© Yeni Arayış

Normatif kuşatma: Bir reklam, bir köpek ve daralan kamusal alan

Bir reklamda "köpek annesi" olmanın devlet tarafından böylesine büyük bir tehdit olarak görülmesi, heteronormatif ailenin kutsallaştırılmadı genç bir feminist olarak her sayfasında kriz geçirerek okuduğum feminist distopyalardan fırlamış gibi... Kadınların sadece üreme kapasitelerine göre "makbul" sayıldığı, çocuk vermeyenlerin ise sistemin dışına itildiği o kurgusal Gilead dünyaları, artık kitap sayfalarından taşıp gündelik hayatımıza sızdı. Bugün "köpek annesi" olmak, yarın ise çocuk sahibi olmamayı seçmek Aile Bakanı tarafından "kabul edilemez" bir sapma olarak kodlanıyor. Oysa gerçek mutluluk, devletin bize çizdiği o dar koridorlarda değil; her birimizin kendi hayatını ve sevgisini özgürce tanımlayabildiği bir toplumda saklı.

Geçtiğimiz günlerde Bosch Türkiye’nin Anneler Günü için hazırladığı bir reklam filmi, önce sosyal medyada hedef gösterildi, ardından Bakanlık ve RTÜK açıklamalarıyla geri çekildi. Reklamın "suçu"; bir köpeğin bakımını üstlenen bir kadının duygusal emeğini "annelik" metaforu üzerinden anlatmasıydı. Bu kısıtlama aslında Türkiye’de sivil alanın ve bireysel yaşam biçimlerinin nasıl bir "normatif kuşatma" altında olduğunun somut bir kanıtı.

Burada dikkat çekici olan sadece kamu otoritelerinin refleksi değil, markanın saniyeler içinde geri adım atması. Bu durum, Türkiye’de ifade özgürlüğünün sadece hukuki değil, yoğun bir toplumsal ve siyasi baskı altında olduğunu bize yeniden gösteriyor. Şirketler, toplumsal gerçeği temsil etmek yerine risk minimizasyonu refleksine sığınırken; sivil alan, ancak farklı seslerin bu baskılara direnç gösterebildiği oranda özgürleşebilir. 

Peki, neden bugün tüm dünyada sağ muhafazakâr yönetimler "aile" demeden cümleye başlayamaz hale geldi? 

Aile ve sosyal politikalar Bakanı  bu reklam filminin akabinde bir instagram videosu paylaştı. Aslında her şey Bakan Mahinur Özdemir Göktaş’ın paylaştığı bu videoda gizli desem yalan olmaz. Bakan Hanım, bir araştırmaya dayanarak aile kuranların çok daha "mutlu" olduğunu anlatıyor, bekarları ise sanki bir "yalnızlık" propagandası kurbanıymış gibi konumlandırıyor. Batılı medyanın Türkiye özelinde bir çocuksuzluk propagandası yaptığını iddiaa ediyor. Hatta işi bir adım öteye taşıyarak, gidişat böyle sürerse "başka ülkeler gibi bir yalnızlık bakanlığı kurmak zorunda kalabiliriz" diyerek aba altından sopa gösteriyor. Ama gelin bu "mutluluk vaadinin" arkasındaki stratejilere ve hayatın gerçeklerine bir bakalım.

Sağ siyaset, literatürde "Conceptual Flipsiding" dediğimiz yöntemle, hepimizin önemsediği "mutluluk" gibi kavramları alıp kendi ideolojik ajandasına uyduruyor. Sizin kendi hayat tercihlerinizle bulduğunuz o kişisel mutluluk gidiyor, yerine ailenin "medeniyetin temeli" olduğu iddiası geliyor. Yani mutluluk artık bireysel bir hak değil, devletin çizdiği "doğru" yolda yürümenin bir ödülü gibi sunuluyor.

Bunun çok fazla cevabı var ama siyasi olarak bunu cevaplandırmakla başlamak gerekirse; çocuk sahibi olmak bireylerin risk algısını doğal olarak artıran bir faktör. Ebeveynlik güdüsü, insanı dış tehditlere karşı daha ihtiyatlı hale getiriyor; bu da siyasi olarak statükocu ve korumacı değerlerle örtüşüyor. İşte tam da bu yüzden iktidar, aileyi kutsallaştırarak toplumu depolitize etmek istiyor. Bireyleri kamusal alandaki hak arayışlarından çekip, kendi küçük evlerine hapsetmeyi hedefliyor.

Bir diğer sebebi ise ekonomik: Devlet kreş veya yaşlı bakımevi açmak yerine, bu yükü "kutsal aile" çatısı altında kadına devreder. Bu, devlet bütçesi için devasa bir tasarruf, kadın içinse profesyonel ve siyasi hayattan kopuş demektir. Aslında bir kadının bu verdiği gönüllü emeği ileride potansiyel işgücü olabilecek, nüfusun artmasını sağlayacak bir çocuğa vermemesi devletin tüm matematiğini bozuyor. Çünkü sağ muhafazakâr yönetimler için kadının sadece bir birey değil; ulusun devamlılığını sağlayan ve muhafazakâr değerlerin aktarıldığı bir "kültürel taşıyıcı" olduğunu, bu yüzden çocuk sahibi olmanın kutsanmaya çalışıldığını biliyoruz. Günümüzde gelinen noktada, bir şirketin reklamında "köpek annesine" yer vermesinin iktidar tarafından bir beka sorunu gibi algılanması, çocuksuz kadının da açıkça hedef haline getirileceği bir yarına uyanmamızın çok yaklaştığını gösteriyor.

Bakanlığın araştırmaları "Aile kutsaldır, çocuk mutluluktur" diyor olabilir ama sokağın araştırması, derinleşen yoksulluk oranları ve sığınma evlerinin doluluğu bambaşka bir hikaye anlatıyor. Ekonomik krizle başa çıkmak için daha fazla mesai yapan ebeveynler, Bakanlığın övdüğü o "kalabalık sofralara" oturacak vakti dahi bulamıyor. BİSAM verilerine göre açlık sınırının asgari ücreti geride bıraktığı bu tabloda, aile bağlarını güçlendirmek bir yana, yoksulluk bireyleri birbirinden koparan derin bir yorgunluğa dönüşüyor.

İktidarın "en güvenli liman" olarak pazarladığı aile, istatistiklere göre kadınlar için en tehlikeli alan haline gelmiş durumda. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP) raporları, öldürülen kadınların %60-70’inin kendi evlerinde, en yakınındaki erkekler tarafından hayattan koparıldığını gösteriyor. Hacettepe Üniversitesi’nin araştırma verilerine göre her 10 kadından 4’ü fiziksel şiddet görüyor; "kutsal aile" söylemi ise bu şiddetin üzerini örten bir sessizlik sarmalı yaratıyor.

Gençler için de durum farklı değil; Türkiye NEET (ne eğitimde ne istihdamda) oranında zirveye oynarken, ekonomik özgürlüğü olmayan gençler için aile evi bir mutluluk kaynağı değil, kaçamadıkları bir zorunluluk ve baskı alanı haline geliyor. Bakanlık ise tüm bu yapısal krizleri, yoksulluğu ve şiddeti konuşmak yerine, bir reklam filmi üzerinden "makbul annelik" tartışması yaratmayı, hayvan sahiplenmeyi düşmanlaştırıp tehditmiş algısı yaratmaya çalışıyor. Gerçek sorunların üzerine sahte bir "düşman" figürü dikerek dikkatleri dağıtmayı hedefliyor.

İşin özü, "köpek annesi" olmanın devlet tarafından böylesine büyük bir tehdit olarak görülmesi, heteronormatif ailenin kutsallaştırılmadı genç bir feminist olarak her sayfasında kriz geçirerek okuduğum feminist distopyalardan fırlamış gibi... Kadınların sadece üreme kapasitelerine göre "makbul" sayıldığı, çocuk vermeyenlerin ise sistemin dışına itildiği o kurgusal Gilead dünyaları, artık kitap sayfalarından taşıp gündelik hayatımıza sızdı. Bugün "köpek annesi" olmak, yarın ise çocuk sahibi olmamayı seçmek Aile Bakanı tarafından "kabul edilemez" bir sapma olarak kodlanıyor. Oysa gerçek mutluluk, devletin bize çizdiği o dar koridorlarda değil; her birimizin kendi hayatını ve sevgisini özgürce tanımlayabildiği bir toplumda saklı.  

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER