Kendiliğinden
SİYASETTek adamın zihnini okuma çabasıyla harcanan servetler ve öngörülemez politikaların tetiklediği silahlanma yarışı, halkın refahından çalınan bedelleri her geçen gün artırır. Bu pahalı düzenin faturası sadece ekonomik değil, liderin on yıl önceki fotoğrafıyla bugünkü arasındaki o ağır fiziksel ve ruhsal bedelde de gizlidir. Sistemin rıza üretemediği noktada başvurulan baskı ve korku iklimi, devlet ile toplum arasındaki bağı kopararak yapıyı bir "beyin ölümü" sürecine sürükler. Sonuçta o gösterişli zenginliğin arka yüzünde, yaşama sevincini yitirmiş bir toplum ve sadece sopayla ayakta durmaya çalışan kırılgan bir iktidar kalır. İşte bu tablo, otoriterliğin ihtişamlı bir yükselişten sessiz ve kendiliğinden bir çöküşe giden kaçınılmaz yolculuğunun özetidir.
Otoriter rejimler ilk günlerinden başlayarak güçlerini hızla artırma derdine düşerler. Göreve geldikleri anlarda genellikle oldukça zayıf ve kırılgandırlar. Bu durumun kısa sürede giderilmesi gerekmektedir bilindiği üzere rakip ve “düşmanlar” uygun zamanı beklemektedir.
Belirgin bir meşruiyetle iktidara gelebildikleri için daha baskıcı yöntemleri hızla ve “geçici” olduklarını ifade ederek uygulamaya koyabilirler. “Düşmanların” gerçekten “düşman” olduğu konusunda inandırıcılıkları henüz yüksektir.
Otoriter liderlerin veya tek adamların işi zordur. Küçük adamların gıpta ve özentiyle bakıp kendilerinden geçtikleri şatafat, yalakalıklar, gösteriş, zenginlik, bir arka yüze sahiptir. Bunu anlamak aslında hiç de zor değildir. Bir tek adamın iktidara geldiği gündeki fotoğrafı ile on yıl sonraki fotoğrafına bakarsanız otoriter yönetimin kişiye çıkardığı bedeli kolayca görebilirsiniz.
Herkes bilir ki otoriter rejimler pahalı rejimlerdir. Niçin böyledir? Basit. Meşruiyetleri düşük olduğu için. İnsanları baskı ile yönetmenin rızalarına başvurmamanın bir bedeli vardır. Toplumun belirli kesimlerine sürekli rüşvetler vermek zorundadır böyle rejimler. Üstelik bu rüşvet miktarları sürekli artmalıdır. Bir kez verilen rüşvetler daha verildiği anda kural haline gelir ve beklentiler sabırsızlığa dönüşür. Yeni padişah tahta çıktığında para saçmazsa ilk günden homurdanmalar başlayacaktır.
Böyle rejimlerin bir başka özelliği öngörülemez olmalarıdır. Öyle ya öngörülebilir olmaları için tek adamın zihnini okumanız gerekmektedir. Sermaye sahibi iseniz bu zihin okuma süreci için bir servet harcarsınız. Bürokratlarla “iyi ilişkiler” kurmak zorundasınız, mahkemelerle öyle, etkileri azalmış olsa da bazı siyasilerle de. Bunlar hem para hem enerji gerektirir.
İşin başka bir müşkül tarafı dışişlerinde de ortaya çıkar. Öngörülemezliğiniz komşu ülkeleri rahatsız edecektir. Fetih düşleri gören tek adamların zihnine hiçbir komşu güvenemez. Ne yapacaklar? Silahlanacaklar. Siz? Siz de. Bu yeni ve muazzam harcamalar demektir. Görüldüğü üzere rejim her an daha pahalı hale gelmekte ve çok anlaşılabilir nedenlerle bu bedelleri ödeyen halkın memnuniyeti hızla azalmakta, meşruiyet hızla düşmektedir. Tek adamlar bu durumlarda ya baskıyı ya rüşveti arttırırlar. Ama durum öyle bir noktaya gelir ki mali sıkıntılar elde sadece sopanın kaldığı bir noktaya varabilir. Yasaklar artmaya başlar. Hapishaneler dolar ve giderek daha geniş kesimler etkilenir.
En vahim durumlar genellikle isyan, halk ayaklanmaları, grevler, egemen elitler içindeki çatışmalar şeklinde ortaya çıkar. Tek adam baskıyı artırdıkça güvenlik güçlerinin önemi artar ve onlar da rejim üzerinde ağır bir yük oluşturmaya başlarlar. Bir karar verici gibi dahi davranmaya başlayabilirler.
Bütün bunlar bilinmeyen şeyler değildir. Bir rejim genellikle böyle çözülür ve dağılır. Tek adam bu durumda bir dış macera deneyebilir. Mesela küçük çaplı bir fetih. 1984’te Arjantin’de General Galtieri bunu denemiş sonunda hapse girmiştir. Tek adam rejimlerinin orduları fetihlere isteksiz ve genellikle de içeriden bölünmüş durumdadırlar. Kıbrıs’ta fetih arzulayan Yunan Cuntası da aynı sonu paylaşmıştır. Üstelik onların Türkiye ile bir savaşın eşiğine geldiklerinde mali sorunlarını aşmak için Yunan Ordusu’nun cephanelerinin önemli bir kısmını Rodezya’ya sattıkları ortaya çıkmıştır.
Otoriter rejimler halk ayaklanmalarını silah gücüyle bastırabilirler. Üstelik bu, günümüzde çok daha kolaydır. Devletlerin izleme ve haberleşme olanakları muazzam ölçüde artmıştır. Takip ve imha teknolojileri de öyle. Halk kitlelerinin rejime sadık bir ordu karşısında yapabileceği tek şey ölmek olur. Ama burada her gün hissedilemeyen, televizyondan izlenemeyen bazı hareketler ortaya çıkabilir. Kendiliğinden hareketler. Bunları tespit etmek çok zordur. Bunların belli bir ideolojisi yoktur. Bir liderleri yoktur. Bir örgütleri yoktur. Konuşulmuş üzerinde anlaşılmış bir eylem tarzları yoktur. Genellikle ödedikleri bir bedel de yoktur.
“Toplum depresyonda” der bir gözlemci. “Alışverişler düştü. Sanki yemek bile yememeye başladılar. Çocuk bile yapmıyorlar. Seks bile yapmıyorlar. Genç aileler de bile düşmüş seks sayısı. Evden çıkmamaya çalışıyorlar hafta sonları. Çok uyuyorlar. İş yerlerinde uyuklar gibiler. İşten atılmaktan korkmaz gibiler. Kredi alıp ödemiyorlar. Hacizden hapisten korkmuyorlar. İşsizlerin çoğu iş aramıyor. Asgari ücret yol paralarına yetmiyor zaten. Erkeklerde iktidarsızlık, kadınlarda sekse alakasızlık ayyuka çıkmış. Son derece mutsuz ve sinirliler, cinayet ve intiharlar olağanüstü artmış. Ancak orta sınıflar yargı ve polisten çekiniyor. Diğerleri ne inanıyor ne güveniyor ne de korkuyor bunlardan.”
İşte bu tablo ortaya çıktığında devlet toplumdan ayrışmış demektir. Yapabileceği bir şey kalmamıştır artık. Çürüme olağanüstü hızlanır. Her şey kendiliğinden olup bitmiştir. Beyin ölümü gerçekleşmiş bir hasta gibidir toplum ve devlet. Tarihte pek çok örneği olmuştur bu durumun. Elbette iyi bir hal değildir.
İlginizi Çekebilir