© Yeni Arayış

Beton ayakta, mekân çöktü

Deprem sonrası inşa edilen bu alanlar, insanları yeniden bir araya mı getiriyor, yoksa onları yan yana ama kopuk mu bırakıyor? Mahalle yeniden mi kuruluyor, yoksa yalnızca konut stoğu mu üretiliyor? Kamusal alanlar gerçekten yaşıyor mu, yoksa yalnızca haritada mı var?

Deprem sonrası yeniden yapılaşma çoğu zaman hız, sayı ve görünürlük üzerinden değerlendirilir. Kaç konut yapıldı, kaç blok yükseldi, kaç anahtar teslim edildi… Bu sorular kamuoyuna güven vermek için tekrar edilir. Oysa asıl soru, bu sayılardan çok önce gelmelidir: Bu mekân yeniden yaşam üretebiliyor mu? Daha da önemlisi, bu yapılaşma insanları yalnızca barındırıyor mu, yoksa onları yeniden bir araya getirebiliyor mu?

Deprem yalnızca binaları yıkmaz. Sokakları, alışkanlıkları, komşuluk ilişkilerini, gündelik hayatın ritmini de yerinden eder. Bir mahallenin yıkılması, sadece fiziksel bir kayıp değil; hafızanın parçalanmasıdır. Bu nedenle deprem sonrası yapılan her müdahale, yalnızca teknik bir inşa faaliyeti değildir. Aynı zamanda bir toplumsal yeniden kurma iddiasıdır. Ancak bu iddia, çoğu zaman mimari ve kentsel kararların merkezinde yer almaz.

Bugün deprem bölgelerinde yükselen yeni yerleşimlerin büyük bir kısmı, mekânı boş bir yüzey gibi ele alır. Sanki deprem her şeyi silmiş, geriye yalnızca yeniden doldurulacak bir alan bırakmış gibidir. Oysa yıkımın altında bir yaşam biçimi, bir sosyal doku, bir birlikte yaşama pratiği vardır. Yeni yapılar bu dokuyu dikkate almadığında ortaya çıkan şey yerleşme değil, yer değiştirme olur. İnsanlar geri döner ama yerleşemez. Çünkü mekân onları çağırmaz; yalnızca içine alır.

Yeniden yapmak ile yeniden kurmak arasındaki fark tam da burada belirginleşir. Yeniden yapmak betonun, planın ve metrajın işidir. Yeniden kurmak ise mekânın sosyal, kültürel ve duygusal katmanlarını da kapsar. Bugün birçok deprem bölgesinde gördüğümüz tek tip konutlar, insanlara çatı sunar ama aidiyet sunmaz. Aynı blokta yaşayan insanlar birbirini tanımaz; sokaklar geçiş alanına dönüşür, kamusal alanlar ya hiç yoktur ya da yalnızca plan üzerinde vardır. Mekân vardır, hayat yoktur.

Bu tablo bir teknik eksiklikten çok, bir yönetim tercihinin sonucudur. Hızın, görünürlüğün ve siyasi takvimin mekânsal iyileşmenin önüne konduğu bir tercihin. Deprem sonrası yapılaşma, çoğu zaman “ne kadar hızlı yaptık” sorusuna odaklanır; “nasıl bir yaşam kurduk” sorusu ertelenir. Oysa hız, burada bir erdem değil; çoğu zaman hesap vermekten kaçınmanın biçimidir. Mekân ne kadar hızlı yükselirse, o kadar az sorgulanır.

Bu tercihin bedelini ise insanlar öder. Yeni yapılan evine taşınan birinin, eski sokağını bulamaması tesadüf değildir. Aynı mahallede yıllarca selam verdiği komşusunun artık kapı komşusu olmaması da. Ev vardır, ama kapıyı çalacak cesaret yoktur. Çünkü mekân, insanları yan yana getirir; bir araya getirmez. Bu sessiz kopuş, betonun altında görünmez kalır.

Asıl kırılma, depremden sonra değil; depremden önce başlar. Riskli yapıların yıllarca dönüştürülmemesi, plansız büyüme, denetimsizlik ve rant odaklı kentleşme politikaları, felaketi kaçınılmaz hâle getirir. Depremden sonra yapılan her hızlı yapılaşma, aslında geç kalmış bir telafidir. Önleyici planlama, mahalle ölçeğinde dönüşüm ve kamusal alanların güçlendirilmesi hayata geçirilmediğinde; yeniden yapılaşma kaçınılmaz olarak eksik kalır.

Mekânı diri tutmak, yalnızca depreme dayanıklı bina yapmak değildir. Mekânı diri tutmak, onu yaşayan bir organizma olarak ele almaktır. İnsanların birbirine temas edebildiği, kamusal alanların işlediği, mahalle dayanışmasının mümkün olduğu bir kent, felaketlere karşı daha dirençlidir. Çünkü dayanıklılık yalnızca mühendislik hesabı değil, toplumsal bağların gücüyle ilgilidir.

Bugün deprem bölgelerinde ortaya çıkan birçok yeni yerleşim, düzenli ama ruhsuz alanlar üretmektedir. Geniş yollar, birbirinin aynısı bloklar, tanımsız açık alanlar… İlk bakışta “düzenli” görünen bu yapı, insan ölçeğini dışladığında hızla yabancılaşır. Çocukların sokakta oynayamadığı, yaşlıların kamusal alanda duramadığı, komşuluğun tesadüfe bırakıldığı bir mekân, uzun vadede kırılgandır. Çünkü orada yaşayanlar mekânla bağ kurmaz; yalnızca ona uyum sağlamaya çalışır.

Asıl soru artık nettir: Deprem sonrası inşa edilen bu alanlar, insanları yeniden bir araya mı getiriyor, yoksa onları yan yana ama kopuk mu bırakıyor? Mahalle yeniden mi kuruluyor, yoksa yalnızca konut stoğu mu üretiliyor? Kamusal alanlar gerçekten yaşıyor mu, yoksa yalnızca haritada mı var?

Bu sorular sorulmadan yapılan her yeniden yapılaşma, gelecekteki felaketlerin zeminini hazırlar. Çünkü mekân yalnızca fiziksel olarak değil, toplumsal olarak da dayanıklı olmak zorundadır. Önleyici politikalar hayata geçirilmediğinde, her yeni yapı bir sonraki yıkımın sessiz provasına dönüşür.

Bugün beton ayakta olabilir. Ama mekân çöktüyse, kent henüz iyileşmemiştir.

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER