Bir ekolün son tarihçisi: İlber Ortaylı
KÜLTÜR SANATBugün tarih bölümlerinde çok sayıda iyi akademisyen yetişiyor. Fakat o eski kuşağın sahip olduğu geniş klasik kültür, çok dilli entelektüel formasyon ve şehirle kurulan canlı ilişki giderek azalıyor. Bir ekolün gerçekten sona ermesi, son temsilcisinin vefatıyla değil, o düşünme biçiminin yeni kuşaklarda devam etmemesiyle olur. Ve insan ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor: Biz tarih yazmaya devam ediyoruz, peki tarih düşünmeye de devam ediyor muyuz?
Türk tarihçiliğinde bazı isimler yalnızca eser üretmez; bir düşünme biçimi kurar. O düşünme biçimi nesiller boyunca devam eder, öğrenciler yetiştirir, yeni tartışmalar doğurur. Bugün geriye dönüp baktığımda Türk tarihçiliğinde belirli bir entelektüel çizginin yaklaşık bir asır boyunca bu dört isim tarafından taşındığını görüyorum: Mehmet Fuat Köprülü, Yılmaz Öztuna, Halil İnalcık ve nihayet İlber Ortaylı.
Bu isimleri aynı çizgiye yerleştirmek ilk bakışta yalnızca bir kuşak sınıflandırması gibi görünebilir. Oysa mesele kuşaktan ziyade zihniyetle ilgilidir. Bu tarihçiler için tarih, yalnızca geçmiş olayların kronolojisi değil; toplumların, kurumların ve medeniyetlerin nasıl şekillendiğini anlamaya yönelik büyük bir düşünme alanıydı.
Bu çizginin gerçek kurucu figürü kuşkusuz Köprülü’dür. Köprülü’den önce Türk tarihçiliği büyük ölçüde siyasi olayların kronolojik anlatısına dayanıyordu. Köprülü bu yaklaşımı kökten değiştirdi. Ona göre bir toplumu anlamak için yalnızca savaşları ve padişahları incelemek yetmezdi; edebiyatı, dini hareketleri, sosyal yapıyı ve kültürel dönüşümleri de incelemek gerekiyordu.
Onun Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar üzerine yaptığı çalışma bunun en iyi örneğidir. Bu eser yalnızca bir edebiyat tarihi değildir. Aynı zamanda Anadolu’da İslam’ın nasıl kökleştiğini, tasavvuf hareketlerinin sosyal yapı üzerindeki etkisini ve Türk toplumunun kültürel dönüşümünü açıklayan bir tarih metodudur. Köprülü’nün yaptığı şey aslında Türk tarihçiliğini disiplinlerarası bir düşünce alanına dönüştürmekti.
Köprülü’nün açtığı bu metodolojik yol, sonraki kuşaklar için bir başlangıç noktası oldu. Fakat bu yolu farklı yönlere taşıyan tarihçiler çıktı.
Bunlardan biri Öztuna idi. Yılmaz Öztuna akademik tarih ile kamusal tarih arasında bir köprü kurdu. Onun ansiklopedik eserleri ve gazete yazıları, Osmanlı ve Türk tarihini geniş kitlelere ulaştırdı. Birçok insan için Osmanlı tarihine dair ilk ciddi bilgi Öztuna’nın kitaplarından geldi.
Öztuna’nın tarihçiliğinde dikkat çeken şey anlatı gücüydü. Tarihi yalnızca akademik bir disiplin olarak değil, bir kültür hafızası olarak ele aldı. Yazdığı eserlerde Osmanlı devletinin kurumlarını, diplomasi geleneğini ve saray hayatını ayrıntılı biçimde anlatırken aynı zamanda okuyucuya büyük bir tarih panoraması sunmayı başardı. Bu yönüyle Öztuna, tarih bilgisinin toplum içinde dolaşmasını sağlayan önemli bir figür oldu.
Bu çizginin akademik zirvesi ise şüphesiz İnalcık ile temsil edilir. İnalcık’ın tarihçiliği Köprülü’nün açtığı metodolojik alanı çok daha sıkı bir arşiv disiplinine dayandırdı. Osmanlı tahrir defterleri, mali kayıtlar ve diplomatik belgeler üzerine yaptığı çalışmalar Osmanlı tarihinin ekonomik ve idari yapısını anlamamızı kökten değiştirdi.
İnalcık’ın yaklaşımında dikkat çeken şey, yorumdan önce belgeye verdiği önemdir. Bir tarihsel iddia ortaya koymadan önce arşiv belgelerinin bütünlüğünü inceleyen titiz bir yöntem geliştirdi. Bu nedenle birçok tarihçi için İnalcık yalnızca bir akademisyen değil, aynı zamanda bir metodoloji okuluydu.
Onun The Ottoman Empire: The Classical Age gibi eserleri Osmanlı tarihinin uluslararası literatürde temel referans metinleri haline geldi. Böylece Osmanlı tarihi yalnızca ulusal bir tarih konusu olmaktan çıkıp dünya tarihinin önemli bir parçası olarak ele alınmaya başladı.
Bu zincirin son büyük halkası ise Ortaylı oldu.
Ortaylı’nın tarihçiliği aslında bu üç farklı yaklaşımın bir sentezi gibidir. Köprülü’nün geniş kültürel perspektifini, İnalcık’ın arşiv disiplinini ve Öztuna’nın kamusal anlatı gücünü aynı entelektüel çerçeve içinde birleştirdi.
Onu dinleyenler çoğu zaman yalnızca bilgisinden değil, zihninin çalışma biçiminden etkilenirdi. Bir Osmanlı bürokratının kariyerini anlatırken aynı anda Rus aristokrasisine, Habsburg idari reformlarına ve Fransız hukuk geleneğine referans verebilmesi sıradan bir akademik yetenek değildi. Ortaylı’nın zihninde tarih ulusal sınırlarla sınırlı bir anlatı değildi; Avrupa, Rusya ve Osmanlı dünyasının birlikte okunması gereken bir medeniyet alanıydı.
1947’de Avusturya’da doğmuş olması ve çocukluğunun çok kültürlü bir çevrede geçmesi onun bu perspektifini açıklayan önemli bir biyografik ayrıntıdır. Ankara Üniversitesi’nde aldığı eğitim ve ardından University of Chicago gibi akademik çevrelerle kurduğu ilişkiler Ortaylı’yı uluslararası tarih tartışmalarının içine taşıdı.
Onun Osmanlı modernleşmesi üzerine çalışmaları özellikle dikkat çekicidir. Tanzimat dönemini yalnızca reform metinleri üzerinden değil, bürokratik zihniyet dönüşümü üzerinden okuması bu yaklaşımın en belirgin örneklerinden biridir.
Ortaylı’nın etkisi yalnızca akademide kalmadı. Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü yaptığı dönemde Osmanlı sarayını bir turistik mekân olarak değil, bir siyasi kültürün merkezi olarak anlatmaya çalıştı. Onu dinleyenler için saray artık yalnızca bir mimari yapı değil, bir devlet zihniyetinin mekânsal düzeniydi.
Ortaylı’nın temsil ettiği tarihçi tipi aslında eski Avrupa geleneğine oldukça yakındır: tarihçi aynı zamanda bir şehir entelektüelidir. Kütüphanelerde çalışır ama sokakları da tanır. Bir arşiv belgesi ile bir roman arasında bağ kurabilir. Bir diplomasi krizini anlatırken aynı dönemin mimarisinden söz edebilir.
Bugün bu ekole baktığımızda belirgin bir süreklilik görüyoruz.
Köprülü yöntemi kurdu.
Öztuna tarihi topluma taşıdı.
İnalcık arşiv disiplinini dünya akademisine yerleştirdi.
Ortaylı ise bütün bunları geniş bir entelektüel hafıza içinde birleştirdi.
Belki de asıl soru burada başlıyor.
Bugün tarih bölümlerinde çok sayıda iyi akademisyen yetişiyor. Fakat o eski kuşağın sahip olduğu geniş klasik kültür, çok dilli entelektüel formasyon ve şehirle kurulan canlı ilişki giderek azalıyor.
Bir ekolün gerçekten sona ermesi, son temsilcisinin vefatıyla değil, o düşünme biçiminin yeni kuşaklarda devam etmemesiyle olur.
Ve insan ister istemez şu soruyu sormadan edemiyor:
Biz tarih yazmaya devam ediyoruz, peki tarih düşünmeye de devam ediyor muyuz?
İlginizi Çekebilir