© Yeni Arayış

Kozyatağı: Sürdürülemez dönüşümün mikro distopyası

Semtin bütün apartmanları önce kolayca depreme dayanıksız damgasını yiyor sonra etrafı boğan dumanlar ve beyin yiyen gürültüler eşliğinde enkaza dönüyor enkaz kaya delen makinalar eşliğinde temele sonra birbirine benzeyen beton bloklardan birine dönüşüyor. Hafriyat, malzeme kamyonları ve vinçlerin geçici trafiği apartman yapılınca yetersiz kalan otoparklarla kalıcıya terfi ediyor.

"Dünya bize Babalarımızdan miras kalmadı. Biz onu çocuklarımızdan ödünç aldık." Bu sözü sıkça duyarız. Teoride kulağa hoş gelse de uygulamada ne ölçüde karşılığı olduğunu ise ancak gerçeklerle karşılaştırarak anlarız.

Dünyayı amazon ormanlarından kutuplara kadar ekolojik bir varlık olarak da ele alabilir ve Greta Thunberg’in yaptığı okul grevleri gibi eylemlerle çevreye karşı duyarlık talep edebilirsiniz.

Ancak dünyayı çocuklarımızdan ödünç aldığımız konusundaki farkındalığımızı test etmek için Grönland’ı ve onun balinaları korumak gibi zor işlerden daha basit şeyler de yapabiliriz. Mesela pencereden sokağa bakmak.

Ben pencereden sokağa baktığımda İstanbul’un mütevazi bir semti olan Kozyatağı’nda mahalle arasına kadar sirayet etmiş trafik sıkışıklığı görüyorum.

Gün içinde çift yönlü araç trafiği nedeniyle akülü aracı ile bir engellinin hareket kabiliyeti sıfıra yakın. Bizim gibi bisikletçiler ise arkalarından çalınan kornalara karşı bağışık olmak zorunda.

Mahallenin çıkışı ve girişi ise sabah trafiğiyle çoktan tanışmış durumda. Hala devam eden eski usül semt pazarının olduğu günlerde oluşan cinneti çözmek için trafik ekipleri intikal ediyor sokağa.

2000’lerin başında taşındığım mahalle Bağdat Caddesinin ışıltısı ile E5 Karayolunun patırtısı arasında kendi halinde bir yerdi. Adını aldığı Koz yani Ceviz ağaçları kesileli çok olmuştu. Özal’ın teybe bir kaset koy da neşemizi bulalım diyerek açılışını yaptığı 2. Köprünün Yani FSM Köprüsünün bağlantı noktası olarak inşaatla tanışmış.

Semtin görece planlı olarak sokaklarının geniş ve düzenli olması, evlerin yetecek kadar otoparkı olması bu semtin yakın zamanda imara açıldığını gösteren en önemli artıları idi. Kandilli’de görevli deprem uzmanı Jeolog arkadaşımın dediğine göre zemini de en sağlam yerlerden de biriydi. Hoş eskiden kim zemine bakıyordu?

Baştaki lafa dönersek azami 40 yıl önce yani babalarımızın inşa ettiği Kozyatağı mükemmel bir yer olmasa da yolları herkese yeten arabaların işgal etmediği, makul yükseklikte apartmanların birbirine saygı mesafesinde konumlandığı ve pek çoğunun da site şeklinde geniş arazilerde yeşili de dışlamadığı bir mahalleydi.

Maksimum 50 yıllık bu evlerin kentsel dönüşüm adı altında yıkılıp yeniden yapılması görünüşte faydalı bir faaliyet, depreme karşı bir önlem olarak yer aldı. Ama bu modelde bir tuhaflık vardı. Yıkılan evde 10 daire varken yapılan evde daire sayısı 20’ydi. 5 katlı ev gidiyor yerine 10 katlı ev geliyordu. Her nasılsa önceden evde oturanlara yetecek kadar otopark varken yeni yapılan evin otoparkları daire sayısını kurtarmıyordu.

2004’yılında 130 metre kare bir evi 100 bin dolara satın alabiliyordunuz. 2026’da bunun yarısı metre karede taze ev için istenen fiyat 300 bin dolara ulaşmıştı.

Ev sayısı 2 katına fiyatı dolar bazında 6 katına çıkmış olan bu sistemin iktisaden izahı bulunmuyor. Arkasında “tacir bakanın” gözleri kadar parlak ekonomik icatların da rolü bulunan bu sistemin ülkenin sosyo politik macerası ile yakından ilgisi vardı.

Suriye’deki son gelişmelerin keyfini çıkaran iktidar cephesinin Suriye’de yaşanan savaşın Türkiye’de konut piyasasını nasıl çarpıttığını dinlemeye vakti olmadığı kesin. Yine de sonuç değişmiyor. İster ekonomi, ister politika deyin fark etmeyecektir. Türkiye’de çeperlerden merkezlere yönelen nüfusun da etkisiyle her şehirde gözlenen kentsel felaketin mikro düzeyde bir laboratuvarı Kozyatağı’nda; karşımızda.

Semtin bütün apartmanları önce kolayca depreme dayanıksız damgasını yiyor sonra etrafı boğan dumanlar ve beyin yiyen gürültüler eşliğinde enkaza dönüyor, enkaz kaya delen makinalar eşliğinde temele, sonra birbirine benzeyen beton bloklardan birine dönüşüyor. Hafriyat , malzeme kamyonları ve vinçlerin geçici trafiği apartman yapılınca yetersiz kalan otoparklarla kalıcıya terfi ediyor.

Mahalledeki tüm apartmanları bekleyen mukadderattan kaçış yok. Tek tek yapılan dönüşüm hem parayla hem sırayla ama mutlaka.

10 katı 20 ye 20 yi 40 a 40’ı 80’e iblağ eden bu sistemin elbet betonun ömrü ile sınırlı bir yaşam ömrü olacak. Baştaki özlü sözde yer alan çocuk yada torunlar 100 yıl sonra bu apartmanları nasıl dönüştürecek. 1990’da 20 daire olarak yapılan apartman 2100 yılında 80 daire mi olacak?

Bu gelecek distopyasında çocuklar ve torunlara gelene kadar mahallenin bugünkü sakinlerinin yok olan huzur hakkının bedelini kim ödeyecek?

Kozyatağı sadece bir simge. Deprem sadece Bağdat Caddesi civarında olacak gibi her evi dönüştüren ve bir koyundan en az iki post çıkaran sistem sürdürülebilirliğini kaybetmiş durumda.

Kozyatağı daha fazla kentsel dönüşemiyor. Kadıköy’ün tamamı da farklı değil. Çocuklara miras bırakılacak olan şehir ise bir distopyadan farklı değil.

Kozyatağı, aslında İstanbul’un ve Türkiye’nin pek çok mahallesinin aynası. Deprem korkusu rantın kılıfına dönüştü, “dönüşüm” adı altında katlar ve daireler katlanırken nefes alma hakkı ve yaşam kalitesi eridi gitti. Bugün çocuklarımızdan ödünç aldığımız bu dünya, yarın onların sırtına bırakacağımız bir beton yığını ve trafik cehennemine evrildi..

Eğer bu sürdürülemez modeli değiştiremezsek, 50 -100 yıl sonra aynı arsalar üzerinde daha da yüksek bloklar yer alacak; ama o bloklarda yaşanacak bir hayat kalmayacak. Değişim, bireysel kazançtan değil, mahallelerin bütüncül planlanmasından, gerçek deprem güvenliğinden ve geleceğe saygıdan geçiyor. Pencereden bakmaya devam edelim, ama izlemekle yetinmeyelim; sesimizi yükseltelim ki çocuklarımıza gerçek bir miras bırakabilelim.

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER