Sosyal devlet paketi
SİYASETSosyal devlet ilkesinin sadece kağıt üzerinde kaldığı günümüzde, milyonların refahını hükümetlerin keyfiyetinden kurtaracak radikal bir anayasal dönüşüm artık kaçınılmazdır. "Bütçede para yok" bahanesini anayasal bir engelle ortadan kaldırmayı amaçlayan bu öneri, gelir adaletini bir devlet ödevi haline getirerek ekonomik güvenliği garanti altına alıyor.
Bir önceki yazımda, birçok muhalefet partisinin üzerinde mutabakat sağlayabileceği Anayasa’nın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” 2. maddesinin belkemiğini oluşturan demokratik hukuk devletinin içinin Strasbourg ölçütlerine göre doldurulması için zorunlu anayasa değişiklikleri önermiştim. Bu cümlemden 12 Eylül darbesinin mirası “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ifadesinin, kavramların içi boş olduğunda veya boşaltıldıktan sonra hiçbir anlamının kalmadığı anlaşılıyor herhalde. İlk yazıldığında da gerçeği ifade etmeyen demokratik hukuk devletinin içi özellikle AB üyelik sürecinde Kopenhag siyasi kriterlerini karşılamak amacıyla yapılan reformlarla tam değil ama kabul edilebilir ölçüde doldurulmuştu. Ama Cumhur İttifakı’nın özellikle ikinci döneminde, yargı başta olmak üzere siyaset ve kurumların anayasaya uymamaları nedeniyle demokratik hukuk devletinin içi yeniden boşaltıldı ve Türkiye hibrit rejimlere özgü bir atmosfere sokuldu. Bu nedenle anayasal düzeyde bazı önerilerde bulundum.
Bu kez Anayasa’nın 2. maddesinde demokratik hukuk devletiyle birlikte yazılı olduğu halde içi olması gerektiği gibi doldurulamamış olan sosyal devletin hayata geçmesi için gerekli gördüğüm bazı anayasa değişikliklerinden söz edeceğim.
Devletin temel amaç ve görevleri
Bu ara başlık Anayasa’nın 5. maddesinin de başlığı. Bu maddede sayılan devletin temel amaç ve görevleri arasında, temel hak ve özgürlüklerinin yanı sıra “kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; (…) sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak” da var. Anayasa’nın 55. maddesi de “ücrette adalet sağlanması” başlığını taşıyor ve “Devlet, çalışanların yaptıkları işe uygun adaletli bir ücret elde etmeleri ve diğer sosyal yardımlardan yararlanmaları için gerekli tedbirleri alır. Asgarî ücretin tespitinde çalışanların geçim şartları ile ülkenin ekonomik durumu da göz önünde bulundurulur” diyor. Bu hükümlerden ücrette adalet sağlamanın da devletin görevi olduğu anlaşılıyor. Anayasa’nın kanun önünde eşitlik başlıklı 10/3. maddesiyse, “Çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz” demek suretiyle bu gruplara pozitif ayrımcılık yapılmasını hükme bağlıyor. 61. madde bu grupları “sosyal güvenlik bakımından özel olarak korunması gerekenler” arasında sayarak pozitif ayrımcılığı ekonomik ve sosyal alana da taşıyor. Bu maddelerden Anayasa’nın devlete, çalışanlara ve bu gruplara geçimlerini sağlayacak adil gelir sağlama görevi verdiği sonucunu çıkarmak mümkün.
Ne var ki Cumhur İttifakı enflasyonu düşürme bahanesiyle hem asgari ücretliyi hem de pozitif ayrımcılık yapmakla yükümlü olduğu ama negatif ayrımcılık yaptığı emeklilerin çoğunluğunu açlık sınırının çok altında kalan maaşlarla yaşamaya mahkûm ediyor. Cumhur İttifakı ayrıca 73. maddede kayıtlı vergi adaletine de aykırı davranıyor. Bu maddenin ilk iki fıkrasında “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, malî gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür. Vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı, maliye politikasının sosyal amacıdır” hükmü yer alıyor ama bugün vergilerin yaklaşık üçte ikisi tüketim üzerinden alınan dolaylı vergilerden tahsil ediliyor ve bu vergiler enflasyonu tetikleyecek şekilde ve bazen enflasyonun üzerindeki oranlarda arttırılıyor.
Bugün dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğu gelir adaletsizliğine uğramakla birlikte, demokratik hukuk devletlerinde Cumhur İttifakı’nın özellikle bu döneminde yaşanan ölçüde gelir adaletsizliği yok. Cumhur İttifakı hem demokratik hukuk hem de sosyal devlet ilkeleriyle ilgili anayasa maddelerini ihlal ediyor. Bu çarpık durumun seçimle değişmesi mümkün olabilir, çünkü muhalefet partilerince çok sert eleştiriliyor. Örneğin mitinglerini izleyebildiğim CHP Genel Başkanı Özgür Özel, yanlış sosyal politikalarla giderek yoksullaşan sabit gelirliler ve emekliler için somut öneriler yapıyor. Ayrıca vergi adaletinden söz ediyor. Ama artık ekonomik ve sosyal konularda anayasa kurallarıyla hükümetlerin keyfiliğe kaçan hareket serbestini kısıtlamak şart. İnsanlar bu dünyaya küçük bir azınlık varlık içinde yaşasın, kendileri de sıkıntılar içinde bir hayat geçirsin ve yaşlandıklarında açlığa mahkûm olsunlar diye gelmiyor çünkü. Milyonların bu makus kaderini değiştirmek için önereceğim anayasa değişikliklerinin bir kısmı belki iktidara gelecek siyasi partilere de ters gelebilir. Ülkeyi bu iktidar kadar kötü yönetmeyeceklerini söylerler. Bu konuda belki haklı da olabilirler. Ama insanlara geleceğe dönük güvence verebilmek için artık iktidarların bu alanda anayasal düzeyde kurallara tabi olmaları gerekiyor.
Ekonomik ve Sosyal güvenlik paketi
Mevcut Anayasa'nın 65. maddesi, devletin sosyal ve ekonomik görevlerini "mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde" yerine getireceğini hükme bağlıyor. Bu madde hükümetlere kurallara uymamak için adeta nefes aldırıyor. Bu nedenle öncelikle bu maddeye şöyle bir fıkra eklenmesi gerekli: “ mali kaynak yetersizliği temel sosyal haklar için ayrılması gereken bütçe payını etkilemez. Ayrıca gelir dağılımındaki dengesizliğin (Gini katsayısı üzerinden) belirli bir eşiği aşmasının belirlenmesi durumunda, hükümetin TBMM’ne özel bir iyileştirme planı sunması zorunludur. “Ancak bu kural sayesinde, maaş, ikramiye ve sosyal ödenekler için “bütçede para yok” bahanesi ortadan kalkar ve “toplumun refah, huzur ve mutluluğu” sağlanabilir.
Ayrıca 73. maddeye vergi adaletini fiilen sağlamak için şu fıkranın eklenmesinde yarar var: “vergi yükünün adaletli dağılımı esastır. Tüketim üzerinden alınan dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı, kazanç üzerinden alınan dolaysız vergilerin payını aşamaz. Uyarılara karşın bu dengeyi bozan bütçe kanunları AYM tarafından iptal edilir." Böylece bütçe yapılırken gelirler ve giderler bağlamında mali bir kural getirilerek hükümetlerin bütçelerini hazırlarken keyfi hareket etmeleri önlenmiş olur. Çünkü anayasada yer alan devletin “toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlama” görevi öncelik taşır.
Gelir adaletsizliğini engellemenin bir başka yolu, 166. madde uyarınca danışma organı olan Ekonomik ve Sosyal Konsey’in denetleme kurumuna dönüştürülmesidir. Bu bağlamda, hükümetlere ekonomi programlarının gelir adaletine uygunluğu konusunda Konsey’den onay alma zorunluluğu getirilebilir. Cumhur İttifakı’nın ilk döneminde Merkez Bankası (MB) Başkanı Naci Ağbal, bilimsellikten uzak düşük faiz politikası uğruna görevden alınmıştı. Bu politika sonuncunda patlayan enflasyon doğal olarak sabit gelirlilerin alım gücü kaybına yol açmıştı. İttifak’ın ikinci döneminde, bu defa Yılmaz-Şimşek ikilisinin özellikle bu kesimin kemer sıkmasına dayanan OVP’si (Orta Vadeli Program) enflasyonu düşürme gerekçesiyle yürürlüğe konulmuştu. Aradan geçen üç yılda enflasyon yüzde 39,59’dan ancak 32, 37 seviyesine gerileyebildi. Buna karşılık sabit gelirlilerin çoğunluğu, beklendiği gibi, büyük ölçüde yoksullaştı. Göz göre göre gelen bu felaketi önlemenin tek yolu, MB’ nın bağımsızlığının sağlanmasından geçiyor.
Ayrıca TÜİK’in de birkaç yıldır şeffaf olmayan verilerle açıkladığı enflasyon oranlarıyla memur, işçi ve emekli maaşlarının düşük tutulmasını sağladığı gözleniyor. Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) ile TÜİK’in açıkladığı yıllık enflasyon oranları arasında (55, 38 ile 32,37) devasa bir fark var. Üstelik ortalıkta Nisan ayı enflasyonunu ENAG’a yakın oranda (5,07-4,18) açıkladığı için TÜİK Başkanı’nın görevden alınabileceği söylentileri dolaşıyor. Oysa sadece İran savaşı nedeniyle akaryakıtta, özellikle mazotta, eşel mobil sistemine rağmen yüzde 30-35, meyve ve sebze fiyatlarında yüzde 50’ye yakın hatta bazı ürünlerde daha da üstünde artışlar olduğu görülüyor. Bu nedenle TÜİK’in de bağımsız bir kurum olması ve bağımsızlığının anayasal güvenceye kavuşturulmasında yarar var.
Bu iki kurumun bağımsızlığını “Piyasaların denetimi ve dış ticaretin düzenlenmesi” başlıklı 167. maddenin başına yerleştirmek ve maddeye şu fıkraları eklemek mümkün: “Merkez Bankası (MB) ile TÜİK idari ve teknik özerkliğe sahiptir. Hiçbir makam bu kurumlara emir veremez. Kurum başkanları, TBMM tarafından nitelikli çoğunlukla 5 yıllığına seçilir. Görev süreleri dolmadan, anayasal suçlar hariç görevden alınamazlar.”
Anayasal kuralların caydırıcı bir yaptırım mekanizmasıyla desteklenmesi için AYM’ye, bütçe kanunları üzerinde olduğu gibi, ekonomik verilerin manipülasyonu ve kurum bağımsızlığının ihlali konularında da denetim yetkisi verilebilir. Ama öncelikle iş hacmi artacağı için AYM’nin üye sayısını 15’ten 21’e çıkarmak ve 6 yeni üyeyi Ekonomik ve Sosyal Haklar Dairesi’nde görev yapmak üzere konunun uzmanları arasından seçmek için 146. maddede de değişiklik yapılması gerekir. Ardından 148. maddeye şu fıkralar eklenebilir: “resmi istatistiklerin bilimsel temelden yoksun veya gerçeğe aykırı şekilde manipüle edildiğinin tespiti halinde; ilgili kurum kararları yok hükmünde sayılır ve bu durumdan kaynaklanan tüm ekonomik kayıpların (maaş farkları, enflasyon farkı vb.) tazminine ilişkin usuller AYM kararıyla başlatılır." Ayrıca, “Gelir dağılımını ağır şekilde bozan, vergi adaletini hiçe sayan veya sosyal devlet ilkesini işlevsiz kılan bütçe hükümleri ile idari tasarruflar, AYM tarafından 'Ekonomik Anayasaya Aykırılık' gerekçesiyle iptal edilebilir.
Ekonomik Anayasaya aykırılık, fark edileceği gibi, yeni bir kavram. AYM’ye bu konuda verilmesini önerdiğim yetkinin nasıl işleyebileceğine ilişkin önerilerimi gelecek yazımda aktaracağım. Gelecek yazımda ayrıca, bu kavramdan hareketle, yeni kuşak haklar arasında bulunan geri çağırma hakkından esinlenerek, “TBMM ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin yenilenmesi” ile ilgili 116. maddeye 4. fıkra olarak eklenmesini önereceğim ekonomik başarısızlıkta seçimlerin yenilenmesi düşüncemi de paylaşacağım. Beş yıllık iktidar dönemi oldukça uzun bir süre. Sabit gelirliler başta olmak üzere milyonlarca yurttaştan “bizi seçmiştiniz” gerekçesiyle, gelir adaleti ve enflasyon hedeflerindeki ağır sapmaya bunca sene dayanmalarını beklemenin, sosyal devlet ilkeleri uyarınca büyük bir haksızlık olduğunu kabul etmek gerekir. Bu nedenle hükümetin, Anayasa’nın 5, 55 ve 167/A (yeni önerdiğim fıkralar) maddelerinde belirtilen 'gelir adaleti' ve 'kurumsal bağımsızlık' yükümlülüklerine aykırı hareket ettiğinin Anayasa Mahkemesi tarafından saptanması halinde, iki yıllık bir sürenin sonunda seçimlerin otomatik yenilenmesini gündeme getiren bir anayasal mekanizma oluşturulmasında zorunluluk var kuşkusuz.
İlginizi Çekebilir