© Yeni Arayış

İstanbul neden tasarlandıkça parçalanan bir şehir?

Neydi 20. yüzyılın hayali? Şehirleri, yaşam çevrelerini evler gibi düzenlemek... Eşyalar gibi tasarlamak!... Ancak bu hayaller hiç bir zaman gerçekleşmedi. Şehirler yalnızca bu hayallerin şiddetine maruz kaldı. Bu sayede kamu ilişkilerini, imkanlarını kullanarak imtiyaz sahibi olan, kendi kamu yararı kavramını temsil eden sınıflar ortaya çıktı. Bu durumda giderek bir hurdalığı andıran şehirde hala planlamadan, mimarlıktan söz edilebilir mi? Ya da tersinden soralım: İşaretsizleştirici ve nesneleştirici bir şiddet altında hurdalığa dönen şehir nasıl yeniden neo-liberal saldırılara karşı dirençli bir hale getirilebilir?

Bir zamanlar güzelliğinden söz ettiğimiz İstanbul’un manzarasına baktığımızda ister istemez şu soruyu soruyorsunuz: “Günümüzde bir hurdalığı andıran bu şehirde hala planlama, mimarlıktan söz edilebilir mi?”

Şehrin manzarası belki bir hurdalığı andırıyor ama İstanbul’da planlama, mimarlık gibi uğraşların ortadan kalkmadıkları, hala var oldukları kesin. Üniversitelerde bir dolu şehir planlama, mimarlık fakülteleri var. Ayrıca bir dolu mimarlık, planlama ofisleri, belediyelerin bu işler için çok sayıda uzmanı çalıştırdıkları kurumları, dünyada kolay kolay her şehre nasip olmayacak ölçekte devasa bütçeleri var.

Eğer öyleyse bu paradoksun arkasında ne olabilir?

Zannedersem en temel sorun bunun bir paradoks olduğunun fark edilmemesi. İktidarlar ve siyasi tercihlerle ilgili olarak gösterilerek bu çelişkinin perdelenmeye çalışılması. Böylece çözüm diye gösterilenlerin gerçekte sorunun kendisi olduğu fark edilmiyor.

Bir zümrenin kamu yararı kavramını temsil eden tasarlama ideallerinin karşıtını motive ettiği, popülist politikaları motive ettiği görülüyor.

O zaman bu paradoksun kökenlerine gitmeyi deneyelim:

Neydi 20. yüzyılın hayali? Şehirleri, yaşam çevrelerini evler gibi düzenlemek... Eşyalar gibi tasarlamak!... Ancak bu hayaller hiç bir zaman gerçekleşmedi. Şehirler yalnızca bu hayallerin şiddetine maruz kaldı. Bu sayede temsil perspektifi kaybedildi, kamu ilişkilerini, imkanlarını kullanarak imtiyaz ve güç sahibi olan bir sembolik sınıf ortaya çıktı.

 

Bu durumda yönetimler kamusal niteliklerini kaybetti. Bu tasarlama idealleri ve pratikleri ile şehirler birbirinden ayrı, seksiyonlaşmış, güç yoğunlaşmalarının bir gösteri alanına dönüştü.

Bu durumda hala bu ideallerden söz edilebilir mi?

Ya da tersinden soralım: İşaretsizleştirici bir şiddet altında kalan şehirler nasıl ve hangi yöntemlerle yeniden dirençli bir hale getirilebilir?

Bu soru zannedersem şöyle de sorulabilir:

Temsili sorunsallaştıran, modernliği bir “okuma kılavuzu”na kavuşturan, şehirle, yerle, farklı kamu yararı kavramları arasında ilişki kuran, nesneleştirici olmayan ve tarafları yeni bir eşiğe taşıyan, farklı öncelikleri yan yana getiren, temsilleri sorunsallaştıran, yani işaretsizleştirici bir şiddet içermeyen bir planlama praksisi nasıl oluşturabilir?

Bu soruyu cevaplandırmak için planlama ve mimarlık gibi uğraşların günümüzde nasıl bir paradigmatik dönüşüm geçirdiklerine bakmakta yarar olabilir.

Şehirlerin karmaşık ağ dokuları imar planlarıyla askıya alındı

Günümüzün tanınmış mimar ve şehir düşünürlerinden biri olan Rem Koolhaas, geçtiğimiz yüzyılın ideolojilerinin, toplulukları tasarlama ideallerinin yarattıkları krizlerle ortadan kalkmadıklarını, arka plana çekilerek “kutsal” bir bagaj olarak işlev gördüklerini söylüyor. Bugün bu ideallerinin geri plana çekilerek eskisinden daha farklı bir rol oynadıklarını, şehirlerin anlam dünyasını askıya aldıklarını gözlemlemek mümkün. Bu askıya alma halinin bir uzantısı olan şehirleri tepeden inme imar planları ile tasarlama hayali de Koolhaas'ın günümüzde “hurda-şehirler” adını verdiği durumun müsebbibi.

19. yüzyıla gelene kadar şehirler kendi imgelerini resmeden pratiklerle, karmaşık ağ dokuları olarak gelişti. Modern kamu yönetimleri ve şehir planlama teknikleri karmaşık ağ sistemlerini daha çok mühendislik işlevlerine benzetebileceğimiz tekniklerle düzenlemeye, yönetim işlevlerine eklemlemeye çalıştılar. İlerleme fikri böyle ortaya çıktı. Yani bir tür temsil alanlarının genişlemesi, iktidarların semantik (ideolojik) ve pratik olarak askıya aldıkları bu ağlara nüfuz etmeleri anlamında.

Bu açıdan ilk belediyelerin ve şehir hizmetleri modelinin modern kamu kavramının “kuluçka alanları” oldukları iddia edilebilir. Kamu modeli, kurumları bu şekilde bürokratik uzmanlık işlevleriyle tanımlandı. Yönetim işlevleri güvenliği sağlamak, çöpleri toplamak yolların düzenine karar vermek, havagazı, su borularının yerlerini ve çaplarını belirlemek gibi teknik denebilecek işlerin yapılmasından ibaretti.

Şehirlerde ilk defa kadastro haritaları yapıldı, mülkiyetler kamu sisteminde tescillendi ve güvence altına alındı. Ulaşım, altyapı, sosyal hizmet, eğitim, sağlık tesisleri planlandı. Caddeler, sokaklar, meydanlar, parklar düzenlendi. Bunların neredeyse hepsi bir otoritenin altında, mevcut bir düzenin uzmanlık üst-dilleri ile temsiline ve yönetilmesine dönük tekniklerdi.

Modern mimarlığın öncü kişilerinden biri olarak kabul edilen Le Corbusier 1930’larda evlerin “yaşamak için makineler” olduklarını iddia ediyordu ve otomobil, düdüklü tencere, uçak... gibi dizisel üretilen nesnelere olan hayranlığını hiç gizlemiyordu. Dediğim gibi böyle bir modernlik hiç bir zaman gerçekleşmedi. Bu durumun yalnızca bir istisnası bulunuyordu: Yüzyıl ortasında ünlü mimarlık eğitimcisi ve kuramcısı Viollet-le-Duc’ün ünlü 12 ciltlik ansiklopedik sözlüğünün birinci cildindeki “diziliş” (alignement) maddesinde söylediği gibi. Büyük savaşlardan, depremlerden, yıkımlardan, felaketlerden sonra!

Bu hayaller gerçekleşmedi ama onlar sayesinde şehirsel ilişki ağları temsillerle denetim altına alındı. Bunların her biri ayrı bürokratik işlevlere dönüştürülerek.

Bunun yanında eğitim, din gibi kurumlar kendisini resmeden imgeleri ideolojik prototiplere dönüştürdü ve böylece de yetkiler merkezde toplantı, yerellikler askıya alındı. Ulus-devletler işaretsizleştirici ve merkeziyetçi politik pratiklerle, güçlü bürokrasilerle kurumsallaştırıldı. Bu durumda şehirlerin düzenlenmesi de imar planlarıyla, fiziksel çevreye dönük, yerle temas etmeyen, süreç odaklı olmayan metafizik bir hal kazandı. Şehirler eşyalar gibi tasarlanamadı ama bu hayallerin -özellikle de güçle birleştiklerinde- şiddetine maruz kaldı.

Dediğim gibi bu hayaller hiç bir zaman gerçekleşmese de yarattıkları şiddet ile zenginlik dağıtan “sihirli bir değnek” gibi imar imtiyazları ile muazzam gelir transferleri yarattı.

Birileri masanın üzerindeki örtüyü çekti, porselenleri, camları yere düşürüp tuz buz etti

2007 yılındaydı zannedersem, Saskia Sassen dönemin başbakanın da katıldığı TOKİ’nin düzenlediği Konut Kurultayı’nın giriş konuşmasını yaparken İstanbul’da gördüğü manzara, TOKİ konutları ve Tarlabaşı, Sulukule, Ayazma mahalleleri kentsel dönüşüm projeleri karşısında şaşırdığını, sorunun “çözüm” diye sunulanlar olduğunu ifade etmişti.

Elbette ki hayallerin kendi başlarına şiddet yaratmaları mümkün değildi. 19. yüzyılda bu hayaller yönetimler katındaki uzmanlık işlevleriyle iş görüyorlardı. Günümüzde, sembolik dünyanın, uzmanlıkların, üniversitelerin, medyanın iktidar, güç ve çıkar ile örtüştükleri koşullarda şehirleri tasarlama idealleri tam tersine döndü.

Yalnızca imarla ilgili muazzam gelir transferi yaratan konularda değil, kültürel faaliyetlerde bile merkezi yönetimin ve belediyelerin organlarının ayakları birbirlerine dolanmış vaziyette. Belediyeler de merkezi yönetimlerin kopyalarına dönüştü.

Yönetim birimleri arasında dahi ilişki kalmadı. Yerel kamu sahaları parçalandı.

Şöyle bir düşünün: Evinizin kapısını ayrı, pencerelerini ayrı, mutfağını, tuvaletini, salonunu birbirinden ayrılmış ve her birini başkaları düzenliyor ve kullanıyor. Üstelik sizin paranızı alıp istediği gibi harcıyor. Siz olsa olsa yaşadığınız evdeki eşyalardan biri gibisiniz. Kimi zaman itilip kakılıyorsunuz.

Türkiye’de şehirlerin durumu buna benziyor.

Toplulukları tasarlama idealleri arkasına saklanan soylulaştırıcı güçler sanki kendi aralarında mücadele ediyormuş gibi yaparak şehirler, doğal alanların yağmalanmasını perdeliyorlar. Bu yüzden Türkiye’nin -en ücra köşesine kadar- her bir tarafı bir savaş alanına dönmüş vaziyette. Üstelik bu sahada başka coğrafyalarda olduğu gibi bu savaştan dersler çıkarmak için de bir çaba yok. Bu nedenle felaketlerin sonuçlarının telafisi imkansız hale geliyor. Yerel kamu sahası oraya buraya atılmış, yığılmış parçalardan oluşan bir hurdalığı andırıyor.

Şehirle ilişki kuran bir planlama praksisi nasıl oluşturabilir?

Oysa başka yerlerde mesela AB ülkelerinde, hukukun üstün olduğu rejimlerde durum pek böyle değil. Merkezi veya bölgesel yönetimler diyelim ki çevre konusunda bir program başlatıyorlar, bunun içinde her yönetimin kendi sorumluluklarını ve yetkileri belli. Yereldeki uygulamaları belediyelere bırakıyorlar.

Ama başı boş bir şekilde değil. Üzerlerine düşen koordinasyon ve kapasite geliştirme görevlerini yerine getiriyorlar. Her kamu yönetimi birbiriyle türdeşleşmeyen işlevler yerine getiriyor.

Türkiye’de ise belediyeler de merkezi yönetimlerin bire bir kopyaları gibi.

Bu durumda sorulması gereken soru şu: İşaretsizleştirici bir şiddet altında hurdalığa dönen şehirler -parçalar yeniden bir araya getirilerek- nasıl bu neo-liberal saldırıya karşı dirençli bir hale getirilebilir?

Bu sorunun hukuk toplamlarında çok basit bir cevabı -ve İstanbul’da da çok değerli bir örneği- var. 30 yıl önce İstanbul’da gerçekleşen Birleşmiş Milletler Habitat 2 (İnsan Yerleşimleri) Zirvesi sonrasında sivillerin katılım alanındaki ağlaşma deneyiminin büyük başarısından sonra gerçekleştirilen Fener-Balat Rehabilitasyon Projesi.

AB ve UNESCO desteği ile ve uluslararası katılım normlarına göre gerçekleştirilen -ve bu nedenle de kendi av sahası gibi gören imtiyazlı milli seçkinleri fena halde rahatsız eden- bu proje bir fikir verebilir:

 

1. Bu çalışmada çok yönlü, çok öncelikli bir program için yerel ile temas eden misyon odaklı bir yapının oluşturulması amaçlandı.

(Neden? Bir şehirsel uygulamanın amacı, uzmanlardan ne talep edileceği belirlenmeden ne yapılacağı başka türlü nasıl bilinebilir?)

2. Neyin amaçlandığını, yani çerçevelendirmeyi bağımsız uzmanlar, kamu tarafı yerel halkın temsilcileri ve katılımla gerçekleştirdi. Bu çerçevelendirme aşaması da açık uçlu geliştirildi. Alternatif yaklaşımlar tartışıldı, değerlendirildi ve izlendi.

(Neden? Bu ilişkiler kurulmadan, farklı öncelikler bilinmeden içeriklendirme nasıl yapılabilir, uzmanlar başka türlü nasıl çalışabilir?)

3. İçeriklendirme, plan ve proje faaliyetleri çerçevelendirme aşamasında öngörüldüğü gibi, normlara uygun koşullarda açık uçlu olarak gerçekleştirildi.

(Neden? Bilişsel uğraşların deneyselliğinin geliştirilmesi, alternatiflerin ortaya konması toplulukların kendi gelecekleri hakkında söz sahibi olmaları başka türlü nasıl mümkün olabilir? Örneğin yalnızca atıkların yönetimi için dahi neden yaratıcı fikirler, deneyimler geliştirilmesin?)

 

4. Uygulama ise içerik ortaya çıktıktan sonra, onunla ilişki içinde bu yerel misyon odaklı yönetim organının denetimi altında yapıldı. Yükleniciler, şirketler planlama ve projelendirme işlerini üstlenemezler.

(Neden? Projesi, tanımı, ne yapılacağı belli olmadan bir uygulama başka türlü nasıl ihale edilebilir? Bunlar bilinmeden kapalı uçlu ihale süreçlerine nasıl geçilebilir?)

5. Bu projede kamu adına, kamu imkanlarını kullananlar yaratıcı işlere katılamadılar. Kamu-özel karışımı ilişkilerin müktesabata göre yolsuzluk anlamına geldiği açıklandı. Mesela koruma kurulu başkanı hem karar verici hem proje müellifi olamadı. (Neden? Hukuk düzeninde hem karar verici, hem içerik üreticisi nasıl olunabilir? Planlama ve projelendirme gibi fikir üretimi faaliyetlerinin güçle veya çıkarla örtüşmeleri durumunda kararların kamusal nitelik kazanmaları nasıl mümkün olabilir?)

Şimdi gelin bir de İstanbul’da iktidar ve imtiyazlı çıkar gruplarıyla hazırlanan imar planlarını, kentsel dönüşüm projelerini hayal edin!

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER