Amerikan demokrasisinin çöküşü üzerine (1): Demokrasi ve teokrasi üzerine
DIŞ POLİTİKABaşörtüsü yasağına karşı mücadele verirken din ve vicdan özgürlüğüne sığınanların, başörtüsü zorunluluğu getirilirken bu özgürlüğüne sırt çevirmelerini doğru okumak gerekir: Bu kişiler laikliğe din ve vicdan özgürlüğü getirmediği için değil, onların istediği din anlayışını desteklemediği için karşı çıkmaktadırlar. Benzeri bir çözümlemeyi İsrail’deki Evangelist yönetim için yapmak mümkündür.
“Demokrasi” kavramı adından dolayı seviliyor; çok sayıda ülke demokratik bir yönetime sahip olmadığı halde kendisini “demokrasi” olarak tanımlıyor.
Bu yüzden teokrasiler (din devletleri) bile kendilerini demokratik sayıyorlar.
Örneğin bugün savaş halindeki teokratik iki devlet olan İsrail ve İran kendilerinin demokrasiyle yönetildiklerini söylüyorlar.
Bu iddialarının nedeni ülkelerinde seçim yapılıyor olmasıdır.
Oysa demokrasi kavramı seçimden ibaret olmadığı gibi demokrasilerin köken bakımından seçimle ilgisi de yoktur; hatta gerçek demokrasiler seçimi dışlarlar.
Demokrasi eşitlik rejimidir ve bugün bildiğimiz temsili seçimler, eşitlik ilkesini zedeledikleri için gerçek demokrasiyle bağdaşmazlar.
Gerçek demokrasilerde bütün yurttaşların siyasal karar alma sürecine katılmaları mümkündür ve yurttaşların bu yönde bir çaba sarfetmeleri gerekmez.
Örneğin her yurttaşın bir günlüğüne başbakan ya da meclis başkanı olması kuvvetli bir olasılıktır.
Sabah kapısı çalınan “Ahmet”e “efendim bugün kur’ada sizin adınız çıktı bir günlüğüne Başbakansınız” denebilir.
Kur’a ile seçim yapıldığı ve görev süreleri kısa olduğu için her yurttaşın bu tür görevlere gelmede eşit şansı vardır ve bu şans ciddi bir olasılıktır.
Oysa temsili demokrasilerde, milyonlarca yurttaşın çok küçük bir yüzdesi siyasal görevlere aday olur ve siyasi görevler küçük bir seçkinler grubu arasında el değiştirir.
Temsili seçimler yurttaşların eşit biçimde kamu görevlerine gelme olanağını ortadan kaldırır.
Bu nedenle demokrasinin beşiği sayılan İnglitere’deki siyasal rejim, demokrasi teorisyeni Jean Jacques Rousseau’ya göre, oligarşiden başka bir şey değildir.
Rousseau İngiliz halkının sadece seçimler anından özgür olduğunu ancak seçimler yoluyla özgürlüğünü küçük bir azınlığa devrederek köleleştiğini belirtmektedir.
Bütün bunları anlatma nedenim şudur: Gerçek bir demokrasiden söz edebilmek için demokrasinin yeşerdiği topraklara gidip oradaki kurum ve kuralların gelişimini ve anlamını incelemek gerekir.
“Ben oradaki demokrasi ile ilgilenmek zorunda değilim, seçim yaptım demokrasi oldum” diyenlere söylenecek söz şudur: Sahip olduğunuz yönetim biçimi demokrasi değildir; sadece kendini demokrasi olarak adlandırmakla demokrasi olunmaz; demokrasinin tercih edilmesinin nedeni toplumun ortak yararını gerçekleştirme yeteneğinde olmasıdır ve sadece demokrasi adına sahip olanlar demokrasinin bu yararını elde edemezler.
Özetle demokratik olmadıkları halde kendilerini demokrasi olarak tanımlayan rejimler sadece kendilerini kandırmış olurlar.
Örneğin yukarıda sözü edilen teokratik rejimlerin “demokratik” olabilmeleri tanım gereği olanaksızdır.
Nedeni çok basit: Demokrasi halkın, halk tarafından, halk için yönetimidir.
İran’daki molla rejimi ya da İsrail’deki Evangelist yönetimde halkın yönetimi sözkonusu olamaz.
Halkın halk tarafından halkın yararına yönetilebilmesi için, yönetime ilişkin kuralların halk tarafından belirlenmesi gerekir.
İran’daki molla rejimi, Kutsal Kitap kurallarını yorumlayarak halkı yönetmektedir; halkın kural koyması mümkün değildir.
Halk, seçimlerde, Kutsal Kitap kurallarını yorumlama yetkisine sahip olacak kişilerle ilgili bir tercih yapmaktadır.
Dolayısıyla yurttaşlar seçimler yoluyla Kutsal Kitap emirlerini anlama yetkisini seçkin bir azınlığa devretmektedir.
Bunun diğer anlamı, seçimlerde halkın din ve vicdan özgürlüğünü kendi eliyle bir azınlığa devretmesidir.
Seçimlerden sonra bütün İran yurttaşları Kutsal Kitap emirlerini anlama yetkisini seçilen azınlığa bırakmaktadır.
İran’da hiçbir yurttaşın dilediği biçimde inanma ve ibadet etme özgürlüğü yoktur.
Din devletlerinde yöneticiler tarafından belirlenen din kurallarının zorunlu olması nedeniyle din ve vicdan özgürlüğü yoktur.
Laikliğin din ve vicdan özgürlüğünü ortadan kaldırdığını söyleyenler en hafif tabirle yalancıdırlar; gerçeği çarpıtmaktadırlar.
Din ve vicdan özgürlüğü laiklik altında tam bir güvencede iken din devletlerinde bu özgürlüğün esamesi bile okunmaz.
Örneğin İran’da başörtüsü takmak istemeyen kadınların uğradığı zulümler herkesin malumudur.
İran’lı kadınlar başörtüsü takma zorunluluğundan dolayındin ve vicdan özgürlüğüne sahip olmadıkları için hunharca katledildiler.
Bugün Afganistan’da kadınların eğitim hakları ellerinden alınıyor ve bu özgürlük bir din adına kaldırılıyor.
Bu arada ülkemizde başörtüsü yasağının kaldırılmasının da din ve vicdan özgürlüğü sayesinde mümkün olduğuna dikkat çekmek gerekir.
Bu noktada din ve vicdan özgürlüğü yönünden şu tespiti yapmak gerekir: Kadınların başörtüsü takmamaya zorlanması da başörtüsü takmak zorunda bırakılması da din ve vicdan özgürlüğüne aykırıdır.
Ancak başörtüsü yasağına karşı mücadele verirken din ve vicdan özgürlüğüne sığınanların, başörtüsü zorunluluğu getirilirken bu özgürlüğüne sırt çevirmelerini doğru okumak gerekir: Bu kişiler laikliğe din ve vicdan özgürlüğü getirmediği için değil, onların istediği din anlayışını desteklemediği için karşı çıkmaktadırlar.
Benzeri bir çözümlemeyi İsrail’deki Evangelist yönetim için yapmak mümkündür.
Sonraki yazıya…
İlginizi Çekebilir