© Yeni Arayış

Avrupa’nın etik krizi ve hümanist direnişi

Liberal demokrasinin etik temelleri aşınıyor mu? Avrupa Birliği bir yön krizi mi yaşıyor? Göç, sosyal demokrasi ve yeni dünya düzeni tartışmaları Avrupa siyasetinin merkezine yerleşmiş durumda. Ali Kılıç, bütün bu soru başlıklarını Almanya’nın eski kültür bakanlarından ve çağımızın önemli filozoflarından Prof. Dr. Julian Nida - Rumelin ile konuştu.

Sunuş

Prof. Dr. Julian Nida - Rumelin,  Almanya Kültür Bakanlığı (1998-2002),  2020 yılına kadar Münih Ludwig-Maximilians Üniversitesi’nde felsefe ve siyaset teorisi profesörlüğü yaptı, 2022’den bu yana Berlin Hümanist Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor.

Avrupa’da yükselişe geçen aşırı sağ hareketler, göç ve göçmen meselesi ile Avrupa Birliği’nin ve hümanist değerlerin geleceği, bugün kıtanın en hararetli tartışma başlıkları arasında yer alıyor. Bu tartışmaların tam merkezinde duran isimlerden biri ise hem siyasetçi hem de akademisyen kimliğiyle masanın iki tarafını da yakından tanıyan Julian Nida-Rümelin.

Yıllar sonra bu meseleleri konuşmak üzere kapısını çaldığımda, yoğun programına rağmen söyleşi önerimi hiç tereddüt etmeden kabul etti. Avrupa’nın bugününü ve yarınını ilgilendiren bu başlıkları, düşünce ile deneyimin kesiştiği bir zeminde kendisi ile konuşma fırsatı buldum.

Nida-Rümelin ile liberal demokrasinin etik temellerinden göç politikalarına, Avrupa Birliği’nin yön krizi tartışmalarından sosyal demokrasinin geleceğine ve yeni dünya düzenine kadar uzanan kapsamlı bir söyleşi yapmaya çalıştım.

Liberal demokrasiyi yalnızca bir yönetim biçimi olarak değil, aynı zamanda etik bir düzen olarak tanımlıyorsunuz. Almanya’da ve Avrupa’da sağ popülist ve aşırı sağ partilerin yükselişi, bu etik temelin aşındığını mı gösteriyor? Bu gelişmeyi demokrasinin bir krizi olarak mı görüyorsunuz, yoksa demokrasinin kendi içinden doğan bir tepki olarak mı? Hümanist bir demokrasi kimlik ve korku siyasetine nasıl cevap vermelidir?

Gerçekten de demokrasi yalnızca belirli aralıklarla yurttaşların parlamentoların oluşumuna karar verdiği bir devlet biçiminden ibaret değildir. Demokrasi; feodal, otokratik, diktatoryal, totaliter ve teokratik devlet biçimlerine karşı bir alternatiftir. Yalnızca demokraside siyasal meşruiyet, kendilerini özgür, eşit ve akıl sahibi olarak gören yurttaşların onayından doğar. Ancak bu onay, tek tek siyasi kararlara değil, görüş oluşturma ve karar alma sürecinin biçimine yöneliktir; bu bakımdan bir tür meta-konsensüs söz konusudur. Bu konsensüs, bireysel hakların hukuk devleti tarafından güvence altına alınması olmaksızın ortaya çıkamaz — liberal demokrasiyi belirleyen unsur da budur. Bu uzlaşma aynı zamanda sosyal kapsayıcılığı gerektirir — bu da demokrasiyi sosyal demokrasiye dönüştürür. Dolayısıyla hukuk devleti ve sosyal devlet, demokrasinin doğru bir anlayışının kurucu unsurlarıdır.

Bunun ötesinde demokratik pratik, köken, cinsiyet, din veya ten rengi fark etmeksizin saygı ve tanınmaya dayalı bir sivil kültür gerektirir. Günümüzdeki demokrasi krizi, her şeyden önce bu sivil kültürün ve aynı zamanda sosyal kapsayıcılığın aşınmasının sonucudur. İnsan hakları ile demokrasi arasında hümanist normlar ve değerler tarafından kurulan bir bağ vardır. Bu nedenle mevcut demokrasi krizine verilecek yanıtın, benim görüşüme göre, sivil kültürün güçlendirilmesi, onun hümanist temellerinin netleştirilmesi ve sosyal ve kültürel kapsayıcılığa dayalı bir siyasi pratik olması gerekir.

Demokrasi yalnızca kurumlar veya seçim mekanizmalarıyla değil, etik ve toplumsal bir düzenle yaşar. Kriz, sivil kültür ve kapsayıcılığın aşınmasından kaynaklanıyor. Yurttaşlığı etnik değil, normatif ve anayasal temelli bir aidiyet olarak anlıyorsunuz. Bu bağlamda Almanya’da göçün hâlâ ağırlıklı olarak güvenlik ve entegrasyon perspektifinden tartışılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Göçmenler Almanya’nın kurucu ve kalıcı bir parçası olabilir mi? Eğer olabilirlerse, hangi siyasi, kültürel ve ahlaki koşullar altında?

Yetersiz entegrasyon politikalarına rağmen, 1955’ten itibaren Güney Avrupa ülkeleri ve Türkiye’den Almanya’ya gelen ve kalan insanlar, büyük ölçüde ülkenin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Almanya, kültürel olarak daha çeşitli ve dünyaya açık bir ülke olmuş; refahının önemli bir kısmını bu göçe borçludur.

Bugün nüfusun yaklaşık üçte birinin göçmen kökeni vardır; birçok okulda göçmen çocuklar çoğunluktadır. Başarılı entegrasyon, her iki tarafın da çabasını gerektirir: tolerans, saygı ve tanınmaya dayalı hümanist bir yaklaşım gereklidir. Göç siyasi olarak kontrol edilebilir kalmalıdır; açık sınırlar politikası hem kabul eden hem göç veren toplumları aşırı zorlar.

Avrupa Birliği öncelikle bir değerler topluluğu olarak mı yoksa daha çok ekonomik bir entegrasyon projesi olarak mı anlaşılmalıdır? Avrupa’nın vizyoner siyasi projelerden yoksun olduğu yönünde giderek artan eleştiriler var. AB’nin bir yönelim krizinde olduğu görüşünü paylaşıyor musunuz? Avrupa’nın hangi siyasi perspektife ihtiyacı var: daha güçlü bir federal entegrasyon mu, yoksa egemen ulus devletler arasında yeni bir denge mi?

AB, kozmopolit bir proje olup ulusüstü yasama yetkisine sahiptir. Ancak ciddi bir demokrasi açığı vardır; yasama hükümetlerin temsilcileri tarafından yürütülür, Parlamento yeterince denetleyemez ve veto hakları kararları tıkar. AB, subsidiarite ilkesi doğrultusunda yetkileri üye devletlere geri vermeli, ancak özellikle dış politika gibi alanlarda merkezî olmalıdır.

Hümanist bir güvenlik politikasının normatif temelleri ne olmalıdır? Güç dengesi mi yoksa evrensel değerler mi? Özellikle son Münih Güvenlik Konferansı bağlamında Amerikan temsilcilerinin sert tonu tartışmalara yol açtı. Bu gelişmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Avrupa stratejik özerklik aramalı mı, yoksa transatlantik bağımlılık kaçınılmaz mı?

Avrupa, ABD’ye olan tek taraflı bağımlılığını azaltmalıydı. Irak savaşı, Rusya ile çatışma ve Çin’e karşı stratejilerde ABD maceralarına sürüklendi. Avrupa, ABD yardımı olmadan da yeterli ekonomik güce sahiptir.

Sosyal demokrasi tarihsel olarak özgürlük ile eşitliği birleştiren bir siyasi güç olarak görülüyordu. Günümüzde sosyal demokrat partilerin toplumsal umut üretmesi neden bu kadar zor? Bu yalnızca ekonomik dönüşümlerin sonucu mu, yoksa daha derin bir temsil ve kimlik krizi mi yaşıyoruz? Hümanist bir şekilde yenilenmiş bir sosyal demokrasi yeniden ikna edici bir alternatif olabilir mi?

Avrupa sosyal demokrasisi, kendi sosyal politika başarılarının bir sonucu olarak tükenmiştir. Tarihte kısa süreli bir dönemde ekonomik akıl ile sosyal demokrat dayanışma bir araya gelmişti; Clinton, Blair ve Schröder bunu temsil ediyordu. Neoliberal dönemin aşırılıkları ve sendikaların muhalefeti bu projeyi zayıflattı.

(Burada araya girerek Julian Nida-Rümelin’in işaret ettiği tartışma, Avrupa sosyal demokrasisinin 1990’larda benimsediği ve çoğu zaman “Third Way politics” olarak adlandırılan stratejiyle yakından ilişkilidir. Bu yaklaşım, piyasa ekonomisinin dinamizmini sosyal devlet politikalarıyla uzlaştırmayı amaçlamış; Bill Clinton, Tony Blair ve Gerhard Schröder gibi liderler tarafından temsil edilmiştir. Ancak neoliberal küreselleşmenin yarattığı eşitsizliklerin derinleşmesi, sendikaların ve sol içi eleştirilerin artması ve özellikle 2008 krizi sonrasında sosyal demokrasinin bu sentezi ciddi biçimde sorgulanmaya başlandığını ifade edeyim.)

Ulus-devlet modern demokrasinin vazgeçilmez çerçevesi olmaya devam ediyor mu? Avrupa’da aynı anda hem milliyetçi hareketlerin hem de mikro-milliyetçi veya bölgesel akımların güçlenmesini nasıl açıklıyorsunuz? Evrensel insan hakları ile ulusal egemenlik arasında sürdürülebilir bir denge mümkün müdür?

Devlet yapılarının bölgeselleşme veya süper devletleşmeye yönelik deneylerine sıcak bakmıyorum. Ulus devletler farklı sosyal dayanışmalar üretmiştir ve entegrasyon uzun sürede gerçekleşmiştir. Bu geri alınmamalıdır. Demokrasi evrensel normlara dayanır ve birbirleriyle savaşmaz; bunu Kant 1795’te öngörmüştür.

Devlet yapılarına yönelik bölgeselleşme veya süper devletleşme deneylerine eleştirel bakıyorsunuz sanırım….

Evet, ulus devletler, farklı sosyal dayanışmalar ve toplumsal entegrasyon biçimleri geliştirmiştir; bunların geri alınması mümkün olmamalıdır. Demokrasi, evrensel normlara dayanır ve uluslar birbirleriyle savaşmaz; bu yaklaşımın temelini ise Immanuel Kant 1795’te ortaya koyduğu “ebedi barış” fikri oluşturur, ki modern uluslararası ilişkilerde hâlâ temel bir referans olarak kabul edilebilir.

 

“Humanismus als Leitkultur” adlı kitabınızda hümanizmi yön verici bir kültürel fikir olarak geliştiriyorsunuz. Popülizm, dijitalleşme ve küresel krizler bağlamında bugün bu kavramı yeniden düşünürseniz hangi sonuçlara varırsınız? Hümanizm bugün somut bir siyasi rehber olabilir mi?

Hümanist yaklaşımı hem felsefemde hem siyasi pratiğimde derinleştirdim. Dijital Hümanizm, dijital dönüşümün insan onuru, özgürlük ve demokrasi değerleriyle uyumlu olmasını hedefler. Demokrasi krizini aşmak için bu yönelime her zamankinden fazla ihtiyaç vardır.

Julian Nida-Rümelin’in işaret ettiği “Dijital Hümanizm”, teknolojik dönüşümün insan onuru, özgürlük, demokrasi ve etik değerlerle uyumlu biçimde şekillendirilmesini savunuyor. Günümüzde dijitalleşmenin toplumsal, siyasal ve kültürel alanlarda yarattığı krizler ve değer erozyonları düşünüldüğünde, bu yaklaşım, insan merkezli bir teknoloji vizyonu geliştirmek ve demokratik normları korumak için her zamankinden daha önemli hâle geldiği de açıktır.

Son olarak: Avrupa’nın geleceği açısından sizi en çok endişelendiren şey nedir ve size umut veren nedir? Bir hümanist olarak önümüzdeki siyasi gelişmelerden hangi temel beklentiye sahipsiniz?

Umut ediyorum ki dünya aklın yoluna döner; ABD’nin neokonservatif gündemi sona erer; Rusya’nın bölgesel emperyalizmi devam etmez. Büyük güçler eşit düzeyde kabul edilir; orta büyüklükteki devletler ağlar kurarak dengeyi sağlar. Tek kutuplu dünya düzeni sona erdi; yeni düzenin nasıl olacağı henüz belirlenmedi.

Sonuç:

Avrupa, tarih boyunca krizlerden yalnızca ekonomik veya siyasi reflekslerle değil, aynı zamanda etik ve toplumsal bilinçle de çıkmayı başarmıştır. Julian Nida-Rümelin’in vurguladığı gibi, liberal demokrasinin sürdürülebilirliği yalnızca kurumsal mekanizmalarla sağlanamaz; yurttaşların etik yönelimi, sivil kültürü ve ortak aklı, demokrasiye ruh kazandırır. Sosyal kapsayıcılık ve hümanist normlar merkezde tutulmadıkça Avrupa, tarihsel deneyimlerinden aldığı dersleri yeterince geleceğe taşımış sayılmaz.

Bugün, insan hakları, adalet ve özgürlük gibi evrensel değerleri yeniden merkeze koymak, kıtanın sadece krizleri aşmasını değil, aynı zamanda küresel sahnede güçlü, öngörülü ve etik bir aktör olarak yeniden şekillenmesini mümkün kılacaktır. Nida-Rümelin’in sözleri, Avrupa için bir hatırlatma ve çağrı niteliği taşır: Geçmişin birikimini, çağın zorluklarıyla birleştirecek bir vizyon geliştirmek, yalnızca akademik bir görev değil; aynı zamanda kıtanın demokratik ve hümanist geleceğini güvence altına alacak stratejik bir sorumluluktur.

 

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER