CHP oylarıyla seçilip ilk rüzgârda gidenler…
SİYASETEğer seçmenin verdiği oy, seçilen kişi tarafından bu kadar kolay anlamsızlaştırılabiliyorsa, sandığın ne kıymeti kalır? Eğer bir belediye başkanı, aldığı oyun siyasi bağlamını istediği anda çöpe atabiliyorsa, seçmen neden bir daha fedakârlık yapsın? Demokrasi sadece oy vermek değildir; o oyun anlamına, bağlamına ve temsil ettiği iradeye saygı duymaktır. Bu saygı kaybolduğunda geriye sandık kalır ama demokrasi kalmaz.
Türkiye siyasetinde artık saf kalan tek şey, seçmenin iyi niyeti. Geriye kalan her unsur; hesap, denge, pazarlık ve koltuk matematiğinden ibaret. Sandık, bazı siyasetçiler için bir ilke alanı olmaktan çıktı; risk yönetimi, hasar kontrolü ve kişisel geleceği güvenceye alma aracına dönüştü. CHP listelerinden seçilip, kısa süre içinde “bağımsızlık” edebiyatına başlayan belediye başkanları da bu tablonun en çıplak, en rahatsız edici örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor. Daha sonra o siyasetçileri iktidarın çizgisinde net görebiliyoruz. Ortada ne tutarlı bir ilke var ne de savunulabilir bir duruş. Sadece korku var. Ve bu korkunun adı açık: koltuğu kaybetme korkusu.
Kimse kendini kandırmasın. Buna ister pragmatizm densin, ister siyasal esneklik; yapılan şeyin özü değişmiyor. CHP seçmeninin oyları, zor zamanda tutunmak için kullanılan bir can simidi gibi görülüyor. Deniz sakin olduğunda sahiplenilen bu destek, ilk fırtınada denize atılıyor. O oyların arkasında yıllara yayılan bir mücadele, bedel ödemiş bir hafıza ve siyasi bir aidiyet var. Tüm bunlar, kişisel konfor adına bir anda yok sayılıyor. Bu cesaret değil. İlke hiç değil. Siyasette rüzgâra göre yön değiştirmek bir marifet değil; sorumluluktan kaçmanın başka bir adıdır.
Bu belediye başkanlarının hiçbirinin bağımsız aday olarak seçilmediğini hatırlatmak bile aslında gereksiz. Hiçbiri kapı kapı dolaşıp “Ben partiler üstüyüm” diyerek oy istemedi. Hiçbiri seçmene, parti kimliğinden arınmış bir yönetim vaadi sunmadı. Tam tersine, CHP logosu olmadan afiş bastıramayacaklarını, broşür dağıtamayacaklarını, kampanya yürütemeyeceklerini çok iyi biliyorlardı. Yerel seçimlerin ardından yapılan zafer konuşmalarında CHP vardı. Kameralar önünde teşekkür edilirken CHP vardı. Mazbata alınırken CHP vardı. Peki o gün meşruiyet kaynağı olan bu kimlik, bugün neden bir anda “yük” haline geldi? Bu sorunun cevabı kişisel gerekçelerde değil, değişen siyasi iklimde yatıyor.
Cevap aslında son derece basit. Rüzgâr tersine döndü. Merkezi iktidarın baskısı arttı, denetim ihtimali somutlaştı, kaynak kanalları daraldı. İşte tam bu noktada siyaset, bazıları için cesaret ve temsil işi olmaktan çıktı; çıplak bir hayatta kalma oyununa dönüştü. Ve ne yazık ki bazıları, bu oyunu oynamayı seçmenin iradesine sadık kalmaktan daha “akılcı” buldu.
Daha da vahim olan, bu kaçışların utanmadan “hizmet aksamasın” gerekçesiyle pazarlanması. Sanki parti kimliği, halka hizmetin önünde bir engelmiş gibi bir dil kuruluyor. Oysa bu ülkede yerel yönetimlerin en zor koşullarda bile hizmet üretebildiği dönemler, tam da güçlü, net ve arkasında durulan bir siyasi iradeyle hareket ettikleri dönemlerdi. Sorun hizmet değil. Sorun omurga. Sorun, baskı karşısında durmayı göze alamamak.
Üstelik bu hamlelerinin çoğu, yalnızca siyasi değil; idari ve mali sorumluluklardan kaçma ihtimaliyle birlikte anılıyor. Denetimden uzaklaşmak, hesap sorulabilirlikten sıyrılmak ve kararları daha dar, daha kapalı bir çerçevede almak bu tercihin görünmeyen yüzü. Şeffaflık vaadiyle yola çıkanların, bazı durumlar kapıya dayandığında yön değiştirmesi bir tesadüf değil.
Bu noktada sorulması gereken soru çok açık: Eğer seçmenin verdiği oy, seçilen kişi tarafından bu kadar kolay anlamsızlaştırılabiliyorsa, sandığın ne kıymeti kalır? Eğer bir belediye başkanı, aldığı oyun siyasi bağlamını istediği anda çöpe atabiliyorsa, seçmen neden bir daha fedakârlık yapsın? Demokrasi sadece oy vermek değildir; o oyun anlamına, bağlamına ve temsil ettiği iradeye saygı duymaktır. Bu saygı kaybolduğunda geriye sandık kalır ama demokrasi kalmaz.
İlginizi Çekebilir