Şehirlerin suyla imtihanı
KENTGünümüzde su yönetimlerinde temel bir eksiklik varmış gibi gözüküyor: Belediyelere bağlı su yönetimleri şeklen şehirlerin su dağıtımı ve atık su toplama ve arıtma işlerini yönetiyorlar. Buna karşılık -belediyelerin ulaşım, imar, kültür, miras çalışmalarında olduğu gibi- neredeyse bütün planları, projeleri yükleniciler hazırlıyor. Dolayısıyla bağımsız olması gereken içerik üreticileri, uzmanlar yüklenicilerin ya da resmi otoritelerin patronajı altına giriyorlar. Sivil toplum kuruluşları, bağımsız uzmanlık kuruluşları, meslek odaları su yönetiminde yer almıyorlar. Bu nedenle kamusal nitelik kaybı yaşanıyor. Sivil toplum yönetim sürecinde pasif katılımcı, yani “tüketici” olarak yer alıyor. Kestirmeden söylersek, bu sorunun da temelinde failleri dahil etmeyen, “ben sizin adınıza gerekeni bilirim ve çözerim” diyen kapalı bir yönetimsellik modeli yatıyor. Şehirlerdeki su yönetimi merkeziyetçi siyasetin vesayeti altında ve teknokratik bir deneyim olarak şekilleniyor. Bu nedenle şehirler bir krizle karşı karşıya. Ancak bu krizin yalnızca yeni su kaynakları yaratarak, yaşam alanlarının suyunu çalarak çözülmesi mümkün değil. Failleri sürece dahil eden farklı bir yönetim deneyimine ihtiyaç var.
İstanbul’a tepeden bakıldığında şehir topografyasının bir bant halinde iki deniz arasında uzandığını görülüyor. Bu özel topografik bölgenin vadilerinde, yamaçlarında şehir halkı için tarih boyunca yaşam kaynağı olan çok değerli su kaynakları bulunuyor. Ancak bu dar arazi büyük bir şehir için yeterli olacak miktarda suyun temin edilebileceği genişlikte bir su toplama havzası değil. Kurulduğu tarihten beri İstanbul’un şehir suyu kaynakları çok uzaklarda yer alıyor. İstanbul Roma döneminden beri dünyanın en uzun su aktarma sistemlerine sahip olan şehirlerin başında geliyor.
Roma döneminden Sanayi Devrimi sürecinde şehirde yaşanan gelişmelere kadar barajlardan su kemerler, kanallarla şehre doğru az bir eğimle akıtılarak geliyor. Bu sistem halen muazzam bir uygarlık mirası olarak kısmen ayakta. Modernleşme sürecinde buhar makineleri ile pompalanan endüstriyel basınçlı su sistemi bundan tamamen farklı. Basınçlı şehir suyundaki kişi başına tüketim ortalama günde 5-6 litreden yüzlerce litreye ulaşıyor. Temizlik, yıkanma adetleri, tuvaletler tamamen değişiyor. Tüketilen su miktarındaki bu büyük artış, yerleşim alanlarında atıksuların toplanacağı kanalizasyonlara ihtiyaç yaratıyor.
Bu açıdan bakıldığında su gibi maddelerin de iktidarların ve sosyal yapıların izlerini taşıdıkları, yarattıkları etkilerle bir kayıt sistemi oluşturduklarını söylemek mümkün.
Şehir suyunun klasik dönemlerde, Roma döneminde kanallar ve kemerlerle şehre akıtılarak gelmesi başka. 19. yüzyıl ortasından itibaren buhar makineleri ile şehre getirilen basınçlı suyun yarattığı etkiler başka. Dolayısı su sosyal hayatı köklü bir şekilde etkileyen, dönüştüren bir şey. Temizlik, yıkanma, beslenme, atıkları değerlendirme yöntemlerine, kullanım geleneklerine dahil olan, uzanan değişik veçheleri olan bir kültürel mesele.
Şimdi gelelim Ankara ve İstanbul’un durumuna.
Ankara’nın suyunun neredeyse bittiği söyleniyor. İstanbul’un durumu zannedersem biraz daha iyi, yaklaşık bir-iki aylık suyu var. Barajların doluluk oranı yüzde 18’ler civarında. Geçtiğimiz yıllarda aynı dönemlerde doluluk oranlarının yüzde 40-60 arasında oldukları söyleniyor. Önümüzdeki günlerde yağışlı bir döneme girileceği için susuzluk tehlikesinin atlatılacağı tahmin ediliyor. Ancak tehlike kapıda.
Yağış rejimindeki değişikliklerle su sorunları ortaya çıkınca şehirlerdeki su dağıtımı konusunun ülkenin siyasal gündemine taşındığı görülüyor. Böyle durumlarda şehir yöneticilerinden “suyun siyasete konu yapılmaması, taşınmaması” şeklinde savunmalar geliyor. Ayrıca su kaynaklarının yönetimi, barajların yapımı merkezi hükümetlerin elinde.
Ne ilginç değil mi? Atıksu arıtma tesisleri için bizim cebimizden müteahhitlere on milyarca lira ödendi. Bir dolu enerji, personel, taşıma, işletme v.s. maliyeti ortaya çıktı. Bütün İBB faaliyet raporlarında çok yakında şehrin bütün atıksularının “yakında tıpkı kaynağındaki gibi temiz” olacağı söylendi. Sonra ne oldu? Su faturaları kanatlandı.
Diğer taraftan da bostanlara, ormanlara yüksek yoğunluklu inşaatlar yapıldı ve fosseptikler iptal edildi. Yenilerinin yapılmalarının şart koşulması yönetmeliklerden çıkarıldı. Atıksular doğrudan kanalizasyonlara verildi. Yağmur suları ile atıksular birbirine karıştı, kimse bu derme çatma altyapıyı sorgulayamaz oldu. Oysa bu kaynağındaki kademeli arıtma sistemleri harcanan bütçelerin onda biriyle daha da geliştirilebilirdi.
Su faturaları şehir yönetimine katılmak için bir araç olarak görülebilir mi?
Su faturalarının vatandaş ile şehir yönetimleri arasındaki en önemli iletişim aracı olduğunu düşünüyorum.
Su faturalarının kayda değer bir bölümünü enerji maliyetleri oluşturuyor. Şehirden uzaktaki su kaynaklarına ihtiyaç arttıkça bu maliyet artıyor. Örneğin Melen Barajı’ndan gelecek suyun gelecekte sorunu çözeceği söyleniyor, değil mi? Peki vatandaş bu barajların, aradaki pompa istasyonlarının ve suyu şehre taşımak için kullanılan enerjinin maliyetini biliyor mu? Bilmiyor. Bunlar yalnızca başka yaşam alanlarının suyuna el koyan ve hidroelektrik enerjisi üretimini tersinden yutan barajlar gibi çalışıyorlar.
Ayrıca su faturalarında su kadar atıksu bedeli yer alıyor. Hatta artık şehirdeki kuyuların kullanım imkanı kalmadı ama kendi kuyu suyunuzu kullansanız dahi belediyeler sizden su kadar bir atıksu bedeli alınıyor.
Peki madem bu hizmet için bir bedel ödüyoruz, İstanbul'da atıksular arıtılıyor mu? 80’li yılların ortasından beri İstanbul’un atıksularının tamamen arıtılacağı ve bu işlem sonrası elde edilen suyun kaynağındaki kadar temiz olacağı söyleniyordu değil mi? Bunun için biyolojik arıtma tesisleri, kollektörler inşa edildi. Dünya Bankası’ndan, yurtdışından milyarlarca dolar tutarında krediler alındı. İstanbul halkı geleceğe dönük olarak borçlandırıldı. Su faturaları da insanların canını yakmaya başladı. Peki sonra ne oldu, nasıl kullanıldı alınan bu krediler?
Peki o zaman "kaynağındaki kadar temiz hale gelen" bu atıksuların en azından temizlikte, sanayide kullanılmak yerine neden denize verildiğini biliyor muyuz?
Nedenini ben size söyleyeyim: Yüklenicilerle kamu imkanlarını kullanan projecilerin gerçekleştirdiği atıksu arıtma tesislerinin elektrikli kurutma, santrifüj, elde edilen -aslında çok değerli ama- zehir haline dönüşmüş maddeleri ağır tonajlı kamyonlarla uzaklara taşımak, betonarme depolama tesisleri yapmak ve onlara gömmek çok maliyetli.
Ayrıca bu yapılanın bir görünürlüğü yok. 80’ler ortasına kadar yapılarda fosseptik yapılarının inşa edilmesi şart koşuluyordu. Özellikle düşük yoğunluklu semtlerde birer biyolojik arıtma tesisi gibi çalışan fosseptiklerin 24 saat içinde temizlediği su bahçelerde, bostanlarda kullanılıyordu. Adalar, Çamlıca, Koşuyolu, Ümraniye, Boğaziçi semtleri… Birçok yerde bahçelerde sarnıçlarda biriktirilen yağmur suları ve atıksular kullanılıyordu. Küçük bir not: Çocukluğumda Çamlıca’da köşkü olan ve ABD’de eğitim görmüş bir profesörün kendi bahçesinde yetiştirdiği sebzelerden getirdiğini ve evde bir tartışma yaşandığını hatırlıyorum. Bu sevimli profesör -ayrıca bir aktivist olarak- motosikletiyle semt semt dolaşıp gençlere bunun eğitimini veriyordu. Çocukluğunu şehrin merkezinde geçirmiş olan annem salgın hastalık korkusuyla benim bu sebzeleri, karpuzları, domatesleri, biberleri, mısırları yememi engellemişti.
Tarih boyunca atıksuların yerinde arıtılması su kullanımının ayrılmaz bir parçasıydı. Kendi yaşam tecrübeleri ile suyun hayati değerinin farkında olan insanlar zehirli kimyasallar kullanmıyordu. Çamaşırda, temizlikte çevreye zarar vermeyen malzemeler kullanılıyordu.
Failleri sürece dahil etmeyen yönetimlerin başarılı olmaları mümkün değil
Tarih boyunca olduğu gibi İstanbul sınırları içindeki su kaynakları şehir için yeterli değil. Bu nedenle şehirlere su temini merkezi yönetimlerle yerel yönetimlerin işbirliği yapmalarını gerektiren önemli bir alan. Su hayati bir konu olduğu için şehirlerin kendi yerel siyasal deneyimlerini, iş birliklerini geliştirmeleri için ideal bir çalışma konusu.
Bu nedenle su yönetimi meselesi özellikle büyük şehirlerdeki çok katmanlı, çok aktörlü, katılımcı, eşitlikçi yönetim deneyimlerini geliştirmek için eşsiz bir siyasal konu. 80'li yıllarda Büyükşehir Yasası ile şehirlerdeki su yönetimleri de yeniden yapılandırılırken dünyadaki örnekleri, havza veya alan yönetimleri gibi farklı yönetimsellik deneyimleri akla gelmiş olmalı.
Günümüzde su yönetimlerinde temel bir eksiklik varmış gibi gözüküyor: Belediyelere bağlı su yönetimleri şeklen şehirlerin su dağıtımı ve atık su toplama ve arıtma işlerini yönetiyorlar.
Buna karşılık -belediyelerin ulaşım, imar, kültür, miras çalışmalarında olduğu gibi- neredeyse bütün planları, projeleri yükleniciler hazırlıyor. Dolayısıyla bağımsız olması gereken içerik üreticileri, uzmanlar yüklenicilerin ya da resmi otoritelerin patronajı altına giriyorlar.
Sivil toplum kuruluşları, bağımsız uzmanlık kuruluşları, meslek odaları su yönetiminde yer almıyorlar. Bu nedenle kamusal nitelik kaybı yaşanıyor. Sivil toplum yönetim sürecinde pasif katılımcı, yani “tüketici” olarak yer alıyor. Kestirmeden söylersek, bu sorunun da temelinde failleri dahil etmeyen, “ben sizin adınıza gerekeni bilirim ve çözerim” diyen kapalı bir yönetimsellik modeli yatıyor. Şehirlerdeki su yönetimi merkeziyetçi siyasetin vesayeti altında ve teknokratik bir deneyim olarak şekilleniyor. Bu nedenle şehirler bir krizle karşı karşıya. Ancak bu krizin yalnızca yeni su kaynakları yaratarak, yaşam alanlarının suyunu çalarak çözülmesi mümkün değil. Failleri sürece dahil eden farklı bir yönetim deneyimine ihtiyaç var.
Soru şu: Suyu bir tüketim nesnesi olarak görmek yerine onunla eşitlikçi, öğrenmeye ve deneyim paylaşmaya dayanan şiddetsiz bir ilişki kurabilir miyiz?
İlginizi Çekebilir