© Yeni Arayış

Kentte yoksulluğun mekânsal etiği: Sadaka mı, hak mı?

Bir şehir, sadece binalarıyla kurulmaz. Bir şehir, hakkın onurla buluştuğu yerde başlar. Ve bir gün kent, sadakayla değil hakla yönetildiğinde, onurlu mekânlar yalnızca insanları değil, toplumu da özgürleştirir.

Kentte yoksulluk çoğu zaman gelir kısıtından ibaret sanılır; oysa şehir, yoksulluğu yalnızca cebimizde değil, mekânla kurduğumuz ilişkide gösterir. Kimin hangi kapıdan girebildiği, hangi masada oturabildiği, hangi hizmete “hak” iddiasıyla uzanabildiği ya da nerede beklemek zorunda kaldığı, yoksulluğun en görünür yüzüdür. Şehir, bu ilişkileri saklamaz; tam tersine teşhir eder. Market kuyruğunda duran bedenler, halk lokantasında sessizce bekleyen gençler, hastane önünde sabahın köründe sıra alan yaşlılar… Hepsi aynı soruyu zihnimize bırakır: Kent, yoksulla kurduğu ilişkiyi hak üzerinden mi tanımlar, yoksa sadaka üzerinden mi?

Türkiye’de bu soru bugün her zamankinden güçlü biçimde karşımızda duruyor. Sosyal yardımların, belediye uygulamalarının, halka sunulan desteklerin, kentsel hizmetlerin hepsi birer “hak” olmaktan çıkıp politik bir minnet sistemine dönüştürüldüğünde, kent adalet üreten bir alan olmaktan çıkar; sadakat üreten bir makineye dönüşür. Yoksulluğun adresi, para kazanılamayan yerler değil; hak talep edilemeyen mekânlardır aslında. Kent, yurttaşı hak sahibi kılmıyorsa, onu muhtaçlaştırıyordur. Ve muhtaç bırakılan kimse vatandaş değil, bağımlı bir minnet öznesi hâline gelir.

Kentte yardım dağıtılan yerlerin mimarisi bile bu ilişkileri ele verir. Dar koridorlara sıkıştırılmış kuyruklar, yüksek masaların ardında oturan görevliler, insanlara “teşekkür etmek zorundaymış” hissi veren fiziksel düzenler… Bütün bunlar, yoksulluğun mekânsallaşmış hâlidir. Yardım alan kişi, hakkını talep eden biri değil, şanslı hisseden bir “muhtaç” olmaya zorlanır. Oysa şehir, hayırseverlik üzerinden değil, yurttaşlık üzerinden kurulur. Kreş, ücretsiz ulaşım, sosyal destekler, halk lokantaları, kütüphaneler, burslar, istihdam fırsatları… Bunlar kimsenin minnet duymayacağı, teşekkür etmek zorunda olmadığı kamusal haklardır. Bu hakların mekânları da onurlu olmalıdır. Bir halk lokantası ucuz olduğu anlaşılmasın diye değil; değersiz görülmesin diye restoran estetiğinde olmalıdır. Bir dayanışma merkezi depo gibi değil, kamusal bir mekân gibi tasarlanmalıdır. İhtiyaç karşılanırken insanın onuru da korunmalıdır. Çünkü adalet yalnızca neyin verildiğiyle değil, nasıl verildiğiyle ortaya çıkar.

Bugün Türkiye’de yoksulluğun en tehlikeli tarafı, kentten dışlanarak görünmezleştirilmesidir. Yoksullar artık şehrin merkezinde değil, kentin dışına itilen, uzak mahallelere sürülen, ulaşımın ve hizmetlerin dışında kalan alanlarda yaşamaya zorlanıyor. Bu durum, ekonomik değil, mekânsal bir ayrıştırmadır. Kent merkezleri vitrinin parlak yüzüne çevrilirken, görünmeyenin üzeri betonla kapatılıyor. Kentsel dönüşüm projeleri yalnızca binaları yenilemez, toplumsal ilişkileri de yeniden tasarlar. Deprem güvenliği söylemi, haklı bir gerekçenin arkasına saklanarak sınıfsal bir mühendisliğe dönüşebildiğinde, dönüşüm adalet değil, yer değiştirme aracı hâline gelir. Riskli alanlar gerekçesiyle yoksul mahalleler boşaltılırken, lüks yerleşimler nasıl oluyor da hiç risk kapsamına girmiyor? Doğal tehlikeler sınıfsız olabilir, ancak dönüşüm kararları sınıfsaldır.

Kentsel dönüşümle birlikte, yoksul yalnızca evinden olmaz; kentin sunduğu eğitim, sağlık, sosyal yaşam, kültürel katılım gibi tüm fırsatlardan uzaklaştırılır. Böylece yoksulluk sadece maddi değil, mekânsal bir kopuşa dönüşür. Haklar mekândan kopartıldıkça, yurttaş da haktan kopar. Ve tam bu noktada, belediyecilik yalnızca hizmet üretmek değil; toplumsal adalet yaratmak ya da onu yok etmek anlamına gelir. Kamusal hizmetlerin niteliği, hangi sınıfa nasıl ulaştığı, nasıl bir mekânda sunulduğu, yurttaşın nasıl bir kimlikle karşılandığı esas belirleyicilerdir. Eğer hizmet alan kişi “minnet duyması gereken” bir özneye dönüşüyorsa, orada hak yoktur; yalnızca yönetilen bedenler vardır.

Bu nedenle sosyal belediyecilik, yoksulluğu yönetme değil, yoksulluğun nedenini dönüştürme iddiası taşımalıdır. Yardım dağıtırken sadakati büyütmek yerine, toplumun talepkâr olma gücünü büyütmelidir. Yurttaşlık, teşekkür eden değil, sorgulayan bir bilince dayanır. “Neden yardım ediliyor?” sorusu değil “Neden bu duruma gelindi?” sorusu kentte adaleti mümkün kılar. Soru soran yurttaş, kentin kaderini belirler. Çünkü hak, talep edilmedikçe hak olmaktan çıkar; iyilik adıyla verilen bir lütfa dönüşür.

Kent, bugün tam da bu dönemeçte duruyor. Şehir, yoksulu minnettar kılmaya çalışanlarla, yurttaşını eşit hak sahibi yapmak isteyenlerin karşı karşıya geldiği bir alana dönüşmüş durumda. Hangi belediyecilik anlayışının geleceği belirleyeceği, aslında hangi kentte yaşayacağımızı belirleyecek. Sadaka mı üreteceğiz, hak mı? Sessiz tebaa mı, talepkâr yurttaş mı? Minnet ilişkisi mi kuracağız, adalet mi inşa edeceğiz?

Çünkü bir şehir, sadece binalarıyla kurulmaz. Bir şehir, hakkın onurla buluştuğu yerde başlar. Ve bir gün kent, sadakayla değil hakla yönetildiğinde, onurlu mekânlar yalnızca insanları değil, toplumu da özgürleştirir.

 

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER