© Yeni Arayış

NATO’nun kimlik krizi: Washington çekilirse Avrupa ne yapar?

NATO’nun geleceğini belirleyecek olan şey ABD’nin bir sabah “çekiliyoruz” demesi olmayabilir. Çok daha yavaş, sessiz ve kademeli bir kopuş deneyimiyle de karşılaşabiliriz. Böyle bir senaryoda ittifak kâğıt üstünde varlığını sürdürür ama caydırıcılık kapasitesi içi boşalmış bir kabuğa dönüşür. Biz bu dönemi Avrupa’nın kendi güvenliğiyle ilk kez bu kadar ciddi şekilde yüzleştiği bir eşik olarak okuyabiliriz. Önemli olan bu yüzleşmenin sürdürülebilir bir siyasi iradeye dönüşüp dönüşmeyeceği.

Brüksel’deki NATO Genel Merkezi’nin koridorlarında bu günlerde aynı soru dolaşıyor: “Madde 5 hâlâ güvende mi?”. Bu soruyu sadece gazeteciler ya da muhalefet politikacıları değil ittifakın kendi üyeleri de kendi aralarında konuşuyor. Pentagon’un ocak ayında NATO yapılarından yaklaşık 200 Amerikalı personeli çektiğini açıklaması bu fısıltıları daha görünür hale getirdi. ABD Savaş Bakanı Hegseth’in Madde 5’e ilişkin bir soruya “Bu başkanın vereceği bir karar” diyerek cevap vermesiyle birlikte, bu soru soyut bir endişe olmaktan çıkıp somut bir güvenlik problemine dönüştü.

Trump’ın NATO’ya bakışını soğukkanlı bir şekilde okuduğumuzda, ortada artık geçici bir öfke ya da sadece pazarlık için kullanılan yüksek perdeden bir söylem kalmadığını görebiliriz. Yıllar içinde biriken “fazla ödüyoruz” şikâyeti, bugün yerini “neden ödüyoruz” sorusuna bırakmış gibi görünüyor. Personellerin çekilmesi, savunma harcamaları konusundaki baskının sertleşmesi, Hürmüz Krizi sırasında müttefiklere danışılmadan alınan kararlar ve Grönland çıkışı bir araya geldiğinde kasıtlı bir mesafe koyma politikasının adım adım işletildiğini ifade edebiliriz. Buradan sonra dönüp şu soruyu sormadan ilerlemek zorlaştı: ABD hukuken ve siyaseten gerçekten NATO’dan çıkabilir mi?

ABD NATO’dan çıkabilir mi?

Hukuki çerçeveden baktığımızda, Washington’ın eli sanıldığı kadar serbest değil. 2024’te savunma bütçe yasasına eklenen düzenleme ABD’nin NATO üyeliğinin sona erdirilmesini sadece başkanlık kararnamesine bırakmıyor. Senato’da üçte iki çoğunluk gerektiren bir mekanizma devreye sokulmuş durumda. Bu düzenlemenin Trump’ın ilk döneminde yüksek sesle dile getirdiği çekilme ihtimaline karşı Kongre’nin kendini ve ittifakı sigortaya alma çabası olduğunu söyleyebiliriz.

Ancak resmi üyeliği hukuken sonlandırmak ile ittifakı fiilen işlevsiz hale getirmek birbirinden farklı süreçler. Trump’ın fiili siyaset pratiği de bize daha çok ikinci yolu tercih ettiğini gösteriyor. NATO üyesi kalıp taahhütleri askıya almak, Madde 5’in ne zaman ve nasıl işletileceğini muğlak bırakmak, Avrupa’daki askeri varlığı kademeli olarak kısmak hukuki bir çekilmeden daha etkili sonuç üretebilir. Caydırıcılığın kâğıt üzerindeki anlaşmalardan ziyade siyasi irade ve algıya dayandığını düşündüğümüzde, bu yöntemin radikal bir kırılma anlamına gelebileceğini söyleyebiliriz.

Kongre içinde de bu başlıkta yekpare bir tutum yok. Cumhuriyetçi Parti’de geleneksel Atlantikçi çizgiyle Trump’ın “yük paylaşımı” perspektifi arasında belirgin bir gerilim bulunuyor. Yine de ittifak yükümlülüklerini askıya almak için Senato’daki üçte iki eşiğini aşmaya gerek yok. Bütçe kısıntıları, ikili savunma anlaşmalarını zayıflatma ve ortak tatbikatların kapsamını daraltma kararları aynı sonucu sessiz biçimde üretebilir.

Trump’ın belirsizlik üretmeyi tercih etmesinin arkasında da bu mantığın yattığını düşünebiliriz. Çekilip çekilmeyeceği sorusunun havada kalması, Avrupalı müttefikleri hem kendi savunma kapasitelerini artırmaya hem de Washington’la ilişkileri koparmamak için taviz vermeye zorlayan işlevsel bir baskı aracı haline geliyor.

Avrupa oturup beklemiyor

Bu baskının Avrupa başkentlerinde karşılıksız kalmadığını görüyoruz. Lahey’deki son zirvede alınan kararla müttefikler savunma harcamalarını GSYİH’nin yüzde beşine yükseltmeyi taahhüt etti. Bundan birkaç yıl önce yüzde iki hedefine bile isteksizce yaklaşan ülkelerin bugün yüzde beşi telaffuz etmesi başlı başına bir kırılma anı. “Re-Arm Europe” planı çerçevesinde 150 milyar euroluk bir kredi mekanizması devreye alındı ve toplamda 800 milyar euroyu bulabilecek bir savunma harcaması dalgasının önü açıldı. Bu rakamların sahaya nasıl yansıyacağı ayrı bir tartışma başlığı ama en azından niyet düzeyinde Avrupa’nın beklemeyi tercih etmediği söylenebilir.

Komuta yapısındaki değişim de bu durumun diğer ayağı. NATO’nun operasyonel komutalarının giderek daha fazla Avrupalı üyelere devredildiğini görüyoruz. İtalya, Almanya, Polonya ve İngiltere farklı komuta merkezlerinin sorumluluğunu üstleniyor. Avrupa, ittifak içinde artık sadece ödeyen ve talep eden değil yöneten taraf olmaya da çalışıyor. Buna rağmen Washington’ın Avrupa Yüksek Müttefik Komutanı koltuğunu bırakmaması sürecin sınırlarını gösteriyor. Bu dönüşümün gerçek bir özerkliği mi yoksa görüntüyü güncelleyen sınırlı bir revizyonu mu işaret ettiğini tartışabiliriz.

Savunma sanayiinde ise yirmi yılın ihmalinin izleri hâlâ net. Ukrayna savaşının tetiklediği mühimmat ve sistem ihtiyacının ne kadar zor karşılandığını gördük. Üretim kapasitesinin sınırlı oluşu ve farklı ulusal standartların ortak projeleri yavaşlatması Avrupa’nın önünde ciddi engeller olarak duruyor. Para ile irade arasındaki boşluğun nasıl doldurulacağını görmek için biraz daha zamana ihtiyaç olacağını da ifade edebiliriz.

Kırılgan Halka: Doğu Kanadı

Avrupa güvenlik mimarisine baktığımızda, asıl kırılganlığın doğu kanadında toplandığını söyleyebiliriz. Polonya ve Baltık ülkeleri için NATO üyeliği, klasik anlamda bir dış politika tercihi olmanın ötesinde bir güvenlik sigortası niteliği taşıyor. Washington’dan gelen her “yeniden fiyatlandırma” mesajı bu ülkelerde savunma bütçelerinin artırılması, yeni ikili anlaşma arayışları ve alarm seviyelerinin gözden geçirilmesiyle sonuçlanıyor. Estonya, Letonya ve Litvanya’nın da savunma harcamalarını kısa süre içinde tarihi seviyelere çıkarması ve ulusal savunma doktrinlerini Amerikan garantisinin zayıflayabileceği ihtimalini hesaba katarak güncellemesi bu yeni dönemin çarpıcı yansımalarından biri.

Rusya cephesine baktığımızda ise gri alan operasyonlarının tam da bu belirsizlik ortamında anlam kazandığını görebiliriz. Caydırıcılık net ve öngörülebilir taahhütler üzerinden işler. Taahhütler muğlaklaştığında da maliyeti düşük, etkisi yüksek hamlelerin alanı genişler. Enformasyon operasyonları, siber saldırılar ve sınırda tansiyonu yükselten provokasyonlar bu çerçevede okunabilir. Moskova açısından bakıldığında, ABD’nin kararsız bıraktığı her başlık Avrupa üzerinde baskı kurmak için bir fırsat sunuyor.

Özerklik mi, Yanılsama mı?

Uzun süredir konuşulan Avrupa stratejik özerkliği fikri bu ortamda yeni bir anlam kazanıyor. Bugüne kadar daha çok geleceğe dönük bir hedef olarak tartışılan özerklik, artık pratik bir zorunluluk olarak masaya geliyor. Yine de böyle bir mimariyi kurmanın ne kadar zor olacağını göz ardı edemeyiz. Ortak tedarik zincirleri, müşterek komuta yapıları ve istihbarat paylaşımının kurumsallaşması uzun zamana ve güçlü bir siyasi iradeye ihtiyaç duyuyor.

Avrupa Birliği içinde de bu konuda tam bir fikir birliği yok. Fransa uzun süredir özerklik söylemini taşıyan başlıca aktör. Polonya ve Baltık ülkeleri Amerikan şemsiyesi olmadan gerçek bir caydırıcılık inşa edilemeyeceğini savunuyor. Almanya ise iki uç arasında denge kurmaya çalışan ama iç siyasi tartışmalar nedeniyle net çizgiler çizmekte zorlanan bir pozisyona sahip. Bu ayrışma, elinde hem kaynak hem siyasi irade olsa bile Avrupa’nın tek sesli bir savunma siyaseti geliştirmesini zorlaştırıyor.

Buna rağmen ilerleme sayılabilecek somut adımlar ortaya çıkıyor. İkili ve çok taraflı savunma anlaşmalarının sayısı artıyor, Avrupalı silah üreticilerini destekleyen fonlar devreye giriyor. Bu adımların tam anlamıyla bir özerklik yaratmayacağını biliyoruz. Ama Washington’a olan bağımlılığı azaltan, en azından kritik senaryolarda Avrupa’yı mutlak bir savunmasızlık hissinden uzaklaştıran bir etki üretmeleri mümkün. Gerçekçi hedefi kıtanın kendi güvenliği konusunda tamamen dışarıdan gelecek bir siyasi iradeye mahkûm olmadığı bir düzen kurmak olarak tarif edebiliriz.

Tehdit Değil, Hesap

NATO bugün geldiği noktada bir güvenlik ittifakı olmaktan çıkıp bir tür pazarlık masasını andıran bir yapıya dönüşüyor. Trump açısından bakıldığında bu masa, “ne kadar ödüyoruz, karşılığında ne alıyoruz” sorusuyla şekilleniyor. Avrupalı müttefikler ise bu soruyla ilk kez bu kadar doğrudan yüzleşiyor. Yıllarca sorgulanmaz kabul edilen güvenlik garantilerinin maliyet hesabına indirgenmesi ittifakın kurucu mantığını yeniden tartışmaya açıyor.

“Washington çekilirse Avrupa ne yapar?” sorusuna bugün için kesin bir yanıt vermek kolay değil. Yine de gidişat bazı ipuçları sunuyor. Avrupa bir yandan ittifakı ayakta tutmaya çalışırken, öte yandan ondan bağımsız ayakta durmayı öğrenmek zorunda kalacak. Bu iki hedef ilk bakışta çelişkili görünebilir. Ama Soğuk Savaş sonrası dönemde Batı’nın benzer ikili yapıları yönetmek zorunda kaldığını hatırlayabiliriz. Fark şu. O yıllarda tehdit sınırın öte tarafında tanımlanıyordu, bugün ise belirsizliğin kaynağı ittifakın merkezine doğru kaymış durumda.

Sonuç olarak, NATO’nun geleceğini belirleyecek olan şey ABD’nin bir sabah “çekiliyoruz” demesi olmayabilir. Çok daha yavaş, sessiz ve kademeli bir kopuş deneyimiyle de karşılaşabiliriz. Böyle bir senaryoda ittifak kâğıt üstünde varlığını sürdürür ama caydırıcılık kapasitesi içi boşalmış bir kabuğa dönüşür. Biz bu dönemi Avrupa’nın kendi güvenliğiyle ilk kez bu kadar ciddi şekilde yüzleştiği bir eşik olarak okuyabiliriz. Önemli olan bu yüzleşmenin sürdürülebilir bir siyasi iradeye dönüşüp dönüşmeyeceği.

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER