Tutunamayanlar çağında yaşamak
SİYASETAkışkan çağda güvenlik eşit dağıtılan bir hak değil, parçalı ve seçici bir ayrıcalık haline gelir. Kimin güvenliği korunmaya değer görülür, kimin hayatı değerlidir? Bu soruya verilen cevap, çağımızın ahlaki haritasını ortaya çıkarır. Kadınlar ve çocuklar için güvensizlik yalnızca fiziksel saldırı ihtimali değildir. Aynı zamanda görünmezleşme, ciddiye alınmama, korunmaya layık görülmeme halidir.
‘‘Akışkan modern dünyada, hiçbir şey uzun süre katı kalacak şekilde tasarlanmamıştır.’’
Zygmunt Bauman
Zygmunt Bauman’ın akışkan modernite kavramı, yalnızca hızla değişen bir dünyayı anlatmaz. Daha derinde, çözülmüş bir dünyanın adıdır bu. Eskinin ‘‘katı’’ modernliğinde kurumlar, sınırlar, aidiyetler ve hayat planları daha kalıcıydı. İnsan, baskı altında olsa bile en azından hangi zeminde durduğunu bilirdi. Bugün ise zemin, ayağımızın altından çekilmektedir.
Bauman’ın asıl meselesi budur. Modern dünya ortadan kalkmamış ama biçim değiştirmiştir. Katı olan her şey akışkanlaşmıştır. Bağlar, kimlikler, güvenlik duygusu ve gelecek tasavvuru erimeye başlamıştır.
Bu nedenle çağımızın temel duygusu yalnızca hız değil, kırılganlıktır. İnsan artık sadece yoksullukla, savaşla ya da krizle karşı karşıya değildir. Aynı zamanda hiçbir şeyin uzun süre korunamayacağı hissiyle yaşamaktadır.
İşler geçicidir, ilişkiler geçicidir, siyasi dengeler geçicidir, hukuki güvenceler geçidir, hatta acının kendisi bile hızlıca tüketilip geçilen bir görüntüye dönüşmektedir. Bauman’ın düşüncesi tam burada sarsıcı hale gelir.
Akışkan dünyada sorun, yalnızca istikrarsızlık değil, istikrarsızlığın norm haline gelmesidir.
Bugün bunu en çıplak biçimde savaş coğrafyalarında görüyoruz. Savaşlar insanlığın var olduğu günden itibaren hep vardı ve eskiden de yıkıcıydı. Ama bugün savaşın kendisi de akışkanlaşmıştır. Cepheler sabit değil, düşman belirsiz ve kuralsız, tehdit dağınık… Üstelik geçerli bir nedene bile ihtiyaç duyulmuyor bir ülkeye savaş açmak için.
Bir şehirde bombalar patlar, başka bir kıta da ekranlara düşer, birkaç saat sonra başka bir görüntüyle yer değiştirir. Acı bile akışkandır. Dünya, en büyük felaketleri bile hızla tüketir. Böylece savaşlar, yalnızca insanları öldürmez hafızayı da aşındırır. Sürekli yeni görüntülere maruz kalan insanlık, hiçbir acının önünde uzun süre duramaz hale gelir. Unutma, akışkan çağın en büyük ahlaki hastalıklarından biri olur.
Savaşlar ve çatışmalar yüzünden yer değiştirmek zorunda kalan insanlar yalnızca yer değiştirmiş, göç etmiş olmazlar. Göç, akışkan modernitenin en sert görüntülerinden biridir. Çünkü burada insan, sadece evini değil, sabitliğini kaybeder. Ev dediğimiz şey dört duvardan ibaret değildir. Tanıdık bir dil, korunma hissi, geçmişiz izleri ve geleceğin ihtimalidir. Göçmen ise çoğu zaman bunlardan mahrum kalır. O yalnızca başka bir ülkeye giden biri değildir. O, çoğu zaman hiçbir yere tam olarak varamayan kişidir. Bauman’ın ‘’turistler’’ ve ‘’ serseriler’’ arasında kurduğu ayrım burada aydınlatıcıdır. Küresel dünyada bazıları hareket özgürlüğüne sahiptir. Onlar için dolaşım bir ayrıcalıktır. Sınır geçmek, yeni fırsatlara ulaşmak, hayatı genişletmek anlamına gelir. Ama bazıları için hareket, seçilmiş bir özgürlük değil, zorunlu bir savrulmadır. Onlar hareket eder çünkü kalamazlar. İşte akışkan modernitenin adaletsizliği burada ortaya çıkar. Aynı dünya bazılarına seçilmiş bir özgürlük vaat ederken, bazılarını köksüzlüğe mahkum eder.
Ekonomik krizler de benzer bir şekilde işler. Akışkan modernitede sermaye hareketlidir ama emek yerel ve kırılgandır. Para sınır tanımaz ama insan bedeni, emeği ve hayatı sınırların, vizelerin, işsizlik korkusunun ve güvencesizliğin içinde sıkışır. Küresel ekonomi hareketliliği över fakat bu hareketliliğin yükünü en ağır biçimde sabit kalmak zorunda olanlar taşır. Her gün değişen fiyatlar, artan enflasyon değerleri, alım gücünün düşmesi milyonlarca insanın beslenmesini, barınmasını ve yaşam umudunu etkiler. Böyle bir düzende kriz istisna olmaktan çıkar, gündelik hayatın kalıcı havasına dönüşür. Bu hayatta kalma mücadelesi içinde insanlar artık yarı tokluğa razı gelmeye başlar. Çünkü mücadelenin kendisi yeterince zor ve akışkandır.
Kadınların ve çocukların yaşadığı güvenlik sorunları ise bu akışkanlığın en can yakıcı sonuçlarından biridir. Çünkü düzenin çözüldüğü, sınırların bulanıklaştığı, hukuk mekanizmalarının zayıfladığı, savaşın ve göçün gündelikleştiği her yerde önce kadınların ve çocukların güvenliği aşınır. Bauman güvenliği, modern insanın temel takıntılarından bir olarak okur, fakat ironik olan şudur: Güvenlik söylemi büyüdükçe gerçek güvenlik çoğu zaman daha da erişilmez hale gelir. Devletler sınırlarını tahkim eder, güvenlik politikalarını artırır, tehdit dilini büyütür ama kadınlar ve çocuklar evde, sokakta, okulda, sınır hattında, göç yolunda hala korunmasız bırakılır.
Buradaki çelişki çok önemlidir. Akışkan çağda güvenlik eşit dağıtılan bir hak değil, parçalı ve seçici bir ayrıcalık haline gelir. Kimin güvenliği korunmaya değer görülür, kimin hayatı değerlidir? Bu soruya verilen cevap, çağımızın ahlaki haritasını ortaya çıkarır. Kadınlar ve çocuklar için güvensizlik yalnızca fiziksel saldırı ihtimali değildir. Aynı zamanda görünmezleşme, ciddiye alınmama, korunmaya layık görülmeme halidir.
Belki de meselenin en karanlık tarafı budur. Bauman, modern toplumun insanları yalnızlaştırdığını söylerken, yalnızca duygusal bir kopuştan söz etmez, ahlaki bağların incelmesinden söz eder. Başkasının acısı bize değse bile üzerimizde uzun süre kalmaz. Çünkü akışkan dünyada dikkat de akışkandır, vicdan da. Her şey hızla yer değiştirirken, insani sorumluluk duygusu da kalıcı bir yük olmaktan çıkar. Görürüz, üzülürüz, bir anlığına öfkeleniriz ama sonra başka bir görüntüye geçeriz. Yani çağımız merhametsiz olduğu için değil, merhameti bile sürdüremediği için tehlikelidir.
İşte tam da bu yüzden bugün savaşları, göçleri, ekonomik çöküşleri, kadınların ve çocukların güvensizliğini yalnızca birbirinden ayrı krizler olarak okumak eksik kalır. Bunların hepsi, daha büyük bir yapısal dönüşümün parçalarıdır. Akışkan modernite dünyayı yalnızca hızlandırmamış, aynı zamanda insan hayatını taşıyan bağları gevşetmiştir. Kalıcı olan geri çekildikçe, kırılganlık evrenselleşmiştir. Fakat bu evrensellik aldatıcıdır; çünkü herkes aynı ölçüde kırılgan değildir. Bazıları için belirsizlik yönetilebilir bir alan, bazıları için ise yaşamın kendisini tehdit eden bir uçurumdur.
O halde asıl soru şudur: Böylesi bir dünyada neyi savunacağız ?
Belki de önce şunu: Her şeyin akışta olduğu bir çağda, insan hayatının akışa terk edilemeyeceğini.
Güvenliğin bir ayrıcalık değil hak olduğunu.
Göç edenin yalnızca ‘’hareket eden’’ değil yerinden edilmiş bir hayat olduğunu.
Kadınların maruz bırakıldığı şiddetin münferit değil, yapısal olduğunu.
Ekonomik kırılganlığın kişisel yetersizlik değil, siyasal ve küresel düzenin sonucu olduğunu.
Bauman’ı bugün yeniden okumayı gerekli kılan da budur. Çünkü o bize yalnızca dünyanın değiştiğini söylemez; bu değişimin bedelini kimin ödediğini de düşündürür.
Ve belki de en önemlisi, akışkan bir dünyada insan olabilmenin sadece hayatta kalmak değil, başkasının kırılganlığını da kendi meselen sayabilmek demek olduğunu hatırlatmasıdır.
Aksi halde dünya akmaya devam eder, ama geriye hayat değil, yalnızca sürükleniş kalır.
İlginizi Çekebilir