Trump ABD’yi İran’la savaşa nasıl sürükledi*
ÇEVİRİDurum Odası’nda yapılan bir dizi toplantıda Başkan Trump, kendi sezgilerini Başkan Yardımcısı’nın derin endişelerine ve istihbaratın karamsar değerlendirmesine karşı öne çıkardı. İşte kader anında kararı nasıl verdiğiyle ilgili iç hikaye.
Siyah SUV aracıyla Beyaz Saray’a gelen İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, 11 Şubat günü sabah saat 11’e birkaç dakika kala vardı. Aylardır ABD’nin İran’a büyük bir saldırı düzenlemesi için baskı yapan İsrail lideri, gazetecilerin görüş alanı dışında, fazla tören yapılmadan hemen içeri alındı. Kariyerinin en kritik anlarından birine hazırlanıyordu.
ABD ve İsrail yetkilileri önce Oval Ofis’in yanındaki Kabine Odası’nda toplandı. Ardından Netanyahu, asıl toplantı için aşağı kata indi: Başkan Trump ve ekibiyle Beyaz Saray Durum Odası’nda (Situation Room) yapılacak, son derece gizli İran sunumu.
Bu oda, yabancı liderlerle yüz yüze toplantılar için nadiren kullanılırdı. Trump oturdu, ancak odadaki maun konferans masasının başındaki alışıldık koltuğuna değil. Bunun yerine masanın bir tarafına, duvardaki büyük ekranlara dönük şekilde yerleşti.
Netanyahu ise tam karşısında, başkanın karşı tarafına oturdu. Başbakanın arkasındaki ekranda Mossad Direktörü David Barnea ve İsrail askeri yetkilileri görünüyordu. Netanyahu’nun arkasında görsel olarak dizilen bu isimler, onu savaş zamanı lideri imajıyla çevrelemiş gibiydi. David Barnea, Mossad Direktörü, Netanyahu ve İsrail askeri yetkilileri, Beyaz Saray Durum Odası’ndaki bu kritik toplantıya katıldılar.
David Barnea, İsrail’in dış istihbarat teşkilatı Mossad’ın direktörü, Bay Netanyahu ve İsrailli askeri yetkililer, Bay Trump ile Beyaz Saray Durum Odası’nda gerçekleştirilen bu yüksek riskli toplantıya katıldılar.
Beyaz Saray Genel Sekreteri Susie Wiles masanın en ucunda oturuyordu. Hem Dışişleri Bakanı hem de Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapan Marco Rubio, her zamanki koltuğundaydı. Savunma Bakanı Pete Hegseth ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine genellikle birlikte oturdukları taraftaydı; onlara CIA Direktörü John Ratcliffe de katıldı. Başkanın damadı Jared Kushner ile İranlılarla müzakereleri yürüten özel elçi Steve Witkoff da ana grubu tamamlıyordu.
Toplantı kasıtlı olarak sızıntı riskini azaltmak için küçük tutulmuştu. Diğer üst düzey kabine üyelerinin bu toplantıdan haberi bile yoktu. Başkan Yardımcısı JD Vance de yoktu; Azerbaycan’daydı ve toplantı o kadar kısa sürede ayarlanmıştı ki zamanında dönememişti.
Netanyahu’nun önümüzdeki bir saat boyunca yapacağı sunum, ABD ve İsrail’i dünyanın en istikrarsız bölgelerinden birinde büyük bir silahlı çatışmaya doğru yönlendirecekti. Bu toplantı, Trump’ın seçenekleri ve riskleri tarttığı, daha önce hiç kamuoyuna yansımamış bir dizi iç tartışmayı da tetikleyecek ve sonunda Trump’ın İsrail’le birlikte İran’a saldırma kararını vermesine yol açacaktı.
Bu yazı, yakında çıkacak “Rejim Değişikliği: Donald Trump’ın Emperyal Başkanlığı’nın İç Yüzü” (Regime Change: Inside the Imperial Presidency of Donald Trump) adlı kitaba yapılan röportajlara dayanıyor. Kitap, yönetim içindeki tartışmaları, başkanın sezgilerini, iç çevresindeki çatlakları ve Beyaz Saray’ı nasıl yönettiğini ortaya koyuyor. Hassas konular ve iç görüşmeler, isimlerinin açıklanmaması şartıyla yapılan geniş röportajlara dayanıyor.
11 Şubat’taki Durum Odası toplantısında Netanyahu sert bir satış konuşması yaptı. İran’ın rejim değişikliği için olgunlaştığını öne sürdü ve ortak bir ABD-İsrail operasyonunun İslami Cumhuriyeti nihayet sona erdirebileceğine inandığını belirtti.
Bir ara İsrailliler Trump’a kısa bir video gösterdi. Videoda, sertlik yanlısı hükümet düşerse İran’ı yönetebilecek potansiyel yeni liderlerin montajı yer alıyordu. Bunların arasında, İran’ın son şahının sürgündeki oğlu Reza Pahlavi de vardı. Washington’da yaşayan muhalif Reza Pahlavi, kendisini laik bir lider olarak konumlandırmaya ve İran’ı teokratik rejim sonrası bir döneme taşımaya çalışıyordu.
Netanyahu ve ekibi, neredeyse kesin zafer işaretleri olarak gördükleri şartları sıraladı: İran’ın balistik füze programı birkaç hafta içinde yok edilebilirdi. Rejim o kadar zayıflayacaktı ki Hürmüz Boğazı’nı kapatamayacaktı. İran’ın komşu ülkelerdeki ABD çıkarlarına ciddi darbeler indirme ihtimali ise çok düşük görülüyordu. Üstelik Mossad’ın istihbaratına göre İran içinde sokak protestoları yeniden başlayacak ve İsrail istihbarat teşkilatının ayaklanma ve isyanları körüklemesiyle, yoğun bir bombardıman kampanyası İran muhalefetinin rejimi devirmesi için uygun koşulları yaratacaktı.
İsrailliler ayrıca Irak’tan İran Kürt savaşçılarının sınırı geçerek kuzeybatıda bir kara cephesi açabileceğini, böylece rejimin güçlerini daha da dağıtacağını ve çöküşü hızlandıracağını dile getirdi.
Netanyahu sunumunu kendinden emin, tekdüze bir ses tonuyla yaptı. Bu, odadaki en önemli kişi olan Amerikan başkanı nezdinde iyi karşılanmış gibi görünüyordu. Trump, başbakana “Bana iyi geliyor” dedi.
Netanyahu için bu, ortak bir ABD-İsrail operasyonuna muhtemel yeşil ışık anlamına geliyordu. Toplantıdan sadece Netanyahu değil, başkaları da Trump’ın kararını neredeyse verdiğine dair izlenimle ayrıldı.
Başkanın danışmanları, Netanyahu’nun askeri ve istihbarat birimlerinin yapabileceklerinin Trump’ı derinden etkilediğini görebiliyordu. Bu, iki adamın Haziran ayındaki 12 günlük İran savaşı öncesinde de konuşurken yaşadıkları etkiyle aynıydı.
11 Şubat’taki Beyaz Saray ziyaretinin erken saatlerinde Netanyahu, Kabine Odası’nda toplanan Amerikalıların dikkatini İran’ın 86 yaşındaki dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in yarattığı varoluşsal tehdide çekmeye çalışmıştı. Odada bulunan diğerleri operasyondaki olası riskleri sorduğunda Netanyahu bunları kabul etti ancak temel bir noktaya değindi: Ona göre hareketsiz kalmanın riski, harekete geçmenin riskinden daha büyüktü. Eğer vuruşu geciktirirler ve İran’a füze üretimini hızlandırma ile nükleer programının etrafında bir koruma kalkanı oluşturma fırsatı verirlerse, eylemin bedelinin daha da artacağını savundu.
Odada herkes şunu biliyordu: İran, füze ve insansız hava aracı stoklarını ABD’nin bölgeyi korumak için üretip tedarik edeceği çok daha pahalı savunma sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve çok daha hızlı şekilde büyütüyordu.
Netanyahu’nun sunumları ve Trump’ın bunlara olumlu tepkisi, ABD istihbarat topluluğu için acil bir görev yarattı. Gece boyunca analistler, İsrail ekibinin başkana anlattıklarının uygulanabilirliğini değerlendirmek için çalıştı.
‘Saçmalık’
ABD istihbarat analizinin sonuçları ertesi gün, 12 Şubat’ta sadece Amerikalı yetkililerin katıldığı bir başka Durum Odası toplantısında paylaşıldı. Trump toplantıya gelmeden önce iki üst düzey istihbarat yetkilisi, başkanın yakın çevresini bilgilendirdi. Bu istihbarat yetkilileri, ABD’nin askeri kabiliyetleri konusunda derin uzmanlığa sahipti ve İran sistemini ve içindeki oyuncuları çok iyi tanıyorlardı.
Netanyahu’nun sunumunu dört ana başlık altında incelemişlerdi:
Baş kesme (decaptitation) — Ayetullah’ı ve üst düzey liderleri öldürmek.
İran’ın komşularına güç yansıtma ve tehdit etme kapasitesini felç etmek.
İran içinde halk ayaklanması.
Rejim değişikliği ve yerine laik bir liderin geçirilerek ülkenin yönetilmesi.
ABD’li yetkililer, ilk iki hedefin Amerikan istihbaratı ve askeri gücüyle gerçekleştirilebilir olduğunu değerlendirdi. Ancak Netanyahu’nun sunumunun üçüncü ve dördüncü kısımlarını ki buna Kürtlerin İran’a kara işgali düzenlemesi ihtimali de dahildi gerçeklikten kopuk buldular.
Trump toplantıya katıldığında, CIA Direktörü John Ratcliffe ona bu değerlendirmeyi aktardı. CIA Direktörü, İsrail Başbakanı’nın rejim değişikliği senaryolarını tanımlamak için tek bir kelime kullandı: “Farcical” (Saçmalık)
(CIA Direktörü John Ratcliffe, ertesi günkü Durum Odası toplantısında rejim değişikliğini ulaşılabilir bir hedef olarak görme konusunda uyarıda bulundu.)
Bunun üzerine Rubio araya girdi ve “Yani, düpedüz saçmalık” dedi. Ratcliffe ekledi: Herhangi bir çatışmada olayların ne kadar öngörülemez olduğu göz önüne alındığında rejim değişikliği olabilir, ancak bunu ulaşılabilir bir hedef olarak görmemeliyiz.
Toplantıya katılan birkaç kişi daha söze girdi. Azerbaycan’dan yeni dönen JD Vance de rejim değişikliği ihtimaline dair güçlü şüphelerini dile getirdi.
Başkan sonra General Caine’e döndü: “General, sen ne düşünüyorsun?”General Caine şu yanıtı verdi: “Efendim, bu benim tecrübeme göre İsraillilerin standart çalışma yöntemi. Hep abartırlar ve planları her zaman yeterince geliştirilmiş olmaz. Bize ihtiyaçları olduğunu bilirler, bu yüzden de bu kadar sert satış yapıyorlar.”
Trump bu değerlendirmeyi hızlıca tarttı. Rejim değişikliğinin “onların sorunu” olacağını söyledi. Burada “onlar” derken İsraillileri mi yoksa İran halkını mı kastettiği net değildi. Ancak sonuç olarak, İran’a karşı savaşa girme kararının, Netanyahu’nun sunumunun 3. ve 4. kısımlarının gerçekleştirilebilir olup olmamasına bağlı olmayacağını belirtti.
Trump, hâlâ 1. ve 2. kısımlarla (Ayetullah’ı ve üst düzey İranlı liderleri öldürmek ve İran ordusunu dağıtmak) daha çok ilgileniyor görünüyordu.
General Caine yani Trump’ın “Yıkım Caine” (Razin’ Caine) diye bahsetmeyi sevdiği isim yıllar önce IŞİD’in diğerlerinin öngördüğünden çok daha hızlı yenilebileceğini söyleyerek başkanın dikkatini çekmişti. Trump bu güveni ödüllendirerek, eski bir Hava Kuvvetleri savaş pilotu olan generali en üst düzey askeri danışmanı yapmıştı. General Caine siyasi olarak sadakat timsali değildi ve İran’la savaş konusunda ciddi endişeleri vardı. Ancak görüşlerini başkana sunarken çok temkinli davranıyordu.
Sonraki günlerde plana dahil edilen küçük danışman grubu tartışmaya devam ederken, General Caine Trump’a ve diğerlerine endişe verici bir askeri değerlendirme paylaştı: İran’a karşı büyük bir kampanya, Amerikan silah stoklarını özellikle füze savunma sistemleri başta olmak üzere ciddi şekilde tüketecekti.
Ukrayna ve İsrail’e yıllardır verilen destek nedeniyle bu stoklar zaten zorlanmıştı. General Caine, bu stokları hızlıca yenilemenin net bir yolunu göremiyordu. Ayrıca Hürmüz Boğazı’nı güvence altına almanın muazzam zorluğuna ve İran’ın boğazı kapatma riskine dikkat çekti. Trump ise bu ihtimali, rejimin o noktaya gelmeden teslim olacağını varsayarak reddetmişti.
Başkan, savaşın çok kısa süreceğini düşünüyordu ki bu izlenim, Haziran’da İran’ın nükleer tesislerine yapılan ABD bombardımanına verilen ılımlı tepkiden de güç almıştı.
General Caine’in savaşa giden süreçteki rolü, askeri danışmanlık ile başkanlık karar alma arasındaki klasik gerilimi yansıtıyordu. Genelkurmay Başkanı o kadar ısrarla “taraf tutmamak” konusunda dikkatliydi ki “Ben başkana ne yapması gerektiğini söylemem, sadece seçenekleri, riskleri ve ikinci-üçüncü derece sonuçları sunarım” diye tekrarlıyordu .
Bazılarına göre aynı anda konunun her iki tarafını da savunuyormuş gibi görünüyordu. Sürekli “Peki sonra ne olacak?” diye soruyordu. Ama Trump genellikle sadece duymak istediklerini duyuyordu.
(Genelkurmay Başkanı Orgeneral Dan Caine, geçen hafta Pentagon’daki bir basın brifinginden ayrılırken)
Caine, Trump’ın ilk döneminde başkanla yüksek sesle tartışan ve kendisini “başkanı tehlikeli veya pervasız adımlardan alıkoymak” göreviyle gören biriydi ve önceki Genelkurmay Başkanı General Mark A. Milley’den neredeyse her açıdan farklıydı.
İkili arasındaki etkileşimleri bilen bir kişi, Trump’ın General Caine’den gelen taktik tavsiyeleri stratejik tavsiyeyle karıştırma alışkanlığı olduğunu ifade edebilirdi.
Pratikte bu, generalin bir nefeste operasyonun bir yönündeki zorlukları uyarırken, sonraki nefeste ABD’nin ucuz, hassas güdümlü bombalardan neredeyse sınırsız bir stoğa sahip olduğunu ve hava üstünlüğü sağlandıktan sonra İran’ı haftalarca vurabileceğini söylemesi anlamına geliyordu.
General için bunlar ayrı gözlemlerdi. Ancak Trump’a göre ikinci ifade, birincisini büyük ölçüde geçersiz kılıyordu. Tartışmalar boyunca Genelkurmay Başkanı, başkana “İran’la savaş kötü bir fikir” diye doğrudan hiçbir zaman söylemese de bazı meslektaşları onun tam olarak böyle düşündüğüne inanıyordu.
Trump’ın Şahin Yönü
Başkanın birçok danışmanının Netanyahu’ya güvenmemesine rağmen, olaylara bakışı, müdahale karşıtlarından veya geniş “America First” hareketine göre Trump’a çok daha yakındı.
Bu, yıllardır böyleydi. Trump’ın iki başkanlık döneminde karşılaştığı tüm dış politika meydan okumaları içinde İran ayrı bir yere sahipti. Onu benzersiz derecede tehlikeli bir rakip olarak görüyor ve rejimin savaş yürütme veya nükleer silah edinme kabiliyetini engellemek için büyük riskler almaya razıydı. Ayrıca Netanyahu’nun sunduğu vizyon, Trump’ın 1979’da (kendisi 32 yaşındayken) iktidara gelen İran teokrasisini yıkma arzusuna da uyuyordu.
O tarihten beri İran, ABD’nin baş ağrısı olmaya devam etmişti.Şimdi, ruhani liderlerin yönetimi devralmasından 47 yıl sonra ilk kez bir Amerikan başkanı İran’da rejim değişikliği gerçekleştirebilirdi.
Genellikle dile getirilmese de arka planda her zaman şu motivasyon da vardı: İran, 2020 Ocak’ta General Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin intikamı olarak Trump’ı öldürmeyi planlamıştı.
Tahran’da bir billboard: İran askeri personelini ele geçirilmiş Amerikan uçaklarıyla gösteren ve Hürmüz Boğazı hakkında bir mesaj içeren afiş.
Süleymani, ABD’de uluslararası terörizmin arkasındaki İran kampanyasının itici gücü olarak görülüyordu. İkinci dönemine başlayan Trump’ın ABD ordusunun kabiliyetlerine olan güveni daha da artmıştı.
Özellikle 3 Ocak’ta Venezuela lideri Nicolás Maduro’yu konutundan tek Amerikan askeri kaybı olmadan yakalayan muhteşem komando operasyonu, başkanın ABD güçlerinin eşsiz yeteneğine olan inancını güçlendirmişti. Kabinede İran’a karşı askeri kampanyanın en büyük savunucusu Savunma Bakanı Pete Hegseth’ti.
Marco Rubio ise meslektaşlarına daha kararsız olduğunu belirtmişti. İranlıların müzakereyle anlaşacağını düşünmüyordu ama tercihi tam ölçekli bir savaşa girmek yerine “maksimum baskı” kampanyasını sürdürmekti.
Ancak Rubio, Trump’ı operasyondan vazgeçirmeye çalışmadı ve savaş başladıktan sonra yönetimin gerekçesini tam bir inançla savundu. Susie Wiles, yurtdışında yeni bir çatışmanın ne anlama gelebileceği konusunda endişeliydi ama büyük toplantılarda askeri konulara sert şekilde müdahil olmazdı. Daha çok danışmanları cesaretlendirerek görüş ve endişelerini başkanla paylaşmalarını sağlardı. Wiles birçok konuda etkili olsa da, Trump ve generallerle aynı odada olduğunda geri planda kalırdı.
Yakın kaynaklar askeri bir kararda başkana başkalarının önünde endişelerini dile getirmeyi kendi rolü olarak görmediğini söylüyordu.
(Beyaz Saray Genel Sekreteri Susie Wiles, geçen ay Doğu Salonu’nda)
Yakınları, askeri bir karar konusunda başkana başkalarının önünde endişelerini dile getirmeyi kendi rolü olarak görmediğini söylüyor.
General Caine, Ratcliffe ve Rubio gibi danışmanların uzmanlığının başkanın duyması gereken daha önemli şeyler olduğuna inanıyordu. Yine de Wiles, meslektaşlarına Orta Doğu’da başka bir savaşa sürüklenmekten endişe ettiğini söylemişti. İran’a saldırı, ara seçimlerden aylar önce benzin fiyatlarını fırlatabilirdi ve bu da Trump’ın ikinci döneminin son iki yılının “başarı yılları” mı yoksa “Demokratların Kongre soruşturmaları” yılları mı olacağını belirleyebilirdi. Ancak sonuçta Wiles de operasyona destek verdi.
Vance’in Şüpheciliği
Trump’ın yakın çevresinde İran’la savaş ihtimali konusunda en çok endişe duyan ve bunu durdurmak için en fazla çaba gösteren kişi, Başkan Yardımcısı JD Vance’ti.
Vance, siyasi kariyerini tam da şimdi ciddi şekilde masada olan bu tür askeri maceralara karşı çıkarak inşa etmişti. İran’la savaşı “kaynakların devasa bir israfı” ve “aşırı derecede pahalı” olarak tanımlamıştı.
Ancak Vance her konuda barış yanlısı biri değildi. Ocak ayında Trump, İran’a protestocuları öldürmeyi bırakması konusunda kamuoyu önünde uyarıda bulunup “yardımın yolda olduğunu” söylediğinde, Vance özel olarak başkana bu kırmızı çizgiyi uygulama konusunda cesaret vermişti.
Ama Başkan Yardımcısının savunduğu şey, sınırlı ve cezalandırıcı bir saldırıydı; 2017’de Trump’ın Suriye’ye kimyasal silah kullandığı için düzenlediği füze saldırısına daha yakın bir model.
Başkan Yardımcısı, İran’la rejim değişikliği amaçlayan bir savaşın felaket olacağını düşünüyordu. Tercihi hiçbir saldırı yapılmamasıydı. Ancak Trump’ın bir şekilde müdahale edeceğini bildiği için, daha sınırlı bir eyleme yönlendirmeye çalıştı.
Daha sonra, başkanın büyük ölçekli bir kampanyaya kararlı olduğu anlaşılınca, Vance bu kez hedeflerine hızlı ulaşmak için “ezici güç” kullanması gerektiğini savundu.
Başkan Yardımcısı JD Vance, Beyaz Saray içinde tam ölçekli savaşa en çok karşı çıkan isimdi. Savaşı “kaynakların devasa bir israfı” ve “aşırı derecede pahalı” olarak nitelendirmişti.
(Başkan Yardımcısı JD Vance, Beyaz Saray içinde tam ölçekli savaşa en çok karşı çıkan isimdi. Savaşı “kaynakların devasa bir israfı” ve “aşırı derecede pahalı” olarak nitelendirmişti.)
Meslektaşlarının önünde Trump’a, İran’a karşı bir savaşın bölgesel kaosa ve bilinmeyen sayıda can kaybına yol açabileceğini söyledi. rıca Trump’ın siyasi koalisyonunu parçalayabileceğini ve “yeni savaş yok” vaadine inanan birçok seçmen tarafından ihanet olarak görüleceğini vurguladı.
Vance başka endişeler de dile getirdi. Başkan Yardımcısı olarak Amerika’nın mühimmat sorununun boyutunu çok iyi biliyordu. Hayatta kalma iradesi çok yüksek bir rejime karşı yürütülecek savaş, ABD’yi önümüzdeki yıllarda diğer olası çatışmalara karşı çok daha zayıf bir konuma düşürebilirdi.
Başkan Yardımcısı yakınlarına, hiçbir askeri istihbaratın rejimin varlığı tehlikeye girdiğinde İran’ın nasıl bir misilleme yapacağını tam olarak öngöremeyeceğini söylüyordu. Savaş kolayca öngörülemez yönlere sapabilirdi. Üstelik sonrasında barışçıl bir İran inşa etme şansının çok düşük olduğunu düşünüyordu.
Tüm bunların ötesinde belki de en büyük risk şuydu: Hürmüz Boğazı konusunda avantaj İran’ın elindeydi. Çok büyük miktarda petrol ve doğal gaz taşıyan bu dar su yolu kapatılırsa, ABD içinde benzin fiyatlarının fırlaması başta olmak üzere ağır ekonomik sonuçlar doğabilirdi.
Sağ cenahta müdahaleciliğe karşı çıkan bir diğer önemli isim olan yorumcu Tucker Carlson, önceki yıl Oval Ofis’e birkaç kez gelerek Trump’a “İran’la savaş başkanlığını yok eder” uyarısında bulunmuştu. Savaş başlamadan yaklaşık iki hafta önce, Carlson’ı yıllardır tanıyan Trump onu telefonda rahatlatmaya çalışmıştı. “Endişelendiğini biliyorum ama her şey yoluna girecek” demişti. Carlson “Nereden biliyorsun?” diye sorunca Trump şu yanıtı verdi: “Çünkü her zaman yoluna girer.”
Şubat ayının son günlerinde Amerikalılar ve İsrailliler, zaman çizelgesini önemli ölçüde hızlandıracak yeni bir istihbarat parçası üzerinde görüşüyordu. Ayetullah, rejimin diğer üst düzey yetkilileriyle birlikte açık havada, gün ışığında ve hava saldırısına tamamen açık bir yerde toplanacaktı. Bu, İran yönetiminin kalbine vurmak için kaçırılmayacak, nadir bir fırsattı.
Trump, İran’a nükleer silah yolunu kapatacak bir anlaşma için bir şans daha verdi. Bu diplomasi aynı zamanda ABD’ye Orta Doğu’ya askeri varlıklarını kaydırmak için ek süre de sağladı. Danışmanlarından birkaçının söylediğine göre başkan aslında haftalar önce kararını vermişti. Ama tam olarak ne zaman yapılacağına henüz karar vermemişti. Şimdi Netanyahu ondan hızlı hareket etmesini istiyordu.
Aynı hafta Jared Kushner ve Steve Witkoff, İranlı yetkililerle son görüşmelerden sonra Cenevre’den aradılar. Umman ve İsviçre’de üç tur müzakere yapmışlardı. Bir ara İranlılara, nükleer programlarının ömrü boyunca bedava nükleer yakıt teklif etmişlerdi. Bu, Tahran’ın uranyum zenginleştirme ısrarının gerçekten sivil enerji için mi yoksa bomba yapma kapasitesini korumak için mi olduğunu test etmek içindi. İranlılar teklifi “onurlarına saldırı” diyerek reddetti.
Kushner ve Witkoff başkana tabloyu şöyle özetledi: Muhtemelen bir şey müzakere edebiliriz ama bu aylar alır. Eğer “bana gözümün içine bakıp sorunu çözebiliriz diyebilir misiniz?” diye soruyorsanız, bunun için çok şey yapılması gerektiğini söylediler.
Çünkü İranlılar oyun oynuyordu.
‘Bence Yapmalıyız’
26 Şubat Perşembe günü saat 17:00 civarında son Durum Odası toplantısı başladı. Artık odadaki herkesin pozisyonu netti. Her şey önceki toplantılarda konuşulmuştu; herkes birbirinin duruşunu biliyordu. Toplantı yaklaşık bir buçuk saat sürdü. Trump masanın başındaki alışıldık yerinde oturuyordu. Sağında Başkan Yardımcısı Vance, onun yanında Susie Wiles, sonra John Ratcliffe, Beyaz Saray Hukuk Danışmanı David Warrington, ardından Beyaz Saray İletişim Direktörü Steven Cheung oturuyordu. Cheung’un karşısında Beyaz Saray Sözcüsü Karoline Leavitt, onun sağında General Caine, sonra Pete Hegseth ve Marco Rubio vardı.
Savaş planlama grubu o kadar dar tutulmuştu ki, küresel petrol piyasasının tarihindeki en büyük arz kesintisini yönetmek zorunda kalacak iki kilit isim yani Hazine Bakanı Scott Bessent ve Enerji Bakanı Chris Wright toplantıya dahil edilmemişti. Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard da yoktu.Başkan toplantıyı “Pekâlâ, neyimiz var?” diye açtı. Savunma Bakanı Pete Hegseth kabinede İran’a karşı askeri kampanyanın en büyük savunucusuydu. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise meslektaşlarına çok daha kararsız olduğunu belirtmişti.
(Kabinede İran’a karşı askeri kampanyanın en büyük savunucusu Savunma Bakanı Pete Hegseth idi. Dışişleri Bakanı Marco Rubio ise meslektaşlarına çok daha kararsız olduğunu belirtmişti.
Hegseth ve Caine saldırıların sıralamasını anlattı. Ardından Trump masayı dolaşıp herkesin görüşünü duymak istediğini söyledi.
Bütün varsayıma karşı olduğu iyi bilinen Vance, başkana şöyle hitap etti: “Bunun kötü bir fikir olduğunu düşündüğümü biliyorsun, ama eğer yapmak istiyorsan seni desteklerim.”
Wiles, Trump’a eğer Amerika’nın ulusal güvenliği için ilerlemesi gerektiğini hissediyorsa, devam etmesi gerektiğini söyledi. Ratcliffe ilerleyip ilerlememe konusunda görüş belirtmedi ama İran liderliğinin Tahran’daki Ayetullah’ın konutunda toplanmak üzere olduğuna dair şaşırtıcı yeni istihbaratı paylaştı. CIA Direktörü başkana, rejim değişikliğinin nasıl tanımlandığına bağlı olarak mümkün olabileceğini söyledi.
“Eğer sadece dini lideri öldürmeyi kastediyorsak, bunu muhtemelen yapabiliriz” dedi. Sıra geldiğinde Beyaz Saray Hukuk Danışmanı Warrington, planın ABD yetkilileri tarafından hazırlanma ve başkana sunum açısından yasal olarak izin verilebilir olduğunu belirtti. Kişisel görüş belirtmedi ama başkan ısrar edince, eski bir Deniz Piyadesi olarak yıllar önce İran tarafından öldürülen bir Amerikan askerini tanıdığını söyledi. Bu konu onun için çok kişisel bir meseleydi. İsrail her durumda ilerleyecekse, ABD’nin de ilerlemesi gerektiğini söyledi.
Cheung muhtemel halkla ilişkiler sonuçlarını özetledi: Trump seçimlerde yeni savaşlara karşı çıkarak aday olmuştu. İnsanlar yurtdışında çatışma için oy vermemişti. Planlar, Haziran’daki İran bombardımanından sonra yönetimin söylediği her şeye de aykırıydı. Sekiz aydır “İran’ın nükleer tesisleri tamamen yok edildi” diye ısrar ettikten sonra bunu nasıl açıklayacaklardı?
Cheung ne evet ne hayır dedi ama Trump’ın vereceği her kararın doğru karar olacağını söyledi. Leavitt başkana bunun onun kararı olduğunu ve basın ekibinin elinden geleni yapacağını belirtti. Hegseth dar bir pozisyon aldı: İranlılarla er ya da geç uğraşmak zorunda kalacağız, o yüzden bunu şimdi yapalım.
Teknik değerlendirmeler sundu: Belirli bir kuvvet seviyesiyle kampanyayı şu kadar sürede yürütebiliriz.
General Caine ise temkinliydi; riskleri ve kampanyanın mühimmat stoklarını nasıl tüketeceğini ortaya koydu. Görüş belirtmedi; duruşu şuydu: Eğer Trump operasyonu emrederse ordu bunu yerine getirir. Başkanın iki üst düzey askeri yetkilisi de kampanyanın nasıl ilerleyeceğini ve İran’ın askeri kabiliyetlerini nasıl zayıflatabileceklerini özetledi.
Sıra Rubio’ya geldiğinde daha net konuştu: “Eğer amacımız rejim değişikliği veya halk ayaklanmasıysa bunu yapmamalıyız. Ama amaç İran’ın füze programını yok etmekse, bu ulaşılabilir bir hedeftir.”
Herkes başkanın sezgilerine güvendi. Onun cesur kararlar aldığını, akıl almaz riskler üstlendiğini ve yine de üstesinden geldiğini görmüşlerdi. Şimdi kimse onu engellemeyecekti.
“Bence yapmalıyız” dedi Trump odaya. İran’ın nükleer silah sahibi olmamasını sağlamak zorunda olduklarını ve İsrail’e ya da bölgeye füze fırlatamamasını garantilemeleri gerektiğini söyledi.
General Caine Trump’a biraz zamanı olduğunu, ertesi gün saat 16:00’ya kadar yeşil ışık vermek zorunda olmadığını belirtti.
Ertesi gün öğleden sonra Air Force One’da, General Caine’in verdiği süre dolmadan 22 dakika önce Trump şu emri gönderdi:
“Operation Epic Fury onaylanmıştır. İptal yok. Bol şans.”
* Jonathan Swan (The New York Times’ın Beyaz Saray muhabiridir ve Donald J. Trump yönetimini takip etmektedir.)
* Maggie Haberman (The New York Times’ın Beyaz Saray muhabiridir ve Başkan Trump hakkında haber yapmaktadır.)
Çeviren: Çağatay Arslan
Orijinal Makale Linki: https://www.nytimes.com/2026/04/07/us/politics/trump-iran-war.html?unlocked_article_code=1.ZFA.k9sG.nFeYxY3sHoiv&smid=nytcore-ios-share
İlginizi Çekebilir