© Yeni Arayış

Dil kime ait, İktidar kime?

Her dilin kendine özgü bir dünya görüşü barındırması, dilin insan ile onu çevreleyen doğa arasına giren aracı bir yapı olarak konumlanmasına yol açar. Böylece dil, yalnızca kültürün bir ürünü değil; aynı zamanda kültürü, düşünceyi ve toplumsal gerçekliği sürekli yeniden kuran etkin bir güç hâline gelir.

Konuştuğumuz dil, ne düşündüğümüzden çok, nasıl düşündüğümüzü belirler.

Gündelik hayatta kullandığımız kelimeler yalnızca dünyayı —ya da dünyamızı— betimlemez; onu nasıl anlamlandırdığımızı da belirler. İnsan, dili yalnızca kullanan değil, onun içinde yaşayan bir varlıktır ve kendisini kuşatan dilsel yapıların çoğu zaman farkında değildir. Farkında olmadan, sessizce ve sürekli olarak dil aracılığıyla inşa ettiğimiz bu dünya, yalnızca bireysel düşüncelerimizi değil, toplumsal ilişkilerimizi de şekillendirir. Dil bu anlamda, düşünceyi biçimlendiren etkin bir araç olarak karşımıza çıkar.

Doktora sürecimde, ilk derslerimden birinde, hayat görüşüme çok etki eden bir hocam “Önce dili temizlememiz lazım” dediğinde, o an bu cümlenin ağırlığını tam olarak kavrayamamıştım. Ancak geçen yıllar içinde, dil temizliğinin yalnızca akademik bir hassasiyet değil, gündelik hayatın tam merkezinde duran bir mesele olduğunu her gün biraz daha fazla fark ettim.

Kullandığımız dilin masum olmadığını; her şeyin dilde başlayıp dilde şekillendiğini fark etmek çok zaman almadı. Dilin, şiddete giden ilk adım olduğunu ve şiddetin, fiziksel biçimlerine ulaşmadan çok önce dilde kurulduğunu görmekle başladı bu farkındalık. Önce “şaka” denilen, espriyle yumuşatılan, zararsız gibi görünen sözler; giderek doğallaşan, normalleştirilen ifadelere dönüşür. Ardından önemsenmeyen davranışlar gelir ve nihayetinde açık şiddet biçimleri ortaya çıkar. Zamanla bunun yalnızca fiziksel şiddetle sınırlı olmadığını; görünmez, psikolojik ve simgesel şiddet biçimlerinin de büyük ölçüde dil üzerinden üretildiğini fark ettim. Özellikle toplumsal cinsiyetle ilgili meselelerde dilin rolü son derece belirleyicidir. Kimlikleri tanımlayan, ötekileştiren, hiyerarşi kuran ya da görünmez kılan pek çok söylem, gündelik dilin içine sinsice yerleşmiştir.

Gündelik hayatta sıklıkla karşılaştığımız cinsiyetçi küfürler, dilin nasıl işlediğine dair çarpıcı bir örnek sunar. Bugün neredeyse her cümlenin sonuna eklenen bu tür ifadeler, büyük ölçüde kadın bedenini, kadınlık hâllerini ya da belirli cinsiyet kimliklerini aşağılayan bir dil üzerinden kuruludur. Bu durum tesadüfi değildir. Burada açık bir hiyerarşik yapıdan söz etmek mümkündür. Stuart Hall’un ikili karşıtlıklar üzerine yaptığı tartışmalarda vurguladığı gibi, bu tür karşıtlıklarda taraflardan biri her zaman diğerine göre daha “üst”, daha “değerli” ve daha “güçlü” olarak konumlandırılır. Kadın–erkek karşıtlığında da benzer bir durum söz konusudur. Kadının aşağıda konumlandırıldığı bu yapı içinde, “kadın”a atıf yapan bir ifade tek başına bir hakaret ya da küfür hâline gelebilir. Böylece kadınlık, aşağılanabilir ve cezalandırılabilir bir konuma itilmiş olur.

Bu cinsiyetçi küfürlerin önemli bir bölümünde, cinsel eylemin doğrudan bir cezalandırma ve tehdit aracı olarak kullanıldığı görülür. Dil içinde kurulan bu anlatılarda, bir tarafın güç sahibi olduğu, diğer tarafın ise pasif, aşağılanan ve cezalandırılan bir konuma yerleştirildiği varsayılır. Üstelik hakaret çoğu zaman doğrudan kişiye değil; onu doğuran, yetiştiren ya da onunla ilişkilendirilen kadınlar üzerinden kurulur. Bu da şiddetin bireysel değil, yapısal bir karakter taşıdığını gösterir. Bu tür ifadeler sıklıkla “o anki öfkenin dışavurumu” olarak savunulsa da, aslında erilliği güçle özdeşleştiren, kadını aşağılayan ve şiddeti meşrulaştıran bir dilsel düzenin parçasıdır. Çoğu zaman “sinir anında söylendi” ya da “herkes kullanıyor” gibi gerekçelerle geçiştirilen bu söylemler, dilsel görelilik perspektifinden bakıldığında yalnızca mevcut düşünce biçimlerini yansıtmakla kalmaz; onları yeniden üretir ve toplumsal bellekte kalıcı hâle getirir.

Benzer bir durumu sosyal medya dilinde de görmek mümkündür. Kadınlara, LGBTİ+ bireylere ya da farklı kimliklere yönelik ifadeler çoğu zaman ironik, mizahi ya da “laf sokma” biçiminde dolaşıma girer. Doğrudan fiziksel şiddet içermediği için bu dil zararsızmış gibi algılanır. Oysa Gayatri Chakravorty Spivak’ın “Madun konuşabilir mi?” sorusunda işaret ettiği gibi, dil; kimin konuşabileceğini, kimin susturulacağını, kimin görmezden gelineceğini ve kimlerin hedef hâline getirileceğini belirleyen görünmez sınırlar çizer.

Bu nedenle dil, yalnızca anlatımda kullandığımız nötr bir araç değildir; toplumsal güç ilişkilerinin sessiz ama etkili bir taşıyıcısıdır. Bu anlamda dil ideolojiktir. Hangi kelimelerin dolaşıma sokulacağına, hangilerinin bastırılacağına, hangilerinin anlamının boşaltılarak yeniden üretileceğine çoğu zaman iktidar ilişkileri karar verir. Bir dönemde suç atfedilen bir kelimenin, başka bir dönemde yüceltilen bir simgeye dönüşebilmesi, dilin bu ideolojik işleyişinin en açık göstergelerinden biridir.

Tam da bu nedenle dil, yalnızca kültürün bir yansıması değil; kültürü, düşünceyi ve toplumsal gerçekliği sürekli olarak yeniden kuran etkin bir güç olarak düşünülmelidir.

Dilin düşünce üzerindeki etkisini araştıran kuramcılardan bazıları, dilin düşünceyi belirlediğini savunurken; daha ılımlı yaklaşımlar dilin düşünceyi etkilediğini ileri sürer. Ancak her iki durumda da ortak nokta açıktır: Dil, düşünceyle kurucu bir ilişki içindedir. Bu noktada, konuştuğumuz dilin dünyamızı belirlediğini ileri süren Sapir–Whorf (dilsel görelilik) yaklaşımı güçlü bir düşünsel zemin sunar. Whorf’un “Her dil, kişiliğin yalnızca iletişim kurduğu değil; doğayı analiz ettiği, ilişkileri fark ettiği ya da göz ardı ettiği, akıl yürütmesini yönlendirdiği ve bilincinin evini inşa ettiği kapsamlı bir örüntü sistemidir” (1952) ifadesi, dilin yalnızca düşüncelerimizi aktardığımız bir araç olmadığını; aynı zamanda düşüncenin kendisiyle doğrudan bağlantılı olduğunu ve dünyayı nasıl analiz ettiğimizi belirlediğini açıkça ortaya koyar. Dilsel görelilik yaklaşımı, dilin yalnızca düşünceleri ifade eden bir araç değil, düşüncenin kendisini mümkün kılan bir yapı olduğunu ileri sürer. Anadildeki sözcük dağarcığı ve dilsel yapılar, bireyin dünyayı algılama ve anlamlandırma biçimini etkileyerek farklı dilleri konuşan topluluklar arasında farklı dünya deneyimlerinin ortaya çıkmasına neden olur. Her dilin kendine özgü bir dünya görüşü barındırması, dilin insan ile onu çevreleyen doğa arasına giren aracı bir yapı olarak konumlanmasına yol açar. Böylece dil, yalnızca kültürün bir ürünü değil; aynı zamanda kültürü, düşünceyi ve toplumsal gerçekliği sürekli yeniden kuran etkin bir güç hâline gelir (Doğru & Dombaycı, 2023).

Bazı dillerde belirli kavramların hiç olmaması, bu ilişkinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Dilde olmayan bir kavram, çoğu zaman o kültürün gündelik deneyiminde de karşılık bulmaz. Bu nedenle dil, yalnızca kullanılan bir araç değil; insanların içinde yaşadığı, onları kuşatan kültürel bir yapı olarak düşünülmelidir. Dilsel yapıların bizi nasıl sardığını çoğu zaman fark etmesek de, düşüncelerimiz dil aracılığıyla ortaya çıkıyor ve şekilleniyorsa, dilin düşünme biçimlerimiz, yaşama pratiklerimiz ve dünyayı kavrayışımız üzerindeki etkisinin son derece belirleyici olduğu açıktır.

Kaynaklar:

Edward Sapir, Language, Culture, and Personality, Editör David. G. Mandelbaum, Berkeley, Los Angeles, California: University of California Press, 1949, 68-69.

10 Wilhelm von Humboldt, On Language: The Diversity of Human Language Structure and Its Influence on The Mental Development of Mankind, çev. Peter Heath, Cambridge: Cambridge University Press, 1988, 54.

Doğru, S. G., & Dombaycı, M. A. (2023). Dünya ve dil: Dilsel görelilik düşüncesinin felsefi değerlendirmesi. FLSF (Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi), 35, 87–112.

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER