Kendi şartlarıyla
SİYASETO zaman şunu sormalıyız: "Kendi şartlarıyla yaşamak" gerçekte kimin için mümkün? Hangi kadın için? Eğitimli, varlıklı, şehirli, korunaklı kadın için mi? Eğer cevap evetse o zaman "kendi şartları" bir sınıf ayrıcalığıdır ve biz bunu dürüstçe konuşmak zorundayız. Fatmanur'un tek gerçek "kendi şartı" şu oldu: Ölümünü kendi ağzıyla tanımladı. "İntihar demeyin." Bu, ondan çalınan her şeyin içinde, ona kalan son şeydi. Bir cümle. Ve o cümleyi bıraktı geride.
"Başıma bir şey gelirse intihar demeyin."
— Fatmanur Çelik
(Zeytinburnu sahilinde, kızı Hifa İkra ile birlikte hayatını kaybetmeden önce)
Geçen hafta öğrencisi tarafından katledilen Fatmanur Öğretmenin cenazesini Twitter'dan takip ederken önüme düştü haberi. (Evet ülke kocaman bir kadın mezarlığı!)
"İntihar" yazıyordu başlıkta. Okumadan önce durdum. Çünkü Fatmanur Çelik, bunu zaten söylemişti. "Başıma bir şey gelirse intihar demeyin." Sistemin elindeki o kirli "münferit vaka" etiketini, daha yapıştırılmadan söküp atan bir epistemolojik isyan.
Şimdi şunu düşünüyorum: Kendi ölümünü önceden tanımlayan bir kadın. Bu ne demektir? Bu, o kadının sistemi, o kadar iyi okuduğu anlamına gelir ki; devletin kendisini nasıl ve ne diyerek gömeceğini bile biliyor. Buna "kendi şartlarıyla yaşamak" mı demeliyiz? Yoksa kendi şartlarıyla yaşamanın tam zıddı mı: kendi şartlarınla ölmek zorunda kalmak?
(Bu soruyu yazının sonunda yanıtlayacağım. Ya da yanıtlayamayacağım. İkisi de olabilir.)
Fatmanur Çelik'in hikâyesi, bu ülkenin en eski ve en yorgun hikâyelerinden biri. Çocuk yaşta bir tarikat vakfının yöneticisi tarafından istismar edildi. Sonra onunla evlendirildi. Kızı Hifa İkra doğdu.Hifa üç yaşındayken, o kişi kendi kızına!!! aynı şeyi yaptı. Ve Fatmanur, bu noktada son bulması gereken bir şeyin içinde bu çok bilinmeyenli mücadeleye başladı ki aradığı şey sadece Adaletti.
Mahkemeler, dilekçeler, ses kayıtları, tanıklıklar. Kaldırımda yağmurda nöbet. Eksi dokuz derece soğukta mikrofona uzanan eller. Sonunda (maalesef Fatmanur ve kızını kaybettikten sonra) Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'ndan gelen resmi açıklama: "Annenin reddedici tutumları."
Bir dakika. Tekrar okuyalım: "Annenin reddedici tutumları." Yani kızını istismardan korumaya çalışan, belge toplayan, ses kaydeden, yıllarca mahkeme koridorlarında bekleyen kadının tutumu "reddedici" olarak nitelendirildi.
Fail? Fail bu cümlede hiç yok. Dil, failleri öyle zarif bir şekilde siliyor ki, ortada yalnızca kadının üzerine yıkılan hata kalıyor. Türkçe'de buna "edilgen yapı" deniyor. Siyasetçiler de çok sever.
Bakın tabloya; 2025 yılı "Aile Yılı" ilan edilmiş. İstatistikler ise kan ağlıyor: 294 kadın öldürülmüş, 297 şüpheli ölüm.Hangi aile? Kimin ailesi? Kızını istismar eden ve delillere rağmen elini kolunu sallayarak gezen o tarikat yöneticisinin kutsal ailesi mi? Yoksa ses kayıtlarıyla, mahkeme belgeleriyle kapı kapı adalet arayan ama karşısında "Annenin reddedici tutumları" diyecek olan o buz gibi bürokrasi duvarını bulan Fatmanur’un parçalanmış hayatı mı?
Şimdi bir an için 1925'e gidelim. Mustafa Kemal Atatürk tekke ve zaviyeleri kapattı. Tarikatlar resmen sona erdi. Bu tarihin en büyük anlatı çöküşlerinden biri bana göre; çünkü "sona ermek" ile "görünmez olmak" çok farklı şeyler. O yapılar kapatıldı lakin yok edilemedi, zemine indi. Devletin gözünün önünde, devletin bütçesiyle beslenerek büyüdü. Kuran kursları, yurtlar, vakıflar, "eğitim" adı altında çocuklara ulaşan ağlar.(Şimdi Milli Eğitim eliyle örümcek ağı gibi sardı her yanı, o da ayrı bir yazının konusu olsun) Yüz yıl sonra o ağın içinde Fatmanur vardı. Ve Hifa.
Burada bir parantez açmam gerekiyor (açıyorum): Laiklik bu topraklarda hiçbir zaman sosyal bir zemine oturamadı maalesef. Yukarıdan inen bir reform olarak kaldı. Kadınlar için laikliğin anlamı; okumak, çalışmak, seçmekti. Güzel. Ama aynı kadın, mahallesindeki tarikat yurdunun baskısından, "evlat borcu" adı altında sürdürülen istismardan (küçük yaşta tarikata emanet edilen çocuğun, büyüdükçe o yapıya karşı sonsuz bir minnet ve itaatle yükümlü tutulması ,sesi çıkarsa nankörlük, dirense isyan sayılan o sessizleştirme düzeneği) aile mahkemesinin "uzlaşma" tavsiyesinden korunamadıysa o zaman laiklik, çerçevede asılı duran bir tablo olarak kaldı. Fatmanur o tablonun önünde öldü işte!!
(Şunu açıkça söylemem gerekiyor: Bu satırlar laikliğe karşı yazılmadı. Laiklik, emperyalizmin bu coğrafyada din üzerinden kurduğu vesayete karşı kazanılmış, kadının ve insanların "tanrı kulu" olmaktan çıkıp yurttaş sayıldığı o devrimci kırılmadır. Eleştirim laikliğe değil, onun hiçbir zaman tamamlanmasına izin verilmemesine.)
8 Mart haftasında olduğumuzu hatırlatmak istiyorum. (İnsanlar genellikle bu noktada "ne tesadüf" diyerek hayıflanır.Ama bu bir tesadüf değil, geriye ve acıya akan bir ritim.) Her yıl bu hafta pankartlar açıyoruz, feminist talepler sıralıyoruz,barikatları yıkıyoruz,medyada kadın görünürlüğü artıyor. Ve her yıl, o aynı hafta içinde, bu ülkede birkaç Fatmanur daha kaybediyoruz Sahillerde, evlerde, sokaklarda…
(8 Mart günü yine bir kadını erkek şiddeti ile kaybettik.)
Kadın hareketi bu çelişkiyle yüz yıldır boğuşuyor: Kamusal alanda kazanmak, özel alanda kaybetmeye devam etmek.Çünkü bu sistem, özgürlüğü ev kapısında teslim almıyor. Sınıf atlayamayan, yoksulluktan çıkamayan, tarikatın ağından kopmasına izin verilmeyen kadın için o kamusal kazanımlar havada asılı kalıyor. Haklar evrensel ilan lakin yararlanmak ise hâlâ bir ayrıcalık. Clara Zetkin 1910'da Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı'nda 8 Mart'ı ilan ederken, tam olarak bu ayrımı kast ediyordu. Siyasi ve hukuki haklar yeterli değil(zaten uygulanmıyor!)o hakların hayatın içine, eve, bedenin güvenliğine kadar nüfuz etmesi gerekir. Yüz on beş yıl geçti. Fatmanur'un davası hâlâ bu mesafeyi ölçen birim!
Cenaze günü bir şey oldu. (Bunu çok önemli buluyorum.) Bazı erkekler tabutu taşımak istedi. Kadınlar bırakmadı. Fatmanur ve Hifa'yı son yolculuklarında taşıyanlar, onlar için adalet isteyen kadınlardı. O tabut el değiştirmedi.
Bu tavır, hukuki hiçbir anlamı olmayan, protokolde yeri bulunmayan, haberlerde iki satır geçen bir andı. Ama bence o gün gerçekleşen tek gerçek eylem buydu. Sophokles'in Antigone'si de böyle bir şey yapmıştı: Devletin "defnedemezsin" dediği cesedi defnetmek. Kardeşinin bedenine sahip çıkmak. İki bin beş yüz yıl önce yazılmış bir oyunun sahnesini, İstanbul'un bir mahallesinde, isimsiz kadınlar yeniden sahneledi.Bu sahneye iyi bakın. Antigone’den bugüne değişmeyen o kadim çatışma aslında bu. Devletin ve cemaatin bedenler üzerindeki mülkiyet iddiasına karşı, kadınların onur savunması. Bedenleri teslim etmediler; Fatmanur’u ve Hifa’yı son kez kendi şartlarıyla, kendi ellerinde taşıdılar.
Ölenin onuru, dirilerin insafına ve vicdan azabına sığmayacak kadar büyüktü.
Ve şimdi o soruya dönelim: Fatmanur Çelik kendi şartlarıyla mı yaşadı?
Hayır. Yaşayamadı. Şartları başkaları belirledi: Tarikat belirledi, baba belirledi, koca belirledi, bakanlık belirledi, hâkim belirledi. Fatmanur bütün bu şartlara karşı koşmaya çalıştı ama koşacak zemini yoktu.
Sığınma talebinde bulundu, yer yoktu.
Hukuki destek aradı, parası yoktu. Medyaya çıktı, sesi bir süre yükseldi sonra... Yoksulluk, bu mücadelenin duvarlarını daha da aşılmaz kıldı. Kimsenin adını koymadığı bu yapısal yalnızlık, onu usul usul tüketti.
Fatmanur’u hayattan koparan sadece o kişi değil; tarikat ekonomisinden beslenen, laikliği kağıt üzerinde bırakan, kadını sadece "itaat eden bir beden" olarak gören o devasa ekosistemdi.
O zaman şunu sormalıyız: "Kendi şartlarıyla yaşamak" gerçekte kimin için mümkün? Hangi kadın için? Eğitimli, varlıklı, şehirli, korunaklı kadın için mi? Eğer cevap evetse o zaman "kendi şartları" bir sınıf ayrıcalığıdır ve biz bunu dürüstçe konuşmak zorundayız.
Fatmanur'un tek gerçek "kendi şartı" şu oldu: Ölümünü kendi ağzıyla tanımladı. "İntihar demeyin." Bu, ondan çalınan her şeyin içinde, ona kalan son şeydi. Bir cümle. Ve o cümleyi bıraktı geride.
Devlet "intihar" dedi.
Fatmanur zaten söylemişti.
Şimdi biz ne diyeceğiz?
Yazar Notu: Ülke gündemi, bir infaz mangasının hızıyla değişiyor. Fatmanur ve Hifa’nın sahil şeridindeki ayak izleri, yeni bir "manşet" fırtınasıyla çoktan silindi. Hafızamız bir kelebeğin ömrü kadar , öfkemiz ise sadece bir tweet boyu.
Adalet için de kayıp ilanı versek yeridir!
Bu satırlar yazılırken, o "saygın" fail hâlâ elini kolunu sallayarak aramızda dolaşıyor!!!
İlginizi Çekebilir