© Yeni Arayış

Örgütsüz öfke   

Bu çağın en büyük meselesi, kötülüğün artması değil, o kötülüğe karşı bağışıklık kazanmamız. Ama asıl soru şu: Biz ne zaman alıştık, ne zaman susmayı öğrendik ve daha önemlisi ne zaman birlikte karşı çıkmayı bıraktık? Çünkü mesele sadece ne hissettiğimiz değil; o hissin nereye gittiği. Öfke var ama dağınık, acı var ama yalnız, tepki var ama yönsüz. Bir araya gelmeyen her duygu, bir süre sonra sönmeye mahkumdur. Ve sönmüş bir toplum, en çok haklı olduğu anda bile sessiz kalmaz yalnızca; aynı zamanda gördüğünü sürdürmeye razı olur. Belki de bu yüzden bir toplum, en çok örgütlenmeyi unuttuğunda kaybeder.

Sabah uyanıyoruz. Telefonu elimize alıyoruz. Bir kadın öldürülmüş, bir işçi hayatını kaybetmiş, bir çocuk istismar edilmiş. Bir an öfkeleniyoruz. Hatta içimizden bir şey sıkışıyor. Sonra hemen ardından başka bir şey geliyor: hiçbir şey yapmayacağımızı bilmenin o kısa, rahatsız edici hissi. Ve tam o noktada başparmağımız ekranı yukarı kaydırıyor. Bir kedi videosu, bir reklam, bir tatil fotoğrafı. Öfke geçiyor. Suçluluk sönüyor. Hayat devam ediyor. Ama asıl mesele şu: Biz gerçekten yaşamaya mı devam ediyoruz, yoksa sadece hiçbir şey olmamış gibi davranmayı mı öğreniyoruz? Artık hiçbir şey bizi sarsmıyor demek kolay ama doğru değil. Sarsılıyoruz. Sadece o sarsıntının hiçbir yere gitmediğini biliyoruz. İçimizde çakan o kısa devre hızla sönüyor çünkü duyguların değil, sonuçların dünyasında yaşıyoruz. Tepki vermenin bir şeyi değiştirmediğini öğrenmiş bir toplumda, tepki vermek artık bir refleks değil, gereksiz bir enerji harcaması gibi. Ve işte tam burada “normalleşme” dediğimiz şey başlıyor.

Normalleşme çoğu zaman iyileşme gibi anlatılır. Oysa bizim yaşadığımız şey iyileşme değil; çürümenin kabul edilmesi. Biz krizden çıkmıyoruz. Krizin içinde yaşamayı öğreniyoruz ve bir süre sonra o kriz hali, düzenin kendisine dönüşüyor.

“Burası Türkiye, olur böyle şeyler.”
“Zaten hep böyleydi.”
“Şaşırdık mı?”

Bu cümleler masum ve sadece gündelik sözler değil; bir teslimiyetin dili. Çünkü bir şeyin “normal” olduğunu söylediğimiz anda, ona karşı çıkma ihtimalini de ortadan kaldırırız. Normal olanla mücadele edilmez. Normal olan sürdürülür ama asıl kırılma şu: biz artık hissetmediğimiz için susmuyoruz. Hissetmenin bir işe yaramadığına inandığımız için susuyoruz.

Acı çekiyoruz ama hiçbir şey yapmıyoruz.
Öfkeleniyoruz ama harekete geçmiyoruz.

Bu öfkenin bir karşılığı olmadığını bildiğimiz için mesele bireysel bir duyarsızlık değil. Mesele, sistematik bir alıştırma hali. Ve bu alıştırma, sandığımız gibi pasif değil, son derece politik. Antonio Gramsci’nin söylediği gibi, iktidar yalnızca zorla değil, rızayla sürer. Ama bu rıza bir anda oluşmaz. Yavaş yavaş kurulur. Alışarak. Tekrar ederek. Direnç kırılarak.

Mark Fisher’ın tarif ettiği gibi, bir süre sonra mesele kötülüğün varlığı değil, onun kaçınılmazlığına inanılmasıdır. Başka bir ihtimal düşünemediğin anda, itiraz da ortadan kalkar ve biz tam olarak buradayız. Belki de en tehlikeli olan bu değil. En tehlikeli olan, bu düzenin sadece alışkanlık üretmemesi, aynı zamanda yalnızlık üretmesi. Çünkü bir toplumun tepki verememesi, sadece duygularının körelmesiyle açıklanamaz. O tepkilerin birleşememesiyle açıklanır.  Kimse kimseyle buluşmuyor. Herkes kendi ekranında öfkeleniyor. Herkes kendi hayatında susuyor ve bu yüzden hiçbir şey değişmiyor. Çünkü örgütsüz bir öfke, en fazla iç monolog üretir. Örgütsüz bir toplum ise en fazla seyirci olur. Bugün kaybettiğimiz şey belki de tam olarak bu: birlikte hareket etme ihtimali.

Dayanışma yoksa, öfke dağılır. Ortaklık yoksa, itiraz buharlaşır. Örgütlenme yoksa, en haklı tepki bile etkisizleşir ve sistem tam da burada kazanır. Çünkü artık seni susturmasına gerek yoktur. Zaten yalnız, dağınık ve etkisizsindir. En sonunda şuna dönüşürsün: her şeyi bilen ama hiçbir şeye müdahale edemeyen bir tanık. Mesele artık duyarsızlık değil. Mesele, duyarlılığın örgütsüz bırakılması çünkü bir duygu, tek başına hiçbir şey değiştirmez. Ama o duygu bir araya geldiğinde, yön bulduğunda, örgütlendiğinde, işte o zaman tehlikeli olur, o zaman dönüştürücü olur. Peki alışmak gerçekten bir savunma mı? Yoksa yavaş yavaş içine yerleştiğimiz bir teslimiyet biçimi mi?

Belki de bu çağın en büyük meselesi, kötülüğün artması değil, o kötülüğe karşı bağışıklık kazanmamız. Ama asıl soru şu: Biz ne zaman alıştık, ne zaman susmayı öğrendik ve daha önemlisi ne zaman birlikte karşı çıkmayı bıraktık? Çünkü mesele sadece ne hissettiğimiz değil; o hissin nereye gittiği. Öfke var ama dağınık, acı var ama yalnız, tepki var ama yönsüz. Bir araya gelmeyen her duygu, bir süre sonra sönmeye mahkumdur. Ve sönmüş bir toplum, en çok haklı olduğu anda bile sessiz kalmaz yalnızca; aynı zamanda gördüğünü sürdürmeye razı olur. Belki de bu yüzden bir toplum, en çok örgütlenmeyi unuttuğunda kaybeder.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER