İskoçya yazıları (3): Glasgow’da resim, zaman ve yürüyüş
GEZİBir röportajında, “ben resim çizerek hayatta kalabildim,” diyen Marianne’in soykırım esnasında yaptığı resimleri görmek üzücü olduğu kadar da çarpıcı. Kelvingrove’da soykırımı anlatan çeşitli sanat eserleri de gördüm, bunlar da çok beğenilesi -ve, tabii, eşzamanlı olarak kahredilesi- işlerdi. Glasgow’un keşfedilmeyi bekleyen sokakları, görülmedik binaları… Bu şehirde daha kimbilir neler vardı…
Glasgow’a geldiğim anda buraya sadece iki gün ayırmakla büyük bir hata yaptığımı anlamıştım.
Nedense çeşitli yerleri gezmek için bir-iki günün fazla fazla yeterli olduğunu söyleyen insanlar vardır, ben aslında bu tip hurafeye pek kulak asmam ama nasıl olduysa oldu, bir hafta geçirsem sıkılmayacağım şehre gönlümce gezebilecek vakti ayırmadım.
Neyse, laflayacak vakit yok, hemen Glasgow’u gezmeye başlayalım.
“Yeşil vadi” anlamına gelen Glasgow’da görmemiz gerek ilk yer, Katedral.
Böylece, Glasgow’un azizi Mungo ile tanışacağız.
Gerçi, İskoçya’nın azizi Andrew’dür, bayraktaki çapraz olan Andrew’ün haçı.
Geçmeden şu bayrak konusuna bir bakalım derim.
Birleşik Krallık bayrağına baktığınızda İngiltere’nin, İskoçya’nın ve İrlanda’nın -Galler yoktur- haçlarının üst üste çakıldığını görürsünüz.
İngiltere’nin bayrağı beyaz zemin üzerine kırmızı haç (George), İskoç bayrağını temsil eden lacivert üzerine beyaz haç (Andrew), İrlanda’nınki ise beyaz üzerine kırmızı çapraz haçtır (Patrick).
Bu sayede, Union Jack denen Birleşik Krallık bayrağına bakan bir İngiliz de, İskoç da, İrlandalı da kendi bayrağını görür ve bu sayede birlikteliği benimser.
Mungo’nun adı verilen Katedral, 12. yüzyıldan kalma.
Rivayete göre, Glasgow’u 500’lü yıllarda bu Mungo adlı keşiş kurmuş.
Güzel, görülesi bir katedral.
Katedral’in yanından inen Duke Street, bir süre sonra George’a dönüşerek bizi şehre bağlayacak.
Bu yürüyüş esnasında göze çarpmaması mümkün olmayan tek şey sanırım Strathclyde Üniversitesi’nin tabelasını taşıyan çeşitli yapıları.
Cylde, Glasgow’un etrafına kurulduğu nehir, “strath” ise bu şehrin “vadi” olduğunu tasdik ediyor.
Böylece, Duke’ü bitirip George’tan yürümeye devam edebiliriz.
Biraz ileride George’u dik kesen iki alışveriş caddesi çıkacak karşımıza: Buchanan ile Queen.
Buradaki mağazaların birinden kendime tüvit bir ceket aldım.
İskoçya benim için her şeyden önce tüvit -Harris tweed- ve Cesuryürek filmiyle ölümsüzleşen William Wallace’tır.
İskoçya’ya gelmeden önce her yerde William Wallace’a dair bir şeyler bulabileceğim kanaatindeydim, heyhat, Wallace’ın “özgürlük” çığlığı Glasgowluların gündeminden çoktan çıkmış gibi geldi.
Buna şaşırdığımı ifade etmeliyim.
Şimdi artık buradan şehrin diğer tarafına doğru yollanalım ve biraz tablolara bakalım.
1900’lerin başında inşa edilen Kelvingrove, kırmızı rengi ve gösterişli cephesiyle etkileyici bir bina.
Nedense, Kelvingrove’da Dali’nin çarmıha gerilişi farklı bir açıdan resmettiği tablosunu öne çıkarmışlar -o kadarki bu tabloya özel bir oda tahsis etmişler.
Oysa, Kelvingrove sadece Dali’den ibaret değil.
İskoç bölümünde “Glasgow Renkçileri” -Glasgow Colorists- denen bir grupla tanıştım.
Renkçiler esasen dört kişi: Samuel Peploe, Francis Cadell, Leslie Hunter ve JD Ferguson.
Bunların eserlerinde yoğun bir Fransız -özellikle de Matisse- etkisi görülüyor.
İçlerinde Cadell’in “İç Mekân: Turuncu Perde” tablosu gibi bazı beğendiklerim olsa da Renkçiler bana “çok” değil “fazla” Fransız geldikleri için tarzlarına pek ısınamadım -gene de, üstüne yazmaya değer.
Başka beğendiğim İskoç ressamlar da vardı.
Mesela, Sam Bough adlı bir ressam, İskoçya’nın milli şairi Burns’ün doğduğu köy evini resmetmiş.
Öte yandan, resim deyince benim en sevdiklerim Hollanda Altın Çağı’dır, bir de, Monet başta empresyonistlerdir.
Kelvingrove’da ikisini de bulmak şaşırtıcı olduğu kadar mutluluk vericiydi; böylece, Rembrandt, Monet, Van Gogh, ayrıca Renoir, Pissarro derken insan adeta efsunlanıyor.
Adını ilk kez yine Kelvingrove’da duyduğum Marianne Grant’in üzerinde de biraz duralım istiyorum.
Marianne’in çalışmaları daha sonra Yaşamak için Çizdim -Painting for My Life- başlığıyla yayımlanmış.
Marianne Grant, 1939’da, Prag’da öğrenim gören bir resim öğrencisidir.
Naziler, Çekoslovakya’yı işgal edince Nürnberg Yasaları gereği Marianne’in mezun olamayacağını söylerler.
Marianne okuldan atılır, üç sene sonra da kendini milyonlarca Yahudi gibi toplama kamplarında bulur.
Theresienstadt’tan Bergen-Belsen’e ve Auschwitz’e gönderilir.
Fakat Marianne resim yapmaktan vazgeçmez, gönderildiği her kampta, soykırıma direnmenin yolunu resimde bulur.
Savaştan sonra İsveç’e iltica eder ve tasarımcılığa başlar.
1951’de bir Almanya Yahudisi ile evlenip Glasgow’a yerleşir.
Marianne’in 1942 ile 45 arasında toplama kamplarında esirken çizdiği resimlerin bir bölümü -Theresienstadt ile Bergen-Belsen’dekiler- bugüne ulaşmış.
Bir röportajında, “ben resim çizerek hayatta kalabildim,” diyen Marianne’in soykırım esnasında yaptığı resimleri görmek üzücü olduğu kadar da çarpıcı.
Kelvingrove’da soykırımı anlatan çeşitli sanat eserleri de gördüm, bunlar da çok beğenilesi -ve, tabii, eşzamanlı olarak kahredilesi- işlerdi.
Kelvingrove’un orgu da çok meşhur.
Saat birde org resitali vardı, onu dinledik.
Kelvingrove’un karşısında Adam Smith ile James Watt’ın ders verdikleri Glasgow Üniversitesi’nin görkemli binaları…
Glasgow’un keşfedilmeyi bekleyen sokakları, görülmedik binaları…
Bu şehirde daha kimbilir neler vardı…
Hepsi, bir sonraki gelişe kaldı.
İlginizi Çekebilir