© Yeni Arayış

Görünmez Örümcek Ağı: Sınıfsal İmtiyazdan Suç Ortaklığına (II)

Bu karanlık sofradan kalkış, şantaj edilenlerin o titrek korkaklığıyla ya da "başımıza ne gelir" telaşıyla mümkün değil. Masumiyetin bu denli sistematik bir ticaret kalemine dönüştüğü bir çağda, insan kalabilmek o sofranın kırıntılarıyla yetinmek değil; sofrayı bizzat devirme cüretidir. Artık sadece konuşmak yetmez; o kirli dişlilerin arasına vicdanın ve hakikatin sarsılmaz iradesini fırlatarak, bu sahte tanrıların mülkiyetine son vermek zorundayız.

Geçen hafta, "Tanrıların" o antik kibrinden bugüne sızan karanlığın izini sürmüştük. Ancak bu ağın sadece şantaj korkusuyla ayakta kaldığını sanmak, failleri mağdurlaştıran bir yanılgıdan ibaret. Karşımızda, korktukları için boyun eğenler değil; yasak olanı çiğnemeyi sınıfsal bir hak, toplumsal yasayı delmeyi ise en büyük "haz" olarak gören bir küresel suç aristokrasisi var. Jeffrey Epstein vakası; sermayenin, bilimin ve dinin aynı kanlı sofrada nasıl "gönüllü" birer suç ortağına dönüştüğünün en çıplak fotoğrafı.

Bu örümcek ağının kökleri, mülkiyetin sadece toprak ve paradan ibaret olmadığı, insanın bizzat insanın mülkü sayıldığı o karanlık tarihe dayanıyor. Avrupa aristokrasisinin Versailles’ın labirentlerinde inşa ettiği dokunulmazlık ile Osmanlı’nın son döneminde merkezi otoritenin uzağındaki yalı ve çiftliklerde kurulan, güçlü ağaların kendi keyfi kurallarını işlettiği o "özel hukuk", aslında aynı amaca hizmet ediyor: Gücün, toplumsal yasayı (Lacan’ın tabiriyle o sembolik Büyük Öteki’yi) hiçe sayarak kendi mutlaklığını ilan etmesi. Güç, ancak "çiğnenemez" denileni çiğneyebildiği sürece kendini "tam" ve "yüce" hissediyor. Bugün bu imtiyaz; dijital arşivlerin, yüksek güvenlikli adaların ve jet hızıyla getirilen erişim engellerinin arkasına saklanmış, piyasa ekonomisinin en vahşi dişlisi haline gelmiş modern bir işletim sistemi artık.

Hafta boyunca dökülen belgeleri süzgeçten geçirdiğimizde, magazinel detayların ötesinde sarsıcı bir "mülkiyet" gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Piyasa ekonomisi, emeği sömürme aşamasını çoktan geçti; artık insanın biyolojik varlığını, henüz şekillenmemiş ruhsal bütünlüğünü doğrudan bir "sermaye alanı" olarak talep ediyor. Sermaye, sadece artı-değere değil, kurbanının en mahrem alanına, çocukluğun masumiyetine el koyarak kendi "dokunulmazlık rezervini" oluşturuyor. (Her seferinde utanarak, bu sistemin insan bedenini mekanik bir lojistik kalemine indirgeyen vahşi dilini, tam da o vahşeti teşhir etmek için kullanmak zorundayım; zira bu dil benim değil, mülkiyet hırsıyla gözü dönmüş bu düzenin öz dili.) Burada karşımıza çıkan şey bir sapıklık hikayesi değil; sınıfsal tahakkümün insan bedeni üzerindeki o nihai zaferi. En alttakilerin masumiyeti, en üsttekilerin iktidar paktını mühürleyen kanlı bir imzaya dönüşmüş durumda.

Bu devasa ifşaat karşısında Türkiye’deki iktidarın ve devlet mekanizmalarının "sağır edici sessizliği" ise asla tesadüf değil. Bu dokunulmazlık sisteminin yerel izdüşümü, failleri koruyan değil, onların isimlerini temizlemeye çalışan bir 'sessizlik ve yasak' mimarisidir. Kendi topraklarından koparılıp okyanus ötesine uzanan iddialara dair tek bir resmi söz kurulmaması, suç ortaklığının ulusal sınırları çoktan aştığını kanıtlıyor. Üstelik Epstein yazışmalarında adı geçenlerin jet hızıyla yayın yasakları getirmesi, bu "dokunulmazlık kalesinin" duvarlarını daha da tahkim etme çabasından başka bir şey değil. Adalet mekanizması, kurbanları korumak yerine faillerin isimlerini dijital bir silgiyle temizlemeye çalışırken, aslında o örümcek ağının yerel ilmeklerini de ele veriyor. Sessizlik ve yasak, bu sistemde en büyük itiraf yerine geçiyor.

Meseledeki bu sığlığı ve vicdan körlüğünü sadece bürokraside değil, entelektüel dünyamızda da görüyoruz. Geçtiğimiz günlerde Gani Müjde’nin sosyal medyadaki o "telaşlı" merakına verdiğim yanıt, aslında tam da bu zihniyet duvarına çarpıyordu. Siz okurlar için tekrar buraya ekledim;

Sayın Müjde, dünyayı sarsan bir trajediyi bile mahalle dedikodusunun dar gömleğine sığdırma gayretiniz, okyanustaki canavarı tartışmak yerine canavarın kuyruğunun sizin bahçedeki fıskiyeye çarpıp çarpmayacağını hesaplayan bir mülk sahibi titizliğidir.

İnsanlığın en karanlık dehlizlerinden yükselen o masum çocukların feryatlarını, Türk siyasetinin entrika tiyatrosuna bir şantaj mezesi olarak iliştirivermek; hakikate değil ancak ruhun fakirliğine hizmet eder. Dünyanın en derin acısını "noolmuş matmazel" hafifliğine indirgeyen o aynaya baktığınızda, kullandığınız o kaba fiillerle (zükülmek) zihninizin ulaştığı sığ limanı görebilirsiniz. Vicdanlar bu kadar nasırlaşmışken, hayatımızı mahvetmek için dışarıdan bir şantaj dosyasına ne hacet? Biz zaten kendi sığlığımızda çoktan boğulmuşuz!

Asıl düğüm, arzunun o karanlık ve dipsiz kuyusunda; yani başkasının acısını bir "artık-haz" nesnesine dönüştüren o sapkın iştahın merkezinde atılmış. Bu "Büyük Öteki"nin, yani toplumsal yasanın ve ahlakın aslında her an delinebilir bir tül olduğunu kanıtlamak, iktidarın kendi kendine fısıldadığı en büyük yalan. Failler, yasanın dışında kalarak Tanrılaşacaklarını sanırken; aslında sadece mülkiyetin en vahşi formunun, yani insandan nesneye dönüşümün birer parçası haline geliyorlar. Lacan’ın işaret ettiği üzere; arzu her zaman Başkası’nın arzusudur ve buradaki "Başkası", kurbanın acısıyla beslenen o devasa, soğuk şantaj çarkından başka bir şey değil.

Geçen hafta bu çarkın nasıl devasa bir mekanizmaya dönüştüğünü konuşacağımıza söz vermiştik. İşte o çark, bugün siyaseti, ekonomiyi ve bilimi "suç ortaklığı" dişlileriyle birbirine bağlayarak masumiyeti öğütmeye devam ediyor. Hakikat, faillerin kendi elleriyle ördüğü o "ayrıcalık kalesi"nin burçlarından sızan ışıkla değil; o kalenin sığındığı "yasa üstü olma" fantezisinin aslında büyük bir hiçlik olduğu anlaşıldığında parlayacak. En görkemli mabetlerin üzerindeki altın yaldızlar bile, altındaki kurban kemiklerinin kokusunu sonsuza kadar gizleyemez.

Bu karanlık sofradan kalkış, şantaj edilenlerin o titrek korkaklığıyla ya da "başımıza ne gelir" telaşıyla mümkün değil. Masumiyetin bu denli sistematik bir ticaret kalemine dönüştüğü bir çağda, insan kalabilmek o sofranın kırıntılarıyla yetinmek değil; sofrayı bizzat devirme cüretidir. Artık sadece konuşmak yetmez; o kirli dişlilerin arasına vicdanın ve hakikatin sarsılmaz iradesini fırlatarak, bu sahte tanrıların mülkiyetine son vermek zorundayız.

Yazar Notu: Bu iki bölümlük yolculukta amacım sadece uzak bir adadaki skandalı anlatmak değil, o devasa çarkın hepimizin hayatına ve geleceğine nasıl dokunduğunu göstermekti. Biliyorum, yüzleşmek canımızı yakıyor; ama o sızı bizi diri tutacak tek şey. Ayrıca bu karanlık örümcek ağının ilmeklerini tek tek deşifre eden, hakikatin peşinde inatla kalem oynatan ve bu sesi büyüten herkese bin teşekkür... Çünkü ancak biz "görmüyorum" demekten vazgeçtiğimizde o kirli adalar birer birer batacak. Başka bir dünyayı, masumiyetin mülkleştirilmediği bir geleceği hep beraber kurabilmek ümidiyle.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER