Bir düşünün: Akşam bir arkadaşınızın yanından dönüyorsunuz. Hava kararmış. Telefonunuzu çıkarıp bir arkadaşınıza “Ben çıktım, konum atıyorum, varınca haber veririm” yazıyorsunuz. Yolda yürürken adımlarınız elinizde olmadan hızlanıyor, arkadan gelen bir ayak sesi duyduğunuzda anahtarınızı parmaklarınızın arasına gizli bir silah gibi sıkıştırıyorsunuz. Ya da telefonla birini arayıp –aslında kimseyle konuşmasanız bile– “Evet baba, sokağın başındayım, geliyorum” diye hayali bir koruyucuya sesleniyorsunuz.
Eğer bu satırları okuyan bir erkekseniz, bunların çoğu size uzak, belki de "biraz evhamlı" birer film sahnesi gibi gelebilir. Ama eğer bir kadınsanız, bu anlattıklarım sizin için sadece bir "salı akşamı" rutini. Bu, bizim normalimiz haline getirilmiş bir anormallik. Kent meydanları ve sokaklar bugün neredeyse tamamı erkekler tarafından planlanan, kadınlar için tedirgin edici ve güvensiz alanlar. Ancak bu güvensizliğin trajik yanlarından biri ; devletin ve siyasetin, kadınların bu haklı korkusunu çözmek yerine, bunu hem toplumu gözetim altına almak hem de "göçmenler" veya "sokak köpekleri" gibi hedef şaşırtıcı düşmanlar yaratarak bu korkudan kendi politikalarını söylemlerini güçlendirmeye çalışmasıdır.
"Güvenlik Mesaisi": Hayatımızdan Çalınan Görünmez Emek
Literatürde buna "Güvenlik Mesaisi" (Safety Work) deniyor. Bu, kadınların gün boyu, saniye saniye yürüttükleri o görünmez emeğin adı. Bir yerden ayrılırken canlı konum atmak , devletin size sunamadığı güvenliği dijital bir iple sağlamaya çalışmaktır. Yalnız yaşayan bir kadının kapısının önüne başkaları görsün diye erkek ayakkabısı koyması, altında toplumsal normların da yattığı üzücü bir tiyatrodur; iktidarın sağlayamadığı o güvenli alanı, kapı eşiğinde sahte bir sembolle kurma çabasıdır.
Sokakta yürürken sahte telefon görüşmeleri yapmak, kulaklığı takıp aslında hiçbir şey dinlememek ama dış dünyayla arana bir "meşguliyet perdesi" çekmek... Tüm bunlar birer kalkan kuşanmaktır. Ve bu mesai bizi eksiltiyor. Güvende kalmak için özgürlüğümüzden her gün taksit taksit ödeme yapıyoruz.
Eğer sokaklarda saldırı sayıları bir nebze düşük görünüyorsa, bu dünyanın güvenli bir yer olmasından değil; kadınların bu ağır "güvenlik mesaisini" büyük bir titizlikle yürütmeye çalışmasından. Bu, güvenliğin sağlandığı bir ortam değil, kadının hareketlerinin kısıtlandığı bir illüzyondur.
Bu haklı güvensizlik hissi, bugün siyasetin her iki kutbu tarafından da bir "aparat" olarak kullanılıyor. Bir tarafta AK Parti iktidarı, sokak güvenliği meselesini faturayı sokak hayvanlarına keserek ya da her köşe başına kamera dikerek çözebileceği söylemini kurdu. Diğer tarafta ise Zafer Partisi gibi oluşumlar, bu korkuyu "göçmen düşmanlığı" üzerinden köpürtüyor.
Hatırlarsınız; katılımcıların siyasetçilere soru sorduğu o popüler YouTube programlarından birinde, genç bir kadın saat geç olduğu için ve kendini güvensiz hissettiği için programdan erken ayrılmak zorunda olduğunu söylemiş, bu durumun nedenini de konuşmasında doğrudan göçmenlere bağlamıştı. İşte siyasetin getirdiği nokta tam olarak budur: Gerçek sorunu, yanlış düşmanla maskelemek.
Kadınlar sokakta kendilerini güvensiz hissediyor çünkü sokaklar karanlık, çünkü tacizciler "iyi hal" indirimi alıyor, çünkü kentler sadece erkeklerin gündüz yaşamına göre tasarlanmış. Ancak siyasetçiler çıkıp "göçmenleri göndereceğiz ve sokaklar cennet olacak" dediğinde ya da "köpekleri toplayacağız ve her yer huzur dolacak" dediğinde, kadını o sokağa hapseden asıl mekânsal adaletsizlik ve eril şiddet gerçeğinin üstü örtülüyor. Göçmenler gitse de, köpekler toplansa da; o sokak lambası yanmadığı, o durak ıssız kaldığı ve o cezasızlık kültürü sürdüğü sürece kadınlar arkasına bakmadan yürüyemeyecek.
İktidarın ve devletin güvenlikten anladığı tek bir şey var: Daha fazla kamera, daha fazla yüz tanıma sistemi, daha fazla denetim... Kadınların "Güvende değilim" çığlığı, devlet için ülkeyi devasa bir gözetim kafesine ,panoptikona çevirmek için kusursuz bir bahaneye dönüştürülmüş durumda.
"Sizi koruyoruz" maskesi altında her köşe başına takılan kameralar, kadınları tacizden ya da şiddetten korumaktan ziyade; toplumun tamamını her an izlenebilir, her an denetlenebilir kılmayı amaçlıyor. Gerçek güvenlik, bir suç işlendikten sonra kamera kayıtlarına bakılması değil; o suçun işlenmesine zemin hazırlayan karanlık sokakların ve "burada ne işin var" diyen o eril zihniyetin değişmesidir. Devlet, sokakları kadınlar için özgürleştirmek yerine, herkes için birer "denetim alanı" haline getiriyor. Bu bir güvenlik politikası değil, güvenlik bahanesiyle yapılan bir özgürlük gaspı oluyor.
Gözetim Değil, Özgürlük İstiyoruz
Bir parkın ışıkları yanmıyorsa, oraya bin tane kamera taksanız da o sokak kadınlar için güvenli olmayacaktır. Devletin güvenlikten anladığı şey, suçun kaynağını kurutmak değil, suçu ve aslında herkesi veri tabanına kaydetmektir.
Arkanıza Bakmadan Yürüyebilir Misiniz?
Buradayız demek sadece fiziksel bir mevcudiyet değildir; bu kentte korkmadan, saklanmadan, yapay düşmanlıklara kanmadan ve devletin gözetim kafesine mahkum olmadan var olma iradesidir. Kadınların yürüttüğü o görünmez "güvenlik mesaisini" artık herkes görmeli.
Bir kentin gerçek gelişmişlik düzeyini o kentin en lüks binaları ya da en gelişmiş gözetim sistemleri değil; gece yarısı en ıssız sokağında tek başına yürüyen bir kadının adımları belirler. Eğer o kadın arkasına bakmadan, adımlarını hızlandırmadan, cebinde anahtarını bir silah gibi tutmadan ve başındaki kameradan çekinmeden yürüyebiliyorsa; işte o zaman o kent hepimizindir. Kentin Sokakları özgürleştiğinde, biz de gerçekten özgür olacağız.
Bilemedim koyamadım yazıya -Kadınların sokaktaki tedirginliği, iktidarın elinde toplumu daha fazla zapturapt altına alacak bir 'güvenlik kartına' dönüşmemeli. Genç bir kadının YouTube ekranlarından yansıyan o 'erken gitmek zorundayım' çaresizliği, bir seçim vaadine ya da bir göçmen düşmanlığına meze edilemeyecek kadar gerçektir. Bizim ihtiyacımız olan şey, her sokağa bir kamera dikilmesi ya da sokaktaki köpeğin uyutulması değil; o kadının programda sonuna kadar kalabildiği, sokağa çıktığında devletin soğuk gözünü ensesinde hissetmediği ve arkasına bakma ihtiyacı duymadığı bir kentsel devrimdir





























Yorum Yazın