© Yeni Arayış

Korkunun kanatları

Biz gerçekten böyle bir toplum olmak zorunda mıyız? Yoksa bize öğretilen bu korkuyu sorgulamanın zamanı çoktan geldi mi? Çünkü bir ülkenin hikâyesi bazen sadece büyük meydanlarda değil, küçük reflekslerde yazılır. Ve bugün o refleks: susmak, geri çekilmek ve görünmez olmaya çalışmak.

Geçenlerde bir arkadaşımın anlattığı basit bir gözlem, aslında çok daha büyük bir gerçeğin kapısını araladı. Almanya’da yaşamaya başlayalı neredeyse bir yıl oldu. Türkiye’deki gündemden konuşurken birden gülerek ama o gülüşün arkasında belirgin bir şaşkınlıkla şöyle dedi: “Buradaki güvercinler insanlardan kaçmıyor. Yanlarına gidiyorsun, yerlerinden bile kımıldamıyorlar. Ama Türkiye’de bir adım atsan panikleyip uçuyorlar.”

Bu bir şehir ya da ülke farkı değil. Bu bir ruh hali farkı. Çünkü güvercinler, içinde yaşadıkları toplumun sessiz tanıklarıdır. Eğer bir kuş en küçük harekette bile panikle kaçıyorsa, orada sadece refleks yoktur; orada öğrenilmiş bir korku vardır. Sürekli tetikte olmayı öğrenmiş bir canlı artık tehlikeyi beklemez, tehlikeyi varsayar. Türkiye’deki güvercinler gibi. Ve aslında Türkiye’deki insanlar gibi.

Bugün bu ülkede insanlar konuşmadan önce duruyor, yazmadan önce siliyor, paylaşmadan önce düşünüp vazgeçiyor. Çünkü kimse artık şundan emin değil: Söylediğin bir sözün, yazdığın bir cümlenin, yaptığın bir eleştirinin yarın nasıl karşına çıkacağını bilmiyorsun. Sorun tam olarak burada başlıyor. Belirsizlik, korkunun en güçlü yakıtıdır.

Fikrini söylemenin risk haline geldiği bir yerde artık özgürlükten söz edilemez. Alican Uludağ’ın haberleri, İsmail Arı’nın ortaya çıkardıkları, Fatih Altaylı’nın yorumları… Bunlar artık sadece gazetecilik faaliyetleri değil, aynı zamanda görünmez sınırların sürekli yeniden çizildiği bir alanın göstergesi. Ne kadar konuşabilirsin, nerede durman gerekir sorusu herkesin zihninde. Ve o sınır, her geçen gün biraz daha daralıyor.

Gazeteciler yazdıkları için hedef oluyor, öğrenciler tutuklanıyor ya da okullarından uzaklaştırılıyor, yurttaşlar eleştirdikleri için kendilerini savunmak zorunda kalıyor. Bu normal bir tablo değildir. Bu, sistemin alarm verdiği noktadır. Çünkü ifade özgürlüğü bir lütuf değil, bir sistemin temelidir. O temel çatladığında geriye sadece görüntü kalır.

Siyasette de manzara farklı değil. Ekrem İmamoğlu hakkında açılan davalar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik dosyalar ve CHP’li belediyeler etrafında yoğunlaşan soruşturmalar yapılan anketlerde de görüldüğü gibi hukuki süreçler olarak görülmüyor. Çünkü toplumun geniş bir kesimi şu gerçeği açıkça hissediyor: Hukuk herkese eşit uygulanmıyor. Aynı fiil, farklı kişilerde farklı sonuçlar doğuruyor. Aynı söz, birine serbestken diğerine suç olabiliyor.

Anayasa var ama uygulanmadığında sadece bir metne dönüşüyor. Hukuk var ama kimden yana olduğuna göre şekillendiğinde güven üretmiyor. İşte asıl kırılma burada başlıyor. Çünkü hukuk sadece karar vermek değildir; hukuk aynı zamanda güven üretmektir. Eğer insanlar adaletin tarafsızlığına olan inancını kaybederse geriye sadece güç kalır. Ve güç, denetlenmediğinde eleştiriyi değil itaati büyütür.

İktidar, doğası gereği genişlemek ister ve bu yüzden sınırlandırılmaya ihtiyaç duyar. O sınırın adı hukuktur. Ancak o sınır ortadan kalktığında ya da kişiye göre esnetildiğinde herkes kendini güvencesiz hisseder. Ve güvencesizlik insanı susturur. Artık kimseyi susturmaya bile gerek kalmaz; insanlar zaten susmayı öğrenir. İçselleştirilmiş bir sessizlik başlar. Görünmezdir ama son derece güçlüdür.

Türkiye’deki güvercinler neden mi kaçıyor? Çünkü öğrendiler. Çünkü deneyimlediler. Çünkü kalmanın riskli olduğunu gördüler. Toplumlar da böyle şekillenir. Eğer insanlar düşüncelerini ifade ettiklerinde neyle karşılaşacaklarını kestiremiyorsa, geri çekilmeyi seçer. Zamanla bu bir tercih olmaktan çıkar, refleks haline gelir.

İşte en tehlikeli nokta da budur. Çünkü korku normalleştiğinde özgürlük talebi de zayıflar. İnsanlar daha azını kabul etmeye başlar. “Haklıyım” demek yerine “başım ağrımasın” demeyi seçer. Bu da demokrasiyi içeriden çürütür. Seçimler yapılır, kurumlar var gibi görünür ama ruh kaybolur. Geriye sadece şekil kalır.

Oysa Almanya’daki güvercinler neden kaçmıyor? Çünkü korkuyla büyütülmemişler. Çünkü sistem öngörülebilir. Çünkü hukuk kişiye göre değişmiyor. Çünkü devlet sınırlarını biliyor. Güvenin olduğu yerde refleksler yumuşar, korkunun olduğu yerde ise herkes biraz güvercine dönüşür.

Bir adım sesiyle irkilen, bir bakışla tedirgin olan, henüz tehdit gelmeden kaçmaya hazır yaşayan insanlar…

Asıl mesele şu: Biz gerçekten böyle bir toplum olmak zorunda mıyız? Yoksa bize öğretilen bu korkuyu sorgulamanın zamanı çoktan geldi mi?

Çünkü bir ülkenin hikâyesi bazen sadece büyük meydanlarda değil, küçük reflekslerde yazılır.

Ve bugün o refleks: susmak, geri çekilmek ve görünmez olmaya çalışmak.

“En tehlikeli şey, insanların özgürlüğü kaybettiklerini fark etmemeleridir.”
George Orwell

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER