© Yeni Arayış

Habermas’ın vefatı, Kavala davası ve Gezi konusundaki kafa karışıklığı

Avrupa felsefesinin dev ismi Jürgen Habermas’ın 96 yaşında vefatı, sadece bir düşünürün kaybını değil, onun 'Kamusal Alan' teorisinin güncel siyaset üzerindeki izdüşümlerini de yeniden tartışmaya açtı. Habermas’ın İletişim Yayınları tarafından Türkçeye kazandırılan temel eserinden yola çıkarak; Gezi sürecini bir 'hükümeti devirme girişimi' olarak gören indirgemeci mantık ile onu 'tahakkümsüz bir müşterekler deneyimi' olarak okuyan sivil yaklaşım arasındaki derin uçurumu mercek altına alıyoruz.

Geçtiğimiz hafta Avrupa merkezli felsefenin en önemli temsilcilerinden Jürgen Habermas 96 yaşında vefat etti.

Habermas günümüz Avrupa siyaseti, felsefesi ve çağdaşları üzerinde çok önemli bir etkisi olan, ister fikirlerini savunsun, ister karşı çıksın herkesin ciddiye almak zorunda kaldığı önemli bir düşünürdü.

Habermas’ın vefat haberi savaş sonrası döneme damgasını vuran bir çok önemli Avrupalı felsefecilerde olduğu gibi geriye dönük bir çok tartışmayı yeniden başlattı.

Bu olay Osman Kavala’nın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ndeki davasıyla aynı tarihlere geldi. Habermas’ın kamusal alan kavramı konusunda ilk çalışmaları yapan kişilerden biri olması ve söylediklerinin Gezi (ve bu dava) ile ilgisi nedeniyle benim de aklıma bu konuyu tartışmak geldi.

Üstelik de birden çok çağrışımla: Habermas’ın “Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü” başlıklı çok ses getiren kitabı Kavala’nın kurucuları arasında olduğu İletişim Yayınları tarafından 96 yılında yayınlanmıştı. İlk baskısı 1962 yılında Almanca yapılan bu eser daha sonra neredeyse bütün dünya dillerine çevrilerek defalarca basılmıştı.  Bu temel eser kamusal alan kavramının ortaya çıkışını analiz eden ve tartışmaları başlatan ilk ve temel bir çalışma olarak kabul görür.[1]

Kitabı okuma fırsatı bulanlar bir başka nedenin de kamusal alan kavramında Habermas’ın temsil ettiği “Avrupa merkezci” yaklaşımın ister kabul görsün, ister reddedilsin (ve eleştirilsin) Kavala davasındaki görüşleri tartışmak için eşsiz ve önemli bir kılavuz niteliği taşıdığını da iddia edebilirler. Bu kitaba bakıldığında Gezi’nin “bir hükümeti devirme girişimi” mi, yoksa “farklı bir kamusal alanı deneyimi” mi olduğu konusundaki tartışmalarda yaşanan kafa karışıklığının ve Kavala’nın mahkumiyeti konusundaki hukuki değerlendirmelerin bu gözden geçirmeyle çok alakalı olduğu zannedersem anlaşılacaktır.

Nihayet şunu da söylemeyi unutmayayım, bu gözden geçirme çabasının sıklıkla “son Avrupalı” olarak anılan Habermas’ın kamusal alanı kavramsallaştırma ve analiz çalışmasının çok daha ötesine geçen bir boyutunun olduğu, siyaset kuramındaki önemli gelişmelere yol açtığı da bir iddia konusu olabilir.

Örneğin onun otobiyografisi üzerinde çalışan Hamid Dabashi şunları söylüyor: “Bugün elbette Habermas’ı, ondan önce ve sonra gelen diğer tüm Avrupalı filozoflar gibi, büyük bir saygı ve hayranlıkla okumaya devam etmeliyiz; ancak bunu, Avrupalı ve Amerikalı antropologların bizim ahlaki ve kültürel özgüllüklerimize yaklaşımında hiç benimsemediği kadar saygılı, köklü bir antropolojik bakışla yapmalıyız.[2]”

Kamusal alanın mı yoksa kamusal alan kavramının mı ortaya çıkışı?

Habermas’ın bu erken çalışmasının Avrupa’da kamusal alanın ortaya çıkışı, dönüşümü üzerine bir tarihselleştirme ve kavramsallaştırma çabası olduğu söylenebilir. Ona göre burjuva kamusal alanı tarihsel olarak 18. yüzyılda özel ilgi alanlarından çıkarak müşterek bir tartışma ve görüş paylaşma mekanları olan kafelerde, salonlarda ortaya çıkar. 

Bu alanlar iktidarlardan bağımsız olarak, eleştirel tartışmaların yürütüldüğü, erişime ve katılıma açık yerlerdir.  Bu kavramın tarihselleştirilmesinin ve tanımının yapılmasının Avrupa siyasetindeki güncel tartışmalarla yakın bir ilgisinin olduğunu da tahmin etmek zor değil.

Bu açıdan Habermas’ın modern kamusal alanın yapısını çözümlemeye çalışan ilk düşünür olduğu söylenebilir. Habermas’ın kamusal alan kavramı, resmi kamu alanındaki yetki ve donanım sahibi kişilerden, bürokrasiden, kurumsal yapılardan ayrıdır. Onun dikkati çektiği şey burjuva kamusal alanının tamamen sivil alanda, daha çok edebi pratikler etrafında şekillenmesidir. Kafeler, salonlar, edebi sohbet ortamları gibi.

Buna karşılık onun sözünü ettiği radikal kırılma noktasını kamusal alanın “tasarlanabilir bir nesne” halini almasıdır. Bu durumda modern demokrasilerde olduğu gibi kamusal alanı tasarlayan aktörler, güçler tartışma konusu halini alır. Kamusal alanın tasarlanabilirliği fikri yeni bir şey değildir. Bütün iktidarlar askeri tekniklerle bir takım mekanları, müşterek alanları tasarlama kabiliyetine sahip olmuşlardır. Bu açıdan modern kamusal alanın kurucu paradoksu olan tasarlanabilirlik meselesi Rönesans’a, Antik Roma ve Yunan’a kadar uzanır. Bu açıdan bakıldığında mimaride, edebi alanda, kültürde milli ideallerle inşa edilen,  iktidar güçleriyle bir hizaya getirilen, prototipleştirilen ulus-devletlerin neoklasik resmi kamusal alanı kopyanın kopyasıdır . Savaş sonrası Avrupa'daki demokrasileri inşa eden kurucu fikirlerle, Habermasçı idealin, kamusal alan kavramının bu açıdan örtüştüğü söylenebilir.  Başka bir deyişle Nazi Almanyası'nın ya da Stalin Rusyası'ndaki kamusal alan fikrinin tam zıddıdır.

Şimdi gelelim Habermas’ın işaret ettiği bu kırılma noktasının bizdeki karşılığına.

Konunun çerçevesinin dışına taşmamak için Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bu Habermasçı tipolojik tanıma uygun kamusal alan gelişmelerini, mekanları ve ortamları bir kenara koymayı öneriyorum.

Habermas’ın “radikal dönüşüm” dediği şeyin yereldeki karşılığı

İstanbul’da modern resmi kamusal alanın ilk örneği Tophane’dedir. Nusretiye Camii, Saat Kulesi ve Pera House’u tasarlayan İngiliz mimara (Smith) yaptırılan protokol karşılama binası ve diğer kamu yapılarının oluşturduğu bütün bu açıdan modernleşme sürecindeki kırılma noktasına işaret ederler. 18. yüzyıldaki sivil alandaki kamusal alanların dışında, farklı tipte, iktidarın temsil sahnesi olan yeni bir kamusal alan ortaya çıkar. Onun devamı olan Dolmabahçe ve Yıldız’daki resmi kamusal alanlar gibi Tophane'deki bu ilk örnek de seküler değildir. Bu yeni mekansal düzen burada yer alan ritüeller, katılım biçimleri daha çok neoklasik, yani yeniden tasarlanan, ya da "icat edilen" iktidar aygıtının ideolojik pratiklerinin temsil sahnesidir. 

Bu tarihi kırılma noktasında ortaya çıkan radikal dönüşüm kamusal alanın tasarlanabilirliği fikridir. Cumhuriyet döneminde Atatürk'ün davetiyle İstanbul'a gelen ve şehri planlama işini üstlenen, Paris'in baş plancısı görevinde olan Henri Prost'un gerçekleştirdiği Gezi (Promönad) projesi ile bu resmi kamusal alan sahilden, yani neoklasik devletin tören hattından daha çok piyasa aktörlerinin yer aldığı, burjuva kamusal alanına, yani yukarı taşınır. Avrupa’dakilere benzer kafelerin, kulüplerin, salonların bulunduğu Grand Rue de Pera’nın nihayetindeki Taksim’e ve Gezi’ye taşındığında Avrupa’daki seküler kamusal alan gene resmi bir ideoloji olarak yeni temsil sahnesine kavuşur.

Caminin, dini ritüellerin yerini seküler etkinlikler, Şehir Operası, Cumhuriyet Anıtı, Gezi alır. Bu bir bakıma ilk belediyenin, 6. Daire-i Belediyesi’nin gerçekleştirdiği Tepebaşı Parkı’nın Avrupa'daki benzerleri gibi, merkezi devlet aracılığıyla uygulanmış büyük ölçekli bir örneğidir. Paris’in merkezindeki Trocadero Meydanı gibi. Yenilikler, gösteriler buraya taşınır. Müzik yarışmaları, buz üzerinde dans revüleri, açık hava konserleri burada gerçekleşir, hatta ilk uzay kapsülü bu alanda sergilenir. 

Bu da sekülerliğin sivil dinamiklerinin yerini ulus-devletin kurulmasıyla tasarlanabilir bir kamusal alan kavramının aldığını gösterir. Modernlik bu alanda seküler olma iddiasıdır ancak resmi bir program olmasıyla da bir sürekliliğe sahiptir.

Nitekim 2. Mahmut’tan günümüze uzanan diğer tasarlanmış resmi kamusal alan kavramı merkezi iktidarına doğru gelişen soylulaştırıcı dinamikler ve siyasal gelişmeler içinde ulus-devletin bu temsil sahnesinde Taksim Camii ve AKM tartışmaları ile bir dip akıntı olmaktan yüzeye  çıkar. Süreklilik belirgin olur ve ulus-devlet formatında yeni bir karşıtlığa dönüşür. 

Habermasçı idealler, yani erkten bağımsız bir müzareke alanı yaratılarak oluşturulan kamusal alan kavramı her ikisinde de askıya alınmıştır. Ancak savaş sonrası dış etkiler ister istemez Cumhuriyet'in bu ilk ve en önemli kamusal alanında kültür insanlarını, sanatçıları kapsayacak bir özgürlük havası estirir. 

Ancak bugün de tanık olunduğu gibi piyasa ve hayırseverlik kurumlarına, sermayenin desteklediği sanat müzelerine bırakılan müzakere alanları siyaseten yetersizdir ve kırılgandır. 

En ideal koşullarda, katılımcılar eşitsiz ve ilişkisiz koşullarda yer alırlar. Kimileri kamu imkanlarını kullanan bilişsel donanımlara, sermayelere ve pratiklere sahiptirler, kimileri ise bunlardan mahrum kalmışlardır. Bu nedenle kamusal alanı müzakereye açmak, eşitsizlikleri aşmak için yeterli değildir. 

80'ler sonrasındaki gelişmeler, 90’larda geçmişten dersler çıkarmaya çalışan, kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan bağımsızların “Seretonin Sergileri” gibi istisnalar olsa da.

Gezi ne birincisine, ne de ikincisine bir karşılık

Kavala’nın da içinde bulunduğu, kimi zaman toplantılarına evsahipliği yaptığı Taksim Platformu kamusal alan kavramına bir bakıma bu hafıza eşliğinde yaklaşır. Bu girişim her dönem ortaya çıkan tepeden inmeci Taksim ve Gezi projelerine karşı defalarca iktidarlara yöntemi gözden geçirme, farklı bir şey yapma çağrısı yapar. 

Taksim Platformu'nun yaklaşımı Habermasçı kamusal alan kavramının bir versiyonu olarak kabul edilebilir. Ama bir gözden geçirme ile. Çünkü resmi kamusal alanın dışında ya da karşısında değil, iki ayrı hattın kesiştiği, örtüştüğü yerde toplulukları tasarlama ideallerinin yarattıkları krize karşı bir alternatifi ortaya koymaktadır.  Zaten Seretonin Sergileri, Şenlikli Galata Direnişi, 96 Habitat 2 Birleşmiş Milletler Zirvesi, 99 Felaketi sonrası sivillerin kamusal işlevleri, koordinasyonu üstlenmesi gibi Kavala’nın da içinde bulunduğu, bir bakıma bağımsızların "mucizeler" yarattıkları bir hafızanın devamıdır. Bir dönüm noktası olan ve 80 Darbesi öncesindeki çatışmacı, iktidar merkezci, seküler olmayan. askıya alma haline bir alternatif oluşturan bir deneyimler birikimidir. 

Bu açıdan Taksim Platformu'nun başlattığı etkinlikler hiçbir zaman dışlayıcı değildir, her zaman herkese, her görüşten insanlara, topluluklara açıktır. Gezi de kamusal alanı erke bağımlı tasarımların askıya almadığı, tahakkümsüz bir ortamdır. Katılımcıların açık bir biçimde fikirlerini özgürce ifade ettikleri, kimsenin kimse üzerinde üstünlük kurmadığı ve fikirlerinden ötürü insanların birbirini aşağılamadığı, ötekileştirmediği, erişilebilir bir müşterekler deneyimi ve iletişim ortamıdır.

Bu yüzden zannedersem bu yenilikçi, demokratik deneyimin izlerinin silinmesi için tekrar neoklasik kamusal alanına dönüştürmek için müdahale edildi ve hiç olmayacak bir kişi, Kavala sanki "tasarlayıcı" olarak tam zıddı olan bir kamusal alan kavramının temsilcisi gibi gösterilmiş oldu. Gezi'de de görüldüğü gibi Habermasçı müzakere alanı hep kırılganlık taşıyor. Örneğin müzakere alanı tasarlayanlarla, böyle bir donanıma sahip olmayan insanlarla inşa edildiğinde ortaya kolayca manipüle edilen, askıya alınabilen bir kamusal alan kavramı çıkıyor. Nitekim Gezi’nin kırılganlığını, iktidarların onu çatışma eksenine taşıyarak imha etmeleri ve Kavala’yı da düşmanlaştırıp hapse atmaları bu sayede gerçekleşti. Kavala’nın başına gelenleri Hrant Dink’in durumuna benzetiyorum. Dink de Kavala gibi hiçbir zaman olmadığı şeyle, karşıtıyla suçlandı ve bilirkişi raporuna rağmen hüküm giydi.

Sonuç olarak: 

Habermasçı kamusal alan kavramının 80'ler sonrasındaki yaşanan müşterekler deneyimlerinde gözden geçirilmesinin çok ufuk açıcı bir şey olduğu kesin. Birçok düşünürün vefatı sonrasında fikirlerine katılınmasa bile, yaptığı analizler yarattığı sonuçlar itibarıyla oldukça yararlı bir çaba olduğu konusunda fikir birliği içinde oldukları görülüyor. Bu önemli. 

Açıkça söylemek gerekirse Kavala’nın Gezi ile ilgilenmesi ile 1999 Deprem felaketinden sonra sivillerin kamusal alanla ilgili mucizevi bir koordinasyon deneyimi üretmesi ya da var gücüyle yardım çalışmalarına katılması ya da 1996’daki Birleşmiş Milletler Zirvesi öncesindeki kapsayıcı ve devletin yerleşim politikaları dönüştürücü sivil toplum çalışmalarına destek vermesi arasında hiçbir fark yok. Kavala bugün de hapiste olmasa eminim ki sivil alandaki çalışmaları ile yaşanan her türlü sorun karşısında elinden gelenleri yapmaya uğraşacaktı.  Asıl mesele hala iyileşmenin tasarlanabilir bir kamusal alan fikriyle gerçekleşeceğini iddia edenlerin kamusal alandaki tahakküm biçimleri. Bu noktada tasarlanabilir bir kamusal alan tasavvurların bu yaşadığımız krizi çözmekte başarısız oldukları belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. 

Bir de bu davada "Türkiye’nin görüşünü temsil ettiği" söylenen bir kişinin, üstelik akademik bir sorumluluğu bulunan bir hukuk insanının, bu gözden geçirmeyi yapmak yerine neoklasik (yani erke bağımlı diyebileceğimiz) kamusal alan kavramına saplanmasının yarattığı çelişkiye de zannedersem ayrıca değinmek gerekiyor. 

 

[1].https://www.google.com/url?esrc=s&q=&rct=j&sa=U&url=https://iletisim.com.tr/kitap/kamusalligin-yapisal-donusumu/7035%3Fsrsltid%3DAfmBOorsuei633SPJJMwg7c7OXtznTExvIfIRb5Er5OXILLs8YbhsvV-&ved=2ahUKEwiwkoyd69iTAxUA87sIHTPrB3wQFnoECAcQAg&usg=AOvVaw35bz5z-6cwLqs4cnFaGZnp

[2].https://www.google.com/url?esrc=s&q=&rct=j&sa=U&url=https://terrabayt.com/kultur/jurgen-habermasin-vefatiyla-evrensel-bir-avrupa-felsefesi-yanilsamasi-da-sona-erdi/&ved=2ahUKEwjUisue6tiTAxXXSPEDHYpBGJkQFnoECAgQAg&usg=AOvVaw21HXUqjJI3jK7PKM7M3STJ

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER