© Yeni Arayış

Türkiye’nin enflasyon döngüsü

Sonuç olarak enflasyon, Türkiye ekonomisinin yapısal kırılganlıklarının, kurumsal kapasitesinin ve toplumsal adalet mekanizmalarının yansıdığı bir aynadır. Rakamların ötesine geçmek; ancak fiyat istikrarını bir kamusal mal olarak kabul etmek ve mücadeleyi yalnızca merkez bankası koridorlarından çıkarıp topyekûn bir yapısal dönüşüm seferberliğine dönüştürmekle mümkündür.

Türkiye ekonomisinde enflasyon, konjonktürel bir fiyat dalgalanması olmaktan çıkarak kronik bir yapısal atalet ve toplumsal bir norm halini almıştır. Açıklanan her yeni veri seti, yalnızca mal ve hizmet bedellerindeki değişimi değil; ekonomik aktörlerin beklentilerindeki bozulmayı, fiyatlama davranışlarındaki deformasyonu ve para politikasının toplumsal katmanlardaki heterojen yansımalarını teyit etmektedir.

2026 Ocak ayı enflasyon verileri, bu kronikleşmiş sürecin yeni bir safhasına işaret etmektedir. Yıllık bazda gözlemlenen nisbi gerileme (baz etkisi kaynaklı), aylık bazdaki katılık karşısında dezenflasyon sürecinin başarısını gölgelemektedir. Bu tablo, Türkiye’nin teknik bir dezenflasyon sürecinden ziyade, enflasyonla yaşamayı içselleştirmiş bir "enflasyonist denge" içinde olduğunu göstermektedir.

Beklentilerin Çıpalanması ve Fiyatlama Davranışları

Ekonomik literatürde enflasyonla mücadelenin temel taşı, beklentilerin yönetilmesidir. Ancak Türkiye örneğinde, fiyat artışlarının süreklilik arz etmesi, ekonomik birimlerin rasyonel beklentilerini "sürekli artış" yönünde şekillendirmesine neden olmuştur.

Fiyatların artmadığı bir senaryonun "anomali" olarak algılandığı bir ekosistemde, para politikasının aktarım mekanizması zayıflar. Gerçek bir dezenflasyon süreci, matematiksel modellerden ziyade, aktörlerin geleceğe dair belirsizlik algısının minimize edilmesiyle mümkündür.

Ocak ayındaki aylık artış hızı, fiyatlama davranışlarının henüz dezenflasyon patikasıyla uyumlu hale gelmediğini; aksine, firmaların ve tüketicilerin maliyet ve fiyat artışlarını önden yüklemeli olarak realize etmeye devam ettiğini göstermektedir.

Gelir Dağılımı Üzerindeki Regresif Etki

Enflasyonun en yıkıcı özelliği, servet transferi yaratan regresif bir vergi işlevi görmesidir. Sabit gelirli kesimler için enflasyon, yalnızca bir satın alma gücü kaybı değil; beşeri sermaye yatırımlarından ve refah payından feragat etmek anlamına gelir.

Reel Ücret Erozyonu: Ocak ayı itibarıyla asgari ücret ve emekli maaşları üzerinde oluşan nominal aşınma, ücret artışlarının refah artırıcı bir unsur değil, yalnızca geçmiş enflasyonun gecikmeli ve eksik bir endeksleme mekanizması olduğunu göstermektedir.

Sosyal Katmanlaşma: Enflasyon, gelir dağılımı adaletsizliğini derinleştirerek orta sınıfın tasfiyesine ve toplumsal polarizasyonun iktisadi temellerinin güçlenmesine yol açmaktadır.

Politika Yetersizliği ve Yapısal Reform İhtiyacı

Para politikasının tek başına enflasyonu dizginlemesi, arz yönlü kısıtların ve yapısal sorunların varlığı nedeniyle mümkün görünmemektedir. Tarımsal verimlilik, enerji bağımlılığı ve lojistik maliyetler gibi arz yönlü şoklar yönetilmeden, yalnızca talep yönetimi üzerinden yürütülen bir mücadele, sosyal maliyeti yüksek ve sürdürülebilirliği zayıf bir süreçtir.

Mevcut konjonktürde temel sorun, teknik ekonomi yönetiminin ötesinde bir kurumsal güvendir. Bağımsızlık ve şeffaflık ilkeleri çerçevesinde çıpalanmayan bir para politikası, piyasa aktörleri tarafından "geçici bir sıkılaşma" olarak algılanmakta; bu da enflasyonist ataleti beslemektedir.

Sonuç olarak enflasyon, Türkiye ekonomisinin yapısal kırılganlıklarının, kurumsal kapasitesinin ve toplumsal adalet mekanizmalarının yansıdığı bir aynadır. Rakamların ötesine geçmek; ancak fiyat istikrarını bir kamusal mal olarak kabul etmek ve mücadeleyi yalnızca merkez bankası koridorlarından çıkarıp topyekûn bir yapısal dönüşüm seferberliğine dönüştürmekle mümkündür.

Aksi takdirde Türkiye, düşen yıllık oranların gölgesinde, artan yaşam maliyetlerini kanıksamış bir toplumun kronik yoksullaşma hikâyesini yazmaya devam edecektir.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER