Suça sürüklenen çocuk: Asıl fail kim?
HUKUKBu yazı, suça sürüklenen çocuk meselesine ilişkin kapsamlı bir değerlendirme sürecinin yalnızca başlangıç noktası olarak okunmalıdır. Zira bu alan, salt ceza hukuku normlarıyla sınırlandırılabilecek teknik bir mesele değil; toplumun adalet anlayışını, sosyal yapısını ve geleceğe dair kolektif sorumluluk bilincini doğrudan etkileyen çok katmanlı bir sorunsaldır. Kalıcı ve etkili bir çözüm, cezai yaptırımların ötesine geçerek; hukuki düzenlemelerin, sosyal politikaların, eğitim sisteminin ve koruyucu–önleyici mekanizmaların bir bütünlük içinde ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Çocuğu yalnızca işlediği fiil üzerinden tanımlayan her yaklaşım, sorunu çözmekten ziyade derinleştirme riski taşımaktadır.
Suçu İşleyen Çocuk mu, Çocuğu Suça Sürükleyen mi?
Dünyada ve ülkemizde çok ciddi sorunlar var, gündem son derece yoğun. Ancak bu yoğunluğun gölgesinde ihmal edilmesi, toplumsal yapı ve kamu düzeni açısından ağır bedeller doğuracak bir mesele: Suça sürüklenen çocuk.
Bu konu, basına yansıyan ağır ve çarpıcı bir olay yaşandığında, kamuoyunda infial yaratıp, kısa süreli olarak gündem oluyor. Oysa suça sürüklenen çocuk meselesi, münferit vakaların ötesinde; sürekliliği olan, yapısal ve çok boyutlu bir toplumsal sorundur. Bu nedenle, günübirlik tepkilerle değil, uzun vadeli ve bütüncül politikalarla ele alınması gerekir.
Nitekim 11. Yargı Paketi sürecinde suça sürüklenen çocuklara ilişkin bazı düzenlemeler gündeme gelmiş; özellikle 15–18 yaş grubundaki çocukların işlediği ağır suçlarda ceza artırımı konusu tartışılmıştır. Ancak çocuğun üstün yararı ilkesi, çocuklara özgü ceza adalet sisteminin korunması ve mevcut önleyici-iyileştirici mekanizmaların yetersizliği gözetilerek, bu alanda aceleci ve parçalı müdahaleler yerine daha kapsamlı ve bütüncül bir çalışmanın yapılmasının gerekli olduğu isabetle değerlendirilmiştir. Bu nedenle söz konusu düzenlemeler, paketin nihai metninden çıkarılmış; bunun yerine Meclis’te, çocukların üstün yararını esas alan bir Araştırma Komisyonu kurulması kararlaştırılmıştır. Böylece suça sürüklenen çocuk meselesinin yalnızca cezai sonuçlarıyla değil, aynı zamanda sosyal, ekonomik ve eğitimsel nedenleriyle birlikte ele alınması hedeflenmiştir.
“Suça Sürüklenen Çocuk” Doğru Bir İfade mi?
Basında yer alan bazı olayların ardından, “suça sürüklenen çocuk” ifadesinin kullanılmasıyla faillerin masumlaştırıldığı yönünde eleştiriler gündeme gelmektedir. Özellikle ağır ve kamuoyunu derinden sarsan fiiller söz konusu olduğunda, kullanılan terminolojinin mağdurlar açısından incitici bulunduğu ve adalet duygusunu zedelediği yönünde serzenişler dile getirilmektedir.
Hukuki değerlendirme yapılırken, kuşkusuz fiilin mağdurlar üzerindeki ağır ve çoğu zaman telafisi mümkün olmayan etkileri göz ardı edilemez. Ancak çocuk ceza adalet sistemi, yetişkin ceza hukukundan farklı olarak, yalnızca fiilin hukuki niteliğini değil; çocuğun suça sürüklenmesine yol açan yoksulluk, aile içi ihmal veya istismar, eğitime erişimdeki yapısal eşitsizlikler, sokakla erken yaşta kurulan ilişki ve suç örgütlerinin yönlendirici etkisi gibi sosyal ve yapısal koşulları da yargısal değerlendirmenin kapsamına dâhil eder. Bu çerçevede “suça sürüklenen çocuk” kavramı, çocuğun davranışını tek başına iradi bir suç tercihi olarak değil, çok katmanlı bir nedensellik zinciri içinde ele alan bir hukuki yaklaşımı ifade etmektedir.
Bu çerçevede çocuk, yalnızca hukuki sorumluluğun öznesi olarak değil, aynı zamanda korunması gereken kırılgan bir birey olarak ele alınmaktadır. Kavramın merkezinde, çocuğun fiilinin meşrulaştırılması değil; çocuğun suça itilmesine yol açan sosyal ve yapısal sorunların tespiti yer almaktadır. Bu yaklaşım, çocuğu fail kimliğiyle sabitleyen bir bakıştan ziyade, çocukların suça sürüklenmesine zemin hazırlayan mekanizmaların anlaşılmasını amaçlayan bir perspektife dayanmaktadır.
Türk Hukukunda Suça Sürüklenen Çocuk
Türk hukukunda suça sürüklenen çocuklara ilişkin temel ve çerçeve düzenleme, 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunudur. 15 Temmuz 2005 tarihinde yürürlüğe giren bu Kanun, çocuk adalet sistemini yalnızca cezalandırma ekseninde değil; koruma, destek ve rehabilitasyon esaslı bir yaklaşımla yeniden yapılandırmayı amaçlamıştır. Kanun’un kabulü, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası çocuk hakları belgeleriyle uyum sağlama iradesinin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Kanun’un 3. maddesinde “suça sürüklenen çocuk”, kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiasıyla hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen çocuk olarak tanımlanmıştır. Bu tanım, çocuğu peşinen “suçlu” olarak nitelendirmekten bilinçli şekilde kaçınmakta; çocuğun ceza adalet sistemiyle temasını, henüz kesinleşmiş bir kusur atfına dayandırmamaktadır. Böylece çocuk, hukuki statüsü itibarıyla hem ceza soruşturmasının öznesi hem de özel korunma rejimine tabi bir birey olarak ele alınmaktadır.
5395 sayılı Kanun, Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, Çocuk Adalet Sisteminin Uygulanmasına Dair Pekin Kuralları ve Avrupa Konseyi çocuk adaletine ilişkin standartları ile büyük ölçüde uyumlu bir yapı öngörmektedir. Özellikle çocuğun üstün yararı, son çare olarak cezalandırma ve özgürlüğü kısıtlayıcı tedbirlerin istisnai nitelikte olması gibi ilkeler, Kanun’un sistematiğine yön veren temel esaslar arasında yer almaktadır.
Çocukların cezai sorumluluğu bakımından Türk Ceza Kanunu’nun 31. maddesi, kusur yeteneğini yaşa bağlı olarak kademeli biçimde ele almakta; çocuğun algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneğini esas alan bir sistem öngörmektedir. Bu çerçevede, on iki yaşını doldurmamış çocukların cezai sorumluluğu tamamen kaldırılmış; on iki ile on beş yaş arasındaki çocuklar bakımından ise işledikleri fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin bulunup bulunmadığına göre sorumluluk kabul edilmiştir. On beş ile on sekiz yaş arasındaki çocuklar yönünden ise kusur yeteneği var sayılmakla birlikte, gelişim özellikleri dikkate alınarak cezada zorunlu indirim öngörülmüştür.
Bu düzenleme, çocuğun gelişimsel özelliklerinin ceza sorumluluğunun belirlenmesinde belirleyici kabul edildiğini göstermektedir.
Yargılama sürecinde ise Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 236. maddesi ve devamı, çocuklara özgü özel usul güvenceleri öngörmekte; çocuğun soruşturma ve kovuşturma boyunca korunmasını esas alan bir yargılama rejimi benimsemektedir. Bu kapsamda ifade alma ve sorgulama işlemlerinin, çocuğun gelişim özellikleri dikkate alınarak uzman eşliğinde ve kendini güvende hissedebileceği özel ortamlarda yapılması zorunlu tutulmuştur. İşlemlerin mümkün olan en az sayıda gerçekleştirilmesi ve çocuğun tekrar tekrar aynı olaya maruz bırakılmaması suretiyle, adli süreç nedeniyle yeniden mağdur edilmesinin önlenmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca müdafiin ve gerekli hâllerde sosyal çalışma görevlisinin sürece katılımı sağlanarak, çocuğun haklarının etkin biçimde korunması güvence altına alınmaktadır.
Bu çerçevede suça sürüklenen çocuklara ilişkin yargılama, klasik ceza yargılamasından farklı olarak, çocuğun kişisel özelliklerini, sosyal çevresini ve suça sürüklenme sürecini merkeze alan özel bir usul rejimi içerisinde yürütülmektedir. Çocuğun korunması, desteklenmesi ve yeniden topluma kazandırılması amacı, yargılama sürecinin her aşamasında dikkate alınması gereken temel bir ölçüt olarak kabul edilmektedir.
Anayasal çerçevede de çocuklara yönelik koruyucu ve destekleyici yaklaşım açık biçimde benimsenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 41. maddesi, çocuğun korunmasını ve üstün yararının gözetilmesini devlete pozitif bir yükümlülük olarak yüklerken; 58. maddesi, gençlerin bedensel ve ruhsal gelişimini tehdit eden kötü alışkanlıklardan, suç ve suç ortamlarından korunmasını devletin görevleri arasında saymaktadır. Bu anayasal hükümler, çocuk ceza adalet sisteminin yalnızca ceza politikalarına indirgenemeyeceğini; devletin çocuklara yönelik koruma, önleme ve destekleme yükümlülükleriyle doğrudan bağlantılı, anayasal temele dayanan bir alan olduğunu ortaya koymaktadır.
Uluslararası Hukukta Suça Sürüklenen Çocuk
Suça sürüklenen çocuklara ilişkin yaklaşım, yalnızca ulusal hukuk sistemlerinin tercihi değil; aynı zamanda uluslararası hukukta ortaklaşa benimsenmiş temel ilkelerin bir yansımasıdır. Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve kabul ettiği evrensel standartlar, çocukların ceza adalet sistemiyle temasının istisnai nitelikte olması gerektiğini ve her aşamada çocuğun üstün yararının gözetilmesini esas alır.
Bu alandaki temel metinlerin başında Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (BMÇHS) gelmektedir. 1989 yılında kabul edilen Sözleşme’ye Türkiye 1990 yılında taraf olmuş, Sözleşme 1995 yılında iç hukuk bakımından yürürlüğe girmiştir. BMÇHS, çocuğu yalnızca korunması gereken bir varlık olarak değil; hak sahibi bir birey olarak tanımlar ve ceza adalet sistemiyle temas eden çocuklar bakımından özgürlüğün son çare olması, tutuklamanın istisnai uygulanması ve çocuğun onuruna uygun muamele görmesi ilkelerini açıkça ortaya koyar.
Çocuk ceza adaletine ilişkin bir diğer temel belge ise Birleşmiş Milletler Pekin Kuralları olarak bilinen Çocuk Adalet Sisteminin Uygulanmasına Dair Asgari Standart Kurallarıdır (1985). Pekin Kuralları, bağlayıcı bir sözleşme olmamakla birlikte, çocuklara özgü ceza adalet sisteminin nasıl kurulması gerektiğine dair yol gösterici ilkeler sunar. Bu kurallar; cezalandırma yerine yönlendirme, yargılamada esneklik, çocuğun kişisel ve sosyal koşullarının dikkate alınması ve mümkün olduğunca yargı dışı çözüm yollarının tercih edilmesi gerektiğini vurgular.
Uluslararası alanda kabul gören bir diğer önemli metin, Riyad İlkeleri olarak bilinen Gençlerin Suça Sürüklenmesinin Önlenmesine Dair Birleşmiş Milletler İlkeleridir (1990). Bu metin, çocukların suça sürüklenmesini yalnızca ceza hukuku sorunu olarak değil; eğitim, sosyal politika ve aile yapısıyla doğrudan bağlantılı bir toplumsal mesele olarak ele alır. Suç oluştuktan sonra müdahaleden ziyade, suça giden sürecin önlenmesi gerektiğini esas alır.
Avrupa ölçeğinde ise Avrupa Konseyi’nin çocuk dostu adalet ilkeleri ve AİHM içtihadı, çocukların ceza yargılamasında özel olarak korunması gereken bir grup olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Avrupa Birliği düzeyinde bağlayıcı bir “çocuk ceza hukuku yönergesi” bulunmamakla birlikte, 2016/800 sayılı AB Yönergesi, ceza yargılamasında çocukların usuli haklarının güçlendirilmesine ilişkin önemli standartlar getirmiştir. Türkiye bu yönergeye taraf değildir; ancak öngörülen ilkelerin önemli bir kısmı Türk mevzuatında karşılığını bulmaktadır.
Öte yandan Türkiye’nin taraf olmadığı, ancak uluslararası literatürde etkili olan bazı rehber metinler ve tavsiye kararları da bulunmaktadır. Uluslararası çocuk ceza adaletine ilişkin bazı metinler, devletler bakımından bağlayıcı bir sözleşme niteliği taşımamakta; daha çok “rehber ilke” veya “tavsiye kararı” olarak kabul edilmektedir. Havana Kuralları (Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Çocukların Korunmasına Dair Kurallar) ve Tokyo Kuralları (Hapis Dışı Tedbirler) bu kapsamda öne çıkan metinler arasındadır. Türkiye bu belgelere taraf değildir; zira bu metinler klasik anlamda onaya açık uluslararası sözleşmeler değil, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş bağlayıcı olmayan standartlardır. Bununla birlikte, söz konusu metinlerde yer alan ilkeler, çağdaş çocuk ceza adaletinin yönünü göstermesi bakımından ulusal hukuk sistemleri üzerinde güçlü bir etki yaratmakta; Türk mevzuatında da dolaylı yansımalar bulmaktadır.
Uluslararası hukukta ortak payda nettir: Çocuklar, işledikleri fiiller nedeniyle yargılansalar dahi, yetişkinlerle aynı ceza adalet rejimine tabi tutulamazlar. Çocuğun gelişimsel özellikleri, içinde bulunduğu sosyal koşullar ve suça sürüklenme süreci, hukuki değerlendirmenin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilir.
Bir Çerçeve Çizimi
Bu yazı, suça sürüklenen çocuk meselesine ilişkin kapsamlı bir değerlendirme sürecinin yalnızca başlangıç noktası olarak okunmalıdır. Zira bu alan, salt ceza hukuku normlarıyla sınırlandırılabilecek teknik bir mesele değil; toplumun adalet anlayışını, sosyal yapısını ve geleceğe dair kolektif sorumluluk bilincini doğrudan etkileyen çok katmanlı bir sorunsaldır. Kalıcı ve etkili bir çözüm, cezai yaptırımların ötesine geçerek; hukuki düzenlemelerin, sosyal politikaların, eğitim sisteminin ve koruyucu–önleyici mekanizmaların bir bütünlük içinde ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Çocuğu yalnızca işlediği fiil üzerinden tanımlayan her yaklaşım, sorunu çözmekten ziyade derinleştirme riski taşımaktadır.
Suça sürüklenen çocuk meselesi, tek bir yazıya sığdırılamayacak kadar geniş ve derin. Araştırmalarımın devamını ve araştırmalar sonucunda değerlendirmelerimi paylaşmayı umut ediyorum.
İlginizi Çekebilir