Seksen yıl kadar iyi bir dönem geçirdik, ama artık açıkça görülüyor ki Birleşik Devletler, özgür dünyanın liderliğini bıraktı. Bu göreve bir halef atanmadı ve Avrupa Birliği, NATO ya da günümüzde “Batı” denen her neyse, içinden birini öne çıkarması pek olası görünmüyor. Bu iş belki de tamamen kaldırılacak; Başkan Trump’ın nezaketinden bir “işgücü azaltımı” daha.
ABD artık özgür dünyaya liderlik etmiyor; dünyanın dört bir yanında kısıtsız, düşüncesiz ve stratejisiz bir şekilde dolaşıyor, gücünü sadece kullanabildiği için kullanıyor. Trump yönetiminin birkaç ay içinde yaptığı şeyler: Venezuela Devlet Başkanı’nı yakalayıp Brooklyn’de hapse atmak, İran’ın teokratik yönetimine karşı bir savaş başlatmak (bu savaş Ortadoğu’ya yayılıyor ve küresel ekonomiyi altüst ediyor); şimdi de Başkan, “Küba’yı alma onuruna” sahip olacağını söylüyor.
Trump’ın ikinci dönemi, Baba filmindeki Michael Corleone gibi; tüm aile işlerini temizliyor.
Yaklaşık yirmi yıl önce Fareed Zakaria, “Post-Amerikan Dünya” adlı çok satan kitabında ABD’nin görece gerilemesini ve diğer ülkelerin ekonomik yükselişini öngörmüştü. Zakaria’ya göre ABD askeri ve ekonomik olarak hâlâ en üstte kalacaktı ama yeni siyasi rolü “dünyanın yönetim kurulu başkanı” gibi olacaktı: danışma, işbirliği ve hatta uzlaşma üzerine kurulu.
Trump döneminde ABD liderliği gerçekten yeniden şekillendi ama otoriteden domine etmeye, ikna etmekten zorbalığa, ittifakları beslemekten onları yıkmaya doğru.
Danışma, işbirliği ve uzlaşma hâlâ MAGA koalisyonuna katılmadı.
Trump geçen hafta, Avrupa liderleri Hurmuz Boğazı’nı yeniden açmaya yardım etmekte isteksiz kalınca sinirlenerek şöyle dedi: “Kimseye ihtiyacımız yok. Dünyanın en güçlü ülkesiyiz. Askeri gücümüz rakipsiz. Onlara ihtiyacımız yok.”
Sadece bir müttefikle savaş başlatıp sonra herkesin sıraya girmesini beklemek, Amerika’nın yeni yaklaşımındaki gerilimi mükemmel özetliyor. ABD hegemonyanın nimetlerini istiyor ama onun getirdiği sorumlulukları (ortak güvenliği sağlamak, ekonomik açıklığı teşvik etmek, hayati ittifakları beslemek) kabul etmek istemiyor.
Trump süper güç olmak istemiyor; sadece süper güçleri kullanmayı seviyor. Dünyada sadece “kendi ahlakı” ve “kendi aklı” ile sınırlı hareket etmek istiyor.
Bu, Soğuk Savaş sonrası dönemi uzun süredir “Amerika olmayan” diye tanımlayan dünyada ABD’nin rolü ve amacı için ne anlama geliyor?
Bir zamanlar Pax Americana dediğimiz — ABD öncülüğündeki ittifaklar ve kurumlar sistemi, Amerikan çıkarlarını ve değerlerini teşvik eden ve II. Dünya Savaşı’ndan sonraki on yıllarda büyük çatışmaları önleyen sistem — artık yok ve geri dönüşü yok.
Onun yerine Lax Americana (Gevşek Amerika) görüyoruz: Dikkatsiz, dizginsiz ve meraksız bir süper güç, satranç tahtasında kasılarak yürüyor; eski dostları tehdit ediyor, eski rakipleri cesaretlendiriyor; kısa vadeli kazançlar peşinde, kendisi ve dünya için yarattığı tehlikelere aldırmıyor.
Bu tarihsel bir sapma: Bir süper güç, liderlik rolünden gönüllü olarak vazgeçiyor çünkü liderliği “enayi işi” sayıyor; kendi değerlerini artık teşvik etmiyor çünkü o değerlerin zaten sahte olduğuna karar vermiş; uzun zamandır kurduğu kuralları ve kurumları terk ediyor çünkü onlara değmeyeceğini düşünüyor.
Eğer Washington hâlâ kendini özgür dünyanın lideri olarak görüyorsa, bunun nedeni “özgür dünya”ya kimin dahil olduğunu yeniden tanımlaması ve “liderlik” kavramını aşağı çekmesidir.
Bu yeni Amerika’nın nasıl işlediğini daha iyi anlamak için, son büyük geçiş dönemine yani Soğuk Savaş’tan rakipsiz ABD üstünlüğü dönemine döndüm ve o dönemde ne olabileceğini anlamaya çalışan etkili kitap ve makaleleri yeniden okudum.
Bunların en önemlilerinden biri Yale tarihçisi Paul Kennedy’nin 1987’de yayımlanan “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü” kitabıdır; Amerikan gerilemesinin kutsal metinlerinden biri haline gelmişti.
Kennedy’ye göre tarih boyunca büyük güçler küresel liderliği gönülsüzce bırakır: Ya yükselen bir rakibe karşı büyük bir savaşı kaybederek, ya askeri alanda dönüştürücü bir teknolojik yeniliği kaçırarak ya da ekonomik olarak o kadar zayıflayarak ki hegemonyanın yükü taşınamaz hale gelir.
Kennedy “imparatorluk aşırı yayılması” (imperial overstretch) kavramından bahseder ve şöyle der: “ABD’nin küresel çıkarları ve yükümlülüklerinin toplamı, bugün ülkenin hepsini aynı anda savunabilecek gücünden çok daha büyük.
”Bir süper güç statüsünü korumak istiyorsa üç zor şeyi aynı anda yapmalıdır:
Kendisi ve müttefikleri için askeri güvenliği sağlamak ve bedelini ödemek,
Halkının ekonomik ihtiyaçlarını (ve arzularını) karşılamak,
Silah stoklamaya ve tereyağı üretmeye devam edebilecek kadar uzun vadeli ekonomik büyüme sağlamak.
Kennedy, “Bu üçünü uzun süre başarmak çok zor bir iştir. İlk ikisini —ya da sadece birini— üçüncü olmadan yapmak, uzun vadede görece gerilemeye yol açar” der.
Bu, geçmişteki İspanya İmparatorluğu, Napolyon Fransa’sı ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’ye yerini bırakan Britanya İmparatorluğu’nun kaderi olmuştur.
Hem askeri saldırısının “sonsuza kadar” sürebileceğini övünen hem de ulusun çocuklarına “30 bebek yerine 2 bebekle yetinin” diyen bir başkan, tam da Kennedy’nin argümanını somutlaştırıyor. “Eşitsiz ekonomik büyüme oranları, er ya da geç dünyanın siyasi ve askeri dengelerini değiştirir.”
Kısacası, süper güçler ucuza ayakta kalamaz. Bu açıdan Trump’ın dünyanın Amerika’yı “soyması”na (ticaret açıkları, fabrikaların kaybı, NATO üyelerinin yetersiz savunma harcamaları) takıntısı, sadece emlakçı zihniyetli birinin daha iyi anlaşma yapma takıntısı değil.
Robert Gilpin’in “Savaş ve Dünya Politikasında Değişim” (1981) kitabında açıkladığı gibi, hâkim güçlerin zayıf olanlara karşı her zaman hissettiği kindir bu.
Trump için özgür dünyaya liderlik etmenin sorunu, özgür dünyanın bedavaya geçinmesiydi.1980’lerde hem Kennedy hem Gilpin Amerika’nın görece gerilemesinden zaten bahsediyordu .1970’lerin krizlerinden sonra kim onları suçlayabilir ki? Ama sonra Washington’a büyük bir nefes alma molası geldi. Sovyet lideri Nikita Kruşçev bir zamanlar “Tarih bizim tarafımızda. Sizi gömeceğiz!” demişti. Ama Ronald Reagan’ın “Amerika’da sabah oldu” dediğinden sadece birkaç yıl sonra, gömülen SSCB oldu.
Tarih Amerika’nın tarafındaydı; bazılarına göre tarih artık “sona ermişti”.yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında birçok büyük güç birbirleriyle savaştı; 20. yüzyılın ikinci yarısında ise sadece iki güç, nükleer başlıkların arkasından birbirine bakıyordu.
Doğu-Batı rekabetinin yerini “tek kutuplu an” (unipolar moment) aldı. George H.W. Bush “piyasalar ve demokrasi” üzerine kurulu “yeni dünya düzeni”nden, Bill Clinton “21. yüzyıla köprü”den bahsediyordu.
Ama bazıları daha karanlık bir gelecek görüyordu. Samuel Huntington kültürel ve dini temelli “medeniyetler çatışması”nı öngördü. Robert Kaplan “Gelecekteki Anarşi” makalesinde çevresel felaketler, ırk ve kabile savaşları öngördü. Özellikle ABD hakkında çok isabetliydi: kutuplaşma, parçalanma, siyasi işlevsizlik; “medyanın hırslı arzuları benimsemesi”; askeri-teknoloji kompleksinin askeri-sanayi kompleksinden daha tehlikeli olabileceği...
Kaplan, “Aklın nihai zaferi yoktur” diye yazmıştı. Bu ortamda “sığ liderler ve danışmanlar, bilgelik ve deneyim eksiklikleri nedeniyle korkunç bir yanlış hesaplama yapabilir ve genel bir savaşa yol açabilir” diye endişeleniyordu. Tıpkı Birinci Dünya Savaşı’na “geçmişin trajik duygusundan yoksun” Avrupalı liderlerin sürüklenmesi gibi, ABD de kendi modern felaketlerine sürüklenebilirdi.
11 Eylül trajedisi ve ABD’nin kibirli tepkisi, bu karanlık kehanetleri doğruladı gibi göründü. Terör saldırılarının ardından Washington Irak’ta yanlış bir savaş girdi; şimdi de İran’daki “gezinti”siyle (başkanın tabiri) aynı şeyi yapıyor olabilir.
2026’nın 2003 gibi olacağını düşünmek zorunda değilsiniz ya da Trump’ın “Savaş bitti sanırım, büyük ölçüde” demesinin Bush’un “Görev tamamlandı” pankartının bozulmuş hali olduğunu ve düşünmeden hareket etmenin, “ya olursa” ve “sonra ne olacak” gibi basit soruları sormamanın tehlikelerini anlamak gereklidir.
George W. Bush’un ilk döneminde yayımlanan “Amerikan Çağının Sonu” kitabında Charles Kupchan, Berlin Duvarı’nın yıkılışı ile Dünya Ticaret Merkezi’nin yıkılışı arasındaki yıllarda ABD’nin amacını ve “büyük stratejisini” yeniden düşünmediğini söylüyordu.
Amerika “büyük bir güç olarak sürükleniyordu”: Avrupa Birliği’nin yükselen etkisine kayıtsız, NATO genişlemesine Rusya’nın öfkesine duyarsız, Çin’in yükselişini nasıl karşılayacağı konusunda bölünmüş.
Kupchan, 11 Eylül’den sonra Bush yönetiminin “önleyici saldırı”yı temel ilke haline getirerek, terörist tehdidi abarttığını ve asıl tehlikenin “dünyanın ana güç merkezleri arasındaki rekabetin dönüşümü” olduğunu gözden kaçırdığını savunuyordu.
Trump yönetimi bu yeni rekabetin farkında görünüyor ve onunla barışmış gibi duruyor. “Donroe Doktrini” ne de olsa, büyük güçlerin etki alanlarını kabul etmek değil midir? Biz Batı Yarımküre’de işimizi yaparsak, Çin ve Rusya da kendi bölgelerinde yapsın, demektir.
Trump’ın ikinci dönemdeki müdahaleci eğilimleri ile seçim kampanyasındaki “yabancı savaşlardan uzak durma” vaadi arasındaki çelişki çok konuşuldu. Ortadoğu’da rejim değişikliği yapmaya çalışmak pek “America First” gibi durmuyor.
Bu, hem seçim riski yaratıyor hem de stratejik olarak karmaşık: Bir rejimi devirmeye çalışmak, o rejimin liderlerini nükleer silah edinmeye daha da motive edebilir. Diğer nükleer peşindeki liderlere de “nükleer silah edinmek siyasi hayatta kalmanın en iyi yolu” mesajı veriyor.
Ama tutum açısından Trump’ın zikzaklarında büyük tutarlılık var. Immanuel Wallerstein 2003’te “Amerikan Gücünün Gerilemesi”nde şöyle yazmıştı: “İzolasyonizm ve maço militarizm yüzeyde çok farklı görünür. Ama ikisi de dünyanın geri kalanına (‘ötekilere’) karşı aynı temel tutumu paylaşır: korku ve aşağılama, kendi yaşam tarzımızın saf olduğu ve başkalarının sefil kavgalarına bulaşmamamız gerektiği varsayımı. Tabii onları kendi yaşam tarzımıza zorla kabul ettirebilecek konumdaysak.”
Milliyetçi liderlerin izolasyonist ve müdahaleci dürtüler arasında gidip gelmesi hiç de zor değildir.
Wallerstein’ın George W. Bush yönetimi için yazdıkları, Trump ekibine de cuk oturuyor. “Maço militarizm”i insan bedeninde görmek isterseniz, Savunma Bakanı Pete Hegseth’e bakmanız yeter.
Hegseth 2024’teki “Savaşçılara Karşı Savaş” kitabında “siyasi ideologlar ve Pentagon’daki pısırıkların kutsal ittifakı savaşçılarımızı Washington’da gerçek savunucusuz bıraktı” diye yakınıyor.
Televizyonlarda “maksimum ölümcülük, ılımlı yasallık değil”, “aptal angajman kuralları”na gülerken, İran rejiminin “farelerine” “aman yok, merhamet yok” diyor ABD ordusunun “gökten gün boyu ölüm ve yıkım yağdıran vahşi verimliliği”nden bahsediyor.
Burada aklın zaferi yok; sadece triumfalizmin (zafercilik) mantığı var. “Özgür dünyanın lideri” olmanın anlamı, liderliği nasıl tanımladığınıza ve o “dünyayı” nasıl çizdiğinize bağlıdır. Trump yönetimi ilkeleri bir kenara atarken terimleri de yeniden tanımlıyor.
1949’da NATO kurulurken antlaşma, üyelerin “demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğü ilkelerine dayalı özgürlük, ortak miras ve medeniyetlerini koruyacaklarını” belirtiyordu. Geçen ay Münih Güvenlik Konferansı’nda Dışişleri Bakanı Marco Rubio da Batı dünyasının ortak “miras”ından bahsetti ama bunu açıkça Hristiyan inancı, kültür, dil ve soy üzerine kurdu. “Biz tek bir medeniyetin parçasıyız Batı medeniyeti” dedi ve Washington’un “kültüründen ve mirasından gurur duyan, aynı büyük ve asil medeniyetin mirasçıları olduğumuzu anlayan müttefikleri” tercih ettiğini belirtti.
Bu, Stewart Patrick’in geçen yıl yazdığı gibi “jeopolitik Batı” yerine “medeniyetsel Batı”dır. “Jeopolitik Batı’yı destekleyen liberal fikirler temelde evrenseldi; medeniyetsel Batı’yı yücelten milliyetçi fikirler ise sınırların savunulması ve ötekilerden korku üzerine kuruludur.
”Bu bağlamda ABD hâlâ özgür dünyanın lideri olabilir ama o özgür dünya artık siyasi ilkelere dayalı değil, kültürel hatta kalıtsal bir alan olarak yeniden tanımlanmalıdır.
Yüzyılın çok kutuplu dünyasından, 20. yüzyılın iki kutuplu dünyasından ve Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu dünyadan sonra ne gelecek? Medeniyetler çatışması mı, birden fazla büyük gücün dönüşü mü, Çin’le birebir kapışma mı, yoksa Amerikan yüzyılı devam mı edecek?
Tahmin etmek zor, ama bir süper gücün koltuğunu korumakta zorlandığının en açık işareti “yenilenme” (renewal) konuşmalarının artmasıdır.
Paul Kennedy “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü”nde alaycı bir şekilde şunu söyler: Kötümserler “gerileme”den, vatanseverler ise “yenilenme”den bahseder. Rubio Münih’te Trump yönetiminin “yenilenme ve restorasyon” görevini üstleneceğini söyledi. Amerika’nın Avrupa’yla bağını koparmak istemediğini, aksine “eski bir dostluğu canlandırmak ve insanlık tarihinin en büyük medeniyetini yenilemek” istediğini belirtti.
Ama bir şeyi (abonelik veya toplum) yenilemek ancak tükenme riski varsa yapılır. Medeniyet yenilenmesi, kendine güvenen ve gelişen bir süper gücün derdi değildir. Trump ilk kez göreve geldiğinde neredeyse on yıl önce Amerika’nın zaten gerilediğini söylüyordu: ticaret açıkları, geçirgen sınırlar, zayıflamış sanayi üssü, bitmek bilmeyen yabancı savaşlar. Küreselleşmenin faydalarının aşırı abartıldığını, yüksek göç konusundaki Amerikan rahatsızlığının gerçek ve siyasi olarak güçlü olduğunu söylemekte haksız değildi. Ama ikinci döneminde getirdiği şeyler: yıkıcı gümrük tarifeleri, geçen yıl net imalat işi kaybı, daha sıkı sınır kontrolleri ve şimdi iki kıtada riskli askeri müdahaleler.
İroni şu ki, yenilenme ve canlanma yolu, bu yönetimin reddettiği yolda olabilir Tahran’da veya Caracas’ta değil, kendi içinde.
Fareed Zakaria “Post-Amerikan Dünya”da ABD’yi “ilk evrensel ulus” olarak övmüştü: Dünyanın her yerinden insanların “ortak bir rüya ve ortak bir kader” paylaşabildiği ülke. Göçü Amerika’nın “gizli silahı” olarak nitelendirmişti çünkü olgun ve zengin bir ülkeye nadir bulunan bir açlık ve enerji veriyordu. Yüksek öğrenimi “ülkenin en iyi endüstrisi” olarak görmüştü; en parlak zihinleri okullarımıza ve topraklarımıza çekiyor, ABD’yi bilim, teknoloji ve sanayideki bir sonraki devrimlerin önünde tutuyordu.
Kennedy’nin “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü”nde belirlediği süper güç hayatta kalma zorunluluklarını yerine getirmek için yani askeri gücü sürdürmek, halkın artan ihtiyaçlarını karşılamak ve uzun vadeli ekonomik büyümeyi sağlamak tam da bu ön planda kalmayı gerektiriyor.
Ama Trump’ın ikinci döneminde göç, bilimsel araştırma ve yüksek öğrenim hepsi saldırı altında.
Geçmiş on yıllarda ABD üstünlüğünün sonunun geldiğini söyleyen pek çok olay yaşandı: 1950’lerin sonundaki Sputnik fırlatılışı, Sovyetlere karşı geride kaldığımız paranoyasını getirdi. 1970’lerde Vietnam, Watergate, petrol ambargosu, stagflasyon ve İran rehine kriziyle ülke “güven bunalımı” yaşadı. On yıl sonra Japonya’nın bizi geçeceği söyleniyordu. 11 Eylül fiziksel dokunulmazlık duygumuzu yıktı; 2008 Büyük Durgunluğu Amerikan tarzı kapitalizmin temelini sorgulattı; 6 Ocak Kongre baskını ise ihraç etmeye çalıştığımız demokratik modelin kırılganlığını ortaya koydu.
Bugünkü endişelerin de sadece bir “Sputnik anı” olması, pesimistlerin yine yolumuzu şaşırdığımızı düşünmesi mümkün.
Ama Tufts Üniversitesi Fletcher School dekanı Daniel Drezner’in dediği gibi, bu kez gerçekten farklı olabilir. Geçmişte ABD’nin izolasyonist, müdahaleci ve çok taraflı eğilimleri zaman içinde birbirini dengeliyordu. Ama dış politika yetkileri yürütmede yoğunlaşınca ve Kongre dünya işlerindeki rolünden vazgeçince, Amerika aceleci ve umursamaz bir başkana karşı savunmasız hale geldi.
“Başkanı dış politika yaratmada güçlendiren aynı adımlar, Trump’ın seleflerinin on yıllar boyunca koruduğu şeyleri yok etmesine izin verdi. ”Korunmaya çalışılan şeylerden biri de uluslararası meşruiyetti. Charles Kupchan bunu Amerika’nın “en değerli varlığı” olarak nitelendirmiş ve Bush yönetiminin Irak’ta bunu harcadığını söylemişti.
Bugün Trump yönetimi de aynı şekilde meşruiyeti harcıyor ve en güçlü orduya sahip olmanın getirdiği hareket özgürlüğünü yanlış hesaplıyor. Bu meşruiyet, Pax Americana’yı mümkün kılan şeyin bir parçasıydı. Lax Americana ise sadece bu meşruiyeti israf etmekle kalmıyor; onun değerini bile tanımıyor.
Joe Biden başkan olduğunda dünyaya “Amerika geri döndü, yeniden liderlik etmeye ve müttefikleriyle çalışmaya hazır” demeyi çok seviyordu. Ama sürekli soru şuydu: “Ne kadar süreyle?”
Amerika’nın kalıcılığına duyulan güvensizlik, Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşüyle haklı çıktı. Kanada Başbakanı Mark Carney bu yıl Davos’ta, uzun süredir ABD öncülüğündeki kurallara dayalı sistemin parçalandığını ve Kanada gibi orta güçlerin hayatta kalmak için ortaklıklarını çeşitlendirmesi gerektiğini söyledi: “Eski düzen geri gelmeyecek. Onu yas tutmayalım. Nostalji strateji değildir.”
Uzun süreli müttefikler için yeni düzen, Amerikan kaprisine ve öngörülemezliğine dayanıyor. Trump’ın Grönland’ı satın alma takıntısı ABD’de gece geç saat komedyenlerinin konusu olurken, Avrupa’da o kadar ciddiye alındı ki Danimarka ABD işgali ihtimaline karşı askeri planlar hazırladı. Şimdi bile Batılı müttefikler Hurmuz Boğazı’nı açmaya yardım konusunda yumuşamış görünse de, ortak açıklamalarında uluslararası hukuka bağlılık vurgusu yaptılar, Washington’a destek demediler.
Alman Savunma Bakanı Boris Pistorius, ABD ilk kez müttefiklerden deniz desteği istediğinde şöyle demişti: “Bu bizim savaşımız değil; biz başlatmadık.”
Küresel destek ve demokratik onayını sonradan akla gelen şeyler gibi yönettiğinizde olan budur. Trump yönetimi İran’daki savaşı sadece Kongre’ye değil, yabancı müttefiklere de değil, kendi vatandaşlarına bile anlatmadı. Bu evrensel kayıtsızlık, aslında Amerikan iç politikasının doğal sonucudur: Yönetim kendini Kongre’ye açıklamak zorunda hissetmiyorsa ve başkan yaptığı her şeyin yasal olduğunu ve denetimin sınırlı olduğunu düşünüyorsa, kendi halkına, hele sınır ötesindekilere ne diye açıklasın ki? İç siyaset, dış maceraları frenlemek yerine teşvik ediyor.
ABD bir kez daha Robert Kagan’ın 2006 tarihli “Tehlikeli Ulus” kitabındaki gibi “tehlikeli bir ulus” oluyor. Kagan o zaman genç, yükselen bir gücü, yayılmacı dürtüleri ve devrimci fikirleriyle müdahaleler ve işgaller yapan bir ülke olarak tanımlıyordu. “Tehlikeli” sıfatını kısmen hayranlıkla kullanıyordu. Bugünün tehlikeli Amerikası ise yaşlanan bir süper güç; kurduğu küresel düzeni hor gören ve dünyaya tamamen işlemsel yaklaşan bir güç.
ABD liderleri eskiden askeri müdahalelerinin petrol için olmadığını şiddetle reddederdi; Trump ise mutlulukla kabul ediyor. Venezuela’da Nicolás Maduro’yu ele geçirdikten sonra “Yerden muazzam miktarda zenginlik çıkaracağız” dedi. Savaş kaynak kapmaksa, barış da öyle: Trump’ın yeni “Barış Kurulu”na kalıcı üye olmak isteyen ülkeler 1 milyar dolar ödemeli.
Pax Americana kalıcı bir Amerikan barışı yaratmak anlamına geliyorsa, Lax Americana Amerika’nın pastadan pay alması anlamına geliyor. Dünyanın polisi artık rüşvet alıyor.
Ocak ayında Kagan şöyle uyarmıştı: “Son 80 yıldır dünya düzenini ayakta tutan Amerikan gücü, artık onu yok etmek için kullanılacak.” 19. yüzyıl çok kutuplu dünyasına benzer bir durum Çin, Rusya, ABD, Almanya, Japonya ve diğer büyük devletlerin on yılda en az bir kez büyük savaş yapması sınırları yeniden çizer, nüfusları yerinden eder, uluslararası ticareti bozar ve küresel çatışma riskini felaket boyutuna çıkarırdı.
Bu satırları yazdığında Amerika ve İsrail henüz İran’ı bombalamaya başlamamıştı.
Post-Amerikan bir dünyaya girmiyoruz; ABD sahneden çekilmiyor veya askeri gücünü kullanmayı bırakmıyor. Ama post-Amerika bir dünyaya giriyor olabiliriz: “Amerika” kelimesinin anlamının, ülkenin uzun zamandır temsil ettiği (bazen gerçekte, bazen özlem olarak) ilkeler ve değerlerin solduğu bir dünya. Ve o Amerika’nın kaybı, Trump’ın gezintilerinin verebileceği zarardan çok daha yıkıcı ve kalıcı olabilir.
* Carlos Lozada (Köşe yazarı, The Washington Book veHow to Read Politics and Politicians kitaplarının yazarı)
Çeviren: Çağatay Arslan
Orijinal Bağlantı : https://www.nytimes.com/2026/03/24/opinion/trump-iran-world-america-first.html



























Yorum Yazın