumsal konumlarını da içeren eserlerin belki çok daha uzun süreleri hak ettiğini düşünmek gerekiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sergide yine de kaçırdığım pek çok şey olduğunu biliyorum. Aslında hayat da öyle değil mi? Her şeyi gördüğümüzü kontrol ettiğimizi zannederiz ama aslında önümüzden geçer gider.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hayatta paradan daha önemli şeyler olduğunu bilmek ve ülkenin çağın ruhu ile bağını hep diri tutmak yolunda Ömer Koç üzerini düşeni yapıyor. Bunu benim söylememe ihtiyacı da yok zaten. Yine de Montaigne’in felsefesi üzerinden 2026 Türkiye’sine yapılan bu hatırlatmanın kıymetini bilmek gerek:&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Doğa her şeyi yapabilir ve yapar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">* <span style="color:#467886"><u><span style="color:black"><a href="https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2026/02/folia.html"><span style="color:black"><span style="color:black">https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2026/02/folia.html</span></span></a></span></u></span></span></span></span></p>

<p><br />
&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/folia-sergisinin-ardindan-1773501932.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>CC’de kim yok?</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ccde-kim-yok-12838</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ccde-kim-yok-12838</guid>
                <description><![CDATA[“Ay inanmıyorum Vedat Bey de var Cc’de. Yok kafayı yemiş kesin. Yemedi içmedi yani burada kalabilmek için beni attırmayı kestirdi gözüne.” Duygu bilgisayarından kalkıp koltuğunda yığılan Gamze’nin yanına geldi. Konu her ne ise kendisine gelmemesinin rahatlığıyla teşhis koymak için dikkat kesilerek okumaya başladı. “Neymiş derdi bakalım.”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Yaa ne yapmak istiyor bu kadın? Cc’ye Ömer Bey’i de eklemiş.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ne oldu Gamze ne maili o, bana gelmemiş.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sana niye gelsin kızım, bu Berrin denen kadın taktı bana, bak ben söylemiştim. Geldiğinden beri benimle uğraşıyor manyak.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ne diyor, ne istiyor?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ay inanmıyorum Vedat Bey de var Cc’de. Yok kafayı yemiş kesin. Yemedi içmedi yani burada kalabilmek için beni attırmayı kestirdi gözüne.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Duygu bilgisayarından kalkıp koltuğunda yığılan Gamze’nin yanına geldi. Konu her ne ise kendisine gelmemesinin rahatlığıyla teşhis koymak için dikkat kesilerek okumaya başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Neymiş derdi bakalım.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ne olacak yaa. Ne işten ne süreden haberi var geri zekalının. Almış Ömer Bey’in torpilini arkasına gazlıyor. Bunu sardılar başımıza. İş yapıyor görünmek için oturup laf sokacak yer buluyor. Al bugünün bütün işini yaptı kendine göre işte. Şovunu halletti. Artık cam fanusunda aptal kahkahalarını atar, iki tane de bağırarak telefon konuşması ekler, oh sen sağ ben selamet.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ben anlamadım ne demek istediğini burada.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Anlayacak bir şey yok. Çünkü bunu yazmasına bile gerek yok. Aha karşıdan odasından ne oldu o iş dese kafasıyla anlarım. Başka işi yok çünkü. Üç adım yürüse gelip sorsa, ya onu geç telefon et bari. Niyeti iş olsa öyle olurdu. Benim anlamadığım bunun ne halt etmeye çalıştığı belli, herkes anlamamazlıktan geliyor. Bak bak hallere bak, gözlüklerini takmış bir de sanki başka işleri varmış gibi hödük hödük ekrana bakıyor.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Valla ben hala anlamadım burada ne demek istediğini bu kadının.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Duygucum anlamayacak bir şey yok. Ben seninle uğraşarak bir iş yapıyor gibi görüneceğim diyor özetle. Hiçbir şeyden anlamadığımı böyle örtbas edeceğim. İki şak şak bir lak lak ayın sonunda 200 bin cepte. Gamze de burada 100 binle bu kadının ekmeğini yağlayacak can derdinde.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ömer Bey’in karısının liseden arkadaşıymış galiba.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“E ne olacaktı? Arpalık burası. Çalışana 100 bin. Evde canı sıkılmasın, yalandan iki mail yazsın diye getirdiğin iş bilmez aptal tanıdığına 200 bin. Hayır bari müdür demeyin. Siz verin buna parasını da başımıza sarmayın. Biz onu çalışıyormuş gibi gösteririz yani. Derdiniz o ise.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Aptal kadını sardılar başımıza gerçekten. Bakalım daha neler göreceğiz.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ben başka iş bakmaya başlayacağım Duygu. Belli oldu.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Yok daha neler canım. Dur bakalım beraber hallederiz.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O sırada Duygu’nun masa telefonu dahili hattan çaldı. İkisi de cam fanusa baktılar. Berrin Hanım telefondaydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Alo? Merhaba Berrin Hanım. Evet evet. Tabii hemen geliyorum.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayırdır suratıyla birbirlerine döndüler. Duygu defteriyle açık ofisin sonundaki odaya hızlı adım yürüdü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Duygucum merhaba, nasılsın?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Merhaba Berrin Hanım iyiyim teşekkür ederim.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Nasıl gidiyor? Raporunu okudum. İyi bir özet olmuş, eline sağlık.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Teşekkür ederim Berrin Hanım. Siz geldiğinizden bu yana sistem çok iyi oturdu. Bizim de işimiz hızlandı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ben de seninle çalışmaktan memnunum Duygucum. Keşke herkes böyle senin gibi çözüm odaklı olsa. İşimiz daha da kolay olurdu.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Haklısınız Berrin Hanım. İnsanlarda ister istemez yeniliklere direnç oluyor. Yılların getirdiği alışkanlıklardan kurtulmak kolay değil malumunuz. Ama ben sizinle bunların aşılacağına inanıyorum. Arkadaşlar da zamanla mutlaka uyum sağlayacaktır.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Duygu Berrin Hanım’ın odasından çıktı. Gamze’nin soran gözlerinden belli etmemeye çalışsa da gözlerini kaçırarak:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ne diyecek ruh hastası, şöyle çalışacağız böyle yapacağız cart curt… Havaya sallıyor işte.”</span></span></p>

<p style="margin-left:48px">&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ccde-kim-yok-1773486214.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Anıların sonsuz güzelliği: Eternal Sunshine of the Spotless Mind</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/anilarin-sonsuz-guzelligi-eternal-sunshine-of-the-spotless-mind-12825</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/anilarin-sonsuz-guzelligi-eternal-sunshine-of-the-spotless-mind-12825</guid>
                <description><![CDATA[Özünde, "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" hafıza, kimlik ve insan deneyiminin karmaşık dokusunun sinematik bir keşfi niteliğindedir. Unutma ve hatırlamaya dair geleneksel kavramlara meydan okuyarak, ekranın ötesine uzanan, düşündürücü bir anlatı sunar ve izleyicileri hafızanın, benliğin ve gerçeklik anlayışımızı şekillendiren karmaşık bağlantılar ağının doğası üzerine düşünmeye davet eder.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar genellikle kötü anılarını hatırlamak istemezler. Nietzsche'nin düşündüğü gibi, bir kişi anılarının hiçbirini unutmasaydı, bu anıların yükü altında hayatta kalamazdı (Dunst, 2023). Zamanla, insan zihni daha önce edindiği veya öğrendiği bilgileri bazen tamamen, bazen de kısmen unutabilir. Bu durum anılar için de geçerlidir. "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" filmi, bu olguyu genel olarak yansıtan önemli bir eser olarak görülebilir. Filme değinecek olursak, olaylar Joel Barish ve Clementine Kruczynski adlı iki ana karakterin ışığında gelişir. Ayrıca, Mary Svevo adında başka bir karakter daha vardır. Göz ardı edilse de, filmdeki olayların gidişatını belirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lacuna Inc. adlı bir şirket, teknolojik cihazlar kullanarak talep eden kişilerin zihinlerindeki kötü anıları siliyor ve bu kişiler bir sabah uyandıklarında, istemedikleri anılar olmadan hayatlarına yeniden başlıyorlar. Joel, Clementine ve Mary adlı üç karakter de kötü anılarının silinmesi sürecinden geçmiştir. Film, Clementine'in Joel ile olan ilişkisine dair tüm anılarının silindiğini bildiren bir mektup almasıyla başlar. Bunu not sayesinde öğrenen Joel öfkelenir. Dahası, o da aynı şeyi yapmaya karar verir ve zihin silme süreci başlar. Ancak her iki tarafın anıları ne kadar silinmiş olursa olsun, Mary tarafından gönderilen belgeleri incelediklerinde (Joel ve Clementine), silinen anılarını tekrar hatırlamaya başlarlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bireyin kişilik değişimi, aslında bu film aracılığıyla analiz edilebilecek önemli konulardan biridir. Film boyunca hem Clementine hem de Joel, hem ruhsal hem de fiziksel olarak sürekli bir değişim içindedir. Karakterlerimizin psikolojik durumları film boyunca sürekli değişmektedir. Aslında, Clementine ve Joel arasındaki bu çatışma, felsefenin temel sorunlarından biri olan değişim sorununu ortaya koymaktadır (Paiella, 2020). Dahası, Herakleitos'un hareket hakkındaki düşünceleri bu filmde meşrulaştırılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlişkilerinin ilk aşamalarında, anıları silinmeden önce, çok sağlıklı ve mutlu ilişkileri ve bireysel ruh halleri vardı, ancak sağlıklı ilişkileri ve ruh halleri giderek karmaşıklaşmaya başladı. Bu durum nedeniyle, anılarını sildirme yoluna başvurdular. İnsanların anıları doğal olarak karakterlerini ve kişiliklerini şekillendirir. Ancak, kendi anılarını silerek, Joel ve Clementine aslında kişilik özelliklerini siliyor ve sadece geçmişleriyle değil, gelecek benlikleriyle de hesaplaşmaya giriyorlar. Aslında, anılarını sildirerek, her ikisi de bir anlamda varoluşlarını reddediyorlar. Neredeyse tüm insanlar kendilerini inciten anıları hatırlamak istemediğinden, eğer her insan acı veren anılarını silseydi, hiçbir insan olgun veya gelişmiş olmazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filmin değindiği bir diğer konu da edinilen bilginin kalıcılığıdır. Örneğin, düşük sürtünme kuvvetine sahip bir yüzeyde dengede durmayı öğrenen veya herhangi bir yemeği pişirmeyi öğrenen birini düşünelim. Bu kişi düşük sürtünme kuvvetine sahip bir yüzeyde dengede durmayı veya yemek pişirmeyi öğrendiğinde, muhtemelen bunu hayatının geri kalanında hatırlayacaktır. Benzer şekilde, filmde Joel, Clementine ile birlikteyken, hafızası silinmeden önce yemek pişirmeyi ve buz üzerinde, yani düşük sürtünme kuvvetine sahip bir yüzeyde dengede durmayı öğrenir. Ancak Clementine ile olan anıları silindikten sonra bile bu bilgiyi hatırlar. Bunun dışında, Clementine hafızası silindiği dönemde bir kitap okuyup kelimeleri ezberlemiştir, ancak hafızası silinse bile edindiği bilgiyi hala hatırlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin, X kişisinin kullandığı arabada Y şarkısı çalarken Arjantin'in başkentinin Buenos Aires olduğunu öğrenelim. Bu bilgiyi öğrendikten bir yıl sonra, X kişisi araba kullanırken Y şarkısı çaldığında, bu bilgiyi sürekli görmesek bile Arjantin'in başkentinin Buenos Aires olduğunu hatırlayacağız. Filmde de Joel ve Clementine, hafızaları silinmeden önce sahip oldukları bilgiyi hatırlıyorlar ve hafızaları silindikten sonra da aynı anıları yaşıyorlar, tıpkı verdiğim örnekteki gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dahası, odak noktası filmi geliştiren kaynaktır. Joel, özellikle anılarının silinmesi sürecinde, bilincini ve hafızasını kontrol etmek istiyor. Örneğin, anıları silinir silinmez, Clementine'in anılarının silinmemesi için çabaladı ve bunu diledi. Ancak Clementine ile olan anılarının silinmesini engellemek için elinden gelenin en iyisini yapsa da başarılı olamadı. Daha sonra, silme işlemi bittiğinde ve uyandığında ve Montauk'a gittiğinde, bazı şeyler Joel'e tanıdık gelmeye başladı. Clementine ile karşılaşması, sahilde yürüyüşü ve Mary tarafından silme işleminden önce gönderilen kanıtlar, hem Joel'in hem de Clementine'in bazı şeyleri hatırlamasına neden oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında, burada film için, saf aklın tek başına bilgi kaynağı olarak yetersiz olduğu sonucuna varılabilir, çünkü çoğu zaman duyusal deneyimlerimiz de bilgi edinmemizde bize rehberlik edebilir. Descartes gibi rasyonalistlerin aksine, onlar da bilgi kaynağına ulaşırken duyusal deneyimlerinden yararlandılar. Arjantin başkenti örneğinde asıl önemli nokta burasıdır; çünkü Joel'in anıları sadece saf bilgi değil, aynı zamanda deneyimlerdir. Kısacası, film anıların sadece bilgi değil, aynı zamanda duyulara dayalı deneyimler olduğunu gösteriyor. Aslında bu yaklaşım, Locke'un "zihin boş bir levhadır" (Locke, 2021) ifadesini destekliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci olarak, filmde Joel'in anılarının silinmesi sırasında bilinçaltının etkileri vurgulanmaktadır. Joel'in bilinçaltı geçmiş deneyimler, duygular ve bilinçaltı sembollerle doludur. Örneğin, Clementine'in sürekli saç rengini değiştirmesi, Joel'in bilinçaltına sembolik olarak nüfuz eden bir unsurdur. Aslında, Montauk kasabasındaki sahildeki ev de sembolik olarak işlev görmüş ve Joel, zihni silindikten sonra bu iki unsuru hatırlamıştır. Bu durumda, epistemolojik bir bakış açısıyla, bilginin sadece bilinçli düzeyde değil, bilinçaltında da nasıl şekillendiği gösterilmektedir. Öte yandan, Joel'in bilinçaltında anlamsal bağlantılar vardır. Film Joel'in zihninde ilerlerken, anıların birbirine nasıl bağlandığı ve bu bağlantıların nasıl anlam kazandığı gösterilmektedir. Örneğin, Joel'in anıları silinir silinmez, anlamsal bağlantılar kurar ve Clementine'in eskiden kitapçıda çalıştığını hatırlar ve kitapçıya gider. Aslında bu durum, bilginin anlamsal bağlantılar yoluyla nasıl anlam kazandığı sorusunu akla getiriyor. Özetle, filmde bilinçaltının rolü, bilinçaltındaki anlamsal bağlantılar ve anlam arayışı epistemolojik bir şekilde ele alınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak, "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" hafıza, kimlik ve insan deneyimi arasındaki karmaşık etkileşimi inceliyor. Anlatı, Joel Barish, Clementine Kruczynski ve görünüşte fark edilmeyen ancak etkili Mary Svevo'nun bakış açısıyla gelişiyor; hepsi de Lacuna Inc. tarafından kolaylaştırılan acı verici anıları silme sürecinden geçiyor. Film, bu tür hafıza manipülasyonunun sonuçlarını araştırmakla kalmıyor, aynı zamanda daha geniş felsefi sorgulamalara da giriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ana tema, hem Joel ve Clementine'in ilişkilerinde hem de insan varoluşunun daha geniş bağlamında değişimin kaçınılmazlığı etrafında dönüyor. Herakleitos'tan etkilenen felsefi temeller, kişisel bağlantılarda içkin olan sürekli hareket ve evrimi vurguluyor. Karakterler, anıları silmenin sonuçlarıyla mücadele ederek, yalnızca geçmişleriyle değil, varoluşlarının özüyle de derin bir hesaplaşmayı ortaya koyuyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilginin kalıcılığına değinen film, bazı deneyimlerin bilinçli hafızadan silinse bile bilinçaltı düzeyde varlığını sürdürdüğünü öne sürüyor. Bu durum, anıları silmenin kişinin kendisini silmesiyle eşdeğer olduğu düşüncesine meydan okuyarak, edinilen bilgi ve deneyimlerin dayanıklılığını vurguluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Film aynı zamanda, bilgi kaynağı olarak yalnızca saf akla güvenmenin sınırlılıklarının altını çiziyor. Joel'in yolculuğu, anlayışı şekillendirmede duyusal deneyimlerin önemini vurgulayarak, Descartes'ın tamamen rasyonel yaklaşımından ziyade Locke'un "boş levha" teorisine daha yakın bir bakış açısıyla örtüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dahası, film bilinçaltının derinliklerini araştırarak, geçmiş deneyimlerin, duyguların ve sembollerin silindikten sonra bile Joel'in zihnine nasıl nüfuz ettiğini gösteriyor. Bilinçaltındaki anlamsal bağlantılar, anıların anlamlı bir şekilde yeniden yapılandırılmasına katkıda bulunarak, bilginin bu bağlantılar aracılığıyla nasıl önem kazandığına dair ilgi çekici sorular ortaya çıkarıyor.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özünde, "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" hafıza, kimlik ve insan deneyiminin karmaşık dokusunun sinematik bir keşfi niteliğindedir. Unutma ve hatırlamaya dair geleneksel kavramlara meydan okuyarak, ekranın ötesine uzanan, düşündürücü bir anlatı sunar ve izleyicileri hafızanın, benliğin ve gerçeklik anlayışımızı şekillendiren karmaşık bağlantılar ağının doğası üzerine düşünmeye davet eder.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bibliografya</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Paiella, G. (2020). Eternal Sunshine of the Spotless Mind, Memory Erasure, and the</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Problem of Personal Identity.&nbsp; PAIESO.&nbsp; <a href="https://philarchive.org/archive/PAIESO" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:black"><span style="color:black">https://philarchive.org/archive/PAIESO</span></span></a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#0563c1"><u><span style="color:black"><span style="color:black">Diller, J. (2020, March 24). Eternal Sunshine Of The Spotless Mind Review. UNIVERSITY OF CHICAGO PHILOSOPHY. </span><a href="https://ucupr.wordpress.com/2020/03/24/eternal-sunshine-of-the-spotless-mind/" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:black"><span style="color:black">https://ucupr.wordpress.com/2020/03/24/eternal-sunshine-of-the-spotless-mind/</span></span></a></span></u></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/anilarin-sonsuz-guzelligi-eternal-sunshine-of-the-spotless-mind-1773335383.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dinlerin kurumsallaşması ve yorum</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/dinlerin-kurumsallasmasi-ve-yorum-12793</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/dinlerin-kurumsallasmasi-ve-yorum-12793</guid>
                <description><![CDATA[Dinin temel ve özünü görmek istemeyen hakim, savcı ve diğer yetkililer yürekten bağlı oldukları inançların biçim kuralları ve katı, donuk lafzıyla yetiniyorlarsa mezun oldukları hukuk fakültelerinde Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi, Hukuk Tarihi, Genel Kamu Hukuku, İnsan Hakları , Hukuk Metodolojisi derslerinden nasiplerini alamayan evrensel kültüre bihaber mekanik uygulayıcılar olmaktan ileri gidemezler.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her din kurumsallaşmış haliyle bir yorumdur ve günümüze değişik yorum biçimleriyle gelir. Tek tanrılı dinler bir kitap ve o dinin peygamberlerinin yaşam öykülerinde kaynağını bulur. Kitap ve yaşam öyküleri, peygamberlerin sözleri dinin öz ve temelini belirlemektedir. Ne var ki kutsal kabul edilen her satır ve her söz yaşamın karmaşıklığı, yeni icat ve keşifler, değişen dünya koşulları içinde yorumu gerektirmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hristiyan ve Yahudilerin ortak kitabı Eski Ahit (Eski Sözleşme, Tevrat ve Zebur) büyük oranda Yahudi Peygamberlerin yaşam öykülerinden gelen nakillere bağlı olarak sonradan yazılarak kitap haline getirilmiştir. Başka bir anlatımla dinin temelini oluşturan öz , daha başlangıçtan itibaren insan yorumuyla kurumsal bir sisteme oturtulmuştur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hristiyanlığın kutsal kitabı Yeni Ahit(Yeni Sözleşme. İncil) farklı İncil yazarları tarafından 30-40 yıl sonra yazılmaya başlanmış ve içine Havarilerin sözleri eklenmiştir.300 küsur civarındaki İncil, Hz. İsa’nın ölümünden çok sonra 325 yılında İznik’te toplanan Konsil tarafından 4 nüshaya indirilerek Hristiyanlığın temelini oluşturmuştur. Bu temele de çağlar boyunca farklı Kilise Babalarının ve sonraki Konsillerin değişik yorumlarıyla Ortodoks, Katolik ve Protestanlık diye üç ana mezhebin doğumuna yol açmıştır. Üç ana kolun altında yüzlerce, binlerce alt mezhep mevcuttur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İslam dinindeki birinci ana kaynağı Kur’an-ı Kerim açısından kurumsallaşma bağlamında daha tutarlı bir söylem ve süreçle karşılaşmaktayız. Hz. Muhammet’e gelen vahiyler hemen kürek kemiklerine ya da deri üstüne yazılmış ve ayrıca hafızlar ayetleri ezberlenmiştir. Peygamberin ölümünden takriben 20 yıl sonra Halife Osman zamanında kurulan heyet bugüne kadar gelen musafı derler. Ne var ki bu derlemede sureler tamamen insan iradesine göre sıraya konmuş, keza ayetlerde vahiylerin kronolojik sırasına dikkat edilmemiş ve heyet üyelerinin takdirine göre bir düzenleme gerçekleştirilmiştir. Örneğin önce Mekke’de nazil olan bir ayet, daha sonra Medine’de nazil olanla aynı surede yer almıştır. Bu tür yerleştirmede “insan aklının devreye “ girmesiyle sistem kurumsallaştırılmıştır. İslami terminolojiyle, <em>“İrade-i Külliye” ile “irade-i cüziye” arasında sürekli irtibat olduğuna</em> göre yadırganacak bir olayla karşılaşmamaktayız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hz. Muhammet’in davranış ve sözlerini içeren ikinci ana kaynak sünnet ve hadislere geldiğimizde Hristiyanlığın yaşadığı sürecin benzerini görmekteyiz. Emeviler döneminde 700.000’den fazla hadis uydurtulduğu söylenir. Peygamberin vefatından takriben 250 yıl sonra ilmi ve dürüstlüğüne güvenilen altı ulemanın(Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, İbn Mace) ayrı ayrı düzenlediği Kütüb-i Sitte diye adlandırılan ( 4000-7000 arasında hadisi içeren altı temel kitap )kitaplar “sahih”, doğru, geçerli, güvenilir kabul edilmektedir. Görüldüğü gibi burada da “insanların” devreye girerek yüzyıllardır tartışılan çok önemli bir konu ve olayı sağlam hale getirme çabasını görüyoruz. Hadis meselesi hala tartışılmakta, Şia ile Ehli Sünnet arasında anlaşmazlıklar bulunmakta ve “Hadislerin Sahihli Meselesi” tarzında makaleler, kitaplar yazılmakta, ”Hadis İlmi” diye dersler okutulmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Görülüyor ki tüm tek tanrılı dinlerde, özde Allah buyruğu olarak kabul edilse de verilen mesaj geniş ve kapsamlı bir şekilde insan beyninin uğraş alanın sistemleştirmesine bırakılmıştır. Verilen mesajın musaf, kitap haline getirilmesi ve hadislerin sahihliğine dayalı olarak devlete rehber olması; halkın davranış biçimi haline gelip kült ve gelenekleşmesi insan akıl ve iradesinin yorum ve katkısıyla dinin kurumsallaşması demektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kurumsallaşma sürecinde katkısı olan insanların ahlaki ve bilimsel konumu önem taşımaktadır. Hukuk kurallarını vazeden, yorumlayan ve uygulayan beyin eğer doğru bilgi, bilim ve vicdanla donanımlı değil tutku, menfaat ya da politik amaçların emrindeyse karanlık, kurnaz, yobaz tutumlarıyla inançlarının özüne ihanet etmektedir. Yok o beyin bilimden, doğrudan, ahlaktan, hakikatten yanaysa inancının özüne sadıktır ve getirmiş olduğu vicdanlı, hümanist, özgürlükçü yorumlarla “İrade-i Külliyenin” sesine kulak vererek, kurnazlığa değil <strong><em>“akla</em></strong>” dönüşmüştür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye Müslümanlarının büyük çoğunluğunun mensubu olduğu Hanefi Mezhebinin kurucusu İmam Ebu Hanife Numan bin Sabit (699-767)<strong><em> nakilci değil akılcı</em></strong> yorumlardan yana bir yöntem tercih eder. İmam-ı Azam diye de adlandırılan fakih (hukukçu) öze, yani Kur’an ve sahih Hadislere bağlı olması koşuluyla değişen sosyoekonomik süreç içinde hukuk normlarının aklın süzgecinden geçirilerek yorumlanıp uygulanmasının gerekliliğini vurgular. Başka bir anlatımla Kur’an’ın ana hedefi ve<strong><em> aklın gereği </em></strong>olan <strong><em>adalet </em></strong>kavramı nakillerin donuk, katı biçimselliğinin üstünde olmalıdır. Bugünkü terminolojiyle Ebu Hanife hukukta sosyolojik ve teleolojik (gai, amaçsal) yorumu esas almıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yaşam tarzı ve sözleriyle, kitaplarıyla dinin özünün ahlak, adalet, dürüstlük, ahlak ve insanı sevmek olduğunu ortaya koyan Hallac-ı Mansur (858-922) bu uğurda Enel Hakk dediği için çarmığa gerilmiştir<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><span style="color:black">[1]</span></a>. Onun düşüncelerinin takipçisi Hoca Ahmet Yesevi’nin (1093-1166) öğrencileri Horasan Erenleri Anadolu’ya gelip bu esaslara bağlı tasavvuf yorumunu anlatmıştır. Böylelikle ahali büyük çoğunlukla Müslüman olmuş; Anadolu Aleviliği doğmuş ve bugünkü Türkiye’nin “manevi çimentosunu” oluşturmuştur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tarihsel, kültürel ve inanca ilişkin Alevi ve Sünni kimliğimizin özü böyle iken günümüz Türkiyesi’nde aklın değil nakillerin tutuculuğuna dayalı bir din yorum ve uygulamasıyla karşı karşıya kalıyoruz Hak, hukuk, adalet ayaklar altında alınmakta, AHİM ve Anayasa Mahkemesi kararları uygulanmamaktadır. Başka bir ifadeyle bırakın gai yorumu, metne bağlı lafzi yorum dahi güme gitmektedir. Dinin temel ve özünü görmek istemeyen hakim, savcı ve diğer yetkililer yürekten bağlı oldukları inançların biçim kuralları ve katı, donuk lafzıyla yetiniyorlarsa mezun oldukları hukuk fakültelerinde Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi, Hukuk Tarihi, Genel Kamu Hukuku, İnsan Hakları , Hukuk Metodolojisi derslerinden nasiplerini alamayan evrensel kültüre bihaber mekanik uygulayıcılar olmaktan ileri gidemezler.</span></span></span></p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="color:black">[1]</span></a> Hayatıyla&nbsp; ve düşünceleriyle ilgili bknz. ÖKTEM, Niyazi: Enel Hakk.Hallac-ı Mansur ve Massignon. Legem Yayıncılık. Ankara 2024.</span></span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 11 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/dinlerin-kurumsallasmasi-ve-yorum-1772984342.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Söylemsel unsurlarla kurumlar yok edilir mi?</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/soylemsel-unsurlarla-kurumlar-yok-edilir-mi-12792</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/soylemsel-unsurlarla-kurumlar-yok-edilir-mi-12792</guid>
                <description><![CDATA[Yasama, yürütme ve yargı erklerinin modern devletin işleyişinin en yalın ifadesini oluşturduğunu düşündüğümüzde, bu erkleri hayata geçiren kurumların icraatleri ile ilgili yayınlar, istenildiği takdirde bu kurumların tamamiyle eksiksiz ve hukuka uygun biçimde çalıştıklarına veya olması gereken işleyiş biçimlerinin bu olduğuna halkı ikna edebilirler. Bu durum, medyanın doğru bilgi verme yoluyla kurumları denetleme işlevini ortadan kaldırarak, medyayı bizzat bu kurumların aşınması sürecinde aktif bir aktör haline getirir]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Günlük dilde söylem genellikle dilin belli bir amaçla kullanım biçimi ve sözcüklerle yaratılan anlamlar, yargılar ve ifadeler olarak anlaşılır. Çoğumuzun salt sözcüklerle oluşturulduğunu varsaydığı söylem, daha geniş bir perspektifle bakıldığında ise yazılı ifadelerden, mimik ve jestlere, dolaşıma sokulan her türlü simge, sembol ve kurgusal içerikten, resmi belge ve bildirilere kadar tarihsellik taşıyan anlamlar bütünüdür.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Söylemi kullanılan dil ile sınırlı tanımından kurtararak, kültürel, siyasi pratikler bütünü olarak ele alan Foucault, iktidarın nasıl işlediğine dair kavrayışımızı derinleştirmiştir. Bu kavrayışa göre tüm söylemsel ifade ve pratikler bir hakikat rejimi oluşturur. Hakikat rejimi belli bir tarihsel döneme özgü ya da belli tarihsel koşulların ürünü olarak tanımlanamayacak ölçüde karmaşıktır. Bu nedenle söylemsel ifadeleri çözümlemek ve bir takım sonuçlara ulaşılmak isteniyorsa çok geniş ve farklı alanlarda söylemsel pratiklerin izlenmesi toplanması gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazının sınırları dahilinde, oldukça kaba hatlarıyla bahsettiğim bu bakış açısı, günümüzdeki bazı gelişmeleri anlamlandırmak için kullanışlı görünmektedir. Hakikat rejimi kavrayışıyla bakıldığında, mevcut hakikat rejimine uygun söylemsel ifadelerin ve pratiklerin dolaşıma girmesinin çok daha kolay olduğu sonucuna varabiliriz. İster görsel, ister yazılı veya işitsel olsun isterse devlete ait veya devlete tabi olandan kaynaklansın, söylemsel pratikler meşruiyetini mevcut hakikat rejimine uygunluğundan alır. Bu düzlem, sosyal, siyasal hayata ve dünyaya dair olayların belli yargılar ve değerlele anlatılması, yeniden sunulması ve aslında yeniden üretimini sağlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modern çağın değerleriyle oluşturulmuş günümüz modern devletlerinin kurumları da devletin geçerli kıldığı hukuki bir düzende varlıklarını sürdürürler. Vatandaşlar, vatandaşlık statülerinden kaynaklanan, yasalarla güvence altına alınmış hakları çerçevesinde bu kurumlardan yararlandıkları gibi, eylemleri nedeniyle söz konusu kurumların yaptırımlarıyla karşılaşırlar. Şematik bir anlatımla devlet, yasama, yürütme ve yargı erklerini bu kurumlar eliyle uygular. Tüm kamu kurumlarının eylem ve icraatleri ana hatlarıyla yasalarla ve yönetmeliklerle belirlenmiştir. Medya ise modern devletlerin icraatlerine dair bilgileri vatandaşlara ileterek, vatandaşların kendi siyasi kararlarını, kendi hakları ve tercihleri yönünde kullanmasını sağlar. Medyanın bu işlevinin diğer yönü ise, alınan karar ve icraatlerin iyi işler bir toplumsal sistemde olması gerektiği gibi denetimini sağlamaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Medya, pek çok iletişim unsurunu, teknik özellikleri gereği etkili biçimde kullanarak mevcut söylemsel ifadeleri yeniden dolaşıma sokma işlevini de görür. Bir anlamda devlet kurumlarının vatandaşların geleceği ile ilgili icraatlerine dair tanımlayıcı ifadelerin hepsini vatandaşların gündelik yaşamlarına taşımış olur. Vatandaşlar, eğitimleri ve deneyimleri neticesinde, devletin kendilerine tanıdığı haklar ile yasama, yürütme, yargının nasıl işlediğine dair belli bir anlayış geliştirirler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi davranışı çoğunlukla oy kullanmakla sınırlı olan vatandaşların siyasi kararlara ve olaylara ilişkin bilgileri yakın çevrelerinin yanı sıra çoğunlukla medyadan kaynaklanmaktadır. Vatandaşlar genellikle, özel bir ilgileri olmadıkça yasama, yürütme ve yargı erklerini kullanan kurumların işleyişinin teknik detaylarına hakim değillerdir. Bu noktada, uzman görüşlerini de aktarır görünen medya içerikleri, siyasal konularda en önemli kaynaklardan biridir. Böylece medya hakikatin ne olduğuna dair referansların tüm iletişim teknikleriyle en aktif bir biçimde aktarıldığı yegane mecra haline gelir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasama, yürütme ve yargı erklerinin modern devletin işleyişinin en yalın ifadesini oluşturduğunu düşündüğümüzde, bu erkleri hayata geçiren kurumların icraatleri ile ilgili yayınlar, istenildiği takdirde bu kurumların tamamiyle eksiksiz ve hukuka uygun biçimde çalıştıklarına veya olması gereken işleyiş biçimlerinin bu olduğuna halkı ikna edebilirler. </span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, medyanın doğru bilgi verme yoluyla kurumları denetleme işlevini ortadan kaldırarak, medyayı bizzat bu kurumların aşınması sürecinde aktif bir aktör haline getirir. İletişim yollarının son hızda çeşitlendiği ve yayıldığı dünyamızda söylemsel unsurlar, somut kurumların varlık sebeplerini ortadan kaldırarak bir anlamda kurumları ortadan kaldırabilir. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 11 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/soylemseln-unsurlarla-kurumlar-yok-edilir-mi-1772983731.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Füzeden jilet</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/fuzeden-jilet-12780</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/fuzeden-jilet-12780</guid>
                <description><![CDATA[Bu gidişle benim gazete yazarlığı kariyerim sürekli savaş konuşmakla geçecek -savaş muhabirleri haricindekiler için pek güzel bir kariyer sayılmasa gerek. Ama enseyi karartmamalı. Her kriz bir fırsat doğurur. İşte Anadolu irfanı, Hatay’a düşen füzeyi on dakikada parçalayıp hurdacıya satmış bile. Belki seneye tıraş olurken füzeden imal edilmiş bir jilet kullanırız.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Galiba biz milletçe üstümüzden göçebeliği atamayacak, bir yere yerleşemeyeceğiz. Bizim oğlanla gelin hanım akşam yemeğe geleceğiz, dediler, geldiler, öğrendik ki taşınıyorlarmış. Yahu evladım siz daha yeni taşınma… diyemedim, üç sene olmuş, tebdil-i mekânda ferahlık varmış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben artık kabullendim, bizim oğlan göçebe. Yerleşik hayata geçebilecek bir zihniyete sahip değil. Pelin’den ümitliydik, bizim oğlanı yerleşik hayata geçirebilir sandık ama netice fiyasko. İyi kız, hoş kız ama o da göçebe.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bayram ya da seyran vakti olmayan bu yemeğin sebebi kısa sürede anlaşıldı; taşınırken torunu bize bırakacaklarmış. Şimdi bu her zaman sevinilecek bir haberdir; gelgelelim, harp çıktı, füzeler havada uçuşuyor. Ben de ister istemez savaşı haberlerden düzenli takip etmeye çalışıyorum. Bir yerlerde füzeler atılır, ses geçirmeyen odalarda savaş planları yapılırken bizim torunla halının desenlerinde oyuncak araba sürmemiz ya da onun zamanlı zamansız benim burnumu sıkması yakışık almaz, diye düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pelin’in en büyük endişesi, Suriye’den sonra bir de İran’dan gelen sığınmacıların ülkeye doluşması -Bayan Ursula ile iyi arkadaş olabileceklerine dair somut bir karine. Eğer sığınmacı akını olmayacak ve bizim mahalleye füze falan düşmeyecekse, tabii bir de kurlar çok yükselmeyecekse, savaş gündemine girmiyor hiç. Gerçi, Narin’in de pek umuru değil. Çocukların taşınacaklarını öğrendiğinden beri ne bombalanan okul, ne savaş teknolojilerindeki yenilikler ne de Hamaney’in nasıl öldürüldüğü umurunda. Bense ne yana baksam savaşa dair izler görmekten kendimi alamıyorum. Tek kişilik bir istihbarat örgütü gibi olan biten ne varsa öğrenmeye çalışıyorum.<br />
Pelin’e, sofrada, gene böyle sığınmacılara karşı coşup adeta gamalı haçlara bürünecek gibi olduğu bir anda, “İranlılar sizin aksinize göçebe değildir,” dedim. Ama yok, nato mermer nato kafa -buradaki “nato”, NATO değil.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savaşı haberlerden izlediğimi söyledim; bunu biraz açayım. Öncelikle, tabii ki, Türk haber kanallarını geziyorum. Ama bunu savaşta neler olduğunu anlamak için değil, neler olamayacağını görmek için yapıyorum. Titrine baksan Portekiz’de asilzade zannedeceğin adamlar öyle yorumlar yapıyorlar, öyle şeyler söylüyorlar ki, alanı dış politika olmayan benim gibi bir bankacı emeklisi gibi el insaf demeden edemiyor.<br />
Bir kurmay albay çıkmış ekrana, artık herkesin unutmaya gayret ettiği S-400’leri hatırlatıyor, bu esnada Amerika’ya da meydan okuyor, “canım isterse kullanırım, sana sormam,” minvalinde sözler sarf ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Sarf” kelimesini bilerek kullandım; zira, aynı zamanda akademisyen de olan -doktorası varmış- bu kurmay albayı dinledikçe ben de zamanımı “israf” etmekte olduğumu fark ettim. Gene de, işte az önce söylediğim sebepten ötürü, yani neyin yapılamayacağını anlatması bakımından Türk kanallarını izlemek yararlı oluyor.<br />
Narin sürekli haberleri takip etmemden çok rahatsız. Savaştan çok sıkıldığını söylediğinde daha haftası çıkmamıştı. Tuhaf bir haletiruhiye içinde dolaşıyor evde. Tek isteği, savaşın bir an evvel bitmesi. İran mı kazanmış, yoksa yirmiye mi bölünmüş, mollalar mı devrilmiş, İran bayrağına Trump’ın dekupesini mi çıkmışlar, onun için çok fark etmiyor. Savaş bitsin, dolayısıyla evdeki şu savaşa hazır hal de sona ersin istiyor. Meslek sahibi, seküler bir kadın olarak molla rejimine en ufak bir müsamahası bulunmadığı için Amerika’nın saldırısını desteklemese de çok da kızmıyor. Bu molla rejiminin iler tutar bir yeri yok ama Amerika’nın işi midir canının çektiği her yere müdahale etmek, diye sorduğumda da savaştan ve savaş konuşmaktan çok sıkıldığını söyleyip hiç uzatmadan kesip atıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gidişle benim gazete yazarlığı kariyerim sürekli savaş konuşmakla geçecek -savaş muhabirleri haricindekiler için pek güzel bir kariyer sayılmasa gerek. Ama enseyi karartmamalı. Her kriz bir fırsat doğurur. İşte Anadolu irfanı, Hatay’a düşen füzeyi on dakikada parçalayıp hurdacıya satmış bile. Belki seneye tıraş olurken füzeden imal edilmiş bir jilet kullanırız.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Mehmet Akif Koç’a not:</strong> Mehmet Akif Bey kardeşim, sosyal medyada benim kariyer planlamama dair öngörülerini yazmışsın. Hayaller gençlikte kurulur, ihtiyarlıkta zor gelir. İlle bir şey düşünüyorsan, BM Genel Sekreterliği gibi prestiji sorumluluğundan yüksek bir mevkiyi tercih edeceğimi bil. Ayrıca, senin çevren geniştir, ne de olsa sürekli ekranlardasın, bir Avrupalı gibi günün her saati “endişeli, kaygılı ya da çok kaygılı” olduğuna dair açıklamalar yapabilirim.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 08 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/fuzeden-jilet-1772917366.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tek kaşık, tek tabak, tek enkaz: Mollanın yolculuğu</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tek-kasik-tek-tabak-tek-enkaz-mollanin-yolculugu-12761</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tek-kasik-tek-tabak-tek-enkaz-mollanin-yolculugu-12761</guid>
                <description><![CDATA[İran uzun bir süre dünyaya devrim ihraç etti. Bugün bu ihracatın zehirli meyvelerini ithal ediyor. 1979 devriminin konjonktürünü okuyamayan mollaların miyopluğu 2026’daki dünyayı algılamayan mollaların miyopluğu ile üst üste biniyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İslam ve Devrim kelimelerinin yan yana geldiği 1979’da ilkokul öğrencisiydim. Humeyni’nin Şah Rejiminin sonunu getirmek üzere uçağın merdivenlerinden inişine tanık olmuştum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihteki önemli olaylara şahit olmanın ayrıcalık olup olmadığını bilmiyorum. 1453’e 1789’a 1918’e ya da 1945’e tanık olmadık ama yaşananları en ince ayrıntısına kadar biliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de bugünlerin insanlarında ortak hafıza kaybından söz etmek için de çok fazla neden var. Öyle olmasa İran’ın 47 yıllık macerasında yaşananlara daha derinden bakmak ve olanları tarihsel perspektifte okumak mümkün olurdu. Örneğin Musaddık’ı deviren Batının Şah’ın alaşağı edilmesine seyirci kalmasının 1979’un soğuk savaşın en sert yıllarından biri olmasıyla ilişkisi göz ardı edilmezdi. 1979; 1980 Moskova Olimpiyatları arifesiydi. Afganistan’ı işgal eden Sovyetleri protesto eden Batılı ülkelerin tek bir sporcusu bile 80 Olimpiyatlarında madalya kazanamadı. Çünkü dönemin tek kanallı televizyonlarında Sovyet işgali protesto edilmiş ve ABD’de çekilen reklam filmleri ile Olimpiyat’a boykot çağrısı yapılmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1980’de ABD’nin kovboy bir Başkanı vardı. Bir Trump değildi ama tartışmasız onun 1980’deki halini temsil ediyordu. Reagan Beyaz Saray’da konuk ettiği Afgan Mücahidlerine “sizler Amerika’yı kuran kurucu babalar kadar önemlisiniz” diyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pek çoğu Mason Locası üyesi olan Kurucu Babaların Afganistan dağlarından çıkıp gelmiş mücahidlerle ortak noktası ne olabilirdi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benjamin Franklin’in aklına gelmeyen 1776’da pek de önemi olmayan konular 204 yıl sonra en öndeydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İran’ın en büyük ihracat kalemi olan Petrol’un yanına parlak bir fikir gibi gelen yeni bir ihracat kalemi eklenmişti. Bu da İslam Devrimi ihracatı idi. İran kendi devriminin tarihsel koşullarını okumadan dünyayı benzer İslam devletleri ile donatabileceği hayali ile çevresine bu ideolojinin aparatlarını monte etmeye çalıştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika Birleşik Devletleri Sovyetler Birliği’ni Soğuk Savaş’ta yenmeyi kafaya koymuştu ama bunu yapabilmek için Sovyetleri yumuşak karnından vurmanın gereğini anlamıştı. Sovyetleri Yeşil bir Kuşak ile çevrelemek Komünist ideolojinin din diyanetle olan ilişkisini Müslümanlıkla çatıştırmak çok parlak bir fikir gibi görünmekteydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu fikrin en önemli kazançlarından biri de Humeyni’nin hanesindeydi. İran’ın tarihsel koşuları, sosyolojisi ne denli uygun olursa olsun 1979’da Dünya ortadan ikiye bölünmemiş olsa Humeyni muhtemel ki Paris’te bir müslüman mezarlığında basit bir mezarda son yolculuğuna uğurlanırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Humeyni Devrimciydi kabul. Tek bir kaşığı, tek bir tabağı ve tek bir yatağı vardı. Rol modeldi. Ama arkasında koskoca bir batı blokunun Sovyetleri alt etme motivasyonu olmasa İran’a Ayettullah olmayı ancak rüyasında görürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ı İslam Devrimine emanet etmek, Ziya Ülhak’ın Pakistan’ı, Kenan Evren’in Türkiyesi ve Mücahitlerin Afganistan’ı ile beraber Sovyetler için sonu başlatmak anlamına geliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran Devriminin en büyük yanılgısı da bu oldu. İran’ın mollaları devrimi kendi inançlarının zaferi olarak gördüler. İki kutuplu dünyada geçen 10 yılı aşan ilk dönemde ülkedeki tüm solcuların tırnaklarını söküp, buna dayanamayanların ülkeyi terk etmesine seyirci kaldılar. İran’ın geri kalanı onlara yetiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’ın en büyük ihracat kalemi olan Petrol’un yanına parlak bir fikir gibi gelen yeni bir ihracat kalemi eklenmişti. Bu da İslam Devrimi ihracatı idi. İran kendi devriminin tarihsel koşullarını okumadan dünyayı benzer İslam devletleri ile donatabileceği hayali ile çevresine bu ideolojinin aparatlarını monte etmeye çalıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye bu devrim ihracatı projesinde en çok yara alan ülkeler arasında yer aldı. Uğur Mumcu’dan , Kışlalı’ya Üçok’dan Muammer Aksoy’a Türkiye’de sosyalist, Atatürkçü , anti emperyalist ama dine bakış açısından da İranlı mollalarla uzlaşması olmayan pek çok aydın bu sürecin kurbanları arasında yer aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran devleti bizatihi bu ölümlerin arkasında görünmese de İran Devrimine öykünen romantik “Devrimciler” bu süreçte pek çok cinayetin faili oldular.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran uzun bir süre dünyaya devrim ihraç etti. Bugün bu ihracatın zehirli meyvelerini ithal ediyor. 1979 devriminin konjonktürünü okuyamayan mollaların miyopluğu 2026’daki dünyayı algılamayan mollaların miyopluğu ile üst üste biniyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2025-2026’da ülke, rialin dolar karşısında yarıdan fazla değer kaybettiği, enflasyonun %40-60 bandında seyrettiği, petrol ihracatının yaptırımlar ve gri pazar indirimleriyle daraldığı bir ekonomik felaketin ortasında. Aralık 2025’ten itibaren başlayan ve 31 vilayete yayılan protestolar &nbsp;rejimin en kanlı bastırma operasyonlarından birine yol açtı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devrim ihracı hayali, Suriye’den Yemen’e kadar vekil güçlere harcanan milyarlarca dolarla birlikte, İran’ı bölgesel izolasyona ve içerde meşruiyet krizine sürükledi; 2025’teki 12 günlük İsrail-ABD çatışması sonrası son süreçte Hamaney’in de aralarında bulunduğu üst düzey komutanların öldürülmesi, rejimi varoluşunun en kırılgan aşamasına getirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">47 yıl önce Soğuk Savaş’ın hediyesi olarak doğan devrim, bugün kendi zehirli meyvelerini ithal etmek zorunda kaldı. Tarih kendisini yanlış okuyanların mezarını kazar. İranlı mollaların bunu öğrenmesi yarım yüzyılı buldu.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 06 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/tek-kasik-tek-tabak-tek-enkaz-mollanin-yolculugu-1772707768.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Onlar yaşıyor… biz uyuyoruz</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/onlar-yasiyor-biz-uyuyoruz-12723</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/onlar-yasiyor-biz-uyuyoruz-12723</guid>
                <description><![CDATA[They Live’in niye ölümsüz olduğunu anladığımızı sanıyorum. İzleyin, izlettirin. Aile bakanınız uyarsa da çocuklarınıza izletin. Sonundaki kısa çıplaklık içeren sahneyi de doğanın bir parçası gibi düşünün. Her şey ahlak değil…Ya da bir saniye. Hiçbir şey ahlak değil.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünkü yazının konusu, Amerikan sinemasının en “sol”, en marjinal yönetmenlerinden üstat John Carpenter’ın 1988 yapımı <em>They Live </em>(Onlar Yaşıyor) filmi. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">They Live, Ray Nelson’ın <em>Eight O’Clock in the Morning </em>adlı kısa öyküsünden alınmış. Carpenter, 1988 Mart ve Nisan aylarında filmi 3 milyon dolar gibi küçük bir bütçe ile çekmiş. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu film de Carpenter’ın çoğu filminin yaşadığı şeyi yaşamış. İlk başlarda küçük ölçekli bir gişe hasılatı kazansa da sonra unutulmuş ve <em>kült film </em>statüsüne erişmiş bir film. Tıpkı Carpenter’ın <em>The Thing, Prince of Darkness, In the Mouth of Madness </em>ve <em>Escape from New York </em>filmlerinde olduğu gibi. Bu filmlerin çoğunun kaderi de kült film olma yolunda ilerlemişti. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Carpenter’ın B tipi film yaparak A tipi filmlerin başaramadığını başarması ayrı bir hikâye konusu. 1960’lardan başlayarak 1980’lere (ve sonra 90’lara) kadar Hollywood desteği olmaksızın düşük bütçeyle çekilen filmlere genelde B tipi filmler deniyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>They Live </em>de tam olarak bu tip filmlerden. Hikayemiz, Los Angeles’a bir iş bulmaya gelen kimsesiz bir adamın macerası. İsmi Nada. Bu ismi bir kenara yazın. Sonra geleceğiz. Nada, bir inşaatta bir iş buluyor ama kalacak yer aradığı sırada arkadaşı Frank ona kimsesizlere destek veren Metodist bir kilisenin komününü buluyor. Bir süre bu kilisenin zulasında bir koli gözlük buluyor. Gözlüğü taktığında ise işler değişiyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gözlük, “hakikati” gösteriyor. Gözlüğü taktığında normalde bilgisayar reklamı gibi görünen reklam panosunda “tüket”, “itaat et”, “üre” gibi mesajlar yazıyor. Dergilerde de “uyu” gibi mesajlar var. Paranın üzerinde “bu senin tanrın” yazıyor mesela. Daha da kötüsü, gözlük bazı insanların “iç yüzünü” de gösteriyor. Adeta kafatasındaki kaslar ve damarlar ortaya çıkmış, derisi yüzülmüş gibi görünüyor insanlar. İyi insanlar ise gözlük takılmasına rağmen normal görünüyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu iyi insanların çoğunun emekçi olduğunu söylemeye gerek yok. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Spoiler içerir: Nada</em>, kilisenin gözlük ve korsan TV yayınlarıyla, zengin elitleri besleyen bir grup elit uzaylı yaratığın halkı uyuttuğuna yönelik bir aydınlatma ve direniş görevi yaptığını fark ediyor. Arkadaşı Frank’i -her ne kadar zorlu bir kavga sonunda olsa da- ikna etmeyi başarıyor. &nbsp;Uzaylıların gerçek görünümü ve bu uyutma işi ise bir TV kanalıyla oluyor. Nada maceraları boyunca ona yardım edeceğini umduğu bir kadın olan Holly ile kanalı basıyor. Bu kadın gözlükte normal görünüyor ancak “elitlerin” maşası olarak önce Frank’i sonra Nada’yı vuruyor, Nada ölmeden sinyali kesiyor ve tüm dünya gerçeğe, yani uzaylıların varlığına uyanıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Matrix 1999 yılında çıkmadan çok önce Matrix’i anlatan ilk film olabilir <em>They Live</em>. Carpenter’ın otomatik tüfeği tek eliyle kullanan sarışın kaslı kahraman karakteri, bu filmi müthiş bir B filmi sosuna buluyor; karakterlerin çok esaslı olmayan oyunculuğu, kurgusu, hikayesinin bu şekilde ele alınışı aslında düzenli bir anlatımın nasıl satirik bir şekilde ele alındığını gösteriyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Carpenter ile yapılan röportajlarda yönetmen, bu filmi o dönem ABD başkanı olan Reagan’ın neoliberal politikalarına yönelik bir eleştiri olarak yaptığını söylüyor. Zengin elitleri yavaş yavaş üste çıkarmaya çalışan, dünyanın kurtarıcısı rolüne büründüren ve bizi bugüne getiren politikaların temelinin nasıl atıldığını bu filmde görüyorsunuz. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filmde ise çok önemli bir ayrıntı var; herkes gözlük takıldığında o derisi yüzülmüş insan-uzaylı şeklinde görünmüyor. Elit zenginler de var son derece bu dünyadan olan ve insan görünen. Bunlar aslında o uzaylı varlıkların maşası ve filmin sonuna doğru bir yerde kendi velinimetlerinin onları nasıl beslediğini bir toplantıda anlatıyorlar. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Film aslında bir neoliberal düzen eleştirisinin sembolizmi değil sadece. Başka motivasyonların da insanları gayet bizden olmayan, insana ve doğaya ait olmayan bir seviyeye nasıl çıktığını anlamak açısından önemli. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filmde çok meşhur bir yumruklu kavga sahnesi var. Gözlükleri bulan ve gerçeği öğrenen Nada, dostu Frank’in de bunu görmesini istiyor. Frank bunu kabul etmiyor. Bunun üzerine Nada ve Frank kavgaya tutuşuyorlar. Bu sahne neredeyse 5.30 dakika boyunca sürüyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu filmi ben ilk defa ortaokuldayken, film yayınlandıktan üç sene sonra VHS kasette izlemiştim. İlk izlediğimde gerçekten de bu kadar uzun bir kavga sahnesinin absürtlüğü beni güldürmüştü. Geçen haftalarda bir daha izlediğimde hala güldüğümü itiraf etmeliyim. Ancak aynı sebeple değil. Film, yeni bir hakikati bir insana kabul ettirmenin, ideolojik bakışı değiştirmenin ne kadar zor olduğunu gözlük metaforuyla çok güzel anlatıyordu. Carpenter, hesapçı kitapçı, maliyet sonuçlu bir yönetmen olarak değil, her şeyi öngörerek, bütün samimiyeti ve dürüstlüğüyle o kavga sahnesini çekmişti. Müthiş olduğunu söylemek lazım. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu filmi izledikten sonra filozof Slavoj Žižek’in <em>The Pervert’s Guide to Ideology </em>(Sapığın İdeoloji Rehberi) adındaki müthiş belgeselini izlemenizi tavsiye ederim. Žižek’in <em>A Clockwork Orange</em>’dan<em>, Jaws</em>’a<em>, The Last Temptation of Christ</em>’ten<em> The Dark Knight</em> gibi filmlere kadar pek çok film üzerinden ideoloji eleştirisi yaptığı bu belgeselde <em>They Live </em>de var. Özellikle <em>They Live</em>, Žižek üzerinde çok etkide bulunmuş. Kavga büyük çöp tenekelerinin bulunduğu bir ara sokakta geçiyor. Nada’nın Frank’e söylediği bir laf var: “Şimdi bu gözlükleri tak, yoksa çöp tenekesinden yemeye devam et.” </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Žižek işte bu çöp tenekesinin ne olduğunu şöyle söyler; “ben zaten bu çöp tenekesinden yiyorum ve bunun adı ideoloji.” </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filmin bu anlamda iki katmanı var; birisi hepimizin bildiği bu dünyanın gerçekliği olarak, yadsınamaz, şüphe duyulamaz bir iktisadi varlık, bir entitenin bizi uyuttuğu gerçeği. Bu bir hakikat. Kimse paradan şüphe duymuyor. Kimse faizden şüphe duymuyor. Kimse temettü kazançlarından, kur artışından, borsa spekülasyonundan, emlak getirilerinden şüphe duymuyor. Birisi size durup dururken bir içecek ya da yiyecek ikram etse, “içinde acaba ne olabilir?” diye düşünen zihinlerimiz, alışageldiğimiz yaşam pratiğinde 9-6 çalışma düzenini, buna göre ayarlamamız gereken uyku vakitlerimizi, hayatımızı “boşa” geçirmememizi öğütleyen çalışma ahlakını benimsemiş, buna harfiyen uyuyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak; Carpenter’ın bununla yetinen bir adam olduğunu sanıyorsanız yanılgı içindesiniz. Carpenter, bu ideolojik katmana titizlikle bir astar daha atıyor. Adeta ustalıkla saklanmış, bir ceketin iç cebi gibi dikilen bu astarı görmek için biraz daha düşünmeniz gerekiyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu da bu alışılagelmiş olanın sorgulanamaz doğasını kabul eden insan doğasının karanlığının kökenine dair Carpenter’ın o pesimist iddiası. O iddia şuradan geliyor; ister siz o uzaylılardan biri olun ya da olmayın, eğer o karanlık varlıkların da ait olduğu düzleme kendinizi ait hissediyorsanız, o gözlük dahi sizi kurtaramaz. İdeolojik entitenin arzulardan oluşan bu karanlık iradenin sadece görünen yüzü diyebiliriz. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu aslında Carpenter’ın, çok sevip saydığı başka bir ustaya saygı duruşunun da ifadesi; H. P. Lovecraft. Lovecraft’ın insan denilen varlığın kozmik ölçekte hiçbir önemi olmadığına yönelik görüşünü Carpenter’ın <em>They Live’</em>inde ziyadesiyle görüyorsunuz. O kadar önemsiz ki, belki bu uzaylı varlıklar da kendi kontrolleri altında olan insanı sonsuzca kontrol etme arzusunun bir kölesi. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada çok daha tuhaf bir nüans var. Karakterimizin adı. Nada. Nada, İngilizceye İspanyolcadan geçen bir sokak kelimesi. <em>Nothing </em>demek. Karakterimiz aslında bir hiç kimse. Sergio Leone’nin meşhur <em>Dolar Üçlemesi </em>serisinde Clint Eastwood’un oynadığı karakterin “gerçek” adı gibi: <em>The Man with No Name</em>. İsmi olmayan adam. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görüldüğü üzere gözlük ve onun hikmetini Nada’dan önce bilenler var. Ancak Nada bunu tek başına buluyor. Bu bence elmas değerindeki bu filmin asıl cevherini oluşturan hikmet olabilir. Nada, belirli bir kiliseye, gruba dahil olmadan hakikati buluyor. Kendisi bir Sokrates olarak da mağaradan insanları dışarı çıkarmaya çalışıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>They Live</em>’in niye ölümsüz olduğunu anladığımızı sanıyorum. İzleyin, izlettirin. Aile bakanınız uyarsa da çocuklarınıza izletin. Sonundaki kısa çıplaklık içeren sahneyi de doğanın bir parçası gibi düşünün. Her şey ahlak değil…Ya da bir saniye. <em>Hiçbir şey ahlak değil</em>.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Feb 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/onlar-yasiyor-biz-uyuyoruz-1772128558.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Festival ekonomisini yeniden düşünmek: Bağımsızlığın imkân ve imkânsızlıkları</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/festival-ekonomisini-yeniden-dusunmek-bagimsizligin-imkan-ve-imkansizliklari-12721</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/festival-ekonomisini-yeniden-dusunmek-bagimsizligin-imkan-ve-imkansizliklari-12721</guid>
                <description><![CDATA[Politik olarak kısıtlanmış bir alanda var olmanın ve hatta konuşmanın bile, o alanın yapısal baskılarını görünmez kılabilecek bir iş birliğine dönüşme ihtimalidir. Bu durum, eleştirel bir konum alma niyeti taşısa bile, mevcut düzenin dolaylı biçimde meşrulaştırılması ya da bir tür temize çekilmesi riskini beraberinde getirmektedir]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bağımsız filmler denilince aklımıza ana akımdan ayrılan estetik tercihler ve anlatı dili dışında, üretim ve finansman modeli olarak da gişe odaklı pratiklerin dışında konumlanan, finansmanını ise çoğunlukla kamu ve festival destekleri, uluslararası fonlar ve ortak yapım ağları üzerinden sağlayan filmler akla gelir. Dolayısıyla bağımsız film tanımındaki “bağımsızlık”, kurumsal bağların tamamen yokluğu anlamına gelmez; gişe merkezli endüstriyel mantığın dışında konumlanan alternatif bir üretim rejimine işaret eder. Bu filmler dolaşımlarını ise öncelikli olarak festivaller üzerinden yaparlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada bu filmlerin neyden bağımsız olduğunu tekrar düşünmek gerekmektedir. Eğer bağımsızlık yalnızca içeriğe dair müdahale ya da kısıtlılık oluşturma ihtimali olan finansman modellerinden uzak durmak anlamına geliyorsa, festival ağlarına ve fon mekanizmalarına eklemlenmek de yeni bir bağımlılık biçimi oluşturma riskine sahip değil midir? Söz konusu bağımlılık daha ödül konuşması meselelerine gelmeden çok önce başlar. Genellikle açık müdahale biçiminde değil; proje geliştirme aşamasında yönlendirilen temalar, uluslararası ortak yapım beklentileri ve dolaşım stratejileri üzerinden işler. Böylece bağımsızlık, mutlak bir özerklikten çok, gişe yerine prestij gibi farklı değer rejimleri arasında konumlanma meselesine dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Festivaller kendilerini estetik platformlar olarak tanımlar. Sanatın evrenselliği, yaratıcı özgürlük, kültürel diyalog gibi kavramlar bu alanın meşruiyet zeminini oluşturur. Ancak programlama kararları, jüri seçimleri, açılış konuşmaları ve ödül dağılımı, yalnızca sanatsal tercihler değildir. Her seçim aynı zamanda bir konumlanmadır. Tarafsızlık iddiası ise çoğu zaman mevcut güç dengelerinin konforlu bir uzantısı ve yansımasına dönüşür. Kültürel alanın “politik olmama” söylemi, çoğu zaman hâlihazırdaki politik düzenin içinde yerini almasına ve sistemin bekasına hizmet eder.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Festival ekonomisi, filmlerin ticari pazara girmeden önce ya da ona alternatif olarak festival ağları üzerinden dolaşıma sokulduğu, değerinin estetik ve sembolik ölçütler üzerinden üretildiği bir sistemdir. Bu sistemde bir filmin değeri, kaç seyirciye ulaştığından çok hangi seçkilere davet edildiği, hangi ödülleri aldığı, hangi eleştirel tartışmalara dâhil olduğu ve hangi uluslararası ağlara bağlandığı üzerinden belirlenir. Festival seçkisine girmek, yalnızca gösterim imkânı değil; aynı zamanda <em>kültürel meşruiyet</em> kazanmak anlamına gelir. Bourdieu’nün kültürel sermaye kavramı, burada belirleyici bir çerçeve sunar. Ona göre kültürel alan, ekonomik ve sembolik sermayenin farklı oranlarda dağıldığı bir mücadele alanıdır. Alan içindeki aktörler yalnızca maddi kazanç için değil, tanınma ve meşruiyet için de rekabet ederler. Festival ekonomisi tam da bu sembolik sermaye üretim mekanizmasının kurumsallaşmış biçimi olarak işlev görür. <strong><em>Ancak Bourdieu’nün işaret ettiği gibi, her alan kendi iç hiyerarşisini ve bağımlılık ilişkilerini de üretir. Sembolik sermaye kazanmak isteyen aktörler, alanın tanınma ölçütlerine göre konumlanmak durumunda kalırlar.</em></strong> Eğer gişe filmlerinde hasılat belirleyici ise, festival ekonomisinde tanınma kriterleri ve uluslararası görünürlük belirleyici hâle gelir. Her iki durumda da film, bir dolaşım mantığının sınırları içinde konumlanır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son dönemdeki festival tartışmalarının görünür kıldığı soru tam da budur: Festival ekonomisi <em>bağımsız sinemaya</em> alan açarken, onu belirli estetik ve politik çerçeveler içinde üretmeye teşvik ediyor mu? Film üreticisini belirli sınırlar dahilinde konuşmaya ya da sessiz kalmaya mecbur bırakıyor mu? Hikayesi anlatılanlar kimler ve kimin gözünden hikayeleri anlatılıyor? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kültürel alan yalnızca hangi filmin dolaşıma gireceğini değil, kimin konuşabileceğini ve hangi seslerin meşru kabul edileceğini de belirler. Spivak’ın “madun konuşabilir mi?” sorusu bu bağlamda yeniden anlam kazanır. <strong><em>Kadınların, etnik ve kültürel azınlıkların ya da farklı toplumsal konumların hikâyeleri festival alanında gerçekten kendi özneleri tarafından mı anlatılmaktadır, yoksa bu temsiller belirli bir merkezî estetik ve politik çerçeveye uyum sağladıkları ölçüde mi görünürlük kazanmaktadır?</em></strong> Temsil hakkının tanınması ile temsilin belirli beklentilere göre biçimlendirilmesi arasındaki gerilim burada belirleyici hâle gelir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum yalnızca üretim aşamasında değil, seçki ve gösterim süreçlerinde de kendini gösterir. Programdan çıkarma kararları, dolaylı baskılar ya da örtük sansür mekanizmaları, festival alanının tamamen nötr bir estetik platform olmadığını ortaya koyar. Elsaesser’in belirttiği gibi festival ağları küresel sinema coğrafyasını yeniden haritalandıran düğüm noktalarıdır. Hollywood dışı sinemalar için alternatif dolaşım imkânı sunarken aynı zamanda yeni merkez-çevre ilişkileri üretir. De Valck’in vurguladığı üzere festival seçkisine dâhil olmak belirli estetik ve politik kriterlere bağlıdır. Dolayısıyla festival alanı özerk görünse de kendi normlarını ve eşik bekçilerini üreten bir alan olarak biçimlenir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Festivallerle ilgili güncel tartışmalarda ise, tartışma zemini hızla sanatçıların festivale katılma ya da çekilme gibi bireysel tercihine indirgenmektedir. Oysa mesele kişisel ahlak tartışması olmaktan çok, alanın yapısal dinamikleriyle ilgilidir. Bir festivale katılım otomatik olarak onay anlamına gelmese ve içeriden müdahale imkânı gibi bir strateji içerse de katılımın sembolik bir meşruiyet üretme işlevi olduğunu da göz ardı edemeyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tartışmalarda öne çıkan bir diğer mesele ise, politik olarak kısıtlanmış bir alanda var olmanın ve hatta konuşmanın bile, o alanın yapısal baskılarını görünmez kılabilecek bir iş birliğine dönüşme ihtimalidir. Bu durum, eleştirel bir konum alma niyeti taşısa bile, mevcut düzenin dolaylı biçimde meşrulaştırılması ya da bir tür temize çekilmesi riskini beraberinde getirmektedir. Ayrıca sistemlerin muhalif ögeleri bünyesine katarak zararsız muhalefete dönüştürme kapasitesi göz ardı edilmemeli ve festival seçkileri bu bağlamda da yeniden değerlendirilmelidir.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Festival tartışmaları bu nedenle geçici polemikler değildir. Kültürel alanın gerçekten özerk olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme getirir. Sanatın siyasetten tamamen ayrışabileceği düşüncesi, çoğu zaman siyasetin estetik bir dille görünmez kılınması anlamına gelir. Belki de asıl üzerinde durulması gereken soru şudur: <strong><em>Görünürlük dağıtılırken etik ve estetik bir ölçüt gerçekten var mıdır, yoksa bu dağılım mevcut güç dengelerinin doğal bir uzantısı mıdır?<strong><em> </em></strong>Ve belki de bağımsızlık, sandığımız gibi bağlardan kurtulmak değil; hangi bağın içinde konumlanmayı seçtiğimizi fark etmekle başlar.</em></strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 27 Feb 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/festival-ekonomisini-yeniden-dusunmek-bagimsizligin-imkan-ve-imkansizliklari-1772128085.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hamnet bize ne anlatıyor?</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hamnet-bize-ne-anlatiyor-12718</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hamnet-bize-ne-anlatiyor-12718</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye dünyanın neresinde sorusunun yanıtı aslında bu filme verilen tepkilerle anlaşılıyor. 1071’den beri Anadolu’dayız ama göçümüz hala devam ediyor. Kendi evimizi bulamadık bulsak kat çıkıyoruz hep köye ev yapma derdindeyiz. En kültürlümüz bile Shakespeare’in hayat hikayesinden çok kendi gözümüzden düşen yaşa odaklanmış durumda.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Bodo Glimt’in İnter’i iki maçta da yenmesi üzerine pek çok kişi bu takımın 54 bin nüfuslu bir şehrin takımı olmasından yola çıkarak Türkiye’de neden böyle bir başarı sağlanmadığını sorguladı.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten de tek bir sitede bile 3100 konut bulunan bir ülkede yaşıyoruz. 54.000’i bırakın bir şehir İstanbul’un ilçeleri kulağına damlatır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Meşhur boyu değil işlevi tanımını sayısına bakma kalitesine bak diye çevirebiliriz. Nufusu milyonu bulan ilçeleri İstanbul’un acaipliği olarak tanımlasanız bile 100.000 leri aşan taşra ilçelerini ne yapacaksınız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üstelik bir de nüfus artık artmıyor , öldük battık replikleri var. 85 milyona kadar geldik ama buradan ilerisi zor görünüyor diye neredeyse milli yas ilan edilecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin 85 milyonluk nüfusu ile Norveç’in 6 milyonluk nüfusunu mukayese etmeyenler Bodo’nun 54.000 lik nüfusunun nasıl böyle özmal bir takım ile başarılı olduğuna hayret ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">800.000 km2 lik ülkenin %1’ine ülkenin neredeyse üçte biri yığılmış durumda. Son 25 yılda hızlanan trend ise bütün çeperlerin de merkeze doğru yönelmesine yol açtı. Anadolu ve Trakya’nın şehir merkezleri betona doyarken küçük yerleşimler boşalmaya yüz tuttu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bodo’nun başarısının bu şehirden 10 kat 20 kat kalabalık şehirlerimizden çıkmayışına hayıflananlar aslında çok temel bazı konuları göz ardı ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye belki kağıt üzerinde 85 milyon kişiden oluşuyor ama bu 85 milyonun ihtiyaçlar hiyerarşisi ile olan ilişkileri hiç de benzer değil. Türkiye Şampiyonlar Ligi'nde pek görünür değil (Galatasaray’ı kutlamayı es geçmeyelim) ama eşitsizliğin Şampiyonlar Liginde ilk üçte yer alıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Paradır bugün yoktur yarın kazanılır ama asıl sorun ise kültürel gelişim düzeyinde. Nüfusun sadece %10’unun pasaportu var ve bunların önemli bir kısmı da bu pasaportu sadece ibadet maksatlı gezilerde kullanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">54.000 kişinin yaşadığı bir şehirden Bodo gibi bir takım çıkabilir ama Türkiye’de sporun geniş kitlelere yayılıp bunların arasından iyi sporcular çıkmasını sağlayacak bir insani gelişim modelinin varlığından söz edemeyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bu anlattıklarının bu yazının başlığı ile ne alakası var diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Biz sinema yazısı okuyacaktık sen neler anlatıyorsun diyorsunuz muhtemelen.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hamnet filminin Oscar’a da aday olmasına karşın çok izlenmesine hayret edenler bu filmin aşırı dramatik olmasından şikayet ediyorlar. Oyuncuların deyim yerindeyse attıra attıra oynamaları, duyguları büyütmeleri üzerinden filmin bu konudaki istismar yükünün fazlalığının altını çiziyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu eleştirilerin kendince haklı yönleri olsa da filmin insanlık tarihinin en önemli yazarlarından birinin hatta birincisinin hayatından bir kesit olmasının göz ardı edildiğini düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu filmi Shakespeare’in değil sıradan bir Strafford’lunun hayatından bir parça olsa eleştiriler haklı olurdu. Zaten muhtemel ki böyle bir film de olmazdı. Oysa karşımızda William Shakespeare ve onun hayat arkadaşı Anne Hathaway var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin bu filmle ilgilenen entelektüel kesimleri bile yorumlarında filmin omurgasında Shakespeare olduğunu göz ardı ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hikayenin gerçekte yaşanmış olup olmaması da önemsiz aslında. Dünyaya şekil vermiş bir adamın yani Shakespeare’in hikayesini izliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filmin tüm yabancı yorumlarında hikayenin Shakespeare’le olan bağı merkezdeyken burada Shakespeare’den bile söz etmeden yorumlar başlayıp bitebiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye dünyanın neresinde sorusunun yanıtı aslında bu filme verilen tepkilerle anlaşılıyor. Türkiye 85 milyonluk bir ülkenin tüketmesi gereken sporu da kültürü de tüketmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1071’den beri Anadolu’dayız ama göçümüz hala devam ediyor. Kendi evimizi bulamadık bulsak kat çıkıyoruz hep köye ev yapma derdindeyiz. Bazen evimiz tepemize de yıkılıyor ama yine de aynı güvensiz yaşamlarda ısrar ediyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En kültürlümüz bile Shakespeare’in hayat hikayesinden çok kendi gözümüzden düşen yaşa odaklanmış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin en önemli sorunu bu kendiyle dolu olma hali mi yoksa? İhtiyaçlar hiyerarşisinin hep tabanında gezme. Hiçbir zaman emekli olamayan politikacılar da acaba yapacak daha eğlenceli iş yokluğundan mı evlerine gidemiyorlar?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Feb 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/hamnet-bize-ne-anlatiyor-1772126922.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bembeyaz gelinlik ve suskun topraklar: Bir yolculuğun ardında kalan soru</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bembeyaz-gelinlik-ve-suskun-topraklar-bir-yolculugun-ardinda-kalan-soru-12711</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bembeyaz-gelinlik-ve-suskun-topraklar-bir-yolculugun-ardinda-kalan-soru-12711</guid>
                <description><![CDATA[Bir toplum, kadınlarının korkmadan yaşayamadığı bir yerde ne kadar güçlü görünürse görünsün, içten içe çürür. Çünkü barış nutuklarla değil, en kırılgan olanı koruyabildiğimizde gerçektir. Ve biz her sustuğumuzda, o beyaz biraz daha kararır. Sessizlik ağır bir lekedir. Ve o leke, beyazdan daha hızlı yayılır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2008 yılının Mart ayında, Milan’dan yola çıktı Pippa Bacca.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek adı Giuseppina Pasqualino di Marineo olan sanatçının üzerinde bembeyaz bir gelinlik vardı. Bu bir düğüne değil; insanlığa duyulan güvene doğru atılmış bir adımdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün çoğumuz onun adını hatırlamakta zorlanıyoruz. Oysa çıktığı yol, unutulacak bir yol değildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanatçı arkadaşı Silvia Moro ile başlattıkları “Brides on Tour” (Gezen Gelinler) performansı, Avrupa’dan Orta Doğu’ya uzanacak bir barış yolculuğuydu. Amaçları hem sade hem sarsıcıydı:<br />
Savaşın, yıkımın ve güvensizliğin izlerini taşıyan coğrafyalardan geçerek insanlara güvenmenin hâlâ mümkün olduğunu göstermek… Sessiz çığlıklara ortak olmak… Toplumsal hafızayı diri tutmak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yola, Leonardo da Vinci’nin The Last Supper ( Son Akşam Yemeği) eserinin bulunduğu şehirden çıktılar. Bunun son yolculukları olacağını bilmiyorlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önce Slovenya.<br />
Sonra Hırvatistan.<br />
Ardından Bosna-Hersek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bosna… Daha on üç yıl önce Srebrenica’da bir soykırım yaşanmıştı. Toprak suskundu ama hafıza konuşuyordu. Beyaz mezar taşları göğe doğru yükselirken, bir başka beyazlık onların arasından geçiyordu: bir gelinlik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O gelinlik, kaybedilmiş oğulların, eşlerin, babaların yasının içinden geçti. Barışı soyut bir temenniden çıkarıp yaşayan bir bedene dönüştürdü. Sessiz çığlıklara sessizce eşlik etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra Sırbistan. Milliyetçiliğin sert yüzü, yakın geçmişin ağır yükü.<br />
Ardından Bulgaristan.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Balkanlar, 20. yüzyılın en kanlı sayfalarından bazılarını taşıyan bir coğrafyaydı. Etnik temizlikler, kuşatmalar, parçalanmış hayatlar… İşte o topraklarda bir kadın, gelinliğiyle otostop yapıyordu. Tanımadığı insanların arabalarına biniyor, gözlerinin içine bakıyor ve insanlığın özünde iyilik olduğuna inanıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsana güven, en kırılgan yerde sınanıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve sonra İstanbul.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Doğu ile Batı’nın kesiştiği, imparatorlukların mirasını taşıyan şehir… Buradan Kapadokya, Nemrut Dağı, Balıklıgöl ve insanlık tarihinin yeniden yazıldığı Göbeklitepe üzerinden Suriye, Lübnan, İsrail ve Filistin’e ulaşmayı planlıyordu. Silahların gölgesinde büyüyen çocuklara, savaşın ortasında hayatta kalmaya çalışan kadınlara bir mesaj götürmek istiyordu:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Size güveniyoruz. İnsanlığa güveniyoruz.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul’da kendini daha güvende hissettiği söylenir. Anadolu’nun kadim misafirperverliğine inanıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama olmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yolculuk burada son buldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir barış performansı trajediye dönüştü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun ölümü yalnızca bir sanatçının kaybı değildi; bir aynaydı. Çünkü bu topraklarda kadınlar hâlâ öldürülüyor. Hayat ise çoğu zaman hiçbir şey olmamış gibi akmaya devam ediyor. Her 8 Mart’ta sözler veriliyor, kürsüler kuruluyor; ama istatistikler değişmiyor. Değişen yalnızca isimler ve mekânlar oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınlar “fazla” yaşamak istediği için, “fazla” özgür olmak istediği için, “fazla” konuştuğu için cezalandırılıyor. Gelinlikleri kana bulanmasa bile umutları, güvenleri ve yaşam hakları her gün biraz daha aşınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Acaba bu hikâyede, Leonardo de Vinci’nin bugün Paris’de sergilenen Mona Lisa’nın o derin ve anlamlı bakışıyla Anadolu’da hayatına son verilen Pippa Bacca’nın son bakışı arasında görünmez bir bağ var mıydı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son Akşam Yemeği.<br />
Son Yolculuk.<br />
Son Bakış…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bakışlar ne ilkti, ne de böyle giderse son olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun beyaz gelinliği bugün hâlâ bir soru gibi duruyor önümüzde:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz neye inanıyoruz?<br />
Kadınların yaşam hakkına mı, yoksa susarak süren düzene mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bembeyaz gelinlikler yeni başlangıçların simgesi olmalıydı. Ama biz sustukça o beyaz biraz daha kirleniyor. Kadınların yaşam hakkını savunmak artık bir tercih değil; insan kalmanın asgari şartıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Barış yalnızca bir dilek değildir.<br />
Bedel isteyen bir duruştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir toplum, kadınlarının korkmadan yaşayamadığı bir yerde ne kadar güçlü görünürse görünsün, içten içe çürür. Çünkü barış nutuklarla değil, en kırılgan olanı koruyabildiğimizde gerçektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve biz her sustuğumuzda, o beyaz biraz daha kararır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sessizlik ağır bir lekedir.<br />
Ve o leke, beyazdan daha hızlı yayılır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 26 Feb 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/bembeyaz-gelinlik-ve-suskun-topraklar-bir-yolculugun-ardinda-kalan-soru-1772039549.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>‘Bilmiyordum’dan ‘herkes bilsin’e: Masumiyet Müzesi</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bilmiyordumdan-herkes-bilsine-masumiyet-muzesi-12701</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bilmiyordumdan-herkes-bilsine-masumiyet-muzesi-12701</guid>
                <description><![CDATA[Kemal’in ilanı bir aşkın duyurusu olmaktan çok, yaşadığı hayatın anlamını geriye dönük olarak kurma çabasıdır. Füsun hayattayken iki aile ve bir şoför arasında kalan ilişki, ölümden sonra görünür kılınır. Çünkü artık kaybedilecek bir itibar, korunacak bir düzen kalmamıştır. Bu ilan, bir başkaldırıdan ziyade, geç kalmış bir sahipleniş gibidir. Kemal’in “herkes bilsin” deyişi, belki de en çok kendisine yöneliktir. Romanın başındaki “bilmiyordum” ile sonundaki “herkes bilsin” arasındaki mesafe tam da burada kapanır: Yaşanmış ama adı konulamamış bir hayat, müze ve roman aracılığıyla adlandırılır, çerçevelenir ve masumiyet başlığı altında korunur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>‘Bilmiyordum’dan ‘Herkes Bilsin’e: Masumiyet Müzesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orhan Pamuk romanlarıyla erken yaşlarda tanışmıştım. Birçoğundan ayrı ayrı keyif aldığım bu romanlar bana başka hayatlara tanıklık etme fırsatı tanıdı… <em>Masumiyet Müzesi</em> de o romanlarla ilk karşılaşmalarımdan biriydi. İlk okuduğumda roman bana, takıntılı aşka sahip bir adamın hikâyesi gibi görünmüştü. Tıpkı bugün kamuoyunu meşgul ettiği gibi: Kemal Basmacı karakteri canavar mıydı, masum muydu, âşık mıydı, yoksa yalnızca saplantılarının içinde kaybolmuş bir adam mıydı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu soruların elbette bir cazibesi var. İnsanı ahlakî bir yargıya çağırıyorlar. Modern toplum, her şey üstünde tahakküm kurma ihtiyacının bir parçası olarak, aşık olma biçimlerimizi de kontrol etmek istiyor. Hep beraber Kemal Basmacı’yı yargılıyoruz. Oysa bu yazıda -artık ne kadar mümkünse- Kemal karakteriyle ilgili hükümde bulunmayıp romanın kendisine, <em>Masumiyet Müzesi</em>’ne yönelmek istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yıllar sonra romanı tekrar okuduğumda ve bugünlerde de diziye uyarlanmış enfes halini izlediğimde, yalnızca bir aşkın değil, arkaplanda 1970’lerin İstanbul’unun, Nişantaşı burjuvazisinin kapalı ve düzenli dünyasının, gündelik hayatın sıradan eşyalarının da ustalıkla anlatıldığının da tekrar farkına varmış oldum. Roman, bir yandan Kemal ile Füsun arasındaki ilişkiyi anlatırken, öte yandan bir dönemin ruhunu saklıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki bütün bunların ortasında Masumiyet Müzesi’nin meselesi neydi? Aşk mıydı? Masumiyet mi? Sınıf mı? Yoksa Kemal’in yaşadığı ve ancak her şey olup bittikten sonra adını koyabildiği o duygu mu? Orhan Pamuk’un <em>Saf ve Düşünceli Romancı</em>’da bahsettiği gibi, her romanın bir merkezi varsa, Masumiyet Müzesi’nin merkezi nerede duruyordu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazıda, romancı Orhan Pamuk’u, edebiyat profesörü Pamuk’un işaret ettiği o “merkez” kavramının izini sürerek yeniden okumayı deneyeceğim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum” diyerek başlayan ve “herkes bilsin, mutlu bir hayat yaşadım” diye biten bir romanın merkezinin mutluluk olduğu düşünülebilir. Üstelik Kemal’in annesinin Füsun için kurduğu ilk cümle de bunu çağrıştırır: “Onunla mutlu olacak olsaydın daha önce olurdun.” Kemal’in, hem Sibel’le hem Füsun’la birlikteyken sözünü ettiği “ahlak dışı erkek mutluluğu” bu fikri besler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Romanda mutluluğa sık sık atıf yapılır; fakat mutluluğun bilinmesine neredeyse yalnızca ilk ve son cümlelerde değinilir. Bu da Kemal’in mutlulukla ilişkisinin yalnızca onu yaşamaktan ibaret olmadığını düşündürüyor. Yaşadığı şeyi bilmek ve ilan etmek, en az yaşamak kadar önemli görünür. O halde soruyu başka türlü sormak gerekir: Kemal mutluluğu gerçekten keşfetmek mi istiyordu, yoksa utanç ve takıntılarla dolu hayatını sonradan “mutluydum” diye duyurarak anlamlı kılmak mı? Fark etmeyle başlayan roman, ilan ederek bitiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fark etmek ile ilan etmek arasında epey tuhaf bir mesafe var. Fark etmek genellikle iç dünyada yaşanır; insan yaşadığı bir anın kıymetini o anın içindeyken değil, geriye dönüp baktığında anlar. İlan etmek ise daha yüksek seslidir; herkesin duymasını ister. Bu ilanı kişisel bir duyurudan çok, sınıfına sesleniş olarak da okuyabiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kemal Basmacı için fark edilen an hem kendi sınıfının – Nişantaşı burjuvazisinin- gereklerini yerine getirirken, hem de kurallarını gizlice ihlal edebildiği kısa bir zaman diliminin doyasıya keyfini sürdüğü eşik anı olabilirdi. İlan edilen “mutlu hayat” ise belki de bütün ikazlara rağmen yürüdüğü yolu savunma ihtiyacıdır. Mutluluk, bu anlamda, yalnızca bir duygu değil; sınıfıyla kurduğu oldukça gerilimli bir ilişkinin nişanesi haline gelmiş olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlan etmenin pek çok yolu var: hatırat yazmak, eşe dosta anlatmak ya da hikâyede kendisini tenkit eden bir köşe yazısına cevap vermek… Kemal Basmacı ise bunların hiçbirini seçmez. O, yaşadığı hayatı bir müzeye dönüştürmeyi ve o müzenin hikâyesini de bir romancıya —üstelik romanın içinde bir karakter olarak beliren Orhan Pamuk’a— yazdırmayı ister. Müze, Füsun’u anımsatan gündelik eşyalarla dolacaktır. Kemal, takıntılarını ve utanç anlarını saklamak yerine vitrinin içine yerleştirir; onları gizlemek değil, görünür kılmak ister.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mutlu olduğunu ilan ettiği, üstelik utançlarla dolu bir hayatın sergilendiği müzenin adının “masumiyet” olması, romanın en çarpıcı tercihlerinden biri. Kemal Basmacı, kendi hayatını bütün çıplaklığıyla vitrine yerleştirirken, kendisinin de, Füsun’un da, Füsun’a olan aşkının da masum olduğunu ima eder. Ancak bu masumiyet iddiası ister istemez başka bir soruya davetiye çıkarır: Eğer herkes masumsa, o halde suç ve günah nerede durmaktadır? Belki de roman, suçu tek bir kişide değil, insanların içinde yaşadıkları düzenin, kültürün, alışkanlıkların ve beklentilerin içinde aramayı öneriyordur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başa dönelim… Mutluluk, fark etmek, ilan etmek, masumiyet kavramları etrafında dönen romanın merkezi neydi? Kemal, romanın başında ilan edemediği Füsun’la ilişkisini Füsun’un ölümünden sonra ilan etmesi miydi? Bu ilan geç fark etmenin bir sonucu muydu? Ya da her şey bittikten sonra sınıfına tekrar bir meydan okuması mıydı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de romanın merkezi, bu ihtimallerden sadece biri değildir. Kemal’in ilanı bir aşkın duyurusu olmaktan çok, yaşadığı hayatın anlamını geriye dönük olarak kurma çabasıdır. Füsun hayattayken iki aile ve bir şoför arasında kalan ilişki, ölümden sonra görünür kılınır. Çünkü artık kaybedilecek bir itibar, korunacak bir düzen kalmamıştır. Bu ilan, bir başkaldırıdan ziyade, geç kalmış bir sahipleniş gibidir. Kemal’in “herkes bilsin” deyişi, belki de en çok kendisine yöneliktir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Romanın başındaki “bilmiyordum” ile sonundaki “herkes bilsin” arasındaki mesafe tam da burada kapanır: Yaşanmış ama adı konulamamış bir hayat, müze ve roman aracılığıyla adlandırılır, çerçevelenir ve masumiyet başlığı altında korunur.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 24 Feb 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/bilmiyordumdan-herkes-bilsine-masumiyet-muzesi-1771866459.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Marshall Mcluhan’a dikkat etmek…</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/marshall-mcluhana-dikkat-etmek-12700</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/marshall-mcluhana-dikkat-etmek-12700</guid>
                <description><![CDATA[McLuhan diyor ki kitle psikolojisini biçimlendiren güç medyanın kendisi, onun yarattığı imajdır. Medya sadece mesaj aktaran araç değil mesajın kendisidir. Mesajın içeriğinden öte o içeriğin toplum üzerindeki etkisi önem taşır. Mesajın mahiyeti, doğru ya da yalan olup olmadığı, içeriğin ne anlama geldiği, nelere yol açacağı hedef kitlenin umurunda değildir. Önemli olan mesajı veren şahısın “kendi tanrısı”,kendi idolü olup olmamasıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Kanadalı ünlü iletişim sosyologu Marshall McLuhan (1911-1980) ekrana çıkan ünlü insanları Yeni Tanrılar (ikonlar) olarak tanımlar. Ona göre kitle iletişim araçlarının ve özellikle televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte insanların artık Antik Dönemlerde olduğu gibi mitolojik tanrılara değil; ekranda görünen ünlülere, yıldızlara ve medya figürlerine hayranlık duyduklarını ifade eder. Bu yüzden onlar modern çağın “Yeni Tanrıları” olarak adlandırılabilir.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Halkın siyasi tercihlerini yönlendiren ülke liderleri dolaylı bir biçimde bu kategoriye dahil edilir. Onun zamanındaki siyasi liderler önemli olaylarda halkı bilgilendirme görevini yerine getirmeyi ön plana çıkardıklarından starların gerisinde kalmışlardı. Oysa günümüzün postmodern çağında, dünya siyasetini belirleyen karizmalar söylev , söylem ve mesajlarıyla siyasetten ekonomiye ,günlük yaşamımıza kadar “özgür irademizin”akışını yönlendirmekteler. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">McLuhan dünyanın “<strong><em>global bir köye</em></strong>” dönüştüğünü vurgular. Haklıdır… Köyün bir ucunda ortaya çıkan dedikodu anında öteki tarafında duyulur ve çalkantılara yol açar. Günümüzde ise Trump’ın herhangi bir söylemi güçlü iletişim ağları aracılığıyla aynı anda dünyanın öteki ucunda duyulur ve buna bağlı olarak tüm borsalar alt üst olur; dolar, altın, kıymetli madenler tavan yapar ya da yere çakılır. “Yeni Tanrının” gücü “kullarını” hemen harekete geçirir, onlar da Kapalıçarşı’ya koşarak yatırım kaynaklarına yön verirler. Sadece Trump mı? Putin, Xi Jinping, Netanyahu ve benzerleri…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gazze’de adam soykırım yapmış, İsrail kamuoyunun %50’sinde fazlası her gün televizyona çıkan “yeni tanrısına” tapmaya başlamış. Oysa daha 80-85 yıl önce onların büyükbabaları, büyükanneleri yüzyılın, belki de tarihin en büyük soykırımına maruz kalmışlardı. Kitle psikolojisinin tarih bilinci oynaktır. Ekrandaki “Yeni Tanrı Netanyahu” gaddar ve acımasız uygulamalar içindeyse “kullar da onun gibi” haşinleşir ve intikamcı ruh galeyana gelir… Oysa aynı ekrana demokrat, özgürlükçü ve hümanist ,güçlü ,karizmatik başka bir lider, yani “farklı bir tanrı figürü “ çıkıp sorunların barış yoluyla çözümlenmesi gerektiği mesajını vermiş olsaydı halkın Gazze’yi işgal desteği düşük oranlara inerdi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">McLuhan diyor ki kitle psikolojisini biçimlendiren güç medyanın kendisi, onun yarattığı imajdır<strong>. <em>Medya</em> <em>sadece mesaj aktaran araç değil mesajın kendisidir </em></strong>(<em>The Medium is The Message).</em> Mesajın içeriğinden öte o içeriğin toplum üzerindeki etkisi önem taşır. Mesajın mahiyeti, doğru ya da yalan olup olmadığı, içeriğin ne anlama geldiği, nelere yol açacağı hedef kitlenin umurunda değildir. Önemli olan mesajı veren şahısın “kendi tanrısı”,kendi idolü olup olmamasıdır. Gazze’de cereyan eden olayları onaylamayan, eleştiren, hatta lanetleyen muhalif Yahudi önder ve aydınların varlığından haberdarız. Bu kesimin akla ve sağduyuya dayalı barış mesajı kamuoyunun savaş çığlıklarının azaltmaz, çünkü onlar ekran dışına düşmüşlerdir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İsrail örneğinin benzeri ABD için de söz konusudur. Her gün tüm medya organlarında sabah akşam ekrana çıkıp tehditler savuran Trump “Yeni Zeus‘tür… Tutucu Evanjelist Protestanların desteklediği “Baş Tanrının” ekrandaki mesajları dünyayı allak bullak etmektedir. Milletlerarası Hukuku çiğneyip Venezüela devlet başkanını Maduro’yu kaçırır, Küba’ya salvo atar, İran’ı bombalar, Grönland’ı işgal edeceğini söyler; kamuoyu destek oranı % 40’ın altına düşmez. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tüm dünyada ve Zeus’ün ülkesinde protesto gösterileri ve yoğun eleştirilere rastlasak da Olimpos Dağı yerinde durur. Grek tanrıların habercisi, becerikli ve kurnaz tanrı Hermes, kitle iletişim aracı olarak görevini yerine getirmiştir. O hilebazdır, türlü çeşitli taktiklerle sürüden ayrılanların beynini yeniden yıkar. Kutsal değerler elden gidiyor propagandasıyla duygulara hitap eder ve de Netanyahu da, Trump da yeninden güç kazanıp iktidara gelirler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Xi Jinping’in otoriter ve totaliter Çin yönetiminde medya devlet tekeli (monopol) altında olup tek merkezli iletişim düzeni kurulmuştur. Merkezden gelen buyruklara aynen uymak, itaat etmek gerekir. Kimse sorgulayamaz; muhalif duruş ağır cezalara yol açar. Kamuoyu yoklaması yaparak memnuniyetsizlik oranını saptamak insanların akıllarının ucundan dahi geçmez. Bu ülkenin “Yeni Tanrıları“ Olimpos tanrılarından farklı olarak ölümlüdü. Ölürler ama sistem devam eder. Benzer duruma, hatta daha vahimine Kim Jong-un tanrı olarak kabul edildiği Kuzey Kore coğrafyasında tanık olmaktayız. Dededen, babadan devraldığı hanedanlığın gücüyle bu ülkenin tanrısı için hak, özgürlük, adalet türünden sözcüklerin hiç bir değeri yoktur. Halk zaten o kavramların ne anlama geldiğinin farkında değildir. Media her gün Kim Jong-un ve ailesini yücelten yayınlar yapıp onun tanrısal niteliklerini anlatır." Kullarının “ görevi tanrısal düzenin tasdiki ve medyanın buyruklarına harfiyen uymaktır. Çin ve Kuzey Kore’de medya kutsal kitaplar gibi sarsılmaz, eleştirilmez, yorumlanmaz bir tanrı buyruğudur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Putin Rusyasında mediada monopol değil oligopol (az sayıda güçlü kurum)gündemdedir. Devlete bağlı güçlü bir medya kuruluşunun dışında 5-6 civarında “bağımsız”ana akım iletişim şirketi mevcuttur. Bunların hepsi büyük ölçüde devletin kontrolündedir ya da devletle yakın ilişkileri olan kişilerin elindedir. Eğlence ağırlıklılar dışında kuruluşların tamamı yeni tanrıları baştacı etmekte ve en başta Putin’e yer vermektedir. Aykırı sesler hemen sindirilmekte, yabancı basın ajanslarından sakıncalı görülenler yasaklanmakta ve örtülü sansür uygulanmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Otoriter ve totaliter rejimlerde McLuhan’ın “Yeni Tanrıları” Cahiliye Dönemi Arap Dünyası’nın Mekke’deki putların (fetişler) benzeri konumundadırlar. Hz. Muhammed’in yaptığı gibi putlar kırılmadan insan onur ve haysiyeti hakettiği doğal ve evrensel hukuk düzenine kavuşamaz. Putların tanrı olmadığı ortamın hazırlanması kaygıların aşıldığı, ötekileştirmenin yaşanmadığı, doğal hak ve özgürlüklerin sağlam temellere oturtulduğu laik, demokratik, adil, eşitlikçi ve ifade özgürlüğünün mutlak hak olduğunun kabul edildiği bir toplum bilincinin oluşmasıyla olanaklıdır. Öyle görünüyor ki örneğini verdiğimiz Çin ve Kuzey Kore ve önemli oranda Rusya gibi ülkeler böyle bir anlayışın uzağındadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu ülke ve devletler gibi otoriter ve totaliterliğini ideolojik olarak resmen ilan etmedikçe ABD ve İsrail’de her şeye rağmen seçimler yapılmakta, güçlü muhalefet etkili olmakta, halk ve gençlik gösterilerle protestolarını ortaya koyabilmektedir. Dünyanın her yerinde aksamalarla karşılaşılsa da demokratik düzenlere dört elle sarılmamız gerekir.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 25 Feb 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/marshall-mcluhana-dikkat-etmek-1771866056.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Masumiyet füzesi</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/masumiyet-fuzesi-12691</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/masumiyet-fuzesi-12691</guid>
                <description><![CDATA[Şu yağmur bir yağsa her şey düzelecek düzelmesine de… Çok yağarsa olmaz, az yağarsa hiç olmaz. Şimşek’i kırmasın, kararında yağsın. Yoksa, bu gidişle, bakanlığın adından Maliye’yi Meteoroloji ile değiştirmemiz gerekecek.
Mehmet Şimşek, Hazine ve Meteoroloji Bakanı olmadan şu iklimin kendine bir çekidüzen vermesinin vakti geldi de geçiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan emekli de olsa mesleğiyle ilgilenmekten kendini alıkoyamıyor; hele bir de yazıya çiziye girişince bu ilgi katmerleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eskiden, yani bankacılık yaparak geçirdiğim on yıllar boyunca, özellikle Merkez Bankası menşeli haberleri takip etmeye ve doğru pozisyon almaya çalışırdık. Bir kulağımız oradaydı, oradan gelecek talimatlarda -bazen de gayriresmi telkinlerdeydi. Gerekli görülen durumlarda ise bizden neler beklendiği müdür katından bildirilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazetelerde yazmaya başladığımdan beri birçok konuyu düzenli takip etmeye çalışsam da ekonomi, spesifik olarak da bankacılık, bana hep daha yakın geldi. Hal böyle olunca, kabinede ne yaptığını en iyi bildiğim kişi Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek oldu. Tabii ben Şimşek’in ne yaptığını biliyorum derken anlıyorum, onaylıyorum ya da destekliyorum demiş olmuyorum -samimi bir sohbette Şimşek’in de böyle söyleyeceği kanaatindeyim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mehmet Şimşek, Bakanlığa döndüğünde, uygulanan politikaların da “rasyoneliteye” döneceğini kameraların -dahası, irrasyonelitenin temsilcisi olan selefinin- önünde ifade etmişti. Enflasyon yüzde 40 civarındaydı. Yükseliyordu. Mehmet Şimşek de adeta makulü temsil eden bir umudun adıydı. Gelgelelim, aradan neredeyse üç sene geçti, hadi bir değilse de üç, bilemedin ancak beş arpa boyu yol gidildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gene de kabahatin büyüğünü Şimşek’e yüklemek bana insafsızca geliyor; zira, davacının ahmakı derdini mübaşire anlatırmış. Benim gibi bir emekli bankacının bile bildiği doğruları herhalde Şimşek de biliyordur ama bunları hayata geçirebilmesinin “objektif kriterleri” mevcut değil. “Adı Hıdır, elinden gelen budur,” diyerek işin içinden çıkmak mümkünse de “madem hiçbir isteğini yerine getiremiyorsun, a benim güzel kardeşim, niye o makamı işgal ediyorsun,” diye sormak da insanların hakkıdır.<br />
Şimşek’in en beğendiğim özelliği sürekli umut pompalayarak halkı asla karamsarlığa sevk etmemesi. Geldiği günden beri “iki sene sonra” rahata ereceğimizi müjdeliyor. Dolayısıyla, iki yıl dişimizi sıkabilsek ekonomik sorunların çoğunluğunu geride bırakabileceğiz ama bu iki yıllık vade bir türlü gelmiyor. Mesela, ilk iki yıllık dilim geçen sene sona erdi ama Şimşek, bu sene de, istikrardan tasarruf etmeden, ekonominin iki yıl sonra düzeleceğini açıkladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonominin hukukla ilişkisi Şimşek’in pek umurunda değilmiş gibi gözükmekle birlikte, bir türlü belini kıramadığı enflasyon ve hayat pahalılığına dair konuşmaktan da geri durmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bütün meseleleri hava şartlarıyla izah ediyor. Enflasyon kışın yükseldiyse bunun tek sebebi kar ve dondur; yazın yükseldiyse kuraklıktır; ilkbaharda ve sonbaharda yine çeşitli mevsim dönüşleri sebebiyle gıda enflasyonu çok yüksek gelmiştir, bu da enflasyonu yükseltmiştir -bankacılıkta bir şey genellikle yükselmek yerine “yukarı yönlü hareket” eder, daralmak yerine ise “negatif büyür”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimşek’in hava durumuyla iktisat arasında kurduğu ilişki beni hep 70’lerin ikinci yarısına götürüyor. Şimdiki gençler bilmez, Güneş Motel denen skandaldan sonra bir Meteorolojiden Sorumlu Devlet Bakanımız olmuştu. O zaman bile hava şartları Türkiye’nin gündeminde bu kadar yer etmiyordu. Ekonominin çektiği çileleri açıklamak için kimse iklim olaylarını dile getirmiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapısal reformmuş, köklü değişimmiş, herkese vergi beyannamesiymiş, asgari ücretin standart ücret haline gelmesiymiş, emeklinin geçinememesiymiş, barınma kriziymiş, gelir bölüşümündeki eşitsizliğin fırlamasıymış, liyakatmiş, yolsuzlukmuş, hukukmuş… bunlar Şimşek’in gündeminde pek bir yer teşkil etmiyor.<br />
Şu yağmur bir yağsa her şey düzelecek düzelmesine de… Çok yağarsa olmaz, az yağarsa hiç olmaz. Şimşek’i kırmasın, kararında yağsın.<br />
Yoksa, bu gidişle, bakanlığın adından Maliye’yi Meteoroloji ile değiştirmemiz gerekecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mehmet Şimşek, Hazine ve Meteoroloji Bakanı olmadan şu iklimin kendine bir çekidüzen vermesinin vakti geldi de geçiyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Feb 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/masumiyet-fuzesi-1771693783.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir veda mektubundan enternasyonal bir hafızaya</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-veda-mektubundan-enternasyonal-bir-hafizaya-12689</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-veda-mektubundan-enternasyonal-bir-hafizaya-12689</guid>
                <description><![CDATA[Bugün Avrupa kıtasında insanlar sınırları daha özgür geçebiliyorsa, ulus-devletlerin ötesinde bir birlik fikri filizlenmişse, bunun arka planında yalnızca diplomatik anlaşmalar değil; işgale karşı hayatını ortaya koymuş insanların cesareti vardır. Tarih, yalnızca kazanan generallerin değil; kurşuna dizilen direnişçilerin omuzlarında yükselir. Aradan on yıllar geçti. İsimler bazen unutuldu, izler bazen karla örtüldü. Ama bazı mektuplar vardır ki zamana yenilmez. Çünkü onlar yalnızca bir eşe değil, geleceğe yazılmıştır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde izler birbirine karışıyor.<br />
Sınırlar silikleşiyor, yollar asfaltla örtülüyor, pasaportlar elektronikleşiyor. İnsan bazen bugünün konforuna bakıp geçmişin bedellerini unutuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa her özgürlüğün altında, karla örtülmüş ama silinmemiş ayak izleri vardır. Ali Kızıltuğ’un dizeleri bu durumu hatırlatır:</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Kar yağmış yollara, örtülmüş izler,<br />
Bulamam diyorum öf öf, sen bul diyorsun…”</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarih de böyledir; izler bazen görünmez olur, ama yok olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1942–1944 yıllarında Fransa, Nazi Almanyası’nın işgali altındaydı. Sokaklar sessizdi, ama o sessizliğin altında bir uğultu vardı. Direniş parçalıydı: Gaullistler, sosyalistler, komünistler… Ve bir grup daha vardı: milliyetleri farklı, dilleri farklı, ama kaderleri ortaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onlar 23 kişiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aralarında Ermeniler, Polonyalılar, İtalyanlar ve Yahudiler vardı. Göçmenlerdi; sürgünlerin çocuklarıydılar. Kimlikleri değil, seçtikleri taraf önemliydi. Amaçları tekti: Nazi faşizmine karşı enternasyonal dayanışma.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bağlı oldukları yapı, işgal altındaki şehirde hücre tipi örgütlenmeyle çalışan bir direniş ağıydı. Nazi subaylarına suikastlar düzenlediler, askerî trenleri sabote ettiler, silah depolarını hedef aldılar. Şehir gerillasıydılar; ama onları asıl güçlü kılan silahları değil, inançlarıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çoğu komünistti. Temel motivasyonları anti-faşizmdi. Milliyet değil, “anti-Nazizm” kimliği ön plandaydı. Bu nedenle klasik milliyetçi direnişlerden ayrılıyorlardı. Onların mücadelesi bir bayrağın değil, bir insanlık fikrinin mücadelesiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve sonra yakalandılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">21 Şubat 1944 sabahı, grubun lideri Missak Manouchian, eşi Mélinée’ye bir mektup yazdı. Bu mektup bir vedaydı; ama aynı zamanda bir ahlak bildirgesiydi:</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“İçimde hiçbir nefret yok. Alman halkına karşı da yok.”</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve devam ediyordu:</span></span></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"Sevgili Mélinée’m,<br />
Birkaç saat sonra artık bu dünyada olmayacağım. Bu öğleden sonra saat üçte kurşuna dizileceğiz. Bu bana bir kaza gibi geliyor; inanamıyorum ama bir daha seni göremeyeceğimi biliyorum.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sana ne yazabilirim? İçimde hiçbir nefret yok; Alman halkına karşı da yok. Herkes hak ettiğini alacaktır. Alman halkı ve diğer bütün halklar, savaş ve acıdan sonra barış ve kardeşlik içinde yaşayacaklardır. Buna inanıyorum.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beni idam edenlere karşı da kinim yok. Herkes yaptığının karşılığını alacaktır.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mutluluk diliyorum sana, Mélinée’m, ve bütün ailemize. Seni mutlu görmek isterdim; ama kaderim böyleymiş. Lütfen benim için üzülme. Senin için ve yarın için cesur ol.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evliliğimiz uzun sürmedi ama çok mutluydum. Eğer mümkün olursa, savaştan sonra evlenmeni ve bir çocuğun olmasını isterim; benim adımı taşımasını istersen ne mutlu bana.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransa özgür olacak ve yarının insanları bizim anımızı onurla anacaklar. Ölümün eşiğinde, bunu bütün kalbimle hissediyorum.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Seni bütün kalbimle öpüyorum."</em><br />
Missak</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İdam mangasının karşısına çıkacak bir insanın kaleminden kin değil, barış umudu akıyordu. Ölümün eşiğinde bile gelecek kuşakların kardeşlik içinde yaşayacağına inanıyordu. Bu, sıradan bir veda değildi; bir enternasyonal vicdanın manifestosuydu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Naziler, onları “yabancı suç çetesi” olarak göstermek için propaganda afişleri bastı. Ama propaganda ters tepti; çünkü bir insanın son sözleri, bazen en güçlü tarihsel tanıklığı oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Manouchian ve 23 arkadaşı kurşuna dizildi. Ama o mektup kurşun geçirmezdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Avrupa kıtasında insanlar sınırları daha özgür geçebiliyorsa, ulus-devletlerin ötesinde bir birlik fikri filizlenmişse, bunun arka planında yalnızca diplomatik anlaşmalar değil; işgale karşı hayatını ortaya koymuş insanların cesareti vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarih, yalnızca kazanan generallerin değil; kurşuna dizilen direnişçilerin omuzlarında yükselir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aradan on yıllar geçti. İsimler bazen unutuldu, izler bazen karla örtüldü. Ama bazı mektuplar vardır ki zamana yenilmez. Çünkü onlar yalnızca bir eşe değil, geleceğe yazılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bazı mücadeleler, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, insanlığa ışık olmaya devam eder.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kar yağabilir.<br />
İzler örtülebilir.<br />
Ama bir kez atılmış cesur adımlar, tarihin hafızasında silinmez.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 23 Feb 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/bir-veda-mektubundan-enternasyonal-bir-hafizaya-1771677713.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sesimi bıraktım</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sesimi-biraktim-12683</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sesimi-biraktim-12683</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Platin sarısı saçları şapkanın altından iplik gibi sarkıyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Simsiyah giyinmişti. Kapının yanındaki masada, caddeye en yakın yerde oturuyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Parmakları klavyede durmadan geziniyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Yanından geçerken sandalyeye hafifçe çarptım. Başını kaldırmadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Yalnızca uzun bir nefes verdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Nefesinin sesi soğuktu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Pantolonunun cebindeki siyah cüzdan parlaktı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Oturdukça cebini aşağı çekiyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Duvardaki saat üçü vurdu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">O an arkasını döndü.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Göz göze geldik.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“Ben…” dedim.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“Yalnızca hastayım.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“Hasta mı?”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Başımı salladım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“Evet.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bir an sustum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“Her şeyi unutacakmışım.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Gözlerini yere indirdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Şapkasını çıkardı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Başının üstü çıplaktı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kenarlarda seyrek teller kalmıştı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“Unutmak…” dedi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“Belki de en iyisi.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Şapkayı masaya bıraktı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Başını kaldırdı. Gözlerini kaçırmadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bir şeyler söyledi. Duymadım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kelimeler kulağıma çarpıp düştü.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Dinledim.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Sustu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Yerime döndüm.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kalemimin kapağını açtım, kapattım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Cümle bir süre sonra kendiliğinden geldi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“İnsan neyi unutacağını seçemiyor.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Defterimi açtım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Yazdım: “Her şeyi unutacakmışım. Sanki bir başkasının hayatıymış gibi.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kalemin kapağını kapattım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Dışarıdan bir itfaiye sireni geçti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Cam titredi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kırmızı ışık yüzümüze vurdu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ben irkildim. O kıpırdamadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Elini cüzdanına götürdü.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“Ne zaman?”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“Bilmiyorum.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“Yakında…”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Başını salladı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Şaşırmadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Garson gelip boş fincanı aldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ne ona baktı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ne bana.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Tabakta kahve telvesi kalmıştı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Koyu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Taş gibi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Dağılmamış.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Hatırlamak ağırdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Sürekli yanında taşırsın.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu kez bana baktı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Uzun uzun.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ben de baktım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Gözlerine.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ellerine.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ağzına.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Sonra sesine.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Sesi aradım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Gözlerimde.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ellerimde.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ağzımda.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Sesimde.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Artık sessizdim.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kalemi tekrar elime aldım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kapağını açtım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Deftere yazdım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kâğıt hafızanın yedeğidir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Sayfayı kapattım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Sesimi bıraktım.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 21 Feb 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/sesimi-biraktim-1771664976.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sırat üzerinde kısa bir mola</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sirat-uzerinde-kisa-bir-mola-12680</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sirat-uzerinde-kisa-bir-mola-12680</guid>
                <description><![CDATA[Belki de asıl arınma, bitirmekte değil, bitimsizce yürümekte gizli. Çöl susuyor, rüzgâr devam ediyor; biz ise hâlâ, o büyük resmin içinde, hem korku hem umutla dans ediyoruz. Selim'in dediği gibi: Cehennemin düzenine karşı Sırat'ın düzensizliği... Ve bu düzensizlikte, belki de tek gerçek özgürlük yatıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türk vatandaşlarının pek de yolunu düşürmediği ama Türkiye’ye hiç de uzak olmayan Semadirek adasında tanışmıştım Simoun şarkısıyla.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Thanasis Papakonstantinou’nun tuhaf sözlerle dolu şarkısı ilk dinlediğinizde zihne kazınır.&nbsp;Yunanistan’da bir tür kült haline gelmiş şarkının metaforları çölden, Hades’ten, çölün zehirli rüzgârı Simoun’dan bahseder. Müziğin ritmi sözlerin anlamını derinleştirir. Herkesin kendince yorumlayacağı kadar ezoterik ama bir o kadar da sarihtir. Arınmanın, başlamanın, bitmenin, döngünün, inisiasyonun şarkısıdır bir yönden de.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En eski arkadaşım olan Selim’in X’te yaptığı hatırlatma ile MUBİ ambargomu keserek karşısına geçtiğim Sırat’ı izlemeden önce zihnime Simoun düşmüştü. Selim’in kısa tasvirindeki göndermelerin yeri zihnimde şarkıya eşlenmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2 saate yaklaşan bir süre boyunca hem bir döngü hem bir çıkış içeren filmin karşısından kalktığımda filmle şarkı birbirine daha da dolandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Galiçyalı yönetmen Oliver Laxe’ın Pedro Almodovar’ın da katkı verdiği işinde kızını arayan baba rolündeki Pedro Lopez dışında hiç kimse profesyonel oyuncu değil. Laxe’ın filme dair röportajı ise filmin hikayesini anlama konusunda yardımcı. Bu nedenle bu röportajı da meraklısı için çevirip blogda paylaştım (<a href="https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2026/02/roportaj-oliver-laxe-sirat-uzerine.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2026/02/roportaj-oliver-laxe-sirat-uzerine.html</a>).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nietsche ve Mevlana’nın kesişim kümesinin dans edebilmek olduğunu bilmek dansın bu denli felsefi ve tasavvufi bir şey olduğunu algılamak bugüne kısmetmiş. Filme adını veren Sırat’ın benzerleri başka dinlerde de var gibi görünse de İslam’ın öz malı Sırat Köprüsü. Kamu Özel İşbirliği köprüleri gibi mülkiyeti belirsiz değil. Kıldan da ince kılıçtan da keskince.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filmin hikayesini anlatmak ufak da olsa spoiler vermek bu filmi izlememiş herkese haksızlık olacak. Sırattan geçiş kişiye özgüdür ve kimse diğerinin yolunu çizemez ve onu yönlendiremez. O yüzden Sırat’ı da kimseden etkilenmeden izlemek doğru olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yönetmenin röportajına dönmek ise sanırım spoiler yerine geçmez. Buradaki detay yani oyuncuların amatör oluşu yanında filmin görselliği ve müziğine dair hayli yüklü bilgiler var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Art House bir Mad Max mi izliyoruz zannına düşebilirsiniz diye uyarıyor mülakatı yapan Jordan Cronk. Yönetmenin; Fransa’da doğan bu Galiçyalı’nın Akdeniz’in karşı kıyısına yani Fas’a yerleşmesi, İslam inanışına ve Kuran’a olan yakınlığı ise hikâyenin katmanlarını çoğaltıyor. Hatta bir başka çöl hikayesine bir bilim kurguya yolculuk söz konusu oluyor. Frank Herbert’in ikonik Dune romanı da çölü zeminde tutan ve pek çok İslami referansa sahip felsefi okumalara açık bir çerçeveydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yönetmenin Bresson’dan Tarkovski’den ve Kiorastami’den sırasıyla Akıl Kalp ve Ruhu aldığını; görsellikte aralarında Easy Rider’ın da bulunduğu filmlerden esinlendiği ve ölümle başa çıkma üzerine bir anlatı peşinde olduğunu anlıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kiorastami’nin Kirazın Tadı filmindeki türden bir ölümle başa çıkabilme hikayesi izliyoruz demek spoiler olmasa gerek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Selim; filme dair Cehennemin düzenine karşı Sırat’ın düzensizliği diyerek giriş yapmıştı. Cennetin ve Cehennemin düzenine karşı Sırat’ın o tekinsizliği, kıldan da ince kılıçtan da keskin olması bu filmin köşegenlerinden biri kuşkusuz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nazım’ın dediği bizim olan cennet ve cehennemin yani insanlığın bu dünyadaki halinin ise Sıratla ilişkisi konusunda kuşku duymak için çok az neden var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aile içi ilişkiler, toplumsal karşı kültürler, varsıllık yoksulluk çelişkileri, etnik siyasi kavgalar, çoğaltmanın mümkün ama çok da gerekmediği Sırat geçişleri.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve tabii ki sahne. Coğrafya, doğa, çöller, dağlar, rüzgarlar, sıcak, soğuk güneş gece nehirler. Bütün bunlar ise insanın 2 ayağı üzerinde doğrulduğu o ilk andan bu yana geçmekten usanmadığı Sıratlar. Bitimsiz belirsizlikler. Hem mücadele ettiği hem muhtaç olduğu büyük resim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve işte tam burada, Simoun'un çöldeki vaftiziyle Sırat'ın kıldan ince köprüsü birbirine dolanıyor: Zehirli rüzgâr ego'yu silip süpürürken, rave'in transı bir anlık kurtuluş vaat ediyor; ama her adımda, her bass vuruşunda, her kum tanesinde aynı soru yankılanıyor; bu geçiş kurtuluş mu, yoksa sonsuz bir düşüş mü? Belki de asıl arınma, bitirmekte değil, bitimsizce yürümekte gizli. Çöl susuyor, rüzgâr devam ediyor; biz ise hâlâ, o büyük resmin içinde, hem korku hem umutla dans ediyoruz. Selim'in dediği gibi: Cehennemin düzenine karşı Sırat'ın düzensizliği... Ve bu düzensizlikte, belki de tek gerçek özgürlük yatıyor.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 21 Feb 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/sirat-uzerinde-kisa-bir-mola-1771609177.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kıbrıs ve kültürel mirasın yağmalanması</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kibris-ve-kulturel-mirasin-yagmalanmasi-12665</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kibris-ve-kulturel-mirasin-yagmalanmasi-12665</guid>
                <description><![CDATA[1974 yılından sonraki dönemde Kıbrıs’ın kuzeyinde gerçekleşen tarihi eser yağması Türkiye’de çok daha kapsamlı bir şekilde ele alınmalıdır. Şüphesiz ki bu yağma söz konusu dönem içinde adada görev alan yetkililerin haberi olmadan gerçekleşemezdi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kıbrıs Adası, iki tarafın siyasi çekişmeleri ve KKTC’nin iç meseleleriyle sıklıkla Türkiye’nin gündeminde yer alıyor. Adanın Türkiye gündeminde yer bulamayan bir konusu var. Bazıları tarafından II. Dünya Savaşı’ndan sonra kültür ve sanat alanında gerçekleşen en kapsamlı hırsızlık olayı olarak değerlendirilen bir ‘ayrıntı’. Adanın kuzeyinde, Türk kısmında kalan kiliselere yönelik yağma bugüne kadar Türkiye’de pek konuşulmadı. Gazeteciler Özgen Acar ve Ömer Erbil’in yaptığı birkaç haber istisna olarak kabul edilebilir. 1974’den itibaren birkaç sene boyunca süren yağmanın önde gelen ismi ise Aydın Dikmen’dir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">8 Nisan 2020 günü Münih’teki bir hastanede, 83 yaşında kalp yetersizliğinden vefat eden Aydın Dikmen dünyanın en tanınan sanat hırsızlarındandı. Dikmen, Çatalhöyük ve Hacılar’dan çalınan bazı eserler nedeniyle 1966 yılında tutuklanıp daha sonra serbest kalınca yurtdışına yerleşir. Aydın Dikmen’in Kıbrıs’taki yağma ile olan ilişkisi 1984 yılında ortaya çıkar. Dikmen, Lysi yakınlarındaki St. Evphemianos Kilisesi’nin 13. yüzyıla tarihlendirilen fresklerini ABD’deki Menil Vakfı'na satmıştır. Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi’nin vakıf ile irtibata geçmesi neticesinde eserler iade edilir. 1979 yılında Boltaşlı Köyü’ndeki (Lythrangomi) Panaya Karakarya Kilisesi’nin mozaiklerinin çalındığı anlaşılır. İkonoklastik dönemin öncesinden kalan az sayıdaki mozaiklerden olan, 6. yüzyıla tarihlendirilen eserler 1988 yılında ABD’de ortaya çıkar. </span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Panaya%20Kanakaria%20Mozaig%CC%86i.png" style="height:167px; width:300px" /></p>

<p>Panaya Karikarya&nbsp;Mozaiği</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dikmen, sanat taciri Michel van Rijn ve Robert Fitzgerald, dört Kanakarya Kilisesi mozaiğini Peg Goldberg'e bir milyon dolara satmıştır. Goldberg ise söz konusu mozaikleri J. Paul Getty Müzesi'ne satmaya kalkınca müzenin küratörü Kıbrıslı yetkililere başvurur. 1989 yılında mahkeme, eserlerin Kıbrıs'taki Yunan Ortodoks Kilisesi'ne iade edilmesine karar verir. Bu olaydaki en önemli ayrıntılardan biri ise hırsızlık vakasının Türk kesiminde yaşanmış olmasına karşın Türk makamlarının Aydın Dikmen’e karşı herhangi bir soruşturma açmamış olmasıdır. Olayın uluslararası basında yer bulması Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ı rahatsız eder. Denktaş bu tür olayların KKTC’nin prestijini sarstığına dair bir demeç verecektir. 1986 yılında KKTC’de kültürel mirasın korunmasına yönelik bir kanunun yürürlüğe girdiğini belirtmek gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aydın Dikmen 1997 yılında tarihi eser kaçakçılığı gerekçesiyle bu sefer Almanya’da tutuklanır. Alman polisinin Dikmen’in evine yaptığı bir baskın neticesinde binlerce tarihi eser ele geçirilmiştir. Ele geçirilenler arasında Trooditissa Manastırı'na ait bir elyazması, 6. yüzyıla ait Kanakarya mozaikleri, 12. yüzyıldan kalma Antifonitis Kilisesi'ne ait fresklerin de yer aldığı Kıbrıs’tan çalınmış çok sayıda eser vardır. Bizans uzmanı Athanasios Georgiou tarafından Alman yetkililere iletilen rapora göre Dikmen'e ait dairede bulunan ve içlerinde mozaik, tablo, ikon ve el yazmalarının olduğu, Kıbrıs'ta 51 farklı kilise ve manastırdan kaçırılmış olan tam 422 farklı değerli eşya söz konusudur. Suçlamalara konu olan eylemlerin zaman aşımına uğraması nedeniyle bir seneden kısa bir süre hapiste kalan Dikmen ile Alman devleti arasındaki davalar neticesinde 2013 yılında 173, 2014 yılında ise 34 eser Kıbrıs Rum Kesimi’ne iade edilir. Eserlerin KKTC’ye değil de Rum Kesimi’ne iade edilmesinin nedeni Rum Ortodoks Kilisesi’ne ait olmalarıdır. Türkiye ise Dikmen’in evinde bulunan yaklaşık 1100 parçanın Anadolu’dan kaçırıldığını ileri sürerek iade talebinde bulunur. Ancak bu talep Alman makamlarca yerine getirilmez. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kasım 2008’de gazeteci Ömer Erbil Milliyet Gazetesi’nde Aydın Dikmen’e dair şaşırtıcı bir habere imza attı. Dikmen, Konya Selçuk Üniversitesi’ne koleksiyonunun önemli bir kısmını bağışlamış, bunun karşılığında da üniversitede kendi adına bir müzenin açılmasını talep etmişti. Erbil konuya dair 7 Mart 2022 günü Doğan Haber Ajansı için kaleme aldığı bir yazıda şöyle diyor: “İsmi şaibeli biri adına Selçuk Üniversitesi gibi güzide bir eğitim kurumunda müze açılacaktı. Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Tırpandı. İstanbul’dan Konya’ya ihbarı araştırmaya gittim. Prof. Tırpan’ın bunu doğrulamayacağını düşünürken bir de ne duyayım ihbar sonuna kadar gerçekti. Hatta Dikmen eserleri üniversitenin deposuna kadar taşımayı da başarmıştı. Bir tabela takmak kalmıştı. Tırpan ise kendisini eşsiz eserleri üniversiteye kazandırmakla savunuyordu. </span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Menşei belli olmayan eserler üniversite çatısı altında legalleşecek, Konyalı olan Aydın Dikmen’de kendini akladığı gibi ismini de ölümsüzleştirecekti."&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ömer Erbil’in haberi üzerine Selçuk Üniversitesi Aydın Dikmen adına bir müze açma projesinden vazgeçer. Dikmen Erbil aleyhine tazminat davası açar ve seneler süren dava neticesinde Erbil beraat eder. 1974 yılından sonraki dönemde Kıbrıs’ın kuzeyinde gerçekleşen tarihi eser yağması Türkiye’de çok daha kapsamlı bir şekilde ele alınmalıdır. Şüphesiz ki bu yağma söz konusu dönem içinde adada görev alan yetkililerin haberi olmadan gerçekleşemezdi. Türkiye’deki ilgili makamların geçmişe yönelik kapsamlı bir soruşturma açması ve bu yağmada yer alan isimleri tespit etmesi gerekiyor. Kıbrıs meselesine dair en karanlık konulardan birinin aydınlığa kavuşması için bu konunun gündemde tutulması ise kültür sanat alanında faaliyet gösterenlerin sorumluluğunda bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Not:&nbsp;<em>Bu yazı daha önce Politik Yol’da yayınlanan ancak sitenin kapanması ile ulaşılamayan aynı başlıklı yazının güncellenmiş halidir.</em></span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 21 Feb 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/kibris-ve-kulturel-mirasin-yagmalanmasi-1771514076.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ekümenik Kaymakam</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ekumenik-kaymakam-12642</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ekumenik-kaymakam-12642</guid>
                <description><![CDATA[Gürel’in Ekümenik Patrikliği, Fatih Kaymakamlığı ile denk görme çabalarının, buna “çaba” yerine “hezeyan” demek daha doğru olur, iler tutar bir yanı olmadığı açık. Bu hezeyanın üstünde uzun boylu durmaya bile gerek görülmeyebilir ama ben gene de, belki bir faşist merak eder de işin doğrusunu öğrenir diye birkaç cümleyle Ekümenikliği anlatmaya çalışacağım.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Bizim gazetenin Genel Yayın Müdürü Murat Aksoy, herkese böyle mi davranıyor bilmiyorum ama burada yazmaya başladığımdan beri kendimi “rockstar” gibi hissetmemi sağlayacak ne varsa yapıyor. Yazıyı birkaç saat geciktirmeye göreyim hemen telesekretere bir mesaj bırakıyor.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Suat Bey, yazıyı soracaktım efendim…”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazı yayınlanıyor, birkaç gün sonra gene bir mesaj.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Efendim elinize sağlık, yazınızın reytingi…”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben böyle şeylere prim vermem sanırdım ama değilmiş, denenmeden bilemiyorsun, insanın bu “nezaketsizlik çağında” bir çift güzel söze işitmeye içi gidiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gelgelelim, bu hafta telefon hiç çalmadı, telesekreter boş. Dedim, herhalde bu Murat Aksoy’un taktiği bu, bir ay boyunca yoğun bir ilişki, ısrar, sonra arazi. Hararetin sacda değil de narda oluşunun aksine, keramet başta değil, yaştadır -tabii hep değil, istisnalar hep bulunur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazıyı yazıp yollamadım. Cuma oldu, öğlen oldu, akşamüstü, akşam… Telefonun başında beklemiyorum ama bir gözüm hep orada. Şak, telesekretere bir mesaj düştü; “Suat Bey, efendim yazıyı…”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Murat Bey evladım, dedim içimden, hayat böyle işte. Sen uğraşırsın edersin ama adamı iddiasından vururlar. Gene de yazıyı hemen yollamadım, bekleyişin biraz daha tadını çıkarmak istedim -bilen bilir, hazzın başında beklemek iyidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu hafta ne yazsam diye kafa yorarken -sanmayın ki yazacak konu bulma sıkıntısı çekiyorum, tam aksine, hangilerini dışarıda bırakacağımı düşünüyorum- beni düşünmekten kurtaran bir demeç gördüm.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Almanya’da şube açsa adına muhtemelen AfT -yani, Alternatif für Türkei- diyecek olan Zafer Partisi’nin Genel Başkan Yardımcısı Şükrü Sina Gürel, Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in ziyareti esnasında Patrik Bartholomeos’un da fotoğrafta yer almasına dair şöyle demiş:<a href="https://x.com/sina_gurel/status/2021947459983847634?s=46&amp;t=WyBu3bEJySiGv0siPgvY6Q"> “Yunanistan Başbakanı ve Fener Kilisesi Rahibi… Fatih Kaymakamı yok!”</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gürel’in eskiden Dışişleri Bakanlığı yapmış olduğu göz önüne getirince -bereket, bu toplumsal eziyet sadece birkaç ay sürdü- ülkece ne büyük badireler atlattığımız bir kez daha ortaya çıkıyor. Tabii, kendisinin bir de uluslararası ilişkiler profesörü olduğu gerçeği var… Hoş, Goebbels de doktoralıydı. Neyse, bunlardan da akademi utansın; biz değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gürel’in Ekümenik Patrikliği, Fatih Kaymakamlığı ile denk görme çabalarının, buna “çaba” yerine “hezeyan” demek daha doğru olur, iler tutar bir yanı olmadığı açık. Bu hezeyanın üstünde uzun boylu durmaya bile gerek görülmeyebilir ama ben gene de, belki bir faşist merak eder de işin doğrusunu öğrenir diye birkaç cümleyle Ekümenikliği anlatmaya çalışacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gürel’in aksine bu konuları derinlemesine çalışan bir akademisyen var: Prof. Baskın Oran. Bu övünç de sadece akademinin olmasın, toplum payına düşeni alsın. Bu ve benzeri konuları döne döne anlatmaktan Prof. Oran’ın dilinde tüy bitti. Ankara’da duvarlar, Bodrum’da Kumbahçe sahiline vuran dalgalar bile anladı da bu zevat anlamamayı becerdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Prof. Oran’ın bu konuları incelediği yazılarının birinden <a href="https://www.agos.com.tr/tr/yazi/yazmasi-olup-okumasi-olmayanlara-son-defa-patrikhane-ve-ekumeniklik-27397" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">alıntılıyorum.</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“[Ekümenik] Hıristiyan dünyasında ‘evrensel’ demektir ve Fener’in 6. yüzyıldan beri kendisini ‘eşitler arasında birinci’ kabul eden diğer Rum Ortodoks Patrikhaneleri ve Kiliselerinin ruhani ve onursal lideri olmasını ifade eder. Sultan Fatih tarafından güçlendirilerek bir yandan Katolik Papa’ya rekabet, diğer yandan da o günkü Ortodoks dünyasına egemenlik için kullanılmıştır.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bakın, buradaki en önemli konu “evrensellik”. Neden? Ekümenik, “evrensel” demek de ondan. Fatih Kaymakamı'nın&nbsp;evrensellik ile ne alakası var acaba?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Baskın Oran, Gürel gibilerinin -meslektaşı demeye dilim varmıyor- hezeyanlarını da anlamaya çalışmış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Gelelim Kaymakamlığımıza. Aslında ona yüklenmemek lazım. Türk devleti karar vermiyor, Cumhurbaşkanlığı vermiyor, İçişleri Bakanlığı vermiyor, İstanbul Valiliği vermiyor, gariban Kaymakamlık’a verdiriyor kararı. Ekümenik Patrikhane’yi mümkün olduğunca aşağılamak için. Bu nasıl bir psikolojik vaziyettir, anlamak zor. Üstelik, Patrikhane’nin Kaymakamlık’a muhatap/tabi olması hikayesi, tespit edebildiğim ve Patrikhane konusunda başuzman olan Prof. Elçin Macar’ın da hatırladığı kadarıyla, Mesut Yılmaz’ın 13 Temmuz 1990 tarihli Güneş gazetesindeki demeciyle başlıyor: ‘Patrik, hesabı Eyüp Kaymakamı’na versin.’ Kesin söylüyorum, devletimizin ‘Patrikhane şuraya tabidir’ diye hiçbir resmî belgesi yok.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki, bunu Gürel bilmez mi? Bilir de bilmez ya da bilmez de bilir. “Fener Kilisesi Rahibi” diyerek istiskal ediyor aklınca. Düşünün ki, bu zat Devlet Bakanlığı, Hükümet Sözcülüğü falan yaptı. Tam bir ört ki ölem hali.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sözü gene Prof. Oran’a bırakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Lozan’da Patrikhane’nin adı­ tek kelimeyle geçmediği gibi, tabii ki Fatih (veya Eyüp) Kaymakamlığı’nın adı zinhar geçmiyor. (…) Ülkede cahillik ve paranoya öyle bi el-ele vaziyette ki, şunu da ilave edelim: Lozan müzakerelerinde ‘ekümenik’ dendiği zaman TBMM Heyeti hiçbir yerde itiraz etmiyor. Üstelik, Dr. Rıza Nur gibi süzme bir faşistin bulunduğu oturumda, taraflarca imza altına alınmış şu resmî tespit…”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">E be kardeşim, yüz küsur sene geçmiş aradan. Dr. Rıza Nur’un gerisine de düşme bir zahmet.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 15 Feb 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/ekumenik-kaymakam-1771082799.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Varoluşun yolu: Özgürlük ve aşk</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/varolusun-yolu-ozgurluk-ve-ask-12640</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/varolusun-yolu-ozgurluk-ve-ask-12640</guid>
                <description><![CDATA[Hayat, aşkın ve özgürlüğün meyvesidir. Sevmeyi ve aşkı sahiden öğrenmeden, insanın özgür ve akıllı olması mümkün değildir. Seviyormuş gibi roller oynamak, sevgi olmadığı gibi, sevgili olmak da değildir. Aşk, mış olmayı kaldırmaz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan, aşkı yitirince aklını, bilimini, sanatını, felsefesini, ahlakını kaybetti. Aşkın ve aklın yitiminden dolayı, insan doğmalara, vehimlere ve yanılsamalara teslim oldu. İnsanın en büyük kaybı, aşktır. Aşk, bütün otoritelerden, kaynaklardan ve kurumlardan daha güçlüdür. Aşkın yitimi, insanın yitimidir. Aşkı yitiren insan, bedeninden utanmakta, doğa susmakta ve insan sertleşmektedir. Bedeni coşkulandıran, doğayı konuşturan ve insanı cıvıl cıvıl hale getiren şey, aşktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan, sevme yeteneğini ve kapasitesini kaybetti. Sevmek, hediyelere, tatillere ve yemeklere indirgendi. Sevmek için bunlar gerekli değildir. Sevmek için lazım olan şey, özgürlüktür. Özgür olmayan sevemez. Sevmeyen insan, özgür kalamaz. Özgür olmayan kişinin, aşıkr olması mümkün değildir. İnsan olmaya dair her şey, özgürlükle ilgilidir. Sevgi ve sevgiliye dair her şey, özgürlüğe dair olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aşk, derin bir duygu olarak insanın varoluş tecrübesidir. İnsan, özgürlük sayesinde aşk duygusunu bir varoluşsal tecrübeye dönüştürebilir. Sevmek, varlığı paylaşmak ve güçlendirmektir. Kişilerin birbirlerine sahip olmadan bağ kurmalarını, birbirlerine tahakküm etmeden varolmalarını, korkmadan birbirlerine açılmalarını ve birbirlerine kontrol etmeden birlikte olmalarını sağlayan şey, aşk ve özgürlüktür. Aşk ve özgürlük, sürekli birlikte olmak zorundadır. Birinin varlığı diğerinin yokluğu halinde, ikiside ucube hale gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan, aşk ve özgürlüğü birlikte varoluşsal bir tecrübe olarak yaşamak yerine onu legal, sosyal ve doğmatik sözleşmelere çevirdi, kurallarla katılaştırdı ve ahlakçılık hapishanesinde tutsaklaştırdı. İnsanın en büyük yanılsamalarından biri, aşka ve özgürlüğe evcilleştirilmesi gereken vahşi hayvanlar gibi muamele edilmesi gerektiği şeklindeki kuruntudur. İnsan, aşkı ve özgürlüğü evcilleştirdikçe onları öldürdü. Aşksız ve özgürlüksüz ucube nitelikte bir insani durumu hep birlikte yarattık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanı canlı kılan dinamik güç, tutkudur. Tutku, cinselliktir, düşünmektir, üretmektir, risk almaktır. Tutku, uygarlığı yaratan ateştir.Tutku öldüğünde, insan hayatı bir mezarlığa dönüşmektedir. Mezarlık karanlığının ve sessizliğinin olduğu toplumların en önemli özelliği, tutkudan yoksun oluşlarıdır. Tutkudan yoksun toplumlara fanatizm, şiddet, cehalet ve sefalet egemen olmaktadır. Tutkudan yoksun toplumlara tutkularından korkmaları dayatılmakta ve en büyük erdemin tutkuları kontrol etmek olduğu öğretilmektedir.Tutkunun kontrol edilmezliği gerçeği, hakimiyet, servet ve siyaset sahiplerini korkutmaktadır. Tutku, değişim ister. Statüko, tutkuyu bastırarar sürekli olarak kendini varetmenin peşindedir. İnsanlığın tutkular eğitimine ihtiyacı vardır. Tutkuları bastırmamayı veya tutkuyu pornografiye indirgememeyi öğrenmek lazımdır. Tutkuların bastırılması, yapaylık, yalancılık ve yabancılaşma üretmektedir. Tutkuları bastıran değer adı altında kurgulanan kuruntulara insanın ihtiyacı yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aşk, özgürlük sayesinde gerçekleşen bir tecrübedir. Sevgi, zorunluluğun, zorbalığın ve zorun meyvesi değildir. Bağlılık, korku ve kontrolle gerçekleşmez. İtaat, saadet ve muhabbet üretmez. İtaat, cehalet ve esaret üretir. Özgürlüğün olmadığı yerde insanlar sevmiş gibi roller yaparlar. Sevgililer gününün pahalı hediyeler, otel tatilleri ve yemekler şeklinde kutlanmasının nedeni, erkeğin kadına seviyormuş gibi rol yapan sevgili olma zorunluluğundan kaynaklanmaktadır. Günümüzde herkes, sevgili olarak davranmak yerine sevgiliymiş gibi sahte bir rolün ağırlığı altında ezilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgür insan, ahlaklı, sadık ve sevgili olarak davranma imkanına sahiptir. Günümüzde insanların birbirini aldatmasının ve kandırmasının nedeni, özgürlüğün yokluğudur. Özgürlüğün yokluğu, bütün ahlaksızlıkların ve aldatmaların kaynağıdır. Özgürlüğü olmayan insanlar, zorunlu bağımlılıklardan dolayı beraber oldukları kişileri aldatmakta ve kandırmaktadırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgürlük, akıl ve aşk merkezli yeni bir hümanizm, günümüz dünyasının acil ihtiyacıdır. Hümanizm, insanın kibirli olarak kendisini tanrılaştırması değildir.Hümanizm, insanın yeniden ve sahiden kendisini insanlaştırmasıdır. İnsan, akıldır. İnsan, bedendir. İnsan, arzudur, tutkudur ve ruhtur. İnsan, bilimdir, felsefedir, edebiyattır, ilişkidir.Bütün bunlar insanı güçlü yaptığı gibi, bunlar aynı zamanda insanı çok kırılgan bir varlık haline getirmektedir. İnsanı güzel ve değerli yapan şey, onun tamamlamamış, eksik ve kusurlu varlık olmasıdır. İnsan, akılla, özgürlükle ve aşkla kendi eksikliklerini tamamlamaya çalışandır Hümanizm, insanın doğa içinde kendi kendini geliştirme ve güzelleştirme çabasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan, doğa içinde olduğu sürece kendini var edebilir, geliştirebilir ve büyütebilir. Doğadan kopan insan, küçülen, silikleşen ve silinen insandır. Doğadan koptukça insan, katılaşmakta, kararmakta ve kapanmaktadır. Kararan, kapanan ve katılaşan insan, siddet, cehalet ve sefalet üreten iradesiz, ahlaksız, akılsız ve aşksız bir makineye dönüşmektedir. İnsan hayatı, doğa içinde bir akış halindedir. Hayat, bütün kurallardan, kaynaklardan, kurumlardan ve kimliklerden daha büyüktür. Hayat, hiçbir metne sığdırılamaz. Aşk, hayatın ve doğanın hiçbir şeye sığdırılamazlığının insan tarafından tecrübe edilmesidir. Aşk ve doğada, itaat yoktur, özgürlük vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erkepğin en büyük yanılgısı, kadını bastırmakla her şeyin daha iyi olacağı saplantısını tek çözüm sanmasıdır. Kadın, hayat, hakikat ve hürriyettir. Kadın, sorununu, bir haklar meselesi olmanın ötesinde bir hayat, hakikat ve hürriyet üçgeni içinde ele almak lazımdır. Kadının kadınlığı bastırıldığında hayat, merhamet, hürriyet, sanat, edebiyat, sıcaklık, temas, ilişki, hikmet, maneviyat, empati bastırılmaktadır. Kadın özgür olduğu zaman, ahlak, akıl ve adalet varolmaktadır. Erkek egemenliği, erkeğin kadınla birlikte kendini engellemesi, sevme kapasitesini zayıflatarak kendini güçsüzleştirmesi demektir. Aşk, erkek ve kadının karşılıklı olarak birbirlerini güçlendirmesidir, geliştirmesidir ve genişletmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan, cinsel varlıktır. Cinselliğin kendisi kirli değildir. İnsan, cinselliği bir temizlenme ve olgunlaşma tecrübesi olarak yaşamayı beceremedi. İnsan, sürekli olarak bedeninden utandırıldı, arzularından korkutuldu, temastan ve ilişkiden uzaklaştırıldı. Bedene düşmanlık, doğmalaştırıldı. Bedenden utanmak, ahlak ve erdem olarak dayatıldı. Bedeni ve arzuyu bastırmak, onların yokluğu anlamına gelmemektedir.Sevme yeteneğini yitirmiş insan, yönetmek saplantısı içinde olmaktadır.Sevmek, dokunmaktır. Dokunamayan ve sevişemeyen insan da sadistçe diğer insanlara tahakküm etmenin peşinde olmaktadır. Psikanaliz ve Freud, bastırılan arzuların, şiddet, tasallut ve tahakküm olarak bize geri döndüğünü göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hümanizm, yasak ahlakı yerine hayat ahlakını geliştirmeye ihtiyacımız olduğunun bize fark ettirmektedir. Hayat ahlakı, korkudan ve kontrolden değil, bilinçten, akıldan ve duygudan kaynaklanmaktadır. Hayat ahlakı, bedenle barışmayı, özgürlükle sorumluluğu, kadın-erkek eşitliğini, aşkla cesareti, tutkuyu ve yaratıcılığı ve doğayla uyumu esas alan insan ve yaşam yanlısı perspektiftir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Korku ve kontrol, insani yol değildir. Korkuya ve kontrol merkezli hiçbir yaklaşım, insani medeniyetin gelişimine kaynaklık etmemektedir. İnsanlığı ve medeniyeti var eden şey, aşk, akıl, ahlaktır ve adalettir. Korku, düzen, disiplin ve itaat, cehalet üretmektedir. Korku, sanat, kültür, edebiyat, felsefe, müzik, eğitim, entellektüellik üretemez. Korkuya dayalı iktidar kurulabilir, ancak korkuya dayalı kültür oluşturulamaz. İnsan, kendisini aşkla ve özgürlükle var edebilir. Hayat, aşkın ve özgürlüğün meyvesidir. Sevmeyi ve aşkı sahiden öğrenmeden, insanın özgür ve akıllı olması mümkün değildir. Seviyormuş gibi roller oynamak, sevgi olmadığı gibi, sevgili olmak da değildir. Aşk, mış olmayı kaldırmaz. Akıllıymış gibi, ahlaklıyımış gibi ve aşıkmış gibi yapılan her şey, insan hayatının her alanını çürütür. Aşk, insanın varlığından kaynaklanan doğal ve derin bir duygu olarak onun en doğal varolma biçimidir. Aşkta varolmak ve var etmeyi öğrenmek insanın önündeki çetin bir meydan okumadır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 16 Feb 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/varolusun-yolu-ozgurluk-ve-ask-1771232249.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Montaigne ve Spinoza</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/montaigne-ve-spinoza-12634</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/montaigne-ve-spinoza-12634</guid>
                <description><![CDATA[Spinoza sevincin ve etkinliğin, Montaigne huzurun ve uyumun modellemesini yapar. Montaigne’de insan merkezdedir, Spinoza’da ise “karşılaşmalar”, yani yaşamın kendisi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Montaigne ile Spinoza, felsefeyi soyut bir sistemden çok yaşamı düzenleme sanatı olarak görmeleri bakımından ortak bir zeminde buluşuyorlar. Her ikisi de insanın korkularını, özellikle ölüm korkusunu ve tutkuların yarattığı savrulmaları azaltmayı hedefler; yaşamı daha dingin, daha katlanılır ve daha anlamlı kılmak ister. Doğaya uygun yaşama vurgusu da ortaktır: Montaigne bunu insanın kendi doğasına sadakati olarak okurken, Spinoza evrensel doğa düzenini kavrama gereği olarak temellendirir. Bu ortaklık, felsefeyi gündelik hayatın merkezine yerleştiren bir “yaşam modeli” fikrini mümkün kılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak yolları belirgin biçimde ayrılır. Montaigne’in yaşam modellemesi deneyimseldir: Deneme formu, çelişkiye, değişime ve belirsizliğe açıktır. Ona göre benlik akışkandır; insan bugün başka, yarın başkadır ve bu tutarsızlık bir kusur değil, insan olmanın gerçeğidir. Bu yüzden özgürlük, kişinin kendisiyle barışık yaşaması, ölçülülük ve kendine hoşgörü geliştirmesidir. Tutkular bastırılmaz; onlarla birlikte yaşamayı öğrenmek gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Spinoza’da ise yaşam modeli sistematik ve zorunluluk temellidir. “Geometrik yöntemle” kurduğu yapı, insanı doğanın zorunlu düzeni içinde konumlandırır. Benlik, rastlantısal bir anlatı değil, nedensel bir ağın parçasıdır. Özgürlük, keyfi seçim değil, nedenleri bilerek edilgen duygulardan etkin duygulara geçmektir. Tutkular, bilgiyle dönüştürülür; aklın artışı, kudret artışı ve sevinç üretir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta Montaigne “yaşayarak öğrenme”nin, Spinoza ise “anlayarak özgürleşme”nin filozofudur. Biri insanın kırılganlığını kabul ederek huzur arar, diğeri zorunluluğu kavrayarak etkinlik kazanır. Birlikte düşünüldüklerinde, insan ölçüsü ile kozmik düzeni bir araya getiren tamamlayıcı iki yaşam modeli sunarlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Spinoza sevincin ve etkinliğin, Montaigne huzurun ve uyumun modellemesini yapar. Montaigne’de insan merkezdedir, Spinoza’da ise “karşılaşmalar”, yani yaşamın kendisi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Montaigne insana ait bir esneklik, Spinoza ise insanın içinde olduğu ağa ait bir kesinlik arar. İkisinde de bilinen de bilinmeyen de içkindir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Spinoza dünyasının entropisi daha yüksek olsa gerek kalkıştığı iş daha büyük..)</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Not: Yazarın izni ile sosyal medyasından alınmıştır</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 14 Feb 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/montaigne-ve-spinoza-1770976819.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir kadının bedeli: Furuğ Ferruhzad ve sevmeye cesaret etmek</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-kadinin-bedeli-furug-ferruhzad-ve-sevmeye-cesaret-etmek-12618</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-kadinin-bedeli-furug-ferruhzad-ve-sevmeye-cesaret-etmek-12618</guid>
                <description><![CDATA[Furuğ’un şiirleri süslü değildi. Yumuşak hiç değildi. Çünkü onun dünyasında kadın olmak, çiçek olmak değil; yanmayı göze almak demekti. 32 yıl yaşadı ama birçok insanın bir ömür boyu cesaret edemediği kadar hayatı bu yıllara sığdırdı. Korkmadı. Susmadı. Geri adım atmadı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Bazı sevgiler vardır, yaşanmaz.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Katlanılır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve bazı insanlar vardır, sevilmez;&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">onlara tutunulur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">14 Şubat yaklaştığında sevgiye dair cümleler de çoğalır. Çiçekler, kalpler, indirimli hediyeler… Sevgi, sanki hep yumuşak bir şeymiş gibi anlatılır. Oysa sevgi çoğu zaman yumuşak değildir. Yaralıdır. Eksiktir. Bedellidir. Çünkü sevmek, insanın kendini savunmasız bırakmasıdır; en zayıf yerini bir başkasına emanet etmesidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bazı insanlar için sevgi, sadece bir duygu değil, bir mücadele alanıdır. Toplumla, kurallarla, ahlakla ve korkularla verilen bir mücadele. İşte İranlı şair Furuğ Ferruhzad, sevginin ve özgürlüğün bu bedelli hâlinin en çarpıcı örneklerinden biridir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İran, köklü bir edebî ve düşünsel mirasa sahip olmasına rağmen, özellikle kadınlar için daraltıcı normlarla çevrili bir coğrafyadır. Furuğ Ferruhzad, 5 Ocak 1935’te Tahran’da doğdu; 13 Şubat 1967’de, henüz 32 yaşındayken hayatını kaybetti. Kısa ömrüne rağmen İran modern şiirinin seyrini değiştiren bir iz bıraktı. Esir, Duvar, İsyan, Yeniden Doğuş ve ölümünden sonra yayımlanan İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına, yalnızca şiir kitapları değil; bir kadının kendini var etme mücadelesinin kayıtlarıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Furuğ’un şiiri, aşkı idealize etmez. Aşk onun dizelerinde bazen arzudur, bazen suçluluk, bazen yalnızlık… Ama her zaman gerçektir. Sevgi, onda edilgen bir kabulleniş değil; “Ben buradayım” deme hâlidir. Bu yüzden rahatsız edicidir. Çünkü konuşan, isteyen, seven bir kadın figürü sunar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hayatı da şiiri kadar serttir. Erken yaşta evlendirildi, boşandı, oğlundan ayrılmak zorunda bırakıldı. Şiiri “günah”, aşkı “ahlaksızlık”, itirazı “fazlalık” sayıldı. Ama Furuğ geri çekilmedi. Kendisi olmaktan vazgeçmedi. Şiiri seçtiğini, özgürlüğü seçtiğini söyledi. Ve bunun bedelini bir ömür boyunca taşıdı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Toplum onu affetmedi. Din affetmedi. Erkekler affetmedi. Ama o kendini affetti. Belki de en büyük direniş buydu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aşk yaşadı; gizli değil, utanmadan. Bir kadının sevdiği adamı saklamasının beklendiği bir dünyada, Furuğ aşkını dizelere yazdı. Bunun karşılığında “kötü kadın” ilan edildi. Oysa tarih bize şunu defalarca gösterdi: “Kötü kadın” denilenler, çoğu zaman itaat etmeyen kadınlardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Furuğ’un şiirleri süslü değildi. Yumuşak hiç değildi. Çünkü onun dünyasında kadın olmak, çiçek olmak değil; yanmayı göze almak demekti. 32 yıl yaşadı ama birçok insanın bir ömür boyu cesaret edemediği kadar hayatı bu yıllara sığdırdı. Korkmadı. Susmadı. Geri adım atmadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Öldüğünde bile rahat bırakılmadı. Cenazesi bile tartışma konusu oldu. Ama ne ironidir ki, onu susturmak isteyenlerin isimleri unutuldu; Furuğ kaldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">14 Şubat’ta sevgiyi kutlarken belki de kendimize şu soruyu sormak gerekir:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ben sevdiğim için neyi göze aldım?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü sevgi yalnızca mutlu anların hatırası değildir. Aynı zamanda direnmenin adıdır. Kendin olmaktan vazgeçmemektir. Ve “her şeye rağmen” diyebilmektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bazı hayatlar vardır, yaşanmaz; savunulur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bazı kadınlar vardır, bedel ödeyerek sevmeyi öğretir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve bazı sesler vardır; susar gibi olur ama aslında hep uçmaya devam eder.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kuş ölür…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama uçuş kalır.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 12 Feb 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/bir-kadinin-bedeli-furug-ferruhzad-ve-sevmeye-cesaret-etmek-1770803001.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Descartes’a kulak vermek</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/descartesa-kulak-vermek-12614</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/descartesa-kulak-vermek-12614</guid>
                <description><![CDATA[Önemli olan insanların, aydınların, entelektüellerin tamamı içinde hangi oranda aklı “saf hale getirebilme” çabasıdır. Sartre örneğinden anlaşıldığı gibi Batıda bu oran Doğuya nazaran daha fazla görünüyor. Sadece Fransa değil AB ve ABD’’ de “aykırı entelektüellere” saygı duyan devlet adamları oranının fazla olduğuna tanık olmaktayız.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aydınlanma Çağına kapı açan Akıl Çağının en önemli düşünürlerin biri de Fransız René Descartes’tır (Röne Dekart, 1596-1650). Rönesansla birlikte Kilise Babalarının dogmaları karşısında Descartes, Spinoza, Leibniz, Grotius gibi filozoflar aklın önemini ortaya koymuş ve her insanın varoluşun tüm soyut ve somut görünümlerinin mantık ve mahiyetini anlayıp öğrenme potansiyeline haiz olduğunu vurgulamışlardı. Böylelikle birey, tüm dogma ve bilim dışı öğretinin kalıplarına başkaldırarak özgür irade bilincine ulaşır. Bu bilinçlenmenin getirdiği özgür akıl ve irade sayesinde Aydınlanma Çağı Sanayi Devrimi’ne yol gösteriyor, yeni icat ve keşiflerle uygarlık mucizeler yaratmaya başlıyor. Dogmalar karşısında aklın başkaldırışı hukuk ve siyaset alanında hak ve özgürlükleri güvence altına almak mücadelesini başlatır. Gelişmiş demokrasi ruh ve bilinci ile laiklik bu sürecin ürünüdür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aklımız ve ruhumuz bin bir çeşit bilgilere muhatap kalmaktadır. Bu bilgilerin kimi doğru, kimi yanlış, kimi de eksik ya da çarpıtılmıştır. Pırıl pırıl, “saf”,etki altında kalmayan akıl olabilir mi hiç? </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Descartes, “Metod Üzerine Söylev” adlı yapıtında ne tür bir yöntemle “saf aklın” oluşacağını açıklar ve ilginç bir saptamayla analize başlar<strong>: Sağduyu ve akıl Tanrının insanlara adilane dağıtığı tek şeydir, çünkü herkes kendindekinden memnundur, ne fazlasını ne de eksiğini ister. </strong>Ve de diğerindekini küçümseyip alay eder…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üstat doğru söylüyor… Kimse aptal, cahil, salak olduğunu söylemez; memnundur kendi aklından… Kimse kalleş, hilebaz, egoist ve namussuzluğunu kabullenmez. Hepimiz vicdanlı, erdemli, haksızlıklara tahammül edemeyen mert ve asil insanlarız!…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Böyle bir psikozun getirdiği benmerkezcilikle beynimizi nasıl nesneleştirip ”saf akıl” oluşturabiliriz? </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Descartes insan beynini “elma küfesine “ benzeterek içinde çürük elmaların da olduğunu belirtir. Doğru karar alabilmek için küfeyi boşaltıp tek tek elmaları incelemek, çürükleri atmak ve sağlamları geri koyup yola öyle devam etmek gerekir. O dönemlerdeki Kilise-Aristokrasi koalisyonu kim bilir ne türlü çürük ve kurtlu elmaları doldurmuştur içerisine…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Elmaların sağlam olup olmadığını anlamanın yolu metodik kuşkudur. Duyular aldatabilir, dış dünya bir yanılsama olabilir, matematik bile sorgulanabilir… Her şeyden kuşku duyarak operasyona başlamak lazım. Eğer düşünüyor ya da şüphe ediyorsam kesin bir şey var demektir. Önce kendimi sorgulayalım :”ben var mıyım, yok muyum?”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Madem ki böyle bir düşünceyi ortaya koyuyorum, o halde varım… <strong>Düşünüyorum o halde varım- cogito ergo sum. </strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Küfeyi şöyle bir önümüze dökelim ve metodik kuşku yöntemiyle tek tek elmaları inceleyip çürüklerini attıktan sonra sağlamlarıyla yolumuza devam edelim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Beyindeki elmalar neler diyor, neler?</span></span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ben saf, temiz, asil ve necip bir ırkın çocuğuyum. O yüzden akıllıyım…</span></span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O yöreden adam çıkmaz… Hepsi sahtekardır…</span></span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Falanca millet mi? Zaten bize ihanet etti. Kalleştir onlar…</span></span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bakara, makara… Milleti uyuturuz…</span></span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kitap okumam ama her şeyi bilirim… </span></span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bilgim yok ama fikir sahibiyim.</span></span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sosyal bilimler ve felsefe laf-u güzaf… Fizik, kimya, doğa bilimleri dışına çıktığın taktirde sapıtırsın…</span></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kendimle ilgili çürük elmaları atıp saf aklı yakalayabilecek miyim?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Resmi ideolojinin yarattığı tarih söylemleri abartma ve hamaset doludur. Media monopol (tekel) ve oligopolleri (az sayıda bir kaç kuruluş), uluslararası sermaye ve tüketim çağının nimetleri karşısında akıl ve irademiz özgür seçişlere yönelebilir mi?… Eğitim sistemi, tüketim ekonomisi ve iletişim çağının evrensel boyuttaki beyin yıkamalarıyla kaos içinde dalgalanan aklım sakin bir limana ulaşabilir mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Descartes’in vatandaşı Fransızlar bir zamanlar “biz kartezyen- Descartes’cı“ milletiz diye övünürlerdi. Yani akıl ve sağduyu onların ana özellikleriymiş.… Fas, Cezayir, Tunus ve dünyanın başka bölgelerindeki ötekileştirme ve kitlesel katl olayları hangi sağduyun, hangi aklın eylemidir?! Sormak lazım… Ama unutmayalım ki oranın entellektüelleri, filozofları özeleştiri yaparken “kartezyen” yaklaşımlar içindeydi. Çünkü yakın zamanlara kadar liselerde sosyal bilimler ve felsefeye çok önem verilir ve lise bitirme sınavında felsefe bakaloryasından geçemeyen üniversiteye kabul edilmezdi. 1960’lı yıllarda Jean Paul Sartre ve birçok entelektüel Cezayir Bağımsızlık Mücadelesinde bu mazlum ülkenin yanında yer almıştı. Zamanın Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle “Sartre’ı hapse atamazsınız, o Fransa’nın entelektüel ve düşünsel sembollerinden biridir” demişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Önemli olan insanların, aydınların, entelektüellerin tamamı içinde hangi oranda aklı “saf hale getirebilme” çabasıdır. Sartre örneğinden anlaşıldığı gibi Batıda bu oran Doğuya nazaran daha fazla görünüyor. Sadece Fransa değil AB ve ABD’’ de “aykırı entelektüellere” saygı duyan devlet adamları oranının fazla olduğuna tanık olmaktayız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bizdeki eğitim sistemi içinde elmaları ayıklamak bir hayli zor anlaşılan… Her şeyden önce Descartes’ın <strong>“cogito ergo sum”</strong> yöntemi ne bireysel psikolojide ne de kitle psikolojisinde kabul görmüştür. Üstadın dediği gibi büyük oranda hepimiz Allah’ın adilane dağıttığı aklımız ve sağduyumuzdan memnun yaşamaktan öte akıl vermeğe bayılırız. Beynimizi “belli oranda saflaştırmak” felsefe, sosyoloji,<strong> “nesnel” </strong>ve genel tarih, psikoloji gibi konulara önem verilmesiyle olanaklıdır. Oysa tüm bu dersler orta-lise eğitiminde ya kaldırılmış, ders saatleri azaltılmış ya da seçimlik hale getirilmiştir. Tüketim toplumunun özendirildiği medya yapılanmaları, köşeye dönmenin erdem olduğu; Orta Asya’dan Viyana’ya kadar hükmedeceğimiz , Akdenizi yeniden Türk gölü haline getireceğimiz anlayışı içinde , bu gidişle Akıl Çağının başlangıç noktasında kalmaya devam ederiz. Evvel Allah biz “gâvur takımı gibi kartezyen“ olmakla değil kahramanlık menkıbeleri anlatıp güçlü kimliğimizle övünürüz.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 11 Feb 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/descartesa-kulak-vermek-1770722219.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>1991 Yazında ne yaptığını biliyorum</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/1991-yazinda-ne-yaptigini-biliyorum-12596</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/1991-yazinda-ne-yaptigini-biliyorum-12596</guid>
                <description><![CDATA[Janet Gezegeni, kadrajın kenarlarında başlayan bir yazın sessiz devrimini kaydediyor. 16mm’in hafif grenli dokusu, Massachusetts ormanlarının yeşilini yumuşak bir sis gibi sarıyor. Kamera Lacy’nin bakışını taklit ediyor. Annenin peşinde uzun uzun duruyor, sonra geniş bir planda kır çiçeklerine bırakıyor kendini. ... Film bittiğinde içinizde bir parça 1991 kalır: O telefonsuz, televizyonsuz yazın ağır, güneşli huzuru; bir çocuğun gözünden görülen, kaybolmaya mahkûm ama sonsuza dek saklanan anne gezegeninin soluk ışığı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">11 yaşındayken&nbsp; bir yazı nasıl geçirdiğinizi hatırlıyor musunuz?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Hele ki 11 yaşınız milenyum öncesi zamanlara denk geliyorsa. Telefonsuz zamanlara. Hemen itiraz etmeyin:&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">O zaman da televizyon vardı; Pandora’nın kutusu aslında televizyondu diye.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Televizyon sizinle her yere gelemeyen engelli bir Pandora kutusuydu. Telefon başımızın belası.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">1991 yazında 11 yaşında olmak, telefonun hayatımızı işgal etmediği zamanlarda çocuk olmak bugünlerden çok daha büyülü bir şeydi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Dünya geri gelmeyecek biçimde değişti. Eskiden yalnızlık fiziksel bir durumdu bir çocuk için. Şimdi hiç kimse yalnızlığını&nbsp; anlamıyor sanal gerçekliğin içinde</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Türkçe’ye felaket biçimde anlamsız Gayet Janet olarak çevrilmiş Janet Planet “1991 yazında ne yaptığını az çok biliyordum” hikayesi. Yapımcılar sanırım bu filmi zaten kimse izlemez diye adı üzerinde “entelektüel mastürbasyon” yapmışlar . Gayet Janet ne demek Allahınızı severseniz? Açık ve net “Janet Gezegeni” dururken (<span style="color:#467886"><u><a href="https://tv.apple.com/tr/movie/gayet-janet/umc.cmc.4upylskzm72x93pxwozu87nl8?l=tr" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://tv.apple.com/tr/movie/gayet-janet/umc.cmc.4upylskzm72x93pxwozu87nl8?l=tr</a>).</u></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">1991 yazında cırcır böceklerinin senfonisi eşliğinde açılıyor film ve böceklerin seslerinin hızlanmaya başladığı sonbaharın ilk düşen yapraklarına kadar sürüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">11 yaşında bir çocuğun 1991 yazında ne derdi olabilir ki?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Bugünün çocuklarının uzun ihtiyaç listesine nazaran milenyum öncesinde daha minimal dertler vardı.&nbsp; Karnın doyuyorsa dertlerin önemli bölümü bitmiş demekti. Yine de Janet Gezegeninde savrulan Lacy’nin kendine özgü dertleri ile tanışmakta gecikmiyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Lacy’nin babasını tanımıyoruz. Tek anne modundaki Janet’in ise hayatının MR’ı çekiliyor deyim yerindeyse. Lacy’nin annesi Janet’e olan bağlılığı suyun üstünde ve gözümüzün önünde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Film Lacy’nin yaz kampından kurtulma projesi ile başlıyor. Annesini “kendimi öldürürüm” diyerek kolayca ikna ediyor. Annesinin yani “Janet Gezegeni”nin yörüngesinde dönmek istiyor. Ondan ayrı kalmak boşlukta savrulmak gibi bir şey.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Tek anne Janet; Akupunkturcu olmuş. Kocasız yaşamda pek de çekici olmayan Wayne’le arkadaşlık ederek hayatla olan kadınsı bağını koruyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Ama Lacy’nin annesine olan bağlılığı tek taraflı bir akış değil. Annesi de bu 11 yaşındaki insana sahici bir sevgi ile bağlı. Nitekim Wayne’in bu gezegen sisteminde yerinin olmadığı çok geç olmadan ortaya çıkıyor. Wayne’in kızı Sekoya ile Lacy’nin arkadaş olma ihtimali ise ihtimal aşamasını geçemiyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Hikaye Massachutes’in rüyasal bir yerlerinde geçiyor. Her yer orman, her yar ağaç her yer kır. Buraları bilmek için yönetmen olmak yetmez. Buralarda doğmuş olmak da gerekir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Yönetmen Annie Baker ilk sinema filmini çekmek için çocukluk mekanını seçmiş ve muhtemel ki 1991’de kendisi de 11 yaşındaymış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Oto-Biyo-Graf-ik&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">yani&nbsp; </span></span></span><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Kendi-Yaşam-Yazın- sal&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">olmanın ötesinde bir geçmiş günlere bakış hikayesiyim diyor bu film.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Ağır ağır akıyor tıpkı anlattığı yaz ayları gibi. Lacy bir kez olsun televizyon izlemiyor. Olsa olsa televizyona karşı bir tek annenin direnişidir bu. Yine de inandırıcı değil denemez. Yokluğunu aramıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">İnsanlar gelip geçiyor birer kuyruklu yıldız gibi. Lacy onları izlese de hep annesinin yani Janet Gezegeninin ışığında gözü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Telefonsuz ve televizyonsuz hayatın içinde kırlarda yapılan piknikler ve açık havada izlenen bir gösteri de yönetmenin anı kitabının sayfalarını çeviriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">Minimalist bütçeli filmin belki de en zorlandığı çekimler ise bir alışveriş merkezinde geçen sahneler. Kimsenin telefona bakmadığı, ekranların çıldırmış gibi parlamadığı bir AVM yaratmak zor olsa gerek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif">11 yaşında bir kız çocuğunun annesinin eteğinde geçirdiği bir yaza dair hatıralarını izlemek için başta da söylediğim gibi sinemadan ve belki hayattan da beklentinizin de farklı olması gerekiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Janet Gezegeni, kadrajın kenarlarında başlayan bir yazın sessiz devrimini kaydediyor. 16mm’in hafif grenli dokusu, Massachusetts ormanlarının yeşilini yumuşak bir sis gibi sarıyor. Kamera Lacy’nin bakışını taklit ediyor. Annenin peşinde uzun uzun duruyor, sonra geniş bir planda kır çiçeklerine bırakıyor kendini. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Zaman burada yavaşlar, neredeyse durur; cırcırların titreşimi, yaprakların düşüşü, bir çocuğun parmaklarının annesinin saçlarında dolaşması; hepsi birer kare, birer uzun sekans olur. İnsanlar kuyruklu yıldızlar gibi gelip geçer, ışık Janet’in yüzünde kırılır, ama kamera yargılamaz, sadece gözlemler. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:12pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Arial&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Film bittiğinde içinizde bir parça 1991 kalır: O telefonsuz, televizyonsuz yazın ağır, güneşli huzuru; bir çocuğun gözünden görülen, kaybolmaya mahkûm ama sonsuza dek saklanan anne gezegeninin soluk ışığı.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 08 Feb 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/1991-yazinda-ne-yaptigini-biliyorum-1770488610.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Lise mezunu profesör</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/lise-mezunu-profesor-12592</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/lise-mezunu-profesor-12592</guid>
                <description><![CDATA[İmamoğlu’nun diploması iptal edilince onunla birlikte yatay geçiş hakkını kullanan Prof. Naciye Aylin Ataay Saybaşılı da kendini bir anda lise mezunu buluverdi. Böylece, Sorbonne’dan doktoralı lise mezunu bir akademisyenimiz oldu. Bu da bizim dünya akademisine özgün bir katkımız olarak telakki edilebilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizim dönemimizde üniversite okumak bir ayrıcalıktı. Öyle her yerde üniversite bulunmazdı. Hele küçük şehirlerin hiçbirinde olmazdı -bazılarında lise bile yoktu. Ama üniversitelerde iyi bir eğitim vardı, her bölümün hikmetinden sual edilemeyen hocaları olurdu, sınıfta, kantinde, avluda ciddi tartışmalar yaşanırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben öyle büyük politik kamplaşmaların içinde olmadım hiç. Sağcılık bana sığ geldi, iktisat talebesi olarak solculuğun piyasayı yok sayışına bir türlü akıl erdiremedim -üstelik, hocalarımızın büyük bölümü Marksizme yakındı. Velhasıl, işte böyle arafta kaldım, daha doğrusu bir şekilde kalmayı becerebildim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Narin de eczacılığı bitirdi, diplomasını aldı, kendi yerini açana kadar bir-iki eczanede çalıştı… Daha sonra, Mert de mühendis olarak göğsümüzü kabarttı. Pelin’le de üniversitede tanıştılar. Hiç koleje gitmedim ben, Narin de gitmedi, devlet okullarında okuduk; anadolu lisesini kazanamasaydı Mert’i göndermeyi düşünüyorduk ama bereket sınavı kazandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra âlem değişiverdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önce nitelik git gide erimeye yüz tuttu. Derken bu döneme geldik, eskinin bütün kurumları kayboldu. Ne anadolu liseleri kaldı, ne fen liseleri ne süper liseler. Mert küçük olsa herhalde Narin’le dişimizden kovuğumuzdan artırdığımızı özel okullara vermek mecburiyetinde kalacaktık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdilerde her yerde bir üniversite var. Süpermarketler gibi köşeyi döndüğünde bir yenisi karşına çıkıyor. Akademik niteliğin kalmadığı herkesin malumu. Haberlere bakıyorum, bir senede 4 bin kişi profesör olmuş mesela. Ya da kişiye özel bir günlük yasa çıkarılarak hak etmeyen biri rektör yapılmış. Kişiye özel çıkan işe alım ilanları ya da akademik nepotizmin artık haber değeri kalmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günün sonunda geldiğimiz yer dünyada ciddiye alınan bir üniversitemiz kalmayışı oldu. Boğaziçi’nin başına gelen felaketler silsilesi ortada. Ne ODTÜ dayanabildi buna ne İTÜ, palas pandıras aşağı yuvarlanıverdik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçenlerde, dünyanın en muteber üniversitelerinden biri olan Sorbonne’a dair bizim gazetelerde çıkan bir haber içimin daha da kararmasına yol açtı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eskilerin çok sevdiğim sözüdür, “kul kurar, kader güler,” derler. Sen kendince hazırlanırsın edersin, her bir şeyi hale yola sokarsın ama omzunun dibinde yaptıklarınla alay eden bir şeyin olduğunu bilmezsin. Tam her şey iyi gidiyor sandığında, sabah bir uyanırsın ki, onca senenin emeği çoktan uçmuş gitmiş -benim kayınvalide nedense böylesi durumlarda “bir dilim ekmek oldu,” derdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kâinatın ne kadar suçu varsa Ekrem İmamoğlu’na yüklemeye karar verdiklerinde konuların tamamen dışında bir kadın, bu absürdite içinde mesleki kariyerinin sona ereceğini aklının ucuna getiremezdi. Galatasaray Üniversitesi’nin Sorbonne doktoralı profesörlerinden biriydi. Gelgelelim, İmamoğlu’nun diploması iptal edilince onunla birlikte yatay geçiş hakkını kullanan Prof. Naciye Aylin Ataay Saybaşılı da kendini bir anda lise mezunu buluverdi. Böylece, Sorbonne’dan doktoralı lise mezunu bir akademisyenimiz oldu. Bu da bizim dünya akademisine özgün bir katkımız olarak telakki edilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşin daha matrak kısmı, bu yatay geçişin bir okul, fakülte ya da seneyle sınırlı olmadığı halde sadece İmamoğlu’yla birlikte İstanbul Üniversitesi’ne geçenlerin diplomalarının iptal edilmesiydi. O sene başka bir üniversiteye geçse ya da bir sene sonra bu hakkını kullansa bugün hâlâ Galatasaray’da hocalık yapıyordu. Ama yanlış zamanda yanlış yerde olmanın bedelini ödemek durumunda kaldı. Usulsüzlük -o da varsa şayet- sadece İmamoğlu ile dönemdaş olmaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aylin Hanım işin peşini bırakmamış, gitmiş Sorbonne’a, doktoralı bir akademisyen mi yoksa lise mezunu bir sahtekâr mı olduğu ortaya çıksın istemiş, belgelerini vermiş. Sorbonne, kararı “oybirliğiyle” almış: Doktoranın geçerli olduğuna…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte akademi bu halde; aynı anda, hem Türkiye’de lise mezunu hem de Sorbonne’dan doktoralı olabilirsin. Öte yandan, Sorbonne doktoralı olarak Türkiye’de hiçbir değer görmeyebilirsin de.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 08 Feb 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/lise-mezunu-profesor-1770470791.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kaç yaşındayım ben?</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kac-yasindayim-ben-12588</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kac-yasindayim-ben-12588</guid>
                <description><![CDATA[Ufacık bir kız çocuğu elinde bir kâğıtla bana yaklaştı. “Teyze, bunun fotokopisini çeker misin? Annem senin çekebileceğini söyledi.” Yüzüne baktım. Omuzlarına dökülen çok güzel saçları vardı. Su gibi tertemizdi. 
Çekmecedeki kolonyalı mendillere uzanmadım. Yerimden kalktım.  Kâğıdı aldım. Göz göze geldik. Gülümsüyordu. Dişleri çok güzeldi. Odanın içine güneş gibi bir ışık doldu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Koskocaman bir evde tek başımayım.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Tek başıma yaşarım. Zaten birileri olsa ne olacak ki? Kalabalıkta başıma bir şey gelse…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Eşyalarım azdır; yüz yirmi metrekarelik evde... Kıyafetlerim de öyle.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bir tek ayakkabılarım fazladır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Otuz bir tane!</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Her gün farklı bir ayakkabı giyerim. İşten çıkınca değiştirmek için yanımda mutlaka bir yedeğini taşırım. Kimseye güvenmem. Ya eve dönerken ayak izlerimi takip ederlerse? Ya izimi sürerlerse?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Eve gelirim. Çantamdan sabah giydiklerimi çıkarır, balkona koyarım. Ellerimi yıkar, tekrar balkona çıkarım. Ayakkabılarımın altını uzun uzun fırçalarım. Bazen o kadar sürer ki bu iş, acıkırım. Akşam olduğunu o zaman anlarım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">İş yerinde kimseyle konuşmam. Hiç arkadaşım yoktur. Başlarda odama gelenler olur; bir bahane uydurup sorular sorarlardı.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Peşpeşe:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“Nerelisin?”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“Kaç yaşındasın?”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“Nerede oturuyorsun?”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Sustum. Hiçbirine cevap vermedim. Zamanla vazgeçtiler.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Önceleri yaşımı biliyordum. Söylemezdim ama bilirdim. Sonra bir gün düşündüm—kaçtı. Cevap gelmedi. Kulaklarımı iyice açmıştım oysa. İlk defa sustular; içimdeki sesler bile konuşmadı. Ben de yaşımı unuttum. Sanki biri silmişti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Eve geç döndüğüm bir akşamdı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Mavi bir taksi arkamdaydı. Yokuştan benimle birlikte indi. Her vitrinde mavi bir yansıma görüyordum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Aynı far ışığı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Aynı gölge.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Yürüyüşümü hızlandırdım; o da hızlandı. Eve giden yolumu uzattım. Biraz daha uzattım. Kapıya geldiğimde yanımdan usulca geçti. Eğildim, yere baktım. Asfaltta iki koyu çizgi uzanıyordu. Parmağımla dokundum. Hâlâ sıcaktı. Ya da ben üşümüştüm.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kapıya geri döndüm. İçeride biri olabilir diye açmadan önce iki kez düşündüm. Kapı deliğine eğilip içeri baktım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“Saçmalıyorsun,” dedim kendime.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Aceleyle açtım kapıyı. Evim…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Doğruca banyoya gittim. Musluğu sonuna kadar açtım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Yıkandım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Yıkandım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Yıkandım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Köpükler bedenimden akıp giderken hâlâ kirliydim. Bedenim sanki bana ait değildi. Banyo buharla kaplıydı; ayna ise kupkuruydu. Kendime baktım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Saçlarım uzamıştı. Yanaklarım aşağı doğru sarkıyordu. Bir başkası gibiydim.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Sahi… Kaç yaşındaydım ben?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">O gece iki ayakkabımı da, o gün giydiğim her şeyi çöpe attım. Yalınayak dışarı çıktım. Sokakta kimsecikler yoktu. Mavi taksi de yoktu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu olaydan sonra günler sıradanlaştı. Yine kimseyle konuşmuyor, eve dönüş yolunu uzatıyor; yalnızca işimi yapıp eve geliyordum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ta ki bir gün…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kâğıdı makinenin üzerine yerleştirdim. Kapağı kapattım. Temiz çocuk hâlâ bana bakıyor, gülümsüyordu. Kapağın parlak yüzeyinde bir an mavi bir iz gördüm.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Taksinin rengi!</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">O anda makine çalıştı. Gözlerimi kapadım, açtım. Yoktu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Fotokopiler alttan yavaş yavaş çıkmaya başladı. Ekrandaki sayıları izliyordum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">İki.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">On üç.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Yirmi bir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Yirmi dokuz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Otuz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Otuz bir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Sesi duydum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Benim sesimdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kız kâğıtları aldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“Teşekkür ederim,” dedi. Hâlâ gülümsüyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Gitti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ben de koltuğuma geri dönüp oturdum.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ellerim hâlâ temizdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Yıkamadım.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 07 Feb 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/kac-yasindayim-ben-1770400677.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İdeal olan mı gerçek mi?</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ideal-olan-mi-gercek-mi-12573</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ideal-olan-mi-gercek-mi-12573</guid>
                <description><![CDATA[Platon’un aşkı yani Platonik aşk her ne kadar mükemmel gözükse bile ideali yansıtır yani tamamen idealdir. Fakat Alain De Button daha gerçekçi, günümüzün içinden bir anlayışı ortaya sunar. Birçok farklı duyguları içinde barındırır aşk. Aslında düşününce insan, Platon’un bu mükemmel olan idealine ulaşmaya çalışır fakat çoğunlukla başarısız kalır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üniversiteye ilk başladığım yıllarda Platon’un idealizmini akademik düzeyde anlayama başlamam ve Şölen metnini okumam beni çok etkilemişti. Çünkü aşkı olabildiğince ideal bir düzeyde ele alıyordu Platon. Daha sonrasında bu merakım sürdü ve Alain De Button ile tanıştım. Aslında biri kadın biri erkek ağzından ele alınan iki romanı vardı ve inanılmaz akıcıydı. Bunlardan biri Aşk Üzerine diğeri ise Romantik Hareket. Button ise aşkı günümüz telaşesi üzerinden ele alıp post-modern toplumun kimlik yapısına göre harmanlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bana ilham veren ve beni bu yazıyı yazmaya iten Z.Hilal’e teşekkürlerimi sunuyorum ve bu yazıyı ona atfediyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görüşleri açıklamaya başlamadan önce Platon’un aşk tanımını anlamak için Platon’un formlar teorisine (Theory of Forms) açıklık getirmek yararlı olacaktır. Platon’un formlar teorisini part part bir şekilde ‘’Phaidon’’, ‘’Devlet’’ ve ‘’Şölen’’ metninde görebiliyoruz. Aslında Phaidon metni daha çok Platon’un epistemolojisine ve metafiziğine yani formlar teorisinin kendisine odaklanırken aynı şekilde Devlet metninde bulunan Mağara Alegorisi kısmında da Platon, gerçekliğin kendisine odaklanır. Fakat Şölen metni daha farklıdır çünkü bu metinde Platon Aşk kavramına odaklanmıştır. Aşk kavramını detaylandırırken epistemolojisinden yararlanmıştır yani formlar teorisinden. Bu yüzden Platon felsefesinde formlar teorisi önemli bir yer tutmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon’un form teorisi nedir? Platon, bu teoriyi en güzel şekilde yani belirgin şekilde mağara alegorisi ile açıklamıştır. Bilindiği üzere mağaranın içi ve cisimlerin gölgeleri bu dünyayı yani yaşadığımız, içinde bulunduğumuz dünyayı yansıtmaktadır. Platon’a göre (Devlet, 2020) bu dünya yani mağara gerçekleri ima etmez çünkü gerçekler rasyonel kapasite ile anlaşılabilecek bir boyuta indirgenmiştir. Alegorideki mağaranın dışı ise gerçek dünyayı yani idealar dünyası belirtmektedir. Buradaki şeyler realitenin kendisidir. Formlar, herkes için ortaktır, mutlaktır ve değişmezdir. Örneğin, bu dünyada (external world) birçok fiziksel ağaç vardır fakat bu ağaçlar hem birbirinden ontolojik olarak farklı ağaçlardır hem de bu ağaçları insan duyumladığı (sensation) bir ağaç onu algılayan farklı insanlar tarafından farklı bir şekilde duyumlanacaktır. Bu da aslında fiziksel ağacın herkes için ortak olmadığının yani bir formu kendi başına temsil etmediğinin göstergesidir. Burada aslında şunu da görmüş oluyoruz, Platon’a göre (Devlet, 2020), formların kendisi duyumlama yolu ile kavranamaz. Form, akıl yoluyla kavranabilecek bir şey bu dünyada (external world) bulunan ağaçların hepsi soyut, herkes tarafından ortak anlaşılan bir ağaç formuna katılılar. Böylelikle ağaç formu fiziksel dünyada bulunan bütün ağaçları kendi içerisinde bulundurmuş olur. Ağaç denilince bütün insanlar tarafından ortak bir şekilde akılda tasavvur edilen ağaç, ağaç formudur. Kısacası Platon’un formlar teorisi bu şekildedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Platon (Şölen, 2022), aşkı tanımlarken ve tanımını detaylandırırken temel olarak bu teoriden yararlanır. Burada aslında Şölen metninde Platon’un aşka dair görüşlerinin açıklandığı kısımda Diotima adında bir tanrıça ve Sokrates diyalog halindedir. Bu metin özelinde Diotima gerçekten yaşıyor muydu yoksa Sokrates’in bir hayal ürünü mü, bu tartışılan bir konudur fakat bu metinde Diotima ile Sokrates arasında bir sohbet gerçekleşir ve bu sohbet Platon’un aşk görüşünü barındırmaktadır. Bu diyalogda Diotima, aşkı bir merdiven ile özdeşleştirir. İnsan ruhunun (human soul) bu merdiveni çıktıkça gerçek aşka ulaşacağını iddia eder. Bu merdiven Platon’un formlar teorisi ile yakından ilgilidir çünkü merdivenin ilk basamağından son basamağına doğru gidildikçe fiziksellikten uzaklaşıp, idealar dünyasına doğru erişilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Merdivenin (Diotima’s Ladder of Love) ilk basamağında bir insanın başka bir bireyde bulunan fiziksel güzelliğe duyulan aşk yer almaktadır. Aslında burada bir bedene, o bireysel bedenin güzelliğine duyulan aşk vardır. Böylece insan, ilk adımda bireysel bir bedene aşık olur. Devamında, ikinci basamakta insan, bireysel güzelliğin aslında birçok farklı bedenlerde olduğunu fark eder ve onun için fiziksel güzellik parçalı değil, bir bütündür. Bu yüzden, fiziksel bedenlerin güzelliğine aşık olur. Bütünsel açıdan bedenlerin güzelliğine aşık olan insan devamındaki süreçte ruhun güzelliğine yani kişinin içsel özelliklerine aşık olmaya başlar. Burada işin içersine erdemler de girmektedir çünkü kişisel özelliklere aşık olmaya başlayan insan aslında erdemler ile ilgilenmeye başlamıştır. Bu yüzden, ruhsal güzelliği takdir etmek, aşka dair daha derin bir anlayışa geçişin de simgesidir. Sonraki basamakta da üçüncü basamakta bahsettiğime benzer bir şekilde insan bilgeliğe, erdemin ve doğru düşüncenin güzelliğine aşık olmaya, fark etmektedir. Bu durum, insanın aşkının daha entelektüel bir seviyeye eriştiğinin göstergesi olarak kabul edilir. Sonuç olarak, aşık olan kişi son basamağa yani en yüksek mertbeye ulaşır. Güzelliğin ta kendisine yani güzellik formuna, güzellik ideasına ulaşmış olur. Artık aşk, fiziksel veya bireysel bir nesne değil, tamamen evrensel bir soyut bir olgu haline gelmiştir. Sonuç olarak, insan başka bir insana aşık değildir artık. Aşık olduğu güzel ideasıdır. Platon’a göre (Şölen, 2022), bir beden değildir, güzellik fikridir ve bilgelik sevgisine de ulaşmıştır. Kısacası Platon’un aşka dair tutumu bu şekildedir. Aşkı soyut bir kavram, bir idea olarak görmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Alain de Button, aşkı modern dünyaya daha uygun bir şekilde yani pratik olarak, günlük aksiyonlar üzerinden değerlendirmiştir (Aşk Üzerine, 2024). Aşk ona göre, bir idealden uzak, tamamen günlük duygu durumlarımızı içeren, aşıkların birbirlerine olan kusurlarını barındıran ve karşılıklı şefkat, sevgi, fedakarlık gibi erdemleri de kapsayan bir yapıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Botton aşkı Aşk Üzerine romanında, iki karakterin ilişki durumu üzerinden tahlillerini yapar ve gözler önüne serer. Aslında önceden de dediğim gibi Botton’un aşk anlayışı biz insan yaratılışının, modern insanın aşkına daha uygundur çünkü romanı okuduğumuzda ve ana karakterimiz ile Chloe’nin ilişkisini gözlemlediğimizde göreceğiz ki bu ilişki tipi hepimizin romantik ilişkilerindeki durumları içerisinde barındırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Romanı okumak isteyenler için ayrıntılarına değinmeyeceğim. Burada karakterlerimizin aşkı tesadüf ve tanışma ile başlar. Burada Botton, tanışmanın rastlantısallığı üzerine durur ve bu rastlantısallığın kadere yüklenmesinin aşkın başlangıcında, idealize edilmesine katkı sağladığını sunar. Bu rastlantısallıkla beraber ilk çekim de gerçekleşir ve burada idealize edilmiş olan ilk andan ötürü kişiler, birbirlerinin kusurlarına hiç dikkat etmezler ve aslında burada bir mükemmelliyet de söz konusudur. Burada Botton’un belirtmek istediği (Aşk Üzerine, 2024) modern anlamda aşk ilk andan itibaren zaten idealize edilmeye başlanır. Fakat bu idealize ediliş Platon’un ideal aşk tanımından bağımsızdır. Burada aşk formu idealize edilmez aslında kişilerin bulunduğu an, mekan ve kendileri bedenleri idealize edilir. Bu idealizasyon kişilerin birbirlerine duydukları duyguları daha yoğun yaşamalarına ve birbirlerini, birbirlerinin yaşam tarzlarını merak edilmesine yol açar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlişki ilerledikçe, kişiler birbirlerini daha da merak ettikçe birbirlerini daha da tanıma girişiminde bulunurlar. Kişiler birbirlerini tanıyana dek aslında birbirlerini pek de bilmiyorlardı bundan ötürü aşıklar, birbirlerini mükemmel olarak görüyorlardı. Burada aşıklar tanıştıkça, yaşam tarzlarını gördükçe, zevkler ve hazlar bilindikçe, aşıkların merakı da azalır ve beklenti, heyecan ve gerçekliğin çatışması tam da burada baş gösterir. Bu savaşta kaybeden elbetteki beklentiler ve heyecanlar olur ve gerçekliğin kazanması da akabinde rutini doğurur. Çünkü tam da bu noktada idealler ve gerçeklik bir savaş durumundayken gerçeklik bu savaşı ağır şekilde kazanarak idealleri bozguna uğratır. Gerçekliğin doğurduğu rutin beraberinde aşıkların birbirinden sıkılması, kıskançlık krizleri, kavgalar, anlaşmazlıklar, güvensizlik ve sonunda da acıyı meydana çıkarır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Acı, hepimizin de bildiği gibi tatmak istemediğimiz ama hayatımızından soyutlayamadığımız şey. Her güzel şeyin sonunda elbetteki acı vardır. Doğumun sonu ölüm ile, sabahın sonu gece ile, aşkın sonu ise acı ile başlar. Acı, her güzel, yoğun şeyin sonunu belirtir. Botton’un da aşkın acı ile bittiğine değinir (Aşk Üzerine, 2024). Burada insan bulduğu diğer yarısını kaybetmiştir, aslında bir tümdür insan fakat aşkını bularak bu tüm bütünlenir. Fakat insan aşığından mahrum kalınca yarım kalır. Bu tüm, bütünü tatmıştır ve onu tamamlayan parçasını kaybedince de yarılanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak, Platon’un aşkı yani Platonik aşk her ne kadar mükemmel gözükse bile ideali yansıtır yani tamamen idealdir. Fakat Alain De Button daha gerçekçi, günümüzün içinden bir anlayışı ortaya sunar. Birçok farklı duyguları içinde barındırır aşk. Aslında düşününce insan, Platon’un bu mükemmel olan idealine ulaşmaya çalışır fakat çoğunlukla başarısız kalır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>

<p>de Botton, Alain&nbsp;(2024). Aşk Üzerine (A. Antmen, Çev.). Everest Yayınları.</p>

<p>Platon. (2020). Devlet (A. Erhat &amp; M. Eyüboğlu, Çev.). İş Bankası Kültür Yayınları. (Orijinal eser M.Ö. 4. yüzyılda yayımlandı)</p>

<p>Platon. (2022). Şölen (S. Eyüboğlu &amp; A. Erhat, Çev.). İş Bankası Kültür Yayınları. (Orijinal eser M.Ö. 4. yüzyılda yayımlandı)</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 07 Feb 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/ideal-olan-mi-gercek-mi-1770221208.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çevremdeki tuhaf insanlar: Mehmet</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/cevremdeki-tuhaf-insanlar-mehmet-12547</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/cevremdeki-tuhaf-insanlar-mehmet-12547</guid>
                <description><![CDATA[Ne kadar dayak yerse yesin hiç ağlamazdı Mehmet. Belki ağlamaya utanıyordu, belki ağlamasını bilmiyordu. Yakındığını da duymadık Mehmet’in.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Benim zamanımda üniversite bitirenler askerliklerini yedek subay olarak yapardı. Ancak beni “çavuşa çıkardılar” ve bir sürgün alayı sayılan Muş’taki alaya gönderdiler. Bu bir tür cezaydı ve bu tür erlere “sakıncalı” denirdi. Tuhaf olanı, suçumun veya kabahatimin ne olduğunu söylememeleri! Tahmin edebiliyorum ancak: Zamanın başbakanının azınlıklar karşıtı yakışıksız bir lafını Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan &nbsp;bir yazımla eleştirmiştim; neden bu olabilir. Belki Rum olmam veya &nbsp;İşçi Partili olmam; belki bunların toplamı! Yıl 1965. &nbsp;Tuhaf bir devlet kararıydı kuşkusuz ama askerlikte pek çok tuhaflıklarla karşılaştım. Erler arasında “mantığın bittiği yerde askerlik başlar” diye bir laf dolaşırdı; aynen öyle! Burada bu tuhaflıklardan bir kaç örnek vereceğim. Subayların tuhaflıklarıyla başlayayım.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white">Ama aklımda kalanları anlatmak yerine, askerlik süresinde kaleme aldığım anılarımdan bir kaç paragrafı sunuyorum. Amacım bana çok tuhaf gelen subayların acımasızlıklarıydı. Subayların erlere karşı kaba, acımasız ama aynı zamanda anlamsız ve tuhaf davranışları o kadar çoktu ki!&nbsp; Efsaneyi biliyorsunuzdur: 14. Yüzyılda İsviçre Avusturya’nın boyunduruğu altındadır. Vali Gessler, şapkasını Altdrof meydanında bir direğe astırır ve geçenin buna selâm vermesini emreder. William Tell selam vermez ve başına belalar gelir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white">Hikayenin Türkçesi de benden:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong>&nbsp;</strong><em>Akşamları subaylar alaydan ayrılınca başka bir yaşam başlardı. Her an bir subayla karşılaşmanın tedirginliği kalkardı erlerin üstünden. Yakalarını açabiliyor, yüksek sesle gülebiliyor, ayaklarını uzatıp yatabiliyor erler.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>Yalnız Birinci Bölük’tekiler bu rahatlığı belki tam duymazdı. Onların bölük komutanı, zaman nedir, mesai nedir, insaf nedir bilmeyenlerdendi. Ne zaman nereden çıkacağı, ne yapacağı hiç belli olmazdı. Bir gün bir eri selam vermediği için çok dövmüştü. Oysa kendisi bölük komutanı odasında oturuyordu ve camın arkasından görünmüyordu.&nbsp;</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>&nbsp;– Vallahi görmedim sizi komutanım, diyordu er.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>&nbsp;– Görsen de görmesen de selam vereceksin, demiş ve dövmüştü.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>&nbsp;O günden sonra bütün bölük selam verirdi o pencereye, içeride biri olsa da olmasa da.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white">Başka bir tuhaflık söz ile pratiğin çok farklı olmasıydı. Mehmet’in hikayesi de şu:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>Erler gibi subayların da en fazla çekindikleri teftişlerdir. Tümen, kolordu ya da ordu komutanının geleceği duyuldu mu bir koşuşmadır başlar. Genel temizlik başlar, binalar badanalanır, camlar parlatılır, ayakkabılar boyanır, yerler yıkanır, sobalar yaldızlanır, ağaçlar kireçlenir. Erlere çorap dağıtılır – teftişten sonra yeni teftişe dek geri almak üzere olsa da – ve bir kaç günde ‘her şey’ öğretilmeye çalışılır.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>&nbsp;Komutanların isimleri öğretilir en başta. Bölükteki astsubaydan Genel Kurmay Başkanına dek bir sürü isim, hem de rütbeleriyle birlikte ezberletilir kısa sürede ….</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>Bu isimleri tekrarlata tekrarlata öğretirler. Bıkmadan tekrarlatırlar isimleri.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>&nbsp;– Onuncu Tümen komutanı kim?</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>&nbsp;– Onuncu Tümen komutanı, Tümgeneral Ali Fethi Esener, komutanım.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Onuncu Tümen komutanı kim?</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Onuncu Tümen komutanı Ali Veli Esen!</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>Dili dönmüyordu Mehmet’in. Doğrusunu söyleyemiyordu bir türlü ve bu yüzden çok dayak yedi bu askerlik süresinde.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Söyle bakayım: Ali Fethi Esener</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Ali Veli…</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>Kendisine soru sorulunca karşılığını veremeyeceğini ve dayak yiyeceğini baştan biliyordu Mehmet. Soru demek dayak demek onca. Dili büsbütün tutuluyor bildiğini de şaşırıyordu. Ve başlıyor dayak. Önce tokatlar iniyor üst üste, hep aynı yere: yanağına. Kımıldamamaya çalışıyor, esas duruşunu bozmamaya çalışıyor. Her tokatta başı hafifçe titrerken kepi de biraz ters yöne doğru dönüyordu. Başının üstünde tam bir tur atmıştı bir keresinde o kep, tokatların temposuna uyarak, başından düşmeden.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>Eli yoruldu üsteğmenin ve tekmelere başladı. Dizin biraz altına, sert potinle, diklemesine vuruyor şimdi. Kanadığını, kemiğin hafif şiştiğini görse belki acıyacak Mehmet’e. Ama esas duruşta aslan gibi duruyor Mehmet. Kep düştü en sonunda.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Ali Fethi Esener, söyle!</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Ali Veli …</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>Gene tokatlar, sonra küfür ve ‘Allah belanı versin, adamı deli edersiniz siz be!’ Bitiyor ders. Uzaklaşıyor komutan. Mehmet de alıyor yerden başına geçiriyor kepi, acele bir selam çakıyor, geriye dönüyor topuklarının üstünde, askerce bir adım atıyor, gene geriye dönüyor ve yerini alıyor bölüğün içinde.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>&nbsp;Ne kadar dayak yerse yesin hiç ağlamazdı Mehmet. Belki ağlamaya utanıyordu, belki ağlamasını bilmiyordu. Yakındığını da duymadık Mehmet’in.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Ne oldu Mehmet, neden dövdü seni?</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Askerlik işte, der geçiştirirdi soruyu.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>&nbsp;Mehmet’in okuma yazması yoktu. İki ay o da ‘Ali okuluna’ gitmişti ama harfleri bile sökemiyordu. On beş kişiye bir ara okuma yazma dersleri verdirdi komutan. Bir kaç gün sürdü bu dersler ve erler tam sökmeye başlarlarken harfleri, tam ‘biz okumayı öğrenemeyeceğiz’ kompleksini defederlerken, kısa bir sürede kendi mektuplarını yazabileceklerini tam inanmaya başlarlarken tavsadı, dersler verilmez oldu. Ders yerine güneş altında sağa sola dönüşleri çalışmaya, sol-sol diye bir yukarı bir aşağıya yürümeye başladık.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>Bu derslerin verildiği günlerdi. Üsteğmen bana, kim çalışmıyor, kim öğrenmiyor, diye sordu. Neşeliydi o gün ve yanında duran Mehmet’i göstererek, ‘Mehmet biraz zor öğreniyor’ deyince, iyilikle baktı ona.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Mehmet, oğlum, neden çalışmıyorsun dersine?</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>&nbsp;– …</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Fena mı olur kendi mektuplarını kendin yazsan? Evli misin Mehmet?</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Hayır komutanım.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– İyi, babana yazarsın o zaman.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Babam yok, komutanım.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Anana yazarsın o zaman.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Anam da yok, komutanım.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>Mehmet komutanın neşesini kaçırmıştı.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>Mehmet’e acıdığı belliydi.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Mehmet oğlum. Bak burası bir aile yuvasıdır, üzülme ben hem baban sayılırım hem de anan, inan buna.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/millas.jpg" style="height:346px; width:500px" /></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong>İkinci Bölük erleri, karlı ama güneşli bir günde. (Fotoğraf: Herkül Millas Arşivi)</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>&nbsp;İnandı mı Mehmet komutana, bilmiyorum. Ama yaşam Mehmet’e inanmamayı, güvenmemeyi öğretmiş olmalıydı o güne dek. Zayıf, tüysüz bir genç Mehmet. Esmer mi esm--er; ‘Çingene olsam da olmasam da ne fark eder’ der gibiydi.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>Zonguldak’tandı. Babası maden ocaklarında işçiymiş. Kömür madeninde kazada ölmüştü. Sonra annesi ‘kahrından’ ölmüş ve öksüz kalmıştı genç yaşta. Abisi de madende kaza geçirmişti; ölmemiş ama çok korkmuş. Zor kurtarmışlardı toprağın altından. Abisi bir at cambazının yanında çalışıyor artık.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>Mehmet de çalışmıştı madende bir süre için. Sonra abisi zorla çıkartmıştı onu bu işten, yasak etmişti madende çalışmasını. Ama askerlikten sonra eğer başka iş bulmazsa yine inecekti oraya.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Zor iştir, ama başka ne yapabilirim? diyordu Mehmet.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>Komutanların isimlerini öğrenemedi ama her işe koştu Mehmet. Hiç karşı çıkmadı onbaşılara, çavuşlara bile. Ama tezkere almadan önce teftiş gününde gene dayak yemek vardı alınyazısında.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>Kolordu komutanının gelmesine yarım saat kalmıştı ve bütün alay iki saatten beri, tam teçhizat, sırtta çantalar, ayakta bekliyordu dirsek teması hizaya girmiş, güneşin altında. Bölük komutanı da bir şeyler öğretmeye çalışıyordu hâlâ. Gelecek general son teftişinde ‘Cumhuriyet nedir?’ diye sormuş olduğu duyulmuştu; gene aynı soruyu sorabilirdi!</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Söyle Cumhuriyet nedir, Kasım?</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Kendi kendimizi idare etmektir, komutanım, hür yaşamaktır, komutanım.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Sen söyle Mehmet, Cumhuriyet’in tarifini.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>–&nbsp; … idare etmektir komutanım.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>Dili tutuldu Mehmet’in, hiç bir şey söyleyemedi. Dayak yiyeceğini biliyordu. Yedi de. Çok dövdü onu üsteğmen.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Sen rezil edersin adamı be, diyordu durmadan tokatlarken. Mehmet’in esmer yüzü morardı tokatlardan, sümükleri aktı ağzına. Yumruklar yağdı sonra yanaklarına. Yanakları içten dişlerinin üzerinde yarıldı.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>&nbsp;– Cumhuriyet hür yaşamaktır, anlıyor musun? Hür yaşamaktır!</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>Kımıldamamaya çalışıyor Mehmet. Dizinin altına tekme vuruyor şimdi.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Cumhuriyet kendi kendini idare etmektir, hür yaşamaktır, diyordu bir yandan da komutan.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Anladın mı, ulan eşeoğlu eşek!</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em>– Anladım komutanım.</em></span></span></span></p>

<p style="margin-left:219px">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 04 Feb 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/cevremdeki-tuhaf-insanlar-mehmet-1769937365.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Herkes bu kadar yalnızken herkes neden bu kadar yalnız</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/herkes-bu-kadar-yalnizken-herkes-neden-bu-kadar-yalniz-12545</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/herkes-bu-kadar-yalnizken-herkes-neden-bu-kadar-yalniz-12545</guid>
                <description><![CDATA[Toplumun kurallarla griftleşmiş yapısı, iş bölümünün geldiği aşama herkesi bir diğerinden uzakta kalarak hayatının sonuna ulaşma “sözde konforunu” vermiş durumda. İzolasyon sadece evin duvarlarını dış dünyanın sesinden, ısısından, yağışından koruyan bir teknoloji değil onun da ötesine geçerek insanları birbirinden yalıtan doğal surlar gibi. Kapı kapanır ve artık dışarısı bizim için yok hükmündedir. Kimseye ihtiyacımız yoktur ve kimsenin de bize ihtiyacı yoktur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İsviçre’nin medeniyetle örülü şehri Zürih’te geçiyor hikaye.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hemen her şeyin kurallarla örüldüğü şehirde biraz kuralsız bir adamın peşindeyiz.&nbsp;Görevi insanların özel hayatlarını araştırıp, merak eden müşterilerine bilgi vermek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Elinde arkaik bir video kamera ile eşini aldatan bir adamın ardında buluyoruz onu. Aynı anda kaybettiği babasının ölüm prosedürünü tamamlamak için bürokratik işlemlerin peşindedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Babasının piyano çaldığı anlar, dedektiflik faaliyetleri ile aynı kamerada kayıtlı. Araya çocuk hayvanat bahçesinde çekilmiş görüntüler karışıyor. Bir koyunun yüzü babası ile iş malzemesini birbirine bağlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Öte yanda temas ettiği herkese karşı soğuk. Kimseyle bırakın konuşmayı, çalan kapısını bile açmıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yalnızlık onun içine işlemiş gibi. Üstündeki Yalnızlık elbisesini kimse için çıkarmak istemiyor. Bütün bu yalnızlık senfonisinin içinde kırılganlığı ülkesinin standardına pek uymayan kuralsızlığında.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bindiği belediye otobüsünde içki şişesinin içinde yuvarlanması ona pahalıya mal oluyor. Otobüsün içinde sızdığıyla kalmayıp bir de onun için çok önemli olan kamerasının çalındığının farkına varıyor uyandığında.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir özel dedektif için felaket anlamına gelecek bu kayıpla çılgına dönen kahramanımız cüretkar hırsızın onu çok iyi tanıdığını &nbsp;gelen telefonla anlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu dakikadan itibaren çılgın gibi iknaya uğraşıyor bir kadın olan bu hırsızı. Tehdit eder, ikna etmeye çalışır ama nafiledir. Hırsız, videoların arasında gördüğü adamın kedisinin de hastalığını teşhis eder ve nasıl tedavi edeceğini anlatır. Ama hepsi nafiledir. Birbirlerini suçlarlar. Hatta daha da ileri gidip biri diğerine kendini öldürmeyi salık verir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu arada apartmanda beklenmeyen&nbsp;bir şey olur ve iki polis ellerinde bir koyun ile asansörden inmektedir. Apartmanda birisi Hayvanat Bahçesindeki koyunlardan birini çalmış ve evine getirmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yine de bu bile fazla meraklandırmaz dedektifimizi. İşine bakmaktadır o.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama aynı günün akşamında binadan ambülansa taşınan bir kadının sarı çorapları ona hırsızın aynı zamanda kapı komşusu olduğunu gösterir. Sarı çorap detayı ile birlikte çözülen düğüm iki “Yalnız”ın arasındaki hikayeyi bambaşka bir yöne doğru ilerletir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bundan sonra aralarındaki telefon iletişimi daha da derinleşir. İntihar teşebbüsü sonrası zorunlu olarak rehabilitasyona alınan komşu ile arasında sadece telefon üzerinden kurgulanan bir dünyaya dalarız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aloys isimli filmin kısa hikayesi tam da böyle. Meraklısı filmin tamamını izler mutlaka (<a href="https://www.imdb.com/title/tt5065810/" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.imdb.com/title/tt5065810/</a> ).</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Benim için Yalnızlığın karanlık ve gri Zürih gökyüzüyle beraber resmedildiği yönü öne çıktı filmin. Hayvanat Bahçesi çalışanı bir kadın ile dedektif bir adamın aynı apartmanda yan komşular olmalarına karşın aralarındaki mesafeye şahit oluyorsunuz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her ikisi de müzmin yalnızlıklarını deliliğin de sınırlarına taşıyorlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Akıllarını yitirdikleri için mi yalnızlar? Yoksa tam tersi mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Filmin sonunda aynı hastane odasında yanyana bulduğumuz iki insanın hayata dayanmak için beraber olmaktan başka çaresi yok gibi görünüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Filmin iki yalnızının arasında kurulan telefon iletişimine dayalı sanal gerçeklikle beraber sosyal medyaya olan bağımlılığımıza ve onun hayatlarımızda kapladığı yere dair de kafa yormamıza vesile oluyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hikayenin geçtiği Zürih’in zihinlerde çağrıştırdığı medeniyet algısı belki de medeniyetin en acı yan etkisinin yalnızlık olduğuna dair bir kabullenişi de beraberinde getiriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Toplumun kurallarla griftleşmiş yapısı, iş bölümünün geldiği aşama herkesi bir diğerinden uzakta kalarak hayatının sonuna ulaşma “sözde konforunu” vermiş durumda. İzolasyon sadece evin duvarlarını dış dünyanın sesinden, ısısından, yağışından koruyan bir teknoloji değil onun da ötesine geçerek insanları birbirinden yalıtan doğal surlar gibi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kapı kapanır ve artık dışarısı bizim için yok hükmündedir. Kimseye ihtiyacımız yoktur ve kimsenin de bize ihtiyacı yoktur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yanılsamanın varacağı ve insanın birlikte yaşamak için harcadığı binlerce yıllık evrim çabasını hiçe sayan noktayı algılamak için tabi ki böyle zor filmleri izlemeye gerek yok.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama filmin şiirsel görüntüleri ve daracık kadrosuyla ve minimalist diyalogları ile bize verdiği mesajlar ile Özdemir Asaf’ın şu dizeleri de akla gelmiyor değil :</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">“Her şeyi süpürebilirsin;</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">Sonbaharı süpüremezsin.</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">Sen her şeyi süpürebilirsin;</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">Sonbaharı süpüremezsin.</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">Yalnızsa</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">Sürekli bir sonbaharı</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">Süpürür hep.</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">Düşünemezsin.”</span></em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 01 Feb 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/herkes-bu-kadar-yalnizken-herkes-neden-bu-kadar-yalniz-1769927990.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Herkes bu kadar yalnızken herkes neden bu kadar yalnız</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/herkes-bu-kadar-yalnizken-herkes-neden-bu-kadar-yalniz-12544</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/herkes-bu-kadar-yalnizken-herkes-neden-bu-kadar-yalniz-12544</guid>
                <description><![CDATA[Kapı kapanır ve artık dışarısı bizim için yok hükmündedir. Kimseye ihtiyacımız yoktur ve kimsenin de bize ihtiyacı yoktur. Bu yanılsamanın varacağı ve insanın birlikte yaşamak için harcadığı binlerce yıllık evrim çabasını hiçe sayan noktayı algılamak için tabi ki böyle zor filmleri izlemeye gerek yok.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İsviçre’nin medeniyetle örülü şehri Zürih’te geçiyor hikaye.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hemen her şeyin kurallarla örüldüğü şehirde biraz kuralsız bir adamın peşindeyiz.&nbsp;Görevi insanların özel hayatlarını araştırıp, merak eden müşterilerine bilgi vermek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Elinde arkaik bir video kamera ile eşini aldatan bir adamın ardında buluyoruz onu. Aynı anda kaybettiği babasının ölüm prosedürünü tamamlamak için bürokratik işlemlerin peşindedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Babasının piyano çaldığı anlar, dedektiflik faaliyetleri ile aynı kamerada kayıtlı. Araya çocuk hayvanat bahçesinde çekilmiş görüntüler karışıyor. Bir koyunun yüzü babası ile iş malzemesini birbirine bağlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Öte yanda temas ettiği herkese karşı soğuk. Kimseyle bırakın konuşmayı, çalan kapısını bile açmıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yalnızlık onun içine işlemiş gibi. Üstündeki Yalnızlık elbisesini kimse için çıkarmak istemiyor. Bütün bu yalnızlık senfonisinin içinde kırılganlığı ülkesinin standardına pek uymayan kuralsızlığında.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bindiği belediye otobüsünde içki şişesinin içinde yuvarlanması ona pahalıya mal oluyor. Otobüsün içinde sızdığıyla kalmayıp bir de onun için çok önemli olan kamerasının çalındığının farkına varıyor uyandığında.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir özel dedektif için felaket anlamına gelecek bu kayıpla çılgına dönen kahramanımız cüretkar hırsızın onu çok iyi tanıdığını &nbsp;gelen telefonla anlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu dakikadan itibaren çılgın gibi iknaya uğraşıyor bir kadın olan bu hırsızı. Tehdit eder, ikna etmeye çalışır ama nafiledir. Hırsız, videoların arasında gördüğü adamın kedisinin de hastalığını teşhis eder ve nasıl tedavi edeceğini anlatır. Ama hepsi nafiledir. Birbirlerini suçlarlar. Hatta daha da ileri gidip biri diğerine kendini öldürmeyi salık verir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu arada apartmanda beklenmeyen&nbsp;bir şey olur ve iki polis ellerinde bir koyun ile asansörden inmektedir. Apartmanda birisi Hayvanat Bahçesindeki koyunlardan birini çalmış ve evine getirmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yine de bu bile fazla meraklandırmaz dedektifimizi. İşine bakmaktadır o.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama aynı günün akşamında binadan ambülansa taşınan bir kadının sarı çorapları ona hırsızın aynı zamanda kapı komşusu olduğunu gösterir. Sarı çorap detayı ile birlikte çözülen düğüm iki “Yalnız”ın arasındaki hikayeyi bambaşka bir yöne doğru ilerletir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bundan sonra aralarındaki telefon iletişimi daha da derinleşir. İntihar teşebbüsü sonrası zorunlu olarak rehabilitasyona alınan komşu ile arasında sadece telefon üzerinden kurgulanan bir dünyaya dalarız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aloys isimli filmin kısa hikayesi tam da böyle. Meraklısı filmin tamamını izler mutlaka. &nbsp;https://www.imdb.com/title/tt5065810/</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Benim için Yalnızlığın karanlık ve gri Zurih gökyüzüyle beraber resmedildiği yönü öne çıktı filmin. Hayvanat Bahçesi çalışanı bir kadın ile dedektif bir adamın aynı apartmanda yan komşular olmalarına karşın aralarındaki mesafeye şahit oluyorsunuz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her ikisi de müzmin yalnızlıklarını deliliğin de sınırlarına taşıyorlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Akıllarını yitirdikleri için mi yalnızlar? Yoksa tam tersi mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Filmin sonunda aynı hastane odasında yanyana bulduğumuz iki insanın hayata dayanmak için beraber olmaktan başka çaresi yok gibi görünüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Filmin iki yalnızının arasında kurulan telefon iletişimine dayalı sanal gerçeklikle beraber sosyal medyaya olan bağımlılığımıza ve onun hayatlarımızda kapladığı yere dair de kafa yormamıza vesile oluyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hikayenin geçtiği Zürih’in zihinlerde çağrıştırdığı medeniyet algısı belki de medeniyetin en acı yan etkisinin yalnızlık olduğuna dair bir kabullenişi de beraberinde getiriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Toplumun kurallarla griftleşmiş yapısı, iş bölümünün geldiği aşama herkesi bir diğerinden uzakta kalarak hayatının sonuna ulaşma “sözde konforunu” vermiş durumda. İzolasyon sadece evin duvarlarını dış dünyanın sesinden, ısısından , yağışından koruyan bir teknoloji değil onun da ötesine geçerek insanları birbirinden yalıtan doğal surlar gibi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kapı kapanır ve artık dışarısı bizim için yok hükmündedir. Kimseye ihtiyacımız yoktur ve kimsenin de bize ihtiyacı yoktur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yanılsamanın varacağı ve insanın birlikte yaşamak için harcadığı binlerce yıllık evrim çabasını hiçe sayan noktayı algılamak için tabi ki böyle zor filmleri izlemeye gerek yok.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama filmin şiirsel görüntüleri ve daracık kadrosuyla ve minimalist diyalogları ile bize verdiği mesajlar ile Özdemir Asaf’ın şu dizeleri de akla gelmi<em>yor değil :</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">“Her şeyi süpürebilirsin;</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">Sonbaharı süpüremezsin.</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">Sen her şeyi süpürebilirsin;</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">Sonbaharı süpüremezsin.</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">Yalnızsa</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">Sürekli bir sonbaharı</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">Süpürür hep.</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">Düşünemezsin.”</span></em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 01 Jan 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/herkes-bu-kadar-yalnizken-herkes-neden-bu-kadar-yalniz-1769880948.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Vostanig Manug Adoyan, diğer adıyla Arshile Gorky</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/vostanig-manug-adoyan-diger-adiyla-arshile-gorky-12539</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/vostanig-manug-adoyan-diger-adiyla-arshile-gorky-12539</guid>
                <description><![CDATA[1930 yılında Arshile Gorky’nin resimleri New York Modern Sanatlar Müzesi’nde (MoMA) sergilendi. Henüz bir sene önce açılan müzenin ilk büyük sergisine katılmış olmak Gorky’nin kariyeri açısından önemliydi. Serginin kataloğunda doğum yeri olarak yine Maksim Gorki’nin memleketi gösteriliyordu. Buna ek olarak Arshile Gorky’nin Kandinsky’nin öğrencisi olduğuna dair bir yalan da söz konusuydu. Gorky aynı yıl profesyonel hayatı boyunca kullanacağı Greenwich Village’daki atölyesine taşındı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika’da ortaya çıkan Soyut Dışavurumculuk akımının sanatçılarından Arshile Gorky’nin Türkiye’nin siyasi ve toplumsal tarihi açısından da önemi bulunuyor. Gorky, büyük olasılıkla 1904 yılında Van Gölü’nün kıyısındaki o zamanki ismiyle Khorkom (khor: çukur; kom: mezra), bugünkü ismiyle Dilkaya’da, Manug Adoyan ismiyle doğdu. Annesinin memleketi olan, günümüzde Gevaş olarak bilinen Vosdanig de diğer bir adıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dilkaya günümüzde Van iline bağlı Edremit ilçesinin bir mahallesi. 2015 yılında Demokratik Bölgeler Partisi tarafından yönetilen Edremit Belediyesi bir çeşmeyi restore ederek Arshile Gorky anısına hizmete soktu. Çeşmenin yanına Ermenice, Kürtçe, İngilizce ve Türkçe olarak ressamın biyografisinin yer aldığı bir tabela konuldu. 11 Eylül 2016’da Edremit Belediyesi’ne atanan kayyum yönetimi bölgeye giden suyun yetersizliği gerekçesiyle çeşmenin suyunu kesti. Bir süre sonra Gorky’nin biyografisinin bulunduğu tabela kaldırıldı. Çeşmenin muslukları tahrip edildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Büyük Felaket’in yüzüncü yılı olan 2015’de Carolyn Christov-Bakargiev küratörlüğünde gerçekleşen 14.İstanbul Bienali kapsamında Arshile Gorky’nin Calouste Gulbenkian Vakfı’ndan ödünç alınan “Ermeniler Diyarı” ve “Yaratma Eylemi” isimli eserleri Masumiyet Müzesi’nde sergilendi. Sanatçının ölümünden bir iki sene önce yapılmış olmalarına karşın bienalin kataloğunda resimlerden erken dönemde yapılmış eserler olarak bahsediliyordu. Sırf bu örnek bile Arshile Gorky’nin Türkiye’de hiç tanınmadığını gösteriyor. Yine de İKSV’yi cesaretinden ötürü tebrik etmek gerekir.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1908’de 2.Meşrutiyet’in ilan edilmesi Osmanlı içinde yaşayan azınlıklara belirli hakları beraberinde getirmişti. Yeni yönetimin yurtdışına çıkışları kolaylaştırması sonucunda Amerika’ya göç etmek isteyenlerin arasında Manug’un babası da yer alıyordu. Babasının bir önceki evliliğinden olan çocuklarını yanına alarak ailesini terk etmesi Manug’un çocukluğunun ağır travması oldu. Annesi Şuşan, ablaları Akabi ve Sateng ile beraber çocukluğunu geçiren Manug’un yanında köpeği Zango ve atı da vardı. Annesinin ‘karam’ dediği Manug çocukluğunda hem çizimler hem de testi yapımında kullanılan çamuru kullanarak küçük heykeller yapıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1910 yılının Eylül ayında babasının ailesi tarafından dışlanan Manug’un ailesi Van’ın merkezine yerleşmek zorunda kaldı. Manug Ermeni Kilisesi’ne bağlı, Ermenice, Türkçe ve Fransızca eğitim veren Hisusyan Okulu’na girdi. Manug kısa bir süre sonra okuldan ayrılarak İngilizce eğitim veren Amerikan Misyoner Okulu’na devam etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ermenilere karşı uygulanan etnik temizlik siyaseti Manug’un hayatı açısından bir dönüm noktası oldu. 1915 yılının yazında Manug ve ailesi Van’dan yola çıktılar ve günler boyunca yol yürüyerek Çarlık Rusyası sınırları içindeki Erivan’a ulaştılar. Amerika’daki baba tek kişinin Amerika’ya yolculuğuna yetecek kadar para yolladı ve Manug’un annesini yanına çağırdı. Babanın planına göre çocuklar Erivan’daki Amerikan yetimhanesinde kalacaklardı. Anne Şuşan çocuklarını geride bırakmaya razı olmadı ama Manug’un ablası Satenig’i Amerika’ya yolladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çarlık rejiminin çökmesi, Sovyet Devrimi, Manug’un genç yaşta tanık olduğu tarihi olaylardı. 28 Mayıs 1918 tarihinde Ermenistan Cumhuriyeti kuruldu. Gerek yoğun göçün beraberinde getirdiği kıtlık gerek iç savaş tehlikesi nedeniyle aile Tiflis’e göç etmeye karar verdi ama yol şartları nedeniyle bu girişim sonuçsuz kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erivan’da devam eden salgın hastalık ve kıtlık nedeniyle 19 Mart 1919 günü Manug’un annesi açlık yüzünden 39 yaşında vefat etti. Annelerinin ölmesiyle babalarının yanına gitmeye karar veren iki kardeş Erivan’da görev yapmakta olan Amerikan yardım örgütünden aldıkları, güvenliklerini sağlayacak resmi bir kağıtla ilk önce Tiflis’e gittiler. Burada birkaç hafta kaldıktan sonra Batum’a geçen kardeşler 1919 yılının Ağustos ayında deniz yoluyla İstanbul’a ulaştılar. Haydarpaşa’da bir mülteci kampına yerleştirilen Manug ve kız kardeşi burada görev yapmakta olan doktor Verzhinay Kelekian’ın yardımıyla Amerika’ya yolculuk biletlerini elde ettiler. Manug ve kızkardeşi 1 Mart 1920’de Manug babasına kavuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Manug 1922 yılında Boston’daki New School of Design and Illustration’a girdi. 1924 yılında ise aynı okulda asistan olarak çalışmaya başladı. 1924 yılının sonlarına doğru New York’a yerleşen Manug New School of Design’a girdi. Manug’un buradaki öğrencilerinden biri Mark Rothko’ydu. 1925 yılında ilk atölyesini kiraladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1926 ile 1931 yılları arasında Grand Central School of Art’da hocalık yapan Manug’un okul kataloğundaki geçmişi tamamen uydurmaydı. Manug kendini artık ünlü yazar Maksim Gorki’nin kuzeni Arshile Gorky olarak tanıtmaktaydı. Doğum yeri olarak Khorkom’u değil Gorki’nin memleketi Nizhin Novgorod’u göstermekteydi ve kataloğa göre sanat eğitimini Paris’teki Julian Akademisi’nde Albert Paul Laurens atölyesinde almıştı. Özgeçmişinde daha önce birçok sergiye katıldığı yazmakla beraber ilk sergisini 1926 yılında bu okulda gerçekleştirdi. 1929 yılında derslerinde modellik yapan Ruth March French ile tanıştı ve kısa süreliğine sevgili oldular. Ruth March’ın asıl ismi Sirun Mussikian’dı ve Van doğumlu bir Ermeni’ydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1930 yılında Arshile Gorky’nin resimleri New York Modern Sanatlar Müzesi’nde (MoMA) sergilendi. Henüz bir sene önce açılan müzenin ilk büyük sergisine katılmış olmak Gorky’nin kariyeri açısından önemliydi. Serginin kataloğunda doğum yeri olarak yine Maksim Gorki’nin memleketi gösteriliyordu. Buna ek olarak Arshile Gorky’nin Kandinsky’nin öğrencisi olduğuna dair bir yalan da söz konusuydu. Gorky aynı yıl profesyonel hayatı boyunca kullanacağı Greenwich Village’daki atölyesine taşındı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otuzlu yılların başında Cézanne etkili resimler yapan Gorky’nin eserleri koleksiyonlara girmeye başladı. 1932 yılında Amerika’ya beraber geldikleri kız kardeşi artık Sovyetler Birliği’nin bir parçası olan Ermenistan’a döndü. Gorky 1934 yılında Philadelphia’da ilk kişisel sergisini açtı. Aynı yılın 28 Şubat günü sanat öğrencisi Marny George ile tanıştı ve evlendiler. Marny George kısa evliliklerinden ufak çaplı bir savaş olarak bahsetmektedir. 1935 yılının Aralık ayında New York’taki ilk kişisel sergisini açan Gorky’nin ismine artık New York Times gibi önemli yayın organlarında rastlanıyordu. 1939 yılında resmi olarak Amerikan vatandaşlığına kabul edildi. 1941 yılında Agnes Magruder ile tanıştı ve evlendi. Karısına Ermenice özlü söz demek olan ‘Mougouch’ lakabıyla seslenmekteydi. 5 Nisan 1943 günü ilk kızları Maro doğdu. 1944’ün kış aylarında André Breton ile tanıştı. Sürrealizmin önde gelen ismi Breton, Gorky’nin çok yakın arkadaşı ve destekleyicisi oldu. Gorky çifti, 1945 yılının Ocak ayında bir süreliğine Connecticut’a taşındı. Komşuları Alexander Calder, Yves Tanguy, André Masson gibi sanatçılardı. Dönemin en güçlü sanat eleştirmeni Clement Greenberg Gorky’e dair olumlu yorumlar içeren yazılar kaleme alıyordu. Gazete ve dergilerde yeni bir Amerikan resminin doğduğuna dair yazılar çıkmaya başladı. Bu yeni Amerikan resminin sanatçıları arasında Arshile Gorky de yer alıyordu. Kız kardeşine yazdığı bir mektupta hayatında ilk kez mali sorunlar yaşamadığından bahsediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1946 yılı Arshile Gorky için iyi başlamadı. Atölyesinde çıkan yangınla resimleri ve kütüphanesi yok oldu. Mart ayında kanser olduğunu öğrendi. 1947 yılının Aralık ayında Gorky ve ailesi Connecticut’a tekrar gittiler. Bu süre zarfında depresyona girerek konuşmalarında sıklıkla intihardan dem vurmaya başladı. Aralık ayında babası vefat etti. Çocuk yaşlarında kendisini ve ailesini terk ettiği için affetmediği babasının cenazesine katılmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1948 yılının Şubat ayında Gorky Ailesi’nin Connecticut’daki ‘Cam Ev’i ABD’nin en popüler dergisi Life’a konu oldu. Konu modern mimari örneği olan evdi ama Gorky’den Amerika’nın en önemli sanatçılarından biri olarak bahsediliyordu. Gorky’nin karısı evi terk ederek sanatçı Roberto Matta ile ilişkiye başladı. Arshile Gorky 26 Haziran’da ağır bir trafik kazası geçirdi. Sırtındaki ve omuzundaki kemiklerin kırılması sonucunda fırça tuttuğu elini kullanamaz oldu. Depresyonu iyice yoğunlaştı. Karısı çocuklarını da yanına alarak kocasını terk etti. Arshile Gorky 21 Temmuz 1948’de ‘elveda sevdiklerim’ yazılı bir not bırakarak intihar etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arshile Gorky’nin hayatını ayrıntılarıyla merak edenler, Nouritza Matossian’ın yazdığı, Menekşe Arık ve Tankut Aykut’un çevirdiği ve Aras Yayıncılık tarafından yayınlanan ‘Kara Melek’ isimli biyografiyi okuyabilirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arshile Gorky’nin bir sergisini gerçekleştirebilecek yüreklilikte bir sanat kurumu Türkiye’de var mıdır? Bu cesarete sahip sanat kurumu yöneticileri yönetiminde halen Gorky’nin kızlarının yer aldığı Arshile Gorky Vakfı’na (http://arshilegorkyfoundation.org/) başvurabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Not: Bu yazı Hayalperest Yayınları tarafından yayınlanan, yazarı olduğum Modern Sanatın Kısa Tarihi isimli kitabın Arshile Gorky bölümünün kısaltılmış bir uyarlaması olup daha önce Politik Yol’da yayınlanmış ancak sitenin kapanması ile ulaşılamayan aynı başlıklı yazının güncellenmiş halidir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 01 Feb 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/vostanig-manug-adoyan-diger-adiyla-arshile-gorky-1769866581.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tarkan konserleri: Türkiye&#039;de kolektif mutluluğun ikonikleşmesi</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tarkan-konserleri-turkiyede-kolektif-mutlulugun-ikoniklesmesi-12537</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tarkan-konserleri-turkiyede-kolektif-mutlulugun-ikoniklesmesi-12537</guid>
                <description><![CDATA[Tarkan konserleri, Türkiye'de toplumsal gerilimlerin ortasında, kolektif mutluluk ve rahatlama dinamiklerini somutlaştıran bir olgu olarak öne çıkmıştır. Bu etkinlikler, siyasi baskı ve politik kutuplaşmanın bu kadar yoğun olmadığı eski günlere özlemi dışa vuran, beraberliği özgürce kutlayan bir yansıma üretmiştir. Pop müziğin kimlik entegrasyonu ve duygusal teselli rolü, Tarkan'ın ikonik figüründe cisimleşirken bir kez daha ‘’Megastar’’ unvanını tescillemiştir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye'nin son yıllardaki toplumsal dokusu, siyasi kutuplaşmalar, ekonomik dalgalanmalar ve kültürel gerilimlerle şekillenmektedir. Bu bağlamda, popüler müzik figürleri arasında öne çıkan Tarkan'ın konser serileri, sıradan bir eğlence etkinliğinden öteye geçerek, kolektif bir duygusal salınım alanı yaratmıştır. Geçtiğimiz haftalarda İstanbul’da düzenlenen bu seri konserler, toplumun uzun süredir biriktirdiği stresin kısa süreli bir boşalımını simgelemektedir. Pop müziğin toplumsal entegrasyon ve kimlik oluşumundaki rolü vurgulanırken örneğin, Tarkan gibi sanatçıların şarkıları, kültürel homojenlik ile heterojenlik arasındaki gerilimi yumuşatarak, geniş kitleleri birleştirici bir etki üretmektedir. Bu çerçevede, Feyza Bayraktar’ın diken.com’da yazdığı “Tarkan-Cem Yılmaz düeti neden bu kadar konuşuluyor?” başlıklı yazısı ile Özge Öner’in Gazete Oksijen’de yayımlanan “Unutmamalı, o güzel günleri: Eskimeyen Türkiye ve Tarkan meselesi” başlıklı yazısı, konuya anlamlı bir derinlik kazandırmıştır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumsal Gerilimler ve Kamusal Alanın Dönüşümü</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye'de kamusal alan, son yıllarda sürekli bir yüksek gerilim atmosferiyle çevrelenmiştir. Siyasi söylemlerin sertleşmesi, haber akışlarının karamsar tonu ve sosyal medyanın öfke odaklı dinamikleri, bireyleri sürekli tetikte tutan bir ritim yaratmıştır. Bu ortamda, operasyon haberlerinden ünlülerin özel yaşamlarına uzanan bir yelpaze, gündelik hayatı tehdit algısıyla örmektedir. Bazı yorumlar, bu tür toplumsal yapıların, müzik gibi kültürel pratiklerde rahatlama mekanizmaları arayışını tetiklediğini belirtmektedir; örneğin, 1990'lar Türk pop müziğinin imaj fenomeni, bireylerin statü ve kimlik tercihlerini yansıtan bir araç olarak işlev görmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son günlerde İstanbul’da düzenlenen ve büyük ilgi gören Tarkan konserleri, bu gerilimli kamusal alanda bir nefes alma boşluğu sunmuştur. Katılımcılar; şarkıların ritmiyle birlikte, uzun süredir bastırılmış duyguları dışa vurma fırsatı bulmuştur. Bu konserler, eski Türkiye'nin görece huzurlu günlerine duyulan özlemi, kolektif bir dışavurum haline getirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Akademik çalışmalarda, pop müziğin, neoliberal politikalar ve küreselleşme sürecinde kimlik entegrasyonunu sağladığı vurgulanmaktadır; Tarkan'ın konserleri de bu anlamda, toplumsal parçalanmayı geçici olarak onaran bir köprü işlevi görmektedir. Bu toplumsal psikolojide müzik, bireysel savunmadan çoklu bir gevşemeye geçişi simgeleyen çarpıcı bir araçtır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede Tarkan konserleri, bir eğlence şovundan ziyade, kolektif bir rahatlama ritüeli olarak yorumlanmaktadır. Toplum; neşe peşinde koşmaktan öte, normalleşme hissine yönelmektedir. Bu bağlamda Tarkan'ın şarkıları ve enerjisi, ekonomik zorluklar ve toplumsal baskılar karşısında, geçici bir teselli kaynağı olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kitlesel rahatlama, konserlerin atmosferinde belirginleşmektedir. Katılımcılar, Tarkan’ın şarkıları ve özellikle sahneye davet edilen ‘’tanıdık isimlerle’’ eski mutlu günleri anımsamakta, beraberlik duygusunu özgürce yaşamaktadır. Bu süreç, tutulmuş bir nefesin bırakılmasına benzetilmektedir; zira, günlük hayatın yüksek voltajı, bireyleri sürekli bir tehdit hissiyle kuşatmıştır. Bu bağlamda Tarkan'ın konserleri, toplumsal gerilimi dağıtan bir mecra ve kolektif bir sığınak haline dönüşmüştür.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarkan'ın Kültürel İkon Statüsü</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarkan, yıllardır Türkiye'nin en önde gelen kültürel ikonlarından biri olarak konumlanmıştır. Sahne enerjisiyle büyüleyen, samimiyetiyle hayran bırakan sanatçı, mutsuzlukla boğuşan topluma adeta bir ilaç etkisi yaratmıştır. Bazı yorumlar, Tarkan'ın 1990'lardaki yükselişini, Elvis Presley'in ABD'deki etkisiyle karşılaştırırken onun müziklerinin etnik ve ulusal kimlikleri birleştirici rolünü vurgulamaktadır. Bu bağlamda, Tarkan'ın ünlü isimlerle sahne paylaşımları, sürpriz bir eğlence olmanın ötesinde, toplumsal ihtiyaçların örtüşmesini simgelemektedir. Konserler yoluyla -hatta konser öncesi hayranlarıyla samimi fotoğraflar çekilerek- doğrudan iletişim kuran sanatçı, hayran sadakatini ve kalitesini güçlendirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Havlayan şarkılarla birlikte rap/t-rap müzik adı altında sanat icra ettiğini iddia eden bazı fenotiplerin kol gezdiği dijital çağda Tarkan; sert siyasi iklimde, mutluluğun ve beraberliğin sembolü haline gelmiştir; konserleri, bireyleri tartışmasız bir mutluluk anına taşımaktadır. Bu ikon statüsü, gerçek ‘’star’’ aurasının toplumsal etkileşimdeki rolünü de somutlaştırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı sanatçıların konser salonlarını dolduramadığı bir dönemde bilet bulabilmek için yarışılan Tarkan konserleri, medya ve sosyal medyada geniş yankı uyandırmıştır. Televizyonda ve yazılı basında yüzlerce haber, milyonlarca erişim sağlayan bu konserler, hafta boyunca sosyal medya ve internet de büyük bir etki yaratmıştır. Tarkan'ın konser serisi, bu anlamda nostalji ve eğlence dolu anlarla dijital platformlarda viral hale gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sosyal medya paylaşımları, konserlerin kolektif deneyimini yansıtırken milyonlarca etkileşim, hayranların ortak mutluluk atmosferini paylaştığını göstermektedir. Bu süreç, bireysel izolasyondan toplu katılımı teşvik eden bir araçtır. Akademik incelemeler, müzik etkinliklerinin, otoriter politikalar altında alternatif ifade alanları yarattığını belirtmektedir; Tarkan'ın konserleri de bu bağlamda, toplumsal rahatlama ve mutluluk arayışını medya üzerinden amplifiye etmiştir. Sonuç olarak bu yansımalar, konserleri bir şovdan öte, kültürel bir fenomene çevirerek toplu bir terapi haline dönüştürmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle; Tarkan konserleri, Türkiye'de toplumsal gerilimlerin ortasında, kolektif mutluluk ve rahatlama dinamiklerini somutlaştıran bir olgu olarak öne çıkmıştır. Bu etkinlikler, siyasi baskı ve politik kutuplaşmanın bu kadar yoğun olmadığı eski günlere özlemi dışa vuran, beraberliği özgürce kutlayan bir yansıma üretmiştir. Pop müziğin kimlik entegrasyonu ve duygusal teselli rolü, Tarkan'ın ikonik figüründe cisimleşirken bir kez daha ‘’Megastar’’ unvanını tescillemiştir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 01 Feb 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/tarkan-konserleri-turkiyede-kolektif-mutlulugun-ikoniklesmesi-1769865833.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Düşünmeyi engelleyen bir eylem biçimi olarak alkışlamak</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/dusunmeyi-engelleyen-bir-eylem-bicimi-olarak-alkislamak-12529</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/dusunmeyi-engelleyen-bir-eylem-bicimi-olarak-alkislamak-12529</guid>
                <description><![CDATA[Ama benim açımdan en anlaşılmaz olanı, konuşmayı dinleyen insanların tekmili birden bu acayiplik karşısında mahcup olmak ya da müdahale etmek yerine, alkışla mukabele etmesi. Bir kişi de düşünmez mi, biz ne yapıyoruz, ben tam olarak neyi alkışlıyorum diye… Düşünmezmiş; en azından TBMM’dekilerin alkışlamaya başladıklarında düşünmeyi bıraktıklarına şahit olduk.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen hafta, cuma günü, akşamüstü saatleriydi; Narin eve geldiğinde ben salondaki berjerde oturuyor ve gazetelerin ekonomi-finans sayfalarını karıştırıyordum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üst kat komşumuz Deli Sibel’le yüzündeki sabit ifadenin meymenetini asırlar önce kaybettiğini sürekli ifşa eden kocası Tarık gene tangırdamaya başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle durumlarda ben her türlü işimi derhal bırakır, ıkıl ıkıl arenaya çıkacak bir gladyatöre dönüştüğümü hissederim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neyse ki bu sefer kısa sürdü, ben gladyatöre dönüşemeden sesler kesildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gene de çoktan gazeteyi bırakmıştım, berjerdeki huzurlu saatlerin yerinde şimdi yeller esiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Narin’i karşılamak için antreye doğru seğirtmiştim ki beklemediğim bir ses işittim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Çok sıkıldım, bir yerlere mi gitsek? Şöyle Viyana’ya falan.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">A aaa, planlılığıyla bilinen bunca yıllık karımdan spontane, bu yönüyle de tarihi -en azından bizim aile için- bir çıkış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dediğim gibi, ben bu soruya boşlukta yakalandım; dönüşümümü tamamlayamamıştım ama huzurumu da yitirmiştim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki, dedim, sen nasıl istersen.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Akşam biletlere baktık, sonra Narin valizlerimizi yaptı, insanoğlu kuş misali demeye kalmadan Viyana semalarında süzülmeye başladık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Narin ortaokulda öğrendiği Almancayı hâlâ çat pat konuşur; benim Almanca konuşmam ise kati surette yasak -Narin’inkine çat pat diyorsam, benimki ancak pat pat olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üç saatlik yolculuk, oturduk gidiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sabah uçuşlarının kaptanı sanki Morfeus’tur da herkesi uykuya davet eder.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizim kirpikler de ağırlaşmaya başlamıştı ki arka sırada oturan kadının içinden bir geveze çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aman ne gevezelik, taramalı tüfek, bir konuşmak ki hiç durmamacasına.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anlattığı da bir çuval zırvalıktan ibaret; koridorun diğer tarafındaki yolcuya anlatıyor, yolcu deyişim, arkadaş olduklarını düşünerek diğer kadına ahlanıp vahlanmak istemememden.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bununla arkadaş olunur mu hiç?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sabahın köründe bize ne sen gece uyudun mu, sabah uyandın mı, kahveni içtin mi, Türk kahvesi sever misin…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uyumadıysan uyu, uçakta olduğuna göre de uyanıp gelmişsin işte, kahve içmediysen de söyle ama yeter ki sus.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Deli Sibel’den kaçarken bu gevezeye tutulduk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanki bu gürültü bombaları gizli bir cemiyet kurmuşlar, tek işleri de nereye gidersek gidelim bizi taciz etmek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uyumak namümkün, ne kadar çabalarsan çabala insanın aklı çalçene kadının evinden havaalanına hangi vesaitle geldiğine takılıyor; be Allah’ın cezası bir hata yapmış da gelmişsin işte, bari detaylarını kendine sakla, diye içinden cevap yetiştiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunlarla bir konuşursan yandın, yandın ki kulakların patlamacasına, kulağından bir girerler de Almanların hücumu gibi beynini ele geçirene kadar hiç durmazlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O yüzden en doğrusu bir şeyler okumaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şayet bu gevezeleri duymayacak kadar yoğunlaşabilirsen yırtarsın.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada da kitapla geveze arasında ayrı bir muharebe başlar ve kısa bir süre içinde galiple mağlup ortaya çıkar -kitap çok iyi değilse genellikle gevezeler kazanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında ben bu haftanın yazısını da, Türkiye’nin en kıdemli siyasetçilerinden biri ve en azından on senedir iktidarın ortağı olan Devlet Bahçeli’nin bu hafta TBMM’deki Grup Konuşmasında ülke içindeki ve bölgedeki olayları açıklarken atıfta bulunduğu kitaba ayırmıştım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hangi kitap derseniz; Recep Nuri Gültekin’in, unutulmaz Behlül ve Bihter karakterlerini yarattığı, ölümsüz eseri Yaprak Dökümü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim anlamadığım, henüz yazılmamış olan ve ancak iki üç yazarın ve kitabın bir araya gelmesiyle sentezlenebilecek bu kitabı Bahçeli’nin nasıl olup da Meclis’te söyleyebildiği; zira, Bahçeli konuşmalarını irticalen yapmak yerine okuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani, muhtemelen okuduğu ekranda öyle yazıyordu -Reşat’ı Recep okuyup tuhaf bulmamak da ilginç.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biri Aşk-ı Memnu’yu Reşat Nuri’ye yazdırmış, beriki kontrol edip bir sorun görmemiş, okuyan bir acayiplik fark etmemiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama benim açımdan en anlaşılmaz olanı, konuşmayı dinleyen insanların tekmili birden bu acayiplik karşısında mahcup olmak ya da müdahale etmek yerine, alkışla mukabele etmesi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kişi de düşünmez mi, biz ne yapıyoruz, ben tam olarak neyi alkışlıyorum diye…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünmezmiş; en azından TBMM’dekilerin alkışlamaya başladıklarında düşünmeyi bıraktıklarına şahit olduk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu arkamdaki geveze gelip Meclis kürsüsünde konuşsa, onu bile fütursuzca alkışlayacakların olduğunu düşünmek insanı yıpratıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neyse, gürültüyü, gevezeliği, bilumum absürtlüğü geride bırakıp Viyana’ya geldik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Artık kulak detoksu yapacak ve müziğin başkentinde sadece birbirimizin ve iyi çalınan enstrümanların sesini duyacağız.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 31 Jan 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/dusunmeyi-engelleyen-bir-eylem-bicimi-olarak-alkislamak-1769765720.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir pastayı herkes yapabilir, değil mi?</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-pastayi-herkes-yapabilir-degil-mi-12528</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-pastayi-herkes-yapabilir-degil-mi-12528</guid>
                <description><![CDATA[İki filmi yan yana koyduğumuzda, her iki pastanın da bir karar eşiğini temsil ettiğini görürüz. Pasta yapımından sonra verilen kararlar görünürde farklıdır, ancak temelde aynı varoluşsal soruya yaslanır: Orada olmak, var olmak, yaşamayı seçmek. Hem Laura Brown hem Grace aslında yaşamak ister. Ancak Grace, bunun mümkün olmadığını hissettiği noktada yaşamdan vazgeçmeyi seçer.  Laura ise yaşamayı, fiziksel olarak evden ayrılarak ve Virginia Woolf’un deyişiyle kendine ait bir odaya sahip olarak gerçekleştirir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Die My Love’dan The Hours’a</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son günlerde adından sıkça bahsettiren, Lynn Ramsay’ın yönettiği ve Arjantinli yazar Ariana Harwicz’in aynı adlı romanından uyarlanan Die My Love (2025) üzerine yazılanları okurken, yorumların büyük ölçüde doğum sonrası depresyon, annelik ve “delilik” ekseninde dolaştığını fark ettim. Bu yorumlar, farkında olmadan, filmdeki Grace karakterinin varoluşsal çabasını görünmez kılan bir çerçeveye dönüşüyor. Oysa Die My Love, psikolojik bir durumun temsili olmanın ötesinde, kadın öznenin var olma mücadelesini merkeze alan bir anlatı. Filmin özetine ve konusuna birçok yerde ulaşılabildiği için bu yazıda bunlara kısaca değinip, asıl olarak filmin ana karakteriyle kurulan başka bir ortaklık üzerinden ilerlemek istiyorum: Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway romanından esinlenen The Hours (Michael Cunningham) adlı roman ve bu kitaptan uyarlanan The Hours (Stephen Daldry, 2002) filminde yer alan Laura Brown karakteri ve her iki anlatıda da önemli bir yere sahip olan pasta yapma eylemi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Laura Brown ve Grace için pasta yapma eylemi, anlatı içinde bir eşik noktasıdır; pasta yapmak, yaşam ve ölüm arasında karar vermeye dair simgesel bir eyleme dönüşür. Filmde “sıradan”, “gündelik” ve “herkesin yapabileceği” varsayılan bir eylem, nasıl olur da böylesine merkezi bir işleve sahip olur? Cevabı, aslında Die My Love üzerine yapılan yorumlarda gördüğüm yaklaşımla benzer bir yerden geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Film üzerine yazılanların önemli bir kısmı, Grace’in yaşadıklarını doğum sonrası depresyon çerçevesine yerleştirir ve bunu “normal”, “olur”, hatta kaçınılmaz bir süreç olarak tanımlarken, aynı anda Grace’in aşırılığını ve “deliliğini” vurgular. Filmin bir sahnesinde, bir başka yeni anne ile Grace arasında geçen konuşmada, kadın bu sürecin ne kadar zor olduğunu ve kimsenin bunu dile getirmediğini söyler. Grace ise aslında herkesin bunu dile getirdiğini vurgulayarak bu durumdan duyduğu hoşnutsuzluğu ifade eder. Bu okuma biçimi, tıpkı pasta yapma eyleminin sıradanlaştırılması gibi, kadının yaşadığı varoluşsal kırılmayı da toplumsal normlar içinde ehlileştiren bir çerçeve üretir. Post partum başlığı altında yapılan bu kategorileştirme, yaşanan krizi kalıcı bir kimlik sorgusundan çok, geçici bir “delilik” hâli olarak sunar. Böylece depresyon, bireysel ve varoluşsal bir çöküş olmaktan çıkarılıp geçici, yönetilebilir bir duruma indirgenir. Özellikle klasik tıp ve psikiyatri tarihinden aşina olduğumuz, kadına atfedilen histeri gibi rahatsızlıklar da benzer biçimde kategorize edilerek toplumsal ve politik bağlamlarından koparılır ve bağımsız değişkenler gibi ele alınır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa her iki filmde de pasta yapma eylemi, tam da bu sıradanlık iddiasını boşa çıkarır. Pasta yapmak, özellikle doğum günü pastasını “kendi eliyle” hazırlamak, toplumsal olarak eve, aileye ve bakım emeğine adanmış kadın figürünün en görünür simgelerinden biridir. Bu eylem, kadınlık rolünün doğal, zahmetsiz ve herkes tarafından yerine getirilebilir olduğu varsayımını taşır. Ancak Laura Brown’un pastayı yapamaması ya da Grace’in gündelik üretim pratikleri içinde sıkışmışlığı, bu varsayımı kırar. En basit görünen eylemin bile yapılamaması, kim olduğumuz kadar “kim olmadığımızı” ve “nerede durmak istemediğimizi” de açığa çıkarır. Filmde Grace yaşamla ilgili kararını, hastane sonrası döndüğü evin düzenli haline bakıp üzerine hoş geldin anne yazan bir pasta yaptıktan sonra karar verir. Son sahneye geçmeden önce gösterilen bu pasta sahnesi film içerisinde önemli bir eşiktir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her iki karakter için de pasta yapma eylemi yalnızca bir ev işi değildir; toplumsal normların kadın bedeni ve zihni üzerindeki baskısını görünür kılan bir araçtır. Nasıl ki doğum sonrası depresyon çoğu zaman normalleştirilerek kadının yaşadığı krizi politik ve varoluşsal boyutlarından arındırıyorsa, pasta yapma eylemi de gündeliğin perdesi altında benzer bir işlev görür. Ancak her iki filmde de sıradan olan, bir eşik hâline gelir. Pasta yapmak, kadının bu hayatla kurduğu ilişkinin sürdürülebilir olup olmadığını sınayan bir eyleme dönüşür ve tam da bu nedenle anlatının merkezinde yer alır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Michael Cunningham’ın The Hours romanı ve Stephen Daldry’nin aynı adlı film uyarlaması, Mrs. Dalloway’i hem metinsel hem de tematik bir merkez olarak konumlandırır. Üç farklı zaman diliminde yaşayan üç kadının —Virginia Woolf, Laura Brown ve Clarissa Vaughn— bir günlük yaşamları aktarılırken, bu karakterler birebir özdeşleştirilmez; bunun yerine yaşamla kurdukları ilişkilerdeki ortak gerilim noktaları görünür kılınır: yaşamı sürdürme arzusu ile ondan kaçma isteği, delilik ile normallik arasındaki geçirgenlik, kadın bedeni ve zihninin toplumsal olarak düzenlenmesi ve intihar düşüncesinin bir son değil bir eşik olarak belirmesi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’i yazdığı dönem, Birinci Dünya Savaşı sonrasının ağır travmalarıyla şekillenmiş bir dönemdir. Savaşın yarattığı yıkım, yaşamın anlamına dair derin bir sorgulamayı beraberinde getirir. Woolf için yazmak, yalnızca estetik bir üretim değil, var olmanın bir yolu ve hayatta kalma biçimidir. Bu nedenle Kendine Ait Bir Oda’da bahsedilen “oda”, yalnızca fiziksel bir mekânı değil, zihinsel ve varoluşsal bir alanı temsil eder. The Hours’ta Laura Brown’un asıl sıkışmışlığı da tam olarak burada belirir: Laura’nın sorunu yalnızca mutsuz olması değil, kendisi olabileceği, düşünebileceği ve varlığını sürdürebileceği bir alanın yokluğudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her iki film de kadın karakterlerin neden mutsuz olduklarına dair doğrudan, açıklayıcı bilgiler sunmaz. Ancak Die My Love’da Jennifer Lawrence’ın canlandırdığı Grace’in, annelik ve eşlik gibi rollerin içine sıkışmış hayatında sürekli bastırılan arzuların bedensel bir taşkınlığa dönüştüğünü görürüz. Toplumsal normların yarattığı baskı, şiddet ve kontrolsüzlükle dışa vurulur. Bu anlatıda ev, güvenli bir yuva olmaktan çok, zihinsel çözülmenin, kapanmanın ve boğulmanın mekânıdır. Ev içi gündelik pratikler ise varoluşu sorgulatan süreklileşmiş bir işkenceye dönüşür. Ramsay’nin kamerası karakterin iç dünyasını açıklamaya çalışmaz; onunla birlikte hareket eder. Diyalogdan çok beden, ses ve ritim üzerinden ilerleyen anlatı, seyirciyi rahatlatmaz; aksine huzursuz eder, sınar ve zaman zaman dışarıda bırakır. Film, aşkın, anneliğin ve aile kurumunun yalnızca yaşatıcı değil, aynı zamanda boğucu olabileceğini hatırlatır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Laura’dan farklı olarak Grace, günümüz zaman dilimi içinde, sözde ruhsal rahatsızlıkların ve kadınlık rollerine ilişkin kırılmaların görece normal kabul edildiği bir yaşamın içindedir. Ancak tıpkı Laura gibi Grace de kendine ait bir odaya sahip değildir. Annelik öncesine dair görüntüler sunmayan film, Grace’in daha önce yazdığına dair diyaloglar içerir; fakat artık yazma eylemi için gerekli olan zihinsel ve fiziksel alanı bulamamaktadır. Sessizlik yoktur, alan yoktur; sürekli havlayan köpeğin sesi Grace’le birlikte izleyiciyi de rahatsız eder. Burada, Woolf’un işaret ettiği anlamda “kendine ait bir alan”ın eksikliği hissedilir. Dolayısıyla üretememek ve bastırılan arzular, Grace için bedensel bir taşkınlığa dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">The Hours’ta Laura Brown, 1950’ler Amerika’sının ideal ev kadını imgesinin içine sıkışmış bir karakter olarak tasvir edilir. Dışarıdan bakıldığında savaş sonrası eve dönmüş çalışan bir kocası, bir çocuğu ve düzenli bir evi vardır; ikinci çocuğuna hamiledir ve toplumsal ölçütlere göre “eksiksiz” bir hayat sürmektedir. Ancak Laura’nın bu hayata dair derin bir yabancılık duygusu vardır. Neden mutlu olmadığını sorgulamamaya çalışsa da bu bastırma hâli zamanla umutsuzluğa ve varoluşsal bir sorgulamaya dönüşür. Kendine bir otel odası tutan ve orada yaşamına son vermeyi düşünen Laura, okuduğu Mrs. Dalloway romanında Woolf’un karakterinin intihardan vazgeçmesiyle kendi kararını da değiştirir. Ancak bu, kalma kararından çok gitme kararının başlangıcıdır. Bu eşiklerden en belirgini, kocası için yapmaya çalıştığı doğum günü pastasıdır. Pasta yapmak, ev içi roller bağlamında kadına içkin, sıradan ve neredeyse otomatik bir eylem gibi kodlanmışken, Laura için aşamadığı bir sınav hâline gelir. Pasta, bu hayata neden ait olmadığının somut bir kanıtına dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">The Hours’ta pasta yapma eylemi, tıpkı Die My Love’da olduğu gibi, anlatı içinde bir karar anının simgesel yoğunlaşmasına dönüşür. Laura Brown için pasta yapmak sıradan bir ev işi değil, yaratıcı bir eylem, hatta yazı yazmaya benzer bir üretim biçimidir. Laura, bu pastayı “başarabilirse” içinde bulunduğu hayata uyum sağlayabileceğine ve bu hayatın parçası olabileceğine dair bir işaret yakalayacağını düşünür. Ancak pastayı başaramaması, onun bu hayata ait olmadığını kanıtlayan bir nesneye dönüşür. Oğluyla konuşurken söylediği “Bir pastayı herkes yapabilir, değil mi?” cümlesi, hem toplumsal cinsiyet rollerinin ona tekrar tekrar fısıldadığı bir normu hem de söylerken bile inanmadığı bir teselliyi içerir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki filmi yan yana koyduğumuzda, her iki pastanın da bir karar eşiğini temsil ettiğini görürüz. Pasta yapımından sonra verilen kararlar görünürde farklıdır, ancak temelde aynı varoluşsal soruya yaslanır: Orada olmak, var olmak, yaşamayı seçmek. Hem Laura Brown hem Grace aslında yaşamak ister. Ancak Grace, bunun mümkün olmadığını hissettiği noktada yaşamdan vazgeçmeyi seçer; bu tercih filmde bilinçli ve farkında olunan bir eşik olarak sunulur. Laura ise yaşamayı, fiziksel olarak evden ayrılarak ve Virginia Woolf’un deyişiyle kendine ait bir odaya sahip olarak gerçekleştirir. Karakterlerin yaşam biçimlerine bakıldığında, Laura’nın sessiz bir kaçışı, Grace’in ise gürültülü bir çöküşü tercih ettiği söylenebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Laura Brown’un tepkisi, Die My Love’daki Grace’in aksine dışa taşmaz. Laura mutsuzluğunu bastırır, düzeni bozmaz ve ideal ev kadını rolünü sürdürür. Onun kararı sessizdir, açıklamasızdır ve bu nedenle daha keskin bir kopuşa karşılık gelir. İkinci çocuğunu doğurduktan sonra hiçbir şey söylemeden evden çıkması, öfkeli ya da hırçın bir isyan değil, orada kalmayı ölümle eşdeğer gördüğü için yaşamayı tercih etmesidir. Yıllar sonra oğlunun cenazesi için geri döndüğünde, oğlunun arkadaşı Clarissa’ya “Herkes çocuklarımı bıraktığım için benim bir canavar olduğumu düşündü ama ölüm vardı, ben yaşamı seçtim” der. İlk otobüse binip karşısına çıkan ilk yere gittiğini ve yıllarca Kanada’da bir kütüphanede çalıştığını anlatır. Bu kadar “sıradan” bir hayat için mi çocuklarından vazgeçtiği sorusu, ahlaki bir ikilem yaratırken izleyici Laura’yı anlayan bir konuma yerleştirilir. Onun seçimi büyük anlatılara, başarı hikâyelerine ya da tutkulu bir kaçış mitine bağlanmaz. Talebi macera ya da kendini gerçekleştirmek değil; kalmanın kendinden vazgeçmek olduğu bir yerde kalmayarak yaşamı seçmektir. Bu da Laura’nın eylemini ahlaki bir savunmadan çok ontolojik bir düzleme yerleştirir. Laura Brown için evde kalmak bir tür ölümdür; evi terk etmek ise yaşamı seçmenin tek mümkün yoludur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada Die My Love ile The Hours arasındaki paralellik ve ayrım belirginleşir. Grace öfkesini bastırmaz; onu bedeniyle, sesiyle ve davranışlarıyla dışa vurur. Laura ise sessizliği seçer. Biri görünür bir çöküş, diğeri görünmez bir kaçış yaşar. Ancak her iki karakter de bu hayatın içinde kalmak mı yoksa ondan çıkmak mı sorusuna farklı yollarla cevap verir. Bu varoluşsal eşiğin merkezinde ise pasta yapmak yer alır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 31 Jan 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/bir-pastayi-herkes-yapabilir-degil-mi-1769765414.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Fikirleri kanılardan ayırmak: Düşünceyi ifade özgürlüğü üzerine birkaç söz</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/fikirleri-kanilardan-ayirmak-dusunceyi-ifade-ozgurlugu-uzerine-birkac-soz-12526</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/fikirleri-kanilardan-ayirmak-dusunceyi-ifade-ozgurlugu-uzerine-birkac-soz-12526</guid>
                <description><![CDATA[Hiçbir iktidar merci, hiçbir dinsel kavram, hiçbir fikrin eleştiriden azade değildir diyerek özetlenen o Aydınlanmacı görüşün bu ayrımlar anlaşılmaksızın karikatürize edilerek özetlendiğini düşünüyorum. Başka bir görüşe saygı duyulmaz, ceket iliklenmez. Sehven Voltaire’e atfedilen ve o klişe ve kabak tadı veren söz; “fikrinize katılmıyorum ancak ölene kadar savunacağım” vecizesi nasıl da grotesk bir hale gelmiştir. Tam da bu söz sayesinde bugün herkes akla hayale gelmeyecek batıl inançları, komplo teorilerini, saçmalıkları büyük bir gururla savunabilmektedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de en yaygın düşülen hatalardan birisi, ifade özgürlüğüne saygı duymakla, saygı duyulan inanç, düşünce, fikir, kanı, soyut kavramı soğukkanlılıkla ele alamamak arasındaki ince sınırın çekilememesi. Ya da sanırım öyle. Emin değilim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karekök iki, melekler, demokrasi, tiranlık, Pisagor teorisi, kuantum mekaniği, faşizm, Marksizm, tüm bunlar; hepsinin ortak noktası neler?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soyut kavramlar olması değil mi? Bir tiranlık ne kadar kötü olursa olsun, eylem ve sonuçları ne kadar zalimce olursa olsun, tiranlığın ne olduğuna dair tanımı elle tutamıyoruz. Ha keza meleklerin ne kadar yüce ve nurdan varlıklar olduğuna inanırsanız inanın fark etmiyor; onları da göremiyoruz. Hiçbiri ecnebice deyimle tangible yani somut değiller.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak yine de soyut kavramlar arasında bir hiyerarşi kurabiliyoruz. Mantıklı bir neden sonuç ilişkisi kurabileceğimiz yani “a, b ise b de c ise tüm c’ler a’dır” diyebileceğimiz kimi soyutlamalar, açıklanıp süreçleri takip edilebildiği sürece -hele de gözlemlenebilen dünyaya uyarlandığı sürece- daha öne çıkıyor. Karekök iki, Pisagor teorisi, pi sayısı, kuantum mekaniği gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ya da benzerini usturuplu felsefi teoriler için söyleyebiliriz; Descartes’ın cini, Zenon paradoksu, Kant’ın dikotomileri, Rawls’un hukuk teorisi gibi. Örnekler çoğaltılabilir. Bundaki fark ise bilimsel teorilerin tersine adam akıllı düşünülmüş olsa da tartışmalı olmalarıdır. Çünkü felsefe bunları tartışmaktan geri duramaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak benzerini diğer soyutlamalar için düşünmek zor. Adaletin matematiksel bir temeli olduğuna inanıyoruz; ya da böyle olduğunu düşünmek için ciddi sebeplerimiz var. Rasyonel sebepler bunlar. Ve bu sebeple de adaletli olmanın önemli olduğunu düşünüyoruz ancak yine de bazılarına diğerlerine göre daha adil davranılmasına engel olmak bu şerait altında mümkün görünmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bir şey dikkatinizi çekmiştir. Ucu bize dokunmadığı sürece uzay-zaman, atomlar, dış uzaydaki nesneler ile ilgili teorilerimizde sorun yok. Oysaki adaletin rasyonel bir temeli olduğunuzu düşündüğünüzde, aynısını “bizim” pratiklerimizde de aramamız gerektiği gözden kaçmıyor. İşin karıştığı yer biz insanların dünyasında burada ve şimdi olanda yaptığımız eylemlerin felsefi bileti kesildiği zaman karışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünceler tarihinin önemli dönüm noktalarına baktığımızda da bu garip kesişmeyi görüyoruz. Hans Glock’un Analitik Felsefe Nedir? Eserinde çok güzel anlattığı gibi, felsefe tarihinin en parlak görüşleri ve “beyin yakan” görüşleri hiç de “demokratik ve özgür” ortamlarda yeşermemiştir. Analitik felsefenin en büyük zihinleri, Avusturya-Macaristan imparatorluğunun en despot zamanlarında ortaya çıkmıştır. Kant ve Hegel’den, Spinoza’dan, Sokrates’ten bahsetmiyoruz bile.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada düşünceler tarihi ve medeniyetler tarihi arasındaki kesişmeye girecek yerimiz yok. Varmak istediğimiz nokta fikirlerin ortaya çıkmasının gerçekten kolay olmaması. Wittgenstein’ın meşhur Tractatus-Logico Philosophicus eserinin İkinci Dünya Savaşı cephesinde yazılması değil sadece demek istediğim. Fikir ve kanı arasındaki fark.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de kimse bunu pek fark etmiyor. Bunu ben biliyorum kimse bilmiyor anlamında demiyorum. Ben de dahil pek çok kişi günlük konuşmada “kanı” ileri sürüyoruz. Bir haber duyuyoruz; genç bir çocuk sokakta öldürülüyor. Akla göçmenlerden, yeni nesil başı boş ve eğitimsiz kitlelere kadar pek çok ihtimal geliyor. İnsan aklı çalışmak zorunda; buna bir açıklama arıyor; bu ya bu eğitimsiz kitlelerin (sanırım şimdi bunlara argoda “hırt” deniyor) ya da göçmenlerin işi olduğu fikri arasında açıklamalara gidiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Açıklamanın kökenine daha gidemeden başka bir haber daha geliyor; bu sefer bir dolandırıcı çetesi öğreniyoruz. Olaylar; onları birbirine bağlayacak düşünce aralığını bize tanıyamayacak kadar hızlı gelişiyor (ya da biz onları o hızda öğreniyoruz) ve dolayısıyla onları birbirine bağlayarak daha geniş bir çerçeve çıkarma ihtimalimiz olmadan bir kanı öğreniyoruz. “Memleket çökmüş.” “Toplumsal çöküş var.” “Bu ülke bitmiş”. Belki bu kanılar doğru, belki de yanlış. Sorun değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sorun tüm bunların şuradan buradan toplanmış, yarım yamalak girdilerle üzerinde düşünülmeden elde edilmesi. Çünkü kendimize kalamıyoruz. “Her konuda fikrimiz var” deniyor ya işte o hesap. Ancak sorun bunların fikir olmaması. Ta Platon’un 2500 sene önce işaret ettiği fikir (eidos, nazariye) ile kanı (doxa) arasındaki farkta gösterdiği gibi. Bunların hiçbiri bir yere varmıyor. Oysaki fikirler genelde hesap verilebilir şeyler, kanılar öyle değil. Fikirler yanlışlanabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra da kendimize soruyoruz. Ülkede neden tartışma kültürü yok? Neden linç kültürü var? Belki bu sosyal medyanın giderek toksik bir hal alması ile sadece Türkiye’de değil dünyada da arttı. Ancak şimdi konu Türkiye. Türkiye’de bu olmuyor, olamıyor. Çünkü çürütülmesi, geriye doğru takip edilmesi imkânsız kanılar ileri sürüyoruz. Ve bu kanılar üzerinden tartışıyoruz. Bu sadece “avam”ın karşılaştığı bir şey değil. Okumuş yazmış insanların sosyal medya ve TV kanallarındaki konuştukları şeylerin hatırı sayılır bir kısmının anlamsız olmasının sebebi de bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha tartışılabilir, hesap verilebilir fikirlere ve üstelik “inanç” meselesine gelmedik dikkat ederseniz. İşte insanlarımız tüm bunların dokunulmaz olduğuna bir şekilde inandırılıyor. Hangi kesimden olursa olsunlar herkes kendi fikir ve inancına bir saygı bekliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben dünya düşünce tarihini, bilim, medeniyet ve felsefe tarihini okuduğumda dünyada eğer birileri bir adım atmışsa bu adımların düşünceye saygıyla olmadığını görüyorum. Aristoteles, Platon’a saygıyla hareket etse, Kopernik de Aristoteles’e saygıyla hareket etse bu bilimsel ve felsefi gelişmeler, zihnimizin ufuklarının açılması söz konusu olabilir miydi? Saygı derken bu kişilere yönelik saygıdan değil, düşüncelere yönelik saygıdan bahsediyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karekök ikiye saygı duymazsınız. Demokrasiye, faşizme, saygı duymazsınız. Meleklere, tanrılara da öyle. Onlara inanan kişilerin inanç hürriyetlerine -bunlar başkalarının haklarını çiğnemediği ölçüde- saygı duyabilirsiniz. Ne ilgisi var? diye sorabilirsiniz. Rasyonel sayılara koşulsuz bir şekilde inanan Pisagor’un müritlerinin karekök ikinin irrasyonel bir sayı olduğunu gösteren birini boğduğu iddiası düşünülünce-belki doğru bir iddia değildir ancak iddianın kökeni böyle şeylerin bile inanç konusu yapılabildiğini düşündürür- dediğim daha iyi anlaşılacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiçbir iktidar merci, hiçbir dinsel kavram, hiçbir fikrin eleştiriden azade değildir diyerek özetlenen o Aydınlanmacı görüşün bu ayrımlar anlaşılmaksızın karikatürize edilerek özetlendiğini düşünüyorum. Başka bir görüşe saygı duyulmaz, ceket iliklenmez. Sehven Voltaire’e atfedilen ve o klişe ve kabak tadı veren söz; “fikrinize katılmıyorum ancak ölene kadar savunacağım” vecizesi nasıl da grotesk bir hale gelmiştir. Tam da bu söz sayesinde bugün herkes akla hayale gelmeyecek batıl inançları, komplo teorilerini, saçmalıkları büyük bir gururla savunabilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de buna politik doğruculuğun şaşmaz hiper moralizasyonunu da ekleyin. Sizden alası yoktur. Eğer black lives matter ise bir metro vagonunda birini öldüren siyahi adamın kesin ırkı sebebiyle zulme uğramıştır, dolayısıyla metroda o zavallı kadıncağızı öldürmüştür diyebilirsiniz. Ahmet Minguzzi’yi öldüren sözde zavallılar da öyle diyerek kendinizi kandırabilirsiniz. IŞİD için öfkeli bir avuç genç de diyebilirsiniz. Herkes haklıdır. Neden? Çünkü artık eylemde değil düşüncede herkes istediğini savunmakta özgürdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Artık bu tür kanılar, saçmalıkları söylemek düşünceyi ifade özgürlüğüdür. Tersi değil. İktidarların ve sermayelerin yapılarını oynatmadığı sürece bunları söyleyebilirsiniz. Eskiden de böyleydi bu arada. Ancak bu yapıların meyli değişti. Şimdi onların yöneldiği yere eleştiri oku atmamak gerekir. Değilse felsefi nostalji yapıp “eskiden daha iyiydi” demenin anlamı yok. Güneşin altında yeni bir şey yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla ahlak bozuldu, post-truth falan demenin anlamı yok. Zaten truth kimsenin umurunda değildi, yine değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nasıl bir akıl yamulması olduğunu anlatabilmişimdir umarımdır. Buna tutulma diyemeyiz. Tutulma Horkheimer-Adorno döneminde kaldı (bu felsefi nostaljiyle anlattığım şeyle çelişen bir şey değil, dediğim gibi kurumların yönelimi değişti). Şimdi gerçeğin arkasına saklananların yalancı güneşi doğuyor ve o sözde muzaffer güneşin (sol invictus) mabutları her yerde. Musk’ıyla, Bezos’uyla, alt-right’ıyla, Disney’iyle, Türkiye parti devletiyle, büyük bir şevkle biat ve minnetinizi beklerler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ha, biat etmiyor musunuz? Hazır olun. O güzel ve haklı fikirleriniz ciddiye alınmadan sefalet içinde öleceksiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bunlardan daha üzücüsü ne biliyor musunuz? Megadeth’in son albümü Megadeth ile thrash metal sahnesine veda etmesi. Nostalji işte. Gerçek nostalji.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bununla birlikte Kreator’un son albümü Satanic Anarchy çok güzel. Dinleyin.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 31 Jan 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/fikirleri-kanilardan-ayirmak-dusunceyi-ifade-ozgurlugu-uzerine-birkac-soz-1769764046.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Albert Camus’nün saçma-absürd dünyasına kulak verelim</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/albert-camusnun-sacma-absurd-dunyasina-kulak-verelim-12508</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/albert-camusnun-sacma-absurd-dunyasina-kulak-verelim-12508</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sayfalarda Varoluşçulukla ilgili yayınladığımız yazıda Albert Camus’ye (1913-1960) değinip 1960’lı yıllarda bizler üzerindeki etkisinden söz etmiştik. Kuşku yok ki onu varoluşçu olarak tanımlamak doğru sayılmaz. Sartre’ta “bulantı” yaratan “varoluşsal durumları”(1), Albert Camus “saçmalık- absürdism” (absurde-absurdité) felsefesi adıyla ele alır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaşamın bizzat kendisi saçma sapan bir şeydir. Sisifus (Sisyphus)Efsanesi adlı yapıtında insanın “varoluşsal konumunu” Grek Mitolojisindeki Korint Kralı Sisyphus‘un yazgısıyla anlatır. Zeus tarafından ilginç bir cezaya çarptırılmıştır genç kral. Her gün kocaman bir kayayı yuvarlaya yuvarlaya yüksek bir tepeye çıkaracaktır. Çıkarır da, aynı kaya gerisin geriye onu da ezerek aşağıya yuvarlanır. Ertesi gün gene aynı süreç tekrarlanıp sonsuza kadar devam eder. Camus’ye göre hepimiz böyle saçma sapan bir varoluşa mahkumuz. Anlamsız savaşlar, içi boş hamaset, patron hegemonyası, medyanın beyin yıkaması, sömürü, baskıya dayalı yaşam irade özgürlüğümüzü ortadan kaldırarak bizi ezip geçmektedir. Ne de “saçma bir yazgının” rüzgarıyla boğuşmaktayız?! Kendisi “klasik anlamda” bir inanç sahibi olmadığından “yazgı” sözcüğü yerine “durum tespiti” yapmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pek iyi… Durum böyle de biz ne yapacağız? Elimiz kolumuz bağlı “kadere razı mı geleceğiz? Camus ”Yabancı” adlı romanının baş kahramanı Meursault tiplemesiyle serencamı şöyle açıklar. Bazıları kendilerini akışa bırakıp hiç bir şeyi umursamaz. Umursasa ne olacak ki? Tepeden aşağıya yuvarlanan kaya nasıl olsa onu da ezip geçecek, ertesi gün olay aynen tekrarlanacak… İnsan iradesi ve gücünün hiç bir hükmü yok ki… En iyisi boş verip yaşamı kendini akışa bırakmaktır.”Kayıtsızlık özgürlüğü” diye tanımladığı bu tür yaşam biçiminin prototipi Meursault’ dur. Annesi ölmüş, umurunda değil… Kendi inisiyatifi diyebilinecek bir davranıştan söz edilemez. Akış ve rastlantılar içinde, alakasız bir şekilde birini öldürür. O her şeye kayıtsız kalarak yaşama “yabancılaşmıştır”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Kayıtsız kalarak kayaların, dış koşulların bizi ezip geçmesine razı mı olacağız?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Durum böyle görünüyor, değiştiremeyeceğimiz olay ve olgulara katlanmak mecburiyeti “saçmalığın dik alasıdır”. Bir şeyler yapmalı ,saçmalıkla mücadele edilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Veba” adlı romanın baş kahramanı Dr. Rieux Cezayir’in Oran kentinde çıkan veba salgınındaki “saçma mücadelesinin” tipik örneğidir. Etrafı surlarla çevrilmiş kenti veba sarmıştır. Kaçma ve kurtulma olasılığı yoktur.Herkes kendi meşrep ve karakterine göre tutum alır. Din adamı tanrı tarafından kentin cezalandırılması olarak salgını değerlendirir ve dua ederek iki dünyada da kurtuluşu arar. Sanki ölmeyecekmiş gibi, karaborsacı fahiş fiyatla mal satmaya devam eder. Seks ve haz peşinde koşan adam için salgın kendi sorunu değildir, bir an önce kentten kaçıp sevgilisine kavuşmalıdır. Dr.Rieux,”yuvarlanarak gelen veba kayalarının” herkesi ve kendisini de öldüreceğini bile bile ilaç çantasıyla evleri dolaşarak hastaları tedavi etmek için elinden gelen gayreti gösterir. Başarısızlığın kaçınılmaz olduğunu bilsek de vicdanımızın sesi bizleri sorumluluk bilincine sürükler. O vebaya karşı mücadele verirken absürditeye, saçmalığa baş kaldırmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Camus inançız olduğundan dem vurur ama böyle bir saçmalığı da içine yediremediğinden tanrı arayışları ya da tanımlamalarına da girer. “Yanlışlık” ya da “Bir Yanlış Anlama" adıyla Türkçeye çevrilen “Le Malentendu "tiyatro eserinde tanrı figürlemesi vardır ama o da kayıtsız olup, “saçmalıklarla” hiç ilgilenmez. Deniz kenarında, falezlerin üstünde küçük bir otel işleten ana-kız , gelen müşterileri öldürüp dalgalara atarlar. Kırk yıl kadar önce, henüz yirmili yaşlardayken orayı terk edip Amerika’ya giden ailenin oğlu otelde kalmaya gelir. Ağabeyi ayrıldığında kız kardeşi çok küçükmüş. Anneleri ise tanır gibi olur ama tereddütler içindedir. Sonunda onu da aşağı atıp paralarına el koyarlar. Otelin yaşlı ve sağır bir hizmetçisi vardır, hiç bir şeye karışmaz, hiç bir şeyi duymaz ve tek laf etmeyip ortalıkta dolaşıp temizlik yapar. Ertesi gün adamın eşi otele gelir ve durumu anlar. Ağabeyini, oğlunu öldürenlere rezaletin boyut ve “saçmalığını” anlatır. İkisi birden “Tanrım, biz ne yaptık”diye haykırdığında baştan beri ağzını açmayan, her şeye “kayıtsız kalan” ihtiyar uşak “beni mi çağırdınız?” der ve oyun sona erer. Camus’ye göre tanrı var ama kayıtsız ve suskun, hiç bir şeye karışmıyor… Tıpkı ihtiyar uşak gibi…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Saçmalık karşısında Camus kendisi nasıl bir yaşam sürdürmüştür? Ayrıntılarını bilemeyiz ama intihar olma ihtimali taşıyan bir otomobil kazasında absürdite onun için sonlanmış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Haklı mı acaba kendisi? Varoluş saçmalıktan başka bir şey değil mi? Sosyal ve siyasal olumsuzluklardan kurtulmak için “Veba’daki “ Dr. Rieux gibi cansiparane koşturanlara tanık oluyoruz. Ama “Sisifus Efsanesi”misali üstümüze yuvarlanan bitmez ,tükenmez kayalarla karşılaşıyoruz. Akıl, erdem, bilgelik ve etik değerlerin egemen olmasını istediğimiz bir dünya düşlüyor ; entrikaların, düzenbazlığın, yolsuzluğun ,kavganın, savaşın silleleriyle perişan oluyoruz. Açlık ve sefalet diz boyu… “Yabancı” romanının kahramanı Meursault gibi akışa bırakmak da olası değil, çünkü “saçmalık“ o denli diz boyu ki Dr. Rieux gibi içimizdeki görev ve sorumluluk bilinci vicdanımızın sesini duyuruyor ve suskun kalmamalısın diyor…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1.&nbsp;</span></span>Tırnak içinde belirtiğimiz deyimleri” Bir Zamanlar Varoluşçuluk Rüzgarları Eserdi” makalenizde ele almıştık.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 28 Jan 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/albert-camusnun-sacma-absurd-dunyasina-kula-verelim-1769519513.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İvme kaybı çağında: Rekabet, kırılganlık ve ekoloji</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ivme-kaybi-caginda-rekabet-kirilganlik-ve-ekoloji-12484</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ivme-kaybi-caginda-rekabet-kirilganlik-ve-ekoloji-12484</guid>
                <description><![CDATA[Ölçeği biraz daha küçülterek insana dönersek, iki strateji hemen tanıdık gelir. Bazılarımız ‘kale’ kurar: temkin, tasarruf, garanti tercihleri, küçük kayıpları minimize etme. Temel hedefi eşik altına düşmemektir. Bazılarımız ‘söğüt’ gibi yaşar: yön değiştirir, yeniden öğrenir, şoku emer, sonra toparlar. Temel hedefi bozulma anlarında hayatta kalmaktır. Ve çoğu zaman kişilik sandığımız şey, aslında koşulların uzun süreli eğitiminin adı olur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eşik Altı, Eşik Üstü: 2025 Listeleri ve Hayatta Kalma Stratejileri</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2025 biterken, “kim nerede duruyor?” diye birkaç listeye göz attım. IMD’nin 2025 Competitiveness Ranking tablosunda İsviçre 1. sırada; Türkiye 66. sırada; Venezuela ise 69. sırada yer alıyor [1]. Bu listeyi bir “kazananlar-kaybedenler” hikâyesi diye okumaktan özellikle kaçınıyorum; çünkü aynı yıl UNDP’nin Human Development Report 2025 ana raporu, küresel ilerleme hızındaki ivme kaybını ve kırılganlıkların derinleşmesini başlı başına bir mesele olarak çerçeveliyor[2]; Overview bölümünde karşımıza çıkan tablo da rekabetin ötesinde bir şey söylüyor. Özellikle bir başlık çok yalın: “İnsani gelişmedeki farklar büyüyor ve küresel ilerleme ivme kaybediyor olabilir.”[3]. Aynı sayfada bir figür başlığı bunu daha da sertleştiriyor: “İnsani gelişmede küresel ilerleme ivme kaybediyor; en zayıf ve en kırılgan olanlar daha da geride kalıyor.”[3]. Bu “ivme kaybı” duygusu, istatistik tablosunda sayılara dönüşüyor: HDI’da İzlanda 0.972 ile 1. sırada, Türkiye 0.853 ile 51. sırada, Güney Sudan 0.388 ile 193. sırada [4].</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu resme bir de World Bank’in Women, Business and the Law 2024 verileri eklenince, oyunun kuralları kısmı daha görünür oluyor. Raporun Yönetici Özeti de aynı çerçeveyi güçlendiriyor[7]. Rapor, çıtayı açıkça koyuyor: “Dünya çapında 3,9 milyar kadın-insanlığın yarısı-ekonomik katılımlarını etkileyen yasal engellerle karşı karşıya.”[6]. Aynı bölümün belki de en çarpıcı cümlesi şu: “WBL 2.0 yasal çerçeveler endeksinin küresel ortalaması 100 üzerinden 64,2… ve dikkat çekici biçimde 190 ekonominin hiçbirisi 100 puan almıyor.”[6]. Hatta güvenlik göstergesi, 10 başlık içinde en düşük olanı: Yeni eklenen Güvenlik göstergesi 100 üzerinden yalnızca 36,3 ile en düşük puanı alıyor.[6].</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve OECD’nin To Have and Have Not (2025) raporu, bu tabloya sonuç ile başlangıç çizgisi arasındaki farkı koyarak bağlanıyor. Raporun çevrimiçi sayfası bu yaklaşımı özetleyen ana giriş noktası[8]. Raporun tespiti net: “Son 15 yılda, politikalar ‘sonuçlardaki eşitsizlikleri’ azaltmada, ‘fırsat eşitliğinin önündeki uzun vadeli engelleri’ gidermekten daha etkili olmuş olabilir.” [9].</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu raporları okurken bir noktada ‘hayatta kalma’, ‘dayanıklılık’ ve ‘gelişmenin koşulları’ gibi kavramları başka disiplinlerde de aramaya başladığımı fark ettim. Yukarıda sözünü ettiğim raporlar, bir yandan büyüme, rekabet ve performansı; diğer yandan haklara erişimi, başlangıç çizgisini ve kırılganlığı ölçüyor; yani aynı hikâyenin farklı katmanlarını. Tam da bu yüzden, bu kavramları ekoloji merceğinden okumayı ilginç buluyorum. Elbette ülkeler bitki değil; ama ‘filtre’ fikri, olan biteni daha az kişiselleştirerek görmeyi sağlıyor. Ekoloji, başarıyı bir karakter meselesi olmaktan çıkarıp, bağlamın ürettiği filtrelerle düşünmeye zorluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekolojinin diliyle zorluk bazen abiotik strestir (don, kuraklık, tuzluluk, permafrost gibi büyümeyi fiziksel/kimyasal olarak kısıtlayan şeyler). Bazen de biyotik filtredir: rekabet, alan daralması, ‘ışık’ kavgası. Bazen de bozulmadır; oyunu bir gecede değiştiren yangın, sel, çöküş, kesinti vb. J. P. Grime’ın C-S-R yaklaşımı tam da bu üç baskıyı (rekabet, stres, bozulma) bir strateji uzayında düşünmemize izin verir: aynı türden canlılar bile farklı baskılara göre bambaşka hayatta kalma ekonomileri kurar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bitkiler bunu tartışmaz; uygular. Sert bir kuşakta kale gibi yaşayanları düşünün: dik, odunsu, gövdesi karar gibi kalın, uzun ömürlü. Bu stratejinin dili şudur: kaybı azalt, riski yönet, yavaş ama sağlam yatırım yap. Bir ağaç gövdesi, aslında bir zaman politikasıdır. Bu politikada başarı ölçütü en hızlı olmak değil, eşik altına düşmemektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı soğuk kuşakta bir de söğüt dili vardır (tür adı söğüt olmak zorunda değil, mantık söğüt). Yükseğe çıkmak yerine yere yaklaşan, rüzgârı yumruklamak yerine profilini küçülten, kar yükünde kırılmak yerine bükülen… Bu strateji sertlik üretmekten çok esneklik üretir. Mantığı: “Sabit kalmam; koşula göre şekil değiştiririm.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama burada kritik bir yanılsama var. Koşullar elverişli göründüğünde oyun bitmiyor; sadece filtrenin türü değişiyor. Abiotik stres düşükken (ısınma, besin, altyapı, güvenlik, sağlık) hayatın ana sınavı ‘yaşamak’tan ‘yer kapmak’a kayabiliyor: rekabet. Bu kolay bir şey değil. Aksine bazen daha yorucu. Tilman rekabet teorisini sunarken mutlak doğrular ilan etmekten ziyade sınanabilir bir çerçeve öneriyor (“Teori, sınanabilir ve yanlışlanabilir olarak sunulur”).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elverişli ortamlarda rekabet sertleşir; çünkü daha çok ülke aynı ışığa bakar (iş, eğitim, itibar, görünürlük). Alan daraldıkça rekabet büyür, bozulma geldiğinde ise herkes aynı anda eşik altı korkusuyla tanışabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi ölçeği biraz daha küçülterek insana dönersek, iki strateji hemen tanıdık gelir. Bazılarımız ‘kale’ kurar: temkin, tasarruf, garanti tercihleri, küçük kayıpları minimize etme. Temel hedefi eşik altına düşmemektir. Bazılarımız ‘söğüt’ gibi yaşar: yön değiştirir, yeniden öğrenir, şoku emer, sonra toparlar. Temel hedefi bozulma anlarında hayatta kalmaktır. Ve çoğu zaman kişilik sandığımız şey, aslında koşulların uzun süreli eğitiminin adı olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bence burada kritik olan, filtreler değiştiğinde strateji değiştirebilme kapasitesidir. Bir gün kaleye, bir gün söğüde ihtiyacımız olur. Biz hangi filtreye göre yaşıyoruz; filtre değiştiğinde biz de değişebiliyor muyuz? Sanırım bu sorunun cevabı, biraz ‘eşik üstü’ zamanı ister; biraz da ‘eşik altı’ tecrübesinden doğar.”</span></span></p>

<p><strong>Kaynaklar</strong></p>

<p>IMD (2025). World Competitiveness Ranking 2025 (ranking sayfası). <a href="https://www.imd.org/centers/wcc/world-competitiveness-center/rankings/world-competitiveness-ranking/">https://www.imd.org/centers/wcc/world-competitiveness-center/rankings/world-competitiveness-ranking/</a><br />
Not: IMD’nin tam “Yearbook/tablolar” dosyalarının bir kısmı ücretli olabiliyor; sıralama özeti ve açıklamalar bu sayfada.</p>

<p>UNDP (2025). Human Development Report 2025 – ana rapor (PDF). <a href="https://hdr.undp.org/system/files/documents/global-report-document/hdr2025reporten.pdf">https://hdr.undp.org/system/files/documents/global-report-document/hdr2025reporten.pdf</a></p>

<p>UNDP (2025). Human Development Report 2025 – Overview (PDF). <a href="https://hdr.undp.org/system/files/documents/global-report-document/hdr2025overviewen.pdf">https://hdr.undp.org/system/files/documents/global-report-document/hdr2025overviewen.pdf</a></p>

<p>UNDP (2025). Statistical Annex – Table 1: Human Development Index (HDI) and its components (PDF). <a href="https://hdr.undp.org/sites/default/files/2025_HDR/HDR25_Statistical_Annex_HDI_Table.pdf">https://hdr.undp.org/sites/default/files/2025_HDR/HDR25_Statistical_Annex_HDI_Table.pdf</a></p>

<p>World Bank (2024). Women, Business and the Law 2024 – tam rapor (PDF). <a href="https://documents1.worldbank.org/curated/en/099110624115537381/pdf/P167792-e884b79d-fbaa-4b87-a416-b44e57ac5a89.pdf">https://documents1.worldbank.org/curated/en/099110624115537381/pdf/P167792-e884b79d-fbaa-4b87-a416-b44e57ac5a89.pdf</a></p>

<p>World Bank (2024). Women, Business and the Law 2024 – Bölüm 3 (PDF). <a href="https://wbl.worldbank.org/content/dam/sites/wbl/documents/2024/212063-Chapter-3.pdf">https://wbl.worldbank.org/content/dam/sites/wbl/documents/2024/212063-Chapter-3.pdf</a></p>

<p>World Bank (2024). WBL 2024 – Executive Summary (PDF/bitstream). <a href="https://openknowledge.worldbank.org/server/api/core/bitstreams/b339e2a7-ea65-4ed0-a471-d285ded8c4c7/content">https://openknowledge.worldbank.org/server/api/core/bitstreams/b339e2a7-ea65-4ed0-a471-d285ded8c4c7/content</a></p>

<p>OECD (2025). To Have and Have Not: How to Bridge the Gap in Opportunities (rapor sayfası). <a href="https://www.oecd.org/en/publications/to-have-and-have-not-how-to-bridge-the-gap-in-opportunities_dec143ad-en.html">https://www.oecd.org/en/publications/to-have-and-have-not-how-to-bridge-the-gap-in-opportunities_dec143ad-en.html</a></p>

<p>OECD (2025). To Have and Have Not… (PDF). <a href="https://www.oecd.org/content/dam/oecd/en/publications/reports/2025/09/to-have-and-have-not-how-to-bridge-the-gap-in-opportunities_f642138a/dec143ad-en.pdf">https://www.oecd.org/content/dam/oecd/en/publications/reports/2025/09/to-have-and-have-not-how-to-bridge-the-gap-in-opportunities_f642138a/dec143ad-en.pdf</a></p>

<p>Grime, J. P. (1977). Evidence for the Existence of Three Primary Strategies in Plants… (PDF). <a href="https://www.cef-cfr.ca/uploads/Membres/1977_Grime_AmNat.pdf">https://www.cef-cfr.ca/uploads/Membres/1977_Grime_AmNat.pdf</a></p>

<p>Tilman, D. (1982). Resource Competition and Community Structure (kitap önizleme PDF). <a href="https://api.pageplace.de/preview/DT0400.9780691209654_A39307436/preview-9780691209654_A39307436.pdf">https://api.pageplace.de/preview/DT0400.9780691209654_A39307436/preview-9780691209654_A39307436.pdf</a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 24 Jan 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/ivme-kaybi-caginda-rekabet-kirilganlik-ve-ekoloji-1769172940.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Takdirname promosyonu </title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/takdirname-promosyonu-12483</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/takdirname-promosyonu-12483</guid>
                <description><![CDATA[Pelin, öğrencilerinin hepsinin 100 almayı hak ettiklerine kendilerini inandırdıklarını söylüyor. 100’den başka not almayan, sınıfı hep üstün başarıyla geçmiş, evinde takdirname koleksiyonu bulunan çocuk, pek tabii hayattaki her şeyin en iyisine layık olduğunu düşünecek. Kayıp nedir bilmeyen, hakkının karşılığını hep fazlasıyla alan, zora gelmeyen çocuk, yaşamı bilebilir, ona hazırlıklı olabilir mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünlerde oğlanla gelinden yana bahtımız çok açık, sürekli bize geliyorlar, tabii onların her gelişi bizim evde bir bayram rüzgarları esmesine yol açıyor. Hele torun da bunların peşi sıra girdiğinde. Kerata bir sevimli, bir sevimli…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Malum okullar yarıyıl tatilinde girdi. Bu, İngilizce öğretmeni olan Pelin’in tatilinin de başladığı anlamına geliyor. Bizi sıkça ziyaret etmelerinin altında torunu bırakıp birkaç günlüğüne başbaşa bir kaçamak yapma isteği yatıyor olabilir -haftaya çıkar kokusu.<br />
Gelgelelim, Pelin’in sirke satan yüzüne bakarsan okulların kapanmasıyla birlikte sanki tatile değil de taş kırmaya gönderecekler. Bereket, böyle asık suratlardan olmadık manalar çıkarma huyumuz pek yoktur da, Pelin’in sattığı sirkeleri Narin’le üstümüze hiç alınmadık.<br />
Haklıymışız. Vaziyetin bizimle bir alakası yokmuş.<br />
<br />
Pelin, okulun son haftası karneler için notları girmiş ama idareden çağırmışlar, bizzat müdire hanım kendisine notları yanlış girdiğini, hepsini baştan düzeltmesi gerektiğini söylemiş. Zira, bizim gelin, öğrencilerinin hepsine, bilaistisna, 100 tam puan vermemiş.<br />
<br />
Ben sorunun ne olduğunu anlamadım; dolayısıyla, bizim kızın neye bu kadar öfkelendiğini de. Koca sınıfta herkesin 100 alması mümkün olmayacağına göre… Bu arada, konuşmasından öğrendiğim, zaten verdiği en düşük not 85’miş. Hoppala. Demek, bizim kız da bir acayip, koca sınıfta herkes bu kadar başarılı olabilir mi hiç? Ya gönlü bol ya torpilci. Ama yok, bunlar da yetmemiş, hassaten çağrılıp notları yeniden girmesi tembih edilmiş.<br />
<br />
Pelin bana ülkemizin geldiği eğitim düzenini -düzeyi diye de okunabilir- olanca berraklığıyla anlatmış oldu. Bir kere, “okulun kuralı”, hiçbir istisna gözetmeksizin bütün öğrencilerin sınavlarda 100 almasıymış. O yüzden de sınavları olabildiğince basit tutuyorlarmış. Gene de, öğrencinin biri hata yapar da 100 almayı beceremezse, hocası, yani bazı durumlarda bizim gelin, küçük müdahalelerde bulunup notu 100’e tamamlıyormuş. Bu da bizzat okulun talebiymiş.<br />
<br />
“Herkesin tam puan aldığı bir yerde tam puan yoktur,” diyesim tuttu ama öyle değilmiş, lise ve üniversite imtihanlarında “okul puanı” diye bir şey varmış, onun düşmemesi gerekiyormuş. Bütün özel okullar böyle yapıyormuş.<br />
<br />
“E peki takdirname ya da teşekkür belgesi alınmıyor mu?” diye üsteleyince, teşekkür belgesinin ömrünü doldurduğunu, sadece bazı devlet okullarında idealist öğretmenler tarafından verildiğini, ama teşekkür değil de hakaretname olarak algılandığını öğrendim. Zira, herkes 100 aldığı için bütün karnelerin yanında promosyon olarak takdirname de verebiliyormuş. Eğitim sistemimizin geldiği bu aşamada, öğrenciler, ne kadar çalışmasalar da teşekkür belgesi alamıyorlarmış. Onlar da takdirname ile mezun oluyorlarmış.<br />
Bizim zamanımızda böyle bir şey tahayyül dahi edilemezdi. Sınıfta, ki bizim dönemimizde sınıflar çok daha kalabalıktı, mesela ben ilkokula başladığımda mevcudumuz altmışikiydi, takdirname alan öğrenci sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Sınıf geçmek önemli bir şeydi, bütünlemeye kalınabilirdi. Teşekkür alan da hadi diyelim onbeş öğrenci olsun. Herkes hak ettiği notu alırdı. Ne eksik ne fazla.<br />
<br />
Şimdilerde, anlaşılan, öğrencisine hak ettiği notu veren bir tek devlet okullarındaki idealist birkaç öğretmen kalmış. Onlar da öğrencilerin puanını düşürdüğü için velilerin gazabına uğruyorlarmış. Yani, öyle bir sistem kurmuşuz ki, sistem seni gayriahlaki davranmaya, kayırmacılığa, yalana, hatta resmi evrakta sahtekarlık yapmaya teşvik ediyor. Yanlış söyledim. Teşvik etmiyor, bizzat mecbur ediyor.<br />
<br />
Pelin, öğrencilerinin hepsinin 100 almayı hak ettiklerine kendilerini inandırdıklarını söylüyor. 100’den başka not almayan, sınıfı hep üstün başarıyla geçmiş, evinde takdirname koleksiyonu bulunan çocuk, pek tabii hayattaki her şeyin en iyisine layık olduğunu düşünecek. Kayıp nedir bilmeyen, hakkının karşılığını hep fazlasıyla alan, zora gelmeyen çocuk, yaşamı bilebilir, ona hazırlıklı olabilir mi?<br />
<br />
Eh, demir kesilmiş; yapacak bir şey yok, bizim gelin de meslektaşları gibi yukarıdan gelen talimata uymuş, öğrencilerinin hepsinin notlarını 100’e tamamlamış. 93 alan sinir krizi geçiriyormuş artık. Ailesi okula geliyormuş, neden böyle olduğunu soruyormuş falan, benim bu yaştan sonra aklımın alamayacağı işler bunlar.<br />
Daha çocuklukta ne yaparsa yapsın “takdirlik” olmaya alışan, dahası buna samimiyetle inanan çocukların büyüdüklerinde de iflah olmaları kolay değil bence.&nbsp;<br />
Velhasıl, öğrencilerimizin kısm-ı azamı baştan aşağı tam puanla dolu karneleriyle takdirname alıyormuş. Emeği geçenleri önce tebrik, sonra takdir ve nihayetinde de bence sağlam bir tekdir etmek lazım.&nbsp;<br />
Eğitim sistemimizin bu kadar kusursuz işlediğini bilmiyordum; Pelin sağolsun öğrenmiş oldum.<br />
İçim karararak sofraya oturdum. Böylece, yüzü sirke satan iki kişi olduk.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 24 Jan 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/takdirname-promosyonu-1769164199.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir analog çağ masalı: Vermiglio</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-analog-cag-masali-vermiglio-12481</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-analog-cag-masali-vermiglio-12481</guid>
                <description><![CDATA[Kar örtüsü ve öğretmenin bileşimi, Nuri Bilge Ceylan’ın çıkış filmi Kasaba tadı veriyor. Küçük sınıfa doluşmuş az sayıda farklı yaş grubu çocuğa eğitim veren aile babası, aralarında kendi çocukları da olan sınıfa eşit ve adil davranmanın derdinde. Denizden 1261 metre yüksekteki köyün günlük hayat rutinlerine, savaşın zorluklarına ve geleneklere olan sadakate zoom yapan filmin vitesi, Sicilyalı asker kaçağı ile ailenin büyük kızı arasında doğan aşkla yükseliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Analog çağ muhtemelen analog zamanda yaşamış son birey de öldüğünde tamamen kapanmış olacak. Kağıdın iletişimin temel aracı olduğu zamanlara bugünden baktığımızda bize pek çok şey sıkıcı gelecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam da bu yüzden 2024 yapımı Vermiglio’nun karşısında 120 dakika sabırla oturan sıradan bir sinema seyircisinin analog zamanlara dair itirazını anlamak zor değil (</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://biletinial.com/tr-tr/sinema/vermiglio-film">https://biletinial.com/tr-tr/sinema/vermiglio-film</a>).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Filmi sadece sinefillerin katlanacağı bir art-house olarak kategorize etmek kolaycılık olur. Modern öncesi dönemden kalan bol savaşlı hikayeleri ya da mitolojik masalları izlerken yaşanmayan bir yabancılaşma, 1944 İtalya’sı kırsalında bir aile ve etrafındaki köyün gündelik yaşamına odaklanan bu filmi izlerken düşülebilecek en büyük tuzak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İtalya’nın çatısında, Alpler’in giriş kapısındaki karla kaplı bir köyde başlayan hikâye, uzun süren bu beyaz örtünün etkisinden filmin son bölümlerine kadar neredeyse hiç çıkmıyor. Kışı çok güzel, bahar ayları en az onun kadar güzel olan bu coğrafyaya 1944 yılında konuk olmak ve geleneksel köy hayatına dahil olmak biraz sabır istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Analog zamanlarda işlerin yavaş ilerlediğini anımsarsanız bu ağır tempodan yorulmazsınız. Aslında yavaş işleyen işler değildir belki de; yavaşlık, rutinde aynı renklere aşina olarak devam eden günlük yaşamdadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir analog çağ icadı gibi görünse de televizyon bile bizi uzak yerlere oradaymış gibi hissettirerek dönüşümü hızlandırmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belgesel tadındaki okul, kilise, festival, düğün, taverna sahnelerinin yanında köyün öğretmeni olan aile reisinin ve onun hiç durmadan doğuran karısının çekirdek olmanın ötesinde, koca bir günebakan tadındaki ailesine yakın çekim bakıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hikâye, fillerin tepişmesinden kendini kurtarmaya çabalayan iki çimenin köye sığınmasıyla açılıyor: Faşizm için ölmek istemeyen iki asker. (biri köyün çocuğu, diğeri onun arkadaşı bir Sicilyalı, bir nevi İtalyan Kürdü; dili dillerine benzemez).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimsenin vatanseverlik edebiyatı yapıp askerleri kaçaklıkla suçlamadığı bu hikâye, merkez ailenin kalabalık kadrosu etrafında gelişiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">9 çocuk doğuran ve 10.’sunu bekleyen anne, en son gelen ufaklığın daha öncekilerden biri gibi dünyaya tutunma çabasının başarılı olamayacağını anlamanın yası içinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Keçeyi sudan çıkarmış 7 çocuktan 3 oğlan ve 4 kızdan birer tanesi yetişkinliğe adım atmanın eşiğinde. Kalan küçükler ise büyükler dünyasını takip etmeye, anlamaya ve içinde yer almaya çabalıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kar örtüsü ve öğretmenin bileşimi, Nuri Bilge Ceylan’ın çıkış filmi Kasaba tadı veriyor. Küçük sınıfa doluşmuş az sayıda farklı yaş grubu çocuğa eğitim veren aile babası, aralarında kendi çocukları da olan sınıfa eşit ve adil davranmanın derdinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Denizden 1261 metre yüksekteki köyün günlük hayat rutinlerine, savaşın zorluklarına ve geleneklere olan sadakate zoom yapan filmin vitesi, Sicilyalı asker kaçağı ile ailenin büyük kızı arasında doğan aşkla yükseliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Analog çağın aşka dair kurgusunu kızın kaçamak buluşmadaki şu sözü özetliyor: “Çocuk nasıl yapılıyor biliyor musun?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın özgürleşmesinden sendikal haklara, siyasi partilerden dinin günlük hayattaki yerine kadar pek çok dönüşümün henüz adının pek de anılmadığı zamanlardan söz ediyoruz. Sivil toplum kavramı üzerine yazdıklarının toplumsal eski düzene vereceği hasarın bedelini ödeyen Gramsci’nin hapishanede ölüme yürüdüğü yıllar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vermiglio’nun analog hikâyesini bizim kuşak babalarından ve dedelerinden dinlemişti; kısmen de yaşamıştı. Yeni kuşaklar için giderek bir masala dönüşen bu tarihsel dönemin, insanın teknolojinin hâlâ öznesi olduğu bir çağ olarak tanımlanması doğru olacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dijitalleşme ile teknoloji, tıpkı saban gibi, tekerlek gibi, hatta ateş gibi, insan için bir nesneye, hayatın içinde sıradan bir varlığa, doğal bir uzantıya dönüştü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bahar nihayet geldiğinde, kar eriyip yeşilin ilk filizleri çıktığında, köy de kendi sessiz devrimini yaşıyor: Savaş bitiyor, asker kaçakları saklandıkları yerden çıkıyor, aile sırları yavaş yavaş gün yüzüne vuruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vermiglio’da anlatılan iç içe geçmiş hikâyelerin büyük bir “anlam” arayışına ihtiyacı yok. 1944’te yeni doğanlar bile hayattan ya çekiliyor ya da çekilmenin provasını yapıyor. Hayat, o kar altında sessizce akıp gidiyor – ve belki de asıl anlam, tam da bu akışın kendisinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Analog çağda değişim ne kadar büyük olursa olsun, insan hayatının ritmi hâlâ mevsimlerin, doğumların ve ölümlerin elinde. &nbsp; Film bittiğinde, o karlı Alpler’den ayrılıp bugüne döndüğümüzde, içimizde bir burukluk ve tuhaf bir huzur kalıyor.&nbsp; Dedelerimizin anlattığı masallardan birini, son kez dinlemiş gibi.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 24 Jan 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/bir-analog-cag-masali-vermiglio-1769163993.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ahmet Yesevi’den Budapeşte’ye</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ahmet-yeseviden-budapesteye-12468</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ahmet-yeseviden-budapesteye-12468</guid>
                <description><![CDATA[Budapeşte, Türk dünyasına sesleniyor gibi görünse de aslında kendi hafızasına yönelmiştir. Çünkü bazı şehirler geçmişi anlatmakla yetinmez; onu hatırlayarak bugünü anlamlandırır, yarına giden yolu aydınlatır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte’de Kök Arayışı: Hafıza Konuşmaya Başladığında </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte’ye insan bazen bir başkent görmek için gelir, bazen de tarihin içinden ağır ağır geçmek için…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kez yolum, TÜRKSOY Müzeler Birliği Çalıştayı ve Attila Sergisi vesilesiyle buraya düştü; Genel Sekreter Sultan Raev ile birlikte.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama daha ilk adımda anladım ki Budapeşte, insanı önce toplantı salonlarına değil, sokaklarına çağırıyor. Taşları, caddeleri, nehir kıyıları konuşuyor; şehir, resmî gündemlerden önce kendi hafızasını fısıldıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazeteci olarak defalarca geldiğim bu kent, bu kez bizi bir vitrin gibi değil; hatıralarını usulca açan bir bellek mekânı olarak karşıladı. Tuna’nın yüzeyinde akşam ışıkları titreşirken, Buda’nın yamaçlarından Peşte’ye doğru uzanan eski caddelerde yürüdükçe, insan sanki tarihin içinden geçiyordu. Budapeşte yüksek sesle konuşmaz; acele etmez. İnsanı yanına çağırır, sonra da fısıldayarak anlatır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan Kültür Bakanlığı, TÜRKSOY ve Macar Turan Vakfı iş birliğiyle hazırlanan Attila Sergisi, on üç ülkeden altmış dört müzenin koleksiyonlarından derlenen yaklaşık dört yüz eserle Macaristan Ulusal Müzesi’nde sanatseverlerle buluşuyor. Bu geniş anlatının tam ortasında ise sessiz ama güçlü bir duruş var: Yaklaşık bir asırdır kamuoyuna açılmamış, devasa bir tuval… Ressam Haan Antal, Attila ile Papa I. Leo’yu Roma kapılarında karşı karşıya getirirken, tarihin yalnızca belgelerle değil, imgelerin taşıdığı sembolik dille de kurulduğunu hatırlatıyor insana.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sergiye eşlik eden program kapsamında düzenlenen TÜRKSOY Müzeler Birliği Çalıştayı ile “Avrupa Hunları ve Bozkır Arkeolojisindeki En Son Bulgular” başlıklı konferansta ise, elde edilen yeni veriler alanın uzmanları tarafından ele alınacak. Böylece Budapeşte, yalnızca geçmişi sergileyen bir mekân değil; tarihin yeniden okunduğu, tartışıldığı ve derinleştirildiği canlı bir düşünce alanına dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu şehirde Tuna’nın iki yakası sadece Buda ile Peşte’yi bağlamaz; Doğu’yla Batı’yı, dünle bugünü de birbirine tutturur. Sultan Raev’le ce seçkin konuklarla sergi salonunu süsleyen eserlerin arasında dolaşırken, insanın içine kaçınılmaz bir soru düşüyor: Bundan Elli yıl önce, Macaristan Türk dünyasıyla bu açıklıkla, bu doğallıkla konuşabilir miydi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macar tarih anlatısında Attila basit bir savaşçı değildir. O, bu coğrafyada kurucu bir hafıza öğesidir. Ama bugün Budapeşte’de gördüğümüz yaklaşım, bu mirası tek bir köke hapsetmez. Aksine, çok katmanlı bir aidiyet duygusuyla yeniden okur. İşte modern tarih yazımının olgunluğu da burada başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">19.yüzyılın sonunda Armin Vambery, Macar–Türk yakınlığını ilk kez kaleme alırken, belki de bu fısıltının ilk sesini duyuyordu. Ardından Gyula Nemeth, tarihsel temaslara dikkat çekti Andras Rona -Tas ise dilin Ural kökenine işaret ederken, kültürel etkileşimin derinliğini inkâr etmedi. Macar tarih yazımı hiçbir zaman tek sesli olmadı; “kök birliği” söylemiyle “bilimsel temas” yaklaşımı yan yana yürüdü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda Başbakan Viktor Orban’ın söylemlerinde sıkça duyulan “Türk köken” vurgusu, günübirlik bir siyasi jestten ibaret değil. Bu, Budapeşte’den Orta Asya’ya uzanan uzun bir hafıza hattının yeniden görünür kılınmasıdır. Yıllarca akademik raflarda duran tartışmalar, bugün sergilerle, konferanslarla, kültürel diplomasiyle halkın arasına karışıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çok katmanlı hafızanın en sessiz ama en derin tanıklarından biri Bektaşi geleneğidir. Orta Asya’da, Ahmet Yesevi’nin irfanından beslenen erenler, yüzyıllar süren uzun bir yolculuğa çıktılar. Bu yol, tek bir istikamet değildi. Hazar Denizi havzasında Türk kavimleri adeta iki kola ayrıldı: Bir kol Anadolu’ya yönelerek İslamî irfanla yoğruldu; diğer kol ise Kuzey Karadeniz üzerinden ilerleyerek Hristiyanlık inancını benimsedi. Asırlar sonra bu iki ayrı yol, Balkanlar ve Orta Avrupa coğrafyasında yeniden kesişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kesişmenin simgesel adımlarından biri, Sarı Saltık ile Balkanlara açılan irfan yoludur. Bu hat, yalnızca bir inanç yayılımı değil; dilin, geleneğin ve birlikte yaşama kültürünün taşınmasıydı. 16. yüzyılda ise bu yol Gül Baba ile Budin’de kök salar. Türbenin bugün hâlâ korunuyor olması, bu mirasın bir “işgal” hatırası olarak değil, şehrin ortak hafızasının doğal bir parçası.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte’de Osmanlı mirası bağırmaz. Hamamların buharında yaşar, kaplıcalarda yeraltı sularının sıcaklığında dolaşır, silinmiş kitabelerin boşluklarında nefes alır. Görünmezliği yokluk sananlar yanılır; bazı hatıralar taşta değil, toprağın altında saklanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macar aydınlarının Türk dünyasına bakışı romantik sloganlardan uzaktır. Türk dünyası onlar için Avrupa’ya bir alternatif değil; Avrupa’nın eksik bırakılmış tarih katmanlarını tamamlayan bir hatırlatmadır. Bu yüzden Türkoloji geleneği güçlüdür; ideolojik değil, veri temelli ve karşılaştırmalı bir zeminde yürür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Altaylardan başlayıp Karadeniz’in kuzeyinden geçen, Gürcistan’dan, Ukrayna’dan, Mokdovya’dan, Gagavuzya’dan, Romanya’dan süzülerek Macaristan’a ulaşan göç yolları; burada yalnızca bir tarih anlatısı değil, yerleşmenin, dönüşümün ve etkileşimin uzun hikâyesidir. Bugün Budapeşte’de konuşulan her şey, o uzun yürüyüşün modern yankısıdır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki bütün bu arayış Türk dünyasına ne kazandırır?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her şeyden önce, kimliği dar bir biyolojik çerçeveye sıkıştırmayan; temas, etkileşim ve ortak hafıza üzerinden okuyan kapsayıcı bir anlayışı güçlendirir. İkinci olarak ise TÜRKSOY’un sergiler, festivaller, akademik çalışmalar ve kalıcı kurumsal iş birlikleri aracılığıyla inşa ettiği; günübirlik söylemlerden uzak, sahici ve sürdürülebilir bir kültür diplomasisine zemin hazırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Macaristan’ın Türk Devletleri Teşkilatı’na gözlemci statüsüyle katılımı da bu çerçevede okunmalı. Büyük sözler değil; zaman, emek ve ortak üretim belirler yolu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte’de tanık olunan şudur: Geçmiş, bugüne bağırarak değil; fısıldayarak gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bu fısıltıyı duyanlar bilir ki güçlü olan, yüksek sesli iddialar değil; sakin, kanıta dayalı ve ortak akla yaslanan anlatılardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gül Baba’nın Buda tepesinden Tuna’ya baktığı yerde yürürken insanın içine yerleşen duygu nettir:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Budapeşte, Türk dünyasına sesleniyor gibi görünse de aslında kendi hafızasına yönelmiştir. Çünkü bazı şehirler geçmişi anlatmakla yetinmez; onu hatırlayarak bugünü anlamlandırır, yarına giden yolu aydınlatır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Not:</span></span></strong><em><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"> </span></span></strong></em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazı görseli; </span></span><em><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"Ressam Haan Antal’ın Attila ve Papa 1. Leo’nun karşılaşmasını ölümsüzleştirdiği tablo"</span></span></strong></em></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 22 Jan 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/ahmet-yeseviden-budapesteye-1769016288.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İnsanlığın asi şairi: Nazım Hikmet</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/insanligin-asi-sairi-nazim-hikmet-12446</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/insanligin-asi-sairi-nazim-hikmet-12446</guid>
                <description><![CDATA[Nâzım, nostaljik bir ikon ya da ideolojik bir put değildir. Nazım, romantik bir aşk şairi değildir. Nâzım, geçmişte kalmış bir şair değildir. O, otoriterliğin, dogmatizmin ve insanı ezen her türlü yapının yeniden üretildiği çağımızda hâlâ konuşan, hâlâ rahatsız eden ve hâlâ umut eden canlı bir vicdandır.Nâzım’ı büyük yapan şey, şiirinin gücü kadar, insanı merkeze alan özgürlük ahlakından asla vazgeçmemesidir. Nazım’ı yaşatan da tam olarak budur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nazım’ın 124. Doğum Gününe Armağan</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nazım Hikmet, hiçbir kalıba sığmayan bir insanlık şairidir. O, büyük insanlığın gerçek bir bireyiydi. O, özgürlüğün, umudun, aşkın, eşitliğin, adaletin, barışın ve aydınlanmanın şairidir. Nâzım’ın düşüncesinde, insan her şeydir. Nazım, hiçbir putun, doğmanın, karanlığın, yobazlığın, kurgunun ve ideolojinin insanın yerine geçmesine izin vermez. Nazım, insanı merkeze alan radikal ve sahici bir özgürlük filozofu ve şairidir. Nazım, <em>filozof şair</em> nitelemesini sahiden hak etmektedir. Nazım’ın şiiri, sloganlaştırılarak içi boşaltılamaz. Nazım’ın şiiri, sloganları, yalanları ve yanılsamalarıı meşrulaştırmanın aracı haline getirilemez. Nazım’ın şiiri, insan onurunu ve özgürlüğünü ezen her türlü otoriteye karşı yöneltilmiş ahlaki bir başkaldırıdır. Nazım, bir isyankardır. Nazım’ın isyanı, gerçekçilikten kopuk romantik bir duyarlılıktan değil, insanın özgür doğasına duyulan derin bir saygıdan ve bağlılıktan beslenmektedir. Nazım’ın tek ölçüsü, insanın özgür doğasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nâzım, hegemonik bir şair değildir. Nazım, iktidar yerine insanı merkeze almıştır. Devlet, ideoloji, din, ırk, kültür, tarih ya da kutsal söylemler, insanın özgürlüğünü bastırdığı anda Nâzım’ın dünyasında meşruiyetini, geçerliliğini ve gerekliliğini kaybetmektedir. Nazım, bütün otoritelere, doğmatizmlere ve yobazlıklara mesafelidir. Siyasal otorizmleri ve totaliteryanizmleri reddeden Nazım, her türlü dini ve ideolojik doğmatizmi ve despotizmi de reddetmektedir. Nazım, insanı hiçbir büyük dava, din ve ideoloji feda etmemektedir. Nazım, insanı, büyük insanlığın özgür bir mensubu yapmayı amaçlamaktadır. Nazım’ın insani ve ahlaki bilincinde, insan sadece büyük insanlığın özgür bir bireyi olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dünyadaki en sahici amaç, büyük insanlığın özgür bir bireyi olarak yaşamaktır. Büyük insanlığın özgür bir üyesi olmanın dışında sahte otoritelere ve doğmalara köle olmak, insanın kendini inkârı anlamına gelmektedir. Nâzım için insan, hiçbir amaç için araçsallaştırılamaz. İnsan, araç değil, amaçtır. İnsanı araçsallaştıran her şey, insanın insanlıktan çıkarılmasını amaçlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nâzım Hikmet’te özgürlük, ütopik bir ideal değildir. Özgürlük; ekmekle, aşkla, emekle, bedenle ve umutla iç içedir. Nâzım, şiirini baskıcı rejimlere ve zihinsel köleliğe karşı yazmıştır. İnsanın düşünme ve seçme yetisini felç eden bütün dini ve din dışı doğmalar, Nâzım’ın şiirinde mahkûm edilmektedir. Nâzım, itaati ve iktidarı kutsallaştıran bütün saplantılara ve sapkınlıklara isyan etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hapishane ve sürgün, Nâzım Hikmet’in hayatında birer trajedi değil; özgürlüğü ertelemeyi reddeden bir insanın kaçınılmaz bedelleridir. Hapishane şiirlerinde bile teslimiyet değil, insanın içsel özgürlüğünü koruma kararlılığı vardır. Bu nedenle Nâzım, acıyı yücelten bir mağdur edebiyatı üretmez; acının içinden umut, aşk ve özgürlük ahlakı çıkarmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nazım’ın şiirinde insanın ahlaklı ve özgür olmak için hiçbir doğmatizme ihtiyacı olmadığını görmekteyiz. İnsanın ahlaklı olmak için ihtiyaç duyduğu tek şey, sahici anlamda büyük insanlığın özgür ve onurlu üyesi olmaktır. Bütün doğmatizmler, insanın onurunu ve özgürlüğünü inkâr ettikleri için insanı ahlaksızlaştırmayı amaçlamaktadırlar. Doğmatizm, ahlakın temeli değildir. Doğmatizm, ahlaksızlık, yalan ve çürüme üretmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nâzım, umudunu hiçbir zaman yitirmemiştir. Nazım, kaderci değildir. Nazım, hep değişimi esas almaktadır. Hayatı ve dünyayı değiştirme ümidinden ve umudundan Nazım, hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Nazım, silik bir şekilde beklemeyi veya avunmayı reddetmektedir. Umut, insanın şu ana ve geleceğe karşı sorumluluğudur. İnsan, umudunu sahte dünyalara erteleyerek bu dünyadaki sorumluluğundan vazgeçmemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan bu dünyada, insanlığa ve doğaya karşı sorumludur. Umutsuzluk, bir derinlik değildir. Umutsuzluk, insanı eylemsizliğe mahkûm eden zihinsel, duygusal ve ahlaki zaaf ve zayıflıktır. Nazım için karamsarlık, entelektüel bir erdem değildir. Acıyı, nefreti, ayrımcılığı, akılsızlığı ve ahlaksızlığı inkâr etmeyen Nazım, umudu ve aşkı savunan dayanıklı ve direngen bir asidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nâzım’ın hümanizmi çok gerçekçidir. Nazım’ın insan sevgisi, gerçek insanların gerçek acılarıyla yüzleşen somut bir vicdandır. İşçi, mahkûm, sürgün, kadın ve çocuk, Nâzım’ın şiirinde ideolojik figürler değil; onuru olan bireylerdir. Bu nedenle Nâzım’ın dili yukarıdan konuşan bir aydın dili değil; insanla yan yana duran eşitlikçi bir dildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nâzım, nostaljik bir ikon ya da ideolojik bir put değildir. Nazım, romantik bir aşk şairi değildir. Nâzım, geçmişte kalmış bir şair değildir. O, otoriterliğin, dogmatizmin ve insanı ezen her türlü yapının yeniden üretildiği çağımızda hâlâ konuşan, hâlâ rahatsız eden ve hâlâ umut eden canlı bir vicdandır.Nâzım’ı büyük yapan şey, şiirinin gücü kadar, insanı merkeze alan özgürlük ahlakından asla vazgeçmemesidir. Nazım’ı yaşatan da tam olarak budur.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 18 Jan 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/insanligin-asi-sairi-nazim-hikmet-1768652960.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İnsanlığın tükenişi: Warhammer 40K’dan anladığım</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/insanligin-tukenisi-warhammer-40kdan-anladigim-12443</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/insanligin-tukenisi-warhammer-40kdan-anladigim-12443</guid>
                <description><![CDATA[Bu yere ait olduğumuzu bilmeden kendimizi cennet-i alanın ulviyetinde görmek ne büyük bir hadsizlik olsa gerektir! Şüphesiz bunlarda bir illüzyondan başka bir şey olmayan dinlerimizin katkısı da büyüktür. Warhammer 40k’yı oynayın, oynatın, okuyun ve okutun. Eğlencesinin yanı sıra insan olarak gereksizliğimizi anımsamanın farklı yollarını da öğrenmek kötü bir şey değildir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Warhammer 40k, ilk defa 1987 yılında bir masaüstü oyun olarak yayımlanmış meşhur bir oyun serisi. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Masaüstü oyunlardan kasıt bugünkü dilde FRP (Fantasy Role Playing) ve RPG (Role Playing) unsurlarını içeren, birden çok oyuncunun belirlenmiş bir harita üzerinde belirli modellerle oynadığı fiziksel oyunlar.&nbsp; </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Warhammer 40k bu anlamda bir ilk değil. Daha önce 1974 yılında Amerika’da <em>Wizards of The Coast</em> tarafından yayımlanan <em>Dungeons and Dragons </em>(kısaca D&amp;D) var. Bu oyunu son sezonu yayınlanarak final yapan Netflix’te meşhur olmuş <em>Stranger Things </em>dizisinden bilebilirsiniz. Orada kahramanlarımız bunu oynuyordu. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu oyunun farkı, D&amp;D’deki bireysel maceralardan çok, Warhammer 40k dünyasındaki askerlerin (Space Marine olarak bilinirler), insanlığın düşmanı olan uzaylı varlıklar (ister bilinçli görünsün isterse de görünmesin xeno’lar yani yaratıklar), kaos yaratıkları ve kâfirlere karşı (bunu da anlatacağım) mücadelesini içermesi. İsterseniz daha bireysel maceraların da oynanabileceği olduğu Warhammer 40k serileri var; <em>Necromunda </em>gibi. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki bu Warhammer 40k ne anlatıyor? Öncelikle söylemek gerekir ki, Warhammer 40k, muadilleri olan Star Wars ve hatta Star Trek gibi uzay operalarından farklı bir zihniyette. Konusu ise bundan 40.000 yıl sonra, galaksinin dört bir yanına dağılan insanoğlunun hayatta kalma mücadelesi. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanoğlu, kurgu içerisinde daha önce boş uzaya yayılmaya başlıyor. MS. 15.000-25.000 yıllarında tam bir refah çağı yaşanıyor. İnsanlar uzayda farklı kolonilerde farklı türden uzaylı varlıklarla barış içerisinde yaşıyorlar. İnsanların bu kolonileriyle hızlı bir iletişim yapmasını ve hızlı yolculuklar yapmasını sağlayan bir enerji alanı var; buna <em>Warp </em>enerjisi deniyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanoğlu bu warp enerjisinden ziyadesiyle faydalanıyor. Normal bir itki hızıyla binlerce yılda gidilebilecek yerlere hızlıca gidilebiliyor. Sadece uzay bilimleri değil tüm bilimler ilerliyor. İnsanoğlu arkası arkasına farklı dünyalarda koloniler kuruyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu esnada çok gelişmiş yapay zekânın emrindeki <em>Demirden Adamlar </em>olarak bilinen savaşçı bir sınıf robot insanlara karşı ayaklanıyor ve ayaklanma bastırıldıktan sonra yapay zekâ kullanımı yasaklanıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısa bir süre sonra bu warp enerjisi, insan toplumları içerisinde psişik güçlere sahip bir takım insanları ortaya çıkarıyor; <em>psyker</em> denilen insanlar. Bunlar telekinezi, levitasyon, bilinç saldırıları gibi pek çok yeteneğe sahip oluyor. Bu insanlar anlatıldığı gibi yapay zekâ savaşının insanlığın ekonomisini de tüketmesiyle cadı olarak avlanıyorlar. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu esnada, başka bir uzaylı ırk daha var: Eldar. Bunlara Yüzüklerin Efendisi ve diğer bir dizi fantastik <em>lore</em>’daki elflerin kötücül bir muadili diyebilirsiniz. Eldar, binlerce yıldır uzayda yaşadıkları şaşaalı, ölümsüz ve debdebeli bir hayatın etkisiyle, yaşamaktan sıkılıp korkunç eylemlere başvuruyorlar; artık ellerindeki imkanları korkunç ve dile getirilemez işkenceler, vahşi katliamlar yapmak için kullanıyorlar. Çünkü çok sıkılıyorlar. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte Eldar’ın bu yaptıkları, <em>warp fırtınalarına </em>ve eninde sonunda kaçınılmaz bir olaya sebep oluyor; Kaos tanrısı <em>Slaanesh</em>’in<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> doğumuna. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu doğum, bütün galakside korkunç bir yarık açılmasına, warp enerjisinin kararsız hale gelmesine sebep oluyor; bu da bu enerjiden uzay yolculuğu için yararlanan insan ırkını etkiliyor. Ana gezegen Dünya (Terra) ile bütün bağlantı kopuyor. Diğer tüm koloniler taş çağına ya da ortaçağlara sürükleniyor. İşte buna <em>Age of Strife </em>(İhtilaf Çağı) deniyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beş bin yıl sürüyor bu çağ. Ta ki İnsanlığın İmparatoru, o ölümsüz ve psyker güçlere sahip kişi gelip, Terra’daki tüm karışıklığı sona erdirene ve uzaya yeni bir haçlı seferi başlatana dek. Önce Terra’da tüm dinleri ve olabilecek tüm kategorik inanışları yasaklıyor ve katı bir seküler politika izliyor. Benzerlerini uzaya başlattığı haçlı seferinde de yapıyor. Kurtulan kolonilerdeki insanları kendine biat etmeye zorluyor, biat etmeyen kolonilerin gezegenlerini korkunç uzay gemisi silahlarıyla mahvediyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buradaki hikâye karışık ve bundan sonrası çok uzun. İnsanlığın İmparatoru’nun bir imparator olarak ortaya çıkmadan evvel bu kolonilere kendi klonlarını (oğullarını) gönderdiğini öğreniyoruz. Bu oğullarını tek tek topluyor. 20 oğul. Bunlara <em>primarch </em>deniyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun süren bir hikâyeden sonra içlerinden <em>Horus </em>olarak bilinen oğlu ona ihanet edip, Eldari’nin yarattığı kaos güçlerine teslim oluyor ve İmparator’u öldürüyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İmparator bedenen ölüyor. Ancak bir psyker olduğu için ruhunu beslemek için galaksinin dört bir yanından kurbanlar ona veriliyor, tahtta sadece bir ceset olarak durmasına rağmen o artık dünyanın yol göstericisi, işaret feneri. Uzay gemilerinin navigatörleri (onlar da psyker) onun ışığında uzayın korkunç, kaotik karanlığında, warp fırtınalarında yollarını buluyorlar. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve ironiye bakınız ki, tüm dinleri yasaklayan İmparator’un <em>Imperial Truth </em>felsefesi yani İmparatorluk Hakikati felsefesi bir dine dönüşüyor. İnsanlar artık İmparator’a bir tanrı olarak tapmaya başlıyorlar. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu şekilde 10.000 yıl daha geçiyor. Ve ismiyle müsemma Warhammer 40k oluyor. Bu çağ artık bir savaş çağı. Bir bilim çağı değil. Aristokratlar arasındaki edebi, sanatsal birkaç şey hariç varsa entelektüel tüm faaliyetler İmparator’u ve onun faaliyetlerini övmeye yönelik. Warhammer 40k’nın meşhur sloganı da bunu özetliyor: </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Geleceğin merhametsiz karanlığında sadece savaş var</em>. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu Kant’ın öngördüğü <em>perpetual peace </em>(sürekli barış) halinin grotesk bir zıttı. Sürekli savaş var. Uzay gemileri adeta bir katedral gibi; örneğin bir bilgisayar (kesinlikle yapay zekâ olmayan bir algoritma) çalıştırıldığında belirli ritüellerle çalıştırılıyor. Bütün mimari, karanlık bir gotik mimari üslubuna göre. Uzay askerlerinin (Space Marine) zırhları buhurdanlık taşıyan rahiplerin kutsamalarıyla giyiliyor. Her şey katı bir ortodoks inancın ritüeline dönüşüyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bu bilgilerin çoğunu nereden biliyorsun derseniz, ben masaüstü oyunun oynadığı zamanlarda çocuktum. Abilerimin oynadığını hatırlıyorum. Yıllar sonra bu olağanüstü dünyaya kitaplarla ve bilgisayar oyunlarıyla giriş yaptım. Gerçekten de inanılmaz eğlenceli ama yer yer de beni düşündüren şeyler okudum. Warhammer 40k’nın dünyasında geçen 393 adet yayımlanmış kitabı var. Elbette bunların hepsini okumadım. 50’ye yakınını bitirmiş olmam gerekir. Saymadım. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bu anlattıklarım bazılarına çocuksu gelebilir. Kesinlikle öyle değil. Önce bunu belirtmem gerekir; herhangi bir ahlaki hiyerarşisi yok. Bilinen anlamda kahramanlar yok. Hepsi kusurlu, hepsi korkunç. Kusurluluktan kastım derin bir Rus edebiyatı realizminde bulunan insanı kusurlar değil; genetik açıdan en geliştirilmiş, stoik, en güçlü savaşçılar bile nefret dolu. İnsan ırkı nefret, kin ve yıkım dolu. Karanlıkla yıkanmış varlıklar. Hiç kimsede merhametin zerre-i miskal izini bulamıyorsunuz; örneğin kovan şehirlerde yaşayan en dipteki, en kötü durumdaki insanlar bile birbirinin kuyusunu kazıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karşılarındaki uzaylı varlıklar nasıl? Onlar da daha iyi değiller. Eldar’dan bahsettim. İçlerinden belki en halim selim görünen Tau ırkı bile savaşçı. Tyranidler korkunç bir zihin kovanla yönetilen yaratıklar. Necronlar…Necronlar ise kan dondurucu. Milyonlarca yıl yatmış oldukları tabutlarından sadece ölümü diriltmek için kalkan yaratıklar. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geriye üçüncü bir fraksiyon olarak <em>kaos </em>kalıyor. İnsanlar warp enerjisinin dayanılmaz cazibesine kapılıp deliriyorlar ve kaosa yenik düşüyorlar. Kaos daha mı iyi? Anlamadığımız karanlık bir güç ve ele geçirdiği herkesi delirtip korkunç kan kurbanlarının verilmesine sebep oluyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısacası, insanlar için bu çağda bilimin, şefkatin, aydınlanmanın, rasyonel olmanın hiçbir anlamı kalmıyor. Kaos’tan, düşman uzaylı ırklardan (zaten düşman olmayanı yok) korunmanın tek bir yolu kalıyor: Cehaletin konforlu karanlığına geri dönüp, savaş makinesinin çalışması. İnsanlığın tek hedefi, sıradan piyadelerin, zırhlı birliklerin, korkunç kuvvetli silahların bulunduğu bir ordunun yanı sıra Space Marine denilen genetiği güçlendirilmiş, neredeyse üç metre boyunca, çift kalpli, özel zırhlara sahip belirli bir grup elit askerin mücadelesine katkı yapmak. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer imparatorluğun bu savaşına katkı yapıyorsanız, size bir madalya verilmiyor. Bu uğurda ölmeniz bekleniyor. Eğer katkı yapmıyorsanız siz de potansiyel bir <em>heretic </em>yani kâfirsiniz. İmparatorun açtığı ışıkta yürümeniz gerekiyor, bu ışığın dışında bulunduğunuz her davranış olası bir tekfir ve kovuşturma tehlikesini barındırıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu da bize Warhammer yaratıcılarının açık bir şekilde esinlendiği korku edebiyatının köşe taşlarından H.P. Lovecraft’ın şu sözlerini anımsatıyor: </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanıyorum ki dünyadaki en merhametli şey, insan zihninin tüm muhteviyatını birbirine ilişkilendirmedeki yetersizliğidir. Sonsuz siyah denizin içinde kendi halinde bir cehalet adasında yaşarız ve bu adadan daha uzağa seyahat etmememiz gerekir. Her biri kendi yönünde gayret harcayan bilimler şu ana kadar bize zarar vermemişlerdir; lâkin birbiriyle ilgisiz bilgiler bir gün bir araya getirildiğinde gerçekliğin dehşete düşürücü manzarası ve bizim oradaki pozisyonumuz ortaya çıkacaktır ve biz bu ifşadan dolayı ya çıldırırız ya da bu ölümcül ışıktan kaçarak yeni bir karanlık çağın barış ve güvenliğine sığınırız.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu görüşü Warhammer’ın dünyasına uyarlarsak, durum o kadar vahimdir ki, İmparatorun ışığı bile esasında zavallı bir tutunma çabasıdır. Eğer insanlar bu mücadele içerisinde olmak istemezlerse belki de en iyisi Warhammer’ın dünyasındaki galaksiden uzakta kendi dünyalarında (Terra’da) karanlık, dış dünyadan tamamen kopuk bir şekilde yaşamaları bile olabilir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama orada bile Kaos’un pençelerinden kaçınamama tehlikesi vardır. Kısacası böyle bir dünyada varolma kabusunu yaşıyorsanız pek bir seçeneğiniz pek yoktur. Ehven-i şer içerisinden en iyi görüneni yani İmparator’un ışığını, onun rasyonalitesini kabul etmeniz beklenir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve tabii ki cehaleti kabul etmeniz. Lovecraft’ın deyimiyle: </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlığın huzuru ve güvenliği için dünyanın karanlık, ölü köşeleri ve keşfedilmemiş derinlikleri yalnız başına bırakılırsa iyi olur; uyuyan anormallikler tekrar yaşamlarına kavuşmasın, rezilce ve günahkârca hayatta kalan kabuslar kara inlerinden kıvrılarak ve sıçrayarak yepyeni ve daha büyük keşiflerine kalkışmasınlar diye.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kozmik şemanın hiçbir şekilde umurunda olmayan bir avuç rezil, kötü ve artniyetli canlılarız. Ve üstelik bu kötülüğe dair bilgisizliğimiz bizi daha da rezil bir seviyeye çekmektedir. İnsanın ait olduğu yer böcekten daha aşağı, yok edilmeye ve işkenceye mahkûm bir yerdir. Bu yere ait olduğumuzu bilmeden kendimizi cennet-i alanın ulviyetinde görmek ne büyük bir hadsizlik olsa gerektir! Şüphesiz bunlarda bir illüzyondan başka bir şey olmayan dinlerimizin katkısı da büyüktür. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Warhammer 40k’yı oynayın, oynatın, okuyun ve okutun. Eğlencesinin yanı sıra insan olarak gereksizliğimizi anımsamanın farklı yollarını da öğrenmek kötü bir şey değildir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<div>&nbsp;
<div>
<p style="text-align:justify"><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[1]</span></span></a> <span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">Tek kaos tanrısı Slaanesh değil. Nurgal gibi pek çok tanrı var. Ancak burada yerim olmadığından bahsetmiyorum.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[2]</span></span></a> <span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">H. P. Lovecraft, <em>The Call of Cthulhu, The Fiction: Complete and Unabridged</em>, Barnes&amp;Noble New York, 2008: </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">New York, s.355.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[3]</span></span></a> <span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">H. P. Lovecraft, <em>At The Mountains of Madness</em>, a.g.e., s.808.</span></span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 17 Jan 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/insanligin-tukenisi-warhammer-40kdan-anladigim-1768589831.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şarkılar seni söyler…</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sarkilar-seni-soyler-12442</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sarkilar-seni-soyler-12442</guid>
                <description><![CDATA[Hakim, “bu şarkıyı bir erkeğe mi yazdın?” diye sormuş Mabel’e. Tabii bu soruya evet ya da hayır diye bir yanıt vermek mümkün, ama yanıt ne olursa olsun “suç” yaratabilmek namümkün. O yüzden de ben sorunun manasındaki derinliği anlayamadım. Narin’e sordum -böyle durumlarda bilgiyi Narin’den almak, internetten almaktan daha kolay ve çabuk.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:left"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><em>Yeni Aray</em><em>ış</em>’ın yayın müdürü&nbsp;Murat Aksoy beni sitesinde yazmaya davet ettiğinde mutlu olmadım desem yalan olur. Düzenli bir mecrada yeniden yazmak insanı belli bir disiplin içinde tutuyor. Benim gibi bir ömrü bankacılıkla geçmiş insanlardan disiplinlisi ancak ordularda bulunur -her ordu bu kategoriye girmeyebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Narin’in bayılarak dinlediği gençten bir popçu var, Mabel Matiz, eczaneye her üç gidişimin birinde mutlaka onun bir şarkısına denk geliyorum. Eğer içeride müşteri de yoksa şarkılara eşlik ederken buluyorum onu. Ne yalan söyleyeyim, bizim hanımın da şarkıcılıkta Mabel’den aşağı kalır yanı yoktur. Üstelik hiçbir eğitimi falan da yok. Gene de, kendi adıma, şarkıcılık yerine eczalığı tercih ettiği için memnunum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mabel Matiz’i mahkemeye çıkarmışlar -zaten son günlerde meşhur birilerini görmek için Hollywood yerine Türkiye’de bir mahkeme salonuna gitmek daha sonuç odaklı olabilir. Hakim karşısında ifade vermesi, Mabel Matiz Fan Club’ın gayriresmi bir üyesi olan Narin’in tepesini iyice attırdı. Akşamleyin geldi, büyük bir heyecanla bu olayın tafsilatını anlattı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mabel’in hakim karşısına çıkmasının sebebi son günlerde arka arkaya yapılan operasyonlardan farklıymış. Mabel, yazdığı bir şarkının sözleri nedeniyle soluğu mahkemede almış. Anlaşılan, acar bir savcı, Mabel’in şarkı sözü yazmak hasebiyle toplumda onulmaz yaralar açmayı planladığını fark etmiş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hakim, “bu şarkıyı bir erkeğe mi yazdın?” diye sormuş Mabel’e. Tabii bu soruya evet ya da hayır diye bir yanıt vermek mümkün, ama yanıt ne olursa olsun “suç” yaratabilmek namümkün. O yüzden de ben sorunun manasındaki derinliği anlayamadım. Narin’e sordum -böyle durumlarda bilgiyi Narin’den almak, internetten almaktan daha kolay ve çabuk.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şarkının sözleri şöyle: “Canıma yetti belalı bekarlık / Yanmalı hangisine? / Ne yapıp etmeli, oğlanı sormalı / Bir koşu annesine”. Anlaşılan, savcıyı şu sözler işkillendirmiş: “O bana gelmeli, tadıma varmalı / O cici toy bebe onun nesine? / Diyor şeytan, ‘üstüne atla da sal kuşu hanesine’”.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eee?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İşte bu suçmuş, daha doğrusu suç olabilirmiş, Mabel Matiz de kendini bu yüzden hakim karşısında bulmuş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mabel Matiz bu soruya olabilecek en makul cevaplardan birini vermiş. “Kuş”un halk edebiyatında “kısmet” anlamına geldiğini söylemiş. “Cici toy bebe yetişkin bir bireyi ifade etmektedir,” diye de eklemiş. “Cici toy bebe biraz Ankara ağzı aslında ama buradaki niyetim olgun birini ifade ediyor.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ben bu ağzı sevdiğimi söyleyemem ama zevk-i selim tartışması herhalde buradaki en son meseledir. Mabel’in bu şarkısına dair görüşlerim hiç önemli değil, ama bazı şarkılarını ben de sevdiğimi söyleyebilirim. Hele Nükhet Duru’yla birlikte yaptıkları “Nerde?” düeti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gelgelelim, bütün bunlar musikinin konusu, oysa Mabel’in karşısında müzik eleştirmenleri değil, savcıyla hakim var. Dolayısıyla, ben de bu yazıya hukuki açıdan yaklaşmakla mükellefim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Narin bana olayların detaylarını anlatınca bu kafa nasıl olmuş da Emel Sayın’ı bunca sene gözden kaçırmış, hiç anlayamadım. Bir savcının behemehal Emel Sayın’ı çağırıp -hatta mümkünse sabahın köründe kapısını kırmak suretiyle- “Kız, sen İstanbul’un neresindensin?” derken, neyi kastettiğini sorması gerektiğini düşünüyorum. Emel Sayın bu şarkıyı söyleyerek onyıllardır LGBT propagandasının özellikle de ilk harfini yapıyor olmasın? Tabii bu yolu açtıktan sonra artık sahnede kimi tutarsan mahkemeye getirmek mümkün olur; sen bunu kime yazdın, vay yazdığın kaç yaşındaydı, onun medeni durumu nasıldı… Savcıya soru mu biter, bulunur elbette.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mazhar Alanson, seneler önce “Yandım Yandım” adlı şarkısını “Kâbe’ye yazdığını” söylemişti. Akıllıca bir iş yapmış. Kutlamak lazım.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 17 Jan 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/sarkilar-seni-soyler-1768586537.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Müf, küf gibiydi</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/muf-kuf-gibiydi-12441</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/muf-kuf-gibiydi-12441</guid>
                <description><![CDATA[Altan kasadan ona bakıyordu. Bugün tuhaf bir yakınlık hissetti. İçinde bir sıcaklık aktı. Ayıp, günah diye kendini toplamak isterken yüzündeki masumluğa hayran kaldı. Kim bilir ne sözler saklıydı içinde? Saat beşti. Müf şimdi bağırıyordur diye düşündü: “İstavrit iki kilo beş!” Psikiyatristin sesi kulaklarında yankılandı: - Hanımefendi, sizin iyi bir erkeğe ihtiyacınız var. Eşinizle ilişkiniz nasıl?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kemik rengi paltosunu koluna alıp merdivenlere yöneldi. Yeşil koltuğun durduğu masa boştu. Çantasını yere bırakarak oturdu. Barın önünde elemanlar vardı. Menüye baktı, kararını verdi. Yine o çocuk…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Hoş geldiniz, ne alırsınız?<br />
- Bir kadeh şarap lütfen. Bugün piyanist yok mu?<br />
- Hayır efendim. Tadilat henüz bitmedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şarap geldiğinde yüzünü cama çevirmişti.<br />
- Buyurun, Öküzgözü. Bu arada otelimiz yarından itibaren onuncu katı hizmete açıyor. Piyanist de rahatsız olduğu için pazartesiye kadar izinli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Teşekkür ederim. Çok önemli değil… Şurada ne güzel dinliyorduk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dinliyorduk mu demişti? Kiminle? Her hafta tek başına gelmez miydi? Tabii bedenindekiler hariç…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yağmur nihayet başlamıştı. Şimdi çıkıp ıslanmalıydı; arınmalıydı belki. Ama gider miydi, bilmiyordu. Damlalar yumruk gibi cama vuruyordu. Hangi bulut taşırdı bu kadar ağırlığı? Pervaza çarpan her damla, sanki gökten atılan bir taş gibiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Salon sessizdi. Lobinin önünde yalnızca iki kişi vardı. Şarabın burukluğu düşüncelerini ısırıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üşüyordu. İnsan mutlaka sığınacak bir kuytu bulmalıydı. Müfit… Onu iyice yaşlandırmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Garson yanından geçerken çantasını uzattı.<br />
- Çantanız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kim koymuştu bunu yere? Başını kaldırdığında kaşlarına kadar uzanan kirpiklerle karşılaştı. Yirmi dört yaşlarında, keskin çehreli, güler yüzlü. Yakasındaki isimliğe baktı: “Altan.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Güzel isim,” dedi gülümseyerek.<br />
- Teşekkür ederim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gençliğinde gittiği her yerde insanlara isimleriyle hitap ederdi. Ona göre bu bir ayrıcalıktı. Bugüne dek hiç dikkat etmemişti; şimdi bir anda ne olmuştu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın değil miydi? Ya da en azından insan? Fark edilmek, anlaşılmak istemek ayıp mıydı? Müfit’in yokluğu sobanın içindeymiş gibi yakıyordu. Balayı mutluluktu, peki sonrası? Parmak aralarındaki o koku… Hiç silinmezdi zihninden. Müfit hiçbir şeyi görmezdi: Saçları beyazlamış mıydı, gözleri hâlâ zümrüt müydü? Bilmek istemezdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yıllardır yirmi iki numaralı dairede yaşıyorlardı. Ona kısaca Müf derdi. Mutfağın yeri bıçakların yanındaydı. Sözcükleri keser gibi konuşurdu. Sabahları kahvaltısını hazırlardı; “yumurtam rafadan olsun” diye tuvaletten bağırır, yüzüne bakmadan çıkıp giderdi. Ardından kadının zihni bin parçaya bölünürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiç arkadaşı yoktu. Apartmandakiler bazen selam verir, bazen “balıkçıya iki kilo hamsi söyledik” diye seslenirdi. “Nasılsın?” diyen olmazdı. Camdan bakardı. Yoldan geçenlere isimler verir, onlara dertler ve sevinçler yakıştırırdı. Hafta sonları Erenköy Hastanesi’nin bahçesine gider, bir bankta oturur; yanına biri oturursa diye çantasında mutlaka bir sandviç taşırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Müf, küf gibiydi; ne kadar silse de geçmezdi. Şarabın tadı ikinci kadehte yumuşardı. Evdeyken eski Türk filmleri izlerdi. Oğlanla kızı severdi; hiçbiri Müf gibi değildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geceler nankördü. Horultular arasında bedenine yabancı bir yük gibi dokunurdu. Dudaklarını birbirine bastırdı. Kupkuruydu. “Canım” diyemiyorlardı artık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Altan kasadan ona bakıyordu. Bugün tuhaf bir yakınlık hissetti. İçinde bir sıcaklık aktı. Ayıp, günah diye kendini toplamak isterken yüzündeki masumluğa hayran kaldı. Kim bilir ne sözler saklıydı içinde?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Saat beşti. Müf şimdi bağırıyordur diye düşündü: “İstavrit iki kilo beş!” Psikiyatristin sesi kulaklarında yankılandı:<br />
- Hanımefendi, sizin iyi bir erkeğe ihtiyacınız var. Eşinizle ilişkiniz nasıl?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Nasıl mı? Hayat, geceleri bizde can çekişiyor.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Garson boş kadehi aldı.<br />
- Bir tane daha ister misiniz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Evet Altan… İçtikçe içerleniyorum. Piyanist de yok, avutsun beni.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sesi kendisine bile yabancı geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şarabı getirdiğinde yağmur iyice hızlanmıştı. Elbisesindeki pütürlere baktı. Ellerinin olmayışına üzüldü; her şey için yalvarmak zorunda kalan biriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen cumartesi yanına oturan kadın geldi aklına.<br />
“Öldürdüm onu,” demişti.<br />
“Kimi?”<br />
“Kocamı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İçine bir ürperti düştü. Ya Müfit takip etmişse? Burayı öğrenmişse?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Hanımefendi, iyi misiniz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yanıt yoktu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Altan panikle seslendi:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">- Hemen bir ambulans... Doktor... Hemen çağırın<br />
Kadın hareketsizdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayır! Müfit böyle öldürmezdi… Şimdi iştedir. İstavrit iki kilo beş diye bağırıyordur.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 17 Jan 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/muf-kuf-gibiydi-1768648914.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dünyanın bütün sabahları ve Kafkas Ihlamuru</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/dunyanin-butun-sabahlari-ve-kafkas-ihlamuru-12440</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/dunyanin-butun-sabahlari-ve-kafkas-ihlamuru-12440</guid>
                <description><![CDATA[Zamanı geri getiremeyiz, ama unutmamak elimizde. Sainte Colombe’un hüznü gibi, Notre Dame de Sion’un o eski taşları da hâlâ direniyor. Sevgi Soysal evi ve Kafkas Ihlamuru bu yüzden değerli. Betonlaşma, kentsel soykırım derken neyi kastettiğimizi biliyoruz. O küçük, inatçı hafıza parçaları, içimizde yaşamaya devam ediyor. Asıl direniş tam da bu. Anlatmak, dinlemek, hatırlamak ve tabii ki eyleme geçmek.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransız yazar Pascal Quignard’ın kaleme aldığı, Alain Corneau’nun filme uyarladığı Dünyanın Bütün Sabahları aradan geçen 35 yıla karşın kolektif bellekte yerini koruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Edebiyat Müzik ve Sinemanın kesişim kümesinde duygu ve sanatla dolu bu hikaye hem dünyada hem Türkiye’de unutulmazlık ödülünü çoktan kazandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlığın doğa ile savaşının safağında 17. Yüzyıl ortasında Fransa’da geçen hikayenin merkezinde yaşlı deneyimli rind müzisyen Sainte Colombe yer alır. Onun karşısındaki sergüzeşt müzisyenin adı Marin Marais’dir. Sainte Colombe için müzik amaçtır diğeri için araç.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendisinden müziğin sırlarını öğrenmeye gelen Marais’yi tam da bu yüzden kovar . Onun ancak saray zevklerine hitap edecek bir soytarı olabileceğini çekinmeden söyler. Marais’nin eşi erken ölmüştür. Sanatın sırlarını öğrettiği iki kızıyla Paris’in biraz dışında bir nehir kenarındaki mütevazi evde yaşamaktadır. Kızlardan biri Marais’ye görür görmez vurulmuştur. Babasını ikna eder ve dersler başlar. Marais’ye öğretilen az bir hüner bile sarayda Güneş Kral’ın önünde çalmaya kifayet eder. Sainte Colombe bu ödüne kızar ve Marais’yi bir defa daha kovar. Aşık kız ise babasından gizli genç adamı evine alır hem kalbini açar hem de Babasının öğretmediği çalma hünerlerini de çekinmeden öğretir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marais alacağını her anlamda aldığı zaman genç kızı yüzüstü bırakarak sarayın baş müzisyeni olur. Genç kız intihar eder Sainte Colombe’un acısı katlanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir zaman sonra Marais’nin yüreğindeki boşluk onu yaşlı bestecinin yanına çağırır. Kin ve kızgınlık gitmiş pişmanlıkla dolu bir yürekle acıyı paylaşma zamanıdır. Yine de Dünyanın “Tüm” Sabahları gibi geçmiş sabahlar ve günler geri dönülmezdir. Tek bir saniye bile tekrar yaşanmaz. Perde kapanır hikaye tekrar yaşanmak üzere devrini tamamlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyaya bizi de ziyaret eden ve Dimitrie Candemir gibi bir Osmanlı mirasını güncele taşıyarak hizmet eden büyük virtüöz Jordi Savall’i de tanıtmıştı Dünyanın Bütün Sabahları.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerard Depardieu’nun “tam oturan” Marin Marais karakteriyle müzik, edebiyat ve sinemayı ve bunların hepsini sevenleri bir araya getirdi. Benim kişisel tarihim açısından da Klasik Müzikle gerçek manada buluşmamı sağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aradan geçen uzun zamana karşılık ne güncelliğini, ne heyecanını ne de ruhlarda uyandırdığı duyguları kaybetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam da bu yüzden Notre Dame de Sion Lisesinin kültürel etkinlik sayfasında 13 Ocak günü Dünyanın Bütün Sabahları konseri olacağını gördüğümde mutlaka o salonda olmam gerektiğini hissettim (<a href="https://www.nds.k12.tr/Concert-litteraire-Barrault-Moquet-Tramier">https://www.nds.k12.tr/Concert-litteraire-Barrault-Moquet-Tramier</a>)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konser duyurusunda rezervasyon yapmak için ayrılan butona bastığımda yerler dolu uyarısı benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugüne kadar biriktirdiğim diplomatik, sanatsal ve frankofon tüm bağlantılarıma ulaşarak; bana yer bulmaları için adeta yalvardım. Girişimlerim sonuçsuz kalınca konser saatinde kadim okulun kapısına kendim giderek ricamı tekrar ettim. İşi çıkıp gelmeyenlerin sayesinde konseri/etkinliği hem de en önlerde izledim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Etkinlik demeliyim çünkü konseri aşan bu gösterinin film kadar olmasa da büyüleyici bir kurgusu vardı. Klavsen ve Viola da Gamba’nın iki virtüözüne hikayeyi Quignard’ın orjinal diliyle eşlik eden aktrisin adı Marie Christine Barrault’du. Eric Rohmer filmlerinde sinefillerin rüyalarını süsleyen Barrault’nun etkinliğe olan ilgiyi artırdığına eminim. Nitekim ne filmi görmüş ne de kitabı okumuş insanların konser sonrası konuşmalarına kulak misafiri olduğumda zamanın ünlüsü ve kalitesinden hiçbir eksilme olmamış bu üst düzey sanatçının ilgiyi bir kat daha artırdığını düşündüm. 80 yaşında zerafetinden zerre yitirmemiş hanımefendinin duruşu hayat dersi niteliğindeydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul’un 170 yıllık emaneti Dame de Sion’un yaptığı işin tüm detaylarını en ince ayrıntısına kadar mükemmellikle kurguladığına kuşku yoktu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul’daki diğer Fransız ve yabancı okulları gibi Dame de Sion da kadim binasında ve kentsel dönüşümden habersiz biçimde varlığını sonsuzluğa emanet ediyor. Bu kurumların kent ve ülke için önemini azımsamak büyük hata olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Taksimden Harbiye’ye doğru İBB’nin Sevgi Soysal’a ithaf ettiği kütüphaneden birkaç yüz metre ileride ve ikonik radyo evinin karşısında.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yakın zamanda Sevgi Soysal’ın yaşadığı Ankara’daki evin kentsel dönüşümle yıkılacağını, Kafkas Ihlamuru’nun da bu zulümden pay alacağını sevgili Barçın Yinanç’dan duydum. Artık akla ziyan bir “kentsel soykırıma” dönüşen bu sözde dönüşüm planlarının son kurbanı da Soysal’ın evi olmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konu belki sanat; inşaat değil ama Dame de Sion’un, Alman Lisesi’nin, İtalyan Lisesi’nin, St Benoit’nin, Beyoğlu’nun ve başka semtlerin kadim apartmanlarının kentsel dönüşmeden bugünlere kalan 100 küsur yıllık yolculuğu da bize biraz olsun gidilen yolun yanlışlığını göstermiyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/IMG_0971.jpeg" style="height:436px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet Dünyanın Bütün Sabahları geri dönülmezdir. Ama toplumsal hafızanın yok olması ve kentlerin yaşanmaz bir beton ormanına dönüşmesinin yarattığı dönülmezliğin adı tahriptir, yok oluştur, toplumsal dementiadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1950’lerde siyaset esnaflarının Küçük Amerika olma hayaliyle başlayan bu iğrenç kentleşmenin mimarının hangi bakış olduğunu bugün onun bayrağını kimlerin taşıdığını biliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zamanı geri getiremeyiz, ama unutmamak elimizde. Sainte Colombe’un hüznü gibi, Notre Dame de Sion’un o eski taşları da hâlâ direniyor . Sevgi Soysal evi ve Kafkas Ihlamuru bu yüzden değerli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Betonlaşma, kentsel soykırım derken neyi kastettiğimizi biliyoruz. O küçük, inatçı hafıza parçaları, içimizde yaşamaya devam ediyor. Asıl direniş tam da bu. Anlatmak, dinlemek, hatırlamak ve tabii ki eyleme geçmek.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 17 Jan 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/dunyanin-butun-sabahlari-ve-kafkas-ihlamuru-1768562167.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Farabi’ye mi yoksa Allah’ın &#039;gâvurlarına&#039; mı kulak verelim?</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/farabiye-mi-yoksa-allahin-gavurlarina-mi-kulak-verelim-12421</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/farabiye-mi-yoksa-allahin-gavurlarina-mi-kulak-verelim-12421</guid>
                <description><![CDATA[Tarihsel süreç içinde “Civitate Terrena’nın- Dünya Devleti’nin” sosyo-politik serencamını inceleyip, gerçekçi bir yaklaşımla Machiavelli “Prens” adlı eserinde benzer mantığı dile getirir. Erdemli, ahlaklı, namuslu, dürüst bir” ideal site” ütopyadan başka bir şey değildir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Kuşku yok ki başlıktaki”gâvur” sözcüğünü ironik bir yaklaşımla kullanmaktayız. “Faziletli Medine-Erdemli Devlet(Kent)” eserinin “dini bütün” Türk kökenli Müslüman düşünürü Farabi (872-951) ile “gâvuristanlı” Aurelius Augustinus (Tunuslu, 354-430) ve Machiavelli’nin (Floransalı, 1469-1527) hukuk ve devlet hakkındaki görüşlerini karşılaştırarak hangisine kulak verilmesi gerektiğini irdelemeye çalışacağız.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Adı üstünde Faziletli Medine… Erdemli Devlet… Socrates-Platon ve Aristoteles devlet ve hukuk felsefesi geleneğinin izinden giden Farabi’ye Muallim-i Sani, İkinci Öğretmen adı verilir. Birincisi, yani Muallim-i Evvel İslam düşünürleri için Aristoteles’tir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Geleneğe sadık olarak Farabi devletlerin asil işlevinin faziletli, ahlaklı, etik değerlere bağlı bir devlet kurmak olduğunu söyler. Medine’yi yönetecek kişinin Hz. Muhammet’in özelliklerini yansıtacak bir yüksek ahlaki karakterde olması gerekir. O dürüstü, namusluydu, kul hakkı yemezdi; Peygamberlik müjdesini almadan önce Muhammed-ül Emin diye anılırdı. Platon’daki bilge yöneticinin prototipi İslam Peygamberi olup Müslüm devletlerin Emirleri mutlak surette O’nu örnek almalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Faziletli Medine’de devletin asli görevi insanı ahlaksal ve ussal yetkinliğe ulaştırmaktır. Akıl, bilim ve vicdanıyla adaleti, ahlakı, cesareti, bilgeliği öğrenip özümsemenin idrakine bireylerin ulaştırılması devlet politikasının baş hedefi olmalıdır. Bu tür insanlar çoğalırsa toplum doğru yoldadır, teba huzurlu ve mutludur. Faziletli Medine’de ahlak, siyaset ve metafizik erdemli bireyleri, erdemli toplumları yaratarak mutluluğun kapılarını açar. Böyle devletlerde alavere- dalavere, yolsuzluk, düzenbazlık, kayırıcılık gibi din, ahlak, hukuk ve etik değerlere aykırı tutumlar asgari düzeydedir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üstadın “cahil Medine” olarak tanımladığı yerlerde insanlar gerçek mutluluğu bilmez , servet, haz ve şöhret peşinde koşarlar.”Fasık medine” diye adlandırdığı yerleşim birimlerinde doğru yol bilinir ama kimsenin umurunda değildir. Onun terminolojisindeki “yanlış inançlara” sahip medinelerde sapkınlık hakimdir; bir de “değişmiş medineler” vardır ki bunlar önceleri doğru yoldayken sonraları sapıtmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“Gâvuristanın” günahını almayalım… Orada da Socrates-Platon-Arisoteles’ in izinden gidip “İdeal ve Erdemli Site- <em>Kallipolis</em>”i savunan düşünürlere rastlamaktayız. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Örneğin Platon’un izinden giden ve Kilise Babalarının en önemlilerinin başında gelen Aurelius Augustinus <em>“De Civitate Dei (</em>Tanrı Devletine Dair)” adlı eserinde iki türlü devlet yapılanmasından söz eder. Tanrı Devleti’nde, tıpkı Farabi’de Hz. Muhammed’in örnek alınması gibi Hz. İsa’nın yaşam tarzının egemen olduğunu söyler. Barış, özgürlük, adalet, ahlak ve güzelliğin yaşandığı böyle bir devlet içinde, Yeni Ahitte belirtildiği gibi “bir yanağına tokat atıldığında öteki yanağı uzatmak” gerekir. Ne var ki yeryüzünde böyle bir devlet mevcut değildir. Dünya devleti <em>(Civitate Terrena)</em> gaddardır, acımasızdır, işkence yapar; halkı ve yöneticisi yozdur, yalancıdır… Ahlaksızlık diz boyu gırla; kumar, içki, fuhuş, uyuşturucu, ne istersen mevzun miktarda mevcut… Bu tür devletlerin olduğu yerde Hz. İsa’nın barışçıl yöntemleriyle “Tanrı Devleti’ni yeryüzüne indirmek” mümkün değildir. Hristiyan devletlerin mecburen aynı yöntemleri kullanmaları kaçınılmazdır. Onlar da savaşacak, onlar da entrikalara girecek, onlar da zecri yöntemlerle kötülüklerle mücadele edecektir. Amaç kutsaldır, araçların Hristiyanlık ilkelerine aykırı olmasının getirdiği günahları Tanrı affedecektir. Haçlı Savaşlarına “ne güzel ve ne masum” bir gerekçe hazırlanmış…!? İlave edelim ki Protestanlığın dayandığı teoloji ağırlıklı olarak Augustincidir. Amacın kutsallığı aracın ahlaksızlığını, günahını ortadan kaldırır…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tarihsel süreç içinde<em> “Civitate Terrena’</em>nın- Dünya Devleti’nin” sosyo-politik serencamını inceleyip, gerçekçi bir yaklaşımla Machiavelli “Prens” adlı eserinde benzer mantığı dile getirir. Erdemli, ahlaklı, namuslu, dürüst bir” ideal site” ütopyadan başka bir şey değildir. Güç sahibi olan insanlar devleti kurar ve iktidarlarını sürdürmek için her yola başvururlar. Onlar için <strong><em>amaca götüren her yol mübahtır.</em></strong> Ne araçta ne de amaçta dürüstlük, ahlak ve erdem aranır. Siyasetin de, bireyler arasındaki ilişkinin de doğası, mantığı güç, menfaat ve iktidardır… Siz gerçeklere bakın, ahlak, adalet, insan hakları, etik değer gibi konularla bırakın filozoflar, ilahiyatçılar uğraşsın…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anlaşılan yüzyıllardır filozoflar hep göklerde gezinmişler. Onları bir kenara bırakalım… Günümüzde Hristiyan devletler de, Müslümanlar da, İsrail de ahlak, hukuk, adalet, insanlık, etik değerden söz ediyorlar. Hadi diyelim ki onlar Agustinci ve amacımız kutsal deyip affa mahzar olmayı bekliyorlar. Otoriter, totaliter, faşist, faşizan, komünist devletlerin böyle bir kaygısı yok; onlar tam anlamıyla Machiavellici… Hitler’in, Stalin’in başucu kitaplarının Prens olduğu söylenir.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Müslüman kesimin hiç bir bahanesi yok… Hz. Muhammed’in sünneti, kul hakkını yiyeni Allah’ın affetmeyeceği, bunların ana ilke olduğunu ve asla vazgeçilemeyeceğini Muallim-i Sani el Farabi et- Türki söylemiş. Aksini savunan olmadığına göre “Selam-ün Aleyküm ya Hz. Machiavelli “ deyip, takkiyeci İslam ülkeleri yola devam mı ediyor? Tek eksiklikleri, &nbsp;“gâvur” olması nedeniyle Machiavelli’nin yapıtına başucu kitabı değeri vermemeleri mi? Hadi, tamam İmam Gazzâli’ nin “İhya-u Ulûmi’ d- Din”deki Kur’an ve Sünnet’e dayalı ana eserini başucu kitabı yapsınlar. Otoriter İslam devletini savunulduğu öne sürülen bu eserde “amaca giden her yol mübahtır” anlayışına rastlayamazsınız.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Öyle görünüyor ki devran devam edecek ve otoriter rejimleri savunanlar ideolojilerine uygun devlet yapılanmalarını sürdürecekler. Hristiyanlar çıkış yolunu bulmuşlar, “kutsal Tanrı Devleti’ni kuruyoruz, Hz. İsa efendimiz günahlarımızı üstlenmiş” deyip kıvırtacaklar. Takkiyeci Müslümanlar da, tıpkı Augustinciler gibi Allah’tan mağfiret bekliyecekler. Dürüstlük, ahlak, sevgi, dostluk, insan hakları, özgürlük, adalet ve eşitlik değerlerinin bilincinde olup, Farabi gibi filozoflara kulak veren vicdan ve akıl sahibi insanlar esenlikler ufkuna ulaşma umudunu gene de yitirmemeliler.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 14 Jan 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/farabiye-mi-yoksa-allahin-gavurlarina-mi-kulak-verelim-1768297764.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Neredesin George Clooney?</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/neredesin-george-clooney-12406</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/neredesin-george-clooney-12406</guid>
                <description><![CDATA[Clooney; insanlığın çok önemsediği bir star bile olsanız “hayatınız bir yolculuktur” diye özet geçiyor bize. Yanınızda dostlarınız vardır. Kimileri sizle kalır kimileri kalmaz. Bazen cesurca işler yapar bazense berbat bir oportüniste dönersiniz. Bir starın bir dilenciden daha fazla imkanı olması onun hayat yolculuğunun daha konforlu olduğu anlamına gelir ama   acının  olmayacağı anlamına gelmez.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sinemanın insanlığın şekillenmesinde üstlendiği rolü tartışmak aptallık olur.&nbsp; Sinema anlatılan hikaye gerçek de olsa fantezi de olsa insanlık hafızasını dönüştürmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Andy Warhol bir gün herkes 15 dakikalığına da olsa ünlü olacak demişti. Warhol&nbsp; bunu söylediği zaman sinemanın&nbsp; ünlü yaptığı aktör ve aktrisler dünyanın ortak imgesinde en geniş alanı kapsamaktaydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ün hala geçerliğini koruyor ama ünlü aktris yada aktör olmanın eskisi kadar büyük ve sarsıcı bir etkisi olduğunu söylemek zor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Warhol’un kehaneti onun bile hayalini aştı . Bugün herkesin15 dakika değil 15 saniye için ünlü olma şansı bulunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnternet ve onun sineması sosyal medya insanların&nbsp; geleneksel sinemaya olan ihtiyacını ortadan kaldırmadıysa da önemli oranda dönüştürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sinema hala varlığını sürdürüyor ama eski tekelci starlar dönemi neredeyse sona erdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eski starlar geleneğinin belki de son temsilcisi George Clooney’in başrolde yer aldığı Jay Kelly’nin karşısına geçen herhangi bir seyirci için bir film mi yoksa bir belgesel mi izliyorum sorusunun akla gelmemesi pek de olası değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Clooney’nin en az kendisi kadar meşhur bir varsayımsal starı oynadığı filmde başta Adam Sandler olmak üzere diğer oyuncuların da “Ansambl” tadındaki teatral var oluşları&nbsp; bu yarı belgesel duygusunu daha da pekiştiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Clooney’in yıllar önce daha kariyeri bile başlamamışken kazıkladığı oyuncu arkadaşı Timothy ise&nbsp; bütün bu hikayenin kilit karakteri olarak karşımıza çıkıyor. Yıllar sonra filmdeki yıldızın yani George/Jay’in &nbsp;hayatını değiştiren yönetmenin cenaze töreninde karşılaşırlar. Aralarındaki gerilim hissedilir ama kimse renk vermez. İçki içmek için sözleşilir ve olanlar olur. Timothy George/Jay’e hesap sorar ve yumruğu yapıştırır. O da karşı yumruğu burun kemiklerini feda ederek yer.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">George Clooney’nin ortanca adının Timothy olduğunu öğrenen birisi için bu pseudo-belgeselin&nbsp; aslında Clooney’nin ruhsal yarılması olduğunu öngörmemek pek de mümkün olmayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Clooney Cary Grant’dan Kirk Douglas’a Rock Houston’dan De Niro’ya Pacino’dan Brando’ya&nbsp; büyük bir geleneğin son halkası olarak kendini/starı kamera görünümünde otopsi masasına yatırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hikayenin ailesel boyutları ve iki kızıyla yaşadığı meseleler merkezde gibi görünse de aslında herhangi bir işin herhangi bir aşamasında herhangi bir babanın başına gelebilecek kadar sıradan şeylerdir bunlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Clooney’nin starlık serüveninde gerçekten kendi varlığına ihanet var mıdır? Genç bir aktör olarak merdivenleri çıkıp belki 2. Katta durmak ruhuna iyi gelecekken ruhundaki Timothy’ye tekmeyi vurup asansöre yönelmiş midir? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yada her yıldız gibi gönlü gözünün gördüğü ve onu kolaylıkla kabul edecek daha çıtır bir güzele kayıp ailesine veda etmiş midir?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yada babasının onu hiçbir zaman takdir edip önemsemediği duygusuyla mücadele etmiş midir?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu soruların&nbsp; cevaplarını aramak için wikipedia’ya bakabilir yada daha iddialı biçimde Clooney biografilerinde arayışa girebilirsiniz. Ancak bu filmi yine de çözümlemiş olmayacaksınız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben bu filmde Clooney’nin kendi hayatını ortaya koyarak çok daha büyük bir işe girdiğini düşünüyorum. Yine merkezinde Clooney’in olduğu muhteşem müzikleri ile akılda kalan ve hikayesini Homer’İn Odiseus Destanından alan “Neredesin Birader”i anımsayanlar bu filmdeki hikayenin de bir tür seyahat destanı olduğunu hissedeceklerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Clooney; insanlığın çok önemsediği bir star bile olsanız “hayatınız bir yolculuktur” diye özet geçiyor bize. Yanınızda dostlarınız vardır. Kimileri sizle kalır kimileri kalmaz. Bazen cesurca işler yapar bazense berbat bir oportüniste dönersiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir starın bir dilenciden daha fazla imkanı olması onun hayat yolculuğunun daha konforlu olduğu anlamına gelir ama &nbsp;&nbsp;acının &nbsp;olmayacağı anlamına gelmez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Clooney bu filmle Holywood’dan dünyaya akan o büyülü yalanların zirvesine çıkmanın bile tek başına dünyayı anlamak veya kaderi değiştirmek için yeterli olmadığını göstererek çok büyük bir iş yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jay Kelly, belki de sinemanın son büyük armağanı: Film bize hatırlatıyor ki, ne kadar parlak ışıklar altında yaşarsak yaşayalım, hayatın asıl destanı dışarıda, ilişkilerde, pişmanlıklarda ve yeniden başlama cesaretinde gizli. Clooney burada sadece bir yıldız olarak değil, hepimiz gibi bir yolcu olarak veda ediyor — ve belki de asıl soru şu: Biz kendi yolculuğumuzda hangi Timothy'leri geride bıraktık, hangi yumrukları yedik ve hâlâ, "bir daha" deme şansımız var mı? Film biterken Clooney'nin gözyaşları, ekranın ötesine uzanıyor; çünkü sinema hâlâ var, bizi en derin yaralarımızla yüzleştirmek için.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 11 Jan 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/neredesin-george-clooney-1768056729.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sanatçının imzası yeterli mi?</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sanatcinin-imzasi-yeterli-mi-12402</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sanatcinin-imzasi-yeterli-mi-12402</guid>
                <description><![CDATA[“Söz konusu eser (Kırmızı Otoportre) Andy Warhol tarafından imzalanmış, ithaf edilmiş ve tarihlendirilmiş olmasına karşın sanatçıya ait değildir”. Kurulun kararı üzerine eserin arkasına kırmızı, çıkmayan bir mürekkep ile “reddedildi” damgası vuruldu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Yazıya şöyle provokatif bir soruyla başlayalım: Türkiye’de atölyesinde asistanlarına resim yaptırıp altına kendi imzasını atan sanatçıların eserleri Amerika’da mahkeme konusu olursa ne gibi sonuçlarla karşılaşırız?</span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1987 yılında Andy Warhol’un ölümünün ardından vasiyeti üzerine kurulan Andy Warhol Görsel Sanatlar Vakfı, sanatçının eserlerinin gerçekliğini onaylamak üzerine 1995 yılında bir girişimde bulundu ve ‘Andy Warhol Art Authentication Board’ isimli bir kurul oluşturdu. Söz konusu kurul kendilerine yapılan başvuru üzerine Andy Warhol’a ait olduğu iddia edilen eserlerin gerçekten sanatçı tarafından üretilip üretilmediğini tespit ediyordu. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1966 tarihli, on parçadan oluşan ‘Kırmızı Otoportre’ dizisine ait bir resim onaylama kurulunun kararlarının tartışılmasına yol açtı. Resim koleksiyoner Joe Simon-Whelan tarafından 1989 yılında satın alınmış ve yıllar sonra otantikliğinin tespit edilmesi için kurulun görüşüne sunulmuştu. Kurul üyeleri 2002 yılında söz konusu eserin sanatçıya ait olmadığına karar verdi. Kurulun kararı hayli ilginçti zira şöyle bir ifadeyi içeriyordu: “Söz konusu eser (Kırmızı Otoportre) Andy Warhol tarafından imzalanmış, ithaf edilmiş ve tarihlendirilmiş olmasına karşın sanatçıya ait değildir”. Kurulun kararı üzerine eserin arkasına kırmızı, çıkmayan bir mürekkep ile “reddedildi” damgası vuruldu. Bu karar üzerine eserin sahibi Simon-Whelan tanık ifadeleriyle birlikte eserin Andy Warhol’a ait olduğunu iddia ederek bir kez daha kurula başvurdu ama sonuç yine olumsuzdu. Aynı diziden, sanat taciri Anthony d’Offay’e ait başka bir resim de aynı akıbete uğradı. Warhol’un birlikte çalıştığı sanat taciri Bruno Bischofberger tarafından 1969 yılında sanatçının kendisinden satın alınan, bu yüzden ‘Bruno B’ olarak adlandırılan resim 2003 yılında kurul tarafından onaylanmayarak ‘reddedildi’ damgasını yedi. Bu resim de sanatçı tarafından imzalanmış ve alıcısına ithaf edilmişti. Üstelik Rainer Crone tarafından 1970’de yayınlanan ve sanatçının ölümüne dek üç baskı yapan ‘catalog raisonné’nin de kapağında yer alıyordu.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kurulun resimlerin otantikliğini reddetmesinin basit bir nedeni vardı. Evet resimler Andy Warhol tarafından imzalanmıştı ama bu resimleri sanatçının kendisi yapmamıştı. Resimler sanatçının ‘The Factory’ isimli atölyesindeki teknisyenlerin elinden çıkmıştı. Her ne kadar sanatçının imzasını taşısa da, Andy Warhol Vakfı’nın kurulu asistanlar tarafından yapılan resimlerin otantik olmadığına karar veriyordu. Kurulun tartışılan kararlarından biri de Warhol’un ‘Brillo Soap Pads Box’ dizisi üzerine oldu. Stockholm’deki Moderna Museet’nin müdürü olan Pontus Hultén, küratörlüğünü yaptığı Pop Art sergisi için 1968 yılında Warhol’un izniyle, hatta sanatçının yolladığı şablonla İsveçli marangozlara 15 tane Brillo kutusu ürettirdi. Hulten’in ifadesiyle sanatçı kendisine 100 tane üretme izni vermişti ama zaman olmadığı için yalnızca 15 tanesi yetiştirilebilmişti. Hulten, sanatçının ölümünden sonra, 1990 yılında, Rusya’daki Pop Art sergisi için Malmö’de 105 tane daha kutu ürettirdi. Küratör Warhol’un kendisine bu izni vermiş olduğunu iddia ediyordu. Bu kutular daha sonra çeşitli koleksiyonerler tarafından satın alındı. Kurul, 2007 yılında Brill kutularını Stockholm ve Malmö başlıklarıyla kategorize etti. 1968’deki sergide yer alan kutular ‘sergiye dair kopyalar’ olarak nitelendirilip doğrulandı. Kopya olarak nitelendirilme, kutuların sahibi olan koleksiyonerler tarafından hoş karşılanmadı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Büyük paralarla satın alınmış olan eserlerin yıllar sonra Andy Warhol Vakfı’nın kurulu tarafından onaylanmamasıyla değerlerinin büyük oranda düşmesi hukuki bir meseleye dönüştü. Vakfın kurulu birçok kez mahkemeye verildi. Amerikan mahkemeleri kurulun tavrını onaylayan kararlar verdiler. Yani Amerikan hukukuna göre sanatçının imzası olmasına karşın sanatçının elinden çıkmamış bir eser/iş otantik değildir. Her ne kadar kurulun bütün kararları mahkemelerce onaylanmış olsa da Andy Warhol Vakfı 2011’de kurulun faaliyetlerine son verdi. Zira vakıf kendisine açılan davalar nedeniyle milyonlarca dolarlık mahkeme masrafının içine girmişti. Aynı sorunu Keith Harring, Jackson Pollock, Pablo Picasso, Jean-Michel Basquiat’nın işlerinin otantikliğini saptamak için faaliyet gösteren kurullar da yaşadılar ve kendilerini lağv etmek zorunda kaldılar. 2014’de Amerikalı senatörlerin getirdiği kanun değişikliği ile kurulların otantiklik kararlarına karşı açılan davalarda mahkemenin kurulu onaylaması halinde masrafların şikâyetçiler tarafından karşılanmasına karar verildi. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Not: 2024 yılında Lale Vakfı tarafından düzenlenen “Warhol’un Dünyası” isimli sergiye yönelik Andy Warhol Vakfı’na çeşitli sorular yöneltmiş ve şöyle bir yanıt almıştım:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“We have received your inquiry regarding the upcoming exhibitions titled Warhol’s World – Icon of Pop Art as part of the "Kültür Yolu" Festival in Turkey. The Andy Warhol Foundation for the Visual Arts, Inc. is not involved with or collaborating on these exhibitions. Please be advised of the longstanding policy of The Warhol Foundation: the Foundation does not offer opinions on works of art purported to be by Andy Warhol. The Andy Warhol Art Authentication Board was authorized to cease operations in October 2011 and no longer exists. Please also note the Foundation does not certify signatures, stamps, or other markings, nor do we issue certificates of authenticity. The Foundation does not make recommendations. We are unable to assist you but wish you well.”</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Türkiye'deki "Kültür Yolu" Festivali kapsamında düzenlenecek olan "Warhol’s World – Icon of Pop Art" başlıklı sergilerle ilgili başvurunuz tarafımıza ulaşmıştır. The Andy Warhol Foundation for the Visual Arts, Inc. bu sergilerin hiçbir aşamasına dahil değildir ve sergilerle ilgili herhangi bir iş birliği yürütmemektedir. Lütfen Warhol Vakfı'nın uzun süredir uyguladığı şu politikayı dikkate alınız: Vakıf, Andy Warhol'a ait olduğu iddia edilen sanat eserleri hakkında herhangi bir görüş bildirmemektedir. Andy Warhol Sanat Eksperlik Kurulu (The Andy Warhol Art Authentication Board), Ekim 2011'de faaliyetlerini durdurmuştur ve artık mevcut değildir. Ayrıca Vakfın imza, mühür veya diğer işaretleri onaylamadığını ve özgünlük/orijinallik belgesi düzenlemediğini de belirtmek isteriz. Vakfımız herhangi bir tavsiyede bulunmamaktadır. Size yardımcı olamıyoruz ancak iyi dileklerimizi sunarız.”</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Not: <em>Bu yazı daha önce Politik Yol’da yayınlanan ancak sitenin kapanması ile ulaşılamayan aynı başlıklı yazının güncellenmiş halidir.</em></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 11 Jan 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/sanatcinin-imzasi-yeterli-mi-1768123397.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Thucydides’i neden tekrar okumak gerek?</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/thucydidesi-neden-tekrar-okumak-gerek-12399</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/thucydidesi-neden-tekrar-okumak-gerek-12399</guid>
                <description><![CDATA[Thucydides küçük yaştaki çocuklardan, gençlere kadar eğitimin her safhasında okutulması gereken bir yazardır. İçinde bulunduğumuz dünyanın kurtlarını bundan binlerce sene önce bu keskinlikte tarif eden başka bir yazar bulmak çok zordur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazımızın konusu, milattan önce 460 yılında doğan ve 400 tarihinde ölen Atinalı tarihçi ve general Thucydides ve onun eseri hakkında olacak. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başlıkta sorduğumuz soru Thucydides’in bilinen tek eseri için. <em>Peloponnesos Savaşları</em>. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki Peloponnesos Savaşları neden tekrar okunmalı? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu soruyu şöyle de genişletebiliriz: Bırakalım Thucydides’in klasik çağını bir yana; bundan iki yüz yıl önce fitili ateşlenen Fransız İhtilali ve takip eden Sanayi Devriminden çok daha farklı politik ve sosyolojik şartların oluştuğu düşünüldüğünde Thucydides’in hâlâ bir önemi var mı? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapay zekânın pek çok şeyi belirlediği, algoritmaların siyasi tepkilere göre şerbet verip nabız ölçtüğü bir yerde Thucydides neden önemli olsun? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer önemli bir itiraz da kurumlar, yapılar ve ideolojiler üzerinden gelebilir; bu itirazların çoğunlukla haklı olduğunu da teslim edebilirim. Zira ne Thucydides’in kitabında bahsedilen Atina ve müttefiklerinin demokrasisi ve emperyalizmi bugünkü Amerika’ya benzemekte, ne de düşmanı Sparta ve müttefiklerinin oligarşisi bugünkü Rusya’daki oligarşiye benzemektedir. Bunlar çok doğru. Ama benim Thucydides’in neden hâlâ geçerli olduğuna yönelik fikirlerim bu anakronik benzetmelere dayanmıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazı tam aksine, yapay zekânın, gir-çık çevrimiçi çok oyunculu oyunların, tik-tok videoların, kısacası kısa vadeli dopamin salınımını sağlayan modern alışkanlıkların olduğu dünyada Thucydides’in çok çok daha geçerli ve önemli olduğunu savunuyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Thucydides’in eseri, Peloponnesos Savaşları’nın neden çıktığını kendi sözleriyle anlatır: “Savaşı kaçınılmaz kılan şey, Atina’nın gücünün büyümesi ve bunun Sparta’da korkuya yol açmasıydı.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın başlangıç nedeninin, Pers-Yunan savaşlarından (499-449) sonra savaşı kazanan Atina ve Delos Birliğinin giderek güçlenen bir siyasi aktör olarak öne çıkması olduğu biliniyor. Peloponnesos Savaşları ise bundan daha sonra yani 431-404 yılları arasında. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki Atina’nın giderek büyüyen bir güç olmasının nedeni ne? Atina “imparatorluğu” müttefiklerinin demokratik partilerine adam kayırma, rüşvet ve pek çok yolla siyasi yapılanmalarına müdahale ediyor, bunun karşılığında onlara “koruma” sağlıyor. Ancak onların insan ve maddi kaynaklarını da kullanıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bu safahatta iki fraksiyon giderek öne çıkmaya başlıyor. Mora yarımadası olarak bilinen Peloponnesos yarımadasında bulunan Sparta ve ona bağlı müttefikleri ile Attika ana karası olarak bilinen daha kuzeyde bulunan Atina ve onun adalardaki, Argos’taki müttefikleri. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada modern dünyaya bir benzerlik şu olabilir; II. Dünya Savaşı sonrası liberal dünyada politik ve ekonomik şartları belirleyen ABD ve onun tam karşı kutbunda bulunan Sovyetler. Ancak bu benzerlik bile siyaset felsefesi açısından, insanların eylemlerini açıklamak kabilinden bir metafor olmaktan öteye gitmez, Thucydides’in neden eşsiz olduğunu ve için neden onu okumak için hâlâ geçerli bir sebep olduğunu açıklamaz. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın temelinde belki çok daha eski kabile ve klan “farklılıkları” olduğu fikri de vardır. Atinalılar, Attika lehçesi, Spartalılar Dor, diğer bazı kavimler Aeolic lehçesi olarak bilinen farklı Yunanca lehçeleri konuşmaktadırlar, Thucydides’in çeşitli bölümlerinde de buna değinilir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> Ancak bu yeterli bir sebep değildir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Thucydides’e göre savaşın çıkmasının asıl nedeni bunlar değildir. Thucydides, modern tarih yazarlarına çok benzer bir şekilde olayları normatif olarak yorumlamaz, ketumdur. Adeta bir dâhinin elinden çıkma son derece realist bir savaş tablosunu sessiz bir müzede, güzel bir puf üzerinde oturarak izler gibi kitabı okursunuz. Dâhi ressam ortadan yok olmuştur, siz ve tablo arasında hiçbir şey yoktur. Thucydides’in önceki tarihçilerden -özellikle Herodotus’tan- en büyük farkı budur. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne tanrılar, ne olağanüstü olaylar ne mucizeler, ne kehanetler…Hiçbirinin önemi yoktur. Sadece insanın savaştaki korkunç eylemleri ve açgözlülüğünün nelere yol açacağı tek tek anlatılır. Ne savaş ne de insanların politik eylemlerinde tanrıların hiçbir rolü yoktur. Thucydides dönemine göre inanılmaz derecede soğukkanlı ve bilimseldir. Delphi kehanetlerine, mucizelere, kötü veya iyi işaretlere inanmaz. Hatta tarih yazımında depremleri ve meşhur Malian körfezi tsunamisini herhangi bir doğaüstü sebebe bağlamadan açıklaması dikkat çekicidir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> Hatta Thucydides’in kitabında savaş boyunca sözü ettiği depremleri doğrulayan, modern jeofizikçilerin makaleleri bile vardır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a> Savaş sırasında Atina’da veba çıktığında kâhinin “Savaş Dorlar ile gelecek ve ölüm de onunla birlikte gelecektir” sözünü şöyle yorumlar: </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kadim sözdeki “ölüm” ifadesinin “ölüm” değil de “kıtlık”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a> olduğuna dair bir tartışma vardır: Lâkin, mevcut durumda “ölüm” kelimesinin doğru olduğuna yönelik görüş haklıdır; bu da tam olarak insanların belleklerini ıstıraplarına göre adapte ettiğini gösterir. Kuşkusuz ki şöyle düşünmekteyim; eğer Dorianlarla başka bir savaş çıksa ve bundan bir kıtlık meydana gelseydi, insanlar büyük olasılıkla bu kehanetin diğer versiyonuna (kıtlık olduğuna yönelik versiyonuna) atıf yapacaklardı.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a> </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte bu karakterdeki Thucydides insanı yorumlarken de aynı acımasızlık, soğukkanlılık ve mesafededir. Savaş sırasındaki olayları anlattığı kitap boyunca Thucydides’in ağzındaki baklayı çıkarıp, bir şeyler söylemesini beklersiniz ancak söylemez. Ama enteresan bir şekilde Corcyra denilen bir yerdeki iç karışıklığı anlattığı sırada Thucydides bize çok değerli birkaç sayfalık tespit ve analizini aktarır. Ama bu nokta-i nazarda dahi mesafesini ve konumunu hiç düşürmez: </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş ve refah zamanında şehirler ve bireyler yüksek standartları takip ederler çünkü onlar istemedikleri şeyleri yapmak zorunda oldukları bir duruma cebredilmemektedirler. Lâkin savaş acımasız bir öğretmendir; onları günlük ihtiyaçlarını tatmin eden bu güçten menederek, insanların zihnini gerçek koşulların seviyesine indirir.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a> </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Thucydides’in durmasını beklersiniz ancak Corcyra’daki olayları anlattığı sonraki iki sayfaya kadar durmaz. Benim küçük fikrimce, aynı kitap içerisindeki meşhur bir klasik olan ve kadim çağlardan, ortaçağlara ve modern döneme kadar her okulda okutulan ve hatta kimi zaman ayrı bir kitap olarak yayımlanmış olan Perikles’in Cenaze Söylevi’nden<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a> daha enteresan bir şeydir bu. Gerçekten Thucydides neden burada sessizliğini bozup konuşmuştur? Corcyra’daki olaylarla ilgili kişisel bir şey midir? Sebebini bilmiyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Thucydides insanların böyle durumlarda nasıl birbirinin kurdu olduğu aktarmaya devam eder. Bu söz tanıdık gelmiştir; <em>homo homini lupus</em>. İnsan insanın kurdudur. Bir galat-ı meşhur olarak Thomas Hobbes’a atfedilen lâkin Hobbes’un Romalı tiyatro yazarı Plautus’un <em>Asinaria </em>adlı oyunundan ilham aldığı bu söz<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a> Thucydides’in görüşüne kısa bir özet niteliğinde niteliğindedir. Yine aynı sebeple Thucydides’in eserini ilk defa İngilizceye çeviren Thomas Hobbes’un siyasi realizminin altında yatan pesimizm çok iyi anlaşılabilir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Thucydides devam eder: </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şiddet fikirlerini savunan kimse ona güvenilir, kim ki ona karşıdır şüpheli olur…Kısacası birine yanlış yapana karşı fiskeyi vurmakla, hiçbir yanlış yapmayan birini alaşağı etmek eşit derecede takdire şayan kabul edilir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a> </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablonun bulunduğu çerçeveyi herhangi bir klasik çağ Yunan şehir-devletinin agorasında (meydan ve sokaklarında) birbirine çamur atan fanatiklerden çıkarıp Twitter’a ya da şimdiki saçma adıyla X’e yerleştirin. Parti trollerinden, fanatiklere, müfterilerden, politika kanalizasyonunun en dibindeki karakterlere kadar.&nbsp; Acaba bir şey değişiyor mu? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dahası var: </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Parti üyeleri herhangi bir sebeple herhangi bir aşırı eyleme gitmeye dünden hazır oldukları için aile ilişkileri parti üyeliğinden daha zayıf bir bağdır. Bu partiler, ihdas edilen kanunların faydalarından yararlanmak için kurulmaz; varolan rejimi ortadan kaldırarak güç elde etmek için kurulur. Ve bu partilerin üyeleri bir dini cemaatin üyeleri olduğu için bir suça ortak oldukları için güven içindedirler.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu pekâlâ bir konuşma esnasında suikast sonucu öldürülen alternatif sağcı/faşist Charlie Kirk’ün tişörtünü giyerek kendi zavallı varlığını temsil eden birine uyarlayabilirsiniz. Bunu pekâlâ aklını kiraya vermiş AKP ve CHP destekçilerine uyarlayabilirsiniz. Trump’a, Putin’e, ve inanılmaz başarılı iktidarımıza uyarlayabilirsiniz. Bu insanların partilerinde bulunmak bir ailede bulunmaktan daha iyi değil midir en neticede? Bağımsız ve eleştirel düşünceden yoksun zavallı kitlelerin hali pür melalini bundan daha iyi ne açıklayabilir? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Thucydides aynı merhametsizlik ateşiyle dövülmüş keskin kalemini kullanarak yazmaya devam eder: </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Açgözlülük ve kişisel hırsla fiiliyata dökülen iktidar aşkı tüm bu kötülüklerin kaynağıdır. Tüm bunlara bir de çatışma çıktığında sahneye çıkan şiddet fanatizmi de eklenmelidir. Şehirlerdeki parti liderleri hayranlık uyandırıcı gibi görünen parti programlarına sahiptir; bir yanda kitleler için politik eşitlik, diğer yanda aristokrasi için sağ ve salim bir hükümet. Fakat kamu menfaatine hizmet ederken, ödülü kendileri kapmaya çalışırlar.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a> </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet doğrudur: İktidarlar, siyasi ideolojiler, bu ideolojileri oluşturan tabanların dini, politik, ekonomik görüşleri, kültürel kimlikleri; bunların hepsi Thucydides’in yaşadığı çağdan bu yana geçen 2400 yıl içinde değişmiştir. Ancak insan ne kadar değişmiştir? Hele hele intikal ettiğimiz 2026 yılının ilk haftası dolmadan bir savaşın başlamasıyla? Türlü süslü neolojizmleriyle dolu siyaset bilimciler Thucydides’in tüm bu anlattığı şeylerin üzerine “agresif realizm” ve benzeri sözleri edebilirler. Lâkin Thucydides’in tarif ettiği -Sokrates’in öğrencisi de olan- Alkibiades ve Trump arasındaki farkı nasıl açıklayacaklardır? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hala yaşlı ölü ihtiyarları okumam diye mi düşünüyorsunuz? Bir daha düşünün. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bu sebeplerle Thucydides küçük yaştaki çocuklardan, gençlere kadar eğitimin her safhasında okutulması gereken bir yazardır. İçinde bulunduğumuz dünyanın kurtlarını bundan binlerce sene önce bu keskinlikte tarif eden başka bir yazar bulmak çok zordur. İnsanlığın değişeceğine dair bir umudum olmasa da hiç değilse bizden sonraki nesillerin bu gibi yazarlardan bir şeyler öğrenmesi iyi olacaktır.&nbsp; </span></span></p>

<div>----
<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[1]</span></span></a> <span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">Thucydides, <em>History of The Peloponnesian War</em>, çev. Rex Warner, Penguin Books, 1972, Kitap 1, par.23.s. 49</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[2]</span></span></a> <span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">Thucydides, Kitap VI, par. 57., s.638.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[3]</span></span></a> <span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">Thucydides, Kitap 3, par. 89., s.304.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[4]</span></span></a> <span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">Bkz. Klaus Freitag, Klaus Reicherter, “The earthquake and tsunami of 426 BC in Greece: observations by</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">Thucydides and contextual interpretations,”&nbsp; Zeitschrift für Geomorphologie, Vol. 62 (2019), Suppl. 2, Stuttgart, Ekim 2019. </span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[5]</span></span></a> <span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">Yunanca “</span><span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">ölüm” anlamındaki </span><span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">λοιμός/<em>Loimos</em></span><em><span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">/Death</span></em><span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif"> yerine “kıtlık” anlamındaki Λιμός/ Līmós/<em>dearth</em> olarak. </span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[6]</span></span></a> <span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">Thucydides, Kitap 2, par. 54., s.191.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[7]</span></span></a> <span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">Thucydides, Kitap 3, par. 82., s.298.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[8]</span></span></a> <span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">Thucydides, Kitap 2, par. 34-46., s.176-185.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif"><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">[9]</span></span></span></a><span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif"> “Lupus est homo homini, non homo, quom qualis sit non novit”. Plautus, <em>Complete Works, Asinaria</em>, Delphi Classics, 2016: BK, s.63. </span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[10]</span></span></a> <span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">Thucydides, Kitap 3, par. 82., s.298.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[11]</span></span></a> <span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">Thucydides, Kitap 3, par. 82., s.298.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[12]</span></span></a> <span style="font-family:&quot;Calibri&quot;,sans-serif">Thucydides, Kitap 3, par. 82., s.299.</span></span></span></p>
</div>
</div>

<div>
<div>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 10 Jan 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/thucydidesi-neden-tekrar-okumak-gerek-1767990371.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Max Weber’in sesini duymak</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/max-weberin-sesini-duymak-12381</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/max-weberin-sesini-duymak-12381</guid>
                <description><![CDATA[İktidara gelme sürecinde Weber’e kulak vermeden kitle psikolojisinin jakoben yöntemlerle bastırılmış olması karşı tarafta müthiş bir kin psikozu oluşturmuş ki bugün tüm muhalif güçler ağır baskılara maruz kalıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Geçen hafta “İbni Haldun’un Sesine” kulak verdikten sonra bu hafta ünlü Alman sosyologu Max Weber’i (1864-1920) dinleyelim. “Anlama” ya da “Anlayış Sosyolojisi “ akımının kurucusu olarak kabul edilen ünlü sosyolog toplumsal kimlikleri belirleyen kitle psikolojisinin” öz ve mahiyeti “anlaşılıp anlamdırılamadan” sağlıklı hukuk düzenlemelerinin gerçekleştirilemeyeceğini savunur.</span></span></span></p>

<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">İnsanın toplumsal hayvan </span><strong><em>(zoon politicon</em></strong><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">) konumu birlikte yaşama zorunluluğun bozulmamasını gerektirmektedir. Birliğin sürdürülmesi, dayanışmanın sağlanması için ortak değerler, ortak inançlar üretilir. Yüzyıllar içerisinde oluşan mitoslar, dinler ve ulus bilinci o toplumun kimliği haline gelmiştir. Ortak tarihin somutluğuyla inanç boyutunun soyutluğunun bütünleşmesi aidiyet ruhunu yaratır. Somut tarih olgusu ve soyut inanç sentezi kutsal bir kimlik ve vazgeçilmez bir aidiyet ruhunun doğumuna yol açar. Kitle psikolojisi diye tanımlanan bu ruhun mahiyeti ve yapısı dikkate alınmayıp” anlama” cihetine gidilmezse sosyal ve siyasal fırtınalar kopar.</span></p>

<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Kimliği oluşturan etmenler içinde üretim ilişkileri de yer almaktadır. Mal ve hizmet üretiminin mantık ve yapısı, tüketim süreçlerindeki bölüşümün konum ve sistemi kitle psikolojisinin biçimlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Bir yandan üretim ilişkileri, öte yandan inançlara dayalı soyut yapılanma birbirleriyle etkileşim (</span><em>enteraksiyon</em><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">) içindedir. Üretim ilişkileri inancın yorumlanmasını, din-mitos boyutu ekonominin seyrini etkiler ve karşılıklı bir </span><em>enteraksiyon </em><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">sürecine girilir.</span></p>

<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Max Weber 1904 yılında ABD’ye gider ve “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” başlıklı kitabında inanç-ekonomi etkileşimini örneklerle açıklar. Son derecede tutucu kimlikleriyle yeni kıtaya göç eden püriten-protestan Hristiyan ahali son derecede verimli topraklarda üretim yapıp kapitalist ekonominin kuralları içinde zenginleşmektedir. Oysa Yeni Ahit’te Hz. İsa </span><em>“bir zenginin cennete girmesi bir devenin iğne deliğinden geçmesi kadar zordur” </em><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">demiş. Yandı gitti bizim püriten Kalvenci ya da Lutherci zenginleşen Hristiyanımız… O bir günah çocuğu olduğu için cennetten kovulmuş ve şeytanla birlikte dünyaya yollanmıştır. Şeytan onu devamlı günaha sürükleyecektir. Kapitalizmin sağladığı zenginlik nedeniyle cennete gitmek bir hayli zor… Protestan ilahiyata göre kaderin önüne geçilemez. Ama Tanrı affedicidir, Hz. İsa da zaten tüm günahları üstlenmiştir. Sen gene de umudunu yitirme!… Yeter ki ibadette kusur eyleme, 10 emire harfiyen uy, tebliğ dini olan hristiyanlığı yaymaya devam et vs. vs… Görülüyor ki Protestan ahlakı kapitalizmin ruhuna uygun hale getirilmiş ve ABD’nin dünyanın en güçlü devletine dönüşmesinin kapılarını açılmıştır. Din ekonomiyi etkileyerek sermaye birikimine cevaz verir, “sermaye biriktiren” kapitalist mümin de kiliseler aracılığıyla büyük okullar, üniversiteler kurar, misyonerlik faaliyetlerine milyarlar akıtarak affa mahzar olmayı umar.</span></p>

<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">ABD’nin “kurucu babalarının” neredeyse tamamı masondur. Oysa ahali büyük oranda tutucu protestan kökenlidir. İnançlı olup olmadıkları tartışmalı kurucu laik, seküler mason kadro halkın tutucu kimliği, aidiyetiyle sorun yaşamadan bugünlere kadar gelmiştir. Önemli olan üretim ilişkileri, kapitalizmin güçlenerek emperyalist aşamaya gelinmesidir. İnanç kutsal bir kimliktir yeter ki hukuka aykırı olaylarla karışmasın. Kim nasıl inanırsa inansın, kim ne tür simgelerle aidiyetini ortaya koyarsa koysun!… Zamanla inanç boyutu ABD’nin yönetimde ön plana geçmiş olsa da sekülerlik kitle bilincine yerleşmiş olduğundan inançlı-inançsız-protestan-katolik- Müslüman sürtüşmeleri asgari düzeye inmiştir.</span></p>

<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Ülkemiz açısından Weber’in paradigmasına kulak verelim…</span></p>

<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Görkemli bir Kurtuluş Şavaşı sonunda Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, Anadolu insanı Türkiye Cumhuriyetini kurdu. Her yeni kurulan devlette ilk dönem sancıları yaşanır. Savaştan çıkılarak Saltanat ortadan kaldırılmış ve Cumhuriyet kurulmuştu. Böyle bir devrimde toplumsal kimlik üzerinde gerçekleşen değişimler kaçınılmazdı. “Harf İnkilabı”, yeni kanunlaştırma hareketleri, “şapka inkilabı” gibi doğrudan doğruya inanç boyutunun içine girmeyen değişimler başlangıçta itirazla karşılanmış olsa da halkın çoğunluğu tarafından benimsenmiş ve zamanla kabullenilmiştir.</span></p>

<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Kimlik ve aidiyete bağlamında önem taşıyan inanca ilişkin konulardaki düzenlemeler ise kitle psikolojisinin başat belirleyici öğesi olmaları nedeniyle ciddi reaksiyonların doğmasına neden olmuştur. Başörtüsü sorunu ve ezanın Türkçe okunması İslam kimlik ve aidiyetinin en önemli simgelerinin başında gelir. İran, Endonezya, Pakistan, Orta Asya ülkeleri dahil tüm İslam coğrafyasında o ülkelerin diliyle değil de ezanın Arapça okunması Türkiye’de suç haline getirilmişti. Ezan sesinin Arapça duyulması bir kimlik ve aidiyet simgesidir. Sosyologlarımız ve siyasetçiler o zamanlar Weber’e kulak verememişler. Yasaklama değil tercihe göre bir bir serbestlik tanınsaydı ABD’de de olduğu gibi reaksiyonla karşılaşılmazdı. Neyse ki 1950 yılından sonra TBMM’de oybirliğiyle bu yasaklama yürürlükten kaldırıldı.</span></p>

<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Bugün hala sıklıkla gündeme getirilen başörtüsü yasağı her şeyden önce siyasal bir öngörüsüzlük göstergesidir. Kızının, annesinin, kendisinin başörtüsünü yasaklarsanız onlardan, akrabalarından oy alma oranının düşeceğini düşünmediniz mi?</span></p>

<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Weberci paradigma bağlamında inançlı kesimi ele aldığımızda kapitalist ekonominin mantık ve yapısının onlardaki kitle psikolojisini etkilediğini görmekteyiz. İslam dininde en büyük günahların başında “kul hakkının yenilmesi” gelmektedir. O’na ortak koşulması (şirk) ve hakkı yenenden rıza alınmadıkça kul hakkını yiyeni Allah affetmez. Sanayi ve ticaretle uğraşan yürekten inanç sahibi bir mümin kapitalizmin kuralları içinde ne kadar masum kalabilir ki? Sistemin farkında olan Müslüman iş adamı defalarca hacca, umreye gidip dini cemaatlere yardım ettiği zaman, namazında orucunda kusur eylemezse affa mahzar olma umudunu yitirmez.</span></p>

<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Hem inançlı hem de laik kesim Weber’e kulak vererek inanç boyutunun kitle psikolojisinin oluşumundaki etkisini görmek mecburiyetindedir.</span></p>

<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">İnanç olgusu ve oluşturduğu kitle psikolojisi sosyal katmanları iktidara taşır. 1960 ‘lardan sonra ülkemizdeki ekonomik sürece yavaş yavaş Anadolulular girmeye başlamıştır.Köyden kasabaya, oradan kente gelen bu insanların kimliklerinde İslam belirleyici öğeydi. Yavaş yavaş başarılar elde edilip güçlenme aşamasına gelindiğinde ekonomi el değiştirmeye başlar. 1990’lar, 2000’li yıllarla birlikte iyice ivme kazandığında sosyal ve siyasal yabancılaşma psikozunundan kurtulup sistemi ele geçirme süreci hızlanır.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Zenginleşmişlerdi ama sosyal yabancılaşma içindeydiler. Lüks mekanlara gitmekte çekiniyorlar, önemli sosyal faaliyetlere katılamıyorlar, başörtülüler ultra laik kesim tarafından küçümseniyor, onlar da kendi çevrelerinde yaşam sürdürüyorlardı. Üniversite öğrencilerine getirilen başörtüsü yasağı bardağı taşırır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Siyasal yabancılaşma da gündemdeydi. Merkez sağ partilerin listelerinde parlamentoya girdiler ama yürümedi. Onun üzerine kendi partilerini kurdular, onlar da kapatıldı . Sonunda yeni stratejiler, yeni yaklaşımlarla kurulmuş olan Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı ele geçirerek 25 yıla yakın ülkeyi yönetir hale geldi.</span></p>

<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Yukarıda özetlediğimiz bu yabancılaşma sürecini kimse dikkate almamıştı. Anadolu kaplanları diye de adlandırılan ekonomik gücü ele geçiren sosyal sınıf ya da katmanlar mutlaka ve mutlaka önce sosyolojik yabancılaşmayı aşar arkasından politik yabancılaşmayı da kaldırıp iktidara gelirler. Bu süreçte kitle psikolojisi ve onun vazgeçilmez ilke ve simgeleri hareket ettirici dinamodur.</span></p>

<p><span style="color:black; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">İktidara gelme sürecinde Weber’e kulak vermeden kitle psikolojisinin jakoben yöntemlerle bastırılmış olması karşı tarafta müthiş bir kin psikozu oluşturmuş ki bugün tüm muhalif güçler ağır baskılara maruz kalıyor. O günlerde de, bugün de sosyolojik analizlere kulak vermek gerekir. Siyaset ve hukuku bilimsel temellere oturtabilirsek acı, kargaşa, kavga ve sürtüşmeleri asgari düzeye indirerek barış ortamı sağlarız.</span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 07 Jan 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/max-weberin-sesini-duymak-1767690434.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Moda politik midir?</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/moda-politik-midir-12377</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/moda-politik-midir-12377</guid>
                <description><![CDATA[Duwaji’nin modaya bir “söylem” bir “kültürel kimlik olarak bakması. Kıyafet seçimleri hiç kuşkusuz kendi siyasi ve kimlik bilincini ortaya koyuyor ve tam bir Ortadoğu kadını olarak “görünürlükten” çok kültürel mirastan etkilenen tasarımcıları tercih ediyor. Böylelikle siyasi dünyanın hiç de alışık olmadığı bir denklem koyuyor ortaya; geleneksellikle modernliğin, mirasla kendi sesinin bir arada durması.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modanın politik olup olmadığı bir süredir New York’un politik şablonlarını yerle bir edip seçilen ilk Müslüman Belediye Başkanı’nın Suriye kökenli eşi Rama Duwaji’nin yaptığı sosyal medya paylaşımıyla tekrar gündeme geldi. Kendisi de bir illüstrasyon sanatçısı olan Duwaji’nin ilk verdiği röportaj adeta bir sanatçının fırçasından çıkmış bir sanat eseri gibi; ama aynı zamanda siyasetçi eşinden görmeyi bekleyemeyeceğimiz kadar doğal, kusurlu, tam kendisi gibi; bir o kadar da biz gibi, kendimiz gibi. Doğal bir makyaj, ikinci el gibi duran kıyafetler ve kendisine göre uyumlandırdığı sade, ancak sanatsal açıdan görkemli bir duruş . Bu duruş beraberinde önemli bir noktayı da içinde barındırıyor; moda bir politik araç olabilir mi?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Moda ve Politika Arasındaki Tarihsel İlişki</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Giysi bir iletişim, kendini ifade etme sanatı olduğundan moda, kimilerince siyasetle iç içe geçen bir sanat olarak tanımlanıyor. Tarih boyunca modanın bir siyasi vurgu, sosyal değişim aracı ve toplumsal normların bir yansıması olarak görüldüğünü düşünmek çok da yanlış sayılmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">20. Yüzyılın başlarında ünlü Fransız modacılar Coco Chanel ve Christian Dior, tasarladıkları kıyafetlerin siyasi görüşlerini ve o günkü duruşlarını ifade etme aracı olarak kullanmaktan çekinmemişlerdi . Chanel’in o günün şartlarıyla oluşturduğu erkeksi, androjen tasarımları geleneksel cinsiyet rollerine karşı dururken, Dior’un ultra feminen tasarımları savaşın acımasızlığına karşı bir duruş olarak tanımlanıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1960’lar ve 70’ler ise modayı sosyal ve politik değişim olarak gördü. Bu dönemde feminist hareketin doğması ve kişilik hakları Yves Saint Laurent gibi pek çok modacıyı hem stil sahibi hem siyasi duruşu olan tasarımlar yapmaya yöneltti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1970’ler ve 80’lerin başındaki punk hareketi ise pek çok tasarımcının “anarşist “yönünü ortaya çıkarttı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Politik ideoloji aracı olarak Moda</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tasarım markaların siyasi duruşları birbirinden farklılık gösterebiliyor, açık , belirgin bir haykırıştan, içinde mesaj barındırmasına kadar farklı yöntemler kullanılabiliyor. Modacılar, çeşitli semboller, renkler veya çizimlerle siyasi mesajlarını aktarabiliyorlar. Moda, sosyal değerleri yaratma ve yansıtma açısından önemli bir alan; bu açıdan tasarım markaların siyasi ideolojileri nasıl yansıttığına biraz bakmak gerekiyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir İletişim Modeli Olarak Moda</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Moda, uzunca bir süredir bir sosyal statü, bir kişilik ve kültürel değerleri yansıtan bir iletişim modeli olarak görülüyor. Ancak bu bireyci dışavurumların ötesinde de modanın, geniş yelpazeli siyasi ideolojilerle iletişim kurma potansiyeli çok yüksek. Tasarımların renkleri veya kumaşlarındaki semboller, belli markaların tanıtımlarında verdikleri mesajlar daha geniş bir kitle tarafından siyasi inançlarını göstermesine olanak sağlıyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun en akılda kalan örneklerinden biri 2018’de Gucci’nin sonbahar-kış kreasyonunda “Gucci Loved” sloganlı kazaklar yapmasıydı. Yazıdaki “o” harfi, direk Bernie Sanders’ın kampanya sembolünü çağrıştırıyordu. Başka bir kazak serisinde ise “My Body My Choice” (Benim Vücudum, Benim Seçimim) yazmaktaydı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aktivizm ve Moda</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Moda marka aktivizmi ise son yıllarda ortaya çıkmış bir deyim. Marka aktivizmi, sunduğu tasarımlarla tüketiciye sosyal ve politik mesajlar vermesiyle ortaya çıkıyor. Moda marka aktivizminin tüketici üzerindeki etkisi ise oldukça yüksek, özellikle toplumdaki marjinal grupları öne çıkartmak , önemli sosyal ve politik konularda farkındalık yaratmak açısından sıkça başvurulan bir yöntem. Ancak bu konuya muhalefet edenler de az değil. Sosyal ve politik konuları kendi karı için kullandıklarını söyleyeneler , ve bu aktivizmi gerçek bulmayanlar da azımsanmayacak kadar fazla. Hatırlamak gerekirse, bir kaç sene oldukça etkili olan #MeToo kampanyasına moda dünyası oldukça destek vermişti. Nike ise yakın zamanda “Until We All Win” (Hepimiz Kazanıncaya Kadar) kampanyasıyla LGBTQ bireylerin haklarına sahip çıkan reklamlar hazırlamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gelelim tarzıyla şimdiden çok konuşulan ilk Gen Z first lady Rama Duwaji’nin politik tarzına. Seçim gecesi giydiği Filistin asıllı modacı Zeid Hijazi tasarımlı elbise hiç kuşkusuz Filistin yanlısı tavrını ortaya koyuyor, “Filistin kodlu” bu kıyafet pek çok açıdan siyasi duruşunu gösteriyordu. Çokça söylenen Duwaji’nin modaya bir “söylem” bir “kültürel kimlik olarak bakması. Kıyafet seçimleri hiç kuşkusuz kendi siyasi ve kimlik bilincini ortaya koyuyor ve tam bir Ortadoğu kadını olarak “görünürlükten” çok kültürel mirastan etkilenen tasarımcıları tercih ediyor. Böylelikle siyasi dünyanın hiç de alışık olmadığı bir denklem koyuyor ortaya; geleneksellikle modernliğin, mirasla kendi sesinin bir arada durması.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 06 Jan 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/moda-politik-midir-1767615466.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yasla başa çıkmanın yollarına dair iki hikaye:  Ölüm acısı 21. Yüzyılda kaç gün sürüyor?</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yasla-basa-cikmanin-yollarina-dair-iki-hikaye-olum-acisi-21-yuzyilda-kac-gun-suruyor-12360</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yasla-basa-cikmanin-yollarina-dair-iki-hikaye-olum-acisi-21-yuzyilda-kac-gun-suruyor-12360</guid>
                <description><![CDATA[Ne Cronenberg’in soğuk teknolojik kefeni ne de Berlin’in pratik krematoryumu acıyı tamamen silmiyor; sadece ona bir çerçeve, bir ritüel sunuyor. Belki de asıl mesele, yasın evrensel ve kaçınılmaz olduğunu kabul etmek: Onu ne kadar gizlersek gizleyelim, ne kadar uzatırsak uzatalım, en sonunda kalanlar olarak  yaşama bakışımız şekillendiriyor nasıl yas tutacağımızı...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Küçükken hep ölüme yakın duran İstanbul Fatih’teki bazı dükkânların camında “kefen bulunur” yazısını görürdüm. Katlanmış beyaz örtüler, ölümün dükkânda satılan haliydi. Ölüm modern hayatta şehir merkezlerinden çoğunlukla sürgün edilmiş durumda; İstanbul da artık ölmeyecekmiş gibi yaşıyor. Fatih’in kadim hali buna yenilmeyen ender bölgesi İstanbul’un.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünlerde ölenler için yakınları kefen aramıyor; devlet ya da belediyeler yıkama ve kefenlemeyi ücretsiz yapıyor. “Kefen parası” deyimi geçmişte kaldı. Bazı mezarlar çok pahalı olsa da devletin gösterdiği yerde son uykuyu okumak bedava. Hatta memlekete son yolculuk imkanı bile var. Cenaze araçları Mercedes. Giderayak biniyorsunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2024 yapımı David Cronenberg’in The Shrouds (Kefenler) filminde ise kefen bambaşka bir şeye dönüşüyor (<span style="color:#467886"><u><a href="https://www.beyazperde.com/filmler/film-290064/" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.beyazperde.com/filmler/film-290064/</a>)</u></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizim bildiğimiz, ölüyle birlikte toprağa karışan beyaz bez değil; çürüyen, yok olan bedeni yakınlarına canlı yayınla gösteren, kamera işlevli teknolojik bir örtü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ölüme dair yas halinin iyileşmesi için ihtiyaç duyulan Kabirden canlı yayın ise -ki filmin ana karakteri için durum bu- Cronenberg’in hayalgücü bunu tam da gözümüzün içine sokuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabii ki insanlığın mumyalayarak ölüleri aralarında tutma çabası çok daha eski. Bu defa mumyalama yöntemi ile değil doğal biçimde çürüyen bedenin teknolojinin imkanları kullanılarak göz önüne serilmesi ile ölümle olan ilişkinin kopmaması hedefleniyor</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cronenberg’in The Fly’dan beri dönüp dolaşıp geldiği body horror evreninin yeni bir halkası bir taraftan bu film. Görsel eziyet, cinsellik ve estetikle harmanlanmış, komplo teorileriyle cilalanmış bu hikâyenin özünde yasla başa çıkma çabası var. Birkaç yıl önce derinden bağlı olduğu kendi eşini de kaybeden yönetmenin kendi yasını bu distopik hikayeyle temize çektiği hissediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Paralel bir başka hikâye ise altı bölümlük Alman dizisi Das letzte Wort’ta (Son Söz) (<span style="color:#467886"><u><a href="https://www.youtube.com/watch?v=gKkxO0Z7H0A" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.youtube.com/watch?v=gKkxO0Z7H0A</a>).</u></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Six Feet Under’dan sonra cenaze levazımatçısı bir aileye odaklanan ikinci dizi. Alman soğukluğunu kanıtlar gibi Six Feet Under’a görünür tek bir selam bile yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ölüyü yolculuğa hazırlamak ve külleri mezara taşımak işi Almanya’da bu “Levazımatçılara” ait. Filmin odaklandığı ve neredeyse yüzyıldır bu işi yapan aile kapitalist rekabete yenilmek üzere; işleri bozuk. İşte tam o anda dizinin diğer ailesi yani babalarını kaybeden çekirdek aile ile yolları kesişiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">6 bölümlük kompakt dizi çiftin 25 evlilik yıldönümü partisinde ansızın kapıyı çalan ölümle açılıyor. Dul kalan Karla son yolculuk için ekonomik zorlukla boğuşan levazımatçıları tercih ediyor. Hikaye çoğunlukla komik ve dramatik geçişlerle evriliyor. Karla’nın eşinin gölgesinde geçen uzun yıllar sonunda hayatla birebir mücadele etme aşamasına geçişine şahit oluyor. Olayların gelişimi geçim derdi kaygısıyla da birleşince eski bir aile işletmesi olan cenaze levazımatçısının yanında “son söz” konuşmacısı oluyor. Son söz konuşması ölüye veda buluşmasında mezarlığa komşu kilisedeki törenin son aşamasını oluşturuyor. Ve bu işi de eğer talep edilirse cenaze düzenleyici üstleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle Berlin’de ölünce tüm masraflar yakınlara ait. Almanya bizi kıskanıyor yani. Her ölümde yakınları kendi başının çaresine bakmalı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son Berlin gezisinde dolaştığım dünya güzeli mezarlıktaki küçük mezarların sırrını da öğreniyorum. Bedenler olmasa da küller mezarlığa gömülüyor. Ölen sevdiği kıyafetle krematoryuma yollanıyor, külleri küçük mezarlara gömüyorlar. Bütün bunlara rağmen eğlenceli dizide korku yok, bolca mizah var. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dul kalan eşin levazımatçı dükkanına konuşmacı olarak eklemlendiği hikaye ailenin diğer bireylerinin hayatla ilişkileri yanında dükkana gelen başka ölü yakınlarının da yasla ilişkisine dair anlatılarla ilerliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki eser de ölüm ritüellerini merkeze alıyor ama yaklaşımları zıt: Biri teknolojiyle ölümü gözümüzün önünden ayırmıyor, diğeri mizahla hayatı devam ettiriyor. Benzer temayı eşzamanlı izleyince ayrı ayrı anlatmak imkânsız geldi. Zaten derdim filmi ya da diziyi anlatmak değil, hikâyelerin ortak temasını paylaşmak: Yasla nasıl başa çıkmalı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nazım “20. yüzyılda üç gün sürer ölüm acısı” derken, ben son dönemde aile çevremde yaşadığım iki büyük kaybın yasının çok daha uzun sürdüğünü gördüm. Fark ettim ki yasın nasıl yaşanacağı biraz da hayatın nasıl yaşandığıyla belirleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta, ne Cronenberg’in soğuk teknolojik kefeni ne de Berlin’in pratik krematoryumu acıyı tamamen silmiyor; sadece ona bir çerçeve, bir ritüel sunuyor. Belki de asıl mesele, yasın evrensel ve kaçınılmaz olduğunu kabul etmek: Onu ne kadar gizlersek gizleyelim, ne kadar uzatırsak uzatalım, en sonunda kalanlar olarak &nbsp;yaşama bakışımız şekillendiriyor nasıl yas tutacağımızı... </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 03 Jan 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/yasla-basa-cikmanin-yollarina-dair-iki-hikaye-olum-acisi-21yuzyilda-kac-gun-suruyor-1767377148.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Özgür benlik manifestosu</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ozgur-benlik-manifestosu-12356</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ozgur-benlik-manifestosu-12356</guid>
                <description><![CDATA[Bu manifesto bir davettir: Düşünmeye cesareti olanlara, Vicdanını devretmeyenlere, Özgürlüğü konforla karıştırmayanlara, Benlik olmanın bedelini ödemeye hazır olanlara.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nİçin Özgür Ben Manifestosu?</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu metin, nötr bir akademik tartışma yürütmek için yazılmamıştır. Bu bir manifestodur. Benliğin, özgürlüğün, demokrasinin ve laikliğin sistematik biçimde aşındırıldığı bir çağda, tarafsızlık ahlaki bir erdem değil, çoğu zaman sessiz bir suç ortaklığıdır. Bu manifesto, insanın özne olma hakkını savunmak için kaleme alınmıştır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benlik yoksa özgürlük yoktur. Özgürlük yoksa sorumluluk yoktur. Sorumluluk yoksa ahlak yoktur. Ahlak yoksa insan onuru da yoktur. Bu nedenle bu metin, benliğin tasfiyesine karşı bir itiraz, otoriteye karşı bir itiraf değil isyan, insan onuruna yönelik bir savunma metnidir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1. Benlik, insan olmanın olmazsa olmazıdır.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benlik, keyfi bir kurgu değildir. Benlik, insan olmanın asli koşuludur. Düşünebilen, sorgulayabilen, seçebilen ve yaptığı seçimlerin sorumluluğunu üstlenebilen bir varlık olmadan insanlıktan söz edilemez.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter zihniyetler benliği bir tehdit olarak görür. Çünkü benlik soru sorar. Benlik itaat etmez; ikna olmak ister. Benlik gerekirse itaatsizliği ahlaki bir görev olarak üstlenir. Bu manifesto, benliğin bastırılmasına değil; korunmasına ve güçlendirilmesine çağrıdır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2. Laiklik, Benliğin Siyasal-Felsefi-Sosyal Sigortasıdır.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Laiklik, bireyin özgürce maneviyatını kendi kişisel tercihine uygun olarak tecrübe etmesini esas alır. Laiklik, benliğin herhangi bir kutsal ya da dünyevi otorite tarafından rehin alınmamasıdır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Laik olmayan bir düzende birey, vicdan sahibi bir özne değil; kutsallaştırılmış doğruların taşıyıcısı hâline gelir. İnanç, tercih olmaktan çıkar; zorunluluğa dönüşür. Benlik burada ölür.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Laiklik, benliğin nefes alabildiği kamusal alandır. Laiklik olmadan özgür düşünce, özgür inanç ve özgür vicdan mümkün değildir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>3. Özgürlük Arzu Değil, Sorumluluktur.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgürlük, istediğini yapmak değildir. Özgürlük, yaptığının ahlaki ve insani sonuçlarını üstlenebilmektir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sorumluluktan kaçan birey, özgür değildir; yalnızca yönlendirilmeye açıktır. Otoriteler tam da bu zayıflık üzerinden güç kazanır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hümanist benlik, özgürlüğü çocukça bir serbestlik değil, yetişkin bir ahlaki yükümlülük olarak savunur.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>4. Otorite, Benliğin Düşmanıdır.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otorite, güvenlik ve aidiyet vaat eder. Ancak bu vaatlerin bedeli çoğu zaman düşünmenin ve benliğin askıya alınmasıdır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünmeyen birey, kötülüğün sıradan aracına dönüşür. Tarih, benliğini otoriteye devreden “iyi insanların” yol açtığı felaketlerle doludur.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiçbir lider, hiçbir ideoloji, hiçbir kutsal anlatı, bireysel vicdanın yerini alamaz. Aldığı anda gayrimeşru hâle gelir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>5. Vicdan, İtaatten Üstündür.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vicdan, kurallara körü körüne uymak değildir. Vicdan, kuralların ahlaki anlamını sorgulama cesaretidir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter rejimler, itaatkâr bireyler ister. Liberal hümanizm ise vicdanlı benlikler ister. Vicdanlı olmak, gerektiğinde itaatsiz olmayı göze almaktır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İtaat, ahlak değildir. Ahlak, vicdanın risk alabilmesidir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>6. Eğitim: Benliğin Ya İnşası Ya İmhası</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğitim, benliğin kaderini belirler. İtaat odaklı eğitim, benliği pasifleştirir. Eleştirel eğitim, benliği güçlendirir.Ezberci, kutsallaştırıcı ve cezalandırıcı eğitim modelleri, özgür birey değil; uysal kitleler üretir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Liberal hümanizm, eğitimin amacının doğru cevaplar değil, sürekli sorular sorabilen benlikler yetiştirmek olduğunu savunur.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>7. Benlikten Vazgeçen Toplum Çöker</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benliğini terk eden birey, özgürlüğünü de terk eder. Benliğini terk eden toplum ise adaletini, vicdanını ve insanlığını kaybeder.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriteye teslim edilmiş toplumlarda hukuk göstermeliktir, ahlak araçsallaşmıştır, insan onuru ise pazarlık konusudur.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>8. Son Söz: Benliği Savunmak İnsanlığı Savunmaktır</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu manifesto bir davettir:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">– Düşünmeye cesareti olanlara – Vicdanını devretmeyenlere – Özgürlüğü konforla karıştırmayanlara – Benlik olmanın bedelini ödemeye hazır olanlara</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benliği savunmak, insanlığı savunmaktır. Laikliği savunmak, vicdanı savunmaktır. Özgürlüğü savunmak, sorumluluğu savunmaktır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve unutulmamalıdır:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benlik yoksa, insan yoktur.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 04 Jan 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/ozgur-benlik-manifestosu-1767346113.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Pluribus dizisinin düşündürdükleri</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/pluribus-dizisinin-dusundurdukleri-12355</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/pluribus-dizisinin-dusundurdukleri-12355</guid>
                <description><![CDATA[Peki bu dizi bana neden çok da bağlantılı görünmeyen simülasyon teorisini düşündürdü? Çünkü kovan zihnin bir hedefi olduğunu düşünüyorum: İnsanlığı, bir sonraki seviyeye çıkarmak. Bir sonraki seviye ne olabilir? İnsanların içinde bulundukları sefalete ve ıstıraba kesin bir son verilmesi. Bu nasıl mümkün olabilir? Onların bireyselliklerinin ortadan kaldırılması.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2000’lerin başında Nick Bostrom isimli filozof bugün hâlâ tartışılan “bir simülasyonda mı yaşıyoruz?” sorusunu farklı bir şekilde formüle ederek sormuştu. Bostrom kabaca aşağıdaki üç önermenin birisinin doğru olması halinde takip eden sonucun bizim simülasyonda yaşıyor olabileceğimiz fikri olduğunu savunmuştu.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a></span></span></p>

<ol>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlık “insanlık sonrası” bir evreye geçmeden önce yok olmamışsa,</span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herhangi bir insanlık sonrası medeniyetin kendi evrimsel tarihinin önemli sayıda simülasyonlarını çalıştırması mümkündür.&nbsp; </span></span></li>
	<li style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla biz bir bilgisayar simülasyonunda yaşamaktayız.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> </span></span></li>
</ol>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biraz daha açalım; Bostrom demektedir ki, gelecekteki uygarlığımız insan zihinlerinin bireysel olarak simülasyonlarını çalıştırmaya muktedirdir. O hâlde biz biyolojik zihinlerden öte, simüle edilmiş -belki dijitalize edilmiş- hesaplanmış varlıklar olabiliriz. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kısa yazıda Bostrom’ın makalesini analiz etmeyeceğim. Bu mümkün de değil. Bostrom’ın bakış açısından son zamanlarda dikkatimi çeken bir dizi hakkında görüşlerimi aktarmak istiyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Dikkat, spoiler içerir. </em></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Söz konusu dizi, 7 Kasım 2025’te Apple TV’de gösterime giren ve yakın zamanda bu sezonun son bölümü yayımlanan Pluribus dizisi. Breaking Bad ve Better Call Saul gibi başarılı TV dizilerini yapan Vince Gilligan ve ekibinin dizisi olduğu için izlenmeyi ve değerlendirmeyi de hak ediyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diziyi izleyenler Bostrom’ın makalesiyle ne ilgisi olduğunu sorabilirler. Açıklayacağım. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dizide fantastik kitaplar yazan Carol adlı yazarımızın (Helen adında bir karısı da vardır) dünyanın başına gelen katastrofik olaylarda yaşadıkları konu ediliyor. Dünyaya, Kepler 22b’den (gerçekten yakın zamanda keşfedilen bir ötegezegen/exoplanet) gelen bir sinyal gönderilir. Sinyalin muhteviyatı bir süre çözülemez. Ancak bir süre sonra sinyalin aslında bir viral RNA kodu olduğu anlaşılır. Yani bir virüstür bu. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabii ki insanlık yerinde duramaz ve bu koda göre virüsü laboratuvarda üretmeyi başarırlar. Virüs dünya nüfusundaki herkesi tek bir zihne, -bir tür kovan zihne<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[3]</a>- dönüştürür. Ancak yazarımız Carol da dahil 13 kişi<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[4]</a> bu virüse bağışıktır. Virüse maruz kalanlar mutludur, savaşlar, korkunç olaylar yaşanmamaktadır, kapitalizm, mülkiyet, bireysellik, hüzün, varoluşsal sancılar, olumsuz düşünceler yok olmuştur.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[5]</a> </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık insanların bireysel hiçbir değeri kalmamıştır. Herkes artık tek bir zihnin farklı görünümleridir. Dolayısıyla tavukçuda çalışan bir kadın uçak kullanabilmekte, bir kamyon şoförü ameliyat yapabilmektedir. Çünkü daha önce uçak kullanan pilotun ve doktorun tüm bilişsel ve bellek yapıları kovan zihindedir; ortak kullanıma açıktır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lâkin bu virüs dünyaya yayıldığı sırada herkes kovan zihninin deyimiyle o virüsle tek bir beden olma şerefine nail olamamıştır (!). İçerisinde Carol’ın karısının da bulunduğu dünyadaki 800 milyon kişi virüsün komplikasyonları nedeniyle ölmüştür. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Carol, hem tüm bu olan olayların saçmalığı hem de karısının ölümü sebebiyle adeta kovan zihne savaş açar. Bu arada kovan zihnin aşırı derecede merhametli, latif, halis, müzmin ve şefkatlidir. O kadar ki Carol kızdığında kovan zihin bir tür felce uğramakta ve bu esnada talihsiz insanlar ölmektedir. Carol onlara büyük bir zarar verdiğinde bile tek yaptıkları ondan uzaklaşmak olmuştur.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[6]</a> </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan kovan zihin, bu zihinde olmanın neden muhteşem bir şey olduğunu Carol’ın anlamadığını ve bunu muhakkak deneyimlemesini Carol’a ısrarla söylemektedir. Ve bu bağışıklığa çare bulduklarında Carol da dahil diğer 13 kişiyi “kendilerinden” yapacaklardır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir süre sonra gerçekten bir “çare” bulurlar ve 13 kişiden biri (Perulu bir kız sanırsam, hatırlamıyorum) onlardan biri olur. Carol açtığı savaşta kalan 12 kişiden biri hariç kimseden destek bulamaz. Manoussos adında bir Paraguaylıdır bu. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kovan zihnin özellikleri şunlardır; yalan söyleyememektedirler. Yani siz onlara meseleyi açmadığınız sürece en hassas meseleyi bile ancak ve ancak saklayabilirler. Carol bunu, bir süre sonra bağışıklığa çare bulduklarını kendi aklına gelip sorduğunda anlamıştır. Bir diğer özellik de bazı dizilerde, filmlerde ve kitaplarda gördüğümüz bir profil olan rahatsız edici kült üyelerine benzemeleridir. Verimlilik olması adına ortak yerlerde yatıp kalkmaktadırlar. Devamlı mutludurlar. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki bu dizi bana neden çok da bağlantılı görünmeyen simülasyon teorisini düşündürdü? Çünkü kovan zihnin bir hedefi olduğunu düşünüyorum: İnsanlığı, bir sonraki seviyeye çıkarmak. Bir sonraki seviye ne olabilir? İnsanların içinde bulundukları sefalete ve ıstıraba kesin bir son verilmesi. Bu nasıl mümkün olabilir? Onların bireyselliklerinin ortadan kaldırılması. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bostrom’un yakın zamanda Youtube’da felsefe içerikleri hazırlayan Alex O’ Connor ile yaptığı bir röportajda O’ Connor’ın sorusuna şu cevabı verdiğini not etmiştim, mealen aktarıyorum: </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>O’Connor: Sence insan ıstırabına son vermek için bir makine zekasına geçiş için bir düğmeye basman gerekseydi bunu yapar mıydın? </em></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bostrom: Ben kendimi bunu yapmak için ehil görmesem de senaryo eğer bunu gerektiriyorsa, insan medeniyetinin makine zihne geçmesi gerektiğini düşünüyorum</em>.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[7]</a> </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu bir kenara koyalım ve buna aşağıdakileri de ekleyelim. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pluribus dizisinde cevap verilmeyen pek çok şey var; teorilerden biri Manoussos denilen Paraguaylının aslında bir telsiz frekansı bulmasıyla ilgili. Bu frekans kovan zihnin iletişimini sağlıyor ve frekans aynı zamanda Mezmurlar kitabındaki ayet ve bölüm başlığının da adı<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[8]</a>: </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Çünkü bana karşı inayetin büyüktür; </em></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Ve canımı derin ölüler diyarından kurtardın.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" style="color:#467886; text-decoration:underline" title=""><strong>[9]</strong></a> </em></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu teolojik referans ne anlama geliyor? Yani kovan zihne girenler aslında bir tür Vahdet-i Vücud tecrübesi mi yaşıyorlar? Tek bir entitenin içerisinde eriyerek, kesin çürüme, yokoluş ve ölümden kurtulduklarını mı tecrübe ediyorlar? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha da ötesi tıpkı YZ modelleri gibi olması; her bir bireyle olan YZ karşılaşmasının “ortak bir havuzda” birleştirilmesi gibi. ChatGPT benim bilişsel modellememi onunla yazışmamdan çıkarıyor, öbürüyle olanı alıyor ve ortada aslında bireye ait olan bir şey değil; standarda indirgenmiş bir ifadeler ve tanımlar bütünü yer alıyor. Ne kadar da Pluribus’taki kovan zihne benziyor değil mi?&nbsp; </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte bu beni aynı zamanda endişelendiren kısmı. Bostrom’un söyledikleriyle birlikte ele alalım. Belirttiğim gibi Bostrom’un makalesini analiz etmeyeceğim ama arkasında bir kurtuluş mitolojisi var gibi görünüyor; buna Yunanca soteria/σωτηρία (yani kurtuluş) kökeninden gelme bir tanım da veriliyor: Soteriyoloji. Yani kurtuluş ilmi. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beni mitoloji rahatsız etmiyor; rasyonel görünümlü mitolojiler daha rahatsız ediyor diyebilirim. Bu transhumanist ya da posthumanist kurtuluş teorisi ve fütürizmlerin, geleneksel kült ve tarikat ideolojilerinden farkı nedir? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Okurun beni bu sarkazm için affetmesini dileyerek söylüyorum: Pluribus’taki kovan zihnin, tamamen sahte tahammülü, riyakâr fikir ve zikri, takiyye yapmayı seven hoşgörüsüyle Fethullahçılardan ve Nakşibendilerden farkı ne olabilir? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette henüz dizi bitmeden bu kovan zihnin niyet ve amacını çözdüğümü iddia etmiyorum ama neticede amacın ne olduğunu sorduğumuzda da başka bir fikir aklıma gelmiyor; insanlığın kurtuluşu… Bu kurtuluş bireyselliğin sona erdirilmesinden başka, dolayısıyla da insanın simülasyona indirgenmesinden başka ne olabilir? İster dünya dışı isterse de yapay zekâ vesilesiyle olsun, asıl korkunç olan tüm acıya rağmen insanın kendine özgünlüğü değil midir? Tüm sanat, bilim ve felsefede bulduğumuz bu modelin eşsiz ve bireysel olağanüstülüğünün üstüne hangi saçma kurtuluş öğretisi çıkabilir? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vince Gilligan gibi zeki bir adamın, dizide vurgulanan Carol’ın bireyselliği ve kovan zihnin kolektivizmi arasındaki karşıtlığı komünizm-kapitalizm düalizmine indirgeyecek kadar sakil olduğunu hiç mi hiç sanmıyorum; bence bu sorular Gilligan’ın aklında olan sorular. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cevapların ne olduğunu hep birlikte göreceğiz ama dizinin vereceği cevabın da bu minvalde olduğu düşüncesindeyim. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İzlemenizi tavsiye ediyor, gecikmiş mutlu yıllar dileklerimi iletiyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a> Nick Bostrom, “Are We Living in a Computer Simulation?” <em>The Philosophical Quarterly, Cilt 53, Sayı. 211, </em>Nisan 2003, sf. 243-455. <em>&nbsp;</em></span></span></p>

<div>
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> Nick Bostrom, a.g.m., s.243-244. </span></span></p>
</div>

<div>
<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[3]</a> Kovan zihin, bireylerin münferit bir bilinç ve iradelerinin olmadığı, tek bir zihne bağlı bulunduğu zihin yapısıdır. Zooloji bilgim olmadığı için bu benzetme ne kadar doğru bilemem ama arı kovanlarının yapısının böyle olduğu düşünüldüğü için kovan zihin denmektedir. Arılar gerçekten böyle mi yoksa bireysellikleri var mı? Bunu bilmiyorum. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[4]</a> Elbette İncil’e referans olmadan olmazdı. Carol hariç 12 kişi havarilere referanstır. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[5]</a> Ancak rejimleri açlık sorunları vardır ve hatta dizide belirtildiği üzere eğer buna bir çözüm bulamazlarsa kovan zihnin bağlı bulunduğu 7 milyar insan 10 sene içerisinde ölecektir.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[6]</a> Başka bir İncil referansı; İsa’nın 40 gün çölde yalnız kalması gibi, Carol da onlar uzaklaştığında 40 gün yalnız kalmıştır. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[7]</a> <span style="color:#467886"><u><a href="https://www.youtube.com/watch?v=J-_5ZXYDCkw&amp;t=971s" style="color:#467886; text-decoration:underline">Deceiving AI Might Backfire On Us - Nick Bostrom</a></u></span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[8]</a> Bu bilgiyi bana gönderen Emircan Özenir’e teşekkürler, bunu bilmiyordum. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[9]</a> Kitab-ı Mukaddes, Kitab-ı Mukaddes Şirketi Yayınları, İstanbul, 1993: s.591. </span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 03 Jan 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/pluribus-dizisinin-dusundurdukleri-1767345795.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yalnız gezginin haritası: ‘Başka’nın topraklarında kaybettiğim ‘Ben’ durakları</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yalniz-gezginin-haritasi-baskanin-topraklarinda-kaybettigim-ben-duraklari-12343</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yalniz-gezginin-haritasi-baskanin-topraklarinda-kaybettigim-ben-duraklari-12343</guid>
                <description><![CDATA[Sonuçta, arayışımız belki de şu: Başkalarının haritasında cömert bir rehber olmakla, kendi haritamızda sabırlı bir kâşif olmak arasındaki dengeyi bulmak. Bu iki rol birbirini dışlamaz; aksine, ancak ikincisinin farkındalığıyla, önce anlamını sonra sağlamlığını kazanır. Aşk da, dostluk da, tüm insani bağlar da bu dengenin üzerine inşa edildiğinde ayakta kalır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu hafta, elimde bir harita olduğunu fark ettim. Üzerinde çizilmiş yollar, işaretlenmiş şehirler var: “Burası Ahmet’in kariyer krizi geçirdiği geçit”, “Şu tepenin ardı Elif’in yeni başlangıcı”, “Bu nehir, tanımadığım bir çocuğun gözyaşlarıyla çizilmiş”. Ve tabii, en belirgin olanı: “Şu uçsuz bucaksız ova, aşkımın soluk aldığı, benim soluğumun kesildiği yer.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnanılmaz derecede detaylı, sevgiyle, özenle çizilmiş bir harita bu. Tek bir eksiği var: Üzerinde ‘Ben’ yazan bir şehir, bir nehir, hatta küçük bir çeşme bile yok. Kendimi, başkalarının coğrafyasını keşfetmek için yola çıkmış, ama evinin yolunu unutmuş bir kâşif gibi hissediyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada klasik Stoacılık veya Varoluşçuluğa girmeden, bana bu tuhaflığı anlatan bir kavram geldi aklıma: ‘Dışarıdanlık’ (Exteriority). Bu, 20. yüzyıl filozofu Emmanuel Levinas’ın merkezindeki fikir. Levinas, gerçek etiğin, “Öteki”nin yüzüyle karşılaştığımız an başladığını söyler. O yüz, bize “Beni öldürme” der ve bu, bizde sınırsız, koşulsuz bir sorumluluk duygusu uyandırır. İşte benim yaptığım da buydu sanıyordum: Ötekinin yüzüne sonsuz bir dikkatle bakmak, onun ihtiyacına köprü olmak. Yoksa Levinas’ı yanlış mı anlamıştım? Belki de kendi ‘içerim’ o kadar boşalmıştı ki, tüm varlığımı ‘dışarıya’, başkalarının varoluşuna akıtmak, kendi boşluğumun yankısını susturmanın bir yoluydu. Bu, bir dost için de, bir yabancı için de, hatta en çok da aşk dediğimiz o benzersiz 'Öteki' için de geçerliydi. Onun haritasını okumak, kendi haritamı unutturacak kadar büyülü olmakla beraber çok ağır bir sorumluluktu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu düşünce beni, Türkçede “Dünyada-olma” (In-der-Welt-sein) kavramıyla tanıdığımız Martin Heidegger’e değil de, onun öğrencisi Hans-Georg Gadamer’in “Ufukların Kaynaşması” fikrine götürdü. Gadamer, anlamanın, kendi ufkumuzla, karşımızdakinin ufkunun birleştiği yerde gerçekleştiğini söyler. Peki ya ben?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sürekli başka ufuklara yelken açarken, kendi ufkumun sınırlarını bile unutmuş, onu haritadan silmiştim. Anlamak için kendimle birleşmem gereken bir ufkum kalmamıştı artık. Örneğin aşkta,belki de en büyük yanılgım buydu: Ufkumuzu tamamen onunkine bırakarak kaynaşacağımızı sanmak. Oysa gerçek kaynaşma, iki ayrı ufkun buluşmasıdır; birinin diğerini sildiği değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra, daha az bilinen ama tam da bu yalnız gezgin halimi anlatan bir isim aklıma geldi: Meksikalı filozof ve şair Octavio Paz. O, “Yalnızlık Dolambacı” adlı muhteşem denemesinde, modern insanın kalabalıklar içindeki derin yalnızlığını anlatır. Paz’a göre, başkalarına sürekli açılmamız, aslında kendi içimize kapanmamızın bir sonucu olabilir. Belki de ben, başkalarının hayatlarına kurduğum o görkemli köprülerin altında, kendi yalnızlık ırmağımın sessizce aktığını duymak istemiyordum. Köprüler, ırmağın sesini bastıran birer gürültü duvarı işlevi görüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve aşk… Aşk, bu sessiz ırmağın üzerine kurduğum en görkemli, en narin ve&nbsp; nihayetinde en aldatıcı köprüydü. Onun kıyısına o kadar güzel bir şehir kurarsın ki, kendi toprağındaki kulübenin harabesini unutursun. Onun dağlarının gölgesi senin tepelerini öyle bir örter ki, artık güneşin nereden doğduğunu bilemezsin. Harita ortaktır, evet, ama pusulanın ibresi artık yalnızca bir kalbin ritmiyle titrer. Ve bir gün, o köprünün tam ortasında durduğunda anlarsın: Karşıya ulaşan bir yol değilmiş bu, sadece kendi kıyından uzaklaşmanın bir yöntemiymiş. Kendi evinin yolunu tarif edemeyecek kadar başkasının diyarında kaybolmuş bir gezgin gibi kalakalırsın.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neydi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonunda tüm pusulalar aynı gerçeğe dönüyordu: Kendine ait bir merkezin yoksa, etrafında dönecek bir şeyin de yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Ve bilmelisin, bu engin olmasa da tecrübe edilmiş bir farkındalık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">‘Yamalı&nbsp; yelkenlerle açık denizlere açılamazsın.’</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İtiraf etmeliyim ki, bu satırların mürekkebi, tam da böyle bir yolculuğun batığından süzülüyor. Yamalı yelkenlerle çıktığım o seferde, elimdeki haritanın mürekkebi suya dayanıksızdı. Her dalgada “ben” yazan bir şehir, “ben” akan bir nehir silinip gitti. Geriye, üzerinde sadece “o”nun diyarlarının çizili olduğu ıslak, yırtık bir kâğıt parçası ve tarifsiz bir yönsüzlük duygusu kaldı. İşte o batıktan çıkardığım pusula, şimdi bu satırları yazdırıyor.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki, bu haritayı yeniden çizmek mümkün mü?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte bu yüzden, bir deney öneriyorum: “Harita İğnesi”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her seferinde, bir başkasının (bir dostun, bir yabancının veya aşık olduğunuz kişinin) yoluna ışık olduğunuz, onun haritasında bir noktayı işaretlediğiniz o an, durup kendinize de küçük bir “iğne” batırın. Bu, somut bir hatırlatma olsun: “Burada, şu an, ben de varım. Bu bağın, bu köprünün, bu aşkın tam ortasında, bir 'ben' durağı var.” Bu iğne, partnerinize yazdığınız mesajın altına kendiniz için eklediğiniz bir “?”, birlikte izlediğiniz günbatımında içinizden geçen “Ben de buradayım” cümlesi, veya sadece içinizdeki o muazzam sevgi selinin ortasında, kendi sahilinizin kuru bir taşını avucunuzda hissetmek olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amacı, başkalarının geniş coğrafyasında, kendi varlığınıza dair ufak ama kalıcı izler bırakmak. Aşk da dahil her türlü bağ, ancak iki tam ve bütün haritanın yan yana durduğu, birbirine saygıyla baktığı yerde gerçek bir "biz" yaratabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Dip not:Mürekkebi lütfen kaliteli seçelim.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu izler zamanla birikir ve yavaş yavaş, bir yol haritasına dönüşür. Fransız düşünür Gaston Bachelard’ın dediği gibi, bu izleri takip etmek, kayıp bir kenti değil, şiirsel ve korunaklı bir “yuva”yı keşfetmenin yolunu açar. “Mekânın Poetikası” tam da bunu anlatır: Bize ait olan mekân, sadece fiziksel değil, ruhun haritasında kendini gösteren bir sığınaktır. Aşk ise, bu şiiri iki kişilik yazma cesaretidir; tek bir kişinin kalemiyle değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Ben aşk ile örnekledim. Sizler yaşamın her haliyle düşünebilirsiniz.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta, arayışımız belki de şu: Başkalarının haritasında cömert bir rehber olmakla, kendi haritamızda sabırlı bir kâşif olmak arasındaki dengeyi bulmak. Bu iki rol birbirini dışlamaz; aksine, ancak ikincisinin farkındalığıyla, önce anlamını sonra sağlamlığını kazanır. Aşk da, dostluk da, tüm insani bağlar da bu dengenin üzerine inşa edildiğinde ayakta kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada sorum şu: Siz, hangi haritanın izini sürüyorsunuz? Sevginin, dostluğun, sorumluluğun ortak kıtalarında, kendi adanız hâlâ haritada mevcut mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de ilk iğne, tam da bu soruyu sorarken, kendi kalp atışınızın sesini dinleyerek batırılabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü her gerçek harita, ancak bir kalbin ritmiyle başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazar Notu:&nbsp;Bu haftaki Yeni Arayış köşemi okuyup da “Bu ne? Felsefe dergisi mi bu? Nerede o her zamanki kütüphanedeki kitapla başlayan politik yolculukların, direniş sloganların?” diyen okurlarım için küçük bir açıklama: Evet, bu hafta size ters köşe yaptım. Dışarıdaki haritalardan içeridekine bir yolculuk... </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama yeni yıla girerken, belki de hepimizin kendi iç coğrafyasını da keşfetme zamanıdır. Yeni yıl, sokaklardaki yürüyüş değil belki, kendi sınırlarında cesaretle “BURADAYIM” diyebileceğin bir iç manifesto için mükemmel bir başlangıç. O yüzden, bu hafta böyle. Önümüzdeki hafta yine bildiğimiz sokak aralarında, satır aralarında belki bir direnişte buluşmak üzere. (Mürekkep konusunda ısrarım sürüyor.)</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 31 Dec 2025 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/yalniz-gezginin-haritasi-baskanin-topraklarinda-kaybettigim-ben-duraklari-1767114315.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İbni Haldun’un sesini duymak</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ibni-haldunun-sesini-duymak-12341</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ibni-haldunun-sesini-duymak-12341</guid>
                <description><![CDATA[Öyle anlaşılıyor ki bir yandan fütuhatçılık sürdürülmüş, öte yandan yerleşik toplumun keyifli yaşamının getirdiği rehavette bilim akıllarının ucuna dahi gelmemiş. Hallac-ı Mansur, İbni Arabi kökenli özgürlükçü, hümanist tasavvufun yerini Kahire’den gelen tutucu akımların İslam yorumu almış.Yerleşik toplumun nimetleri sanat, edebiyat, şiir ve müzikte zirveye ulaşılmış ama bilim adamı yetişmemiştir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bir Zamanlar Varoluşçuluk Rüzgarları eserdi…” başlıklı yazımızda ülkemiz aydının son yıllarda felsefeye önem vermeğe başladığını belirtmiştik. Felsefe rüzgarlarından çok önce sosyoloji alanında cidi bilimsel çalışmalara aşinaydık. Ziya Gökalp’in etkisiyle güçlü bir Auguste Comte-Durkheim ekolü oluşmuştu.Marksizmin serbestçe konuşulmaya başlanması ve Max Weber’in alana girmesiyle birlikte ülkemizin değerli ve etkili sosyologları bilim arenasına dikkat çeken yorumlar getirdiler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sosyolojinin felsefenin çatısından ayrılıp bağımsız bir bilim haline gelmesi XIX. Yüzyılın başlarına dayandırılmaktadır. Oysa , Batılılar kabul etmese de Tunuslu Müslüman düşünür İbni Haldun(1332-1406) sosyoloji hatta sosyal psikolojinin gerçek kurucusudur. Kuruculuk ünvanında tereddüt etmiş olsalar da ünlü eseri Mukaddime 1868’de Fransızcaya çevrilmiş ve hemşerisi Tunus doğumlu Fransız sosyolog Gaston Bouthoul’un 1930 yılında yazdığı “İbn-Khaldoun: Sa Philosophie sociale-İbni Haldun’un Sosyal Felsefesi” adlı eseriyle birlikte üstat dünya toplumbilim tarihinin önemli isimleri arasında yer almıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Somut verilere bağlı bilimsel analizlere itibar etmeyip dualarla sosyal ve siyasal sorunları çözeceğine inanan tutucu İslam çevrelerinin zaten sosyal bilimler kavramından haberi yoktur.Yürekten inanan bir Müslüman olmasına rağmen İbni Haldun yobaz safsatalarına sırtını çevirip değişik kavimlerin yaşam tarzını bizzat yerinde inceleyerek çalışmalarını bilimsel temellere oturtmuştur. Osmanlı aydınları arasında XIX. yüzyılda kısmi çeviri ve atıflara rastlasak da Mukaddime’nin Fransadan takriben 80 yıl sonra ,1954’de Türkçeye kazandırılması "Müslüman Türkiye” açısından düşündürücüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İbni Haldun’un “kavimlerin kimliği” kuramını ana hatlarıyla açıkladıktan sonra Türk-İslam dünyası bağlamında analiz yapmaya çalışalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üstat diyor ki ulus, aşiret, “devlet” kimliklerinin oluşumunda başat etmen o toplumun yaşam biçimi ve coğrafi etmenlerdir. Ana hatlarıyla insanlar göçebe toplum (bedevi) ve yerleşik toplum (medeni) yaşam biçimiyle tarihsel süreçte yer alırlar. Uzun yol alabilme özelliğini haiz at ve deve sırtında ganimet peşinde koşan “bedeviler” önlerine gelen “medineyi- kenti” zapt edip oraya yerleşirler. Daha sonra başka bir göçebe, savaşçı kavim gelir aynı operasyonu gerçekleştirir. Arkasından bir başkası, bir başkası, yenisi tarihin akışını belirler..… Bu döngüsel süreç içinde toplumsal yaşam devam edip gider.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göçebe toplumun insanı merttir, dürüsttür, cesurdur, yalan dolan bilmez. Toplumu yöneten lider, şef, başbuğ da o topluma layık konumda adil ve ahlaklıdır.O denli sevilir ki , üstadın tabiriyle “asabiye bağı” diye adlandırılan dayanışma bilinci “şefin yarattığı otoriteye” mutlak bağlılık ruhunu yaratır. Bugünün tabiriyle karizmatik lider babadır, atadır, yanılması olanaksızdır, tebasına kol kanat gerer… Göçebe toplumda yaşayanlar ideal insanın prototipidir ama yerleşik toplumu zapt ettikten sonra rehavete kapılacak, zahmetsizce dünya nimetlerinden yararlanacak, zamanla yozlaşıp “medenileşecektir(!)”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yerleşik toplumun insanı medeniyetin sağladığı rahatlığı sürdürmek için çıkarlarını ön plana alma psikozu içine girer. Yalan söyler, dolandırıcı, üç kağıtçı ve düzenbazdır Asabiye bağı zayıflamış, yönetecisi de “böyle başa böyle tarak” konumuna gelmiştir. Eskinini yöneticisi yoktur artık,”asabiye bağı”,”karizmatik şefin otoritesi” uzaklarda kalmıştır. Harala gürele bir siyaset ortalığı hallaç pamuğuna çevirir. Düzen ve dayanışma tavsar, asabiye bağı ve gönülden bir saygıyla itaat edilen şef otoritesi aksamaya başlar. Medeni toplumun ahlaki erdemleri zayıflamış buna mukabil sanat, edebiyat, bilim, mimarlık ve “felsefeye” ilişkin eserler ön plana çıkmıştır. Medeni insan imanının yüceliğini ortaya koyan muhteşem ibadethaneler inşa etmeli, güzel ve rahat mekanlarda oturmalı; müzikle, sanatla ruhunu dinlendirmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İbni Haldun’a kulak verdikten sonra Türk-İslam uygarlığının serencamına bakalım…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hz. Muhammet’e bağlılığın ve heyecanın zirveye ulaştığı ilk dönemlerden kısa bir süre sonra dayanışma (asabiye bağı)bağı zayıflar ve Mekke-Kureyş aşiretin kurucu iki ailesi, Ümeyyeoğulları ile Haşimoğulları arasında sürtüşme başlayıp yüzyılları etkiler.Saygın ve yüce “şef otoritesininin” yerini “Halife-i Rüy-u Zemin -Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi” deyimi alır. Hilafetin 1517’de İstanbul’a taşınmasından sonra, zorunlu kural Kureyş aşiretine mensupluk olsa da Osmanlı Padişahları bu sıfatı duymazlıktan gelirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İslam dininin güçlenip yayılma sürecinin başlangıç döneminden hemen sonra göçebe- fütuhatçı konumdaki Türk ve Çerkezlerin askeri kadroya alınmasıyla birlikte Uzak Asya’dan, Anadolu’ya kadar büyük imparatorluklar kurulmuştur.Köklü ve önemli kültür, bilim, sanat birikimlerinin mirasçıları olan Mezopotamya ,Mısır, Pers “medinelerini” fetheden savaşçı güçler, İbni Haldun’un dediği gibi bu “medeniyetlerin”görkemli miraslarınını özümsemiş ve bilimde, sanatta, felsefede yeni keşifler, yeni buluşlara imza atmıştır. Hristiyan Avrupa Orta Çağın karanlıkları içinde bocalarken İslam Alemi El Kindi, Farabi, İbni Sina, İbni Rüşt, El-Harizimi, İbnü’l Heysem gibi bilim, kültür insanları ve filozoflarla dünyayı aydınlatmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tıpkı üstadın belirttiği gibi zamanla rehavet başlar, entrikalar devreye girer, dürüstlük ve erdemin yarattığı “asabiye bağı” zayıflar sıkıntılar vahim sonuçlar doğurur. Emevilerin ömrü 90 yıl gibi kısa bir sürede sona erdikten sonra Abbasiler döneminde ”bedevi”kökenli askerlerin de yer aldığı taht kavgaları imparatorluğu zayıflatır.Kültür ve bilim üretmek, dünya çapında düşünür ve bilim insanı yetişmesine tanık olmak Haçlı Seferlerine kadar sürmüştür. 1258 yılında savaşçı Moğolların Bağdat’ı zapt etmesiyle birlikte yeni bir döneme geçilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Artık İslamın bayraktarlığına göçebe kökenli Türkler sahiplenmiştir. Selçuklu hükümdarları Mezopotomya-İran ve Arap-İslam uygarlık ve kültürünün sentezinin “medinelerini” yönetmeye başlarlar. İki yüzyıl kadar süren bu yerleşiklik Moğol istilalarıyla dağılır. Moğol istilaları nedeniyle Anadolu’ya gelip yeni vatan arayışları içindeki Osmanlılar göçebe- fütuhatçı kimliklerini sürdürmekteydiler. Fethettikleri Bizans “medineleriyle” uyum sağlamakta, yerleşik kültürün olanaklarından yararlanmaktaydılar. Kuruluş döneminde “asabiye bağı” Fetret Dönemine (Otorite Boşluğu-1402-1413) kadar devam etmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbulun fethi, oradan Viyana kapılarına kadar gidilirken “yerleşik toplum” yapılanması içerisine girilmiş ve bu coğrafyaların kültür, sanat, mimari ve müziğiyle ırksal ve kültürel alaşımlar oluşturulmuştur. Yerleşiklik sağlanmış ama Abbasilerde olduğu gibi bilimsel bir şahlanış yaşanmamıştır. İbni Haldun paradigmasının açısından durumu irdelersek göçebelik- “fütuhatçılık” bedevilikten medeniliğe geçip geçilmediğinin üzerinde durmak gerekiyor. Sürekli savaşılmış, sefere çıkılmadığı zaman yeniçeri başkaldırıp hünkarı harekete geçmeğe zorlamış. Yani sevgiye bağlı “asabiye bağı” diye bir şey kalmamış, yerini entrikalar almıştır… Ailesi ve köklerinden uzaklaştırılan devşirme kulların, kapıkullarının ulufe ve ganimet ana geçim kaynağıydı. “Muhteşem Yüzyılda” Osmanlı İmparatorluğu denizlerin ve üç kıtanın hakimi olarak dünyanın en güçlü devletlerinden biriydi. Öyleydi de, Abbasilerde olduğu gibi dünya çapında bilim adamları yetiştirememiş, böyle bir kaygı da duymamıştı. Savaş teknolojisi geliştirilsin yeter de, artar da… Fütuhata bu gerekli… Öyle anlaşılıyor ki bir yandan fütuhatçılık sürdürülmüş, öte yandan yerleşik toplumun keyifli yaşamının getirdiği rehavette bilim akıllarının ucuna dahi gelmemiş. Hallac-ı Mansur, İbni Arabi kökenli özgürlükçü, hümanist tasavvufun yerini Kahire’den gelen tutucu akımların İslam yorumu almış.Yerleşik toplumun nimetleri sanat, edebiyat, şiir ve müzikte zirveye ulaşılmış ama bilim adamı yetişmemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa aynı dönemlerde Avrupa rönesansı, akıl çağını yaşıyor, sanayi devrimini gerçekleştirecek, Leonardo da Vinci, Copernicus, Galileo, Kepler, Newton, Descartes, Torricelli, James Watt, Volta (Volt) gibi bilim insanlarını yetiştirecek. Buharlı makineden tutun, elektriğin değişik alanlarda kullanılması, bilgisayar çağı, yapay zekaya kadar geliş, telefon, radyo, tv hepsi onların eseri. Batı dünyasının gaddarlığı, keşfettikleri yeni kıtalardaki eziyet ve vahşetleri felaketten öte zulümün dik âlâsıydı… Ne var ki onlar “ganimeti bilim ve yatırıma dönüştürmeyi becermiş” biz ise matbaayı 150 yıl sonra ülkeye getirmişiz. Katip Çelebi gibi bilimsel çalışmalar içinde olan insanlarımızdan, çiçek aşısının keşfinden söz edebiliriz, ama yukarıda isimlerini saydığımız mucit ve doğa kanunlarını keşfeden bilim insanlarının adını veremiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İbni Haldun’un muhteşem analizleri “kavimlerin” kitle psikolojisi, sosyo-ekonomik yapıları, kimlik ve aidiyetlerini anlamada önemli bir paradigmadır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 31 Dec 2025 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/ibni-haldunun-sesini-duymak-1767113408.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Turizmin tanıtımında Türk dizileri</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turizmin-tanitiminda-turk-dizileri-12329</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turizmin-tanitiminda-turk-dizileri-12329</guid>
                <description><![CDATA[Bakanlığın yurt dışında bazı ülkelerde çok izleyici alan, Türk dizilerinden esinlendiği ve ülkenin tanıtımında yararlanmak istediği anlaşılıyor. Kültür ve Turizm Bakanı İstanbul’da AKM’de düzenlediği toplantıda bu dizilere vurgu yapıyor. Yurda yılda 1 Milyar dolar döviz kazandıran dizi sektörünün, turizmin tanıtmasında çok etkili olacağının altını çiziyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Türk kamuoyu “Dünya Liderliği” eksenli, “Osmanlı Rüyası” söylemleri ile avunurken, bölgemizdeki siyasal sınırlar köktenci değişikliklere uğruyor. İktidar, Suriye’deki Baas rejimine karşı siyasal eğilimlerine uygun bulduğu, HTŞ’ ye geniş kapsamlı destek verdi. Bu politika bir süre ABD ve İsrail’in çıkarlarıyla örtüştü. Suriye’nin stratejik bölgelerinin ve Golan ’ın İsrail’e kesin ilhakıyla başlayan, yeni dönem Türkiye’nin bu ülkeye ilişkin politikasının başarısızlığını gösteriyor.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD Ortadoğu’daki Anglo-Sakson İttifakı’nın çıkarlarını, İsrail ile geliştirilmiş askeri ve alternatif İpek Yolu oluşturmakta görüyor. Doğu Akdeniz’de bu kez Yunanistan-G. Kıbrıs ve İtalya’nın da yer aldığı yeni ekonomik ve askeri çıkar alanlarına öncülük ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yetmemiş olmalı ki, Azerbaycan ile İsrail arasında geliştirilen işbirliği ve Ermenistan ile bu ülke arasındaki gerginliklerin giderilmesine yönelik çalışmalar da orta vadede Türkiye’nin dikkatli davranmasını gerektiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rusya -Ukrayna savaşında iki ülke ile ilişkilerini yakın zamana kadar dengeli yürüten, Türkiye’nin son günlerde dış politika çizgisini ABD Trump’ın hoşuna giden yörüngeye oturtması, S-400 ler hakkında ortaya atılan söylentiler de eklenince, bir takım güçlüklerle karşılaşılabileceğimizi gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son gelişmeler; ne iktidarın kısa vadeli iktidar ömrünü uzatmaya odaklanmış değişken yaklaşımları ve ne de muhalefetin soyut söylemleriyle yorumlanabiliyor. Bu aşamada Türkiye’nin Turizmini doğrudan etkileme olasılığı çok yüksek dış politikaya ilişkin yorumları, uzman diplomatlarımıza bırakmak kuşkusuz yerinde olur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa son bir kaç yılda Türkiye’nin turizmde 1 numaralı alıcısı konumuna gelen, Rus Pazarı’nın gelişmelerden olumsuz etkileneceğini de dikkate almak zorundayız. Salt yukarıdaki nedenler yüzünden dış politikadaki değişiklikler turizmcileri diğer sektörlerden çok daha fazla etkileyeceğe benziyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yazık ki, turizm sektörünün meslek örgütleri gelişmelerle bu yönden ilgilenmek bir yana son derece sessiz kalmayı yeğlediler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa bu süreçte Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın çalışmalarına karşı çıkmak yerine destek veriyorlar. Bu çalışmalar içinde en çarpıcı olanı; sektördeki bazı paydaşlarla birlikte açıklanan, “kısa diziler”. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bakanlığın yurt dışında bazı ülkelerde çok izleyici alan, Türk dizilerinden esinlendiği ve ülkenin tanıtımında yararlanmak istediği anlaşılıyor. Kültür ve Turizm Bakanı İstanbul’da AKM’de düzenlediği toplantıda bu dizilere vurgu yapıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yurda yılda 1 Milyar dolar döviz kazandıran dizi sektörünün, turizmin tanıtmasında çok etkili olacağının altını çiziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk bakışta bu yaklaşımın pratikte yarar sağlayacağı düşünülebilir. Ancak gerçek hayattaki değerlendirmeler, Bakanımızın görüşlerinden çok farklı. Örneğin Rusya’da.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçtiğimiz günlerde bazı Rus Sivil Toplum Kuruluşları, Moskova’da düzenledikleri açık hava toplantısında; Türk dizi içeriklerinin Rus toplumunun anlayışına ters gelen, konuları işlediğini öne sürdüler. Bu dizilerin Rus televizyon kanallarında yayınlamasına son verilmesini istediler. Özellikle şiddet, kadınlara yönelik davranışlar ve sertlik, dolandırıcılık, sahtekarlık gibi konuların, Rus toplumsal anlayışıyla bağdaşmadığını açıkladılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Umarız Bakanlığın bu düşünceleri, büyük reklamlarla duyurulan ve sonuçta birkaç yandaş sanatçıyı parlatmayı amaçlayan, “Anadolu Kültür Yolu” çalışması gibi tasarlanır ve sınırlarımızın ötesine taşınmaz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bakanlığın çalışmaları; Avusturya’da Viyana Kuşatması, Yunanistan’da İstanbul’un Fethi temalı mini dizlerle hayata geçirilirse, turizmcilerin işler çok güçleşir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 28 Dec 2025 00:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/turizmin-tanitiminda-turk-dizileri-1766850817.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dil kime ait, İktidar kime?</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/dil-kime-ait-iktidar-kime-12321</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/dil-kime-ait-iktidar-kime-12321</guid>
                <description><![CDATA[Her dilin kendine özgü bir dünya görüşü barındırması, dilin insan ile onu çevreleyen doğa arasına giren aracı bir yapı olarak konumlanmasına yol açar. Böylece dil, yalnızca kültürün bir ürünü değil; aynı zamanda kültürü, düşünceyi ve toplumsal gerçekliği sürekli yeniden kuran etkin bir güç hâline gelir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Konuştuğumuz dil, ne düşündüğümüzden çok, nasıl düşündüğümüzü belirler.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gündelik hayatta kullandığımız kelimeler yalnızca dünyayı —ya da dünyamızı— betimlemez; onu nasıl anlamlandırdığımızı da belirler. İnsan, dili yalnızca kullanan değil, onun içinde yaşayan bir varlıktır ve kendisini kuşatan dilsel yapıların çoğu zaman farkında değildir. Farkında olmadan, sessizce ve sürekli olarak dil aracılığıyla inşa ettiğimiz bu dünya, yalnızca bireysel düşüncelerimizi değil, toplumsal ilişkilerimizi de şekillendirir. Dil bu anlamda, düşünceyi biçimlendiren etkin bir araç olarak karşımıza çıkar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Doktora sürecimde, ilk derslerimden birinde, hayat görüşüme çok etki eden bir hocam “Önce dili temizlememiz lazım” dediğinde, o an bu cümlenin ağırlığını tam olarak kavrayamamıştım. Ancak geçen yıllar içinde, dil temizliğinin yalnızca akademik bir hassasiyet değil, gündelik hayatın tam merkezinde duran bir mesele olduğunu her gün biraz daha fazla fark ettim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kullandığımız dilin masum olmadığını; her şeyin dilde başlayıp dilde şekillendiğini fark etmek çok zaman almadı. Dilin, şiddete giden ilk adım olduğunu ve şiddetin, fiziksel biçimlerine ulaşmadan çok önce dilde kurulduğunu görmekle başladı bu farkındalık. Önce “şaka” denilen, espriyle yumuşatılan, zararsız gibi görünen sözler; giderek doğallaşan, normalleştirilen ifadelere dönüşür. Ardından önemsenmeyen davranışlar gelir ve nihayetinde açık şiddet biçimleri ortaya çıkar. Zamanla bunun yalnızca fiziksel şiddetle sınırlı olmadığını; görünmez, psikolojik ve simgesel şiddet biçimlerinin de büyük ölçüde dil üzerinden üretildiğini fark ettim. Özellikle toplumsal cinsiyetle ilgili meselelerde dilin rolü son derece belirleyicidir. Kimlikleri tanımlayan, ötekileştiren, hiyerarşi kuran ya da görünmez kılan pek çok söylem, gündelik dilin içine sinsice yerleşmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gündelik hayatta sıklıkla karşılaştığımız cinsiyetçi küfürler, dilin nasıl işlediğine dair çarpıcı bir örnek sunar. Bugün neredeyse her cümlenin sonuna eklenen bu tür ifadeler, büyük ölçüde kadın bedenini, kadınlık hâllerini ya da belirli cinsiyet kimliklerini aşağılayan bir dil üzerinden kuruludur. Bu durum tesadüfi değildir. Burada açık bir hiyerarşik yapıdan söz etmek mümkündür. Stuart Hall’un ikili karşıtlıklar üzerine yaptığı tartışmalarda vurguladığı gibi, bu tür karşıtlıklarda taraflardan biri her zaman diğerine göre daha “üst”, daha “değerli” ve daha “güçlü” olarak konumlandırılır. Kadın–erkek karşıtlığında da benzer bir durum söz konusudur. Kadının aşağıda konumlandırıldığı bu yapı içinde, “kadın”a atıf yapan bir ifade tek başına bir hakaret ya da küfür hâline gelebilir. Böylece kadınlık, aşağılanabilir ve cezalandırılabilir bir konuma itilmiş olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu cinsiyetçi küfürlerin önemli bir bölümünde, cinsel eylemin doğrudan bir cezalandırma ve tehdit aracı olarak kullanıldığı görülür. Dil içinde kurulan bu anlatılarda, bir tarafın güç sahibi olduğu, diğer tarafın ise pasif, aşağılanan ve cezalandırılan bir konuma yerleştirildiği varsayılır. Üstelik hakaret çoğu zaman doğrudan kişiye değil; onu doğuran, yetiştiren ya da onunla ilişkilendirilen kadınlar üzerinden kurulur. Bu da şiddetin bireysel değil, yapısal bir karakter taşıdığını gösterir. Bu tür ifadeler sıklıkla “o anki öfkenin dışavurumu” olarak savunulsa da, aslında erilliği güçle özdeşleştiren, kadını aşağılayan ve şiddeti meşrulaştıran bir dilsel düzenin parçasıdır. Çoğu zaman “sinir anında söylendi” ya da “herkes kullanıyor” gibi gerekçelerle geçiştirilen bu söylemler, dilsel görelilik perspektifinden bakıldığında yalnızca mevcut düşünce biçimlerini yansıtmakla kalmaz; onları yeniden üretir ve toplumsal bellekte kalıcı hâle getirir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzer bir durumu sosyal medya dilinde de görmek mümkündür. Kadınlara, LGBTİ+ bireylere ya da farklı kimliklere yönelik ifadeler çoğu zaman ironik, mizahi ya da “laf sokma” biçiminde dolaşıma girer. Doğrudan fiziksel şiddet içermediği için bu dil zararsızmış gibi algılanır. Oysa Gayatri Chakravorty Spivak’ın “Madun konuşabilir mi?” sorusunda işaret ettiği gibi, dil; kimin konuşabileceğini, kimin susturulacağını, kimin görmezden gelineceğini ve kimlerin hedef hâline getirileceğini belirleyen görünmez sınırlar çizer.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle dil, yalnızca anlatımda kullandığımız nötr bir araç değildir; toplumsal güç ilişkilerinin sessiz ama etkili bir taşıyıcısıdır. Bu anlamda dil ideolojiktir. Hangi kelimelerin dolaşıma sokulacağına, hangilerinin bastırılacağına, hangilerinin anlamının boşaltılarak yeniden üretileceğine çoğu zaman iktidar ilişkileri karar verir. Bir dönemde suç atfedilen bir kelimenin, başka bir dönemde yüceltilen bir simgeye dönüşebilmesi, dilin bu ideolojik işleyişinin en açık göstergelerinden biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam da bu nedenle dil, yalnızca kültürün bir yansıması değil; kültürü, düşünceyi ve toplumsal gerçekliği sürekli olarak yeniden kuran etkin bir güç olarak düşünülmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dilin düşünce üzerindeki etkisini araştıran kuramcılardan bazıları, dilin düşünceyi belirlediğini savunurken; daha ılımlı yaklaşımlar dilin düşünceyi etkilediğini ileri sürer. Ancak her iki durumda da ortak nokta açıktır: Dil, düşünceyle kurucu bir ilişki içindedir. Bu noktada, konuştuğumuz dilin dünyamızı belirlediğini ileri süren Sapir–Whorf (dilsel görelilik) yaklaşımı güçlü bir düşünsel zemin sunar. Whorf’un “Her dil, kişiliğin yalnızca iletişim kurduğu değil; doğayı analiz ettiği, ilişkileri fark ettiği ya da göz ardı ettiği, akıl yürütmesini yönlendirdiği ve bilincinin evini inşa ettiği kapsamlı bir örüntü sistemidir” (1952) ifadesi, dilin yalnızca düşüncelerimizi aktardığımız bir araç olmadığını; aynı zamanda düşüncenin kendisiyle doğrudan bağlantılı olduğunu ve dünyayı nasıl analiz ettiğimizi belirlediğini açıkça ortaya koyar. Dilsel görelilik yaklaşımı, dilin yalnızca düşünceleri ifade eden bir araç değil, düşüncenin kendisini mümkün kılan bir yapı olduğunu ileri sürer. Anadildeki sözcük dağarcığı ve dilsel yapılar, bireyin dünyayı algılama ve anlamlandırma biçimini etkileyerek farklı dilleri konuşan topluluklar arasında farklı dünya deneyimlerinin ortaya çıkmasına neden olur. Her dilin kendine özgü bir dünya görüşü barındırması, dilin insan ile onu çevreleyen doğa arasına giren aracı bir yapı olarak konumlanmasına yol açar. Böylece dil, yalnızca kültürün bir ürünü değil; aynı zamanda kültürü, düşünceyi ve toplumsal gerçekliği sürekli yeniden kuran etkin bir güç hâline gelir (Doğru &amp; Dombaycı, 2023).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı dillerde belirli kavramların hiç olmaması, bu ilişkinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Dilde olmayan bir kavram, çoğu zaman o kültürün gündelik deneyiminde de karşılık bulmaz. Bu nedenle dil, yalnızca kullanılan bir araç değil; insanların içinde yaşadığı, onları kuşatan kültürel bir yapı olarak düşünülmelidir. Dilsel yapıların bizi nasıl sardığını çoğu zaman fark etmesek de, düşüncelerimiz dil aracılığıyla ortaya çıkıyor ve şekilleniyorsa, dilin düşünme biçimlerimiz, yaşama pratiklerimiz ve dünyayı kavrayışımız üzerindeki etkisinin son derece belirleyici olduğu açıktır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kaynaklar:</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Edward Sapir, Language, Culture, and Personality, Editör David. G. Mandelbaum, Berkeley, Los Angeles, California: University of California Press, 1949, 68-69.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">10 Wilhelm von Humboldt, On Language: The Diversity of Human Language Structure and Its Influence on The Mental Development of Mankind, çev. Peter Heath, Cambridge: Cambridge University Press, 1988, 54.</span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Doğru, S. G., &amp; Dombaycı, M. A. (2023). <em>Dünya ve dil: Dilsel görelilik düşüncesinin felsefi değerlendirmesi</em>. FLSF (Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi), 35, 87–112.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 28 Dec 2025 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/dil-kime-ait-iktidar-kime-1766738572.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Taş düşebilir kuğu çıkabilir</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tas-dusebilir-kugu-cikabilir-12319</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tas-dusebilir-kugu-cikabilir-12319</guid>
                <description><![CDATA[Kastamonu Kastamonu olalı böyle yüksek kültürü acaba ne zaman görmüştür? Türkiye’nin yanlış kalkınma stratejisi ile feda edilen şeyleri tekrar yakalama zamanı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Kastamonu deyince akla önce güzel yemeklerin gelmesi tabii ki bir sır değil. Kasaplar Çarşısı'ndaki Dönerci Necati'yi paylaştığım twitin neredeyse 200 bin görüntüleme ve yüzlerce beğeni alması ise beni hem sevindirdi hem de umutlandırdı (</span><span style="color:#467886; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px"><u><a href="https://x.com/FilmlerHayatlar/status/2001594409360490640" style="color: rgb(70, 120, 134);">https://x.com/FilmlerHayatlar/status/2001594409360490640</a>).</u></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kastamonu’nun döneri, pastırması, etli ekmeği, mantarı, tiridi, banduması jenerik ürünler olarak insanlık mirasına kaydedilmeyi hak ediyor(1).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan Kastamonu deyince akla entelektüel faaliyetlerin gelmesi de karnı estetik yemeklerle dolan insanlar için haklı bir istek ve talep.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kastamonu Kent Müzesi ve onu çalışkan müdürü Murat Karasalihoğlu ile yollarımızın kesiştiğinden beri bu hayalin ağır aksak da olsa gerçekleşmesi benim için önemli bir yol ayrımı oldu(2).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Murat’ın kitaplarla taçlandırdığı Kent Müzesi serüvenini şehirde kültür konuşmak ve paylaşmak için bir araya gelmek isteyenler için alan haline getirmesi bu yolun otobana dönmesi için atılan bir adım(3).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sinema, Kitap ve Bilim konuşmalarının rutin hale geldiği bu sürece aralarında Saadet Özen ve Şebnem İşigüzel’in de olduğu Everest Yayın ekibinin katılımı ile hayata geçen bir de Nahit Sırrı Örik etkinliği girdi. Kaçırdığım için çok mutsuz olsam da yapılmış olması ve buradan çıkacak sinerjiyi düşündüğümde beni heyecanlandıran bu toplantının meyvelerini umarım yakında görürüz (<span style="color:#467886"><u><a href="https://www.instagram.com/reel/DLFWoYFM7fg/" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.instagram.com/reel/DLFWoYFM7fg/</a>).</u></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüksek faaliyetlerim yani karşılığında ücret almadığım işler çerçevesinde Kastamonu’ya yaptığım son ziyaret şükür ki bir Sinema buluşmasına denk geldi. Aronofsky’nin Black Swan’ı yani Siyah Kuğu’su konuşulacaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir Perşembe etkinliği olan Sinema günü öncesinde yani Çarşamba gecesi Murat’ın kitap ve kedi ile dolu evinde filmi tekrar izledik.İlk defa sinemada izlediğim filmi yıllar sonra tekrar görmek ve üzerine konuşmak filmlerden hayatlar çıkarmak için de bir fırsat olacaktı. Perşembe akşam 18.30 gibi Kastamonu Üniversitesi akademisyenleri, öğrencileri ile beraber çok farklı mesleklerden yaklaşık 25 kişilik bir grup filmi konuşmak üzere bir araya geldik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Moderasyonu yapan Kenan Kılıç Kastamonu Üniversitesine bağlı Meslek Yüksek Okulunda öğrenim görevlisi. Akademik ünvanları mütevazi görünse de filmi tartışmaya hazır hale getirme konusundaki mahareti bu mütevaziliğin derin bir birikimi kamufle ettiğini göstermekteydi.,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kastamonu’da Vedat Tek’in mimarlık şaheseri Hükümet Konağı'nın bünyesindeki Kent Müzesi'nde Siyah Kuğu, Lacancı bir aynanın anlamı nedir tartışması ile süzülmeye başladı. Ayna’nın gösterdiği gerçeklikle benlik arasındaki kırılmanın sinemasal anlatımıydı aslında Siyah Kuğu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Jacques Lacan’ın ayna evresi teorisine göre çocuk, aynadaki yansımasını “bütün” bir benlik olarak algılar ama bu algı her zaman yanıltıcıdır; yetişkinlikte bu kırılma tekrar ortaya çıktığında benlik parçalanır. Nina Beyaz Kuğu olarak başladığı hayatında aynada gördüğü masumiyetin benliğinde yok oluşunu tam da bu şekilde deneyimliyordu – aynalar çatlıyor, yansımalar kanıyor, dönüşümler başlıyordu. Ardından bütün karakterler sıradan geçti. Thomas’ın ve Annenin aynı bünyeye uyguladıkları basıncın ruhu nasıl bir portakal gibi sıktığı anlatıldı. Özellikle anne-kız ilişkisi uzun uzun konuşuldu: Anne Erica, kendi başarısız bale kariyerini kızına yüklemiş, onu hem koruyormuş gibi yapıp hem de boğan baskıcı bir figürdü. İlişki, kesilmemiş göbek kordonu gibiydi; kordondaki kan kızı değil anneyi besliyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nina’nın odası hâlâ çocukluk eşyalarıyla dolu, annesi onu hâlâ “bebeğim” diye çağırıyor, hatta sırtını kaşıyor – bu sahneler infantilizasyonun ve bastırılmış cinselliğin en çarpıcı göstergeleriydi. Üremek için değilse cinsellik kötüydü; bu “kötülüğün” öğretilmesi görevi ise yönetmen Thomas’a kalmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Thomas’ın manipülatif yönlendirmeleriyle Nina, bastırılmış arzularını serbest bırakmak zorunda kalıyor, bu da onu hem özgürleştiriyor hem de yok ediyordu. Beyaz Kuğu’nun içinden Siyah Kuğu’yu çıkarmak gerekiyordu. Mükemmel Beyaz Kuğu olmak yetmezdi; Siyah Kuğu’nun tutkusu, cinselliği ve kaosu da olmak için ölümcül bir çaba lazımdı. Bu çaba Nina’yı kendi benliğini yok etmeye iten bir mükemmeliyetçilik takıntısına dönüşüyordu – Aronofsky’nin daha önceki filmlerinde de gördüğümüz gibi, tutku yıkıcı bir güçtü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam burada devreye Lily yani Siyah Kuğu girer. Nina’nın bölünen benliğinde Lily var ile yok arasında bir yerdedir. Lily’nin aslında var olmadığı, onun Nina’nın karışan zihninin yarattığı bir alter ego olduğuna dair güçlü kanıtlar vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Diğer yanda Lily’nin rekabetçi bir yedek oyuncu olarak gerçekten var olduğu ama Nina’nın zihninin onu toksik biçimde çoğalttığı da söylenebilir. Film bu ikircikliği bilinçli olarak bırakır; izleyiciyi rahatsız eden de tam bu belirsizliktir. Ve kaçınılmaz sona gelindiğinde ölen ya da doğru deyimle kendini öldüren aslında Beyaz Kuğu mudur yoksa Siyah Kuğu mu? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyah Kuğu’nun ipleri ele alması ve Nina’nın dönüşümünü tamamlamış olması ölenin Beyaz Kuğu olduğunu düşündürür. Diğer yanda filmin kaynak hikayesi Kuğu Gölü’nde ölen Beyaz Kuğudur. Zaten Nina da aynadan kırdığı parçayı aslında Siyah Kuğu olarak kendine saplamamış mıydı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bu seçenekler Aronofsky sinemasının ikircikli hali için çok da şaşırtıcı değil.Film, Nina'nın sahne üzerindeki muhteşem final performansında “It was perfect” diyerek kanlar içinde yatmasıyla biter – bu sahne, mükemmeliyetçiliğin ve dönüşümün bedelini en çarpıcı şekilde gösterir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kastamonu Kastamonu olalı böyle yüksek kültürü acaba ne zaman görmüştür? Türkiye’nin yanlış kalkınma stratejisi ile feda edilen şeyleri tekrar yakalama zamanı. Kastamonu Kent Müzesi'nde Siyah Kuğu’nun bir banduma malzemesi olarak değil, derin psikolojik katmanlarıyla sanat eseri olarak konuşulması önemli bir haberdir.Bu haberi herkes duysun istedim. Film bahane, esas olan o kültürel canlanma ve düşünce özgürlüğü. Umarım bu tartışmalar daha nice etkinliklere ilham olur!</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dipnotlar:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1.&nbsp;<span style="color:#467886"><u><a href="https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2022/09/olcek-ekonomisi-mi-lezzet-ekonomisi-mi.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2022/09/olcek-ekonomisi-mi-lezzet-ekonomisi-mi.html</a></u></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2.&nbsp;<span style="color:#467886"><u><a href="https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2022/07/kitabi-alana-muze-bedava-murat.html" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2022/07/kitabi-alana-muze-bedava-murat.html</a></u></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3.&nbsp;<span style="color:#467886"><u><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/kastamonunun-kapisi-acilirken-710" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.yeniarayis.com/yazi/kastamonunun-kapisi-acilirken-710</a></u></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 27 Dec 2025 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/tas-dusebilir-kugu-cikabilir-1766735416.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İbrahim Kalın’ın “Heidegger’in Kulübesine Yolculuk” kitabı üzerine </title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ibrahim-kalinin-heideggerin-kulubesine-yolculuk-kitabi-uzerine-12318</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ibrahim-kalinin-heideggerin-kulubesine-yolculuk-kitabi-uzerine-12318</guid>
                <description><![CDATA[İbrahim Kalın’ın Heidegger ile derdini ortaklaştıran şeyin aslında felsefenin üslubu ile ilgili problematik olduğu düşünülünce ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır. Kalın, kitabında esasında buna da Heidegger’in Hölderlin takıntısı üzerinden buna açıklama getirir; Parmenides’ten İbn Arabi’ye oradan Jacob Böehme’ye kadar pek çok mistik düşünürün telaffuz aracı şiirdir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Heidegger’in Kulübesine Yolculuk”, geçmişte AKP hükümetinin atadığı pek çok bürokratik ve diplomatik pozisyonda çalışmış olan, şu anda da MİT Müsteşarlığı görevini yürüten İbrahim Kalın’ın son kitabı. Kalın uzun süredir bu alanda çalışan birisi; özellikle Molla Sadra üzerine çalışmaları ile biliniyor. Heidegger üzerine çalışması da onun “Varlık” düşüncesinin önemli bir tamamlayıcısı olarak görünüyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir felsefe metni olarak oldukça açık, yeterli ve estetik bir üslubu var. Bir Heidegger’e giriş kitabı beklenmemeli ancak Heidegger’in düşüncesi konusunda bilgi sahibi olmayan insanlar için de yeterince kapsamlı açıklamalar var. Bu kitap -çok daha açık bir şekilde- İbrahim Kalın’ın penceresinden Heidegger’in düşüncelerini, Kalın’ın bu düşünceler ve kendi düşünceleri üzerine düşüncelerini (bir anlamda kendi temaşalarını) içermekte. Bu yine de kitaptaki ifadelerin, yazarının sübjektif düşüncelerinin ya da hasbelkader duygularının yansıması olduğu anlamına gelmiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilakis, Kalın yeri geldiği sürece soru sormaktan çekinmiyor, Heidegger’in felsefesindeki karanlık noktalara yönelik eleştirilerini dile getiriyor. Onun Nazizm’i üzerine eleştirileri hafife almadığı gibi, açık bir şekilde telaffuz ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Genelde dünyada felsefe toplulukları içerisinde Heidegger topluluğu en “radikal” görünen, dışarıya cevap vermekten kaçınan ve çoğunlukla da içe kapanık bir tablo çizen topluluktur. Heidegger’in felsefesinin de buna müsait olup olmadığı çok tartışılmıştır. Buna ek olarak Heidegger’i neredeyse bir kült lideri haline getirmiş olan “sadece bir Tanrı’nın bizi kurtaracağı” gibi vecizeler de onun “yarı-dinsel” karakterine katkı yapıyor gibi görünüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İbrahim Kalın tüm bunların açıklamasını yapmaktan çekinmiyor; aynı zamanda kendi eleştirilerini de dile getiriyor. Dolayısıyla kitap hakkında olumlu pek çok şey söylemek mümkün ve hatta daha sonra dile getireceğim olumsuz eleştirilerle birlikte bir teraziye koyduğumuzda kitabın olumlu noktalarının ağır bastığını söylememiz gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Esasında “olumsuz eleştiri” demek de doğru bir tanım olmayabilir. Zira burada daha çok kitap hakkında sorular soracağız. Bu yazıda amacımız kitabın değerlendirmesini yaparken kitaba yönelik bazı soruları ortaya koymak. Buna geçmeden önce de bu değerlendirmenin yazarı olarak bir felsefeci olduğumu, felsefe tarihini bildiğimi, Heidegger’in temel metinlerinden bazılarını okuduğumu ama Heidegger uzmanı olmadığımı, İbrahim Kalın’ın ise okuduğum ilk kitabı olduğunu belirteyim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İbrahim Kalın, “Altı Çarpı Yedi” ile başlayan kitabının ilk bölümünde altı çarpı yedi metre boyutlarında, Todtnauberg, Almanya’da kırsal bir alanda bulunan Heidegger’in kulübesini tanıtıyor; onun nasıl bir doğal ışık aldığından, içindeki çalışma ortamının sadeliğinden ve günün her anının farklılığından, monotonluğun olduğu her şeyin dokusunu kaybettiğinden bahsediyor ve ekliyor: “Zaman, sonsuzluktan dünyamıza bırakılmış bir katre. Vaktini boşa harcayanlar sonsuzluğu incitirler.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonsuzluktan dünyaya bırakılmış bir katre (damla) olarak zaman ne demektir? Bu konuda bir açıklama getirmekte zorlanıyorum. Zira zamanın dışında -varsa aktüel bir sonsuzluk- göremiyoruz. Çünkü onun dışında var olamıyoruz. Belki de Russell’ın dediği gibi, zamanın daha mental -internalist- yaşandığı zihinsel bir süreçten bahsedebiliriz ancak bu bile zamanın kendisinden ödünç alabileceğimiz bir katre gibi görünmüyor. Aynı şekilde ister boşa harcayalım istersek harcamayalım, sonsuzluğun nasıl “incineceğini” anlamak da mümkün olmuyor. Elbette metafor açık, sayın yazar sadece güzel bir dille antropomorfize ediyor ama metaforu bir şekilde kabul edersek bile adı üzerinde sonsuz olan bir şeyi noksan haline getirecek hangi zararı verebiliriz? Onu nasıl eksiltebiliriz?<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Heidegger’in kulübesinin bulunduğu yamacı nasıl var ettiğini, kulübenin de yamacı var olma haline nasıl getirdiğini anlatırken şundan bahsetmesi de dikkat çekici: “Bunu yaparken yamaç ve kulübe sayesinde kendi varlığının bir yönünü izhar etmiş. Dasein kulübeyi, kulübe Dasein’ın bir var olma alanını inşa etmiş.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[3]</a></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kısa yazıda <em>dasein </em>gibi bir kavramı tüm açıklığıyla ortaya koymanın imkânı yok; çalakalem bir çeviri, Almanca “orada varlık, orada olmaklık/ <em>da</em> (orada) <em>sein </em>(Almanca var olma çekiminin mastarı, varlık)” anlamını bize veriyor ancak Heidegger’in kastettiği bu değil; Heidegger’in <em>dasein</em>’dan kastı bir varlık (entity) olarak insan varlığı<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[4]</a> (ve buna ek olarak o varlığı paylaşma ihtimali olan başka varlıkların varlığı) ve Kalın da bu şekilde okuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha da ilerlemeden bunlar felsefi olarak bizi nereye götürüyor diye soruyoruz. Ve elimiz boş dönüyor. Heidegger’in kulübesi, Süleymaniye cami ya da Hōkan-ji tapınağı olması fark etmiyor, o eserin mimarının, zanaatkarının <em>dasein</em>’ını ne kadar kattığından kastedilen sadece estetik görünün anlaşılması değilse başka ne olabilir? Bu o kadar muğlak kalıyor ki içerisine atılabilecek herhangi bir kavram ya da kavram seti bizi açıklamasız bırakıyor; şiirsel olduğu doğru. Açıklayıcı olduğu ise şüpheli.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kitapta Kalın’ın kulübenin önünde elinde tespihiyle güzel bir fotoğrafı bulunuyor. Oldukça samimi ve kulübenin sadeliği ile uyumlu bir fotoğraf; Kalın bu fotoğrafın hemen solunda ve sağındaki sayfada tespihin varlığı üzerine, tespihi çeken kendisi olarak varlığının orada bulunması üzerine temaşada bulunuyor. Dolayısıyla kendisinin “orada bulunan” bir varlık olarak objektif bir süje olmadığını, kendine açılan bir var olma alanıyla kulübenin önünde tespihi ile var olduğunu söylüyor. Kendi deyimiyle “tespihin sahibi, efendisi, patronu falan olmadığımı en baştan kabul ve teslim etmem gerekiyor.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[5]</a> diyor. Ve bu fotoğrafın oluşması için gerekli “varlık” alanının oluşmasını şöyle tarif ediyor; “Zira bu imkân ancak benim varlık alanımla tespihin varlık alanı buluştuğunda ortaya çıkabilirdi. Buna varlıkların birbirlerini var olmaya davet etmesi diyebiliriz.” <a href="#_ftn6" name="_ftnref6" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[6]</a></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kişinin kendi varlığı üzerine düşündükçe kendi varlığına bile ne kadar sahip olduğunu tartışmaya açması hepimizin düşündüğü bir şey. Ancak yine anlaşılmazlık ve muğlaklık devam ediyor; varlıkların birbirlerini var olmaya davet etmesi nasıl mümkündür? Biz iki varlığın da (örneğin İbrahim Kalın ve tespihi) bu karşılaşmadan önce “var olmadığını” ya da hiçlikten geldiklerini ve varlığa davet aldıklarını mı iddia ediyoruz? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Felsefede <em>principle of charity </em>yani ifadeleri mümkün mertebe bir kişinin lehine yorumlama vardır. Bu durumda Sayın Kalın’ın Heidegger’in felsefesinde bulunan <em>exist </em>ve <em>sein </em>ayrımına<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[7]</a> mı işaret ediyor diye sorabiliriz, ancak bu konuda bir cevap elde edemiyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Heidegger’in temel meselesinin varlık olduğu çok açık şekilde bilinen bir şey. Heidegger’in kendisi de varlık meselesinin Platon ve Aristoteles’ten bu yana unutulduğunu, Hegel’in <em>Mantık</em>’ında kamufle olmuş bir şekilde biraz göründüğünü ve kimsenin ele almadığını söylemiştir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[8]</a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Heidegger’e bazı noktalarda katılmak mümkün ama böyle bir nisyanı tüm felsefe tarihine teşmil etmek ve daha da ileri giderek “aslında bu meseleyi uzun süre boyunca kimse ele almamıştı ve ilk ben tekrar gündeme getirdim” demek…Bu bana oldukça problemli bir bakış açısı gibi geliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Heidegger’in, biraz buğuz ettiği Yahudilere ironiyle -nasıl Ezra Yahudi kodekslerini tekrar bulduysa- kendisini felsefenin Ezra’sı olarak görmesi bana biraz sorunlu geliyor. Biz yine Kalın’ın kitabından devam edelim. Kalın, varlığı gölgelemeyen bir dil ile felsefe yapılabilir mi diye sorarken üzerinde oldukça hâkim olduğu Molla Sadra’nın “Bilgi, Varlık’ın bir türüdür” vecizesine atıf yapar.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[9]</a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada yine her döngüsel önermenin gelip dolaştığı yere, aynı sorunun kaynağına dönüyoruz. Bilginin varlığın bir türü olduğunu nereden biliyoruz? Çünkü Varlık, bizim ihata etmeye çalıştığımız bilgiyi bize veriyor, biz onunla aynı alanda bulunuyoruz. Böyle mi diyeceğiz? Ya da aslında bilgi, soyut bir varlık olarak “var” ve bizim varlığımızla mı birlikte? Ya da bilgi sadece bir tür olduğu için bizim harici bir bilgi kavramına dahi ihtiyacımız yok çünkü varlığa dahiliz mi diyeceğiz. Bu durumda süje olarak bu varlık alanının ne kadar içindeyiz ve dışındayız? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sorular cevapsız kalır. İbrahim Kalın’ın Heidegger ile derdini ortaklaştıran şeyin aslında felsefenin üslubu ile ilgili problematik olduğu düşünülünce ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır. Kalın, kitabında esasında buna da Heidegger’in Hölderlin takıntısı üzerinden buna açıklama getirir; Parmenides’ten İbn Arabi’ye oradan Jacob Böehme’ye kadar pek çok mistik düşünürün telaffuz aracı şiirdir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[10]</a> Bu anlamda Heidegger’in düşünme eyleminde şiirin yeri yadsınamaz. Kalın, burada mesela Blake’in meşhur <em>Auguries of Innocence </em>(Masumiyet Kehanetleri) şiirine atıf yapar: </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Görmek dünyayı kum tanesinde, </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Ve cenneti bir yaban çiçeğinde</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Tut sonsuzluğu avucunun içinde </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Ve ebediyeti bir saatin içinde </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu şiir, Kalın’ın ifadesiyle “tekil bir varlıkta evrensel olanı deneyimlerken evrensel olan anlam ve değeri de tekil bir varlıktaki tezahür ve tecellisi üzerinden idrak edebilirim”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[11]</a> cümlesine bir dipnot olarak düşülecektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu şiir üzerine çok düşünmüşümdür; acaba bunu mu ifade ediyor? Tekil ve evrensel bir şeyden ziyade bütün kozmosun aslında tek bir varlık olarak görüldüğü anlamına gelmiyor mu? Çünkü Blake’in kozmik deizmi, olağanüstü hiyerarşilerin kurulduğu bir eskatolojik teoloji değil, tam da bu dünyanın saniyeler ve ışık yılları boyunca varlığının “aynı” olduğunu öngörmüyor muydu? Aslında bu şiirin temelinde tam anlamıyla bir bilimsel ifade yatmıyor muydu? Bilemiyorum.</span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Ads%C4%B1z.jpg" style="height:553px; width:800px" /></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunu edebiyat uzmanlarına bırakalım ve onlar karar versin. Ancak üzülerek anlama güçlüğü çektiğim konuların devam ettiğini söylemem gerekiyor. Bunu Heidegger’in “bizi ancak bir Tanrı kurtarabilir” ifadesinin Kalın tarafından açıklaması da ihtiva ediyor; buna göre “bu Tanrı’nın İbrahimi dinlerin Yaratıcı tanrısı olarak değil Varlık’ın kendisinin kutsal ilke ve özne olarak ortaya çıkması”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[12]</a> şeklinde açıklanıyor. Elbette aynı yerde Heidegger’in “böyle bir Tanrı’nın var olmamasına da hazırlayabiliriz”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[13]</a> ifadesi geçiyor. Ama bu Kalın’ın bir hatası değil, Heidegger’in “bir Tanrı’ya ihtiyacımız var önermesinin” agnostik yapıyı koruma pahasına, net olamaması. Ne demek istiyor Heidegger? Hem böyle bir Tanrı ortaya çıkarmalı hem de olmama ihtimaline de hazırlıklı olmalıyız. Eğer bu ikisi eşit argümanlarsa ortaya çıkarmaya gerek yoktur, eğer değilse birinin tercih edilmesi gerekir. Ancak Heidegger, bu muğlaklıktan da kaçınmış görünmüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada ele alacağımız diğer bir mesele de Heidegger’in düşünsel altyapısına entegre ettiği meşhur etimolojik referansları. İngilizce anlama, tefehhüm kelimesini karşılayan <em>understand</em>’in karşılığı olarak Almanca <em>Verstand, </em>varlığa teslim olma için kullanılan <em>Gelasenheit </em>kelimesi ve Heidegger’in son derece meşhur bir şekilde açığa çıkma, faş olma gibi anlamları içerdiğini söylediği hakikat ve doğruluk kelimesinin Yunancası olan αληθεία (aletheia) kelimesi. Under-stand olarak bunun anlamının “altında durma”yı içerdiği konusunda şüphe yok. Ancak altında durma, bir teslimiyeti mi içermekte? Bilemiyoruz. Heidegger’in meşhur αληθεία kelimesini anlamlandırması da tartışmalıdır. Yunanca lethea/ληθεία’nın (λήθη (líthi, “nisyan”) &amp; λανθάνω (saklama) α negasyon prefiksi ile, αληθεία yani “ifşa olmaya” dönüşmesi de tartışmalı bir konudur.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[14]</a> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Heidegger’in bu konudaki açıklamalarının doğru olduğunu düşünsek bile felsefede etimolojik köklere başvurarak açıklama yapmanın ne kadar sağlam bir metodoloji olduğunu da tartışmak zorundayız. Felsefede kullanılan terim ve ifadelerin elbette önemi vardır. Ancak bu terim ve ifadelerin “temel” anlamlarının diğer terim ve ifadelere kıyasla onları “daha güçlü kıldığı” mı düşünülecektir? O zaman, kullandığımız kelimenin başka bir kelimeye kıyasla “varlığı” daha iyi ifade ettiği fikrine varmış oluyoruz. Daha iyi ifade etmek ne anlama geliyor? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yazı boyunca belirli başlıklarda bu soruları sordum. Ve yazara haksızlık etmemek adına tekrar belirtmem gerekir ki bazı yerlerde Kalın da bu soruları soruyor. Örneğin bunlardan birisi sayfa 170’de Heidegger’e yönelttiği (Platon’un) Mağarası’ndan çıkınca ne yapacağımız sorusu ve Heidegger’in varlık ve ötesi ile ilgili neyi kastettiği meselesi. Sayfa 105’te onun Nazizm’inin nasıl eleştirildiğini de okuyabilirsiniz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunlar ontolojik ve metafizik yerlerden gelen sorular ve bu kısacık eleştiri yazısı kitabın hakkını veremez. Ancak son eleştiriyi sona saklıyorum; İbrahim Kalın’ın kitabın çeşitli yerlerinde Heidegger’in teknoloji ve doğanın tahakküm altına alınması ve dolayısıyla varlığa boyun eğdirilmesi çabası üzerine değindiği pek çok yer var.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[15]</a> Bunlarda imarın çarpıklaşması, doğanın talan edilmesi üzerinde duruluyor. Heidegger de gerçekten bugün ekoloji felsefesi çalışmalarında ciddiye alınan bir filozof. Acaba Sayın Kalın, politik olarak hiç kuşkusuz bağlılık hissettiği AKP yönetiminin Türkiye’nin çevre ve şehircilik açısından getirdiği noktaya Heidegger’in Kulübesi içerisinden baktığında ne görüyor? </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>

<div>
<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a> İbrahim Kalın, <em>Heidegger’in Kulübesine Yolculuk, </em>İnsan Yayınları, İkinci Baskı, Ekim 2025, İstanbul, s.16. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> Zenon paradoksları, supertask gibi konular için bkz. Nick Huggett, "Zeno’s Paradoxes", The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Fall 2024 Editon), Edward N. Zalta &amp; Uri Nodelman (eds.), URL = <span style="color:#467886"><u><a href="https://plato.stanford.edu/archives/fall2024/entries/paradox-zeno/" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://plato.stanford.edu/archives/fall2024/entries/paradox-zeno/</a></u></span> </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[3]</a> İbrahim Kalın, a.g.e., s.15. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[4]</a> Martin Heidegger, <em>Being and Time</em>, çev. John Stambaugh, State University of New York, USA, 2010; s.8. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[5]</a> İbrahim Kalın, a.g.e., s.18-19.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[6]</a> İbrahim Kalın, a.g.e., s.19.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[7]</a> Bu konuda Heidegger’in <em>Was ist Metaphysik? </em>Metnine bakılabilir; Varoluş tarzındaki Varolan, insandır. Sadece insan varolmlaktadır. Kaya vardır, fakat varolmamaktadır. Ağaç vardır, fakat var olmamaktadır. At vardır fakat varolmamaktadır. Melek vardır, fakat varolmamaktadır. Tanrı vardır, fakat varolmamaktadır. Martin Heidegger, <em>Was ist Metaphysik?/Metafizik Nedir? </em>Türkiye Felsefe Kurumu, Ankara 2015, s.16. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[8]</a> Martin Heidegger, <em>Being and Time</em>, s.1. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[9]</a> İbrahim Kalın, a.g.e., s.41. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[10]</a> İbrahim Kalın, a.g.e., s.59.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[11]</a> İbrahim Kalın, a.g.e., s.57.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[12]</a> İbrahim Kalın, a.g.e., s.85.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[13]</a> İbrahim Kalın, a.g.e., s.85.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[14]</a> Robert Beek&amp;Lucien Van Beek, <em>Etymological Dictionary of Greek</em>, Cilt I, Leiden, Boston, 2010: s.66-67.</span></span></p>
</div>

<div>
<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[15]</a> Bkz. Sf. 90, 137, 194, 195. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 27 Dec 2025 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/ibrahim-kalinin-heideggerin-kulubesine-yolculuk-kitabi-uzerine-1766694884.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İsmet Paşa, neden Cumhuriyet’in Orhan Gazi’sidir?</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ismet-pasa-neden-cumhuriyetin-orhan-gazisidir-12314</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ismet-pasa-neden-cumhuriyetin-orhan-gazisidir-12314</guid>
                <description><![CDATA[Tanpınar için Atatürk Osman Gazi, İsmet Paşa da Orhan Gazi mesabesinde insanlardır ve şair yekpare bir tarih (Osmanlı-Cumhuriyet) anlatısının içinden böylesi imajlar icat eder. Çünkü Tanpınar, dünü, bugünü ve yarını şu zaviyeden seyreder: “Ben Orhan Gazi’nin mübarek eliyle kurduğu bu terkibin devam etmesini, yıkılmamasını istiyorum. Tarihî Türkiye’nin peşindeyim…”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şehir tarihine meraklı bir gençken eski Bursa’yı dolaşıyordum. Yolum tesadüfen Irgandı Köprüsü’ne de düştü. O sırada dükkânların birinde yüksek sesle konuşanları gördüm. Merak bu ya, ben de dâhil oldum içeri. Kentin geçirdiği dönüşümden sitemli bir tonda bahseden fötr şapkalı adamın cümlelerinin bitiminde, içlerinden görece daha yaşlı olanı bana hitaben, “Hoş geldin.” dedi. ‘Hoş bulduk’tan sonra adamın masasının önündeki sandalyeye oturdum. İki ahbap deminki münakaşayı sürdürüyorlardı kesik kesik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O sırada gözüm beni buyur eden adamın masasının üstünde bulunan İsmet İnönü fotoğrafına takıldı. Bunu gören amca, “İsmet Paşa, çok büyük adamdı çok. Biz gençliğimizde ona hayrandık.” minvalinde konuştu. Sohbet, muhabbet biraz daha devam etti, akşam olmak üzereydi ki mecliste bulunanlar yavaşça toparlanıp gitmeye hazırlanıyordu, devamında herkes evlerine yollandı. İsmet Paşa’ya hayran olan bu adam, Mısrî Dergâhı’nın son postnişini Mehmed Şemseddin Ulusoy’un (1867-1936) torunu Mecdi Ulusoy’dan başkası değildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şeyhin Torunu İsmet Paşa’yı Nasıl Sever?</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cehaletimin de vermiş olduğu ön kabulle nasıl olurdu da bir şeyh efendinin torunu, İnönü gibi bir modernist Batıcıyı sever, “Kemalizm’in restoratörü”nden sitayişle bahsederdi? Bu ve benzeri soruların cevaplarını tarihi önyargısız bir şekilde okuyunca buldum pek tabi. Çünkü İsmet Paşa; (daha önce de kaydettiğim üzere, bkz: Tanpınar, Ne Zaman “Gelecek”?, Birikim Dergisi) alelâde politik bir figür değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun alaya alınan ‘sağır’lığının başlangıcı, Osmanlı subayı olarak 1910’da Yemen’deki isyan zamanlarına gider. 1909’da ‘Müstebit Sultan Hamid’i devirmek için Rumeli’nden İstanbul’a yollanan Hareket Ordusu’nun bu klas İttihatçısı, askerî kariyerini Millî Mücadele zamanlarında taçlandırır. Türk’ün Ateşle İmtihanı demlerinde 1920’de Garp Cephesi komutanı olmuş, İstiklâl Harbi’nin yüzük taşı 1922 Mudanya Mütarekesi’ni imzalamış, Türkiye Cumhuriyeti’nin tapu senedi addedilen 1923 Lozan Anlaşması’na başkanlık etmiş bir asker. Genç Cumhuriyet’in muasır medeniyetler seviyesine yükselmesi adına istikamet çizmiş, öyle ya da böyle çağdaş Türk Devleti’ni yaratmış (yeni rejimin ilk başbakanı olmuş) kadroya mensup bir adamı anlıyoruz aslında ‘İsmet Paşa’ dendiğinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Farklı Bir İnönü Portresi</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">5. CHP Olağan Kurultayı sonrası “Ya ben ya Bülent” restinin işe yaramadığını görüp, 8 Mayıs 1972 tarihinde parti genel başkanlığından istifa eden İnönü, 25 Aralık 1973’te, 89 yaşında dünyaya gözlerini yumar. Bugün onun gündelik siyasete dolaylı ya da direkt malzeme edilmesinin ağırlık merkezinde, CHP Genel Başkanı gibi kısır bir şapkasının olması var. Oysa İmparatorluğun son ve neredeyse parmak hesabıyla Cumhuriyet’in yarısını idrak edip şekillendirmiş sıra dışı bir isimle karşı karşıyayız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi yazının başlığını buraya çekebilirim. “İsmet Paşa bir seviyedir.” diyen Tanpınar, İnönü’yü Orhan Gazi’ye benzetir. Burak Onaran’ın da dediği gibi onun “Bursa’da Zaman’daki, cami, türbe ve Kur’an sesi göndermelerini esas alıp, onun siyasette Demokrat Parti’den yana tavır alması gerektiğini düşünmek de yine klişelere teslim olmak” olsa da Ahmet Hamdi Bey’in tümcelerindeki İsmet Paşa portresine bakalım:</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanpınar, Demokrat Sosyalist mi?</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kere Tanpınar, sıkı bir İnönüsever, İsmet Paşa’ya olan hürmetinin arkasında mitolojik bir kahramana duyulan saygı ve özlem yatıyor: “Adnan Bey (Menderes) ne yapsa İsmet Paşa’nın, Atatürk’ün ve daha evvel devrilen hanedanın prestijine sahip olamaz. Sonuncular bir yığın cehaletle karışık tarihî bir realiteden otoritelerini alıyorlardı. Atatürk ve İsmet İnönü’nün başları etrafında Millî Mücadele’nin destanı vardı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada Tanpınar, sanıldığının aksine asla sağcı bir hüviyete (Pekâlâ CHP Maraş Milletvekilinin üstünde bir ‘sağcı’lığı kastediyorum) sahip değil. Aksine bugüne bakan tarifle (Türkiye’deki aktörler üstüne fazla almasın) Sosyal Demokrat bir kişilik. Kendisi şöyle diyor: <em>“… Sadece demokratım, mümkün olursa, demokrat sosyalist bir teşekküle girerim ve memnun olurum. Fakat böyle bir teşekkülün mesuliyetini de üzerime almam. Türkiye’de sosyalist parti, ancak komünist partinin açılmasıyla kabildir. Aksi takdirde komünistler içeriye dolar ve memleketi yahut o partiyi ve efradını zarara sokarlar. Türkiye yakın komşusu dolayısıyla hareketsiz kalan, kendi zaruretlerini tatmin edemeyen memleket… Biz iki yüz senedir Rus korkusu denen kuyuda yaşıyoruz.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ahmet Hamdi’nin bütün filtrelerinde olduğu gibi İnönü’yü okuması da mevcut Halk Partisi’nin fevkinde. İsmet Paşa’nın 14 Mayıs 1950 seçimlerinden 27 Mayıs Askerî Müdahalesi’ne kadar geliştirdiği Demokrat Parti karşıtlığına iştirak eden Tanpınar, İnönü’nün muhalefet kürsüsündeki rolü genişledikçe ihtiyar adamın gençleştiğini, büyüdüğünü, kudret ve asalet kazandığını serdeder. Hatta Huzur müellifine göre 1960’taki ihtilalden sonra bile “Milletin tek ümidi İsmet Paşa’da”dır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“İsmet Paşa, Şiraze Adamdı”</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanpınar, Başvekil’in Yassıada Yargılamaları akabinde 17 Eylül 1961’de İmralı Adası’nda idam edilmesinden üç gün sonra günlüğüne şu notu düşer: <em>“Adnan Bey’in ve bir iki gün evvel iki arkadaşının gazetelerdeki resimleri. Ölüm bu fotoğraflarda insana başka türlü görülüyor. Zavallı budala. Kaç defa İsmet Paşa kendisine fırsat vermişti. Başında o kadar sevilen bir adamdı ki bu sevgi yüzünden bir aziz olabilirdi. Meğer bütün bu adamlar, bu iş, aç tahtakuruları, yer solucanları, kurtlar, yılanlar gibi bekliyorlarmış. Politika… Halk Partisi’nin en menfur adamı bunların yanında ister istemez evliya kalır. Bu demektir ki her şey rejimde, sistem ve şirazededir. İsmet Paşa, şiraze adamdı.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanpınar, ara ara İnönü’nün kimi siyasî uygulamalarını tenkit de eder. Onun kendi çapındaki insanlarla değil, daha değersiz kişilerle ilişki kurmasını anlamaz. Bir yerde CHP mantalitesinin halkın maziye dönmesine neden olduğuna dikkat çeker: “İsmet Paşa’nın kendimizi tazelemek için bulduğu çare, demokratik rejimse bir lahzada onu yıktı. Zehirli bir sol propagandası Demokrat propagandasını takviye etti. Adnan Bey geldi.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Onu Kalabalığın Nefret Ettiği Meziyetleri İçin Seviyorum”</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazarın 24 Ocak 1962 tarihindeki ölümünden on üç önce yazdığı günlüğündeki son satırlarda, şüphesiz İsmet Paşa’yı sevdiğini, hem çok sevdiğini ve beğendiğini kaydeder. Ve monologda şu cevabı verir:<em> “İsmet Paşa’yı niçin seviyorum? Kalabalığın nefret ettiği meziyetleri için seviyorum.”</em> Peki, Tanpınar’ın İnönü’de gördüğü üstünlük, onu diğer politikacılardan ayrı kılan vasfı nedir? Yanıt, yine günlüklerde karşımıza çıkıyor. 1960’ın Ağustos’unda bir cenaze töreni için Şişli Cami’ne giden Tanpınar, imam odasındaki küçük kerevete oturup, arkadaşının ölümüne ağlayan İsmet Paşa’yı gördüğü o ânı şöyle ölümsüzleştirir: “Onun elini öperken Orhan Gazi cinsinden bir adamın elini öpüyorum, sandım.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beş Şehir müellifi, Bursa’da Zaman pasajında, İmparatorluğun ikinci padişahı için <em>“Yaptırdığı camilerin kandillerini kendi elleriyle yakan, imaretlerinde pişirttiği ilk yemeği kendi eliyle fakirlere ve gariplere dağıtan Orhan Gazi’nin yarı evliya çehresi bu destanın asıl merkezidir. Bütün bu ruh kuvveti ve manevilik hep ondan taşar. O bir başlangıç noktasını bir imparatorluk yapmakla kalmaz, ona rahm ve şefkatin derinliğini de katar.”</em> derken bu fotoğrafı İsmet Paşa’nın yakasına takar aslında.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Ben Orhan Gazi’nin Kurduğu Terkibin Devam Etmesini İstiyorum”</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Annem benim adımı Osmanlı padişahlarının adları içinden kendisinin seçip bana verdiğini, çünkü padişahlar içerisinde en çok Sultan Orhan’ı sevdiğini söylerdi. Bunun nedeni Sultan Orhan’ın asla büyük işler peşinde koşmaması, göze çarpmaması, sıradan hayatında hiçbir aşırılık olmaması ve tarih kitaplarının ikinci Osmanlı padişahından saygıyla ama üzerinde fazla durmadan söz etmeleriydi.” diyen Orhan Pamuk, Kar romanında tarih ile tiyatronun aynı malzemeden yapıldığını, tıpkı tiyatro gibi tarihin de birilerine ‘rol’ verdiğini hatırlatır ve yine tıpkı tiyatro sahnesi gibi tarihin sahnesine de cesurların çıktığını yazar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani Tanpınar için Atatürk Osman Gazi, İsmet Paşa da Orhan Gazi mesabesinde insanlardır ve şair yekpare bir tarih (Osmanlı-Cumhuriyet) anlatısının içinden böylesi imajlar icat eder. Çünkü Tanpınar, dünü, bugünü ve yarını şu zaviyeden seyreder: <em>“Ben Orhan Gazi’nin mübarek eliyle kurduğu bu terkibin devam etmesini, yıkılmamasını istiyorum. Tarihî Türkiye’nin peşindeyim…”</em></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 26 Dec 2025 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/ismet-pasa-neden-cumhuriyetin-orhan-gazisidir-1766690970.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sisifos da bizimle geri saydı mı acaba?</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sisifos-da-bizimle-geri-saydi-mi-acaba-12303</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sisifos-da-bizimle-geri-saydi-mi-acaba-12303</guid>
                <description><![CDATA[Sisifos’u hep yokuşun başında hayal ederiz; alnı terli, dişleri sıkılı. Oysa asıl sahne yokuşun dibidir. Taşın yeniden yere değdiği an. Gürültü yok, alkış yok, tanık yok. Kısa bir duraksama. Sisifos taşın önünde durur. Taşın düşeceğini bilir. Yine de oradadır. Taş düşer; tarih değişir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni yıl bende hiçbir zaman bir “başlangıç” hissi yaratmadı. Daha çok bir yoklama gibi gelir: hâlâ burada mısın, hâlâ aynı yükle mi yürüyorsun? Takvim değiştiğinde olan biten şey, hayatın hafiflemesi değil; beklentilerin yeniden kurulmasıdır. Her yıl başında aynı niyetler, aynı cümleler dolaşıma girer. Sanki insan, kendini bir kez daha ikna ederse bu kez farklı olacakmış gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zamanla kurduğum ilişki zaten sorunlu. Takvim, zamanı ölçmekten çok onu evcilleştirme girişimidir bana göre. Bölüyor, çerçeveliyor, başlangıçlar ve bitişler icat ediyoruz. Çünkü zamana bütünüyle bakmak zor; insanı ezer. Hans Blumenberg’in söylediği gibi mitler, gerçeği gizlemek için değil, onunla yaşayabilmek için araya konan mesafelerdir (mit, dayanılmaz gerçeklikle aramıza koyduğumuz bir yastıktır). Yeni yıl da böyle bir mit üretir: Kaosu takvimlenmiş bir düzene çevirir. Ama mit, açıklamak yerine yerini almaya başladığında, artık oyalamaya dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden yıl dediğimiz şey bireysel bir deneyimden çok, topluca kabul edilmiş bir eşik hâline gelir. Aynı anda sevinmemiz, umutlanmamız, “geride bırakmamız” beklenir. Yeni yıl, kişisel bir karar anı değildir; kolektif bir sahnedir artık. Siegfried Kracauer’in kitle kültürüne dair sezgileri tam da burada devreye girer: Modern toplum, gerçekliği doğrudan yaşamak yerine temsiller aracılığıyla tüketir (yaşamak yerine yaşanmış gibi yaparız). Işıklar, geri sayımlar, temenniler… Hepsi aynı duyguyu üretmeye ayarlanmış bir dekor gibidir. İnsan kendi hayatına bakmak yerine, herkesle birlikte aynı geleceğe bakar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sahne büyüdükçe hayatın içeriği küçülür. Tempo artar, vaatler çoğalır ama yaşanan şey değişmez. Daha üretken olacağım, daha mutlu olacağım, daha “kendim” olacağım. Hartmut Rosa’nın hızlanma dediği şey tam da budur: Hayat hızlanır ama temas azalır (ilerlediğimizi sanırken aslında etrafımızdaki dünyayla bağımız kopar). Hızlanan çoğu zaman hayat değil; beklentidir. Beklenti hızlandıkça hayal kırıklığı da büyür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni yıl yalnızca gelecekle ilgili değildir; geçmişle kurulan ilişkiyle de ilgilidir. İleriye bakmayı kutsarken geriye bakmayı neredeyse ayıp hâline getirir. Oysa geride kalanlar yerinde durur. Yoksulluk, adaletsizlik, kayıplar… Takvim yaprağı değişince ortadan kalkmazlar. Walter Benjamin’in ilerleme fikrine koyduğu itiraz burada anlam kazanır: İlerleme, çoğu zaman biriken enkazı görünmez kılan bir anlatıdır (her "ilerleme" bir yıkım ve kayıp yığını üzerine kuruludur). Yeni yıl bu anlatıyı estetikleştirir; hatırlamak yerine “devam” deriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam bu noktada umut kelimesi belirir. Ama umut ne yapar?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bekler mi, talep mi eder? Ernst Bloch’un umudu edilgen değildir; “henüz olmayan”ın bugünden sorumluluk istemesidir (umut, şimdiki zamanın içindeki bir eksiklik ve onu tamamlama arzusudur, tabi bence). Bugünün yeni yıl umudu ise çoğu zaman bir erteleme tekniği gibi çalışır. Şimdi değil, sonra. Bugün değil, Ocak’ta. Umut eylemden koptuğunda, geriye yalnızca temenni kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sisifos’u hep yokuşun başında hayal ederiz; alnı terli, dişleri sıkılı. Oysa asıl sahne yokuşun dibidir. Taşın yeniden yere değdiği an. Gürültü yok, alkış yok, tanık yok. Kısa bir duraksama. Sisifos taşın önünde durur. Taşın düşeceğini bilir. Yine de oradadır. Taş düşer; tarih değişir. “Bu kez” der. Taş kelimeleri duymaz. Albert Camus’nün Sisifos’u mutlu hayal etmemizi istemesi bir teselli değil, bir yanılsamadan vazgeçme çağrısıdır (sahte kurtuluş umutlarını bırakıp, absürdü kabul ederek özgürleşmek).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Doğduğumda annemin nüfusuna yazdırılmışım. Kendimi artık yetişkin diye tanımladığım yaşa kadar da o soyadı ile bütünleştim. İlkokul, ortaokul, lise ve&nbsp; ilk üniversite diplomam da o soyadı durur. Ardından yeni bir "yeni" girdi hayatıma. Ahh evet evlendim ve o soyadıma bir soyadı daha eklendi. Kısmen yeni bir başlangıç idi ama ben değişmiş miydim?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cevabı sona bırakayım.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayat bana şunu öğretti: İsim değiştirmek, içerik değiştirmek değildir. Soyadı değişince geçmiş silinmediği gibi, rejim değişmeden “yeni” demek de hafızayı sıfırlamaz. Eğitim sisteminin adını değiştirmek, çocukların yükünü hafifletmez; anayasanın başına “yeni” eklemek, adaleti kendiliğinden üretmez. Tıpkı benim hayatımda olduğu gibi: “Yeni” geldiğinde her şey düzelmedi; sadece başka bir eşikle yüzleştim.</span></strong></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ardından garip bir "yeni" girdi hayatıma. Artık evli, parasını kazanan, anne olan bir kadındım. Ve biyolojik babamla tanıştım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Döndük mü başladığımız yere?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sefer süreçler, umutlar, yeni heyecanlar ile annemden bana kalan soyadını bırakıp sanki tüm hayatımda yanımda o varmış gibi babamın soyadını yazdırdık nüfus cüzdanıma... Dedik ya yazının bir yerinde umut diye, bizim hikayemizde her şeyin bu yeni haliyle daha iyi olacağı umuduyla ilerlerken bu sefer acı bir "yeni" ile eksildik. Bundan sonra hayatımıza çok sonradan girmiş soyadım ve ben devam edecektik. Evet, bildiniz: boşandım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de bu yüzden “yeni” kelimesi bende hep temkinli bir his bırakıyor. Hayatımda defalarca yeniye geçtim; adım değişti, statüm değişti, hikâyem yeniden yazıldı. Ama her seferinde aynı soruya çarptım:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Değişen gerçekten ben miydim, yoksa yalnızca biçimler mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu soru, sadece kişisel bir soru değil. Toplumsal hayat da aynı kelimeyle kendini sürekli yeniden ikna etmeye çalışıyor. “Yeni Türkiye”, “Yeni Eğitim”, “Yeni Anayasa”… Sözcük değişiyor, vaat tazeleniyor, ama yük tanıdık. Her “yeni”, bir öncekinin eksiklerini telafi edeceği iddiasıyla geliyor. Her seferinde “artık bu kez” deniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayat bana şunu öğretti: İsim değiştirmek, içerik değiştirmek değildir. Soyadı değişince geçmiş silinmediği gibi, rejim değişmeden “yeni” demek de hafızayı sıfırlamaz. Eğitim sisteminin adını değiştirmek, çocukların yükünü hafifletmez; anayasanın başına “yeni” eklemek, adaleti kendiliğinden üretmez. Tıpkı benim hayatımda olduğu gibi: “Yeni” geldiğinde her şey düzelmedi; sadece başka bir eşikle yüzleştim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de bu yüzden “yeni” kelimesi bu kadar sık kullanılıyor. Çünkü gerçek değişim zahmetlidir; yüzleşme ister, sorumluluk ister, vazgeçiş ister. Oysa “yeni”, zahmetsiz bir umuttur. Takvimle, ışıklı tabelalarla, vaatlerle gelir. Sorgulamaz; oyalar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bana göre hayatın evreleri gibi geldi ve gitti yeniler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Edvard Munch’a saygıyla bir selam göndermek isterim burada)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne kattı sana deseniz, uzun uzun düşünürüm.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hâlâ aynı mıyım derseniz, değilim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama başladığım noktadaki kadar aidiyetsiz miyim?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, neredeyse o kadar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de asıl soru tam burada duruyor:&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kadar çok “yeni”nin olduğu bir yerde, neden hâlâ aynı yerden başlıyoruz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yazar Notu:</strong> Bu yazıyı 20'lik dişim zonklarken, Barış Manço'dan Dönence dinleyerek yazdım. Sanırım hayatın özeti bu: biraz sızı, biraz nostalji ve itmeye devam ettiğimiz taş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de masa altında 12 saniyede 12 üzüm yutarken 12 dilek tutmak, modern hayatın en komik çelişkisi. Çünkü hepimiz biliyoruz ki önümüzdeki 12 ay, aynı taşı 12 farklı açıdan itmekle geçecek. En azından üzümler tatlı ;)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önümüzdeki döngüde, tekrarınız anlamlı, beklentileriniz makul, yokuşunuz bildik olsun. Yeni yılınız kutlu olsun.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 24 Dec 2025 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/sisifos-da-bizimle-geri-saydi-mi-acaba-1766490606.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hümanizmi yeniden anlamak</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/humanizmi-yeniden-anlamak-12287</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/humanizmi-yeniden-anlamak-12287</guid>
                <description><![CDATA[Hümanizm, eleştirel düşünmeyi esas alır. İnsanın en büyük düşmanları, zihinsel kapalılık, dogmatizm ve değişime direnen düşünce biçimleridir. Hümanizmin eleştirel doğası, yalnızca teorik bir tartışma değil; kamusal hayata, siyasal dile ve kültürel iklimimize yönelik bir uyarıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Hümanizm, çoğu zaman Batı düşüncesine ait, seküler ve tarihsel bir kavram olarak ele alınmaktadır. Ancak hümanizmi yalnızca bu çerçeveye hapsetmek, onu güncel ahlaki ve siyasal sorunlar karşısında etkisiz bırakmaktadır. Hümanizm, soyut bir felsefi söylemden ibaret değildir. Hümanizm, insan onuru, özgürlük ve eleştirel akıl merkezli güçlü bir etik duruş olarak insanlığın bugün en çok ihtiyaç duyduğu yaklaşımdır.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hümanizmin temelinde, insanın koşulsuz değeri yer almaktadır. İnsan, herhangi bir dine, ideolojiye, millete ya da kültürel kimliğe indirgenemeyecek kadar değerlidir. İnsan onuru, hiçbir kutsal anlatının, siyasal projenin ya da ideolojik hedefin arkasına gizlenerek askıya alınamaz. Hümanizm, özellikle insan adına konuştuğunu iddia eden ama insanı araçsallaştıran otoriter ve totalite yapıların tamamını reddetmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hümanizm, maneviyatı insani gerçeklik olarak kabul etmekte ve doğmatizmi reddetmektedir. Hümanizm doğmatizme, tutuculuğa ve fanatizme karşıdır. Hümanizm, insan tarafından ortaya konulan bütün kaynakları, kalıpları ve kuralları sorgular ve eleştirir. İnsana ve doğaya dair her şey, insan tarafından söylenmiş, yazılmış ve tartışılmıştır. Dinler, insanı özgürleştirdikleri ve ahlaki sorumluluğu güçlendirdikleri ölçüde anlamlı ve işlevsel olabilirler. Korku, günah ve itaat merkezli doğmalar, insan onurunu zedelemektedirler. Tanrı adına insanı küçülten her söylem, ahlaki bir sorundur. Hümanizm, maneviyata karşı değildir. Hümanizm, insana karşı kullanılan bütün doğmatizmlere karşıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgürlük, hümanizminin vazgeçilmez unsurudur. İnanç özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğü, yaşam tarzı özgürlüğü, soyut ilkeler değil; insan olmanın temel koşullarıdır. Hümanizm, bireyi kolektif kimlikler içinde eriten milliyetçi, cemaatçi ve devletçi ideolojileri reddetmektedir. Çünkü bu yapılar, çoğu zaman insanı yüceltme iddiasıyla yola çıkar, fakat sonunda insanı disipline eden ve denetleyen mekanizmalara dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ahlak ve hümanizm birbirleriyle doğrudan bağlantılıdır. Ahlak, emir ve itaat ilişkisine indirgenemez. Ahlaksızlık, emir ve itaatin sonucu ortaya çıkar. Korkuya dayalı bir ahlak, insanı ahlaki özne olmaktan çıkarır. Gerçek ahlak, vicdan, sorumluluk ve özgür irade üzerine kuruludur. Ahlakın kaynağı, insanüstü ve ötesi bir otoriteye dayanmaz. Ahlakın kaynağı, insanın insanlığa ve doğaya karşı duyduğu etik sorumluluktadır. Hümanizm, ahlakın insanileşmesi anlamına gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hümanizm, eleştirel düşünmeyi esas alır. İnsanın en büyük düşmanları, zihinsel kapalılık, dogmatizm ve değişime direnen düşünce biçimleridir. Hümanizmin eleştirel doğası, yalnızca teorik bir tartışma değil; kamusal hayata, siyasal dile ve kültürel iklimimize yönelik bir uyarıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün insan onurunun kolayca göz ardı edilebildiği, özgürlüğün güvenlik ve kutsallık adına feda edilebildiği bir dünyada, hümanizmi bize şunu hatırlatmaktadır: İnsan adına konuşan her düşünce, önce insanı korumak zorundadır. Hümanizm, geçmişte kalmış bir fikir değildir. Hümanizm, bugün her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz etik bir pusuladır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Dec 2025 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/humanizmi-yeniden-anlamak-1766235524.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Antroposen’de Fargo: Kasaba ya da Karaağaç</title>
                <category>KÜLTÜR SANAT</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/antroposende-fargo-kasaba-ya-da-karaagac-12284</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/antroposende-fargo-kasaba-ya-da-karaagac-12284</guid>
                <description><![CDATA[Tarım toplumunun bizi getirdiği sınıf toplumunda parasız bir hayatı çok da önermesem de, “Antroposen’de Fargo”yu yani Kasaba’yı izlerken paranın eşitsiz dağılımının çok da matah bir şey olmadığını ve acilen yok edilmesi gerektiğini bir kez daha düşündüm. Para,  dışarıdan geldiğinde önce huzuru bozar, sonra kan döker; ve herkesin içindeki karanlığı gün yüzüne çıkarır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türk filmlerine/dizilerine olan önyargımı beni takip edenler (eğer varsa tabi) iyi bilir. Politik olarak itiraz ediyorum apolitik ve anakronik günümüz Türk film sektörüne(*).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Netflix’de zirveye çıkan Türk dizisi Kasaba’nın fişek gibi geçen ilk 3 bölümünden sonra 4. Bölümün ortasında senaryonun yalpalaması üzerine izlemeye ara verdim. Hatta hikayeyi “yapay zekaya yazdırmışlar” eleştirisini de yapmaktan geri durmadım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de diziye kaldığım yerden devam ettim ve 6. Bölüm sonuna geldiğimde tüylerim diken diken bu aslında Fargo dedim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fargo adını olayların geçtiği kasabadan alıyordu. Bizim filmimizin adı da Kasaba idi ama Karağaç olsa da yanlış olmazdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Francis Mc Dormand’ın hamile polis rolüyle döktürdüğü Fargo’dan bu zamana neredeyse 30 yıl geçti. Kasaba’da da tuhaf biçimde Dormand’ın 18’li yaşlarını andıran karakterin adının Kar olması da Fargo’ya gönderme değilse ben de bu filmlerden hayatlar çıkarma mesleğimi&nbsp; sorgulamaya hazırım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tesadüfen bulunan kirli&nbsp; para, kapalı devre kasaba ilişkileri, aile darlamaları, geçmişin hayaletleri, dışarıdan gelen bela... Paralellikler mekânsal konumlanmanın ötesine geçiyor Senaristlerin bu denli zeki oldukları ve bilardo tabiriyle&nbsp; ince gördükleri bir işte karmaşıklaşan olayları anlatırken yeterince ikna edici olmamalarını zaman darlığına, zaman darlığını da para darlığına bağlıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Netflix’in gururla 1 numara diye övündüğü diziye tahsis ettiği ses sisteminin 1970’li yıllardan kaldığına eminim ama ispat edemem. Sesini iyi duyamayacaklar ama sen yine de iyi iş çıkaracaksın “Brief”i ile yola çıkan yapımcılar Netflix’den zaman=para istemeye cesaret etmemiş olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Koca Netflix’in az para ile büyük iş yapma talimatını en iyi anlayan yönetmen olmuş ve oyuncularına bunu çok iyi anlatmış. Oyuncularsa Seren Yüce anlatmana gerek yok “O iş bizde” demişler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dizinin casting’ini her kim yaptıysa Beşiktaş’a scout olarak transfer edesim geldi. Karakterlerin daha sahici olduğu bir Türk dizisi seyretmek için bu ekibin yeni bir fikrinin gelmesini beklemek gerekecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer taraftan bu ekip istese&nbsp; mainstream kanallarda gecede 10 tanesi yayınlanan dizi formatını serçe parmağı ile çekeceğini de kanıtlıyor. Hikayenin merkez karakterleri sahici insanlar olarak yaşarken, onları kovalayanlar ATV yada Kanal D dizisinden ödünç alınmış gibi hikayeye eklemleniyor. Jöleli saçlar, siyah ayakkabılar, takımlar, pahalı arabalar, malikaneler yolunu şaşırmış Türk dizisi seyircisi için&nbsp; spin olta tadında.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabi bu gerçekliğin şanzıman sistemi hikayenin durduğu yerden geliyor.&nbsp; Edirne’nin burnunun dibindeki Karaağaç istesen de&nbsp; kentsel dönüştüremeyeceğin bir yer. Türkiyenin hangi kasabasına gitsen karşılacağın rantsal dönüşümü Karaağaç’ta görmek teknik olarak (en azından şimdilik) mümkün değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Edirne, Leva’nın Türk Parasını Kırkpınar başpehlivanı misali yere vurmasının da etkisiyle geçmişini betonun altına gömerken Karaağaç&nbsp; beton mikserlerine belki de Türkiye’de en uzak Kasaba olmanın huzuru ile dedelerin dedesinin bıraktığı gibi duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Paranın Karağaç civarına gelmesi bu nedenle kolay değil. Arsalar bire üç vermiyor Karaağaç’ta. Para tesadüfen&nbsp;geldiğinde de tıpkı Fargo’daki gibi işler karışıyor. Hayatlar dağılıyor. Ölüm paranın diğer yüzü oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir süredir hayatımı para kazanmak için geçirmiyorum. Aristo’nun yüksek faaliyet dediği işlerle uğraşıyorum. Karşılığında para alınmayan işlerdir bunlar. Yazmak, bisiklete binmek, yemek yapmak, yakınlarınla ilgilenmek, karşılığında para almadan tarla bahçe işlerine yardım etmek, masa tenisi oynamak, film seyretmek, yeni arkadaşlar edinmek. Liste uzar gider. İnsan çok parası olduğu için değil, gerçekten para karşılığı olmayan işler daha çok haz verdiği için bunu denemeli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarım toplumunun bizi getirdiği sınıf toplumunda parasız bir hayatı çok da önermesem de, “Antroposen’de Fargo”yu yani Kasaba’yı izlerken paranın eşitsiz dağılımının çok da matah bir şey olmadığını ve acilen yok edilmesi gerektiğini bir kez daha düşündüm. Para,&nbsp; dışarıdan geldiğinde önce huzuru bozar, sonra kan döker; ve herkesin içindeki karanlığı gün yüzüne çıkarır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karaağaç’ın beton mikserlerinden kurtulmuş sessizliği ya da Fargo’nun karlı sonsuzluğu fark etmiyor; açgözlülük aynı açgözlülük, ihanet aynı ihanet, vicdan aynı vicdan.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kasaba, otuz yıl sonra bile Coen kardeşlerin o evrensel uyarısını Türkçe yeniden kuruyor ve bunu iyi yapıyor. Bu yüzden, bu ekibin bir sonraki projesini heyecanla beklerken, ben kendi “yüksek faaliyetler” listeme bir madde daha ekledim: İyi bir hikâyenin peşinden gitmek.</span></span></p>

<p>----</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(*) Gassal’ın kendine özgü gerekçeleri vardı. Do Not Disturb, Cumhuriyet Şarkısı ve Sen Ben Lenin&nbsp; ise zaten önyargının dışındaki işlerdi. Bunları izledim ve yazdım. Meraklısı için linkler:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2025/02/gassal-turk-isi-six-feet-under-olunce.html">https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2025/02/gassal-turk-isi-six-feet-under-olunce.html</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2023/09/turkiye-uzerine-cmylmz-tezleri.html">https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2023/09/turkiye-uzerine-cmylmz-tezleri.html</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2022/05/requiem-for-ahmet-abi.html">https://cagatayarslanfilmlerhayatlar.blogspot.com/2022/05/requiem-for-ahmet-abi.html</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/sirri-sureyya-onderin-son-sirri-11000">https://www.yeniarayis.com/yazi/sirri-sureyya-onderin-son-sirri-11000</a></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Dec 2025 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/antroposende-fargo-kasaba-ya-da-karaagac-1766211710.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
