Demokratikleşme olmadan Kürt meselesi çözülemez
SÖYLEŞİÖcalan–Kürt hareketi–DEM Parti çizgisi açısından CHP’nin sindirildiği bir Türkiye siyaseti manzarası arzu edilir bir manzara değil. Çünkü CHP’nin sindirildiği bir Türkiye'de sürecin nereye gidebileceğini, kendi başlarına neler gelebileceğini tahmin edebilirler. Bu itibarla CHP'nin ayakta ve diri kalması, rasyonel bakıldığında hem DEM Partililerin hem de Türkiye'nin işine gelen bir durum.
Sunuş;
Adına ne dersek diyelim içinde olduğumuz “süreç” bir duraklama dönemine girdi. Gelinen noktayı ve bundan sonra olabilecekler konusunu, Kürt sorunu ve Ortadoğu’yu yakın bilen Prof. Dr. Mesut Yeğen ile konuştuk. Yeğen, var olan duraklama ya da tıkanmanın Temmuz’a kadar yapılacak sala düzenleme ile aşılabileceğini; aksi durumda ise sürecin taraflarının itibar kaybı yaşayacağını; DEM Parti’nin de Türkiye gündemine dönerek, iktidara mesafe alabileceğini ifade etti.
Çözüm sürecinin şu anki aşamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Nerede olduğumuzu, nereden geldiğimizi kısaca tarif edebilir misiniz?
Nereden geldiğimizi bir kez daha tekrar etmeme gerek var mı emin değilim — defalarca yazdım, muhtelif yerlerde anlattım. Kabaca birkaç cümleyle tekrar edeyim: Sürecin ardında esas olarak bölgesel gelişmelerin olduğunu düşünüyorum. İsrail’in Direniş Eksenini çökertmesine bağlı olarak bölgede İran'ın zayıflamasıyla Kürt meselesinin hacminin büyümesi ihtimali ortaya çıktı. İran’ın zayıflamasıyla oluşan boşluğun Kürt meselesini alevlendirip PKK’ye kan taşıyabileceği tespiti yapıldığından olsa gerek, Türkiye bir süreç başlatmayı uygun gördü. Kısacası bölgede İran'ın zayıflamasıyla birlikte bir güç boşluğu belirdi, yeni bir güç dengesi hali söz konusu ve Türkiye bu halde Kürtlerle ve PKK’yle karşı karşıya gelmek istemedi. Çözüm sürecinin arkasındaki esas sebep bence bu.
İŞLER ŞU ANDA YÜRÜMÜYOR
Bugün gelinen noktada hangi aşamadayız?
Süreçte nerede olduğumuza gelince, bir aşama tamamlandı. PKK'nın feshi ve silahsızlanmaya yönelik — sembolik ya da değil — jestlerden oluşan, örgütün silah bırakma iradesine sahip olduğunun gösterilmesi aşaması geride kaldı. Beklenen, Öcalan'ın da ifade ettiği üzere, bundan sonra yasal düzenlemelere geçilmesiydi: Silah bırakmış örgüt mensuplarının Türkiye'ye dönmesini mümkün kılacak düzenlemeler ve PKK ile doğrudan ilgili olmamakla birlikte PKK habitatında iş görmüş siyasilerin serbest bırakılmasını sağlayacak düzenlemeler. Ama bu safhada takıldık, kaldık. İşler şu anda yürümüyor.
İşlerin yürümemesinin ardındaki sebepler çeşitli. Bir süre Suriye'de işlerin yoluna girmesi beklendi —gecikmenin buradan kaynaklandığı söylendi ki makul olabilir. Ardından Ramazan, Bayram vesaire devreye girdi. Sonra İran savaşı çıktı. Şimdi de şu söyleniyor: PKK militanları Irak Kürdistanı'nda üç kademeli mevzilenmiş durumda; ilk kademeyi boşaltmalarına rağmen ikinci ve üçüncü kademedeki mevzilerini boşaltmıyorlar, oradaki silahları da teslim etmiyorlar. Yasal düzenleme de bundan dolayı yapılmıyor.
İşlerin ikinci safhada tıkanmasının sebebi gerçekten bu olabilir. Öyleyse komisyon raporuna da girmiş olan ve devletin başından beri öne çıkardığı "önce silahsızlanma, sonra yasal düzenleme; önce teyit ve tespit, sonra yasal düzenleme" şeması çalışmadığı için süreç durma noktasına gelmiş olabilir. Tam bir silahsızlanma teyit edilemediği için süreç ilerlemiyor olabilir.
Sürecin duraklamasının ardındaki esas sebep tam olarak bu mu emin değilim ama öyleyse bile bu durum bize sürecin mimarisiyle ilgili temel bir sorun olduğunu gösteriyor.
Açabilir miyiz?
Şöyle… Öcalan'ın işlerin başında devletle tam olarak ne konuştuğunu, muhataplarıyla nasıl bir müzakere yaptığını bilmiyor olabiliriz. Bu aşamada tam silahsızlanmanın teyidi ve yasal düzenleme diye karar alınmış olabilir. Bu oldu mu bilmiyorum. Ama bugünkü vaziyet bir yasal düzenleme yapılmadan — yasal düzenlemenin içeriği bilinmeden, ondan memnun olunup olunmayacağı belli olmadan — örgütün bütün silahlarını teslim edip bütün mevzilerini boşaltmasını beklemenin gerçekçi olmadığını gösteriyor olabilir. PKK’liler muhtemelen şunu diyordur: “Yasal düzenlemeyi yapın, geri dönmemize, geri dönüp siyaset yapmamıza izin verecek bir düzenleme olacak mı, ona bir bakalım" diyor olabilirler.
Şunu söylemeye çalışıyorum: Sürecin başında hem Öcalan'dan hem devletten gelen açıklamalar aşağı yukarı şu şekildeydi: örgüt kendini feshedecek, sonra silahsızlanacak, sonra da yasal düzenleme gelecek. Çok makul görünmemekle birlikte anlatılan, aktarılan buydu. Başında da belliydi ama şimdi sanki daha açık: Tam bir silahsızlanmanın teyidi beklenirse işler gecikecek, yasal düzenleme bekleyecek. Durum buysa buna uygun adımlar atmak gerekiyor olabilir.
Ama doğrusu gecikmenin arkasındaki esas sebep bu mudur, yoksa İran’daki gelişmelerden dolayı bahane mi ediliyor emin değilim. Devlet, İran’daki sürecin nereye gittiğinden emin olmak istediğinden yasal düzenleme aşaması bekliyor olabilir.
İKTİDAR GECİKMEDEN ŞİYAKETÇİ DEĞİL
Devlet bu gerekçeyi gerçekten mi öne sürüyor yoksa bir bahaneye mi dönüştürüyor? Yani İran'daki gelişmelerin nereye gideceği belirsizken süreci yavaşlatmak için mi kullanıyor?
Bilemiyoruz ama bu da olabilir denebilecek bir durum var. Ancak devlet ya da iktidar cenahındaki sükunet ya da telaşsızlık hali gecikme durumdan çok da şikayetçi olunmadığını gösteriyor. Bu telaşsızlık hali de iktidarın gecikmeden çok da rahatsız olmadığını gösteriyor. Durum buysa iktidar süreç tartışmasını seçimlere ya da yeni anayasa tartışmasına bağlamakta kararlı demek. Ancak Kürt tarafı da bu riski görüyordur diye düşünüyorum.
Bu sıkışma halinde işleri kısmen ilerletebilecek makam Öcalan — daha doğrusu Öcalan ile devlet arasındaki görüşme. İşlerin İran’la bağlantılandırılmasına son vermek ya da iktidarın süreci seçime bağlama çabalarını boşa çıkarmak için Öcalan örgüte bir kez daha silahsızlanmayı tamamına erdirme çağrısında bulunabilir. Ancak burada da şunu bilmiyoruz: Öcalan bu çağrıyı yapsa örgüt bu çağrının gereğini yerine getirir mi, böyle bir belirsizlik söz konusuysa Öcalan böyle bir çağrı yapmak ister mi? Son görüşme notlarında verilen izlenim, sanki Öcalan'ın da "yasal düzenlemeyi yapın ki silah bırakma tümüyle tamamlansın" dediği yolunda.
Vaziyet bu aktardığım şekildeyse örgütün son ferdine kadar silahını bırakıp, mevzilerini terk etmesi, sonra yasal düzenlemenin yapılması, ardından da herkesin dönmesi şeklindeki senaryo gerçekleşmeyebilir. Vaziyet buysa önce teyit ve tespit sonra silahsızlanma işinde aşırı formalizmden kaçınmak gerektiği ortaya çıkmış olabilir. Ama dediğim üzere eğer iktidar bu gecikmeden şikayetçi değil de aksine memnunsa söz konusu formalizmde ısrar etmesi sürpriz olmaz.
Bu süreçle ilgili bir temel eleştiri de; süreçte demokratikleşe yönünde bir söylemin adımın vaat edilmemesi oldu. Sizce bu haklı mı yoksa haksız bir eleştiri idi?
Şimdiye kadar konuştuklarımız eleştirilerin haklı olduğunu gösteriyor. Kürt sorununu otoriterleşmeden, otoriter rejimden vazgeçmeden çözmek mümkün değil. Hele de ortada silahlı bir örgütün tasfiyesi ve entegrasyonu gibi bir amaç söz konusuyken. Ortada silahlı bir örgüt olmasaydı, sadece Kürtlere bir takım kültürel haklar tanıyarak ve rejimin otoriter karakterinden çok da vazgeçmeden ilerlemek mümkün olabilirdi belki. Ama silahsızlanmanın ve entegrasyonun olabilmesi için Terörle Mücadele Kanununun değişmesi, ifade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması, cezaevindeki siyasilerin serbest kalması, eve döneceklerin siyaset yapmak isteyenlerinin cezaevine girme ihtimalinin olmaması, bugün CHP’ye yapılanların yapılamaması, bugün CHP’ye yapılanların yarın başkalarına yapılma ihtimalinin olmaması vs. gerekiyor. Dolayısıyla, demokratikleşme olmadan PKK ya da Kürt meselesi çözülebilir mi sorusu zaman zaman bir mantık sorusuna indirgeniyor ama karşımızda bir mantık sorusu yok. Tarihsel bir soruyla karşıyayız. Türkiye’nin tarihi, bu iş etrafında olanlar demokratikleşme olmaksızın Kürt meselesinin ya da PKK meselesinin çözülemeyeceğini gösteriyor. Bu itibarla eleştiriler haklı. Hem de en az iki açıdan. Demokratikleşme hem Kürt meselesinin halli için gerekli hem de bizzat demokratikleşmek için.
ADIM ATILMASINI İSTEMEK BAŞKA, ADIM ATTIRABİLMEK BAŞKA
O zaman Meclis komisyon raporunda yer alan 6. Bölüm için düzenlemeleri bekliyoruz. Peki raporda yer alan PKK’nın silah bırakmasına bağlı olmayan 7. Bölümdeki adımlar neden atılmıyor? AKP, MHP ve devlet arasında bu konuda bir gerilim mi var?
Taraflar arasında düşünce ya da perspektif farkları olduğu belli. Ama bu perspektif farklılığının bir gerilim oluşturup oluşturmadığı, bir gerilim oluşturuyorsa bile bunun siyasi bir sonuç üretip üretmeyeceği belirsiz.
Önce şunu saptayalım: 7. bölümde yer alan adımların büyük kısmı zaten yapılması gereken şeylerdi. Çözüm süreci olmasaydı bile AYM kararına göre Demirtaş’ın içeride olmaması gerekiyor, AYM kararına göre Atalay’ın Meclis'te olması gerekiyor. Bunların olmasını mevcut hukuk zaten gerektiriyor. Ancak bütün bunlar sürecin gidişatına, PKK'nin silah bırakmasına bağlanarak Demirtaş, Atalay ve diğerleri bir tür rehine kılınmış durumda.
Ancak kendi adıma burada bir sürprizle karşı karşıya olduğumuzu düşünmüyorum. İktidar, Erdoğan bu işi bir paket olarak görüyor. 7. Bölümde önerilenler ancak 6. Bölümde olacaklar gerçekleşirse hayata geçecek. Sürece böyle bakıyorlar. Temel hukuk ihlallerinden vazgeçmeyi silahsızlanmanın gerçekleşmesine bağlamış durumdalar. Aslında, hatırlayacak olursak, 7. Bölüm CHP ve DEM Parti istediği için var. Yoksa iktidara kalsa o da olmayacaktı.
Bahçeli ve MHP'ye gelince: Erdoğan’dan farklı bir perspektife sahip oldukları belli. Muhtemelen şunu görüyorlar: Süreç ilerlemez ve 7. bölümdeki adımlar atılmaz ise sürece, sürecin aktörlerine dair kamuoyu desteği giderek azalabilir. Bunu gidermek için bu adımların atılmasını istiyorlar. Ama bu adımların atılmasını istiyor olmak bunu sağlayacak güce sahip olmaktan farklı bir şey.
Bunları yaptıracak kadar güçlü değil diyebilir miyiz?
İşlerin seyri olmadıklarını gösteriyor. Ama daha önemlisi bu adımlar atılmadığı için MHP'nin Cumhur İttifakı'ndan ayrılması gibi bir ihtimal var görünmüyor. MHP şunun farkında: Sürecin aktörlerine dair güven giderek azalıyor. Bu güven kaybının devam etmemesi için adım atılmasını istiyorlar. Bahçeli’nin “barış iki kanatlı bir kuştur” türünden benzetmeleri buna işaret ediyor. Amma velakin barış kuşuna ikinci kanadı taktıracak adımların atılmasını sağlayacak güçleri belli ki yok. Ve daha önemlisi bu adımlar atılmazsa, bunlar MHP'yi mevcuttan başka bir yola sevk edecek türünden bir işaret de yok. Belli ki Cumhur İttifakı'nda kalmak, Cumhur İttifakı’nın devam etmesi MHP açısından çözüm sürecinden daha varoluşsal. Bu itibarla MHP'nin önerdikleri yapılmadı diye MHP-AK Parti koalisyonu çözülecek gibi görünmüyor.
CHP ÇÖZÜM İÇİN ELİNDEN GELENİ SAMİMİYETLE YAPIYOR
CHP ve DEM Parti'yi bu süreçteki rolleri bakımından nasıl değerlendiriyorsunuz?
CHP’nin önceki çözüm süreçlerinde aldığı tutumlarla bugünkü tutumu kıyaslandığında, bugün aldığı tutumun daha olumlu, daha müspet olduğu açık. Bunun arkasında bir pay kuşkusuz CHP'de yaşanan yönetim değişikliğinin — İmamoğlu-Özel ekibinin yönetime gelmiş olmasının. Diğer bir pay da 2019'dan beri süregelen siyasi eğilim ya da dinamiğin. Malum, 2019'dan bu yana büyük şehirlerdeki yerel seçimlerde ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde DEM Parti'ye yakın Kürtlerin önemli bir kısmı CHP adaylarını destekliyor. Bu eğilim bir kısmıyla 2016 sonrası rejimin otoriterleşmesiyle yapılmış bir siyasi tercihle alakalı; bir kısmıyla da daha sosyolojik bir durum söz konusu. Büyük şehirlerdeki Kürtlerin giderek buradaki CHP'lilere benzemesiyle, sekülerlik ve demokrasi zeminlerinde ortaklaşmalarıyla ilgili bir dinamik söz konusu.
CHP bu dinamiği kendisi açısından siyasi güce tahvil etmek istediğinden çözüm sürecindeki bugünkü tutumu olumlu. Dolayısıyla CHP'nin müspet tutumunun arkasında hem normatif bir taraf hem de sosyolojik bir taraf var.
Bu itibarla CHP şu ana kadar süreci, kendi açısından, işin nezaketine uygun bir biçimde idare etmiş durumda. DEM Parti'den uzaklaşmış değiller. Yalnızca İmralı'ya gönderilen heyete CHP'li bir üyenin dahil olup olmaması meselesinde bir ayrışma yaşandı; orada da Kürtlerden çok büyük bir reaksiyon gelmedi ve CHP kendi tabanının beklentilerine uygun bir tutum almış oldu. Bunun dışında CHP'nin aldığı tutum, işin nezaketine uygun bir çizgide seyretmiş görünüyor.
DEM Parti için…
DEM Parti'ye gelince, çok teslim edilmese de bu süreçte en zorlanan, belki de en işlevsiz konumda kalan parti DEM Parti olmuş durumda. Süreç başladığından bu yana DEM Parti neredeyse tek gündemli bir siyaset yapıyor; Türkiye'nin genel siyasi gündeminden büyük ölçüde kopmuş, Kürt meselesini de sürece sıkıştırmış halde. Belediyelere yönelik operasyonlara, diğer otoriterleşme hamlelerine elbette itiraz ediyor, ama daha ziyade itiraz etmiş olmak için yapılan bir itiraz bu.
Hülasa, DEM Parti çözüm sürecine odaklanmış, tek gündemli bir siyaset yürütüyor; ancak burada yaptığı işin sürecin gidişatına aman aman bir katkısı da yok. Sürecin içeriği ve seyri tümüyle Öcalan, PKK ve devlet tarafından tayin ediliyor. DEM Parti ise çıkan sonuçları kamuoyuna aktarma işlevini üstlenmiş durumda. Yani sürecin gidişatına etkisi olmayan, buna karşılık Türkiye'deki siyasi gündeme yalnızca tek bir konu üzerinden dahil olan bir DEM Parti manzarasıyla karşı karşıyayız.
Bu hal DEM Parti'nin hem siyasi gücünü hem de siyaset üzerindeki etkisini sınırlandırıyor. Malum DEM Parti eski gücünden uzak. Kamuoyu araştırmaları yüzde 8-9 bandında bir oy oranına işaret ediyor. Keza, DEM Parti AKP'ye bir şey de yaptırabilir görünmüyor. Süreç boyunca AKP'den kopartılmış somut tek adım 30 yıllık tutukluların serbest bırakılması oldu
Sonuçta manzara şu: Bütün süreç Erdoğan'ın kontrolünde, süreç temposunu ve içeriğini Erdoğan’ın belirlediği bir çerçevede ilerliyor. Diğer aktörlerin süreç üzerindeki etkisi zayıf. Bu, Erdoğan açısından bulunmaz bir nimete benziyor. Sürecin uzaması Erdoğan'ın aleyhine değil — az önce söylediğim husus hariç; sürecin sünmesi Erdoğan da dahil sürecin aktörlerine duyulan güveni zayıflatabilir. Bunun dışında süreci anayasa tartışmasına ve seçim meselesine bağlamak, zaten Erdoğan'ın başından beri istediği bir şey. Belirsizliği o noktalara kadar taşımak ve seçimi bu belirsizlik ortamında yapmak — "bir şey oluyor mu, olmuyor mu, bir şey olacak galiba" ümitleriyle Kürtleri sandığa götürmek — Erdoğan'ın tam da arzu ettiği senaryo.
Öte yandan seçime formel olarak hâlâ bir buçuk sene var. Dolayısıyla buradaki soru şu: Kürt siyaseti, Kürt hareketi bu bir buçuk seneyi bu belirsizlikle geçirmeye razı edilebilir mi?
STATÜ TARTIŞMASI BİR EZBERDEN İBARET
Öcalan'ın statüsü meselesi bu süreçte giderek daha fazla öne çıkıyor. Özellikle 4 Nisan doğum günü yaklaşırken "koşulların iyileştirilmesi" yerine doğrudan "özgürlük" de konuşulmaya başlandı. Statü meselesi sürecin neresinde?
Statü tartışmasının bu kadar merkeze alınmış olmasının sebebini tümüyle anladığımı söyleyemem. İlk bakışta bir ezber çalışıyor gibi. Meseleye şuradan bakalım: Öcalan'a bu süreçte resmî olarak bir müzakereci konumu verilmiş değil; ama işin merkezinde Öcalan var. Öte yandan, hem Türkiye'nin mevzuatını hem de bu mesele etrafındaki kolektif hissiyatı düşündüğümüzde, iktidarın bir düzenleme yaparak Öcalan'ı baş müzakereci konumuna oturtup "bundan sonra bu işleri baş müzakereci ile görüşeceğiz" demesi mümkün değil. Statüyle kast edilen yasal muhataplıksa bunun olabilmesi mümkün görünmüyor. Dolayısıyla gerçekten bu türden bir statü isteniyorsa, olamayacak bir şey zorlanıyor demektir. Olmayacağı açık bir şey neden bu kadar zorlanıyor bunu bilebilecek durumda değilim.
Öte yandan muhataplık ya da statü denildiğinde istenen, Öcalan'ın dışarıyla temasının ve iletişiminin artırılması ve çeşitlendirilmesiyse, bu makul bir talep. Öcalan'ın şu an görüştüklerinden başkalarıyla da görüşebilmesi, daha fazla iletişim kanalına, daha fazla bilgilenme, bilgilendirme ve müzakere etme imkânına sahip olması bir ihtiyaç. Bu açık. Çünkü, Kürt meselesi 100 yıllık bir mesele olması buna bir de 50 senedir yürüyen silahlı faaliyetin eklenmesi hasebiyle epey zor, epey karmaşık bir mesele. Hem örgütün silahsızlandırılıp entegre edilmesi hem de Türkiye kamuoyunun sürece ikna edilmesi, mevcuttakinden çok daha fazla siyasi iletişim ve siyasi performans gerektiriyor. Bu itibarla Öcalan'ın gazetecilerle, akademisyenlerle, siyasetçilerle, sivil toplum temsilcileriyle görüşmesi, onlardan beslenmesi, kendisini onlara izah etmesi, bölgesel ve Türkiye içi gidişatı daha fazla kaynaktan öğrenmesi — bunlar gerçekten ihtiyaç. Statüden kastedilen buysa, bunun yapılması sürecin tabiatına uygun.
Erdoğan'ın bu süreçte çok güçlü olduğunu söylediniz. Bir yetkili ise bu sürecin tamamen bir devlet projesi olduğunu, Kürt siyasi hakları veya demokratikleşme ile ilgisinin olmadığını söyledi. Devlet bu sürecin neresinde?
Erdoğan "güçlü" derken ne demek istediğimi biraz açmak gerekiyor: Süreci istediği biçimde götürmek anlamında güçlü. Yoksa Erdoğan'ın siyaseten gücünün zirvesinde olduğunu düşünmüyorum. Onun gücü bugün esas olarak devlet gücünü yansıtan bir güç; rejimin otoriter karakterinden devşirilen bir güç. Dediğim gibi, süreci şu an istediği gibi çekip çevirebiliyor. Buna şöyle de bakılabilir: Karşısındaki aktörler ya çok güçsüz, ya da oyunu yeterince doğru oynamıyorlar; dolayısıyla Erdoğan'a bu oyun alanı açılmış oluyor.
Diğer meseleye — Erdoğan'dan bağımsız bir devlet olup olmadığı meselesine — gelince, kendi adıma, ana meselelerde karar alma anlamında Erdoğan'dan bağımsız bir devletin olduğunu düşünmüyorum. Elbette Erdoğan'dan farklı düşünenler vardır. Nitekim sürece dair AKP içinde farklı düşünenler olduğu anlaşılıyor. İlk günden itibaren "bu süreç nereden çıktı, biz bu Kürtleri tepelemiştik" diyen AKP'liler de var. Velâkin ne olacağı, ne yapılacağı konusunda Erdoğan'ın söylediğinin dışına çıkabilecek bir siyasetçi, bir bürokrat gördüğümü söyleyemem. Farklı düşünenler vardır, ama seslerini çıkarmamayı tercih ediyorlar.
Bu da bize, Erdoğan'ın artık kendisinden farklı düşünenlere etkili roller vermediğini, dolayısıyla bir "Erdoğan ve devlet ayrışmasından” söz edemeyeceğimizi gösteriyor. Türkiye'nin 90'larında çokça konu edilen, bir tarafta siyasetin, diğer tarafta bürokrasinin üst yönetiminin olduğu o tablo bugün artık yok. Çünkü Erdoğan kararnamelerle istediği insanı istediği yere getirip götürebiliyor; AKP içinde de aynı şekilde. Tek bir örnek üzerinden düşünelim: Başkanlık sistemine geçilmesinden sonra zaman zaman güç kazandığı düşünülen figürlere bakalım — Soylu'dan eser yok, Hulusi Akar'dan eser yok. Siyasetin içindeler ama kendilerinden menkul bir güçleri yok.
Bu itibarla karşımızda tipik bir tek adam rejimi var. Siyasetle devlet arasında, yani Erdoğan’la bürokratları arasında fikri ayrışmalar olabilir; ancak ne yapılacağı konusunda bir ayrışma yok. Burada Erdoğan’dan başka gerçek bir karar alıcı yok.
İran’da gelişmeler bu aşamada süreçle birlikte nasıl okuyorsunuz?
İran galiba eninde sonunda bölge ülkeleri için bir tehdit oluşturmaktan — dolayısıyla vekilleri üzerinden bölge siyasetini belirleme kudretinden — mahrum edilecek gibi görünüyor. Rejim değişmeyecek ancak İran da eski kudretinde kalamayacak. Tablo bu gibi.
Türkiye'deki çözüm süreci açısından baktığımızda ilk etapta devlet biraz endişeyle bir alarm durumuna geçti. Muhtemelen PJAK’ın ne yapabileceği konusunda endişe edildi. Ancak, gidişat galiba şunu gösterdi: Ne İsrail-ABD ortaklığının Kürtleri orada mobilize edecek bir kapasitesi var, ne de Kürtlerin böyle bir mobilizasyona kapılma eğilimi. Bu durum Türkiye'yi bir ölçüde rahatlatmış olsa gerek. Yine de Türkiye İran’ı zlemeye devam edecektir. PKK'liler silah bırakırken PJAK'a geçenler var mı, Türkiye bunu izlemeye devam edecektir. Yani, Türkiye'ye karşı silah bırakmış ama İran'a karşı mücadeleyi sürdüren bir PKK/PJAK ihtimali sürekli gözetilecektir. Bu da bütün bu izleme halinin süreç üzerinde basınç oluşturması demek.
Ancak burada süreci görece rahatlatacağını düşündüğüm — umduğum, olmasını istediğim — bir faktör de var. İran'da Kürt meselesinin akıbetini şekillendirmekte PJAK aktörlerden sadece biri; üstelik en önemlisi değil. İran'daki yerleşik Kürt örgütleri, askerî olarak olmasa da, siyaseten İran Kürdistanı'nda PJAK'tan daha aktif; hem ABD’yle hem de Irak Kürdistanı ile ilişkileri daha yoğun. Bu itibarla İran'daki süreç bu şekilde devam etse bile, PJAK'tan ziyade diğer örgütler daha etkili olacak gibi. Bu da PJAK üzerinden Türkiye'deki çözüm sürecinin riske girmesi ihtimalini düşürecek ya da en azından İran eksenli gelişmelerin süreç üzerindeki baskısını bir miktar hafifletecek bir faktör olarak düşünülebilir.
TEMMUZ’A KADAR DÜZNELEME YAPILABİLİR
Peki yasal düzenleme konusunda beklentiniz nedir?
Beklentim ve tahminim yasanın Temmuz'a kadar çıkması. Çıkmazsa Kürt siyaseti, DEM Parti Türkiye siyasetine dönmek zorunda kalır. Seçimlere kadar Türkiye siyasetinde etkisi olmayan, Türkiye siyasetine dair hiçbir söz söylemeyen, bütün enerjisini nereye gideceği belli olmayan belirsiz bir çözüm sürecine hasretmiş bir DEM Parti düşünmek güç.
Ne ki bu, Erdoğan açısından büyük bir riskin geri dönüşü anlamına gelir: 2023'te beliren riskin, bu kez daha etkili bir şekilde geri dönüşü. Muhalefetle birlikte hareket eden bir Kürt hareketi olasılığı yeniden belirir. Bunu engellemek için bile olsa, Temmuz'a kadar — iyi kötü — bir yasanın çıkması gerektiğini ya da çıkacağını düşünüyorum. Rasyonel olarak bakıldığında Erdoğan açısından da tablo biraz böyle görünüyor. Kaldı ki Öcalan'ın son görüşmeden aktarılan notları da bu yöne işaret ediyor: O da galiba bir şekilde yapabileceklerinin sonuna gelmiş görünüyor; nitekim yasanın bir an önce çıkması gerektiğini kendisi de söylüyor.
Şunu söylemeye çalışıyorum: Bu yasa Temmuz'a kadar çıkmazsa, mesele otomatik olarak Ekim'e atılır. Meclisin yaz tatiline gireceğini hesaba katarsak Ekim, Kasım, Aralık — ondan sonra da Türkiye'de seçim takvimi başlayacak. O noktaya kadar bu işleri bugünkü sükûnetle konuşmaya devam edebilir miyiz? Ben pek emin değilim. Devam edemeyiz gibi görünüyor. Herkes heyecanını yitirebilir, herkes kendi gündemine dönebilir.
Buldan’ın peş peşe açıklamaları bir tesadüf mü?
Olmasa gerek. Açıklamalar Buldan’ın ve Kürt siyasetinin farklı isimlerinin "sürecin gidişatından duyduğumuz rahatsızlığı tabanımızla paylaşmaya başlıyoruz” demek istediğini gösteriyor. DEM Parti'nin mesajı mealen şu: "Çözüm sürecine sadığız ama sonsuza kadar sabredemeyiz. Yasa çıkmazsa Türkiye iç siyasetine döneriz." Bu da pratik olarak CHP’yle yakınlaşma, muhalefet bloğuna dahil olma, ortak seçim stratejisi vb. ihtimallerin ortaya çıkması anlamına geliyor. Nitekim, Ömer Çelik'in CHP'ye gönderme yaparak karşılık vermesi mesajın alındığını gösteriyor.
Ancak bu mesajlaşmalar neye yol açar sorusunun cevabı belirsiz. DEM’in rahatsızlığını kuvvetlice ifade etmesi iktidarın üzerinde bir baskı oluşturup süreci hızlandırır mı bilinmez. Ama gidişat şu yönde galiba: Ya hızlanma ya da süreçten vazgeçmeden herkesin kendi işine gücüne bakması.
CHP’NİN TASFİYE EDİLDİĞİ BİR İKLİMDE DEM PARTİNİN SİYASET YAPAM İMKANI KALMAYABİLİR
Son dedim ama Buldan söyleşisinde, Öcalan’ın Erdoğan'a yönelik olarak hani bu CHP'ye yönelik baskıları azaltın şeklinde bir tavsiyesi olmuş anladığımız kadarıyla. Bunun karşısında da Erdoğan sessiz kalmış. Gerçekten Öcalan hani böyle bu iç siyaseti yani bu CHP'ye yönelik baskıyı, baskıları vesaire falan bu çözüm süreci bağlamında dikkate alıyor mudur?
Şunu tahmin etmek zor değil: Öcalan–Kürt hareketi–DEM Parti çizgisi açısından CHP’nin sindirildiği bir Türkiye siyaseti manzarası arzu edilir bir manzara değil. Çünkü CHP’nin sindirildiği bir Türkiye'de sürecin nereye gidebileceğini, kendi başlarına neler gelebileceğini tahmin edebilirler. Bu itibarla CHP'nin ayakta ve diri kalması, rasyonel bakıldığında hem DEM Partililerin hem de Türkiye'nin işine gelen bir durum. Ancak doğrusu DEM Parti ya da Öcalan CHP’ye dönük baskılar hakkında ne derse desin Erdoğan’ın tutumunu değiştireceğini sanmıyorum. Nitekim, Pervin Buldan'ın da aktardığı üzere Erdoğan bu itirazları belli ki sadece dinlemekle yetiniyor. 2028 seçimleri açısından baktığımızda Erdoğan açısından çözüm yasasının çıkması zorluklar yaratsa da işe yarayabilir ama CHP üzerindeki baskıyı kaldırmak, bu pek olabilecek bir şey gibi görünmüyor. Erdoğan seçimi CHP’yi ve rakiplerini sindirerek kazanmaya çalışmaktan vazgeçmeyecek. İşaretler bunu gösteriyor.
İlginizi Çekebilir