© Yeni Arayış

Almanya-Fransa ekseninin zayıflaması, Polonya-Çekya-İskandinav hattının yükselişi

Almanya-Fransa eksenine eklemlenen Polonya-Çekya-İskandinav hattı tamamlayıcı bir sütun mu olacak, yoksa rekabet üreten ikinci bir merkez mi? Eğer yeni başkentler kulübü dar bir güvenlik diliyle hareket ederse Avrupa projesi huzursuz bir çizgiye savrulabilir. Fakat doğu ve kuzeyin sahaya dayalı tecrübesi, batının ekonomik kapasitesi ve kurumsal hafızasıyla akıllıca birleşirse bugünün krizleri yarının sıçrama rampasına dönüşebilir.

AB içinde yeni jeopolitik merkezler

Berlin-Paris hattı yıllarca Avrupa’nın pusulasıydı. Fakat Ukrayna savaşının dördüncü yılına girerken pusulanın ibresi doğuya ve kuzeye kayıyor. Brüksel’de bugün en çok konuşulan şey hangi başkentlerin güvenlik ritmini belirlediği.

Bir dönem “motor” diye kutsanan Almanya-Fransa koordinasyonu hâlâ sahnede, fakat eski hızında yürümüyor. Ekonomik yavaşlama, siyasi yorgunluk ve art arda gelen güvenlik şokları bu ikilinin reflekslerini ağırlaştırdı. Buna karşılık Varşova ve Prag daha sık duyuluyor; Helsinki ve Stockholm bu hatta yeni bir omurga ekliyor.

Asıl kırılma burada gizli. Zira bu teknik bir dosya paylaşımından ziyade Avrupa’nın kendini nerede konumlandıracağına dair büyük bir yön tartışması. Doğu ve kuzeyin güvenlik sezgileri Brüksel’in dilini değiştiriyor, bütçe öncelikleri bile yeniden yazılıyor. Tartışma artık koridor fısıltısı olmaktan çıktı ve ana gündemin tam ortasına yerleşti.

Doğu ve kuzeyin taşıdığı risk okuması “asıl merkezin neresi olduğu” sorusunu görünür kılıyor. Almanya ile Fransa sembolik ağırlığını koruyor, ancak kıtanın ana hikâyesini tek başlarına kaleme aldıkları dönem geride kalıyor. Yeni dönemi anlamanın yolu işte bu çatlak çizgiyi soğukkanlı biçimde takip etmekten geçiyor.

Motorun içindeki yorgunluk: Almanya ve Fransa

Ukrayna’daki savaş, Almanya’nın son otuz yılda kurduğu modeli sert biçimde sarstı. Ucuz Rus enerjisi ve ihracat odaklı büyümenin kırılganlığı gözler önüne serildi. Berlin bir yandan yeşil dönüşüm baskısıyla sanayiyi ayakta tutmaya çalışıyor, bir yandan da savunma bütçesini büyütüyor.

Bu çift yük karar alma hızını düşürüyor. Almanya dosyaları eskisi kadar hızlı sahiplenemiyor, riskleri uzun uzun tartan bir profil veriyor. Sonuçta “jeopolitik oyuncu” iddiası var, fakat sahaya yansıyan tempo çoğu zaman gecikmeli kalıyor.

Fransa cephesinde başka bir gerilim var: İddia yüksek, manevra alanı dar. Paris “Avrupa stratejik özerkliği” fikrinin güçlü taşıyıcısı olmayı sürdürüyor, ABD’ye bağımlılığı azaltma fikrini canlı tutuyor. Fakat Ukrayna krizinin farklı evrelerinde kullanılan muğlak ton, doğu başkentlerinde soru işaretlerini büyütüyor.

Baltık ülkeleri ve Polonya kamuoyunda bu kuşku açık biçimde hissediliyor. Fransa, Moskova’yla konuşmaya fazla açık bir aktör gibi algılanabiliyor. İçeride ise toplumsal gerilimler, reform tartışmaları, seçim iklimi ve kabine değişiklikleri Paris’in odağını dağıtıyor.

Bu durum Almanya-Fransa eksenini bütünüyle devre dışı bırakmıyor, fakat motorun tek parça çalışmadığını gösteriyor. Berlin temkinle yürürken Paris büyük hedefler koyuyor, ikisi arasındaki ritim tutturmak zorlaşıyor. Avrupa’nın ağırlık merkezi de tam bu boşlukta kayıyor.

Doğu ve kuzeyin sahaya dayalı yükselişi

Polonya’nın hızlı yükselişi tesadüf değil, sahadan beslenen bir dönüşüm. Varşova son yıllarda Brüksel’le ilişkiyi sürekli kriz başlığından çıkarıp daha yönetilebilir bir hatta taşıdı. Rusya’ya karşı sert caydırıcılık çizgisi ve Ukrayna’ya kesintisiz destek, Polonya’nın ağırlığını NATO ve AB içinde büyüttü.

Savunma harcamaları Polonya’da bir güvenlik tercihi olmaktan çıktı, siyasi bir kimlik işaretine dönüştü. Varşova artık doğu sınırını tutan tampon ülke görüntüsünü geride bırakıyor. Avrupa güvenlik mimarisinin söylemini şekillendiren, ritmi belirlemek isteyen bir merkez rolüne talip oluyor.

Çekya daha niş bir yerde duruyor, fakat görünürlüğü artıyor. Prag mühimmat tedariki ve savunma sanayii kapasitesini seferber etme girişimleriyle sahada “iş bitiren” bir aktör görüntüsü veriyor. Lojistik hatların yönetiminde öne çıkması, onu kriz anlarında danışılan bir başkent haline getiriyor.

Bu pratik çizgi, AB içinde itibarın nasıl toplandığına dair net bir mesaj taşıyor. Büyük kavramlar kadar, somut katkılar da siyasetin para birimi. Yeni Avrupa dilinde “kim ne yaptı” sorusu, “kim ne dedi” sorusunu daha sık bastırıyor.

İskandinav ve Baltık ülkeleri kuzeyden ikinci bir sütun kuruyor. Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılımı, Baltıkların yıllardır dillendirdiği Rusya tehdidiyle birleşince kuzey kuşağı ön hat psikolojisine geçti. Tallinn’den Stockholm’e uzanan hat, siber saldırılar, enerji altyapısına dönük sabotajlar, hibrit tehditler ve dezenformasyon konusunda birikim taşıyor.

Bu yüzden Brüksel’de masaya soyut tezlerle oturmuyorlar. Vaka örnekleri, kriz yönetimi tecrübesi ve “yarın ne olur” refleksiyle konuşuyorlar. Güvenlik gündemi sertleşirken bu bilgi birikimi kıymetli bir güç kaynağına dönüşüyor.

İki refleks, tek masa: Avrupa nereye oturacak?

AB içinde iki refleks hattı yan yana duruyor. Almanya-Fransa ekseni enerji dönüşümü ve sanayi politikasına odaklanıp “rekabetçi Avrupa” vizyonunu öne çıkarıyor. Polonya-Çekya-İskandinav hattı ise savunma bütçeleri, NATO-AB koordinasyonu ve Ukrayna desteğinin kalıcılaştırılmasına yükleniyor.

Bu iki çizgi aynı masada buluştuğunda karar alma süreci daha karmaşık hale geliyor. Bir tarafta mali disiplin ve rekabet baskısı var, diğer tarafta tehdidin sınırda somutlaştığı hatırlatılıyor. Dosyalar artık tek bir merkezden akmıyor, çok katmanlı bir yapı ortaya çıkıyor.

Amerika faktörü bu dengede daha ağır hissediliyor. Doğu ve kuzey başkentleri için ABD, güvenlik garantisinin somut karşılığı konumunda ve ikili savunma anlaşmaları, üsler, tatbikatlar ve istihbarat paylaşımı da güven duygusunu besliyor. Fransa transatlantik bağı koparmak istemiyor, fakat bağımlılığı azaltma fikrini diri tutuyor. Almanya ise iki yönlü baskı arasında salınıyor.

Bu üç farklı Washington okuması AB’nin tek sesle konuşmasını zorlaştırıyor. Doğu-kuzey hattının sesi daha gür çıktıkça Avrupa diplomasisinin tonu da sertleşiyor. Ukrayna’ya desteğin süresi, yoğunluğu ve savaş sonrası güvenlik mimarisi başlıkları bu yüzden daha keskin tartışılıyor.

Ortaya “geri dönülmez kırılma” varsayımıyla hareket eden bir blok çıktı. Bu yaklaşım, savaş sonrasında Rusya’yla olası normalleşme ihtimalini uzun süreli bir bekleme alanına itiyor. Avrupa-Rusya ilişkilerinde kalıcı bir zihniyet değişikliği de bu çizgide şekilleniyor.

Bu güvenlik merkezli yeni dilin riskleri var. Göç, sosyal eşitsizlik, iklim krizi ve demokrasi yorgunluğu gibi dosyalar arka plana düşebilir. Buna rağmen kıtanın stratejik hafızası bugün doğu ve kuzeyde daha yoğun biçimde birikiyor.

Son soru giderek netleşiyor: Almanya-Fransa eksenine eklemlenen Polonya-Çekya-İskandinav hattı tamamlayıcı bir sütun mu olacak, yoksa rekabet üreten ikinci bir merkez mi? Eğer yeni başkentler kulübü dar bir güvenlik diliyle hareket ederse Avrupa projesi huzursuz bir çizgiye savrulabilir. Fakat doğu ve kuzeyin sahaya dayalı tecrübesi, batının ekonomik kapasitesi ve kurumsal hafızasıyla akıllıca birleşirse bugünün krizleri yarının sıçrama rampasına dönüşebilir.

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER