Aşırı sağ yönetimlerde kadın sorunu
SİYASETÖte yandan ilginç olan bugünün otoriter hareketlerinin erkek seçmene hitap ettiğini düşünmenin çok da yerinde olmadığı. Pek çok yerde kadınlar bu anti-feminist hareketlere eşlik etmekte hiç bir sakınca görmüyorlar. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Fransız lider Marine Le Pen, örneğin, feminizm ve cinsiyet eşitliğini geleneksel değerlere tehdit olarak gördüklerini söylemekten çekinmiyorlar.
Dünya geneline baktığınızda otoriter liderlerin ortak özelliklerinden biri cinsiyet ayrımcılığına işaret eden oluşumlara topyekün savaş açmaları ve bu politikalarını seçmenlerini mobilize etmek amacıyla kullanmaları. Bu retoriğin dayanağı ise feminizmin aile değerlerine tehlike oluşturduğunu savunmak ve böylelikle daha patriarkal düzene geçilmesini kolaylaştırmak.
Dünya genelinde otoriterliğin yeniden hayat bulmasının, kadın ve LGBTQ haklarının gündemden kısmen de olsa düşmesine neden olduğu bir gerçek. Bu haklar gündeme gelse dahi çoğu zaman görünen bir taktik olarak güvenlik, yanlış bilginin yayılması veya sosyal medya algoritması konularının içine entegre ediliyor.
Ancak aslında cinsiyetçi söylemler, kadın ve LQBTQ hakları, seçimle gelen otoriter liderler ve onların popülist politikalarının görmezden geldiği bir nokta değil. Tam tersine bu hareketlerin güç, kontrol ve servet konusundaki çalışmalarının çakışma noktasında yer alıyorlar. Otoriter liderlerin iktidarda olduğu her ülkede, iktidara yakın medyanın seçmenleri konsolide edebilme yöntemlerinden biri de cinsiyet rollerindeki değişimin aile düzenini ve toplumun ahlaki değerlerini temelden sarsacağını sürekli dile getirmeleri. Bu söylemleri cinsiyet eşitliği konusunda son yıllarda ilerleme kaydeden kurumlara bir tepki ve patriyarkal düzeni koruma kalkanı olarak görmek mümkün. Batının sağ iktidarlarının kadın erkek eşitliği çalışmalarını “uygarlık erozyonu” ve ahlaki çöküş”” simgesi olarak gördüğüm tartışılmaz bir gerçek.
Bu gibi söylemler Batı’da karşılık buldu , aşırı sağ partiler kadın hareketine gösterdikleri tepkiler ve çıkardıkları bazı kurallarla politikalarını oya dönüştürebildiler. Mesela Macaristan Başbakanı Viktor Orban, devlet üniversitelerinde “cinsiyet araştırmalarının” bir ideoloji olmadığını varsayarak sistemden kaldırdı. ABD ‘de ise cinsiyetçi ve anti-LGBTQ söylemler neredeyse Trump’ın kişiliğine işlemiş durumda. Hatırlamak gerekirse en 2024 Başkanlık seçimindeki en önemli slogan (LGBTQ ları kastederek) “Kamala Onlar için, Trump senin için”( Kamala is for Them, Trump is for You) tamamen LGBTQ ları hedef alan bir slogandı . Göreve geldiğinde yaptığı ilk işlerden biri ise pasaportlarda cinsel kimliğini yazma seçeneğini kaldırmak oldu.
Cinsiyetin bir silah olarak kullanılması sadece Avrupa ve ABD ‘deki yönetimlere özgü değil, otoriter liderler dünyanın her yerinde benzer taktiklerle kadınları baskı altına alıyor. Breziya’da önceki Başkan Bolsonoro şiddet gören kadınların korunmasını askıya alan agresif politikalar üretti. Türkiye’nin kadına şiddeti önleyen uluslararası İstanbul Sözleşmesi’nden ayrılması ise kamuoyunda oldukça tepki topladı.
Afrika’da da durum pek farklı değil. Pek çok Afrika ülkesi, 2023 senesinde kabul edilen Anti-LGBT kanunuyla “aileyi koruma” adıyla aynı cinsle ilişkilere cezai önlemler getirdi.
Bu politik dinamiklerde Asya ülkeleri de katılmış durumda. Güney Kore Başkanı Yoon Suk Yeol, görevden alınmadan kısa bir süre önce “Cinsiyet Eşitliği ve Aile” Bakanlığını kapattı.
Detaylar ve taktikler ülkeden ülkeye değişse de otoriter liderler birbirine çok benzer davranışlar sergiliyorlar. Afrika, Orta Doğu, Avrupa veya Kuzey Amerika’da siyasi gücü konsolide edebilmek için cinsiyet temelli sorunları farklı bir anlayışla afişe ediyorlar, böylelikle genç erkek seçmeni de kendi yanlarına çekmeyi, kadın ve LBTQ haklarını sekteye uğratmayı hedefliyorlar. Bu açıdan bakıldığında, bu hareketler sadece bugünün otoriter rejimlerinin devam politikalarını oluşturan etkenlerden biri değil, demokrasiyi yok eden global kampanyaların bir uzantısı
Kadın ve LGBTQ haklarını kısıtlamak ve erkek egemen bir anlayışı kurmaya çalışmak , anti haklar retoriğinin kültürel varlığı ile bir arada olunca hak örgütlerinin alanlarını bir hayli daraltıyor. Pek çok hak örgütü ise kadınların gücü kırılmaya çalışıldıkça demokrasinin de yok olacağını anlatmaya çalışıyor, kadın hakları ile demokrasinin bağını göstermeye çabalıyor
Otoriter liderlerin kurmaya çalıştığı bu siyasal mühendislik oyunları, aslında oy verenleri konsolide eden güçlerinin daha da görünür olmasına yönelik koordineli bir proje. Ve bu proje üç ayak üzerinde oturtulmuş durumda; stratejik mesaj, ideolojik birliktelik ve koordineli taktik.
Otoriter Stratejiler
Siyaset Bilimcilerin siyasi mobilizasyonu anlatırken bahsettiği dört önemli evre var ; birinci evre otoriter liderlerin halkın, doğruyla yanlış, gerçekle yalan arasında bırakarak kafalarını karıştırmaları, bu vesileyle “doğru-yanlış” konusunda karmaşık mesaj vermeleri. Bu kafa karışıklığından sonra gelen şey ise korku. Yaşam nedenlerimizin ayaklarımızın altından kayıp gitmesini anlatarak göç, suç ve sosyal çöküşle seçmeni korkutmak.
Korkunun etkilediği kitle genelde istikrar arayan ve bunun gittiğini düşünen insanlardan oluşuyor. Ekonominin bozulması, baskıların artması , işsizlik oranının yükselmesi insanların “korku duymasını” tetikleyen en önemli faktörler.
Son durum ise suçlamak. Güvencesizliğin getirdiği kırılganlıkla otoriter rejimler ortaya suçluyu koyar; bu suçlularsa pek çok kez feministler, göçmenler veya diğer etnik kimliklerden oluşur.
Kafa karışıklığı, korku ve suçlama iyice belirginleştikten sonra otoriter liderlerin çözümü birbirine benzer; “geleneksel değerlere” geri dönmek; onlara göre toplumsal huzur ancak böyle sağlanır.
Kadın ve LGBTQ hakları tek başına olmasa bile, korku ve suçlamanın yöneltildiği en büyük politik duvarlardan biridir. Bugünün otoriter liderleri feminizmi kendi örmeye çalıştıkları sosyal yapıya bir tehdit olarak görmekte ve “aile” yapılarının kadının konumlanacağı en doğru yer olarak göstermektedir.
Öte yandan ilginç olan bugünün otoriter hareketlerinin erkek seçmene hitap ettiğini düşünmenin çok da yerinde olmadığı. Pek çok yerde kadınlar bu anti-feminist hareketlere eşlik etmekte hiç bir sakınca görmüyorlar. İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Fransız lider Marine Le Pen, örneğin, feminizm ve cinsiyet eşitliğini geleneksel değerlere tehdit olarak gördüklerini söylemekten çekinmiyorlar.
Cinsiyet temelli sorunlar aşırı sağın acımasızca afişe etmekten bıkmadığı konulardan biri ve aslında seçmen tarafından bilinmesi gereken bu konuların eşit yurttaşlığı mümkün kılan en önemli unsurlardan biri olduğu. Bu açıdan otoriter liderler arttıkça kadın hakları ve kadın hareketi darbelere maruz kalacak.
İlginizi Çekebilir