© Yeni Arayış

Bireysel silahlanma üzerine

Hobbes’un yüzyıllar öncesinden yaptığı uyarı bugün sınıflarımızda yankılanıyor: Silah kullanma yetkisinin devletten alınıp bireye geçtiği her an, toplum sözleşmesi askıya alınır ve 'herkesin herkese karşı savaşı' başlar. Okullardaki katliamlar birer güvenlik zafiyeti değil; meşru şiddet tekelinin devlete ait olmadığı bir 'modern doğa durumu' krizidir.

Bireysel silahlanma üzerine

Okullarda öldürülen çocuklar ülkeyi büyük bir üzüntüye boğdu.

Uzmanlar benzer olayların tekrarlanabileceği uyarısı yapıyor.

Bu arada çok ilginç öneriler sunuluyor.

Örneğin işsiz kalan bir meslek grubunu istihdam etmek ve bunları, okulların kapısına güvenliği sağlamak için dikmek.

Komedi gibi bir çözüm önerisi.

Uzun süre önce ateşli silahlarla ilgili kanun üzerinde çalışmak durumunda kalmıştım.

O zamanlar düğünlerde silahla yapılan atışlar sırasında kaza kurşunuyla ölenler vardı ve düğünlerle ilgili olarak bir önlem alınmaya çalışılıyordu.

Bu işe öncülük yapan sivil toplum örgütü, bireysel silahlanmanın yasaklanmasını istiyor ve alınacak diğer tedbirlerin çözüm olmayacağını savunuyordu.

Bu düşünceye kesinlikle katılıyordum ve bu yüzden yaptığım çalışmada bireysel silahsızlanmayı teorik düzeyde desteklemeye çalışmıştım.

Ancak zamanla her şey tam tersi yönünde gelişti ve sözünü ettiğim sivil toplum örgütünün temsilcisinin bile, yakın zamanda izlediğim programda, bireysel silahsızlanma yerine silahların denetlenmesi noktasına gelmiş olduğunu büyük bir üzüntüyle gördüm.

Bir başka TV kanalında sorunun çeşitli boyutlarına dikkat çeken bir siyasetçi ise ABD başta olmak üzere çok sayıda Avrupa ülkesinde benzer olayların yaşandığına dikkat çekerek, eleştiri adı altında olayları normalleştirmeye uğraşıyordu.

Aslında 30 yıl önce yapılan bireysel silahsızlanmaya yönelik önerilerin benimsenmeyip tam tersine bir yol alındığını TV dizilerinden, sabah programlarından da anlamak mümkün.

Son derece dehşet verici olaylar yaşanmış olmasına rağmen kimse ders almış görünmüyor; okullarda güvenlik önlemlerinin artırılmasından, sosyal medyanın yasaklanmasından söz ediliyor ama kimse bu silahlar bizde ne arıyor sorusunu bile sormuyor.

Sorunu biraz daha derinden görmek için bu konuda bir toplum sözleşmesi düşünürü Thomas Hobbes’tan yardım alacağım.

Ancak Hobbes’le ilgili olarak başından bir uyarıda bulunayım: Hobbes bir mutlak monarşi ya da mutlak iktidar savunucusudur.

Hobbes’un dönemi modern ulus devletin ortaya çıktığı ve modern devletin kurucu unsuru burjuvazinin mutlak iktidar talebinde bulunduğu bir dönemdir.

Bu anlamda Hobbes’un teorisi döneminin ihtiyaçlarına karşılık vermektedir.

Dolayısıyla Hobbes’un teorisini mutlak monarşiyi savunmak için kullanmıyorum.

Hobbes’un teorisinin bireysel silahsızlanmaya çok güçlü bir temel sağlamaktadır ve burada teorinin bireysel silahsızlanmaya katkı sağlaması amacıyla kullanımı söz konusudur.

Şimdi başlayalım.

Hobbes devlet ve toplum yokken insanların ne durumda olduğunu düşünmemizi istiyor.

Bu durum, insanların sınırsız bir özgürlük ve eşitlik içinde oldukları bir doğa durumudur.

Teoriye göre her insan, doğası gereği, haz aldığı şeylerin peşinden koşmakta ve acı duyduğu şeylerden kaçınmaktadır.

İnsana haz veren şeyler yaşamının sürdürülmesine yarayan şeyler iken acı çekmesine neden olan şeyler yaşamının sona ermesine neden olan şeylerdir.

Daha açık söylemek gerekirse insan yaşamını sürdürmeye yarayan şeyleri yapmaya çalışırken ölümüne neden olacak şeylerden kaçar.

Her insanın yaşamını destekleyen şeyleri yapmaya ve yaşamına son veren şeylerden kaçınmaya ilişkin bir doğal hakkı vardır.

Doğa durumunda insan fiziksel güçler ve akli yetenekleri bakımından aşağı yukarı eşittir; fiziksel güç bakımından biri diğerinden bir miktar daha güçlü olabilse bile, iki kişi birleşerek onu alt edebilirler.

Bu eşitlik ve özgürlük durumu insanları bir savaş durumuna götürür, çünkü her insan kendi yaşamını sürdürmek için yapılması gerekenler konusunda sınırsız bir özgürlük içindedir.

Bu koşullarda kendi yaşamını sürdürmek için doğal haklarını kullanarak başkasına zarar vermek adaletsizlik değildir; çünkü herkes aynı ihtiyaç içindedir ve herkes aynı hakka sahiptir.

Hobbes bu yüzden doğa durumu için “insan insanın kurdudur” (homo homini lupus) diyor.

İnsanın bir başkası için kurt olması, doğa durumunu “herkesin herkese karşı savaşı”na (bellum omnium contra omnes) dönüştürür.

Böyle olunca da doğa durumunda insanın yaşamı, yalnız, yoksul, aşağılık, vahşi ve kısadır.

Bu durum böyle sürüp gidemezdi; belirli bir süre sonra insan türü yok olabilirdi.

Bu durumun üstesinden gelinebilirdi ve bunun panzehiri yine insandaydı.

İnsan akla sahipti ve geleceğini düşünebiliyordu.

Doğa durumunda koşullar nedeniyle bencil yaşayan insan, aslında barış içinde güvende olacağı bir durumda yaşamının daha uzun süreceğini bilecek akla da sahipti.

İnsanın aklıyla bulabileceği doğa yasaları, insana barış içinde yaşamayı ve sözünde durmayı emrediyordu.

O zaman soru şuydu: Doğa yasaları insanlara barış içinde yaşamayı emretmesine rağmen insan neden savaş durumu içinde yaşıyordu?

Cevap şuydu: insan barış durumunu seçebilir ama bunun önkoşulları vardır; önkoşullar sağlanmadan bireysel olarak bazılarının barış durumunu seçmeleri barış durumunda yaşamayı tercih edenlerin sonunu getirmekten başka işe yaramaz.

Örnekle açıklayayım:

Diyelim ki bir toplumda 1000 kişi yaşıyoruz ve 990 kişi barış durumunun daha iyi olduğunu düşünerek ellerinde bulunan doğal haklarını kullanmayı bıraktı.

Bu durumda 990 kişi kendilerini korumak için başkalarının yaşamına zarar vermeyeceğine söz vermiş demektir.

Peki ya kalan 10 kişi?

Bunlar yaşamlarını sürdürmek için gerekli olan her şeyi yapmaya yönelik doğal haklarını ellerinde tuttuklarından başkalarına zarar verebilecek durumdadırlar.

O zaman 990 kişi bu 10 kişinin sürekli tehdidi altında demektir ve bu da savaş durumunun sürdüğünü gösterir.

Üstelik 990 kişinin barış durumunu seçmelerinden önceki durumda, silahların eşitliği ilkesi vardı ve herkes eşit yaşama hakkına ve ölüm riskine sahipti.

Barış durumundan sonra silahların eşitliği ilkesi de kaybolur ve silahsız 990 kişi silahlı 10 kişi tarafından tehdit altındadır.

Hobbes’un bunun için bulduğu formül “toplum sözleşmesi”dir.

Ancak Hobbes savaş durumunun sona erebilmesi için toplum sözleşmesine çeşitli önkoşullar koyar.

Önkoşullardan birincisi, toplum sözleşmesine katılarak toplum halinde bulunan her bir kişinin doğal haklarını koşulsuz olarak devretmesi gerekir.

İkinci olarak doğal hak devrinin aynı anda gerçekleşmesi gerekir.

Üçüncü olarak doğal hakları devralan kişinin sözleşmenin tarafı olmaması gerekir.

Böylece herkes, aynı anda, başkasına zarar vermeyeceğini aynı anda taahhüt etmiş olur.

İnsanlar doğa durumunda sahip oldukları istedikleri her şeyi yapma hakkını aynı anda birine devredeceklerdir.

Herkesin haklarını devrettiği bu kişi “egemen” (ya da devlet)’dir ve egemen sözleşmenin tarafı değildir.

Egemen de sözleşmenin tarafı olursa o zaman sözleşmeye uyulmadığında sözleşmeye uymayanları cezalandıracak kimse yok demektir.

Oysa herkes aynı anda doğal haklarını egemene devrettiğinde, uyruklar arasında bir uzlaşmazlık çıktığında buna müdahale edecek tek güç egemendir; yani devlettir.

Egemen (devlet) tek başına doğa durumunda olduğundan onun yaşamının tehdit eden kimse yok demektir.

Egemen olan kral ya da devlet aslında halkın ta kendisidir ve bu yüzden Hobbes “çok acaip görünse de Kral halk diye adlandırdığımdır. (Rex est populus)” demektedir.

Devlet bütün uyrukların doğal haklarını devrettikleri çok güçlü bir varlık (Leviathan)tır ve devlet, doğal haklarını devreden uyrukların haklarını pozitif yasalarla belirler.

Egemen sınırsız olsa da uyrukların güvenliğini sağlamak amacıyla oluşturulduğundan bu amacın farkındadır ve güvenliği sağlar.

Egemen çok güçlü olduğundan ve toplumda doğa durumu sona erdiğinden ona yönelebilecek bir tehdit yoktur ve bu yüzden güvenliği sağlama amacının dışına çıkmaz.

Tekrar altı çizilmelidir ki bazı insanların doğal haklarından vazgeçmemeleri doğa durumunun devam ettiğini gösterir ve doğa durumu bir savaş durumudur.

Şimdi bu teoriyi günümüz toplumuna uyarlayalım:

Yaşadığımız 87 milyonluk ülkede tek bir kişinin bile silah taşıması 87 milyonun tümünün tehdit altında olduğunu gösterir; çünkü silahını devlete bırakmayan bir kişi doğa durumunda olmayı sürdürüyor demektir ve doğa durumunu terk eden diğerleri, doğal haklarını devlete bıraktıklarından bu kişinin tehdidi altındadırlar.

Dolayısıyla eğer toplum sözleşmesiyle doğa durumu terkedilmişse, silah kullanma tekeli ya da meşru şiddet kullanma tekeli sadece devlete aittir.

Devlet silah (ya da meşru şiddet) kullanma tekelini yurttaşların güvenliği ile sınırlı olarak kullanmak durumunda olduğundan, herkesin yaşamı güvende demektir.

Devlet silah kullanma tekelini bıraktığında ve belirli kişilere silah kullanma hakkı verdiğinde, silah kullanma hakkı olmayanlar silah kullanma hakkı olanları tehdidi altındadırlar ve bu durum bir doğa durumuna geri dönüldüğünü gösterir.

Üstelik bu kez doğa durumunda silah sahibi olanlar diğerlerini öldürebilir; silahların eşitliği ilkesi terkedilmiştir.

Biraz daha somutlaştıralım: Trafikte iki vatandaş tartışıyor ve birinde silah var.

Silahı olan sinirlenerek diğerini öldürüyor; oysa ikisinde de silah olmasa muhtemelen ölüm olayı gerçekleşmeyecekti.

Diğerinde de silah olsa her ikisinin yaşama ve ölme şansları eşit olurdu.

Ama sadece birinde silah olması, silahı olmayanı silahı olanın kurbanı haline getiriyor.

Ölen kişi ben olabilirdim ya da 87 milyonluk toplumun her bir yurttaşı olabilirdi.

Silah taşıyan her bir kişi silah taşımayan diğerlerini öldürebilir ve herkes için bir tehdittir.

Modern liberal devletlerde silah kullanma tekeli sadece devletin güvenlik görevlilerine aittir ve devletin güvenlik görevlileri silah kullanırken anayasa ve kanunlarda belirlenen çok sayıda ilkeye riayet etmek zorundadırlar.

Devlet silah kullanma tekelini kurallara uygun kullandığında yaşam hakkı güvence altına alınmış demektir.

Somut konuşalım: Bir düğüne gittiğimizde, gelenekler gerekçe gösterilerek sıkılan her bir kurşun her birimizin yaşamını sona erdirebilir.

Trafiğe çıktığımızda tartıştığımız sürücünün silahlı olması silah taşımayan her birimizin yaşamının tehdit altında olduğunu gösterir.

Evinde silah olan herkes silah sahibi olmayanların yaşamı için birer tehdittir.

Yukarıda sözünü ettiğim çalışmada bu düşünceleri savunmuştum.

Ama kısa süre sonra başka meslektaşlarımın yaptığı çalışma, Teksas’ta silah taşımanın serbest olduğu noktasından hareket ediyordu.

Onlarla tartışmalarımız sırasında silah sanayinin istihdam yaratmada ve ekonomide önemli olduğu ve bu sektörü ayakta tutmak gerektiği söylenmişti.

Onların dediği oldu ve bugün önemli sayıda yurttaşın evinde ruhsatlı-ruhsatsız silahlar var.

Belli görevlerde bulunanlara harç alınmaksızın silah edinme ayrıcalıkları tanınıyor.

Bu Hobbes’un doğa durumuna geri dönüldüğü anlamına bile gelmiyor, çünkü Hobbes’un doğa durumunda silahların eşitliği vardı ve herkes diğerinin yaşamına eşit bir tehdit oluşturuyordu.

Şimdi silahlar da eşit değil, silaha sahip olmayanlar silah sahiplerinin tehdidi altında yaşıyor; yarın hangimizin çocuğunun, eşinin, annesinin, babasının ya da kendisinin bu tür bir silahla öleceğini bilmiyoruz.

Dolayısıyla okullara güvenlik görevlisi dikerek, okullarda psikolog istihdam edilerek bu sorun çözülemez.

Çözüm silah kullanma tekelinin sadece devlete ait olması ve bir tehdit sözkonusu olmadığı sürece hiç kimsenin silah sahibi olamamasıdır.

Devlet sadece güvenlik sağlayamadığı ve yaşamları açık ve yakın bir tehdit altında bulunan kişilerin meşru müdafaa haklarını kullanmalarını sağlamak için sıkı bir denetim altında çok sınırlı sayıda silah ruhsatı verebilir.

Bunun dışında hiç kimsenin silah bulundurma ya da taşıma hakkı olmamalıdır; tek çözüm budur.

Anton Çehov’un ünlü sözü şöyledir: “İlk perdede duvarda asılı bir silah varsa, o silah ikinci veya üçüncü perdede mutlaka patlar.”

Bu sözün topluma uyarlanması mümkündür: “Evin duvarında asılı silah bir gün mutlaka patlar ama biz nerede patlayacağını bilemeyiz.”

Bireysel silahlanma yasaklanmadığı sürece,

Başka okullardaki ölümleri,

Bir düğünde kaza kurşunuyla silahın son verdiği yaşamları,

Silahı temizlerken patlayan silahın mağdurlarını,

Kocaları tarafından beyni patlatılan kadınları,

Hastanede ya da okulda öldürülen öğretmenleri,

Trafikte maganda kurşunuyla öldürülen masum sürücüleri,

Mafya örgütlerinin silahlı hesaplaşmalarını,

konuşmaya devam etmek kaçınılmazdır.

Geldiğimiz noktada bu önerinin bazılarına çok absürd ve romantik geleceğinin farkındayım.

Ama ben yine de bunun tek çözüm olduğunu ve devletin tanımının zorunlu sonucu olduğunu söylemekten geri durmayacağım.

Hiç kuşkusuz yukarıda sayılan her bir suç tipinin derin sosyo-ekonomik-kültürel-siyasi ve psikolojik nedenleri de vardır ve suçun önlenmesi çok yönlü önlemler alınmasını gerektirir.

Ama öncelikle ve acilen bireysel silahlanmaya son verilmelidir.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER