© Yeni Arayış

Enflasyon ve hukuk

Türkiye’de demokrasiye gerçekten inanan herkesin ve belki de umarım fazla uzakta olmayan bu dönemin en önemli meydan okuması hukukun nasıl siyasallaşmayacağı üzerine kafa yormaktan geçiyor. Bıçağın iki tarafının da keskin olduğunu unutmamak gerekiyor. Siyaset hukuka ne kadar uzak olmalıysa hukuk da siyasete o kadar uzak olmalı. Erdoğan’ın veciz ifadesinde Üstünlerin hukuku , hukukun siyaseti dizayn etmesi olarak eleştiriliyor buna karşılık Hukukun üstünlüğü öne çıkıyordu. Oysa hukuku siyasetin dolaysız paydaşı yerli milli bir hale getirdiğinizde Hukukun üstünlüğü yine sağlanamıyor. Şairin dediği gibi sizler görmeseniz de yıldızlar parlamaya devam ediyor

Nisan ayı enflasyon oranının pek çok OECD ülkesinin neredeyse 1 yılda hazmedebileceği enflasyonu tek seferde içine çekmesi klasik tartışmayı yani yapısal reformların neden yapılamadığına dair sorgulamayı gündeme getirmesi şaşırtıcı olmadı.

Türkiye’de yapısal reformun tanımına dair mutabakat olmasa da en azından yokluğunun getirdiği eksikliğe dair bilinç oldukça üst düzeyde. 3 yıldır devam eden enflasyonla mücadele programının bir türlü sonuç vermemesi ve yüksek faizle beraber finansmana ulaşımın da zorlaşması bir şeylerin eksik olduğunu işaret ediyor.

Son yazımda enflasyon ve faiz ile Kur arasındaki ilişkinin öneminin altını çizmiş bu konuda 2000’lerin ilk yıllarını örnek göstermiştim (https://www.yeniarayis.com/yazi/kur-artar-mi-artsin-mi-13229)

Kurunenflasyondan az artışından endişe duyanlara karşı aynı durumun Türkiye’nin cumhuriyet tarihindeki en anlamlı makro istikrar yıllarında da olduğunu, önce kurun düzene girdiğini; enflasyon ve faizin onu takip ettiğini açıklamaya çalışmıştım.

Yazının sonunda politik etkinin üzerinde durmuş ve 2010ların başına kadar ki Türkiye’nin bugünün Türkiye’sine nazaran politik olarak daha özgür olduğunun altını çizmiştim. Bugün ekonomik istikrarın gecikmesinde politik alandaki daralmanın etkisi olduğunu inkar etmemek gerektiğini ifade etmiştim.

Politika denince tam olarak ne anlıyoruz. Politikanın özgürlük alanına etkisinin ölçütü ne? Geçtiğimiz hafta Murat Aksoy’un önerisi ile çevirdiğim bir yazı bu konuda önemli ipuçları veriyor.

https://www.yeniarayis.com/yazi/mahkemeler-demokrasiyi-nasil-baltaliyor-13209

Aslında yazı demek de biraz hafif kalıyor. Akademik bir makaleden söz ediyoruz. Doktora düzeyinde bir araştırmacının politika ile hukuk arasındaki bağı çözümlediği özgün ve ufuk açıcı bir yazı bu.

Pek çok“ Gelişmekte olan” ülkeden bahseden ve Trump sayesinde ABD’nin de dahil olmayıu başardığı çalışmada Türkiye’ye ayrılan özel bölümü dilerseniz tekrar hatırlayalım .Aşağıdaki bölümü zamanı olan tekrar okuyabilir. Olmayan son paragrafta özeti bulabilir.

Gerçekten de Türkiye’de hukukun siyasallaşması ve gücün bir elit gruptan diğerine geçmesine dair hikaye hepimiz açısından tanıdık.

Muhalif kesimler unutma eğiliminde de olsa siyasi gücün siyaset etme yeteneğinin elinden alınmaya çalışılması AKP için önemli dersler verdi. Tabii ki çözümü daha özgürlükçü bir çerçeve yerine daha da baskıcı bir çerçevede bulmak durumu trajikleştirdi.

Yine de yazının Türkiye’ye ayrılan bölümünün en az 4te3’ü AKP’ye yapılan haksızlıkları içerdiği için bugünden bakıldığında anakronik görülebilir. Etkiye karşı verilen tepkinin, herşeye karşın AKP’nin kapatılmamasının, iktidar etme hakkının elinden alınmamasının yeterince hakkının verilmediği iddia edilebilir ki kişisel görüşümce hiç de haksız değildir.

Türkiye’de ekonominin ne Gezi’de ne de 15 Temmuz’da politik gücün orantısız kullanıldığı 2018 sonrası kadar bozulmadığını, hatta neredeyse hiç bozulmadığını akılda tutmak lazım.

Türkiye’ninkrizlerle baş etme gücünü göstermesi bakımından Gezi, 2015 Sur olayları, 15 Temmuzgibi olguların ekonomiyi yere sermeye gücü yetmemişti. Türkiye’de ekonominin tam manada zayıflaması daha sonraki dönemlere 2017 sonrasına tekabül eder.

Türkiye’de tüm iktidar çevreleri gözü kapalı olarak kendilerince eski Türkiye’nin ne kadar anti demokratik olduğunu, hukukun bir kesime karşı kullanıldığını söylerler. Bunda haksız olmadıkları gerçeği referans yaptığım çalışmada da yer alıyor. Ancak unuttukları konu buldukları çözümün de önceki düzenin bir başka versiyonu olması.

Türkiye’de demokrasiye gerçekten inanan herkesin ve belki de umarım fazla uzakta olmayan bu dönemin en önemli meydan okuması hukukun nasıl siyasallaşmayacağı üzerine kafa yormaktan geçiyor. Bıçağın iki tarafının da keskin olduğunu unutmamak gerekiyor. Siyaset hukuka ne kadar uzak olmalıysa hukuk da siyasete o kadar uzak olmalı.

Erdoğan’ın veciz ifadesinde Üstünlerin hukuku , hukukun siyaseti dizayn etmesi olarak eleştiriliyor buna karşılık Hukukun üstünlüğü öne çıkıyordu. Oysa hukuku siyasetin dolaysız paydaşı yerli milli bir hale getirdiğinizde Hukukun üstünlüğü yine sağlanamıyor.

Şairin dediği gibi sizler görmeseniz de yıldızlar parlamaya devam ediyor

“Kötü Kurumlar, Daha Kötü Müttefikler: Türkiye Örneği

Yargı atama kurumlarının bazen mahkeme zaptına (court capture) nasıl olanak tanıdığını ve demokratik gerilemeyi nasıl tetiklediğini anlamak için, 2003’te Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakan seçilmesinden sonraki Türkiye’yi inceleyelim.

Türkiye’nin 1982 Anayasası’na göre yargı atama kurumları gücü seçilmemiş elitlerin elinde yoğunlaştırıyordu.

Türkiye’nin seçilmemiş cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi’ndeki on beş yargıcın tamamını atıyordu. Cumhurbaşkanı bunu yaparken seçilmiş başbakan ve parlamentoyla görüşmek bir yana, nitelikli çoğunluk aramak zorunda bile değildi. Dahası, askeri diktatörlük döneminde hazırlanmış ve kabul edilmiş olan Anayasa, Anayasa Mahkemesi’nde askeri yargı sisteminden gelen yargıçlar için iki koltuk ayırmıştı.

Seçilmemiş elitler yargıç atamaları üzerinde o kadar büyük güce sahipti ki, dönemin Başbakanı Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) liderliğindeki seçilmiş hükümet, iktidara geldikten sonraki ilk altı yıl boyunca Anayasa Mahkemesi’ne tek bir yargıç bile atayamadı.

Bu gücü yoğunlaştıran kurumlar, mahkemenin seçilmemiş elitler tarafından ele geçirilmesine zemin hazırladı.

Türkiye’nin yargı atama kurumları, cumhurbaşkanına ideolojik olarak uyumlu ve belirli sosyal ağlara gömülü yargıçlar seçme konusunda geniş bir hareket alanı veriyordu.

Bir Anayasa Mahkemesi yargıcı, adaylığından önce cumhurbaşkanı ile yaptığı görüşmede, dindar-muhafazakâr AKP’den duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirdiğini ve bir akrabasının laik bir siyasi partide üst düzey rol aldığını anlattığını söylemişti.

Anayasa Mahkemesi de buna karşılık kararlarını genellikle cumhurbaşkanının lehine veriyordu; bu, mahkeme zaptının ilk göstergesiydi.

1997-2007 arasındaki on yıllık dönemi kapsayan kapsamlı bir Anayasa Mahkemesi kararları veri seti üzerinde yaptığım nicel analiz, seçilmemiş cumhurbaşkanının seçilmiş hükümetin yasalarını mahkemeye taşıdığında mahkemenin %83 oranında cumhurbaşkanı lehine karar verdiğini gösteriyor.

Buna karşılık, muhalefet partileri parlamentodan hükümet yasalarını iptal ettirmek için Anayasa Mahkemesi’ne gittiğinde ancak %59 başarı elde edebiliyordu.

Diğer yüksek mahkemeler hükümet politikalarının anayasaya aykırılığını sorguladığında Anayasa Mahkemesi hükümet aleyhine %52 oranında karar veriyordu.

Diğer aktörlerle karşılaştırıldığında cumhurbaşkanı mahkemede daha yüksek kazanma ihtimaline sahipti.

Anayasa Mahkemesi laik, seçilmemiş bir elit tarafından zapt edildiği için, Erdoğan’ın İslami kökenli partisi 2002’de iktidara geldikten sonra yargı sık sık seçilmiş hükümete karşı kararlar verdi.

Ancak birçok vakada AKP yasaları çiğnemiyordu; Anayasa Mahkemesi, partiye karşı karar vermek için hukuki içtihatlardan sapıyordu bu da mahkeme zaptının ikinci işaretiydi.

2007’de Anayasa Mahkemesi ilk kez yeni cumhurbaşkanının seçimini engelledi; bunu, daha önce hiç uygulanmamış “süper-çoğunluk” kuralını kullanarak yaptı ve AKP’nin cumhurbaşkanlığını zapt etmesini önledi.

2008’de AKP, parlamentoda %80’in üzerinde destekle anayasa değişikliklerini kabul ettirdikten sonra Anayasa Mahkemesi ilk kez anayasa değişikliklerini usul değil, içerik bakımından iptal etti.

Yine 2008’de, ilk kez Anayasa Mahkemesi iktidardaki AKP’nin kapatılıp kapatılmayacağına karar verdi ve çok az farkla kapatma kararını reddetti.

Yargının kararları, mahkeme zaptının son ve en belirgin işaretini de taşıyordu: Seçilmemiş elitlerin mahkeme kararlarını etkileme niyeti ve eylemi aşikardı.

Örneğin 2007’de, Anayasa Mahkemesi AKP’li bir cumhurbaşkanının atamasını engellemeden hemen önce, ordu ve görevdeki cumhurbaşkanı AKP’li bir Cumhurbaşkanı olmasını açıkça reddetmiş, askeri komuta kademesi ise darbe tehdidini ima etmişti.

2008’de mahkeme partiyi kapatma konusunu görüşürken, Anayasa Mahkemesi Başkanvekili’nin Türkiye’nin en üst rütbeli generali ile defalarca görüştüğünü kabul ettiği biliniyor.

Başka bir yargıç ise bana röportajda şunu söyledi: “Başkan, ordudan ve bürokrasiden çok yoğun baskı görüyordu… Arıyorlar, evinize geliyorlar, yemeğe davet ediyorlar… Tam bir mahalle baskısı gibiydi.”

Türkiye’de mahkeme zaptı demokratik gerilemeyi iki farklı yoldan sağladı. Birincisi, seçilmemiş elitlerin mahkemeyi zapt etmesi demokrasiye aykırı yargısal davranışlara yol açtı. Anayasa Mahkemesi, görevdeki cumhurbaşkanı ve ordunun isteği doğrultusunda AKP’li bir cumhurbaşkanının atamasını engellediğinde, yargıçlar seçilmemiş otoriteleri güçlendirmiş ve seçilmiş yetkililerin yönetme yetkisini sınırlamıştı.

2008’de Anayasa Mahkemesi, Müslüman kadınların üniversitelerde türban takmasını mümkün kılan ve parlamentoda nitelikli çoğunlukla kabul edilen anayasa değişikliklerini iptal ettiğinde, yine seçilmiş parlamentonun yönetme kapasitesini zayıflatmıştı.

Aynı derecede önemli olan ikinci yol ise, mahkeme zaptının Erdoğan’ın yargıya saldırma motivasyonunu ve kapasitesini artırmasıydı. Anayasa Mahkemesi 2008’de AKP’yi kapatmaya bir oy farkla karar veremeyince, Erdoğan’ın hükümeti karşı saldırıya geçti.

2010 referandumunda hükümet, Anayasa Mahkemesi’nin üye sayısını artıran, askeri yargıç koltuklarını kaldıran ve hükümetin yargıç atama ve terfi süreçleri üzerindeki kontrolünü genişleten anayasa değişikliklerini kabul ettirdi.

Bu değişiklikleri savunurken Erdoğan, yargının antidemokratik tutumunu sertçe eleştirdi ve “Hukukun üstünlüğüne Evet, Üstünlerin hukukuna Hayır” diyerek seçilmiş hükümetin mahkemeler üzerinde söz sahibi olmasının asıl demokrasi olduğunu savundu.

Türk örneğinin trajedisi şudur: AKP, yargıç seçme konusunda gücü dağıtan kurumlar (örneğin nitelikli çoğunluk şartı) benimsemek yerine, gücü kendi ellerinde yoğunlaştırmayı tercih etti. Sonuç olarak mahkeme zaptı bir elit grubundan diğerine geçti.”

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER