Halk yönetimlerinin demokrasi ve otokrasi ile sınavı
SİYASETGünümüz popülist liderlerinin "saf halk" tasavvuru ile demokratik çoğulculuk arasındaki varoluşsal savaş... Alfred Cuzán’ın "Siyasetin Beş Yasası" ışığında, tüm hükümetlerin aslında birer azınlık hükümeti olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Referandumların demagogların elinde nasıl bir silaha dönüştüğünü ve gerçek halk yönetiminin neden sadece muhalefete saygı duyulan bir iklimde yeşerebileceğini tartışıyoruz.
Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız bu yılda dünya çok büyük ölçüde, devletlerin halk egemenliği ilkesine göre yönetilmesini kabul etmiş bulunuyor. Bu yeni bir olgu da değil, ama Jean Bodin’in 16. yüzyılda egemenliği doğal haklar ve özellikle mülkiyet hakkı ile bağdaştırarak uygulamak önerisinden ve liberalizme kapı açan bu yaklaşımından beri, devlet yönetiminde kim, neden ve nasıl egemen olmalıdır soruları tartışılmaya devam ediyor. Onun ölümünden sonraki iki yüzyıl içinde egemenlik hakkının Tanrı’dan ilahi güç alan Kral’da olmayıp, halkta olduğu iddiası hem siyasal felsefede güçlendi, hem Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Fransız Devrimi’nden sonra kurulan cumhuriyetlerde genel kabul görmeye ve uygulanmaya başladı. Ancak halkın yönetiminin kapsamı veya şümulü için önem arz eden halk kimdir sorusu güncelliğini hiç kaybetmediği gibi, halk yönetimin hangi araçlar, mecralar ve yöntemler kullanılarak yapılacağı da sorgulanmaya devam etti.
Halk yönetimindeki “halk”ı tanımlamak
Halkın egemenliği ve yönetim hakkından bahsetmek için halkın kim veya kimlerden oluştuğuna karar vermek gereklidir. Bu konuda ilk yazılı anayasayı üreten Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nde halk, insan (human being) topluluğu olarak tanımlanırken, bunun hem doğal (biyolojik) hem hukuki kişileri içerdiği ifade olunmuştur. Ancak 1787’den 1860’ların sonuna kadar ABD yönetimleri Afrikalı köleleri, birkaç kuşaktır Amerika’da doğup büyümüş olsalar da “halk”tan veya onun siyasal uzantısı olan seçmenlerden kabul etmemiştir. Aynı uygulama Amerikan yerlileri, gençler ve kadınlar için de söz konusu olmuştur. İç Savaş (1865) sonrası bu uygulama sürerken Yüce Mahkeme’de görülen davalarda da Afrika kökenlilere eşit yurttaşlık ve seçmen olma hakkı tanınmadığı için ABD Congress’inde yapılan girişimlerle anayasa 14. kez değiştirilmiştir. ABD’nin hükümran olduğu topraklar üzerinde doğan kişilere vatandaşlık ve seçmen olma hakkının tanınması Congress’de yapılan yeni düzenleme ve onun Anayasa değişikliği olarak genel oyla kabulü sonunda 1860’ların sonunda gerçekleştirilmiştir. Ancak, tartışma bitmemiştir. Nitekim 1 Nisan 2026 günü, ABD tarihinde ilk kez bir ABD Başkanı olarak Donald J. Trump, Yüce Mahkeme’nin Anayasa’nın ünlü 14. değişiklik maddesinin yeniden görüşmelerine bizzat katılmış ve dinlemiştir. Ebeveynleri ABD vatandaşı olmayan bir kişinin ABD toprakları üzerinde doğması durumunda, ABD’nde geçerli olan (mer’i) vatandaşlık hukuku esasına (jus soli, doğumda toprak esasına dayanan vatandaşlık hakkına) göre otomatik olarak vatandaş olmasının mümkün olup olmayacağı Yüce Mahkeme tarafından günümüzde de bir inceleme ve tartışma konusu yapılmıştır. Başkan Trump İngilizce “birthright” denilen bu durumun değişmesini istemektedir; çünkü göçmen, sığınmacı veya kısa süreli turist çoçuklarının ileride vatandaşlık haklarını seçmen olarak kullandıklarında ABD aşırı sağına ve onun partisi olan Cumhuriyetçi Parti ve başkan adaylarına oy verme eğiliminde olmadıklarını düşünmektedir.
Görüldüğü gibi 250 yıl boyunca dahi halk, etnik aidiyet, vatandaşlık, seçmenlik gibi farklı kimlik ve statülerin ilişkisi sorunlu olmaya devam edebilmekte ve sürekli tartışma konusu üretmektedir. 19. yüzyıldan itibaren önce Rusya’da, bilahare ABD’nde ortaya çıkan popülist siyasal hareketler ise kendi halk tanımlarıyla bu sorunu daha da karmaşık hale getirmişlerdir. Popülist siyasal hereketler ve siyasetçilerine göre bir devletin tüm vatandaşları halkı oluşturmamaktadır. Halk sadece saf ve temiz, siyasal seçkinler tarafından kültürleri yozlaştırılamamış olan yurttaşlardan ibarettir. Bu konuda Werner J. Müller’in[1] aktardığına göre, anarşist Bakunin en köktenci (radikal) tanımı vermiştir: “… Halk denince benim aklıma burjuva uygarlığı tarafından kirletilmemiş olan ayak takımı ve hergeleler (scounderels and dregs) gelmektedir” demiştir. Sorunu daha farklı bir zorluğa iten temel bir tanım da halkın herhangi bir topluluk olmayıp kollektif bir içerikte olduğu vurgusudur. J. J. Rousseau tarafından önerilen halkın siyasallaşarak oluşturduğu milletin sahip olduğu “volonte general” (genel irade), ortak kollektif bir iradenin mevcut olduğu ve bu iradenin egemenliği ile yönetimin gerçek meşruluğa sahip olacağı savıdır. Sorun bu tür bir ortak kollektif iradenin mevcut olup olmadığı, eğer mevcutsa da bunun nasıl ifade olunabileceğidir.
Halk, millet ve iradesi ne anlama geliyor?
Günümüz siyasetinde sık sık ifade olunan bu Rousseaucu milli irade kavramı bir ulusal seçmen kitlesini adeta tek bir kişiye indirgemektedir ki, bu yöntembilim açısından çok sıkıntılı bir varsayımdır. İrade bireye özgü bir nitelikte olan bir şey yapıp yapmamaya karar verebilme yetenği ve gücüne işaret eder. Seçmen olan bir kişinin iradesi olduğu varsayılır ve bunu da yaptığı tercih ile oy pusulasına yansıtabildiği kabul edilir. Sonra her seçmenin yaptığı tercihleri içeren oy pusulaları toplanır, adaylara ve/ya partilere verilen oylar sayı ve yüzde olarak hesaplanabilir. Ancak bu durum ortak kollektif bir iradeye mi işaret etmektedir? Yoksa ortak bir paylaşımı olmayan, tekil kararların çoğulculuğuna mı işaret etmektedir? Ortak kollektif irade demek, tüm seçmelerin topluca, kendiliğinden (spontan olarak) aynı tercihi yapmaları anlamını taşır. Bu durumda sandıklardan tek bir aday veya partiye verilmiş oylar çıkar ve seçmenlerin %100’ü özgür ve adil bir seçime eksiksiz katılır ve tek bir adaya veya partiye oy verirse, o zaman ortak bir iradeden bahsedilebilir. Bu durum sadece içinde hiçbir tercih içermeyen, tek bir aday veya partinin yarıştığı, çok partililiğin mevcut olmadığı, muhalefetin de bulunmadığı totaliter ülkelerde, bazen mümkün olmaktadır. Kuzey Kore’de Mart 2024’te yapılan son seçimlerde bu tür bir sonuç ortaya çıkmıştır. Ancak burada seçmenin ne kadar özgür iradesiyle davrandığı sorgulandığı gibi, bu seçimlerin demokratik bir yarış olmadığı da genel kabul görmektedir. Siyaset biliminde bu tür seçimlere plebisit adı verilmekte olup, bunlar özgür ve adil demokratik seçim olarak kabul görmemektedir.
Demokrasilerde yapılan seçimlerde çoğulcu bir görüntü ortaya çıkar. Ortak kollektif iradenin oluşması da kamu politikalarına uyarlanması da zaten mümkün değildir. Bunu Joseph Schumpeter (1943) Capitalism, Socialism, and Democracy adlı kitabında bir örnekle göstermiştir. Örneğin, herkesin kabul edebileceği bir soru soralım: Hayatınızı sağlıklı olarak yaşamak için gerekli kamu politikalarının hayata geçirilmesini ister misiniz? Buna kim hayır diye yanıt verebilir; hasta, sakat veya yatalak olarak yaşamayı tercih eder? Ancak, bu durumda insanlara o zaman tütün ürünlerini kullanmanızı, alkol tüketmenizi yasaklayacağız, hastalıklardan korunmanız için çok sayıda aşı yapılmasını sağlayacağız, bazı organlarınızı belirli yaşlarda ameliyatla alacağız denildiğinde, bunları kabul eden oranın %100’ün (ortak kollektif iradeyi temsil eden oranının) çok altında kalacağını ileri sürmek için kâhin olmak gerekmeyecektir. Hukuken de milli irade kavramı bir anlam taşımamaktadır; çünkü zaten millet kavramı halktan öte bir milli - devletin kuruluşundan itibaren tüm vatandaşlarını ve gelecekteki tüm vatandaşlarını da kapsayan bir siyasal tasavvuru içeren bir içeriktedir. Ölmüş ve doğmamış kişiler oy kullanamayacağına göre “milli irade”nin, hukuken seçimlerde ortaya çıkma şansı da yoktur[2].
Hiçbir demokratik seçimde iktidara gelen parti veya partiler seçmenin çoğunun oyunu almamışlardır. Bunun adeta bir siyasal bilim yasası olduğu Alfred Cuzan[3] tarafından ispatlanmış ve yayınlanmıştır. Demokratik seçimlerde katılma oranı pek çok pekişmiş demokraside %100’e yakın değildir. En fazla oy alan adaya veya partilere seçime katılanların yarısına yakını veya %50-55’i kadar oy verirler ki, bu oran tüm seçmenlerin yarısından azına takabül eder. Cuzan’ın önerdiği bilimsel yasaya göre demokrasilerde tüm hükümetler azınlık hükümetidir. Bunların denetimsiz, dengesiz olarak, etkili olmayan muhalefetle çalışmaları ve onlardan etkili hesap sorulamaması durumunda, aldıkları oy oranı, muhalefetten ne kadar daha çok olursa olsun, ortaya sadece bir azınlık sultası çıkarır.
Halk yönetimi için en fazla başvurulan düzenleme siyasal temsil ve seçim olmakla birlikte, bu süreçlerin kullanımında da bir çok sorun ortaya çıkabilmektedir. İlk kez halk tarafından doğrudan verilen genel oy örneği olan çağdaş referandum 1799 Fransız referandumudur. Bu referandum bir asker kökenli siyasetçi olan general Napolyon Bonaparte’ın Parlamento’yu es geçerek ve bilahare imparator olarak tek başına yönetimini meşru kılmak için halk oyunu kullanmasına vesile olan ilk adımı teşkil etmiştir. Referandumun demokrasi ile yönetimi değil, halkın oyuyla demokrasiyi yok ederek otokrasiyi yerleştirmek üzere kullanılmak için icad edildiğini görmekteyiz. Ancak, demokratik bir anayasa içinde ve demokrasinin siyasal katılma, temsil ve muhalefet süreç ve uygulamalarını zedelemeyecek biçimde, referandumlara yer verilirse, o zaman halkın kamu politikaları üzerindeki etkisini artıran ve doğrudan demokrasiye yakın bir uygulama olarak referandumlar kullanılabilir. Bu çerçevede olmayan referandumları İngiliz Başbakanları İşçi Partili Lord Atlee de, Muhafazakar Partili Lady Thatcher da demagog ve şarlatan siyasetçilerin elinde birer oyuncak ve otoriter uygulamalara imkan veren araç olarak tanımlamışlardır[4]. Dolayısıyla referandum önerildiğinde, ülkenin siyasal koşulları, önerenlerin gerekçeleri ve amaçları iyi anlaşılmak ve değerlendirilmek zorundadır; yoksa, her referandum önerisinde halk oyunu anlamlı ve demokratik olarak kullanıma açan bir keramet olduğunu düşünmek büyük bir hatadır ve otokrasiye giden en kestirme yollardan birisi olabileği unutulmamalıdır.
Sonuç: Halk Yönetimi ve Demokrasi
Halkın oyuna başvurarak yönetmek her zaman demokrasi olarak yönetmek değildir. Dünyadaki hemen her ülke egemenliğini halka dayadığını iddia etmektedir; seçim de yapmaktadır, ama dünyamızda ancak 25 - 30 kadar sorunsuz demokrasi mevcuttur. Bugün dünyada yapılan seçimlerin çoğu ne adil ne de serbest (özgür iredeye dayalı) olmayan koşullarda yapılmaktadır. Muhalefete saygı duymak, onun etkili çalışmasını sağlamak için gerekli koşulları yaratmak, iktidardan etkili hesap sorulmasını sağlamak giderek zorlaşmakta ve demokrasiyle yönetimin koşulları tehdit altına girmektedir. Demokrasi ile yönetimde esas olan ve en büyük zorluğu oluşturan, siyasal partilerin ve adayların çoğulcu bir ortamda olabildiğince özgür bir biçimde seçmenlerin oyunu almak için yarışmaları sonrasında, seçmen tercihleriyle iktidar ve muhalefetin belirli bir süre için belli olması; bu süre zarfında da eşgüdüm ve işbirliği yaparak bir arada çalışmalarının temin edilebilmesidir. İktidar – muhalefet ilişkilerin düşmanlık, varoluşsal karşıtlık, ötekileştirme v.b. konuma gelmesi demokrasinin iyi yönetişiminin mümkün olmaması anlamına gelmektedir. Demokrasinin en önemli erdemlerinden olan iktidar ve muhalefetin sık sık munavebesi (alternation), uzun süreli iktidar veya muhalefetin mevcut olmamasıdır. Demokrasi halk yönetimi olacaksa, bu sadece bir kısımın, kesimin veya partinin yönetiminden ibaret olarak kabul edilemez. Demokraside yönetim bir kamu etkinliğidir, amacı kamu yararı (halkın tümü için yarar) üretmektir ve tüm halkın katılımıyla (halk tarafından) yapılan bir etkinlik olmak durumundadır. Siyasal katılmaya gösterilen hoşgörü ve saygı seçmenlerin siyasal kararların alınmasında kendilerini etkili olarak görmeleri ve hissetmelerine, adam yerine konulmalarına, kendilerinin fikir ve duygularının siyasal kararları etkilediğine inanmalarına ve demokrasinin çalıştığını kabullemelerine yarayacaktır. Siyasal katılma aynı zamanda muhalefet için de en kritik davranış ve süreçtir; muhalefet etkinlikleri de birer siyasal katılma davranışından ibarettir. Zaten bugün siyasaset biliminde en geniş kabul gören Robert Dahl’ın yaklaşımına göre tanımladığı demokraside, siyasal katılma ve temsil ile muhalefet demokrasiyi bir arada oluştururlar. Bunların üçünün de oluşması için halkın etkili, aktif ilgisi ve meşguliyeti (angajmanı) esastır. Bunun için de seçim süreçlerinde yarışan ve çatışan siyasal partilerin, seçim sonrasında bir arada, işbirliği ve eşgüdüm içinde tüm halk için, yani kamu yararını tesis için, bir arada çalışmaları, iktidar ve muhalefet işlevlerini etkili bir biçimde görmeleri esastır. Pekişmiş demokrasilerde aynı zamanda halk da kendi özel yaşantısında birbirleriyle gönüllü olarak kurdukları yüz yüze ilişkilerle, çekincesiz ve korkusuz olarak iletişimlerini sürdürerek, görüşerek, tartışarak, eleştirerek demokratik siyasetin şekillenmesine katkıda bulunurlar. Bunlar olmazsa, demokrasi basit bir seçim ve patronaj mekanizmasına, sandıksal bir etkinliğe (electoralism) dönüşerek yok olur. Demokrasinin erdemi veya üstünlüğü de zaten bu anlayışın hayata geçirilmesine bağlıdır.
Halk yönetiminin tek sonucu demokrasi değildir. Halkın çeşitli ve farklı tanımlarıyla yola çıkan popülistler, demokrasiymiş gibi görünen otokratik yönetimler kurmakta çok başarılı olmuşlardır. 1920’lerde İtalya’da, 1930’larda Almanya’da iktidara gelen aşırı sağcı ve etnik milliyetçi, hatta ırkçı partiler, siyasal katılmayı sınırlayarak, kendilerini tek ve meşru olan halk temsilcileri olarak sunup muhalefeti yok ederek iktidara seçmenlerin oyu ile gelmişlerdir. Seçmenlerin oyları her zaman demokrasinin hayatta ve ayakta kalmasına hizmet etmemektedir. Otoriter ve totlaiter rejimler de kendilerini halkın temsilcileri, hatta “gerçek halkın” en meşru temsilcileri olarak takdim etmişlerdir. Bu kırılganlığı bilerek ve dikkate alarak halk yönetimi, milli irade, genel oy, referandum, plebisit ve seçim gibi uygulamları değerlendirmek zorundayız. Bu uygulamalar demokrasiye yol açtıkları kadar halkın etkisiyle demokrasinin zayıflatılmasına, hatta ortadan kaldırılmasına da yardımcı olmuşlardır. Onun için bu süreçlere ihtiyatla yaklaşmak, her görüldüklerinde sorgusuz kabul etmemeye ve demokrasiyle karıştırmamaya dikkat etmek zorundayız.
[1] Müller, Jen – Werner (2016) What is Populism? (Philadelphia, Penn., University of Pennsylvania Press): 14.
[2] Bu konudaki hukukçuların görüşlerinin bir özeti için bakınız Alev Çoşkun (26 Mart 2026) “Yanlış anlaşılan milli irade” Cumhuriyet gazetesi.
[3] Cuzán Alfred G. (2015) “Five Laws of Politics.” PS: Political Science & Politics. Vol. 48, no:3: 416.
[4] The Economist’in (17 Ocak 2019) aktardığına göre Margaret Thatcher referandumu “…”...diktatörlerin ve demagogların bir aracı" olarak nitelendirmiş ve bunun azınlıklar için tehlikeli, parlamenter egemenliği ise yıkıcı olacağını söylemişti...”(yazar tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir). Aynı makalede daha önceleri de İşçi Partisi iktidarında Başbakan Clement Atlee’nin referendumun Britanya siyasetinin geleneklerine aykırı ve Nazilerin bir aracı olduğuna işaret ettiği belirtilmektedir
İlginizi Çekebilir