19 Mart Bilançosu: “Bu şarkı burada bitmez”
SİYASETBu iklimde muhalefet, çok büyük bir hata yapmaz ise önümüzdeki ilk seçimde bir iktidar değişikliği son derece olasıdır. Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz, 19 Mart Operasyonu sonrası birçok muhalif isim zor zamanlar geçirmiş ve iktidarın baskısına maruz kalmış olsa da orta ve uzun vadede 19 Mart Operasyonu amacının tam tersi olarak muhalefeti iktidar olmaya daha da yaklaştırmış olabilir. Bugünün iktidarı için 28 Şubat ne ifade ediyorsa, yarının iktidarı için de 19 Mart onu ifade edecektir.
19 Mart Operasyonu’nun üzerinden tam bir yıl geçti. Bu bir yıl içerisinde bir taraftan muhalif isimlere yönelik operasyonlar hız kazanıp özellikle CHP’nin üzerinde adeta Demokles’in kılıcına dönüştü. Öte taraftan, Gezi Olayları sonrası dönemde alışık olmadığımız kitlesel protestolara sahne oldu Türkiye. Birçok üniversitede öğrenciler tarafından akademik boykot başlatıldı, çok sayıda öğrenci gözaltına alındı, çeşitli firmalar iktidar ile olan yakın ilişkilerinden dolayı boykot edildi. CHP ise Özgür Özel liderliğinde 19 Mart’ın ilk günlerinde Saraçhane Mitingleri/Eylemleriyle büyük bir kalabalığa hitap etmeyi başardı. 2025’in Ramazan Bayramı sonrasında ise eylemler farklı bir şekle büründü ancak gündemden düşmedi. Yargı eliyle 19 Mart Operasyonu sürdürülmeye devam ediyor. Peki nasıl değerlendirebiliriz bu süreci ve Türkiye’yi neler bekliyor?
REKABETÇİ OTORİTERLİĞİN SONU MU?
İster neoliberal düzenin doğası gereği vardığı bir nokta olarak, ister neoliberal düzendeki bir kırılma olarak ele alınsın, dünya genelinde bir otoriterleşme dalgasıyla yüzleştiğimiz açık bir gerçek. Samuel P. Huntington (1991)’ın tezi üzerinden otoriterleşmeyi üç dalga üzerinden ele alan Anna Lührmann ve Staffan I. Lindberg (2019)’e göre dünya bir otoriterleşme dalgası yaşıyor. İlk dalga İkinci Dünya Savaşı öncesi yükselen otoriterliği, ikinci dalga Soğuk Savaş dönemi gerçekleşen askeri darbeleri, üçüncü dalga ise günümüzü açıklıyor. Üçüncü dalga ile birlikte Steven Levitsky ve Lucan Way (2010)’in yazdıkları kitaptaki adlandırma ile “rekabetçi otoriter” rejimlerin yükseldiği bir döneme tanık olduk. Yürütme erkinin günden güne aşırı derecede güçlendiği, seçimlerle iktidar değişiminin zorlaştığı bir tür ara rejimler çağı ortaya çıktı. Ne tam kapalı diktatörlük denebiliyordu bu rejimlere ne de liberal demokrasi. Seçimlerle iktidara gelen partiler, zaman içerisinde denge denetleme mekanizmalarını bozabiliyor, yargıyı siyasallaştırabiliyor, kuvvetler ayrılığı ilkesini zedeleyebiliyordu. Bugün, liberal dünya düzeninin çatladığı, uluslararası hukukun dahi yok sayıldığı bir girdabın içerisinde kıvranıyor dünya.
AKP iktidarını da bu arka plan ışığında değerlendirmek faydalı olacaktır. Berk Esen, Şebnem Gümüşçü ve Hakan Yavuzyılmaz (2023)’a göre Türkiye, AKP’li yıllarda “kusurlu bir demokratik rejim”den “rekabetçi otoriter rejim”e geçmiştir. Birçok akademik çalışmada da özellikle 2011 seçimleri sonrası AKP’nin yeniden merkezileşme yoluna girdiği, günden güne otoriterleştiği gözler önüne serilmiştir. Ancak 19 Mart, bu otoriterleşme seyrinin dahi en üst sınırıydı. Zira bir gün önce otuz beş yıllık diploması bir gecede iptal edilen, Erdoğan’ı önümüzdeki seçimde yenme potansiyeli çok yüksek olan CHP’nin cumhurbaşkanı adayı, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu bir şafak operasyonu ile gözaltına alındı, sonrasında ise tutuklandı. Bu süreç, “Rekabetçi Otoriter” rejimin karakterinin dönüşerek giderek kapalı bir sisteme dönüşme ihtimalini akla getiriyordu. Aynı günlerde, Recep Tayyip Erdoğan dönemi sonrası oğlu Bilal Erdoğan’ın yönetime gelebileceği iddiaları gündeme gelmekteydi.
Birikim dergisinin Haziran 2025 sayısında Toygar Sinan Baykan (2025)’ın “yürütme gaspı” olarak nitelediği 19 Mart Operasyonu’nun rejimin karakterini hegemonik parti otokrasisine dönüştürme ihtimalini masaya yatırması bu duruma bir örnek olarak verilebilir. Siyaset bilimi literatüründe rekabetçi otoriter rejimler, seçimlerin yapıldığı ve muhalefetin de yarıştığı ancak seçim koşullarının adil olmadığı sistemleri tanımlamak için kullanılır. Muhalefetin iktidara gelmesi de ciddiye alınması gereken bir ihtimaldir. Ancak hegemonik parti otokrasisinin hakim olduğu ülkelerde seçimler yapılsa bile pratikte iktidar değişimi neredeyse imkansızdır. Hegemonik parti otokrasilerinin en bariz örneklerinden biri, Meksika’da 71 yıl boyunca iktidarda kalan Kurumsal Devrimci Parti’dir. Seçimler yalnızca meşruiyet aracı olarak kurgulanmıştır. Rejim tipleri elbette ülkelerdeki yapıya bağlı olarak yumuşayabilir ya da sertleşebilir. Türkiye’yi hegemonik parti otokrasisi sınıfına sokan yorumlar mevcut olsa da 2019 ve 2024 yerel seçimlerindeki muhalefetin başarısı bu tezi zayıflatmakta.
Ben, Türkiye’deki mevcut rejimin rekabetçi otoriterlik tanımı içerisinde değerlendirmenin doğru olduğunu ancak bu tanım içerisinde rekabetçi vasfının daraldığını düşünüyorum. Ama bu daralma, Türkiye’yi hegemonik parti otokrasisi ile yönetilen bir ülke konumuna getirmek için yeterli değil. Mevcut rejimin kanatları altında iktidar, hâlâ önümüzdeki seçim için endişeli, muhalefetin kazanması ise olası gözüküyor. Önceki seçimlerde iktidarın başarısının yanı sıra muhalefetin hatalarının bir hayli etkili olduğu ve AKP’nin bu sayede uzun yıllardır iktidarını koruduğunu hatırlatmakta yarar var.
Türkiye’de hegemonik parti otokrasisi ya da daha kapalı bir rejim göreceğimizi hiç düşünmüyorum. Zira, Türkiye doğal kaynakları bakımından petrol zengini ülkelerle kıyaslanabilecek bir durumda değil. Ekonomi ise istikrarlı bir kriz hâlinde. Türkiye’nin dış finansmana bağımlı bir ülke olduğunu da unutmamak gerek. Bu şartlar altında demokrasiden taviz verilerek atılacak her hamle, ekonomiyi daha da kötü etkileyecektir ki İmamoğlu’nun tutuklanmasının ekonomiye vurduğu darbe ortadadır. Ayrıca Türkiye her ne kadar çeşitli sorunlarla dahi olsa kökleşmiş bir demokratik kültüre sahip. Öyle ki askeri darbe zamanlarında bile kısa bir süre içinde demokrasiye dönüldüğü su götürmez bir gerçektir. Öte yandan, ne olursa olsun, Türkiye’de güçlü bir muhalif kamuoyu olduğunun da bilincinde olmak gerek. Tüm bu koşullar incelendiğinde, dünya geneli liberal konsensüsün aşınması ve aşırı sağ rüzgârlarına rağmen, Türkiye’deki rejimin sınırları net bir şekilde görülebilir.
MUHALEFETİ BİRLEŞTİRMEK
19 Mart Operasyonu’nun hayata geçmesi, aslında iktidarın bir zaafiyetinden kaynaklanıyor diyebiliriz. Uzun süreli iktidarların önemli bir kısmı, halkın rızası üzerinden meşruiyetlerini pekiştirirler. İktidarların çıplak güce başvurduğu dönemler, çoğunlukla rıza üretimi konusundaki zaafiyetten kaynaklanır. Bu zaafiyet baskı aygıtlarıyla kapatılmaya çalışılır. Bu bağlamda Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramını açıklarken rıza kavramını özellikle vurgulaması düşünülebilir. 19 Mart Operasyonu, bu durumun tipik bir örneği olarak değerlendirilebilir. İktidar, bu operasyonla bir mıntıka temizliği yapmayı öngörmüş, operasyon “turpun büyüğü heybede” sözleriyle bizzat Cumhurbaşkanı tarafından önceden ima edilmişti. Ancak sonuçları itibariyle, 19 Mart Operasyonu’nun iktidarın kendisi açısından en hatalı hamlelerinden biri olduğu kanaatindeyim.
19 Mart Operasyonu öncesi Türkiye gündemi ile sonrasını karşılaştırırsak bu durum daha net anlaşılacaktır. 19 Mart öncesi süreçte, özellikle iktidara yakın medyanın ana gündem maddesi, CHP içerisinde karışıklık olduğu iddiasıydı. Bu iddiaların sürekli dillendirilmesinin amacının kamuoyuna “CHP kendi içinde birlikteliği sağlayamamışken, yarın iktidar olsa ülkeyi nasıl yönetebilecek” algısını yaymak olduğu söylenebilir. CHP’de ise on üç yıllık Kılıçdaroğlu dönemi sonlanmış ancak Özel’in liderliği hakkında soru işaretleri dillendirilmekteydi. Parti’de Kurultay sonrası hâlâ sular durulmamıştı ve eski yönetim, yeni yönetimi hedef almaya devam ediyordu. 2024 yılında Özgür Özel liderliğinde kazanılan büyük yerel seçim zaferi, Özel’in elini güçlendirse de tartışmalar devam etti. CHP iki temel tartışmayla gündeme geliyordu: Şaibeli kurultay iddiaları ve cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışmaları. Yeni yönetim kritik bir kararla, cumhurbaşkanlığı adayının önseçimle belirleneceğini açıkladı. Muhtemeldir ki, tartışmaları sonlandırmak adına girişilen bu hamle iktidarın 19 Mart Operasyonu’na girişmesini tetikledi. Ancak CHP’de birlik havası her türlü çabaya rağmen sağlanamıyor, AKP’ye yakın medya en ufak detaylardan sonuçlar çıkarmaya çalışıyor, iktidarın fiilleri bir türlü gündemde yer bulamıyordu. Ancak 19 Mart Operasyonu sonrası, Türkiye gündemi bir anda değişiverdi. Farklı görüşlerden insanlar meydanlara çıkarak, anayasal haklarını kullandılar, protesto dalgası hızlıca neredeyse tüm Türkiye’ye yayıldı. CHP’de ise tam olarak gerçekleşmeyen kenetlenme görüntüsü, 19 Mart’la birlikte verilmiş oldu.
Özel’in ise liderliği pekişti, iktidarın kayyum tehditlerine karşı defaatle yüksek oylarla genel başkan seçildi. İstanbul İl Başkanlığına kayyum atandığında gösterilen direniş hafızalara kazındı. CHP’nin haftada iki kez olmak üzere düzenlediği mitinglerde/eylemlerde AKP’nin kalesi olarak bilinen birçok yerde ciddi kalabalıklara hitap etmesi, iktidar açısından endişe verici bir durum olsa gerek. 19 Mart Operasyonu, hem CHP içindeki çatlakları kapatmasıyla hem de farklı muhalif kesimleri aynı meydanda toplamasıyla amacının tam tersi yönünde muhalefeti birleştirmiş oldu.
Ekrem İmamoğlu hiç şüphesiz aurası olan, karizmatik bir lider. Hitabetiyle, halkla samimi temaslarıyla dikkat çeken bir siyasetçi. İmamoğlu İBB başkanı seçildiğinden bu yana, AKP’nin baskıları ile karşılaştı. 2019’da yaklaşık on üç bin oyla kazandığı seçim iptal edildi, topal ördeğe benzetildi, hakkında sayısız dava açıldı. Ancak her hamlede, İmamoğlu’nun yıldızının daha da parladığına şahit olduk. Son olarak 19 Mart Operasyonu’nu takip eden süreçte tutuklandı, sosyal medya hesaplarına engelleme getirildi. Ancak geçtiğimiz bir yılı incelediğimizde, İmamoğlu’nun siyasi arenada hâlâ çok güçlü bir konumda olduğu göze çarpıyor. İmamoğlu’nun siyasetteki kabiliyetlerine ek olarak iktidarın bu tutumunun da onun yıldızının parlamasında etkili olduğu kanaatindeyim. Kahramanlık anlatılarında daima kahraman karşısında yer alan bir rakip koalisyonu görürüz. Kahraman, kendi becerileriyle rakiplerini alt eder ve anlatının sonunda kazanır. Erdoğan ve İmamoğlu, siyasete bakışlarıyla birbirlerinden bir hayli farklılaşsalar da -Erdoğan’ın Soğuk Savaş yıllarında, İmamoğlu’nun ise neoliberal düzende siyasete atılmasının bu farklılığın temel sebeplerinden biri olduğunu düşünüyorum- siyaset basamaklarında yükselişlerinde benzeşen çok nokta var ve ne gariptir ki bu duruma AKP iktidarı sebep oldu çoğunlukla. AKP, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanmış bir siyasetçiyi, yaptığı müdahalelerle Erdoğan karşısında muhalefetin popüler adayı hâline getirdi. Tabii tekrar etmekte yarar var, İmamoğlu’nun yükselişini sadece AKP müdahalesine bağlamak son derece indirgemeci bir yaklaşım olacaktır ancak AKP müdahalelerinin bu yükselişteki payı da asla ihmal edilmemelidir. 19 Mart Operasyonu ile birlikte İmamoğlu, millet iradesinin bir sembol ismine dönüştü. Zamanında Erdoğan hapis cezasına çarptırıldığında, “Bu Şarkı Burada Bitmez” isminde bir albüm çıkartmıştı, gerçekten de Erdoğan’ın yolculuğu orada bitmedi, aksine büyük bir ivmeyle yeni bir başlangıç yakaladı ve kısa bir süre sonra hâlâ devam eden AKP iktidarı kuruldu. Bugün aynı ifadeyi İmamoğlu için de kullanmak son derece makul: “Bu Şarkı Burada Bitmez”. Bu iklimde muhalefet, çok büyük bir hata yapmaz ise önümüzdeki ilk seçimde bir iktidar değişikliği son derece olasıdır. Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz, 19 Mart Operasyonu sonrası birçok muhalif isim zor zamanlar geçirmiş ve iktidarın baskısına maruz kalmış olsa da orta ve uzun vadede 19 Mart Operasyonu amacının tam tersi olarak muhalefeti iktidar olmaya daha da yaklaştırmış olabilir. Bugünün iktidarı için 28 Şubat ne ifade ediyorsa, yarının iktidarı için de 19 Mart onu ifade edecektir.
Kaynakça
Baykan, T. S. (2025). Jeopolitik krizler, artan seçim belirsizliği ve 19 mart 2025 yürütme gaspı: Hegemonik parti otokrasisi ve personalist rejim arasında türkiye. Birikim, Haziran 2025, 40-51.
Esen,B., Gümüşçü, Ş., Yavuzyılmaz H. (2023). Türkiye’nin yeni rejimi: Rekabetçi otoriterlik. İletişim Yayınları.
Levitsky, S., & Way, L. A. (2010). Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after cold war. Cambridge University Press.
Lührmann, A., & Lindberg, S. I. (2019). A third wave of autocratization is here: what is new about it? Democratization, 26(7), 1095–1113. https://doi.org/10.1080/13510347.2019.1582029
Huntington, S. P. (1991). Democracy’s third wave. Journal of Democracy, 2(2), 12-34.
İlginizi Çekebilir