© Yeni Arayış

Akıl Sağlığı Bir Kent Meselesi midir?

Kitabın son bölümleri, akıl sağlığını yalnızca bireysel tedavi ve ilaç üzerinden ele alan yaklaşımlara mesafeli duruyor. Kent planlamasının, barınma politikalarının ve sosyal hizmetlerin de zihinsel yaşamla doğrudan ilişkili olduğu hatırlatılıyor. Yazarlar kesin çözümler sunmuyor; başka türlü bir kentsel hayatın mümkün olup olmadığını açık bir soru olarak bırakıyor.

İstanbul’da yaşamak, bir tür çelişkiyle yaşamayı öğrenmek demek. Sabah henüz hava aydınlanmadan yola çıkmak, kalabalıkta sıkışmak, işe yetişmeye çalışırken yüzlerde biriken yorgunluğu ve öfkeyi her gün yeniden görmek… Bir yerden bir yere gitmenin başlı başına bir mücadeleye dönüşmesi, zamanın sürekli elimizden kayması, bedenin ve zihnin hiç dinlenememesi. Ama bütün bunlara rağmen İstanbul’dan vazgeçememek de bu hayatın bir parçası. Sadece evden çıkmamayı düşünerek, İstanbul’da yaşamaya devam ediyoruz. Sokağa çıkmak temel bir anksiyete sebebi artık. Şehir hem yoruyor hem tutuyor. İşte tam bu ikili halin içinde, kentte yaşamanın zihinsel ve bedensel bedelini düşünmeye çağıran bir kitap: Kentsel Beyin.

Nikolas Rose ve Des Fitzgerald’ın birlikte kaleme aldığı The Urban Brain: Mental Health in the Vital City, Türkçede Ayrıntı Yayınları’nın Lacivert Kitaplar dizisinden, Ercan Tugay Akı’nın çevirisiyle yayımlandı. Kitap, şehir hayatını iyi–kötü gibi kolay karşıtlıklara sıkıştırmıyor. Daha çok, şehirde yaşamanın zihinsel hayatta bıraktığı izlere bakmaya çalışıyor. Okurken insanın aklında şu duygu kalıyor: Bildiğimizi sandığımız şeyler, sandığımız kadar net olmayabilir.

Rose ve Fitzgerald’ın temel itirazı, akıl sağlığını yalnızca bireyin içine kapatan yaklaşımlara. Kaygı, stres, tükenmişlik ya da ruhsal sıkıntılar çoğu zaman kişisel meseleler gibi ele alınıyor; bireyin dayanıklılığına, baş etme becerilerine ya da biyolojisine bağlanıyor. Oysa Kentsel Beyin, bu açıklamaların eksik kaldığını söylüyor. Çünkü şehir dediğimiz şey, yalnızca içinde yaşadığımız bir çevre değil; hayatın temposunu, bedenin ritmini, zihnin çalışma biçimini etkileyen bir düzen.

Nikolas Rose, sosyoloji alanında profesör; King’s College London’da Küresel Sağlık ve Sosyal Tıp Bölümü’nün kurucu başkanı ve King’s ESRC Toplum ve Ruh Sağlığı Merkezi’nin kurucu ortağı ve eş direktörü olarak anılıyor. Çalışmaları, modern toplumlarda iktidarın beden, zihin ve öznelik üzerindeki etkilerine odaklanıyor. Des Fitzgerald ise UniversityCollege Cork’ta Tıbbi Beşeri Bilimler ve Sosyal Bilimler profesörü; psikoloji ve nörobilimin sosyolojisi, kentsel akıl sağlığı ve disiplinlerarası araştırma politikaları üzerine çalışıyor. İki yazarın ortaklığı, kitabın karakterini de belirliyor: Ne yalnızca sosyolojik ne de yalnızca psikolojik bir metin; bu iki alanı birlikte düşünmeye zorlayan bir çalışma.

Kentsel Beyin’i okurken insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Biz bu şehirlerde yaşarken zihnimizde olan biteni gerçekten anlıyor muyuz? Açıkçası bundan ne kadar emin olabiliriz? Yoksa olup biteni “kişisel mesele” deyip geçip, ertesi sabah aynı kalabalığın içine yeniden karışıyor muyuz? Yazarlar, bugüne kadar akıl sağlığı alanında baskın olan birey merkezli yaklaşımların bu soruya tam bir cevap vermediğini düşünüyor. Şehir, onların anlatısında pasif bir arka plan değil; gündelik hayatın akışıyla birlikte zihinsel yaşamı şekillendiren aktif bir unsur.

Bu nedenle kitap, sosyal bilimlerle nörobilim arasında bir diyalog kurulması gerektiğini savunuyor. Ama bu diyalogdan kesin tanımlar ya da rahatlatıcı formüller çıkmıyor. Daha çok bakış açısını kaydırmayı öneriyor. Tanılar, istatistikler ve klinik veriler elbette önemli; ama tek başına yeterli değil. Mekânın nasıl kurulduğu, hayatın hangi hızda aktığı, stresin kimlerin üzerinde yoğunlaştığı hesaba katılmadıkça yapılan her okuma bir yerden eksik kalıyor.

“Modern Kentler, Göçmen Kentler” bölümünde şehirlerin durağan yapılar olmadığı hatırlatılıyor. Hareket, göç ve yeniden yerleşme modern kentlerin neredeyse değişmeyen özelliği. Özellikle kırsaldan kente göç, bir uyum meselesi olarak değil; bedenin ve zihnin yeni bir hayata zorla ayak uydurmaya çalışması olarak ele alınıyor. Kalabalık, hız ve belirsizlik bu deneyimin ayrılmaz parçaları.

Şehirlerde ruhsal bozuklukların neden daha sık görüldüğünü tartışan bölümde ise dikkat, bireyin “zayıflığına” değil, yaşamak zorunda bırakıldığı koşullara çevriliyor. Yoksulluk, güvencesizlik, ayrımcılık ve mekânsal eşitsizlikler çoğu zaman arka plana itilirken, sorun bireysel patoloji gibi sunuluyor. Oysa kitap, zihinsel sıkıntıların büyük ölçüde bu yapısal koşullarla ilişkili olduğunu ısrarla vurguluyor.

Şangay örneği üzerinden ilerleyen bölüm, kitabın en somut kısımlarından biri. Hız, yoğunluk, konut baskısı, güvencesiz çalışma koşulları… Bunların hepsi zihinsel hayatı etkiliyor. Ama şehir burada yalnızca yıkıcı bir alan olarak sunulmuyor. Aynı zamanda imkânlar, karşılaşmalar ve yeni hayat ihtimalleri de üretiyor. Zihinsel deneyimi belirleyen tam da bu çelişki.

Stres üzerine olan bölümde tanıdık bir kavram yeniden düşünülüyor. Stres, bireysel bir his olmaktan çok, toplumsal olarak dağıtılan bir yük gibi ele alınıyor. Kimlerin daha fazla strese maruz kaldığı sorusu, sınıf ve mekânla birlikte düşünülüyor. Stres, modern şehir hayatının en yaygın ama en az fark edilen deneyimlerinden biri hâline geliyor.

Kitabın son bölümleri, akıl sağlığını yalnızca bireysel tedavi ve ilaç üzerinden ele alan yaklaşımlara mesafeli duruyor. Kent planlamasının, barınma politikalarının ve sosyal hizmetlerin de zihinsel yaşamla doğrudan ilişkili olduğu hatırlatılıyor. Yazarlar kesin çözümler sunmuyor; başka türlü bir kentsel hayatın mümkün olup olmadığını açık bir soru olarak bırakıyor.

Bu çerçeve, Türkiye’de yaşayan okur için fazlasıyla tanıdık. Büyük şehirlerde gündelik hayat, kitabın tarif ettiği kentsel baskıların somut karşılıklarıyla örülü. Artan kira ve konut fiyatları, barınmayı temel bir hak olmaktan çıkarıp sürekli bir kaygı kaynağına dönüştürüyor. Ulaşım, yalnızca bir yerden bir yere gitme meselesi değil; saatler süren yolculuklarla bedenin ve zihnin yıprandığı bir gündelik deneyime dönüşüyor. Çalışma hayatındaki belirsizlik ise artık istisna değil.

Psikoloji açısından bakıldığında Kentsel Beyin’in temel fikri net: Zihinsel sorunlar yalnızca bireyin iç dünyasında çözülecek meseleler değil. Psikolojik iyilik hali, kişinin içinde yaşadığı kentin maddi ve sosyal koşullarından bağımsız düşünülemiyor. Kentin nasıl kurulduğu, kamusal alanların kimlere açık olduğu, barınmanın ne kadar güvenceli olduğu, çalışma temposunun nasıl belirlendiği… Bütün bunlar zihinsel yaşamı doğrudan biçimlendiriyor.

Kentsel Beyin, büyük iddialar ortaya atmadan, sakin ama ısrarcı bir dille bugünün şehirlerinde yaşamanın bedelini düşünmeye çağırıyor. Barınma kaygısının, ulaşım yorgunluğunun ve geçim sıkıntısının sıradanlaştığı bir hayat içinde, zihinsel yorgunluğu da “normal” kabul etmeye ne kadar alıştığımızı hatırlatıyor. Belki de asıl mesele, şehirden kaçmayı hayal etmek değil; şehirde nasıl yaşadığımızı ve neyi olağan saydığımızı yeniden düşünmek.

Kentsel Beyin
Dirimsel Kentte Akıl Sağlığı

Yazarlar: Nikolas Rose – Des Fitzgerald
Çeviren: Ercan Tugay Akı
2025
368 Sayfa

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER