Gözlerimiz açık mı?
SİYASETBu ülke ya hukuku yeniden kuracak, ya da onun yokluğuna alışacak. Banksy’nin adamı hâlâ yürüyor. Bayrak hâlâ yüzünde. Ve o son adım hâlâ önünde. Ama insan sadece yürüdüğünde değil, nereye yürüdüğünü gördüğünde gerçekten yürür. Şimdi asıl soru şu: Gözlerimiz açık mı?
Bir sabah Londra’da insanlar uyandığında, şehirde yeni bir heykel vardı.
Gece gelmişti.
Kimse görmemişti.
Kimse yerleştirildiğini fark etmemişti.
Ve her zamanki gibi, yapan kişinin kim olduğu bilinmiyordu.
Banksy yine ortaya çıkmış, mesajını bırakmış ve kaybolmuştu.
Bir adam.
Elinde bayrak.
Ama yüzü o bayrakla kapalı.
Ve yürürken, bir adım sonra boşluğa basıyor.
Adam ilerlediğini sanıyor.
Ama aslında düşmek üzere.
Banksy’nin bütün meselesi bu zaten:
Görünmeyeni görünür kılmak.
Sistemin içinden değil, dışından konuşmak.
Ve en rahatsız edici gerçeği, en basit görüntüyle anlatmak.
Yıllar önce bir tablo yaptı.
Satıldığı anda kendi kendini parçaladı.
Çünkü sistem öyle bir şey ki,
ona karşı çıkan şeyi bile satın alıp etkisiz hale getirebilir.
Bir isyan metaya dönüşebilir.
Bir çığlık dekor olabilir.
O heykeldeki adama bakınca, Türkiye’de tanıdık bir his doğuyor.
Çünkü burada da bayrak var.
Burada da yüzler kapalı.
Ve burada da o son adım yaklaşıyor.
Ama bunu söylemeden önce şunu sormak gerekiyor:
Bir toplum bu noktaya nasıl gelir?
Kimse isteyerek kör olmaz.
Önce korku gelir.
Sonra umut.
Sonra o umuda o kadar çok yatırım yapılır ki,
onun çöktüğünü kabul etmek,
insanın kendisini inkâr etmesi gibi gelir.
Ve tam o anda, bayrak yüzü örtmeye başlar.
AKP bu ülkeyi yirmi yılı aşkın süredir yönetiyor.
Bir zamanlar sunduğu vaatler vardı: kalkınma, istikrar, güçlü devlet.
İnsanlar buna inandı.
Çünkü bir dönem inanmak için sebepler vardı.
Ama o dönem geride kaldı.
Bugün hukuk zayıf.
Kurumlar bağımsız değil.
Eleştiri, tehdit olarak görülüyor.
Ve bütün bunlar olurken,
MHP bu düzenin ortağı olmayı seçti.
Bu bir sapma değil.
Bir yönelim.
Ama asıl mesele yine de siyasetçiler değil.
Asıl mesele şu:
Bir toplum, kendi tercihlerinin bedelini ödemeye başladığında bile aynı tercihi sürdürüyorsa, orada ne korunuyordur?
Ekonomi kötüleşirken, adalet zayıflarken, özgürlükler daralırken aynı bağlılık devam ediyorsa, bu artık siyasi tercih değildir.
Bu, kimliğin savunulmasıdır.
İnsan, kendini inkâr etmemek için gerçeği inkâr eder.
Ve yargılanan insan, kapanır.
Daha az dinler.
Daha çok sarılır.
Bayrak biraz daha iner gözlerin üzerine.
Banksy’nin anonimliği bir tercih değil, bir mesajdır.
Bir yüz yok.
Bir lider yok.
Bir kült yok.
Sadece fikir var.
Çünkü bir isim olduğunda, o isim büyür.
Fikir küçülür.
Türkiye’de ise tam tersi oluyor:
Fikirler küçülüyor, liderler büyüyor.
Tartışma yerini sadakate bırakıyor.
Sadakat derinleştikçe, uçurum yaklaşıyor.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey güçlü bir lider değil.
Güçlü bir hafıza.
Dünü hatırlayan, çelişkiyi fark eden, vaat ile gerçeği karşılaştırabilen bir toplumsal bilinç.
Demokrasi, bir kişiye sadakat değildir.
Demokrasi, iktidarı sınırlayabilme iradesidir.
Bu irade yoksa, seçimler sadece bir ritüele, sandık ise bir dekor parçasına dönüşür.
Ve evet, bu noktada açık konuşmak gerekir:
Türkiye’de demokrasiyi ve hukuku yeniden inşa etme iddiasını en tutarlı biçimde ortaya koyan siyasi yapı bugün Cumhuriyet Halk Partisi (CHP).
Bu bir övgü değil.
Bir tespit.
Ve bu tespit, eleştirinin bittiği anlamına gelmez.
Tam tersine: alternatif olan daha çok sorgulanmalıdır.
Ama artık mesele tercih değil.
Eşik.
Bu ülke ya hukuku yeniden kuracak, ya da onun yokluğuna alışacak.
Banksy’nin adamı hâlâ yürüyor.
Bayrak hâlâ yüzünde.
Ve o son adım hâlâ önünde.
Ama insan sadece yürüdüğünde değil, nereye yürüdüğünü gördüğünde gerçekten yürür.
Şimdi asıl soru şu: Gözlerimiz açık mı?
İlginizi Çekebilir