© Yeni Arayış

Savaşın etiği yıkımın siyaseti

Kendi ahlaki haklılıklarından zerre şüphe duymayan aktörler, savaş fenomenine politik değil etik bir temelde yaklaşarak son derece radikal pozisyonlar işgal ediyorlar. Küresel jeopolitik için bu durumun ne kadar tehlikeli olduğunu söylemeye gerek yok. Realist kuramlar üzerine kurulu modern diplomasi dinamikleri yerlerini etik-politik hareketlere bıraktıkça dünya daha iyi bir yer olmak bir yana, aslında çok daha tehlikeli bir duruma koşar adım ilerliyor. Buna dur demenin yolu ise, öncelikle altta yatan popülist dalgaya karşı bir alternatif üretmekten geçiyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana hayatımızdan çıkmış gibi görünen savaş bir anda geri döndü. Dört yanımızda ülkeler birbirleri ile savaşıyor, kentler teker teker harap oluyor ve milyonlarca insan evini barkını yitiriyor. Tarihin bu anında herkes biraz şaşkın. İnsanlığın ilerlemesine dair inancın giderek azaldığı zamanlardan geçiyoruz.

Aslına bakarsak savaş hiçbir zaman tam olarak dünya gündeminden çıkmamıştı. 1945’ten bu yana büyük güçler arasında büyük bir çatışmaya tanık olmadığımız doğru. Ancak perifer coğrafyalarda vekalet savaşları, bağımsızlık mücadeleleri, iç savaşlar ve intifadalar tüm hızıyla devam ediyordu. Ruanda’dan Bosna’ya, Vietnam’dan Kongo İç Savaşı’na kadar pek çok savaş ve çatışma bu ara dönemde yaşandı.

Yine de Rusya’nın Ukrayna müdahalesi ve bundan birkaç yıl sonra patlak veren İran-ABD-İsrail savaşı ile farklı bir aşamaya geçtiğimiz ortada. Artık savaş, yirminci yüzyılın ilk yarısından aşina olduğumuz yüzüyle geri döndü: yeniden egemen devletlerin karşı karşıya geldiği, nizami orduların toprak kazanmak ya da düşman ordusunun toprak kazanma kabiliyetini ortadan kaldırmak üzere çarpıştığı, sivillerin gündelik normallerinin imkansızlaştığı, yüz binlerce insanın hayatına mâl olan ve kentleri yakıp yıkan çatışmaları takip ediyoruz.

Tüm bu yaşananlar, insanlığın şiddetle ilişkisini yeniden düşünmeyi ve bu bağlamda özellikle “adil savaş” kavramına da eğilmeyi zorunlu kılıyor. Bu kavram ilk anda kulağa şaşırtıcı gelebilir. Zira kitlesel katliamları ve yıkımı ima eden savaş nosyonunun “adil” olabileceğini düşünmek kolay değil. Öte yandan Ukrayna ya da İran gibi saldırıya uğrayan bir ülkenin giriştiği mücadeleyi göz önüne alırsak, tüm savaşlara haksız demek de kolay değil. Üstelik bazı savaşları adil diğerlerini ise haksız ya da hukuksuz olarak kategorize etmenin pragmatik bir yanı da söz konusu. Bu vesileyle savaşın belirli kurallar çerçevesinde, örneğin sivillerle savaşçılar arasında ayrım gözeterek ve esirlerin haklarını yok saymadan icra edilmesi de teşvik edilebilir. Bu nedenle adil savaş kuramlarına geri dönmek önemli.

Adil savaş fikrine dair yaklaşımların ilki, adaleti savaşın öncüllerinde arayan jus ad bellum kuramlarıdır. Buna göre savaş, ancak haklı gerekçelerle başlatılması durumunda adil olabilir. Elbette “haklı gerekçe” ifadesinin içeriği ayrı bir tartışma konusudur. Örneğin İslam dünyasında bu konu, özellikle ehli kitap olmayan topluluklarla mücadele bakımından sıkça ele alınmıştır. Bu toplulukların salt varlıklarını dünya üzerindeki adaletsizliğin kaynağı gören ve onlarla sürekli mücadeleyi meşru ve hatta zorunlu addeden düşünürler olduğu gibi, İslam topluluklarına karşı açık bir pozisyon almadıkları müddetçe bunlara savaş açmayı tasvip etmeyen düşünürler de bulunmaktadır.

Batı dünyasında da kilise hukuku çerçevesinde savaşın ancak bir adaletsizlikle karşı karşıya kalındığında meşru kabul edileceği yönünde fikir birliği vardır. Ancak modern öncesi dönemin düşünürleri bu noktada aktörlerin niyetlerine özel bir vurgu yaparlar. Savaşa yol açan adaletsizliğin her şeyden önce kayda değer ölçüde olması gerekir. Ayrıca adaletsizliğe maruz kalan egemen, bunu bir bahane olarak kullanarak kendi dünyevi çıkarlarını ilerletmeye çalışmamalıdır. Bir diğer deyişle uğradığı haksızlığa karşı savaş açtığını söyleyen aktörün halis niyetle hareket ediyor olması bir ön şarttır. Elbette burada da adil savaş kuramları boşluklarla doludur. Örneğin adil bir savaşın tek amacının adaleti yeniden tesis etmek olması gerektiği belirtilir. Öte yandan burada kastedilen şeyin ne olduğu açık değildir. Örneğin savaşın haklı gerekçesi olan ilk adaletsizliğin geri döndürülmesi yeterli olacak mıdır? Yoksa bu duruma yol açan aktörlerin gelecekte de benzer haksızlıklara girişme kapasitelerinin ortadan kaldırılması da adil savaşa dahil midir? Bu sorulara kesin yanıtlar vermek zor. Bu bakımdan “adil savaş” nosyonunu savaşın meşru şekilde gerekçelendirilmesine bağlayan jus ad bellum kuramlarının aslında çok da sınırlayıcı olmadığı söylenebilir. Yine de bunlar, modern öncesi dönemde savaş üzerine yürütülen fikir tartışmalarının ana omurgasını oluştururlar.

Buna karşın modern egemenlik anlayışının on yedinci yüzyılda yerleşmesi ile adil savaş teorisinin ikinci bir damarı olan jus in bello kuramları öne çıkmaya başlar. Bunlar, egemenlerin birbirleri ile mücadelesi olarak savaşın doğal ve hatta düzen kurucu bir gerçeklik olduğu ön kabulünden hareket ederler. Bir diğer devlete savaş açmak her egemenin hakkı olarak görülür. Savaşa ilişkin adalet talebi ise savaşın gerekçelendirilmesinden çok yürütülme biçimiyle ilgilidir. Her egemen devlet bir diğerine savaş ilan edebilir ancak bu savaşların belirli kurallar ve düzenlemeler dahilinde yürütülmesi gerekir. Sivillerin korunması, esirlere kötü muameleden kaçınılması ve belli savaş yöntemlerinin yasaklanması gibi kurallar, hukuki temelde savaş yürüten egemen unsurlar ile gayrı-meşru çeteleri ve uygarlaşmamış toplulukları birbirinden ayıran çizgidir. Bu alternatif damar zaman içerisinde daha rafine bir içeriğe kavuşarak nihayetinde Cenevre Sözleşmeleri’nin kuramsal temelini sağlamıştır.

Her tür şiddeti (en azından gündelik söylem düzeyinde) kategorik olarak reddeden yirmi birinci yüzyıl popüler kültürü içerisinden bu iki kuramsal hatta bakacak olursak, jus in bello yaklaşımında rahatsız edici bir şeyler bulmamız işten bile değil. Zira savaşların başlangıç koşullarını tartışmayı reddeden bu yaklaşım, aslında savaş kavramını da etik alandan çıkartarak salt politik alan içerisinde konumlandırır. Burada etiğe dahil olan unsur savaşın kendisi değil, onun icra edilme yoludur. Buna karşılık jus ad bellum çizgisinde savaş, özünde şeytani ve kötü bir şeydir. O, ancak “zorunlu bir kötülük” olarak kısmen meşru kabul edilebilir. Yalnız biçimsel bakımdan değil, özü itibariyle de etik alan içerisine ele alınan savaş, ancak ahlaki amaçlarla yürütülmesi kaydıyla onanır.

Öyleyse adil savaş konusunda jus ad bellum çizgisindeki fikirler çok daha insani ve özünde çok daha barışçıl değil midir? Sorun şu ki bu kuramlar, tam da savaşı etiğin bir parçası haline getirdikleri için çok daha yıkıcı ve yok edici eylemleri de meşru görmeye yatkındır. Bu hat üzerinden hareket eden siyasi özneler, giriştikleri savaşlarda muhataplarını meşru ve egemen rakipler olarak değil, saf kötülüğün temsilcileri olarak görürler. Bu türden etik-politik mücadelelerde amaç düşmanın mağlup edilmesi değil kötülüğün ortadan kaldırılmasıdır. Bu durumda öznelerin yapıp edebileceklerine bir sınır çizmek imkansızlaşır.

Günümüzdeki çatışmalara geri dönecek olursak, burada jus ad bellum çizgisinde bir düşüncenin yeniden egemen olduğunu ve savaşın yine etik-politik içerisine dahil edildiğini görüyoruz. Yükselen popülizm dalgasının etkisiyle taraflar, kendilerini kötülükle ve şeytani niyetlerle mücadele eden adalet temsilcileri olarak görüyorlar. Bu da düşmanın tümüyle yok edilmesinin amaçlanmasına, savaş pratiğinin kuralsızlaşmasına ve çatışmaların vahşileşmesine yol açıyor. Örneğin Ukrayna devlet başkanı Zelensky, Putin özelinde şeytani bir kötülük ile mücadele ettiği kanaatinde. Rus lider ise hemen her konuşmasında Kiev’deki neo-Nazilere dikkat çekiyor ve NATO’nun kuşattığı ülkesini savunmak için tek geçer yolun Ukrayna’nın bağımsız devlet statüsünü ortadan kaldırmak olduğunu ileri sürüyor. İsrail’in ve İran’ın siyasi liderleri, birbirleri hakkında az çok benzer fikirlere sahip. Her ikisi de ülkelerinin normal bir düşmanla değil, adeta şeytanın bu dünyadaki tezahürü ile mücadele ettiği kanaatindeler. Trump’a gelince, o da sosyal medya üzerinden “bir uygarlığın kökünü kurutma” tehditleri savurmakta beis görmüyor. Dolayısıyla kendi ahlaki haklılıklarından zerre şüphe duymayan aktörler, savaş fenomenine politik değil etik bir temelde yaklaşarak son derece radikal pozisyonlar işgal ediyorlar. Küresel jeopolitik için bu durumun ne kadar tehlikeli olduğunu söylemeye gerek yok. Realist kuramlar üzerine kurulu modern diplomasi dinamikleri yerlerini etik-politik hareketlere bıraktıkça dünya daha iyi bir yer olmak bir yana, aslında çok daha tehlikeli bir duruma koşar adım ilerliyor. Buna dur demenin yolu ise, öncelikle altta yatan popülist dalgaya karşı bir alternatif üretmekten geçiyor.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER