Suçu önlemeye odaklanmalıyız soruşturmaya değil
HUKUKCanımızı acıtan; adalet duygumuzu sarsan her olayda bu nasıl önlenebilirdi üzerine -sosyal, ekonomik, yapısal- düşünmemiz lazım. Bir o kadar da, “cezasızlık”; “suçu bildirenin sabıka kaydı” gibi konulara değinmeden önce, cezaevinden çıkan ve aileleri ile beraber milyonlara varan sayıda kişinin, normal bir hayat yaşamalarını şefkatle nasıl sağlayabiliriz konusuna da bakmamız ve bunun kişilerin cezalandırılmasını istemekle ters düşen bir şey olmadığını hatırlamamız lazım.
Türkiye’de son günlerde herkesi isyan ettiren bir çok şiddet/suç olayı birbiri ardına yaşandı. 7 Ocak 2026’da, 15 yaşındaki bir genç, 17 yaşındaki bir başka genç tarafından bıçaklanarak öldürüldü. 13 Ocak 2026’da, bir cumhuriyet savcısı bir hakime, -etrafın hakim, savcı, polislerle dolu olduğu bir mekan olan adliyede- silahla saldırarak, onu yaraladı. Olayın ölümle sonuçlanmasına, adliyede çaycılık yapan bir kişi engel oldu. Son olarak da, 24 Ocak 2026’da Şişli’de çöp karıştıran bir kişi, başı gövdesinden ayrılmış çarşafa sarılı halde bir kadın gövdesi buldu.
Bugüne dek burada sıklıkla yazdığım gibi, suç oldukça karmaşık bir olgu ve konuya dair söylenecek bir çok şey var. Türkiye’de insanlar cezasızlıktan çok rahatsız oluyor. Ancak, özellikle öldürme fiillerinde gerçek anlamda bir cezasızlıktan bahsetmek doğru değil. Zira ortada bir ceset olduğu ve öldürme fiilini işleyenler de profesyonel olmadıkları için, genelde hemen yakalandıkları bir gerçek. Ceza da alıyorlar. Ancak, konu insanların kaybından sonra suçu soruşturup ceza vermekten önce, şiddete uğramalarını engellemek adına neler yapılacağı. Zira toplum, kendi yahut ailelerinin başlarına bunların gelmeyeceğini bilmek istiyor. Hükümet ve toplum, konuyu meydana geldikten sonra, adliyenin çözeceği bir meseleye indirgedikçe ve cezaevlerindeki doluluk nedeniyle alınan cezaların önemli bir kısmı cezaevinde yerine getirilmedikçe, toplumun cezasızlık algısı pekişiyor.
Dahası, günümüzde toplumlar çözülemeyen ve üst üste yığılan temel sorunlar karşısında kendilerini güvensiz hissediyor. Hatta-bir çok konuda gördüğümüz gibi- toplumlar karmaşık konuları siyah-beyaz şeklindeki ikilikler şeklinde ele alarak, ezberleri tekrar etmeye meyilli. Kişilere daha çok ceza verilmesini istemek, kısaca öccü anlayış en sık dile gelen noktalardan biri. Diğer yandan, bazı aklı selim sesleri de duyuyor olmak umut verici. Örneğin, Ankara Barosu iki çocuğun birbirini öldürmesi olayında “çocukları yaşatan ve suçtan uzak tutan bir düzen çağrısıdır” başlığıyla konuya dair yaptığı açıklamada, yaşananları adli vaka olmanın ötesinde, sosyal ve ekonomik olarak da ele alınması gereken toplumsal bir sorun olarak niteledi. Çocukların suça sürüklenmesinin önlenmesi gereğine değindi ve bunun salt ceza ve infaz düzenlemeleriyle değil, kamu otoritelerinin eğitim, yoksullukla mücadele ve çocuk adalet sistemindeki pozitif yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirmesiyle sağlanabileceğinin altını çizdi. En önemlisi, ve barolar açısından sıklıkla görülmeyecek şekilde, atılacak her sert adımın, beraberinde şefkatli bir onarım sürecini de getirmesi gerektiğine vurgu yaparak, toplumun güvenlik ihtiyacı ile çocuğun yeniden topluma kazandırılması hakkının birbirine zıt olmadığını, tam tersine bunların birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu ifade etti.
ONARIM AMA NASIL?
Bu anlamda, onarımı yaşanan diğer iki olaya değinerek değerlendirmek istiyorum. Hakimin ölümle sonuçlanacak şekilde yaralanmasına engel olan kişi, kapalı cezaevindeki cezasını bitirerek, cezasının kalanını gündüzleri çalışarak, akşamları da açık ceza evine uyumaya ve yatmaya giderek geçiren bir hükümlüden başkası değildi. Bilmeyenler için ve cezasızlık sanılmasının aksine, Türkiye’de -ve bir çok ülkede- bir kişinin aldığı cezanın tümü kapalı cezaevlerinde geçirilmiyor. Kişi, bir suçtan sekiz yıl ceza aldı diyelim, bunun yarısında kapalı cezaevinde oluyor. Geri kalan diğer dört yılının bir kısmında açık cezaevi denilen yerlerde gündüzleri çalışıyor; geceleri cezaevine dönüyor. Bu sürenin sonrasında da kalan cezası dışarıda yerine getiriliyor. Dışarıdayken de, durumuna göre denetimli serbestliğe tabi olarak (bu haftada bir/iki/daha çok karakola gidip imza atmak olabilir; bir eğitim programına katılmak şartıyla olabilir vs) tahliye oluyor. Bunların hepsi, kişinin tüm karar ve hareket imkanının elinden alındığı ceza infaz kurumu gibi bir yere kapatılmasının kişide yarattığı ruhsal rahatsızlıkları düzeltmek, onu dışarıdaki hayata katılmaya hazırlamak ve yeniden topluma dönmesini sağlamak anlamında gerekli.
Bu anlamda, hakime hanımı kurtaran hükümlü de adliyede çalışarak, cezasını yerine getiriyordu. Neden adliye? Çünkü İş Kanunu uyarınca, belirli bir sayıda çalışanı olan iş yerlerinde geçerli olan eski hükümlü çalıştırma zorunluluğundan, bir çok işverenin bunu yapmamak için işyerindeki çalışan sayısını sınırlı tutması yahut para cezasını ödeyip yine de birisini çalıştırmamayı tercih etmesi nedeniyle vazgeçildi. Dolayısıyla, eski mahkum çalıştırma zorunluluğu, artık sadece devlet sektöründe geçerli. Bunun en çok uygulandığı yer de Adalet Bakanlığı yahut mahkemeler. Gerçekten de bugün bir işiniz olduğunda gidin, hükümlüler saat 4:30’dan sonra cezaevine döndüğü için, mahkemede yahut Bakanlık’ta bir bardak çay içemezsiniz. Bu insani ve faydalı uygulama, bir insanın adli sicil kaydının olmasının yaşam boyu taşınacak bir yüke dönüşmesini hafifletebilecek bir unsur-ki tekrar iş aradıklarında Bakanlık’taki çalışmanın kendilerine fayda sağlayıp sağlamadığını da bilmiyoruz. Ancak, hükümlü Yakup Karadağ’ın şu sözlerine dikkat çekmek istiyorum:
“….Hükümlüyüz, ister istemez her zaman 1-0 geride başlayabiliyorsunuz. Bazen hükümlüler de iyi bir şeyler yapıyorlar yani. Biz de topluma yararlı olabiliriz. Zaten yararlı olmak için çaba göstereceğimizden kimsenin şüphesi olmasın”.
Diğer olaya geçersek, cesedi çöp konteynerinde bulan Okan Çetinbaşlar ise kendi ifadesiyle ek para kazanmak için iş dönüşü çöpe çıkan ve hurda toplayan birisi. Ancak, sosyal medyada, Çetinbaşlar’ın altı suçtan sabıka kaydının olduğu ifade edildi. Diyelim ki bu doğru, kendisinin suçu ihbar edip, polisleri çağırmasıyla herkesin yapması gereken bir şeyi yaptığı açık. Dolayısıyla sabıka kaydı varsa da, bu bize en fazla şunu gösterebilir: suç kaydınız olduğunda, yapabileceğiniz işler oldukça sınırlı: sizden sabıka kaydı istenmeyen, getirisi az, güvencesiz işler. Buna hurdacılık kadar uyan başka iş var mı? Onarım nerede?
Canımızı acıtan; adalet duygumuzu sarsan her olayda bu nasıl önlenebilirdi üzerine -sosyal, ekonomik, yapısal- düşünmemiz lazım. Bir o kadar da, “cezasızlık”; “suçu bildirenin sabıka kaydı” gibi konulara değinmeden önce, cezaevinden çıkan ve aileleri ile beraber milyonlara varan sayıda kişinin, normal bir hayat yaşamalarını şefkatle nasıl sağlayabiliriz konusuna da bakmamız ve bunun kişilerin cezalandırılmasını istemekle ters düşen bir şey olmadığını hatırlamamız lazım.
1. 2025’in son günlerinde bir başka kadın hakim de, Çanakkale’de bulunan adliye lojmanlarında darp edildi.
2. Metne buradan ulaşılabilir: https://www.ankarabarosu.org.tr/duyuru/51f9e541-f5ce-11f0-82e1-000c29c9dfce (20 Ocak 2026).
3. https://x.com/sayfa_16/status/2012067785028108714 Bu adreste NTV’ye verdiği açıklama izlenebilir.
4. https://www.milliyet.com.tr/gundem/istanbulda-copte-bulunan-bassiz-kadin-cesedinin-sirri-cozuldu-sok-itiraf-7526955
İlginizi Çekebilir