Bir salıncağın gıcırtısı
KÜLTÜR SANATOda karanlık. Belli belirsiz bir ışık camdan vuruyor. Ayağa kalkıyorum. Cama yanına kadar ufak adımlarla ilerleyip, perdeyi aralıyorum. Dışarısı aydınlık. Salıncağı görüyorum tam karşımda. Sevinçle bahçeye çıkıyorum. Yanına gidiyorum. Üzerine oturup sallanmaya başlıyorum.
Bazı salıncaklar insanı tutmaz. Uzun süre barındırmaz üzerinde. Tahtası, ipi, kurulduğu ağaç… Kabul etmez, atmak ister seni.
Salıncaktır adı, sallar tüm benliğini.
Bir şeycikler gelir aklına, bir duman kokusu burnuna, ya da çığlık gibi düşer bir anı zamana.
Her şey ağırlaşır. Gece gibi çöker üstüne. Nefesin kesilir. Soluksuz kalırsın. Tüm zihnin sussun istersin, hatta kurusun. Aseptik bir yalnızlık dilersin; olmaz. Unutmayı tercih ettiklerin beynini kaplar, çölleşsin diye verdiğin talimatlar karşılık bulmaz. Tam aksine çoğalır, canlanır.
Eskimiş dediğin o hikâye; ipini, ağacını, salıncağını, ayaklarını, seni de sımsıkı sarar.
Sarsar.
Sen yine soluksuz kalırsın.
Yalnızlık bile senden kaçar.
Eray’da öyle soluksuz mu kalmıştı, anne?
Annem yanıt vermez. Veremez.
“Daha çok küçük. O çocuktur,” derler benim için. Ama Eray da küçüktü, anne.
Salıncak yavaşlar. İp gıcırdar. Ayaklarım toprağa değer.
Geri çekilir.
Toprak soğuktur.
İçim ürperir.
O an Erayların evindeyimdir. Perdelerine saklanmış gizli bir motif olurum. Etraf karanlıktır. Salıncak hızlanır. Göğsüm acımaya başlar, nefes alamam.
Eray güler. “Daha hızlı salla,” der. Ayakkabıları çamurludur. Çimenlerin üzerine siler ayaklarını. “Anne, bak, tertemizim,” der.
Gülüşürüz. Benim annem hep kızgındır. Eray’a hiç kızmaz.
Ve bir an… Şimdi ile geçmiş birbirine karışır. Salıncağın ipi elimde, toprağın soğuğu ayaklarımda… Eray bana bakar, gülüşü ay gibidir.
O an anlarım: zaman, mekân… Hepsi sallanır, gelip geçer.
Bazı şeyler kalır.
Pis bir duman gibi.
Yalnızlık gibi.
Tenimize siner.
Terimizde kokar.
Salıncaktan vazgeçmeyiz. Eray ile buluşuruz; ipin üzerinde.
Birbirimize bakar, gülümseriz.
Zaman ekmektir, böyle paylaşırız.
Ama bazen… gökten bir sessizlik iner.
Tanrıymış gibi susturur bizi.
Salıncak söz dinlemez, daha çok hızlanır; bulutlara erdirmek ister yüzümüzü.
Ben korkarım.
Eray elleriyle alkış yapar:
“Hızlı! Daha da hızlı!”
Mutfağın camına bakarım; annem ya oradaysa ve bana yine kızarsa…
O ses duyulur…
“Ben varım!”
Salıncağın ipi elimde titrerken, Eray’ın gözleri bana kilitlenir.
Aseptik bir sessizlik sarar bizi.
Sonra Eray küçük ellerini açar bana doğru:
“Tut,” der.
Gülüşü sıcak.
Gözlerinde ise bilmediğim bir dilde ölüm gizli…
Son gün
Annem yine kızmıştı.
Salıncak… Salıncak… Bıktım artık.
Sen de diğer çocuklar gibi bisiklete binsen, babana yardım etsen, top oynasan.
Kendin yetmezmiş gibi, el alemin çocuğunu da alıştırdın; sabah, öğlen, hatta akşam salıncağa binmeye.
“Neymiş efendim: Bazı salıncaklar insanı tutmaz, üzerinde barındırmazmış. Yok, Eray varmış, onunla her şeyi paylaşırlarmış. Birlikte sallanırken o ses yükselirmiş: ‘Ben varım, geldim dermiş. Daha neler!’”
Baktım, yine kızacak; hemen kendimi bahçeye atıyorum.
Hayatla, annemle, hatta kendimle saklambaç oynadığım salıncağıma!
Oturuyorum üzerine. Ağacın dalları arasından güneş gözlerime vuruyor. Bir müddet sallanıyoruz. İp gıcırdamaya başlıyor.
Anlıyorum: Eray gelmek üzere. Sonra ağacın yaprakları hışırdıyor. Bir rüzgâr çıkıyor. Bugün nedense daha sert…
Annemin sesi derinlerden geliyor. Sözcükleri seçemiyorum.
Göğsüm daralıyor.
Tam karşımdaki metruk bina yine gözüme Erayların eviymiş gibi geliyor.
Adeta zihnimde tamamlıyorum eksik parçalarını. Güzel bir kapı, cam, perde asıyorum.
Salıncak hızlanıyor. Sessizlik çöküyor bahçeye. Korkuyorum.
Eray ile yine göz göze geliyoruz. Terliyorum. Terim pis bir duman gibi kokuyor. Kendimden tiksiniyorum. Nefesim daralıyor.
Eray gülüyor: “Hızlı! Daha hızlı salla!”
Salıncak bugün çok misafirperver. Bütün bedenimi sımsıkı sarıyor; evladı gibi. Kemiklerim acıyor.
Eray susuyor. Bakışıyoruz.
Salıncak yavaşlıyor.
İkimiz de bekliyoruz.
Sessizliği bozacak o ses gelecek, biliyoruz.
Küçük ellerini alıyorum. Kenetlendik. Salıncak bizi bugün çok seviyor.
Ayaklarım yere değiyor. Toprak çok sıcak. Geri çekiyorum.
Bütün gücümle salıncağı uçuruyorum. Beş insan gücünde parmaklarım.
Uçuyoruz.
O ses, hâlâ duyulmadı!
Pis bir duman kokusu geliyor. Duyuyorum. Gözlerim kapalı.
Hiç açmıyorum. Elimde o küçük elleri hissediyorum. Nefesim sıkışıyor. Uyumak üzereyim. Salıncak beni atmıyor; beni kendine saklamış gibi.
Bir an annemin sesini duyar gibi oluyorum:
“Hemen su!”
“Çatıya!”
“Önce çatıya,” diyor.
Ayaklarım toprağa değiyor. Toprak ateş gibi. Gözlerimi açıyorum.
Onların sözde metruk dediği, benim ise Eray’ların olduğunu bildiğim ev yanıyor.
Perdeler yanıyor. Camları yanıyor.
Salıncaktan inmek istiyorum. Beni bırakmıyor.
Eray! Eray!
Bağırıyorum. Kimse duymuyor. Terliyorum.
Ayaklarım artık toprağa da değmiyor. Her yer çok sıcak.
Bütün sesler kesiliyor.
Uyanış
Yataktayım. Gözlerimi açıyorum.
Annem koltukta uyuyor. Yüzü sapsarı.
Oda karanlık. Belli belirsiz bir ışık camdan vuruyor.
Ayağa kalkıyorum. Cama yanına kadar ufak adımlarla ilerleyip, perdeyi aralıyorum. Dışarısı aydınlık.
Salıncağı görüyorum tam karşımda.
Sevinçle bahçeye çıkıyorum. Yanına gidiyorum. Üzerine oturup sallanmaya başlıyorum.
İp gıcırdamıyor. Ağacın dalları hışırdamıyor.
Gökyüzüne bakıyorum. Dalların arasından Eray’ın tanıdık yüzü…
Sonra o ses:
“Ben varım!”
Sırtıma bir el dokunuyor.
“Seni biraz sallamamı ister misin?”
İlginizi Çekebilir