‘Merkez Sağ’ın serencamı - 1: Köken ve yapı
SİYASET1924 yılında kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (TCF), Şeyh Sait İsyanı gerekçesiyle kapatılması ya da 1930 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (SCF) feshi bu durumun konumuz açısından kritik iki örneğidir. Bu iki parti de dayandığı temeller bakımından merkez sağ geleneğin adeta beşiğidir.
Türkiye’de 1950 sonrası süreçte iktidarı belirleyen siyasi gelenek merkez sağ olmuştur. Öyle ki 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte günümüze kadar sol gelenek asla tek başına iktidara gelememiş, ancak kısa dönemlerle sınırlı olmak üzere iktidar ortağı olabilmiştir. 2002’de kurulan AKP iktidarı, merkez sağın akıbeti hakkında farklı yorumlara sebep olmuştur. Kimi yorumlara göre, Türkiye’de merkez sağ çökmüş iken kimi yorumlara göre ise, AKP yeni bir merkez sağ modeli kurmuştur. Bu yazı, merkez sağ geleneğinin tarihçesine kısaca değinip merkez sağda konumlanan partilerin temel özelliklerini vurgulamayı amaçlamaktadır. Bu yazıya ek olarak yayınlanacak ikinci yazıda ise AKP- merkez sağ ilişkisi masaya yatırılacak ve merkez sağın evrimi neticesinde vardığı nokta gözler önüne serilecektir.
MERKEZ SAĞIN DOĞUŞU
Kurucu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde çok büyük devrimler hayata geçirildi Türkiye’de. Osmanlı’nın son dönemlerinden itibaren tercih edilen Batı tarzı modernleşme eğilimi, Tek Parti döneminde iyice belirgin olmuş, laiklik temelinde bir ulus-devlet yaratılmıştır . Ancak şunu belirtmek durumundayız, Kemalist Devrim’in zihinsel kökleri -Kopuşlar da yok değildir- Osmanlı’nın son dönemine uzansa da toplumun bir kısmı bu sürece bütünüyle uyum sağlayamamıştır. Ulus-devlet yaratım sürecinde birçok devlette de gördüğümüz üzere Tek Parti dönemi otoriter devrimci bir süreçtir. Devrimlerin pekişmesi adına Takrir-i Sükun gibi ağır kanunlar yürürlüğe sokulmuş, yeni kurulan rejimin selameti ve devrimlerin sürdürülmesi adına muhalif güçler etkisizleştirilmiştir. Uğur Mumcu’nun (2017) ifade ettiği üzere Şeyh Sait isyanı (1925) ve İzmir Suikasti teşebbüsü (1926) sonrası “devrimlerin yolu açılmış[tır].” Zira bu iki olay sonunda muhalefet ciddi oranda sınırlandırılmıştır.
1924 yılında kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın (TCF), Şeyh Sait İsyanı gerekçesiyle kapatılması ya da 1930 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın (SCF) feshi bu durumun konumuz açısından kritik iki örneğidir. Bu iki parti de dayandığı temeller bakımından merkez sağ geleneğin adeta beşiğidir. Kemalizmin radikal devrimciliğine karşı daha temkinli bir ilerlemeyi savunan kesimlerin yanı sıra siyasal İslamcı ve tamamıyla anti-Kemalist gruplar da Tek Parti’ye muhalefet yapmak için bu partileri desteklemişlerdir. Bu sebeple de bu iki partinin ömrü de uzun olamamıştır. Halkın özellikle kısa ömürlü bir parti olmasına rağmen SCF’ye gösterdiği teveccüh incelemeye değer. SCF, bizzat Atatürk’ün talimatıyla kurulan bir muhalefet partisi olduğundan bir danışıklı dövüş, dönemin tabiriyle muvazaa partisi görüntüsü verir. Öyle ki Parti’nin ismi bile Atatürk tarafından belirlenmiştir. Atatürk bir yandan kendi ifadesiyle “millete miras olarak bir istibdat müessesi bırakmak ve tarihe o şekilde geçmek istemediği” için bir muhalefet partisi kurulmasını istiyor ama öte yandan bu yeni muhalefet partisinin, CHP karşısında zayıf kalacağını sanıyordu (Akyol, 2020, s.73). Ancak düşünülen olmadı, SCF çok kısa bir sürede dikkatleri üzerine çekmeyi başardı.
1929 Ekonomik Buhranı’nın yarattığı atmosfer ve kimi devrimlerin halk tarafından benimsenmemesi bu tabloda etkili olmuştur. Halkın SCF’ye yönelik ilgisine dair kritik bir örnek vermek isterim. SCF lideri Fethi Okyar, İzmir’e geldiğinde Şevket Süreyya Aydemir’in tabiriyle “yer yerinden oynar”, Fethi Bey’i büyük bir kalabalık, “kurtar bizi!” sloganlarıyla karşılar, İsmet İnönü’nün resimlerine zarar verilir, jandarmalar taşlanır. O karışıklık esnasında çocuğunu bir polis kurşunu sebebiyle kaybeden babanın, çocuğunun naaşını Fethi Bey’in ayaklarına sererek “Bu ilk kurbanımız, ama daha kurbanlar lazımsa vereceğiz, fakat bizi kurtar!..” diyerek inlediği anlatılır (Aydemir, 2019, s.75). SCF’nin yarattığı bu atmosfer, onun da sonunu getirecektir. Parti kapanınca birçok eski SCF’li -Adnan Menderes dikkat çekici bir örnektir- CHP’de siyaset yapmaya devam eder. Bu olumsuz tecrübeden ancak on altı yıl sonra kurulan Demokrat Parti (DP) kökleşebilecek ve merkez sağ geleneği iktidara taşıyacaktır. Bu bölümün sonunda şunu belirtmekte yarar görüyorum, Merkez Sağ gelenek kök itibariyle modernist devrimlere olan bir tepkinin dışavurumudur. Bu tepki, her zaman kesin olarak modernizme karşı olmasa bile devrimlerin uygulanış biçimine eleştirel yaklaşır.
“MERKEZ SAĞ”IN YAPISI
Türkiye’de AKP öncesi merkez sağ partilerin ilginç bir yapısı vardır. Bu partiler, bir yandan CHP muhaliflerine hitap ederken -ki bu muhaliflerin arasında Kemalist devrimlerin içeriğine değil yapılış tarzına eleştiri getirenler olduğu gibi Kemalizm ile doğrudan mesafeli olanlar da vardır- öte yandan CHP paltosu içinden çıkmanın izlerini de taşırlar. Şunu unutmamak gerekir, İsmet Paşa’nın Celal Bayar’ı DP’yi kurması için ikna etmesi tesadüf değildir. Cumhuriyetin kurucu felsefesine zarar gelmemesi için özellikle CHP içerisinden çıkan, Atatürk’ün çevresinden olan bir ismin muhalefetin başında olmasına önem verilmiştir. İsmet Paşa’nın DP programı hazırlandığında Celal Bayar’a özellikle TCF’nin programında olduğu gibi DP’nin programında da “İtikad-ı diniyeye riayetkârız” gibi bir madde olup olmadığını sorması muhalefete çizilen çerçevenin bir gereği sayılabilir.
Gerçekten de merkez sağ gelenek, çoğunlukla o çerçevenin içinde kalmaya özen göstermiştir. Öyle ki “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun”, CHP iktidarında değil, DP iktidarında çıkmıştır. Aynı şekilde, DP iktidarı aşırı sağda konumlanan gençlere de destek olmamıştır. Necip Fazıl’ın DP döneminde bakanlık yapmış Tevfik İleri’den aktardığına göre, Celal Bayar’a milliyetçi-mukaddesatçı gençlere destek olunmadığı için DP’nin güç kaybettiği söylendiği zaman Celal Bayar, o aşırı sağcı gençler için, “Onların Halk Partisine aleyhtar oldukları noktalarda ben Halk Partisiyle beraberim!” demiştir (Kısakürek,2018, s.402). Bu tutum, AKP öncesi merkez sağın genel tutumu için de benzeridir. Özellikle rejimin akıbeti ile ilgili endişe verici olaylar olduğunda merkez sağ partiler, statükocu bir tavır takınmışlardır. Başbakanlığında kimi dini gruplarla oy elde etmek için etkileşim hâlinde olan merkez sağın efsaneleşmiş lideri Süleyman Demirel, cumhurbaşkanlığı döneminde laik rejimin tehdit altında olduğu zannıyla 28 Şubat Süreci’ne karşı çıkmamış, aksine desteklemiştir. AKP ile birlikte bu merkez sağ çerçevesinin sınırları bir hayli zorlanmıştır.
DP ile iktidar mevkine yükselen merkez sağ geleneğinin oy aldığı kitlenin, çoğunlukla kendisini “dindar-muhafazakâr-milliyetçi” olarak tanımladığı bir gerçektir. Bu kitle, çoğunlukla Tek Parti devrinin devrimlerini, “tepeden inmeci” bulduğu gibi CHP elitlerini de kendilerinden, değerlerinden uzak görür. Tüm bunlara ek olarak Soğuk Savaş ikliminde Türkiye’de de ABD’deki McCarhysizm paralelinde anti-Komünizm rüzgarları esmekte ve sağcı partiler bu durumdan da fayda sağlamaktaydı. İşte böyle bir atmosferde, Türk merkez sağı da hızlıca anti-liberal ve anti-sol bir eksende siyaset yapmıştır. Soğuk Savaş dönemindeki merkez sağ siyasi olarak anti-liberaldir.
Tanıl Bora’nın “Merkezin ideolojik malzemesini, Pathos’unu uçlardan devşirdiğini hiç unutmamak gerekir. Merkez-sağ, dinî-muhafazakâr-milliyetçi-faşist özlemleri sulandırılarak popülerleştirilmesini ama böylelikle de uygulanabilirliği perspektifini, vaadini temsil eder” (Bora, 2016, s.23) tespiti merkez sağın yapısını anlamak için çok değerlidir. Merkez sağ, detaylı hazırlanmış programlardan çok, sağ nazarından “ortak düşman”a karşı kurulmuş ve uçta konumlanan sağ partilere kıyasla iktidara gelme potansiyeli çok yüksek olan bir sağ fikir/duygu koalisyonudur. Pragmatik yanı her daim öne çıkmıştır. Yine Tanıl Bora’ya referansla söyleyecek olursak, Türkiye’de sağın üç hâli mevcuttur. Bunlar sırasıyla, muhafazakârlık, milliyetçilik ve popülizm olup oranları dönem dönem değişebilmektedir (Bora, 2021). Bu sebeple uç sağ ile merkez sağ arasında sanılandan çok daha fazla bir ideolojik yakınlık mevcuttur. Hatta özellikle belli dönemlerde sağcı kitleler iyice birbirlerine benzemişlerdir. Özellikle 1970’lerin siyasetine damga vuran Milliyetçi Cephe hükümetleri döneminde Anti-komünizm ekseninde sağda konumlanan partiler bir araya gelebilmiş ve partililer de fikir/duygu olarak birbirlerine çok yaklaşmışlardır. O yıllarda siyasal İslamcı MSP’de siyaset yapan Mehmet Keçeciler şöyle söylemiştir: “O dönemde MHP’li veya AP’li arkadaşlara sorduğum on sorunun dokuzuna kendi verdiğim cevapları alırdım. Hep aynı kanaati, aynı düşünceyi, aynı genel düşünceleri benimsemiş insanlardık ama farklı partilerdeydik.” (Ertan, 2016, s.217).
Bu birlikteliğin önemli bir sebebi anti-Komünizm iken bir diğer sebebi de Türk sağının zihniyetini şekillendiren köylülüktür. Türk sağı ve köylülük ilişkisini anlamak için Tarık Çelenk’in yazılarını ve kitaplarını okumayı çok önemsiyorum. Eğer konu ilginizi çekiyorsa referans kısmında belirtilen iki eserine göz atabilirsiniz Tarık Çelenk’in. (Çelenk, 2024; 2025). Bu köylülük zihniyeti Türk sağında anti-entelektüelizmin en belirgin kaynağıdır. Türk sağının önemli kurgularından biri, Tek Parti CHP’sinin şehirli elitlerinin halka yabancı olduğu, halka tepeden baktığı ama kendilerinin halkın içinden çıktığı iddiasıdır. Bir anlamda, halkın değerleri ile barışık olma hâli vurgulanır. Dolayısıyla merkez sağın seçmen kitlesi de bu şekilde düşünen insanlardan oluşur çoğunlukla diyebiliriz. O sebepten, merkez sağ partilerin liderleri de halka yakın olmaya, halkın dilinden konuşmaya özen gösterirler. Örneğin Süleyman Demirel’le birlikte çalışmış Erkal Zenger, Demirel’in normalde İstanbul ağzı ile konuştuğunu ancak özellikle Ege Bölgesi’nde halka hitap edeceği zaman Özay Gönlüm kesildiğini ifade etmiştir (Türk, 2018). Merkez sağ liderlerinin dine bakışı da çok ilgi çekici bir konudur zira çoğu özel hayatlarında son derece seküler olmalarına rağmen halkla temas halindeyken dindar bir tavır takınmaya, dini değerleri vurgulamaya özen göstermişlerdir. İşte tüm bu sebeplerden dolayı, merkez sağ bir hayli ilginç bir konumdadır Türkiye’de.
Kaynakça
Akyol, T. (2020), Onlar da Kahramandı Güce Boyun Eğmediler, Doğan Kitap
Aydemir, Ş. S. (2019), Menderes’in Dramı, Remzi Kitabevi
Bora, T. (2021), Türk Sağının Üç Hâli, İletişim Yayınları
Bora, T. (2016) Türk Sağı: Siyasal Düşünce Tarihi Açısından Bir Çerçeve Denemesi, (Kerestecioğlu, İ. Ö., Öztan, G. G. (Eds.), Türk Sağı Mitler, Fetişler, Düşman İmgeleri. (ss.9-28)), İletişim Yayınları
Çelenk, A.T. (2025), Açık ve Gizli Köylülük Toplu Savrulma, Vagon Kitap.
Çelenk, A.T. (2024), Mahallenin Krizinden Memleketin Krizine Görgüsüzleşme, Yozlaşma, Çürüme, Beyoğlu Kitabevi
Ertan, M. (2016), Türk Sağının Kızılbaş Algısı, (Kerestecioğlu, İ. Ö., Öztan, G. G. (Eds.), Türk Sağı Mitler, Fetişler, Düşman İmgeleri, (ss.203-241)), İletişim Yayınları
Kısakürek, N. (2018), Benim Gözümde Menderes, Büyük Doğu Yayınları
Mumcu, U. (2017), Gazi Paşa’ya Suikast, Um:ag Vakfı Yayınları
Türk, H.B. (2018), Muktedir, İletişim Yayınları
İlginizi Çekebilir