<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Yeni Arayış</title>
        <link>https://www.yeniarayis.com/</link>
        <description>Açıklamak değil; anlamak için..</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Yeni Anayasa: ABD seçim sistemi ve hükümet modeli olarak Başkanlık Sistemi</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-anayasa-abd-secim-sistemi-ve-hukumet-modeli-olarak-baskanlik-sistemi-12937</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-anayasa-abd-secim-sistemi-ve-hukumet-modeli-olarak-baskanlik-sistemi-12937</guid>
                <description><![CDATA[Başkanlık sisteminde iktidarın kişiselleştirilerek tek adam yönetimi biçimine dönüşmesi tehlikesi olduğu da ortadadır. Ancak, aynı tehlike parlamenter sistemlerde de mevcuttur. Temel hak ve hürriyetleri esas alan bir anayasada güçlü bir yasama organı ve seçim sistemi ile bu tehlikeyi önlemek mümkündür.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhuriyet tarihinin kırılma ve restorasyon dönemlerinden birinin daha arifesinde bulunurken, neden ve nasıl bir anayasa bu ülkenin kırılganlıklarına ve dertlerine derman olabilir noktasında bu yazımızı kaleme almış bulunmaktayız (ilk olarak bu yazı 2020 Haziran’ında kaleme alınmıştır, önemine binaen gözden geçirilmiş hali olan bu metin ise 2023 Kasım’ında düzenlenmiştir). <strong>Öncelikle anayasa yapım sürecinin neden önemli olduğunu ifade edecek olursak; bu süreç ile millet ve elitist gruplar arasında bir güven tesis edilmesi şarttır.</strong> <strong>Aksi takdirde, bu anayasada önceki anayasalar gibi (1876’dan beri) yine elitler eliyle hazırlanma talihsizliğine uğramaktan kurtulamayacaktır.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Batılı anlamda ve ruhta hukuki gelişmelerin zirveye çıktığı XIX. Yüzyıldan beri ülkemizde anayasal hareketler, kanunlaştırma hareketleri devlet ve hükümet modellemelerini içerecek şekilde her daim sistemin kontrolünü elinde tutanlarca millete sormadan gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle, özellikle son 200 yıldan beri bu ülkede ciddi anlamda millet ve hukuki gücü elinde tutanlar (elitist gruplar) arasında menfaat çatışması yaşanmaktadır. Son tahlilde, son sözü söyleyenler millet adına hareket ettiği iddiasıyla öne çıkan elitist grupların temsilcileri olmuştur. Peki, teorik ve pratik anlamda milletin iktidar olması veya günümüz demokrasilerinde son sözü söylemesi nasıl sağlanacaktır? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yazımızda, ABD federalizmi, ABD seçim sistemi ve Başkanlık hükümet modeline ana hatlarıyla bakılarak sistemin nasıl işlediği incelenecektir. Gerçekten de, bir ülkedeki seçim sistemi ile hükümet modeli arasında çok ciddi bir şekilde doğrudan ilişki olduğu bilinmektedir. Parlamenter hükümet sisteminde farklı anlayışların ve görüşlerin parlamentoya yansıma ihtimali çok yüksek olmasına rağmen, zayıf bir başbakanın olduğu dönemde ise bu&nbsp; avantaj çok rahat bir şekilde siyasi istikrarsızlık ve yönetim krizine dönüşebilmektedir. Diğer bir ifadeyle, tabiatı gereği parlamenter sistemler krizlere daha açık bir yönetim şeklidir. Bu da yönetimi paylaşmanın bir sonucu olsa gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">ABD federalizmi, İngiliz Parlamentoculuk geleneğinden sert bir şekilde ayrılma üzerine kurulmuştur. Bölgesel toprak ayrımı mantığı üzerine inşa edilmiştir. </span>Amerikan federalizmi, İngiliz İmparatorluğu’na karşı bir savaş ve kopuş sonucunda bir anayasal buluş olarak ortaya çıkmıştır, yani devrimsel bir yönü vardır. <span style="color:black">Başkanlık hükümet sistemine sahiptir. İkinci meclis olarak Senato vardır. Kuvvetler ayrılığı yasamaya ilişkindir. Hükümetler (federal ve federe devlet arasındaki) ilişki işbirliğine dayanmaktadır. Amerikan modeli federalizm günümüzde Meksika, Venezüella, Brezilya ve Arjantin’de takip edilmektedir. </span>Federalizm, dün olduğu gibi bugün de Amerikalıların hayatını şekillendirmeye devam etmektedir. Günümüz Amerika’sında federe (eyalet) devletler hali hazırda doğum, ölüm, evlenme, boşanma, suç ve ceza konularını, gayrimenkulün alım ve satımı gibi ticaret hukukunu düzenlemeye devam etmektedir. Gerçekten federalizm Amerika tarihindeki tüm önemli siyasi kavgaları da etkileyen bir kurum olmuştur. Amerikan federalizminde küçük birimler yani federe devletlerin bir araya getirilmesi bir gayedir; Hindistan, Belçika ve İspanya benzeri ülkelerde ise çok ciddi bir şekilde etnik ve kültürel farklılıklara dayalı devletçikler kurumsallaştırmalar üzerinden bir arada tutulmaya çalışılır. Bu ülkelerin bazılarında bölgesel hükümetler etnik veya dini azınlıkları temsil ederlerken eşsiz bir şekilde kendi kendini yönetme ayrıcalığına sahiptirler. Birleşik Devletlerde ise federe devletlerin tamamı eşit yasal duruma ve yetkiye sahiptir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">24 Mart, 2021 tarihi itibariyle ABD’de 27 federe devlette, federal devlet ve ABD ordusunda idam cezası vardır. Federe devletlerden New Mexico (2009), Illinois (2011), Connecticut (2012), Maryland (2013), New Hampshire (2019), Colorado (2020), Virginia (2021)’de idam cezasını kaldırarak yerine şartlı tahliye olmadan ömür boyu hapis cezası getirmişlerdir. İlginç bir şekilde 2016 yılında Nebraska yasama organı idam cezasını kaldırmıştır, fakat 2016 yılında eyalet çapında yapılan referandumla tekrar geri getirilmiştir. Washington ve Delaware eyaletlerinde mahkemeler, idam cezasının anayasal olmadığına karar vermişlerdir ve bu eyaletlerde idam cezası hala tartışılmaktadır. 1976-2021 arası eyalet devletlerinde toplam 1516 kişi idam edilmiştir. Bu süre içinde federal devlet ise toplam 16 kişiyi idam etmiştir. Bu süre aralığında en çok idamların olduğu eyaletler ise Texas (570), Virginia (113), Oklahoma (112), Florida (99), Missouri (90) ve Georgia (76)’dır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">Amerikan federalizminin siyasete etkisi ise bilinen ve tahmin edilenin hayli ötesindedir. Amerikan anayasa tarihinin hemen hemen her önemli siyasi çatışmasında federalizm önemli rol oynamıştır. Amerikan siyasetinde muhalefet, federalizmi stratejik silah olarak kullanmıştır; vagonların tamamında otomobil taşıyan tren yolu yerine çeşitli siyasi baskıları yüklenmiş bir tren yoluna benzetilmiştir. Hem liberaller hem de muhafazakârlar tartışmalı konu olan iş gücü, çevre, eğitim, kürtaj ve eşcinsellik meselelerinde federalizmi uygun bir siyasi silah olarak kullanmışlardır. Amerikan siyasetinin gelişiminde kurumların nasıl kurulduğu ve kararları nasıl etkilediği daha sonrasında ise meydana gelen değişikliklere bakılır. Devlet kurumlarından birisi olan federalizmin de değişime karşı çıktığı ve yavaşça değiştiği görülmektedir: Alkolün yasaklanması, ticaret düzenlemesi, sosyal yardım programları ve çevrenin korunması gibi pek çok girişim federal siyaset haline gelmeden önce eyalet hükümetlerinin uygulamasında yer almıştır. Özetle, </span></span><strong><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">Amerikan kültürü ve ideolojisi güçlü bir merkezi hükümete güvenmeme ve adem-i merkeziyete değer vermekte ve federal yetkinin kapsama alanının genişlemesini engellemektedir. Bilinenin aksine dışarı tek sesli bir ülke gibi gözüken Amerika Birleşik Devletleri belki de dünyadaki en çok sesli olan ülkelerden birisidir.</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">15 Kasım, 1777 tarihinde imzaya açılmış olan ve 1 Mart, 1781 tarihinde 13 federe devletin onaylamasıyla Konfederasyon Ahitnamesi yürürlüğe girmiştir. Bu hükümlerden birisi de; 13 federe devletten her birinin kendi kâğıt parasını basmaya hakkı olduğu gibi diğer federe devletlere karşı ticaret yaparken engelleri de arttırabilmeye hakları vardır. Fakat 1787 Philadelphia Konvansiyonu’nda bir araya gelen 55 delegenin asıl görevi ise konfederasyon yapısını terk ederek federal bir hükümeti kurma ve federe devletler üzerinde yeterli kuvvete sahip olarak ekonomik büyüme ve milli güvenliği sağlamaktı. Amerikan anayasasının çerçevesini hazırlayanlar (Kurucu Babalar-Founding Fathers) kuvvetlerin yani yetkilerin hükümetin farklı kolları (kuvvetler ayrılığı) arasında bölüşülmesi fikrini benimsemişlerdir. Bu nedenle ulusal seviyede kontrolleri ve dengeleri olan bir sistemi inşa etmek için iki meclisli bir Kongre oluşturarak eşit yetkileri olan Temsilciler Meclisi ve Senato’yu kurmuşlardır. Ayrıca, yürütmenin yani Başkanın meşruiyetini doğrudan genel seçimle halktan gelmesini sağlamışlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD anayasa hukukundaki kuvvetlerin ayrılığı prensibi; mahkemeler, siyasi partiler, yasama ve yürütme organı arasındaki ilişkinin nasıl ve ne şekilde işlediğiyle alakalıdır. Pek çok yazarın belirttiği gibi federal hükümette yasama ve yürütme organları arasındaki uygun bir görev paylaşımının ne olduğu federal yargının verdiği kararlarla iç içe geçmiş durumdadır. Amerikan Anayasasının Kurucu Babaları anayasada kuvvetler ayrılığı prensibini, anayasal demokrasiye ters düşen siyasi partilerin gücünü arttırmasını engelleyici şekilde düzenlemişlerdir. Buna rağmen XIX. Yüzyılın ortalarına gelindiğinde hem Demokratlar hem de Cumhuriyetçiler güçlü partiler kurarak, klasik kuvvetler ayrılığı ilkesini imha edecek şekilde kuvvet ve yetkiye sahip olmaya odaklanmışlardır. Bu görüşte olanlara göre etkili kılınmış aristokrat elitler anayasayı büküp başka anlam verebilirlerdi. İlginç bir şekilde XIX. Yüzyılın sonlarına doğru ise siyasi partiler zayıflamış, Başkan ve yargı organı güçlenmiştir. Günümüzde ise kuvvetlerin ayrılığı konusunda iki parti arasındaki çatışma daha çok federal hükümette hangi organı kimin kontrol ettiğiyle alakalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasaya göre her bir eyalet devleti, iki senatör tarafından Senatoda temsil edilmektedir. Başlangıçta 13 eyalet olduğundan 26 senatör olan Senatoda bugün için ise 50 eyaleti temsilen 100 senatör bulunmaktadır. Temsilciler Meclisinde ise üyeler eyaletin nüfusuna göre seçilerek meclise gelmektedir. Başlangıçta 65 tane olan Temsilciler Meclisi temsilci sayısı, nihayet 1963 yılında uygulanmaya başlayan yeni usulle 435 olarak netleştirilmiş ve her 10 yılda bir yapılan genel nüfus sayımından sonra ise yeniden bölüştürme (reapportionment) ile eyalet yasama organlarınca seçim bölgeleri yeniden belirlenmektedir. Seçim bölgelerinin yeniden belirlenmesinde günümüz Amerika’sında çok ciddi ve şiddetli tartışmalar hala devam etmektedir. Bu anlamda ilginç uygulamalardan biri; Alaska, Wyoming, Montana, North Dakota, South Dakota, Vermont ve Delaware eyaletlerinin Temsilciler Meclisinde sadece 1 tane temsilcisinin bulunduğu, Temsilciler Meclisinde ise en çok temsilci sayısı 53 tane ile California, 36 tane ile Texas, 27 tane ile Florida ve New York eyalet devletlerine ait olduğu not edilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çift meclisin olması, ABD Anayasası tarafından bilinçli bir şekilde konulmuş olan çok önemli bir kontrol-denge sistemidir. Çünkü bir kanun teklifinin yasa haline gelmesi her iki meclisinde çoğunluğunun kabul etmesiyle mümkün olmaktadır. Bazı yazarlar, Kurucu Babaların bu sistemi koymasının gayesini; kamuoyunun geçici heveslerinin yasa koyucuları etkilemesini engelleyip, hastalıklı ve amaca uygun olmayan yasaların kabul edilmemesi için bir önlem olarak konulduğunu ifade etmektedirler. Kongreye seçilecek olan temsilciler, ilgili federe devlette (eyalette) yaşıyor olmaları gerekir. Temsilciler Meclisi için en az 35 yaşında, Senato için ise 40 yaşında olmak gerekir. Temsilciler Meclisi için az 7 yıldır, Senato için ise 9 yıldır ABD vatandaşı olmak gerekiyor. Geçici diplomatik görevler dışında yürütme organında herhangi bir görev yapılamaz. Temsilciler Meclisindeki temsilcilik görevi 2 yıldır, Senatoda ise 6 yıldır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkanlık hükümet sistemi, 1787’de Philadelphia’da toplanan Kurucu Meclisin, İngiliz meşruti monarşi sisteminden ilham alınarak cumhuriyete dönüştürülmüş halidir. Başkanlık sisteminde iktidarın kişiselleştirilerek tek adam yönetimi biçimine dönüşmesi tehlikesi olduğu da ortadadır. Ancak, aynı tehlike parlamenter sistemlerde de mevcuttur. <strong>Temel hak ve hürriyetleri esas alan bir anayasada güçlü bir yasama organı ve seçim sistemi ile bu tehlikeyi önlemek mümkündür. </strong>Diğer parlamenter sistemlerde olduğu gibi Türkiye’de de güçlü bir başbakan hem yasamayı hem yürütmeyi kontrol edebilmekte hatta yargıya bile müdahale edebilmektedir. Anayasa teorisi açısından şunu da ekleyerek konumuza geçebiliriz: Parlamenter sistemlerde Cumhurbaşkanı millet tarafından seçiliyorsa o sistem artık Yarı Başkanlıktır. Fransa’da olduğu gibi bu durumda çift meşruiyet krizi çıkabilmesi her zaman mümkündür. Yarı Başkanlık sisteminde Cumhurbaşkanı daha güçlü bir liderlik sergilerse, Türkiye örneğinde yaşandığı gibi sistem Başkanlık gibi işler, eğer Başbakan daha güçlü bir siyasi otorite sergilerse, o zaman Parlamenter sistem olarak görünüm arzeder. Fakat, her ikisi de güçlü liderlik gösterisine kalkışırsa o zaman meşruiyet krizinin artışına bağlı olarak siyasi istikrarsızlık artış eğilimine girecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>ABD Seçim Sistemi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gözden ırak tutulmaması gereken bir vaka olarak; ABD federalizminin ABD Başkanlık sistemiyle etkileşimi hiç de hafife alınacak bir konu değildir. Yasama ve yürütme organlarının ayrı ayrı seçimle oluşması ve birbirlerinin görevlerine son verememesi de çok önemli bir <strong>KURUMSAL KONTROL-DENGE</strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> MEKANİZMASI olarak göze çarpmaktadır. Başkan, siyasi olarak sadece millete karşı sorumludur. Başkan, yalnızca vatana ihanet, rüşvet ve benzeri ağır suçlardan dolayı Temsilciler Meclisinin suçlaması ve Senatonun yargılaması sonucu suçlu bulunursa görevden uzaklaştırılabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başkan ve Başkan Yardımcısı seçimi her 4 yılda bir yapılır. Doğumla ABD vatandaşı olmaları ve en azından 35 yaşında ve 14 yıldır ABD’de yaşıyor olmaları gerekir. Realitede ise, 1933 yılından beri seçilmiş olan Başkanlar, seçilmeden önce ya vali ya senatör veya 5 yıldızlı general (Maraşal denilebilir) olan kişilerden seçilmiştir. Partilerin Başkan adayı olmak için seçimlerden en azından 1 yıl öncesinden adaylık süreci başlamaktadır. 2016 yılı seçimleri için bir ara 10 vali veya valilik yapmış ve 10 senatör veya senatörlük yapmış kişiler adaylık sürecini başlatmış, daha sonra pek çoğu bu kararından vazgeçmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçimin yapılacağı yılın Şubat ayında her bir eyalette Demokrat ve Cumhuriyetçi parti kendi Başkan adayını tespit etmek için seçimler serisini başlatır. Her eyaletin yasal düzenlemeleri çerçevesinde parti komitelerinde (party caucus) veya önseçimlerde (primaries) adayların aranmasına başlanılır. Böylece her eyalette seçimi kazanan Başkan adayı partisinden belli sayıda delege kazanmış olur. Daha fazla delege kazanmış olan aday, Temmuz ayında yapılacak olan parti kongresinde şekli olarak kendisine oy verilmesiyle, ilgili partinin Başkan adaylığını kazanmış olur. Cumhuriyetçi Partide çoğunluğu kazanabilmek için 1,237 delegenin, Demokrat Partide ise 2,383 delegenin desteğini kazanmak gerekir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> Eğer Temmuz ayında yapılacak Parti Kongresinde partilerin adaylarından hiç biri bahsi geçen delege sayısına ulaşamazsa Parti Kongresi sıkı pazarlıklar ve siyasi kavgalara sahne olur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Parti Komiteleri; adayların seçmenlerle bir araya geldiği gayr-i resmi toplantının adıdır. Bu toplantılarda, seçmenler lokal bazda yardımcı olacakları adaylarla tanışma ve tartışma, konuşma imkanına sahip olabilmektedir. Bunun, her ne kadar sistemi demokratikleştirdiği ileri sürülse de bu aşamada adayların profili bize daha gerçekçi bir analiz imkanı sağlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önseçimler ise; açık (open primaries) veya kapalı (closed primaries) olabilir. Açık önseçim ise, o eyaletin kayıtlı seçmenleri herhangi bir partinin adayları için oyunu kullanabilir. Kapalı önseçimde ise sadece partilerin kendi kayıtlı üyeleri o partinin adayları arasından seçim yapar. Önseçimlerde eyalet yasalarınca seçmenler doğrudan tercih ettikleri aday veya o adayı destekleyecek yeminli (pledged) delegeler için oylarını kullanırlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Parti Komiteleri ve Önseçimlerin amacı seçim yılının yazında yapılacak olan Milli Kurultaya (National Convention) daha fazla delege göndermektir. Her eyalet, Kurultaya belli sayıda delege gönderir. Önseçimleri kazanan adaylar o eyaletten Kurultaya gönderilecek delegeleri de kazanmış olurlar. Milli Kurultayda önseçimlerle belirlenmiş delegeler kendi destekledikleri adayların partinin Başkan adayı olması için oy kullanırlar. Ardından partiler Başkan adaylarını Milli Kurultayda ilan ederler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada süper delege konusuna da temas etmekte fayda olduğu kanaatindeyim. Demokrat Parti Milli Kurultayında (Democratic National Convention) otomatik olarak yeri olan ve Partinin Başkan adaylarından istediğine oy verebilen Partinin önemli liderleri ve seçilmiş görevlileridir (elected officials). Bunlar Temsilciler Meclisi ve Senato’da ki Demokrat Partililer, Demokrat Partili Valilerdir. Diğer süper delegeler ise Parti Komiteleri ve Önseçimlerde seçilir. Cumhuriyetçi Partide ise süper delegeler bağımsız bir şekilde hareket edemez. Her eyalet devletini üç kişi temsil eder ve kendi eyaletlerinde seçimi kazanmış adaya oy kullanmak zorundadırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonrasında ise Kasım ayının ilk Pazartesi gününden sonra, sıra 538 kişi olan (Başkanı seçmek için 270 yeterli) Seçim Konseyi (Electoral College) üyelerinin seçilmesine gelir. Her eyaletin nüfusuna göre olan Temsilciler Meclisi üye sayısına iki Senatörün eklenmesiyle o eyaletin Konseye vereceği sayı bulunur. Mesela, ABD’nin en kalabalık eyaleti olan Kaliforniya 55 Seçim Konseyi üyesine sahiptir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> Maine ve Nebraska eyaletleri hariç, diğer eyaletlerde çoğunluğu kazanan partinin adayının listesi Seçim Konseyinde o eyaleti tümüyle temsil eder. Yani Kaliforniya’da Demokrat Partinin listesine daha fazla oy verilmişse, 55 Seçim Konseyi üyesi Demokrat Partiye ait olacaktır. Bundan sonraki süreç ise bir formaliteden öteye geçmemektedir. Bu ikinci seçmenler (milletin temsilcileri) seçilmelerinden 6 hafta sonra kendi eyalet başkentlerinde bir araya gelerek partilerinin aday gösterdiği Başkan ve Başkan Yardımcısına oy verirler. Bu oylar mühürlenerek Senato Başkanına yollanır. Ocak ayının ilk haftasında Kongrenin ortak bir oturumunda açılır ve Başkan ilan edilir. Başkanın göreve başlama tarihi 20 Ocak’tır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>SONUÇ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Başkanlık seçim sisteminin 1 yıldan daha fazla sürmesinin demokratik görünürlüğü daha da arttırdığı ileri sürülebilir. ABD Başkanlık seçiminde partilerin kendi adayını seçmesi ve ardından milletin Başkanı seçmesi (Seçim Konseyi üyeleri aracılığıyla) ikili hatta belki de üçlü bir sarmal olduğundan bahis açılabilir. Sistemin daha da demokratikleştirilebilmesi adına Maine ve Nebraska eyaletlerinde olduğu gibi, tüm eyaleti temsil etmek yerine partiler kaç Seçim Konseyi üyeliği kazanmışsa o kadar üyelik ile temsil edilmesi gerektiği ileri sürülebilir. Böylece bir anlamda o eyaleti kazanan partinin yanında kaybeden partinin seçmeni de Seçim Konseyinde temsil edilmiş olacaktır. 2000 yılında 537 oy farkından dolayı Florida’da ki 25 Seçim Konseyi üyeliği Al Gore’dan Bush’a gitmiştir (Toplamda Bush 271, Al Gore 266 Seçim Konseyi üyeliği kazanmıştır). Nihayetinde, seçim tartışmalı bir mahkeme kararıyla Cumhuriyetçi Parti tarafından kazanılmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak; <strong>ABD Anayasası 4.400 kelime ve 7 maddeyle modern dünyanın en kısa ve en eski anayasasıdır.</strong> Anayasanın imzalandığı 17 Eylül tarihinde her yıl senede bir defa ziyaretçiler için orijinal anayasa belgesi sergilenmektedir. Anayasa Konvansiyonu toplantısına 42 delege katılmıştır. Bunlardan 39 tanesi Anayasayı imzalamıştır. Anayasayı imzalayan kişilerden en yaşlısı Pennsylvania delegesi Benjamin Franklin (81), en genci New Jersey delegesi Jonathan Dayton (26) olmuştur. Birleşik Devletler Anayasası imzalandığında devletin nüfusu 4 milyondu, bugün ise (2026 itibariyle) 349 milyonu geçmektedir. Ülke kurulduğunda en büyük şehri 40.000 (kırk bin) yerleşik kişisiyle Philadelphia idi. Bugün ise 8,8 milyon ile New York şehridir. Anayasanın hazırlanması ise tam olarak 100 gün sürmüştür. Her ikisi de Virginia delegesi olan George Washington ve James Madison imzaladıkları Anayasa ile aynı zamanda Başkanlık yapan kişiler olmuşlardır. <strong>Amerikan Anayasasında bir defa bile demokrasi kelimesi geçmemektedir.</strong></span></span></p>

<div>&nbsp;
<div>
<p style="text-align:justify"><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">[1]</span></span></span></a><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"> Bu terimin Türkiye’de Fren-Denge yerine Kontrol-Denge (Check-Balace) olarak bilebildiğim kadarıyla ilk defa şahsım tarafından, fakat Kurumsal Kontrol-Denge olarak ilk defa (“Osmanlı Halifeliği Merkez Teşkilâtı”, <strong>Şehir ve Kültür,</strong> Sayı 20, Mart 2016, s. 44-46.) İstanbul Üniversitesi, Tarih Bölümü, Cumhuriyet Tarihi ABD Başkanı Prof. Dr. Ali ARSLAN tarafından kullanılmış olduğunu not etmem gerekir.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p style="text-align:justify"><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">[2]</span></span></span></a><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"> Bir örnek olması açısından; 22 Mayıs, 2016 tarihinde Demokrat Parti adaylarından Senatör Hillary Clinton 1,768 yeminli delege (pledged delegates), 525 süper delegeyle toplamda 2,293 delegeye sahiptir. Bernie Sanders ise 1,494 yeminli delege, 39 süper delege desteğine sahiptir. Partinin adayı olmak için 2,382 delege desteği gerekmektedir. Demokrat Partide delegeler Temmuz ayında yapılan Kurultayda Hillary Clinton için 2842, Bernie Sanders için ise 1865 oy vermiştir. Aynı yılın Mayıs ayında Cumhuriyetçi Partide partinin adayı olmak için 1237 delegenin oyuna ihtiyaç vardır. Trump ise 1,161 delegeye, Cruz 567, Kasich ise 160 delege desteğine sahiptir. Temmuz ayında yapılan oylamada ise Trump 1441, Cruz 551, Rubio 171, Kasich ise 161 oy alabilmiştir.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p style="text-align:justify"><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif">[3]</span></span></span></a><span style="font-family:&quot;Times New Roman&quot;,serif"> Sistemin bu yönüyle nüfusu az olan eyaletlere bir avantaj sağladığı ileri sürülebilir…Kaliforniya eyaleti, ABD’nin en çok nüfusuna sahiptir (% 12.03). Fakat 55 Seçim Konseyi üyesi ile % 10.22 temsil edilmektedir. Wyoming eyaleti nüfus olarak ABD’nin % 0.18’ne tekabül etmektedir. 3 Seçim Konseyi üyesine sahiptir. Fakat, bu sayı % 0.56 temsile karşılık gelmektedir.</span></span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/yeni-anayasa-abd-secim-sistemi-ve-hukumet-modeli-olarak-baskanlik-sistemi-1774605476.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Anayasa Hukukunu katletmek</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/anayasa-hukukunu-katletmek-12729</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/anayasa-hukukunu-katletmek-12729</guid>
                <description><![CDATA[Bu ülkede anayasa hukukunu katleden en önemli yanlışlardan birisi de onu teknik anayasa maddesi veya kanun metinlerine boğarak idare hukuku anlayışına indirgemek olmuştur. Anayasa hukuku; hürriyetlerin ve özgürlüklerin hukukudur. Fertleri devlete karşı koruyan hukuktur. Ama malesef ülkemizde anayasa hukuku kitaplarının içeriğine baktığınızda, bu haklardan ne kadar bahsedildiği ortadadır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan ömrü gibi siyasi iktidarlar da iniş çıkış yaşarlar,&nbsp; ama asıl önemli olan siyasi iktidarların iyi niyetle yola çıkıp toplumun tüm farklı kesimlerine hürriyet vadinde bulunup iktidar olduğunda bunu gerçekleştirmesidir. Günümüz iktidarlarında yani devlete hakim olan anlayış ve düşünce de en önemli mesele anayasanın o ülkenin halkına sunduğu anayasal korumalardır. Bunlar toplum tarafından kabullenip içselleştirildikçe (özümsendikçe) anayasal değerler haline gelirler. Bir ülkede anayasal korumalar ve değerlere siyasi iktidarlar (hükümetler) hatta o ülkenin elitistleri ne kadar saygı duyar ve gereğini yaparsa o ülke de o kadar adalet vardır desek abartmış olmayız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüz devletlerinde artık adaletin yolu anayasalara konulan korumalar ve oluşan anayasal değerlere saygıden geçmektedir. Mevcut Anayasanın başlangıcında yer alan “Türkiye Cumhuriyeti ... insan haklarına saygılı ... bir hukuk devletidir.” Baştan mevcut anayasa için şunu ifade etmiş olayım: Askeri ve sivil bir darbenin ürünü olup (kanaatimizce hiçbir darbe siviller olmadan gerçekleştirilemez)&nbsp; hukuki meşruiyete sahip olmayıp ve acilen siyasi iktidarın halkın yönetime katılımını sağlayacak bir modelle sona erdirilip yerine yenisi yapılmalıdır. İnsan haklarına saygı; ancak ve ancak anayasal korumaları (hakları) ve değerleri koruyup, kollamak ve anayasal cumhuriyetin inşasıyla mümkün olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yapılacak yeni anayasa;</strong> kısa ve ince bir anayasa olmalıdır. Yazımı ve ifadeleri sıradan bir vatandaşın (hukukçu olmasına gerek duyulmayan) anlayacağı bir dille olmalı, hatırlanması kolay cümlelerle yazılmalıdır. Tabiri caizse şiir tadında olmalıdır. Belki de yeni anayasayı yazacak hukukçuları önce hukuk fakültelerindeki eğitim anlayışını değiştirmeye başlayarak yola çıkmak en doğru yol olarak gözükmektedir. Bir ülkede adalet yoksa ülkemizde olduğu gibi genelde insanlar siyasi iktidarları suçlamaktadır. Oysaki daha derin bir düşünme yapılacak olursa; gerçekleşen hukuksuzluklar ve adaletsizlikler de hukukçuların, özellikle o hukukçuları yetiştirenlerin hiç mi suçu yok! Onlara sürekli olarak elitizim hastalığı aşılayıp, siz toplumun en üstün fertlerisiniz (tabiki tıpçıları da unutmamak lazım), buralara gelebilmeniz hiç kolay değil, 3 milyon içerisinde ilk 10 bine giriyorsunuz vb. cümleleri kuranların hiç mi bu adaletsizlikler de payı yok! Belki de en büyük suçlu onlar! Oysaki bu topraklar yüzyıllarca insanlara “insanlardan bir fert olmayı” özüyle ve sözüyle öğreten bir ruhtan beslenmişti, günümüzde ise eğitim yoluyla rekabet ederek birbirine üstünlük kurmaya çalışan bir modele dönüşmüş olduk. Onu da pek başardığımız da söylenemez ya!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tekraren anayasal korumalar ve değerlere dönecek olursak, bunlar nelerdir? Bu hakların en başında ifade hürriyeti gelir; hakların anası ve babasıdır. Onun olmadığı yerde diğer hürriyetlerin ve hakların hiçbir önemi yoktur, olsa da o olmadığı zaman diğer hürriyetler kullanılmayacaktır. İfade hürriyetinin olmadığı yerde yalancı ve iki yüzlü, dalkavuk fertler türer. Hakikat arka plana atılır. Yalan ve yalancılar rağbet görür. Namuslu ve dürüst insanlara aptal muamelesi yapılır, bu kadar dürüstlükte fazla denilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer bir anayasal hak ise davaların hızlı ve kamuya açık bir şekilde görülmesidir. Özellikle geç gelen adaletin adalet olmadığını, bu denli derinlemesine bilen 60, 71, 80 ve 97 darbesini yaşamış bir toplum için bu olmazsa olmaz hakların en başında gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer bir anayasal hak ise din ve vicdan hürriyetidir. Yıllardır bu ülkede laikçilik (laiklik değil) safsatasıyla paramparça edilmiş olan bir haktır. Herkesin kendisini en haklı gördüğü bir toplumsal yapıya evriltilmiş olan bu ülkenin insanları gerçek anlamda din hürriyetini en azından son iki yüz yıldır ne olduğundan bihaberdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Özel hayatın gizliliği hakkı,</strong> kendisi ve kendisi gibi düşünenlere hayat hakkı tanımayan anlayışın esiri olmuş ve sürekli farklı inanç ve düşünceyi birbirine karşı kışkırtarak nemalanan ülkemiz bazında dinci, solcu geçinen, sahtekar anlayışın en çok zarar verdiği haklardan birisi olmuştur. İnsanların özel hayatına kadar sokulmuş ve bunu bir marifet zanneden zavallı anlayış. Oysaki bu topraklar insanların penceresinden içeri bakarak özelini gözetleyenin (röntgencilik yapanın) gözünün çıkarılması tehditinde bulunarak bu konuya bu kadar önem veren bir medeniyete sahipken, artık telefon kayıtları, sosyal medya yazışmaları, gezilen web sitelerine kadar herkesi toplumsal alanda deşifre etmenin neredeyse sevap kabul edildiği bir hale gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca, “hakikatin araştırılması hakkının” ifade hürriyetiyle birlikte ele alınması gerekli olan bir hak olduğunu belirtmiş olalım. Bu hakkın kullanılmasında en önemli araçlardan birisi dilekçe hakkıdır. Sosyal medyanın kullanımı ve hür bir basının varlığı da bu hakkın ayrılmaz parçalarındandır. Bu hakkın kullanılmasında kahramanca adaletin gerçekleşmesi için ortaya çıkan insanlar desteklenirse (yani doğru söyleyen dokuz köyden kovulur, ne kadar yanlış bir ifade değil mi!) o zaman mevcut sistem hukuk devletini güçlendirmiş olur. Bir kez daha söyleyeyim! Bizim adamın en nefret ettiği şeylerden birisi de “hakikatin araştırılması hakkıdır.” Çünkü; hakikatin olduğu yerde yalana yer yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak; bu ülkede anayasa hukukunu katleden en önemli yanlışlardan birisi de onu teknik anayasa maddesi veya kanun metinlerine boğarak idare hukuku anlayışına indirgemek olmuştur. Anayasa hukuku; hürriyetlerin ve özgürlüklerin hukukudur. Fertleri devlete karşı koruyan hukuktur. Ama malesef ülkemizde anayasa hukuku kitaplarının içeriğine baktığınızda, bu haklardan ne kadar bahsedildiği ortadadır. Bu düşünceyle yetişen hukukçuların, fertlerin hak ve hürriyetini ne kadar koruduğu da malumumuzdur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanaatimizce; ülkemizde “halkın yönetime katılımı, ifade hürriyeti, davaların hızlı ve kamuya açık bir şekilde yapılması, din ve vicdan hürriyeti, özel hayatın gizliliği ve hakikatin araştırılması” hakları konusunda acilen yeni bir anayasayla gerekli düzenlemeler yapılmalı ki bu ülkenin insanları özlemini duyduğu Cennet vatanda adalet ağacının gölgesi altında huzur içinde yaşayabilsin. Adalet her daim hepimiz için gerekli olan bir huzur ağacıdır. Onun gölgesinde herkese yer vardır, yeter ki dürüst olunsun!</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 01 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/anayasa-hukukunu-katletmek-1772202228.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Siyasal sorumluluk (1): Kaldırılması</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasal-sorumluluk-1-kaldirilmasi-12650</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasal-sorumluluk-1-kaldirilmasi-12650</guid>
                <description><![CDATA[İstanbul Barosu Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu Yeni Arayış için yazdığı yazıda, Türkiye’nin yönetim geleneğindeki "kurul halinde karar alma" (kollektif yönetim) ve "siyasi sorumluluk" kavramlarının tarihsel gelişimini ve modern dönemdeki dönüşümünü ele alarak; günümüzdeki en büyük sorununun "Devlet ve Hükümet yetkilerinin tek kişide toplanması" olduğunu savunuyor. Bu durumun, Türk devlet geleneğine aykırı olduğu; Osmanlı’da bile I. Orhan’dan itibaren Divan-ı Hümayun gibi müzakere odaklı kurulların karar mekanizmasında belirleyici olduğu hatırlatılıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli sorunu, Devlet ve Hükümet yetkilerinin tek kişide toplaması ve aynı kişinin parti genel başkanı olmasıdır. Oysa&nbsp;<strong><em>kurul halinde karar</em>&nbsp;düzeneği</strong>, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren vardı.&nbsp;Osmanlı Devleti'nde I. Orhan’dan itibaren var olan&nbsp;<strong>Divan-ı Hümayun</strong>, "<em>Devletle ilgili bütün işlerin, Devletin siyasi, idari, mali... işlerinin görüşüldüğü, incelenerek müzakere olunduğu, nihai karara bağlandığı en yüksek müessese, bir merci niteliğindedir... II. Mehmet’ten itibaren Hükümdarlar Divan'a başkanlık etmekten vazgeçerek bu görevi sadr-ı azamlarına bırakmışlardır</em>"[1]. Bu yazıda siyasal sorumluluğun oluşum tarihçesi ve kaldırılması, gelecek yazıda ise, bunun sonuçları ele alınacak: Siyasal sorumluluk - 2: Yokluk Sonuçları.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:red">I.</span></strong> <strong><span style="color:red">DEVLET: KURULLAR VE KURUMLAR YOLUYLA ORTAK YÖNETİM</span></strong></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white">&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">MECLİS-İ MEBUSAN VE PARLAMENTER REJİM</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><span style="color:#222222">1876, Parlamento ve Hükûmet kuruldu</span></strong><span style="color:#222222">: “<em>Vekiller Heyeti, Sadrazamın başkanlığı altında kurulan, önemli iç ve dış işlerinin karar merciidir”</em>&nbsp;(m. 28).</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><span style="color:#222222">1909 Değişikliği;&nbsp;&nbsp;Parlamenter rejim, Meclis önünde sorumlu olan hükûmet ile doğdu</span></strong><span style="color:#222222">: “<em>Vekiller, Meclis-i Mebusan’a karşı, Hükümetin genel siyasetinden toplu ve maiyetleri altındaki örgütlerine ilişkin işlem ve eylemlerden bireysel olarak sorumludur”</em>&nbsp;(m. 30).</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">BÜYÜK MİLLET MECLİSİ HÜKÛMETİ/CUMHURİYET/BAKANLAR KURULU</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><span style="color:#222222">1921 Anayasası</span></strong><span style="color:#222222">: “<em>Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından idare olunur ve hükûmeti ‘Büyük Millet Meclisi Hükûmeti’ unvanını taşır</em>”.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><span style="color:#222222">1923 Değişikliği</span></strong><span style="color:#222222">: “<em>Türkiye Devletinin şekl-i hükûmeti, Cumhuriyettir.”</em></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><span style="color:#222222">1924 Anayasası</span></strong><span style="color:#222222">: “<em>Başbakan, Cumhurbaşkanınca Meclis üyeleri arasından tâyin olunur.”</em></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#222222">“Bakanlar Kurulu, Hükûmetin genel politikasından birlikte sorumludur</span></em><span style="color:#222222">. (…)”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><span style="color:#222222">1961 Anayasası</span></strong><span style="color:#222222">: “<em>Bakanlar Kurulu, Başbakan ve Bakanlardan kuruludur.</em>”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“<em>Başbakan, Bakanlar Kurulu’nun başkanı olarak, Bakanlıklar arasında işbirliği sağlar ve Hükûmetin genel siyasetinin yürütülmesini gözetir. Bakanlar Kurulu, bu siyasetin yürütülmesinden birlikte sorumludur.</em>”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><span style="color:#222222">1982 Anayasası</span></strong><span style="color:#222222">: “<em>Bakanlar Kurulu, Başbakan ve bakanlardan kurulur</em>&nbsp;(…).</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“<em>Başbakan, Bakanlar Kurulu’nun başkanı olarak, bakanlıklar arasında işbirliğini sağlar ve hükûmetin genel siyasetinin yürütülmesini gözetir</em>. (…)”</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong>&nbsp;</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">HÜKÜMET: MECLİS’İN SEÇİMİNDEN MECLİSE KARŞI SORUMLULUK İLKESİNE</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Görüldüğü gibi, kurulduğu gün Büyük Millet Meclisi’nin ilk işi, kendi içinden bakanları seçmek oldu. İlk Anayasa ile yürütmenin adı, “<strong>Büyük Millet Meclisi Hükûmeti</strong>” oldu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white">&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<span style="color:#222222">Cumhuriyet’in ilanıyla, Cumhuriyet ile hükûmet özdeşleşti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<span style="color:#222222">1924’te, Bakanlar Kurulu’nun Meclis tarafından seçimi yerine, Meclis’e karşı sorumluluk ilkesi benimsendi.&nbsp;&nbsp;Eksiklerine rağmen, tek parti ve çok partili yaşama uygulanma esnekliğini gösteren 1924 Anayasası döneminde, Cumhuriyet tarihinde&nbsp;<strong>ilk siyasal münavebe</strong>&nbsp;(siyasal iktidarın el değiştirmesi) gerçekleşti (Mayıs 1950).</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<span style="color:#222222">1961 Anayasası, başbakanın eşitler arası birinci konumuyla, klasik parlamenter rejimi kurdu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<span style="color:#222222">1982’de, güçlü başbakan statüsü ile parlamenter rejim çerçevesi sürdürüldü.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<span style="color:#222222">2002 seçimlerinden uzunca bir süre sonra, Haziran 2015’te, Adalet ve Kalkınma Partisi, TBMM’deki salt çoğunluğunu kaybettiği halde Cumhurbaşkanı, siyasal iktidarın el değiştirmesine olanak tanımadan seçimlerin yenilenmesine karar verdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">GENEL SİYASET VE SORUMLULUK: CUMHURİYET MİRASI</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Cumhuriyet’in üç Anayasası, yönetim biçimi olarak şu üçlü ortak paydada buluşur:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<span style="color:#222222">Hükûmetin genel siyaseti Bakanlar Kurulu’nca belirlenir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<span style="color:#222222">Bakanlar, bireysel ve toplu olarak TBMM’ye karşı sorumludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<span style="color:#222222">Devleti temsil eden Cumhurbaşkanı ve hükûmet birbirinden ayrıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">TEK KİŞİLİ YÜRÜTME VE HÜKÛMETSİZ TBMM&nbsp;</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">2017 Anayasa Değişikliği ile şu düzenleme getirildi: “<em>Cumhurbaşkanı Devletin başıdır. Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanına aittir</em>” (m. 104).</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Böylece, hükûmet ve kurul halinde siyasal karar alma usulü kaldırıldı ve devlet yönetiminde yüzyıllar boyu oluşan değerler, kavramlar, kurallar ve kurumlar, haklı ve geçerli nedenler bulunmadığı halde, sadece siyasal iktidar gücünü tek elde toplama hırsı nedeniyle bir çırpıda silindi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">2017’de kurulan yönetim, kısaca şu&nbsp;<strong>dört özelliği</strong>&nbsp;yansıtıyor:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<span style="color:#222222">Devlet başkanlığı ve yürütme yetkilerinin tümü tek kişide (Cumhurbaşkanı) toplanmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<span style="color:#222222">Cumhurbaşkanı için, çok sayıda unvan ve yetkiye karşın, sorumluluk öngörülmüş değildir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<span style="color:#222222">Yasama ve yürütme arasında denge ve denetim düzeneklerinin yokluğu nedeniyle hesap verebilir bir yönetim bulunmamaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<span style="color:#222222">Cumhurbaşkanı olan kişi -Anayasa hükümleriyle bağdaşmadığı halde- uygulamada parti genel başkanıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Özetle; 1876-2016 döneminde Meclis-i Umumi ve Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) eksenindeki anayasal kazanımlar, Avrupa ve Akdeniz mekânı ortak mirası olan parlamenter rejim geleneği ışığında, yasamanın sistemdeki asli ve genel işlevi ile örtüşmektedir. Başka bir deyişle, 1876’dan 2000’lere kadarki Osmanlı-Türkiye Cumhuriyeti anayasacılık gelişmelerinde, “<em>devlet iktidarlarını sınırlayan ve insan haklarını güvence altına alan düzenlemeler</em>”, genel bir eğilim olarak kaydedilebilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:red">II. KIRILMA VE SÜREKLİLİKLER DİYALEKTİĞİ</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Cumhuriyet dönemi anayasal ve demokratik siyasal yaşamına damgasını vuran başlıca üç olumsuzluk; darbeler, askeri vesayet ve hükûmet istikrasızlıkları şeklinde belirtilebilir.</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white">&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Askeri darbe ve darbe girişimleri ile muhtıra ve müdahaleler, Türkiye Cumhuriyeti anayasal düzeninin kesintisiz sürdürülmesine ve demokratik siyasal yaşamın kökleşmesine büyük zararlar verdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><span style="color:#222222">27 Mayıs 1960</span></strong><span style="color:#222222">&nbsp;<strong>Darbesi</strong>:&nbsp;&nbsp;Olağan anayasal düzene geçiş süreci göreli olarak kısa sürmüş olmasına karşın, Türkiye demokrasisinde derin yaralar açtı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><em><span style="color:#222222">12 Mart 1971 Muhtırası</span></em></strong><span style="color:#222222">: Demokratik siyasal yaşamın üç yıla yakın süreyle askıya alınması sonucu, demokratik toplumu ciddi biçimde zedeleyici sonuçlar doğurdu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><em><span style="color:#222222">12 Eylül 1980 Darbesi</span></em></strong><span style="color:#222222">: Darbeler içerisinde en ağır ve en uzun sürmüş olanı, sonraki on yılların siyasal yaşamı üzerinde kalıcı etkiler bırakmış olanıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><em><span style="color:#222222">28 Şubat 1997 Bildirisi</span></em></strong><span style="color:#222222">: Şubat 1997’de Ankara Sincan’da askerin tanklı geçişinden birkaç hafta sonra yapılan MGK toplantısında alınan kararların, siyaset ve toplum üzerinde önemli etki ve sonuçları oldu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><em><span style="color:#222222">27 Nisan 2007 E-muhtırası</span></em></strong><strong><span style="color:#222222">:</span></strong><span style="color:#222222">&nbsp;Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinden Cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ilgili olarak yapılan basın açıklaması, bir “e-muhtıra” olarak da değerlendirildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><em><span style="color:#222222">15 Temmuz 2016</span></em></strong><strong><span style="color:#222222">&nbsp;Darbe Girişimi</span></strong><span style="color:#222222">&nbsp;ise, devlet örgütünde, hukuk düzeninde ve toplumsal yaşamda, onarımı on yıllara yayılacak olan ağır hasarlara yol açtı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kuşkusuz, 1961 Anayasası ve 1982 Anayasası döneminde tanık olunan&nbsp;<strong>siyasal istikrarsızlıklar ve hükûmet krizleri</strong>&nbsp;ile parlamenter rejim arasındaki ilişki, çok yönlü olarak araştırılabilir. Fakat buradaki sorun, neden-sonuç ilişkileri bakımından, 1970’li ve 1990’lı yıllardaki siyasal istikrarsızlıkları ve hükûmet bunalımlarında parlamenter rejimin payının ne olduğudur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Öncelikle vurgulamak gerekir ki, darbelere yol açan etken, parlamenter rejim değildir. Aksine, darbeler, serbest seçimler sonucu siyasal iktidarın el değiştirmesini engelleyici sonuçlar doğurdu: 1960, 1971 ve 1980 müdahale ve darbeleri açısından bu durum oldukça açıktır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">İkincisi, güvenoyu ile bağlantılı nedenlerin etkisi, hükûmet krizlerinde göz ardı edilmemelidir; ancak, teknik anayasal nedenlerin yanı sıra, ülkenin içine sürüklendiği olumsuz ortam ve koşullar ile çatışmacı siyaset tarzının da hükûmet krizlerindeki etkisi teslim edilmelidir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Üçüncü olarak, parlamenter rejimin işleyişindeki genel zaaflar, yasa yapım süreci ve bu bağlamda iktidar ve muhalefet partileri arasındaki dengesizlik, “<em>hükûmetçi parlamenter rejim</em>” ve “<em>başbakancı parlamenter rejim</em>” dönemlerinde daha belirgin bir biçimde ortaya çıktı. Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan hükûmetleri, “başbakancı parlamenter rejim” şeklinde bir uygulamayı, buna karşılık, Bülent Ecevit başbakanlığındaki son koalisyon hükûmeti, daha çok “hükûmetçi parlamenter rejim” uygulamasını öne çıkardı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Parlamenter rejimlerde asıl hedef, hükûmeti tek parti çoğunluğunun kurması olmakla birlikte; bunun mümkün olmadığı durumlarda, demokratik bir uygulama olarak&nbsp;<strong>güçbirliği (koalisyon) hükümetleri,</strong>&nbsp;üzerinde uzlaşma sağlanması sorunlu konularda kapsamlı reformları gerçekleştirme ortamını yaratabilir. Bunun örnekleri, yakın geçmişimizde az değildir. TBMM’de tek başına çoğunluğu bulunan bir hükûmetin başaramadığı reformları, birden çok parti birlikte gerçekleştirebilmiştir. Yasal düzlemde 1992’de gerçekleştirilen Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (CMUK) reformu ile 2002’de çıkarılan uyum yasaları, anayasal düzlemde ise, 1995 ve özellikle 2001 Anayasa değişiklikleri kayda değerdir.&nbsp;Dikkat çekilmesi gereken bir başka husus, her ne olursa olsun, seçimler yapılmış ve siyasal iktidarın el değiştirmesi (siyasal münavebe) sağlanmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Özetle; kesilmelere ve kırılmalara rağmen, anayasal ve siyasal tarihimizde yüzyılı aşkın bir doğrusal çizginin varlığı kayda değerdir: Bir yandan<strong>, iktidarın daha çok sınırlanması yönünde kurumsallaşma ve bu yönde düzeneklerin (mekanizmaların) ortaya çıkması;&nbsp;</strong>öte yandan<strong>, hak ve özgürlükler yelpazesinin genişlemesi ve bunlara ilişkin güvencelerin&nbsp;&nbsp;-uluslararasılaşma sürecinin ivme kazanması eşliğinde- artması.</strong></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti anayasacılığı,&nbsp;&nbsp;denge ve denetim mekanizmaları konusunda yeterli hukuki altyapıyı ve birikimi yansıtmaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:red">III. KAZANIMLAR BİLANÇOSU: DENGE-DENETİM DÜZENEKLERİ VE ÖZGÜRLÜKLER</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Anayasal ve siyasal tarihimizdeki kopukluk ve kırılmalara karşın, kazanım olarak kaydedilmesi gereken ortak payda şudur: “<em>Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir</em>.” (m. 2).</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Belli başlı kazanımlar, Devlet’in örgütlenme tarzına ve hukuki yapılanmasına olduğu denli hak ve özgürlükler alanına ilişkindir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">- DEVLET ÖRGÜTÜ; ERKLER AYRILIĞI GENEL KABUL GÖRMÜŞTÜR:</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><em><span style="color:#222222">Yasama</span></em></strong><strong><span style="color:#222222">:</span></strong><span style="color:#222222">&nbsp;Kural koyma yetkisi bakımından, TBMM’nin asli ve genel bir yetkiye sahip olduğu ilkesi kabul edilmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><em><span style="color:#222222">Yürütme</span></em></strong><strong><span style="color:#222222">:</span></strong><span style="color:#222222">&nbsp;Kuralları uygulama mercii olarak yürütme, çift başlı olup, devleti temsil eden tarafsız&nbsp;Cumhurbaşkanı&nbsp;ve hükûmetin TBMM önünde sorumluluğu kabul edilmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><em><span style="color:#222222">Yarg</span></em></strong><strong><span style="color:#222222">ı:</span></strong><span style="color:#222222">&nbsp;Uyuşmazlıkları çözen organ olarak yargının bağımsızlığı ve mahkeme kararlarının bağlayıcılığı ilkeleri benimsenmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Anayasa tarihimizde, yasama ile yürütmenin oluşum ve işleyişleri, sona erme süreçleri ve karşılıklı bağımlılık şeklindeki ilişkileri bakımından, parlamenter rejim eksenli bir siyasal rejim veya hükûmet sistemi deneyimi ağırlık kazanmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white">&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-&nbsp;<strong>HUKUKİ YAPILANMA; NORMLAR HİYERARŞİSİ GENEL OLARAK SAĞLANMIŞTIR</strong>:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Yürürlükteki hukuk kurallarının aşamalı yapılanması bakımından, Anayasa-kanun-tüzük-yönetmelik sıralaması (normlar hiyerarşisi) klasik şekliyle kabul görmüştür ve bağımsız yargı, kuralların bu şekilde aşamalı sırasına uyulmasının güvencesi olmuştur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white">&nbsp;</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-&nbsp;<strong>ANAYASACILIĞIN ASGARİ GEREKLERİ ÜZERİNE OYDAŞMA SAĞLANMIŞTIR:</strong></span></span></span></span></p>

<p style="margin-left:47px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span><strong><em><span style="color:#222222">Yürütme ve idarede görev+yetki+sorumluluk ilkesi</span></em></strong><span style="color:#222222">:&nbsp;&nbsp;Hesap sormak/hesap vermek.</span></span></span></span></p>

<p style="margin-left:47px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><em><span style="color:#222222">Anayasal denge ve denetim düzeneği</span></em></strong><strong><span style="color:#222222">:</span></strong><span style="color:#222222">&nbsp;Erkler ayrılığı, bir astlık-üstlük ilişkisi değil, her üçünün hukukun üstünlüğüne tabi olduğu medeni bir işbirliğidir.</span></span></span></span></p>

<p style="margin-left:47px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><em><span style="color:#222222">Anayasa’nın normatif özelliği</span></em></strong><span style="color:#222222">: Üstünlük ve bağlayıcılık güvencesi olarak Anayasa Mahkemesi (AYM).</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#222222">- HAK VE ÖZGÜRLÜKLER, ULUSLARARASI ÖLÇÜTLERİ YANSITMAKTADIR:</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Türkiye’nin 1919’da Uluslararası Çalışma Örgütü (UÇÖ) ile başlayan ve 1923’te Lozan ile devam eden, ama daha çok Birleşmiş Milletler (BM)&nbsp;&nbsp;ve Avrupa Konseyi’nin (AK) kurulması ile şekillenen ve genişleyen uluslararası kazanımları kayda değerdir. Bu bağlamda insan hakları politikası, hükûmetler üstü ve ötesi bir konumdadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">&nbsp;Anayasa’da özellikle 1987-2004 arasında yapılan değişiklikler, şu üçlü katkıyı sağladı:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<span style="color:#222222">Hak ve özgürlüklerin sınırlama nedenleri azaltıldı; güvence ölçütleri pekiştirildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<span style="color:#222222">İnsan hakları Avrupa hukukuna belirgin bir açılım sağlandı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<span style="color:#222222">Anayasal hak ve özgürlükler bütünü için insan hakları uluslararası hukuku kapısı açıldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Anayasal sistematik bakımından, Batılı anayasacılık geleneğine uygun olarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasalarında da önce hak ve özgürlükler düzenlenmekte, sonra ise özgürlükler ve haklara dayanan düzeni gerçekleştirmeye elverişli bir devlet örgütlenmesi öngörülmektedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Hak ve özgürlük anlayışı ve güvenceleri konusunda, 1982 Anayasası dönemi değişiklikleri içerisinde, 2001 değişiklikleri, bir dönüm eşiği oldu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Öncelikle, madde 14’ün yeniden yazımı, insan hakları anlayışını pekiştirdi. Şöyle ki; Cumhuriyet’in niteliklerini belirleyen madde 2, devlet-insan hakları ilişkisini “saygılı” niteleme sıfatı ile belirledi; oysa 1961’de bu ilişki, “dayanan” eylemi ile belirlenmişti. 2001 Anayasa değişikliği sırasında, “Temel hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılamaması”na ilişkin madde 14 yeniden yazılarak, “insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyet” tanımı, Anayasa’ya yeniden konuldu. Böylece, madde 2’de kurulan devlet-insan hakları ilişkisi, “<strong>insan haklarına dayanan Cumhuriyet</strong>” şeklinde yorumlanmaya elverişli hale geldi.&nbsp;&nbsp;Bu dönüşüm, iktidar-özgürlük ilişkileri bağlamındaki Anayasa uygulamasında,&nbsp;&nbsp;kamu makamlarının varlık nedeninin yurttaş hak ve özgürlüklerine hizmet olduğu anlayışıyla, kamu makamlarının yetkilerinin sınırlı,&nbsp;&nbsp;özgürlüklerin ise geniş yorumlanması gereğini beraberinde getirmektedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Sonra, İnsan haklarına dayanan demokratik devletlerde olduğu üzere, yürürlükteki Anayasamıza göre, devletin hak ve özgürlükler karşısında şu üçlü yükümlülüğü kayda değer:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu çerçevede devlet, yalnızca anayasal hak ve özgürlüklere saygı göstermek veya korumakla yükümlü değildir; o, aynı zamanda<em>, hak ve özgürlüklerin kullanılmasına elverişli ortam ve koşullar oluşturma yükümlülüğü altında da bulunmaktadır (m. 5).</em></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Nihayet, madde 13,&nbsp;&nbsp;başat güvence hükmüdür:<em>&nbsp;“Hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmaz” (2001)</em></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><em><span style="color:#222222">Hak ve özgürlükleri sınırlama konusunda üç kayıt</span></em></strong><em><span style="color:#222222">&nbsp;söz konusudur:</span></em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<em><span style="color:#222222">Ancak yasa ile yapılabilir (<strong>yasa kaydı</strong>).</span></em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<em><span style="color:#222222">Sadece Anayasa’nın ilgili maddesinde belirtilen nedene bağlı olarak yapılabilir&nbsp;</span></em><span style="color:#222222">(<strong><em>anayasal nedensellik ilkesi</em></strong><em>)</em></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<em><span style="color:#222222">Anayasa’nın sözüne ve özüne uygun olarak yapılabilir (<strong>Anayasa’ya bağlılık</strong>).</span></em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><em><span style="color:#222222">Güvence ölçütlerine gelince</span></em></strong><em><span style="color:#222222">; sınırlama hangi nedenle yapılırsa yapılsın şu üç ölçüte aykırı olamaz:</span></em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<em><span style="color:#222222">Demokratik toplum düzeni,</span></em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<em><span style="color:#222222">Laik Cumhuriyet,</span></em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<em><span style="color:#222222">Ölçülülük ilkesi.</span></em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#222222">Genel yasak; “<strong>öze dokunma</strong>”. Her ne olursa olsun, anayasal hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamaz. Öze dokunma yasağı, bütün anayasal hak ve özgürlükler için geçerli korunan çekirdek alan güvencesini sağlamaktadır.</span></em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#222222">Özetle, demokrasi, normatif altyapısını insan haklarının oluşturduğu siyasal rejim olarak da tanımlandığına göre, çoğulcu siyasal rejimin temellerinin Anayasa’da var olduğu öne sürülebilir.</span></em></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white">&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong>IV.</strong>&nbsp;<strong><span style="color:red">REDD-İ MİRAS: SİYASAL SORUMLULUĞUN KALDIRILMASI</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Anayasal kurumların işleyişine ilişkin sorunlar, birçok çağdaş demokratik devlette olduğu üzere Türkiye’de de hep var oldu. Sorunların teşhisinde ve çözümünde önemli olan, söz konusu sorunların demokratik hukuk devletinin özüne mi, yoksa sistemin işleyişindeki teknik sorunlara mı ilişkin olduğunu belirlemektir. Nitekim 1982 Anayasası’nda 1987’den itibaren yapılan değişikliklerin önemli bir kısmı anayasal kurumların işleyişine, bir kısmı ise hak ve özgürlük güvencelerine ilişkin oldu. Örneğin; 2001 Anayasa Değişikliğinde Milli Güvenlik Kurulu (MGK) statüsünde yapılan değişiklik bir demokrasi sorunuyken, 2007’de&nbsp;Cumhurbaşkanı&nbsp;seçiminde toplantı yeter sayısına ilişkin Anayasa değişikliği (m. 96), bir teknik sorundu ve giderildi. Teknik eksiklikler, esasa ilişkin kopuş ve kırılmaların gerekçe ya da bahanesi olamazlar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Neden (sorunlar) ve sonuç (çözümler) ilişkisi bakımından, zaman (ortam ve koşullar), usul (biçim ve izlenen yol) ve içerik (kurum ve kurallar) yönlerinden 2017 Anayasa değişikliği üzerine tartışmalar sürmektedir. Anayasa hukuku ve siyaset bilimi bakımından meşruluk sorunları eşliğinde uygulamaya konulan anayasal kurguyu, kamusal yetkilerin aşamalı biçimde kötüye kullanımı şekillendirmiştir: İstismarcı değişiklik, istismarcı geçiş ve istismarcı uygulama.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">6771 sayılı Kanun ile 21 Ocak 2017’de gerçekleştirilen ve 16 Nisan 2017’de halkoyuna sunulan Anayasa değişikliğinin Türkiye Devleti/ülkesi ve toplumu için sürdürülemez özelliği, başlıca üç nedenden kaynaklanmaktadır:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">- OHAL işlem ve uygulamalarının başında, OHAL ilan nedeni ile ilgisi bulunmadığı halde,&nbsp;<strong>Anayasa değişikliği</strong>&nbsp;gelmektedir. Anayasal bilgilenme hakkının uygulanmasının ve özgür kanaat oluşturmanın güçlüğü nedeniyle olağanüstü hal rejiminde anayasayı değiştirmenin yasak olmasına ilişkin anayasa hukuku genel ilkesine karşın, OHAL ortam ve koşullarında, Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en köklü Anayasa değişikliği yapıldı. Olağanüstü hal, antidemokratik bir iktidar yapısının oluşturulması için bahane olarak kullanıldı ve araçsallaştırıldı.</span></span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong>&nbsp;</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">- TBMM’deki tartışma ve görüşmeler, çok sınırlı bir zaman dilimine sıkıştırıldı.</span>&nbsp;<span style="color:#222222">Anayasa’nın gizlilik hükmüne karşın, birçok milletvekili açık oy kullandı.&nbsp;&nbsp;Halkoylaması kampanyasında lehine devlet olanaklarının seferber edildiği “evet” ile resmen terörize edilen “hayır” arasında, seçmenleri bilgilendirme koşulları bakımından oluşan ölçüsüzlük aşikârdı. Haliyle, 2017 Anayasa değişikliği öncesi, esnası ve sonrası (halkoylaması) aşamalarında serbest bir&nbsp;<strong>anayasal kamuoyu</strong>&nbsp;oluşmadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">- 16 Nisan 2017’de halkoyuna sunulan Anayasa değişikliği, 1876-1921-1924-1961-1982 çizgisinde aşamalı bir şekilde oluşan&nbsp;<strong>demokratik siyasal ve anayasal düzeni</strong>&nbsp;kaldırdı. Şöyle sıralanabilir:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><span style="color:#222222">Hükûmet lağvedilerek Osmanlı Devleti- Türkiye Cumhuriyeti mirası reddedildi.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><span style="color:#222222">Parlamenter rejim kaldırıldı.</span></strong><span style="color:#222222">&nbsp;Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi (CBHS) adı verilen yönetim tarzı ile Meclis’in yürütme üzerindeki kontrol mekanizmaları büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Güvenoyu olmadığı gibi gensoru da kaldırıldı. Ancak getirilen, başkanlık rejimi de olmadı. Zira, başkanlık rejiminin gerekli kıldığı denge ve denetim düzeneklerinin asgari unsurları öngörülmedi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><span style="color:#222222">Yasama yetkisini devir yasağı ihlal edildi</span></strong><span style="color:#222222">: Cumhurbaşkanı’na, geniş bir alanda Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (CBK) ile norm koyma yetkisi tanındı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><span style="color:#222222">Yargı bağımsızlığının kurumsal güvencesi kaldırıldı</span></strong><span style="color:#222222">: Özellikle, yargı teşkilatının en üst düzenleme ve denetleme mercii olan Hâkimler ve Savcılar Kurulu'nun (HSK) yapılandırılma tarzı ile yargı erki,&nbsp;Cumhurbaşkanı&nbsp;ve partisinin güdümüne konuldu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">-</span>&nbsp;<strong><span style="color:#222222">Kişiselleştirilen iktidar, hesap vermekten bağışık tutuldu</span></strong><span style="color:#222222">: Yürütme tümüyle yasama ise parti başkanlığı yoluyla tek kişinin talimatına sokuldu. Buna karşılık,&nbsp;<em>görev-yetki-sorumluluk</em>&nbsp;ilkesi öngörülmedi. Anayasal denge ve denetim düzeneği kaldırıldı. Bakanlar ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı, TBMM önünde sorumlu olmadıkları, seçilmiş değil, atanmış kişiler oldukları halde, AK Parti grup toplantılarına ve kongrelerine katılmak başta gelmek üzere, siyasal faaliyetlerde bulunmaktadır.&nbsp;&nbsp;Siyasal karar mercileri olarak kurgulanmayan bakanlık teşkilatlarının hiyerarşik amiri konumundaki bakanlar, sadece Cumhurbaşkanı’na karşı sorumlu olup, kendi aralarında hukuki veya dayanışma sağlamaya yönelik bir bağ bulunmamaktadır. Tek siyasal merci Cumhurbaşkanı olup, politika, kendi başkanlığı altında çalışan ve danışma niteliği taşıyan Beştepe Sarayı’ndaki 9 kurul tarafından üretilmektedir. Cumhurbaşkanı’na vekâlet yetkisi, seçilmişlik sıfatı bulunmayan Cumhurbaşkanı Yardımcısınındır. Demokratik yönetimin temel gereği olan hesap verebilirlik ilkesi geçersiz hale gelmiştir.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Şimdilik şu kayıt ile yetinelim: siyasal sorumluluk yokluğu, Türkiye Cumhuriyeti yönetiminde kaos yarattığı gibi idari, cezai ve hukuki sorumluluk yollarının da işletilmesini engellemektedir.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">* İbrahim Ö. Kaboğlu, İstanbul Barosu Başkanı,&nbsp;&nbsp;Anayasa Hukuku Profesörü</span></span></strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">[1]&nbsp;Recai G. Okandan, Amme Hukukumuzun Anahatları -Türkiye'nin Siyasi Gelişmesi-, Birinci Kitap: Osmanlı Devletinin Kuruluşundan Yıkılışına Kadar, Fakülteler Matbaası, İstanbul.1971, s.36-38.</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 16 Feb 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/02/siyasal-sorumluluk-1-kaldirilmasi-1771168332.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Suçu önlemeye odaklanmalıyız soruşturmaya değil</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sucu-onlemeye-odaklanmaliyiz-sorusturmaya-degil-12506</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sucu-onlemeye-odaklanmaliyiz-sorusturmaya-degil-12506</guid>
                <description><![CDATA[Canımızı acıtan; adalet duygumuzu sarsan her olayda bu nasıl önlenebilirdi üzerine -sosyal, ekonomik, yapısal- düşünmemiz lazım. Bir o kadar da, “cezasızlık”; “suçu bildirenin sabıka kaydı” gibi konulara değinmeden önce, cezaevinden çıkan ve aileleri ile beraber milyonlara varan sayıda kişinin, normal bir hayat yaşamalarını şefkatle nasıl sağlayabiliriz konusuna da bakmamız ve bunun kişilerin cezalandırılmasını istemekle ters düşen bir şey olmadığını hatırlamamız lazım.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de son günlerde herkesi isyan ettiren bir çok şiddet/suç olayı birbiri ardına yaşandı. 7 Ocak 2026’da, 15 yaşındaki bir genç, 17 yaşındaki bir başka genç tarafından bıçaklanarak öldürüldü. 13 Ocak 2026’da, bir cumhuriyet savcısı bir hakime, -etrafın hakim, savcı, polislerle dolu olduğu bir mekan olan adliyede- silahla saldırarak, onu yaraladı(1). Olayın ölümle sonuçlanmasına, adliyede çaycılık yapan bir kişi engel oldu. Son olarak da, 24 Ocak 2026’da Şişli’de çöp karıştıran bir kişi, başı gövdesinden ayrılmış çarşafa sarılı halde bir kadın gövdesi buldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugüne dek burada sıklıkla yazdığım gibi, suç oldukça karmaşık bir olgu ve konuya dair söylenecek bir çok şey var. Türkiye’de insanlar cezasızlıktan çok rahatsız oluyor. Ancak, özellikle öldürme fiillerinde gerçek anlamda bir cezasızlıktan bahsetmek doğru değil. Zira ortada bir ceset olduğu ve öldürme fiilini işleyenler de profesyonel olmadıkları için, genelde hemen yakalandıkları bir gerçek. Ceza da alıyorlar. Ancak, konu insanların kaybından sonra suçu soruşturup ceza vermekten önce, şiddete uğramalarını engellemek adına neler yapılacağı. Zira toplum, kendi yahut ailelerinin başlarına bunların gelmeyeceğini bilmek istiyor. Hükümet ve toplum, konuyu meydana geldikten sonra, adliyenin çözeceği bir meseleye indirgedikçe ve cezaevlerindeki doluluk nedeniyle alınan cezaların önemli bir kısmı cezaevinde yerine getirilmedikçe, toplumun cezasızlık algısı pekişiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dahası, günümüzde toplumlar çözülemeyen ve üst üste yığılan temel sorunlar karşısında kendilerini güvensiz hissediyor. Hatta-bir çok konuda gördüğümüz gibi- toplumlar karmaşık konuları siyah-beyaz şeklindeki ikilikler şeklinde ele alarak, ezberleri tekrar etmeye meyilli. Kişilere daha çok ceza verilmesini istemek, kısaca öccü anlayış en sık dile gelen noktalardan biri. Diğer yandan, bazı aklı selim sesleri de duyuyor olmak umut verici. Örneğin, Ankara Barosu iki çocuğun birbirini öldürmesi olayında “çocukları yaşatan ve suçtan uzak tutan bir düzen çağrısıdır” başlığıyla konuya dair yaptığı açıklamada(2), yaşananları adli vaka olmanın ötesinde, sosyal ve ekonomik olarak da ele alınması gereken toplumsal bir sorun olarak niteledi. Çocukların suça sürüklenmesinin önlenmesi gereğine değindi ve bunun salt ceza ve infaz düzenlemeleriyle değil, kamu otoritelerinin eğitim, yoksullukla mücadele ve çocuk adalet sistemindeki pozitif yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirmesiyle sağlanabileceğinin altını çizdi. En önemlisi, ve barolar açısından sıklıkla görülmeyecek şekilde, atılacak her sert adımın, beraberinde şefkatli bir onarım sürecini de getirmesi gerektiğine vurgu yaparak, toplumun güvenlik ihtiyacı ile çocuğun yeniden topluma kazandırılması hakkının birbirine zıt olmadığını, tam tersine bunların birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu ifade etti.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ONARIM AMA NASIL?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu anlamda, onarımı yaşanan diğer iki olaya değinerek değerlendirmek istiyorum. Hakimin ölümle sonuçlanacak şekilde yaralanmasına engel olan kişi, kapalı cezaevindeki cezasını bitirerek, cezasının kalanını gündüzleri çalışarak, akşamları da açık ceza evine uyumaya ve yatmaya giderek geçiren bir hükümlüden başkası değildi. Bilmeyenler için ve cezasızlık sanılmasının aksine, Türkiye’de -ve bir çok ülkede- bir kişinin aldığı cezanın tümü kapalı cezaevlerinde geçirilmiyor. Kişi, bir suçtan sekiz yıl ceza aldı diyelim, bunun yarısında kapalı cezaevinde oluyor. Geri kalan diğer dört yılının bir kısmında açık cezaevi denilen yerlerde gündüzleri çalışıyor; geceleri cezaevine dönüyor. Bu sürenin sonrasında da kalan cezası dışarıda yerine getiriliyor. Dışarıdayken de, durumuna göre denetimli serbestliğe tabi olarak (bu haftada bir/iki/daha çok karakola gidip imza atmak olabilir; bir eğitim programına katılmak şartıyla olabilir vs) tahliye oluyor. Bunların hepsi, kişinin tüm karar ve hareket imkanının elinden alındığı ceza infaz kurumu gibi bir yere kapatılmasının kişide yarattığı ruhsal rahatsızlıkları düzeltmek, onu dışarıdaki hayata katılmaya hazırlamak ve yeniden topluma dönmesini sağlamak anlamında gerekli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu anlamda, hakime hanımı kurtaran hükümlü de adliyede çalışarak, cezasını yerine getiriyordu. Neden adliye? Çünkü İş Kanunu uyarınca, belirli bir sayıda çalışanı olan iş yerlerinde geçerli olan eski hükümlü çalıştırma zorunluluğundan, bir çok işverenin bunu yapmamak için işyerindeki çalışan sayısını sınırlı tutması yahut para cezasını ödeyip yine de birisini çalıştırmamayı tercih etmesi nedeniyle vazgeçildi. Dolayısıyla, eski mahkum çalıştırma zorunluluğu, artık sadece devlet sektöründe geçerli. Bunun en çok uygulandığı yer de Adalet Bakanlığı yahut mahkemeler. Gerçekten de bugün bir işiniz olduğunda gidin, hükümlüler saat 4:30’dan sonra cezaevine döndüğü için, mahkemede yahut Bakanlık’ta bir bardak çay içemezsiniz. Bu insani ve faydalı uygulama, bir insanın adli sicil kaydının olmasının yaşam boyu taşınacak bir yüke dönüşmesini hafifletebilecek bir unsur-ki tekrar iş aradıklarında Bakanlık’taki çalışmanın kendilerine fayda sağlayıp sağlamadığını da bilmiyoruz. Ancak, hükümlü Yakup Karadağ’ın şu sözlerine dikkat çekmek istiyorum(3):</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“….Hükümlüyüz, ister istemez her zaman 1-0 geride başlayabiliyorsunuz. Bazen hükümlüler de iyi bir şeyler yapıyorlar yani. Biz de topluma yararlı olabiliriz. Zaten yararlı olmak için çaba göstereceğimizden kimsenin şüphesi olmasın”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer olaya geçersek, cesedi çöp konteynerinde bulan Okan Çetinbaşlar ise kendi ifadesiyle ek para kazanmak için iş dönüşü çöpe çıkan ve hurda toplayan birisi(4). Ancak, sosyal medyada, Çetinbaşlar’ın altı suçtan sabıka kaydının olduğu ifade edildi. Diyelim ki bu doğru, kendisinin suçu ihbar edip, polisleri çağırmasıyla herkesin yapması gereken bir şeyi yaptığı açık. Dolayısıyla sabıka kaydı varsa da, bu bize en fazla şunu gösterebilir: suç kaydınız olduğunda, yapabileceğiniz işler oldukça sınırlı: sizden sabıka kaydı istenmeyen, getirisi az, güvencesiz işler. Buna hurdacılık kadar uyan başka iş var mı? Onarım nerede?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Canımızı acıtan; adalet duygumuzu sarsan her olayda bu nasıl önlenebilirdi üzerine -sosyal, ekonomik, yapısal- düşünmemiz lazım. Bir o kadar da, “cezasızlık”; “suçu bildirenin sabıka kaydı” gibi konulara değinmeden önce, cezaevinden çıkan ve aileleri ile beraber milyonlara varan sayıda kişinin, normal bir hayat yaşamalarını şefkatle nasıl sağlayabiliriz konusuna da bakmamız ve bunun kişilerin cezalandırılmasını istemekle ters düşen bir şey olmadığını hatırlamamız lazım.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1. 2025’in son günlerinde bir başka kadın hakim de, Çanakkale’de bulunan adliye lojmanlarında darp edildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2.&nbsp;Metne buradan ulaşılabilir: <a href="https://www.ankarabarosu.org.tr/duyuru/51f9e541-f5ce-11f0-82e1-000c29c9dfce%2520">https://www.ankarabarosu.org.tr/duyuru/51f9e541-f5ce-11f0-82e1-000c29c9dfce </a> (20 Ocak 2026).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3.&nbsp;<a href="https://x.com/sayfa_16/status/2012067785028108714">https://x.com/sayfa_16/status/2012067785028108714</a> Bu adreste NTV’ye verdiği açıklama izlenebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">4.&nbsp;<a href="https://www.milliyet.com.tr/gundem/istanbulda-copte-bulunan-bassiz-kadin-cesedinin-sirri-cozuldu-sok-itiraf-7526955">https://www.milliyet.com.tr/gundem/istanbulda-copte-bulunan-bassiz-kadin-cesedinin-sirri-cozuldu-sok-itiraf-7526955</a></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 27 Jan 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/sucu-onlemeye-odaklanmaliyiz-sorusturmaya-degil-1769445081.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yargı, yargıya nasıl bakıyor?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yargi-yargiya-nasil-bakiyor-12472</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yargi-yargiya-nasil-bakiyor-12472</guid>
                <description><![CDATA[Böylesine bir siyasi iklimde, yargının güven kaybı, kurumsal yorgunluk yaşadığı bir dönemde böylesine önemli bir konuda yaptıkları derinlikle araştırma ve eleştiri ve somut öneriler konusunda gösterdikleri cesaretten dolayı Ekopolitik Düşünce Kuruluşu’nu ve Başkanı Arıtürk’ü kutluyorum.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de evrensel ölçülerde sivil toplum kuruluşu sayısı geçmişten bu yana çok fazla olmadı. Var olan bu kurumların etkinliği ise ülkedeki siyasi iklimle doğrudan bağlantılı oldu. Son yıllarda bu tür kurumların kamusal görünürlüğü ve etkinliği hayli azaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evrensel ölçekte sivil toplumların gücü ve etkinliği azalırken, resmî kayıtlarda sivil toplum kurumu sayısının hayli artmış olduğunu fark ediyoruz. Artan bu kurumların temel özelliği ise özüne uygun biçimde demokrasinin alanını genişletmekten çok, devletin, iktidarın hizmetlerinin eksik kaldığı alanlarda o boşluğu doldurmaya aday olmaları; bunu da üyelerinin ve bağışçılarının desteğiyle değil, devletin ve iktidarın yardımıyla yapan kurumlar olmalarıdır. Bu kurumlar, evrensel ölçülerden çok Osmanlı’daki devletin tamamlayıcı kurumlarını andırıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıdan sivil toplum kuruluşlarının varlığı ve etkinliğinin, demokrasinin alanının genişliği ile doğrudan bağlantılı olduğunu söyleyebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de daralan siyasi ve demokratik alana rağmen evrensel ölçülerde kurumsal varlığını sürdüren sivil toplum kuruluşlarından birisi de Ekopolitik Düşünce Merkezi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son dönemde raporlar, eğitim seminerleri, YouTube kanalı ile görünürlük kazanan Ekopolitik, dün önemli bir rapor açıkladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YARGININ RÖNTGENİNİ ÇEKMEK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekopolitik, 12 Temmuz 2025 ile 4 Ağustos 2025 tarihlerinde akademi ve yargı camiasından 700’ün üzerinde katılımcı ile yapılan anketler ve savcılar, hâkimler, avukatlar ve bürokratlar ile yapılan mülakatlara dayanan <a href="https://ekopolitik.org.tr/wp-content/uploads/2026/01/Ekopolitik-Yargi-Arastirmalari-Raporu.pdf">Yargı Araştırması’</a>nda önemli veriler ortaya koyuyor. Yargının unsurları yargının rönrgenini çekmişler diyebiliriz.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-01-21%20at%2010_20_55%20PM.jpeg" style="height:531px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Raporun sunumunu yapan Ekopolitik Yönetim Kurulu Başkanı Doç. Dr. Ramazan Arıtürk, araştırmanın yalnızca teorik bir değerlendirme olmadığını, uygulamanın tüm katmanlarını dikkate alan, çok boyutlu ve bütüncül bir bakış açısının ürünü olduğunu ve “Bu rapor hazırlanırken yalnızca akademik çevrelerin görüşleriyle yetinilmemiş; kürsünün önünde ve arkasında görev yapan hâkimler, savcılar, avukatlar, yardımcı adlî personel, adalet bürokrasisi mensupları, geçmiş dönemlerde üst düzey yargı görevlerinde bulunmuş isimler ile siyaset kurumu içinde sorumluluk üstlenmiş aktörlerin değerlendirmelerine de başvurulmuştur” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Açıklanan raporu verilerden daha ilginç kılan ise bu alanda son 20–25 yılda yapılan tüm araştırma ve raporları bizlere hatırlatması. Bu açıdan geçmiş çalışmaları dışlayan değil, onları kapsayan ve üzerlerine tespitler yapan, öneriler sunması açısından çok önemli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Arıtürk, araştırmanın bir hedefinin de “elde edilen bulgular doğrultusunda, mevcut sorun alanlarının ötesine geçilerek, somut ve uygulanabilir öneriler geliştirilmesi” olduğunu ifade etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Araştırmanın ilginç sorularından birisi, “Türk adalet sisteminde işler genel olarak nasıl gidiyor?” sorusu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu soruya verilen cevaplar, yargı sisteminin alarm verdiğini teyit eder nitelikte. Aşağıda görüleceği üzere katılımcıların büyük çoğunluğu gidişatı “kötü” veya “çok kötü” olarak (toplamda yüzde 88,3) nitelendirirken, “iyi” diyenlerin oranı (yüzde 11) azınlıkta kalmaktadır. Bu tablo, yargı camiası içinde sistemin mevcut durumuna dair ciddi bir memnuniyetsizlik ve güven bunalımı olduğunu somut bir veri olarak ortaya koymaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-01-21%20at%2010_20_55%20PM%20(1).jpeg" style="height:511px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Araştırmada “sistemde en çok sorun görülen alanlar” incelendiğinde, cevapların “hâkim-savcı yeterliliği”, “karar süreleri” ve “siyasi müdahaleler” başlıklarında yoğunlaştığı görülmektedir. Bu veriler, yargıdaki krizin sadece fiziksel altyapı veya iş yükü ile açıklanamayacağını kanıtlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-01-21%20at%2010_20_55%20PM%20(2).jpeg" style="height:540px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Araştırmanın yargı bağımsızlığı alanındaki bulguları, araştırmaya katılan yargı mensuplarının çoğunluğunun bu konuda kaygılı olduğunu gösteriyor. <em>"Bağımsızlığının önündeki en büyük engellerden biri, hâkim ve savcıların verdikleri kararlar nedeniyle özlük haklarının zedeleneceği endișesidir. Mevcut sistemde Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK), hâkimler hakkında herhangi bir sorușturma olmaksızın resen atama veya müstemir yetki değișikliği yapabilmekte ve “ilke kararlarıyla” belirlenen görev sürelerine rağmen plansız yer değișikliklerine gidebilmektedir. Ankette hâkimlere sorulan “Verdiğiniz kararlar sebebiyle bașınıza olumsuz bir șey gelmesinden (sorușturma, tayin vb.) endișe duyuyor musunuz?” sorusuna verilen yanıtlar, %70 civarında bir endișe seviyesine ișaret etmektedir. Yargı camiasında “tayin” olarak nitelendirilen bu tasarruflar, hâkimlerin kararlarını verirken hukuki gerekçelerden ziyade “Bașımıza bir iș gelir mi?” kaygısıyla hareket etmelerine neden olmaktadır. Bu durum, özellikle ceza hâkimliğinden hukuk hâkimliğine müstemir yetki değișikliği veya batı illerinden uzak bölgelere yapılan ani atamalarla kendini göstermekte, mesleki tatminsizlik yaratmakta ve istifalara varan sonuçlar doğurmaktadır."</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-01-21%20at%2010_20_56%20PM.jpeg" style="height:499px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargılanma sürelerinin uzunluğunun kaynağı büyük ölçüde yargının üzerindeki yoğun iş yükü ve usul konusundaki karmaşıklıklar olarak öne çıkıyor. Bununla bağlantılı bir başka sonuç ise nicelik baskısının kararların gerekçelendirilmesini zorlaştırması.&nbsp;Yargı camiası mensuplarının önemli bir kısmı, şeffaflık konusunda sıkıntılar olduğunu, özellikle de yargı bağımsızlığı ile şeffaflık arasında denge kurulamadığını düşünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sistemin temel sorunlarından birinin insan kaynağı olduğuna dikkat çekilerek yargı altyapısının iyileştirilmesinin yanında hukuk eğitimi ile mesleki standartların geliştirilmesi zorunluluğu vurgulanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu raporu iktidarda ve muhalefette yargı ile ilgili herkesin ayrıntılı biçimde okuması ve ortaya çıkan sonuçlardan ders çıkarması gerekiyor. Sonuç olarak bu araştırma bize yargının tüm kademlerinde sadece bağımsızlık ve tarafsızlık konusunu değil, bu alanda olan herkesin eğitim sürelerinden mesleki yeterlilik aşamasına her konuda önemli tespit ve öneriler sunmaktadır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">SONUÇ YERİNE...</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Raporun sonuç kısmındaki şu bölümü özellikle paylaşarak bitireyim yazıyı; <em>"Yargı kurumları kendi iç denetimlerini şeffaf, öngörülebilir ve toplum nezdinde ikna edici şekilde işletmediği sürece, raporda işaret edilen reform alanlarında ilerleme sağlanması mümkün görünmemektedir. Aksi takdirde, yargıya duyulan güvensizliğin “sessiz bir hoşnutsuzluk” düzeyinde kalmayıp giderek daha görünür ve sarsıcı bir toplumsal tepkiye dönüşmesi riski bulunmaktadır. Nitekim, esasen yargının görev alanına giren uyuşmazlık ve hak ihlallerinde toplumun sık sık siyaset kurumunu, sosyal medya mahkemelerini veya en kötüsü mafya gruplarını çözüme davet etmesi, önemli ölçüde yargıya erişim ve yargıdan sonuç alma konusundaki bu güvensizlik ve tıkanma algısıyla bağlantılıdır. </em></span></span></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, siyasal karar alıcıların yargısal süreçlere dair pozisyon almaya zorlandığı, yargı ile siyaset arasındaki sınırların bulanıklaştığı sağlıksız bir tabloyu da beraberinde getirmektedir. Siyasetin gölgesinin yargı üzerinden kalkması gerekliliğinin bir boyutu, tam da bu dolaylı etkileşim alanının daraltılması; yani yargının kendi işlevini etkin ve güvenilir biçimde yerine getirebildiği için toplumun çözümü yeniden yargı kurumlarında aramaya yönelmesidir. Kendi sorunlarını kendi kurumsal araçlarıyla çözebilen, hatalarını tanıyıp düzeltebilen bir yargı sistemi, demokratik hukuk devletinin vazgeçilmez unsurudur. Aksi hâlde, yargı içi denetimdeki boşluk ve etkinlik kaybı, yargı üzerindeki dış baskı ve müdahale çağrılarını artıracak; bu da uzun vadede hem bağımsızlık hem de toplumsal meşruiyet açısından çok daha ağır maliyetler doğuracaktır. Bu nedenle önerilen reformlar, teknik bir iyileştirme listesi değil, devletin adalet vasfının korunması adına atılması zorunlu varoluşsal adımlardır."</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye'de yargının bu kadar tartışıldığu, yargıya olan güvenin azaldığı, yargının siyasallaştığı bir dönemde; yapılan bu derinlikli&nbsp;araştırma, ortaya koydukları tespitler ve çözüm için sundukları öneriler konusunda&nbsp;gösterdikleri cesaretten dolayı Ekopolitik Düşünce Kuruluşu’nu ve Başkanı Arıtürk’ü kutluyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 22 Jan 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/yargi-yargiya-nasil-bakiyor-1769025675.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İngiliz Amerikan Anayasacılığının başlangıcı</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ingiliz-amerikan-anayasaciliginin-baslangici-12458</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ingiliz-amerikan-anayasaciliginin-baslangici-12458</guid>
                <description><![CDATA[Bir ülkede vicdan ve adaletten dolayı güçlü bir muhalefet varsa, o ülkenin geleceği her zaman aydınlıktır. Ama muhalefet, hak ve halk için değil aksine belli bir anlayışta olanların menfaatlerine gelen zararlardan dolayı ortaya çıkmış ise gelenin gideni aratacağı da aşikârdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerika’ya gelen ilk İngilizler kendileriyle birlikte hukuk kültürünü de beraberlerinde getirmişlerdir. Bu kültür; İngiliz yasalarını, dava hukukunu (case law), Anglo-Saxon hukukunu, yerel kuralları, gelenek ve örfleri ve bunların kullanılır halini de içermekteydi. Amerika’ya ilk gelen (Bay Colony, Massachusetts çevresine) liderlerden olan John Wintrop gibiler hukuk eğitimi ve kültürüne sahipti. <strong>Yıllardır Türkiye’de eğitimlisinden eğitimsizine (kovboy filmlerine bakarak belki de oluşturulmuş olan algıların etkisiyle) Amerika’nın Birleşik Krallıktan gönderilen veya kaçan suçlu İngilizler tarafından kurulduğunun çokta doğru olmadığı ortadadır</strong>. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelinen yeni çevre ve sosyal şartların etkisiyle bahsi geçen hukuk kültürü de çok ciddi değişikliklere maruz kalmıştır. Mesela, George Fox’un 1650’ler civarında kurmuş olduğu Pensilvanya’daki Quaker mezhebi (Protestan, barışçıl prensipler dedikleri “içteki ışık” veya ruhta Hz. İsa (a. s.)’nın doğrudan çalışması doktrinine inanıp, dini hiyerarşi ve var olan her türlü şekli ayinleri reddetmektedirler) hukukun merhametli olmasına inanmış, bu nedenle karşılığı ölüm cezası olan pek çok İngiliz kanunlarını reddetmişlerdir. Merkezi kolonilerdeki İngiliz yerleşimciler, hatta Yeni Dünya (New World) denilen Amerika’da doğmuş olanlar bile 1775’lere kadar kendilerinin Amerikalı olduklarını düşünmemişlerdir. Büyük İngiliz İmparatorluğunun dışında yaşayan İngilizler olarak kendilerini tanımlamaktaydılar. Bu nedenle, İngiliz anayasacılığı geleneğindeki özellikle ferdi hürriyetler konusunda onun mirasçısı oldukları kanaatini taşıyorlardı. Hatta “İngiliz bireylerin hakları” nosyonu ile hareket etmekteydiler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her ne kadar Yeni Dünyanın yeni yerleşimcileri kendilerini İngiliz olarak görse de kurmaya başladıkları bu yeni çevre için gerekli olan hukuki kurumları bulma ve inşa etme çabası içine girişmişlerdir. Bu çerçevede Anglikan Kilisesi, kilisenin hiyerarşik yapısı, ilahi hukuk ve dini yargılamaların tamamına karşı çıkılmıştır, New England (Maine, New Hampshire, Vermont, Massachutess, Rhode Island ve Connecticut eyaletlerinin olduğu yere verilen isim) ve Pennsylvania’da Anglikan Kilisesi resmi din hüviyetini kazanamamıştır. Anglikan Kilisesi mensuplarının çoğunlukta olduğu Virginia ve Georgia’da bile yeterince din adamı olmayışından Anglikan Kilisesi resmi bir din olmamıştır. Rhode Island, New York, New Jersey, South Carolina ve Pennsylvania eyaletleri dini çoğulculuk için öncü olmuşlardır, nihayetinde Yeni Dünya’nın diğer kolonilerinde de dini toleransın doğuşuna ve kabul edilmesine yol açmışlardır. Amerikalılar yeni kurumları ve yasaları geliştirirken rastgele hareket etmemiş, Roma hukuku, yerel İngiliz hukuku ve gelenekleri, siyasi teori anlamında Montesquieu, James Harrington ve John Locke gibi yazarlardan esinlenmişlerdir. Nihayetinde, Amerikan devrimi Anglo-Saxon hukuku anlayışına dayanmış (özellikle ferdi hürriyetin garanti edilmesinde) fakat gayr-i menkul, miras ve özel çekişme gibi alanlarda ise farklı sisteme yönelmiştir. Buna rağmen, Anglo-Saxon hukuku Amerikan devriminden sonra cumhuriyetçi hürriyetin temeli olmuştur. Kolonici dönemde Amerikan hukuku bazı hukuki kavramlar geliştirmiştir; hukukun üstünlüğü, daha yüksek yasa, sınırlı hükümet, kuvvetler ayrılığı, bağımsız yargı, hukuka uygunluk, hukuki yükümlülüklerin rızaya dayanması. Amerikalı anayasa hukuku tarihçilerine göre kolonici dönemde İngiliz hukukundan uyarlanan yasalar, emanet alınan kurumlar ve yeniden oluşturulan kavramlar ve kurumlarla bugünkü Amerikan anayasacılığının temeli atılmıştır. Elbette, bilinen bir vaka ki, günümüz anlamında bir nevi İngiliz anayasacılığı 15 Haziran, 1215 yılında baronların Kral I. John’u Runnymede adasında sıkıştırarak zorla imzalamaya mecbur ettiği 63 bölümlük Magna Charta ile başladığı kabul edilmektedir. Belgenin çoğunluğu gayr-i menkul, miras ve feodal sorumluluklarla ilgili olmasına rağmen önemli sayılacak derecede de hukukun adil idaresi, temel adalet ve temel haklarla ilgili hükümlerde içermekteydi. İşin temelinde, Magna Charta baronları ve onların gayr-i menkullerini kraldan korumak üzerine inşa edilmişti. Fakat belgenin dili ucu açık bir şekilde yazılmıştı, 500 yıldan fazla bir süre sonra bu belgenin pek çok hükmü Birleşik Devletlerde önemli anayasal hükümler ve hukuki prensipler haline gelmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikan anayasa tarihinde Virginia eyaletinin (federe devletinin) apayrı bir yeri vardır. Önemine binaen biraz da bunun üzerinde durmakta fayda mülahaza ediyorum. Virginia Kolonisi; bir anonim şirket olarak kurulmuştur, fakat sözleşmesi doğrudan Britanya Kralından gelmiştir. Krallığın burayı kurmadaki gayesi; idealizm ve din olmuştur. Kral, bu koloninin Hristiyanlığa ısındırılmış olan yerlilerin din değiştirmesine sebep olacağını ümit etmiştir. Yatırımcılar ise hisse senetleri satın alarak kar etmeyi düşünmüşlerdir. Nihayetinde Virginia kolonisinde ne Kralın ne de yatırımcıların hayalleri gerçekleşmeye imkân bulamamıştır. Yerlilerle var olan ilişki dini olmaktan ziyade onların çok büyük seviyede katledilmesi şeklinde olmuştur, koloni gittikçe parasını kaybetmiş, ekonomik ve siyasi olarak başarısız olmuştur. Bunun üzerine 1611 yılında Londra, Sir Thomas Dale’i Virginia’ya göndermiştir. Yanına verilen adamlar ve malzemelerle Kralın temsilcisi olarak bir hakemden ziyade daha çok Kralın Sekreteri gibi hareket edip tabi hak ve eşitliği titizlikle düzen olarak kurması istenmiştir. O ise sivil yasalar yerine daha çok askeri yasaları uygulamaya koymuştur. Bazı tarihçiler burada Dale’i eleştirmekten ziyade Virginia Şirketi’nin diğer hissedarlarının Dale Yasaları olarak anılan metni hazırlamakla meşgul olduğunu not etmektedirler. Sadece yabancı yerleşimciler aracılığıyla bu sert hükümler başarılı olabilmiştir. 1624 yılında bu sözleşme geçersiz kılınmış ve Kral yeni bir vali atamıştır. Virginia Kolonisinde bu tarihlerde gerçekleşen üç önemli olay Amerikan hukuk tarihinde uzun süreli etkiye sahip olmuştur. 1617 yılında Virginialılar nakit kazanma yolu olarak tütün ekmeye başlamışlardır. Bu durum Virginia’da ekim yapan elitistlere çok büyük bir zenginlik getirmeye başlamış ve ekonomi gelişmeye başlamıştır. 1619 yılında ise arazi sahipleri Kasabalıların Evi (House of Burgesses) kurarak Yeni Dünya’daki ilk yasa yapma temsilcilerini sahneye çıkarmış oldular. Bu yasa yapma tecrübesi Virginialıları ve Amerikalıları Devrimden sonra 150 yıldan daha fazla bir zaman diliminde kendi kendilerini yönetme konusunda hazırlanmalarına sebep olmuştur. İlginç bir şekilde, aynı yıl seçilmiş bir yasa yapıcı Virginia’ya ulaşmıştır. Ayrıca bu tarihte ilk Afrikalılar da gelmiştir. Bu siyahî insanlar sözleşmeli köleler olarak muamele görmüştür. Takip eden yıllarda Virginia köleliğe dayalı bir ekonomiye inanmış, siyahî ırktan olmak esaretin ve hukuki aşağılanmanın bir işareti olmuştur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dale Yasalarına (<strong>Dale’s Laws</strong>-1611) bakacak olursak; bunlar kolonideki ekonomi, siyaset ve dini hayatı düzenlemek ve yerleşimcilerin izinsiz koloniyi terk etmesini engellemek için yapılmıştır. Virginia’da davranış kuralını ihlal eden askerler için kırbaç veya ölüm cezası içeren pek çok hüküm vardı. Günümüzde Dale Yasaları en çok cezalarının ağırlığı ile hatırlanmaktadır; suçlunun bir iğneyle dilinde delik açılması, kulaklarının kesilmesi, kızgın demirle damgalama, kırbaçlama ve küçücük suçlar için idam cezasının verilmesi. Bahçede ıskartaya çıkartılmış olsa bile herhangi bir miktarda mahsulden almak; koloniye ait üzüm bağlarından tek bir üzüm tanesi yemek gibi. Virginia’ya gelen bir gemiden özel ticaret yapmak, yetkililerin izni olmadan kendi sahip olduğun bir tavuk olsa bile onu öldürmenin cezası idamdı. İngiliz Kilisesinin herhangi bir doktrinini reddetmek veya kiliseye gitmemekten dolayı üçüncü kez ceza alındığında karşılığı idamdı. Bu cezaların çoğu uygulanmıştır. Hatta bir defasında birkaç pint (0,5 litre) yulaf ezmesi çalmış olan kişinin diline delik açılmış ve ağaçta ölene kadar aç bırakılmıştır. İlginç bir hüküm olarak şunu da not edip bu kısmı ileride daha geniş olarak ele almak üzere noktalamış olalım; Yerlilerin yanına kaçan birine verilen cezaların ağırlığı da hayli fazlaydı. Kayıtlara göre 1612’de yerlilerin yanına kaçıp onlarla yaşayan bazı kişiler yakalandıktan sonra verilen kararlarla asılmış, yakılmış, tekerlekte döndürülerek kemikleri kırılmış, kazık geçirilerek ve silahla ateş edilerek öldürülmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikan hukuk tarihinde kamu hukukunun kutup yıldızı anayasacılık olmuştur. Onun da esası; sınırlandırılmış hükümet, hukukun üstünlüğü ve cumhuriyetçi yönetime dayanmaktadır. Bu kavramlar ilk olarak dine dayalı Plymouth ve Massachussets Bay kolonilerinde ortaya çıkıp gelişmiştir. Her iki kolonide yerleşmiş olan Kalvanist Protestanlar (ayrılıkçılar) VIII. Henry’nin İngiliz Reformu’nun yeterince amacına ulaşamadığını düşünmekteydiler. İngiliz Pruitanlar ise İngiliz Kilisesinin reformla temizlenebileceğine inanmaktaydılar. Ayrılıkçılar ise İngiliz Kilisesinin kurtarılamaz durumda olduğunu düşünüp bu nedenle ayrılmışlardır. Başka bir noktadan ise bu gruplar birbirlerine benzemekteydiler; kiliselerinin üyeleri arasında yapılmış bir sözleşmeye dayanarak organize olması gerektiğini kabul etmekteydiler. Bu Sözleşme teorisi 1620 tarihli Mayflower Compact belgesinde temel bir anayasacılık elementi olarak ortaya konulmuştur; sosyal sözleşmeler teorilerinden süzülüp gelen temsilci hükümet anlayışı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amerikan kültürünün merkezinde yer alan anayasal prensiplerden birisi ise hükümetin (devletin anlamında) yetkileri ve ferdi hürriyetler arasındaki çatışmadır. Bu anlamda Pruitanlar ve Ayrılıkçılar din hürriyetini, istedikleri gibi ibadet etme hürriyetini sadece kendi mezhep mensupları için istemişlerdir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">John Winthrop, Massachusetts Bay kolonisinin kurucusu ve uzun süre liderliğini elinde tutmuş, topluluğun çıkarlarının bireyin üzerinde olduğunu ifade etmiştir. Winthrop’tan kısa bir süre sonra Massachutess Bay’e gelen Roger Williams dini inanç ve uygulamada hükümetin baskısına karşı çıkmış, hem Pruitan hem de Ayrılıkçıların yolunu reddedip Rhode Island kolonisinin kurucusu olup, neredeyse sınırsız din hürriyeti uygulamasına izin vermiş ve resmi bir din kurmamıştır. Winthrop ve Williams arasında kuvvet (yetki) ve hürriyet konusundaki karşı kutuplaşma Amerikan siyasi tarihi boyunca devam eden bir gerilim olmuştur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Plymouth, Massachutess’e İngiliz Kilisesinin iflah edilemez olduklarına inandıkları için zorluk ve zulümle karşı karşıya kaldıklarından gelen Kalvinist Protestanlar (ayrılıkçılar), Birleşik Krallıktaki Krallığı rahatlatmışlardır. Bu nedenle, Krallık onların Virginia Kolonisinin kuzeyinde yerleşmelerine izin vermiştir. Fakat yolcuları taşıyan Mayflower adlı gemi varmaları gereken yerin yüzlerce kilometre kuzeyine onları ulaştırmıştır. Kaptan kış bastırmadan İngiltere’ye dönme konusunda aceleci olduğundan yolcular bugün adı Massachutess olan Plymouth Bay’e inip yerleşmişlerdir. Krallık, Virginia’ya taşınmaları için onlara izin vermiştir. Onlar ise Mayflower Sözleşmesini düzenleyerek istedikleri toprağın kendilerine verilmesine müsaade edilmesini talep etmişlerdir. Bu belge Amerika’ya ilk gelen yerleşimciler arasındaki sözleşme nosyonunu ve onları nasıl etkilediğini gösteren anlayışın bir özetidir. Bu belge, ayrıca “Plymouth Kolonisi Yolcu liderliğinin” yerleşimciler arasında yer alan yolcu olmayanları da kontrol etme gayretini de ortaya koymaktadır. Amerikalı tarihçiler Mayflower Compact’ın Amerika’nın ilk anayasası olduğu kanaatindedirler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tekrardan Roger Williams’a dönecek olursak; Puritan bir din adamı olarak Massachutess’e gelen Williams çok hızlı bir şekilde Ayrılıkçı kanada geçmiştir yani İngiliz Kilisesinin iflah olmayacağına inanmıştır. Yerleşimcilerin yerlilerin topraklarında yaşaması ve kralın bu toprakları yerleşimcilere vermesi hakkına itiraz etmiştir. Yerleşimcilerin bu toprakları yerlilerden satın alması gerektiğine inanmıştır. Ayrıca, Kraliyetin İngiliz bayrağı üzerinde haç sembolünü kullanma hakkı olmadığını iddia etmiştir. Williams, kiliseye zorunlu olarak gidilmesi yasalarına da karşı çıkmıştır. Sırf ceza yememek için kiliseye giden insanlarla yan yana ibadet etmekte bir makuliyet görmediğini ifade etmiştir. 1635 yılında Masschutess Bay yetkilileri koloninin düzenini tehlikeye atmaktan dolayı onu mahkûm ederek, koloniden sürgün edilme cezasına çarptırmışlardır. İngiltere’ye geri gönderilmeden önce Narragansett Bay’e kaçıp yerlilerin yanına sığınmıştır. 1636 yılında yerlilerden toprak satın alarak Rhode Island kolonisini kurmaya başlamış ve resmi bir din kabul etmemiştir. William’ın dini toleransla ilgili teorisini, onu sürgüne mahkûm etmiş Massachutess Bay yetkililerine doğrudan yönelttiği 1644 tarihli “The Bloudy Tenent of Persecution for Cause of Conscience” (Hukuk ve Din adlı tercüme eserimizde bulabilirsiniz) adlı belgede görebilirsiniz. Özetle, Roger Williams 200 yıl sonra gelecek olan din ve devlet arasındaki ilişki, seküler ve çoğulcu toplum anlayışına dayanan Batı Anayasacılığının Amerikalı öncü temsilcilerinden birisi hatta ilkidir desek abartmış olmayız. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Toparlayacak olursak, İngiliz Amerikan anayasacılığı daha çok Birleşik Krallığa muhalif olanların geldikleri Yeni Dünya’da İngiliz geleneklerine dayanmakla birlikte, değişik hukuk sistemlerinin tecrübelerinden de faydalanarak pragmatist bir felsefe ve düşünce ile Yeni Dünya’nın ihtiyaçlarına göre şekillenerek ortaya çıkıp gelişmiştir. Dünün Amerika’sını inşa edenler, belki de o günün Birleşik Krallığının en zeki insanları olarak oraya göç etmek zorunda bırakılmış olanlardır. Bir ülkede vicdan ve adaletten dolayı güçlü bir muhalefet varsa, o ülkenin geleceği her zaman aydınlıktır. Ama muhalefet, hak ve halk için değil aksine belli bir anlayışta olanların menfaatlerine gelen zararlardan dolayı ortaya çıkmış ise gelenin gideni aratacağı da aşikârdır. Hakperest ve adil olan bir sistem bundan dolayı her zaman devletin kurum ve kuruluşlarını adilane çalıştırır ve ayakta tutar. İngiliz Amerikan anayasacılığının başlangıcındaki tecrübelere derinlikli olarak bakıldığında samimi olan ve paylaşanların eninde sonunda kazandığı ve sonraki nesiller tarafından hayır ve güzellikle yâd edildiği görülecektir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 20 Jan 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/ingiliz-amerikan-anayasaciliginin-baslangici-1768897345.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Suça sürüklenen çocuk: Asıl fail kim?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/suca-suruklenen-cocuk-asil-fail-kim-12426</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/suca-suruklenen-cocuk-asil-fail-kim-12426</guid>
                <description><![CDATA[Bu yazı, suça sürüklenen çocuk meselesine ilişkin kapsamlı bir değerlendirme sürecinin yalnızca başlangıç noktası olarak okunmalıdır. Zira bu alan, salt ceza hukuku normlarıyla sınırlandırılabilecek teknik bir mesele değil; toplumun adalet anlayışını, sosyal yapısını ve geleceğe dair kolektif sorumluluk bilincini doğrudan etkileyen çok katmanlı bir sorunsaldır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Suçu İşleyen Çocuk mu, Çocuğu Suça Sürükleyen mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyada ve ülkemizde çok ciddi sorunlar var, gündem son derece yoğun. Ancak bu yoğunluğun gölgesinde ihmal edilmesi, toplumsal yapı ve kamu düzeni açısından ağır bedeller doğuracak bir mesele: Suça sürüklenen çocuk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu konu, basına yansıyan ağır ve çarpıcı bir olay yaşandığında, kamuoyunda infial yaratıp, kısa süreli olarak gündem oluyor. Oysa suça sürüklenen çocuk meselesi, münferit vakaların ötesinde; sürekliliği olan, yapısal ve çok boyutlu bir toplumsal sorundur. Bu nedenle, günübirlik tepkilerle değil, uzun vadeli ve bütüncül politikalarla ele alınması gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim 11. Yargı Paketi sürecinde suça sürüklenen çocuklara ilişkin bazı düzenlemeler gündeme gelmiş; özellikle 15–18 yaş grubundaki çocukların işlediği ağır suçlarda ceza artırımı konusu tartışılmıştır. Ancak çocuğun üstün yararı ilkesi, çocuklara özgü ceza adalet sisteminin korunması ve mevcut önleyici-iyileştirici mekanizmaların yetersizliği gözetilerek, bu alanda aceleci ve parçalı müdahaleler yerine daha kapsamlı ve bütüncül bir çalışmanın yapılmasının gerekli olduğu isabetle değerlendirilmiştir. Bu nedenle söz konusu düzenlemeler, paketin nihai metninden çıkarılmış; bunun yerine Meclis’te, çocukların üstün yararını esas alan bir Araştırma Komisyonu kurulması kararlaştırılmıştır. Böylece suça sürüklenen çocuk meselesinin yalnızca cezai sonuçlarıyla değil, aynı zamanda sosyal, ekonomik ve eğitimsel nedenleriyle birlikte ele alınması hedeflenmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Suça Sürüklenen Çocuk” Doğru Bir İfade mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Basında yer alan bazı olayların ardından, “suça sürüklenen çocuk” ifadesinin kullanılmasıyla faillerin masumlaştırıldığı yönünde eleştiriler gündeme gelmektedir. Özellikle ağır ve kamuoyunu derinden sarsan fiiller söz konusu olduğunda, kullanılan terminolojinin mağdurlar açısından incitici bulunduğu ve adalet duygusunu zedelediği yönünde serzenişler dile getirilmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuki değerlendirme yapılırken, kuşkusuz fiilin mağdurlar üzerindeki ağır ve çoğu zaman telafisi mümkün olmayan etkileri göz ardı edilemez. Ancak çocuk ceza adalet sistemi, yetişkin ceza hukukundan farklı olarak, yalnızca fiilin hukuki niteliğini değil; çocuğun suça sürüklenmesine yol açan yoksulluk, aile içi ihmal veya istismar, eğitime erişimdeki yapısal eşitsizlikler, sokakla erken yaşta kurulan ilişki ve suç örgütlerinin yönlendirici etkisi gibi sosyal ve yapısal koşulları da yargısal değerlendirmenin kapsamına dâhil eder. Bu çerçevede “suça sürüklenen çocuk” kavramı, çocuğun davranışını tek başına iradi bir suç tercihi olarak değil, çok katmanlı bir nedensellik zinciri içinde ele alan bir hukuki yaklaşımı ifade etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede çocuk, yalnızca hukuki sorumluluğun öznesi olarak değil, aynı zamanda korunması gereken kırılgan bir birey olarak ele alınmaktadır. Kavramın merkezinde, çocuğun fiilinin meşrulaştırılması değil; çocuğun suça itilmesine yol açan sosyal ve yapısal sorunların tespiti yer almaktadır. Bu yaklaşım, çocuğu fail kimliğiyle sabitleyen bir bakıştan ziyade, çocukların suça sürüklenmesine zemin hazırlayan mekanizmaların anlaşılmasını amaçlayan bir perspektife dayanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türk Hukukunda Suça Sürüklenen Çocuk</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türk hukukunda suça sürüklenen çocuklara ilişkin temel ve çerçeve düzenleme, 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunudur. 15 Temmuz 2005 tarihinde yürürlüğe giren bu Kanun, çocuk adalet sistemini yalnızca cezalandırma ekseninde değil; koruma, destek ve rehabilitasyon esaslı bir yaklaşımla yeniden yapılandırmayı amaçlamıştır. Kanun’un kabulü, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası çocuk hakları belgeleriyle uyum sağlama iradesinin bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanun’un 3. maddesinde “suça sürüklenen çocuk”, <em>kanunlarda suç olarak tanımlanan bir fiili işlediği iddiasıyla hakkında soruşturma veya kovuşturma yapılan ya da işlediği fiilden dolayı hakkında güvenlik tedbirine karar verilen çocuk</em> olarak tanımlanmıştır. Bu tanım, çocuğu peşinen “suçlu” olarak nitelendirmekten bilinçli şekilde kaçınmakta; çocuğun ceza adalet sistemiyle temasını, henüz kesinleşmiş bir kusur atfına dayandırmamaktadır. Böylece çocuk, hukuki statüsü itibarıyla hem ceza soruşturmasının öznesi hem de özel korunma rejimine tabi bir birey olarak ele alınmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">5395 sayılı Kanun, Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, Çocuk Adalet Sisteminin Uygulanmasına Dair Pekin Kuralları ve Avrupa Konseyi çocuk adaletine ilişkin standartları ile büyük ölçüde uyumlu bir yapı öngörmektedir. Özellikle çocuğun üstün yararı, son çare olarak cezalandırma ve özgürlüğü kısıtlayıcı tedbirlerin istisnai nitelikte olması gibi ilkeler, Kanun’un sistematiğine yön veren temel esaslar arasında yer almaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çocukların cezai sorumluluğu bakımından Türk Ceza Kanunu’nun 31. maddesi, kusur yeteneğini yaşa bağlı olarak kademeli biçimde ele almakta; çocuğun algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneğini esas alan bir sistem öngörmektedir. Bu çerçevede, on iki yaşını doldurmamış çocukların cezai sorumluluğu tamamen kaldırılmış; on iki ile on beş yaş arasındaki çocuklar bakımından ise işledikleri fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinin bulunup bulunmadığına göre sorumluluk kabul edilmiştir. On beş ile on sekiz yaş arasındaki çocuklar yönünden ise kusur yeteneği var sayılmakla birlikte, gelişim özellikleri dikkate alınarak cezada zorunlu indirim öngörülmüştür. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu düzenleme, çocuğun gelişimsel özelliklerinin ceza sorumluluğunun belirlenmesinde belirleyici kabul edildiğini göstermektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargılama sürecinde ise Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 236. maddesi ve devamı, çocuklara özgü özel usul güvenceleri öngörmekte; çocuğun soruşturma ve kovuşturma boyunca korunmasını esas alan bir yargılama rejimi benimsemektedir. Bu kapsamda ifade alma ve sorgulama işlemlerinin, çocuğun gelişim özellikleri dikkate alınarak uzman eşliğinde ve kendini güvende hissedebileceği özel ortamlarda yapılması zorunlu tutulmuştur. İşlemlerin mümkün olan en az sayıda gerçekleştirilmesi ve çocuğun tekrar tekrar aynı olaya maruz bırakılmaması suretiyle, adli süreç nedeniyle yeniden mağdur edilmesinin önlenmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca müdafiin ve gerekli hâllerde sosyal çalışma görevlisinin sürece katılımı sağlanarak, çocuğun haklarının etkin biçimde korunması güvence altına alınmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede suça sürüklenen çocuklara ilişkin yargılama, klasik ceza yargılamasından farklı olarak, çocuğun kişisel özelliklerini, sosyal çevresini ve suça sürüklenme sürecini merkeze alan özel bir usul rejimi içerisinde yürütülmektedir. Çocuğun korunması, desteklenmesi ve yeniden topluma kazandırılması amacı, yargılama sürecinin her aşamasında dikkate alınması gereken temel bir ölçüt olarak kabul edilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasal çerçevede de çocuklara yönelik koruyucu ve destekleyici yaklaşım açık biçimde benimsenmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 41. maddesi, çocuğun korunmasını ve üstün yararının gözetilmesini devlete pozitif bir yükümlülük olarak yüklerken; 58. maddesi, gençlerin bedensel ve ruhsal gelişimini tehdit eden kötü alışkanlıklardan, suç ve suç ortamlarından korunmasını devletin görevleri arasında saymaktadır. Bu anayasal hükümler, çocuk ceza adalet sisteminin yalnızca ceza politikalarına indirgenemeyeceğini; devletin çocuklara yönelik koruma, önleme ve destekleme yükümlülükleriyle doğrudan bağlantılı, anayasal temele dayanan bir alan olduğunu ortaya koymaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uluslararası Hukukta Suça Sürüklenen Çocuk </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Suça sürüklenen çocuklara ilişkin yaklaşım, yalnızca ulusal hukuk sistemlerinin tercihi değil; aynı zamanda uluslararası hukukta ortaklaşa benimsenmiş temel ilkelerin bir yansımasıdır. Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve kabul ettiği evrensel standartlar, çocukların ceza adalet sistemiyle temasının istisnai nitelikte olması gerektiğini ve her aşamada çocuğun üstün yararının gözetilmesini esas alır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu alandaki temel metinlerin başında Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (BMÇHS) gelmektedir. 1989 yılında kabul edilen Sözleşme’ye Türkiye 1990 yılında taraf olmuş, Sözleşme 1995 yılında iç hukuk bakımından yürürlüğe girmiştir. BMÇHS, çocuğu yalnızca korunması gereken bir varlık olarak değil; hak sahibi bir birey olarak tanımlar ve ceza adalet sistemiyle temas eden çocuklar bakımından özgürlüğün son çare olması, tutuklamanın istisnai uygulanması ve çocuğun onuruna uygun muamele görmesi ilkelerini açıkça ortaya koyar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çocuk ceza adaletine ilişkin bir diğer temel belge ise Birleşmiş Milletler Pekin Kuralları olarak bilinen <em>Çocuk Adalet Sisteminin Uygulanmasına Dair Asgari Standart Kurallarıdır</em> (1985). Pekin Kuralları, bağlayıcı bir sözleşme olmamakla birlikte, çocuklara özgü ceza adalet sisteminin nasıl kurulması gerektiğine dair yol gösterici ilkeler sunar. Bu kurallar; cezalandırma yerine yönlendirme, yargılamada esneklik, çocuğun kişisel ve sosyal koşullarının dikkate alınması ve mümkün olduğunca yargı dışı çözüm yollarının tercih edilmesi gerektiğini vurgular.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uluslararası alanda kabul gören bir diğer önemli metin, Riyad İlkeleri olarak bilinen G<em>ençlerin Suça Sürüklenmesinin Önlenmesine Dair Birleşmiş Milletler İlkeleri</em>dir (1990). Bu metin, çocukların suça sürüklenmesini yalnızca ceza hukuku sorunu olarak değil; eğitim, sosyal politika ve aile yapısıyla doğrudan bağlantılı bir toplumsal mesele olarak ele alır. Suç oluştuktan sonra müdahaleden ziyade, suça giden sürecin önlenmesi gerektiğini esas alır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa ölçeğinde ise Avrupa Konseyi’nin çocuk dostu adalet ilkeleri ve AİHM içtihadı, çocukların ceza yargılamasında özel olarak korunması gereken bir grup olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır. Avrupa Birliği düzeyinde bağlayıcı bir “çocuk ceza hukuku yönergesi” bulunmamakla birlikte, 2016/800 sayılı AB Yönergesi, ceza yargılamasında çocukların usuli haklarının güçlendirilmesine ilişkin önemli standartlar getirmiştir. Türkiye bu yönergeye taraf değildir; ancak öngörülen ilkelerin önemli bir kısmı Türk mevzuatında karşılığını bulmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan Türkiye’nin taraf olmadığı, ancak uluslararası literatürde etkili olan bazı rehber metinler ve tavsiye kararları da bulunmaktadır. Uluslararası çocuk ceza adaletine ilişkin bazı metinler, devletler bakımından bağlayıcı bir sözleşme niteliği taşımamakta; daha çok “rehber ilke” veya “tavsiye kararı” olarak kabul edilmektedir. Havana Kuralları (Özgürlüğünden Yoksun Bırakılmış Çocukların Korunmasına Dair Kurallar) ve Tokyo Kuralları (Hapis Dışı Tedbirler) bu kapsamda öne çıkan metinler arasındadır. Türkiye bu belgelere taraf değildir; zira bu metinler klasik anlamda onaya açık uluslararası sözleşmeler değil, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş bağlayıcı olmayan standartlardır. Bununla birlikte, söz konusu metinlerde yer alan ilkeler, çağdaş çocuk ceza adaletinin yönünü göstermesi bakımından ulusal hukuk sistemleri üzerinde güçlü bir etki yaratmakta; Türk mevzuatında da dolaylı yansımalar bulmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uluslararası hukukta ortak payda nettir: Çocuklar, işledikleri fiiller nedeniyle yargılansalar dahi, yetişkinlerle aynı ceza adalet rejimine tabi tutulamazlar. Çocuğun gelişimsel özellikleri, içinde bulunduğu sosyal koşullar ve suça sürüklenme süreci, hukuki değerlendirmenin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir Çerçeve Çizimi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazı, suça sürüklenen çocuk meselesine ilişkin kapsamlı bir değerlendirme sürecinin yalnızca başlangıç noktası olarak okunmalıdır. Zira bu alan, salt ceza hukuku normlarıyla sınırlandırılabilecek teknik bir mesele değil; toplumun adalet anlayışını, sosyal yapısını ve geleceğe dair kolektif sorumluluk bilincini doğrudan etkileyen çok katmanlı bir sorunsaldır. Kalıcı ve etkili bir çözüm, cezai yaptırımların ötesine geçerek; hukuki düzenlemelerin, sosyal politikaların, eğitim sisteminin ve koruyucu–önleyici mekanizmaların bir bütünlük içinde ele alınmasını zorunlu kılmaktadır. Çocuğu yalnızca işlediği fiil üzerinden tanımlayan her yaklaşım, sorunu çözmekten ziyade derinleştirme riski taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Suça sürüklenen çocuk meselesi, tek bir yazıya sığdırılamayacak kadar geniş ve derin. Araştırmalarımın devamını ve araştırmalar sonucunda değerlendirmelerimi paylaşmayı umut ediyorum. &nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 15 Jan 2026 00:09:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/01/suca-suruklenen-cocuk-asil-fail-kim-1768401254.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni dünyada hukuk ve insan</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-dunyada-hukuk-ve-insan-12342</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-dunyada-hukuk-ve-insan-12342</guid>
                <description><![CDATA[Düşünün ki bir anayasa mahkemesi, idare mahkemelerinin olağanüstü dönem uygulamalarının olağan dönemlerde devam ettirilmesi ve hak arama yollarının kapatılmasına ses çıkarmadığı durumlarda (Danıştay’ın 1402’likler kararına rağmen; olağanüstü dönem uygulamaları olağan dönemlere taşınamaz mealinde)-anayasal haklar kanuni düzenlemelerle engellenemez- daha önce defalarca hak ihlali kararı verdiği başvurularda, adil yargılanma hakkının ihlal edilmediğine karar verdiği bir ülkede siz hangi hak ve hukuktan bahsedebilirsiniz ki!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda dikkat çeken bir şekilde sadece ülkemizde değil dünyanın neredeyse tamamında hukuksuzluk ve adalet dışı uygulamalar konusunda çok ciddi eleştiriler her kesim tarafından dile getirilmektedir. Biz bu yazımızda ana ekseni Türkiye olmak üzere dünya genelindeki hukuk uygulamalarını nazara alarak görebildiğimiz olumsuz pratikleri ve çözüm yollarını ifade etmeye çalışacağız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk ve Toplum; pozitivist hukuk eğitim anlayışıyla birlikte onlarca yıldır neredeyse bir asırdır tarumar edilmiş olan insanlık ve bu ülkenin çilekeş insanlarına dertlerinin çözüm noktasının siyaset veya hukuk ile olacağı anlatıla gelmiştir. Sekülerleştirilme projelerinin etkisiyle din ve hukukun ayrı dünyalarda olduğu veya olması gerektiği metaforu üzerine kurulan sahte gerçeklik; artık ne ülkemizde ne de dünyanın başka bir yerinde saltanatını devam ettiremeyeceği kanaatindeyiz. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle son yıllarda dinin gerçek özüne karşı yürütülen çalışmalar zakkumi neticesini göstermeye başlamıştır. Bu bağlamda gerçek dindarlara en çok zarar ise sahte dini akımlar (özellikle 1800’lerden sonra) üzerinden geldiği gözlemlenmektedir. Oysaki gerçek anlamda ilahi bir din anlayışının insanların bu dünyasından daha çok öbür dünyasına odaklı öğreti ve uygulamayı içerir. Fani dünya odaklı dini hareketlerin gerçek anlamda derdinin hakikat olmadığı, dünyevi menfaatlere endeksli olduğu zaten hem ülkemizde hem de dünyanın diğer yerlerinde net bir şekilde artık ortaya çıkmış durumdadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlahi dinlerde günah olarak kabul edilen zina, kürtaj, eşcinsellik, vb. konular aleyhine görüş bile ileri sürmenin artık anormal bir durum olduğunun kabul ediliyor oluşu, nihayetinde bunun medya aracılığıyla zihinlere hatta kalplere bile kazılmış bir hale geldiği bir dünyada yaşıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk ve dinin aslında aynı şeyler olduğu; hatta dinin bakış açısıyla hem bu dünya hem de öbür dünya saadeti elde edilmeye çalışılmaktadır. Dinin ötelenmesi veya görmezden gelinmesiyle bir hukuk sisteminin inşası neticesinde ülkemizde ve dünyada insanların çokta mutlu olmadığı ortadadır. Nihayetinde insanoğlu mutlaka bir şeye inanarak yaşamaktadır. Şahsi kanaatim; yakın bir gelecekte alanı daraltılmak istenen din ile hukukun açıkça karşı karşıya gelecek olmasıdır. Ötelenen sadece zamandır. Seküler dünya anlayışının insanlara ve toplumlara dikta ettirilmesine son vermek gerektiği kanaatindeyim. Çünkü yeryüzündeki bu tıkanmışlıklar ve çözümsüzlükler, insanoğlu için daha da büyük problemlere kapı açacaktır. Dinin sadece özel alana hasredilmesi anlayışının günümüzde çokta işe yaramadığı ortadadır. Aksi halde hem gelişmiş (!) hem gelişmemiş (!) hem de gelişmekte olan ülkelerde onca hukuki düzenlemeler ve sözlere rağmen adaletsizliklerin ve haksızlıkların farklı şekillerde, farklı yöntemlerle devam etmesine ne demeliyiz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seküler dünyanın bize öğrettiğine göre; toplumlar seküler hukuk kurallarını takip ederse mutlu olacaklardır. Gerçekten öyle mi olmuştur?! Bu sorunun cevabını okuyucu kendisi cevaplandırmalıdır. Bu sorunun cevabının yer ve zamana, toplumlara göre farklılıklar arzedeceği apaçık ortadadır. Fakat, nihayetinde cevaplanması gereken soru: Dinin görmezden gelindiği hukuk eliyle (elbette ki medyayı unutmamak lazım) seküler toplumların inşası bizi Türkiye’de veya dünyanın başka bir yerinde daha mutlu kılmış mıdır? Veyahut seküler bir insan mı yoksa dindar bir insan mı daha mutludur?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk ve Eğitim; bu kısımda özellikle hukuk eğitimine temas etmek istiyoruz. Bilindiği üzere bugünün dünyasında üç aşağı beş yukarı hemen hemen her yerde hukuk eğitimi pozitivist hukuk anlayışıyla yürütülmektedir. Ülkemizde bundan nasibini almış bulunmaktadır. Şahsi kanaatimiz; ülkemizde acilen pozitif hukuk anlayışına dayalı ezberci (skolastik, dogmatik) yöntemden vazgeçilerek tabi hukuk (ideal hukuk) çerçevesinde eleştirel düşünceye dayalı bir yöntemin kabulü daha etkin bir hukuk eğitiminin yolunu açacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bundan daha da önemlisi acilen 2547 sayılı yasanın değiştirilerek akademisyenlerin daha hür bir şekilde yetişmesinin zemini hazırlanmalıdır. Mesela; araştırma görevliliği kaldırılabilir. Bunun yerine kalıcı olmayan bir şekilde öğrenci asistanlıkları getirilebilir. Dr., Doçent ve Profesörlük atamalarında üniversitelerin insiyatif almasının önüne geçilerek, daha önceden şartların belirlenmesiyle performansa dayalı bir sistemin inşa edilmesi elzemdir. Üniversitede bir kadroya atanırken, üretime dayalı liyakat şartı aranmalıdır. Bu noktada ise ilgili adayın eserlerinin gerçek olup olmadığı yüksek öğretimin üstünde denetçi olarak yer alan bir kurum tarafından denetlenebilir. Şartları sağlayan kişilerin ilgili üniversitede akademik yükselmeleri otomatik olarak gerçekleşmelidir. Böylece üniversite kadrolarında üretenlerin yükselebildiği ve hizipleşmenin minimize edildiği bir sistemin yolu açılmış olacaktır. Ayrıca üniversiteler net bir şekilde öğretim ve araştırma ya da hem öğretim hem araştırma üniversitesi olarak ayrıma tabi tutulup ona göre ödenekler ayrılabilir. Bir diğer husus ise akademik kadro da aynı kadro seviyesinde bulunanların aynı maaş almalarına son verilmesi gerektiği kanaatindeyiz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysaki asgari hayat standartlarını karşılayacak şekilde akademisyenlerin hepsine aynı maaş bağlandıktan sonra performanslarına göre maaşlarında farklılık oluşturulabilir. Aynı bölümde ikisi de profesör olup, birisi bir yıl içinde uluslararası dergilerde iki makale yazmış olan ile hiçbir yayın faaliyetinde bulunmamış olan diğer profesörün maaşı aynı olmasa gerek. Hiç üretenle üretmeyen bir olabilir mi! Elbette ki her yıl akademik yayın yapmak mümkün olmayabilir. Bu nedenle 3 er yıllık bir zaman dilimi içerisinde performans değerlendirilmeleri yapılabilir. Veyahut üniversite eğitim-öğretim odaklı bir üniversite ise o zaman öğretim üyesinin eğitim faaliyetlerine bakılarak performans ölçümü yapılabilir. Ayrıca, İskandinav ülkelerinde olduğu gibi, akademik kadrolara ilanlar halka açık yapılıp, halka açık bir yerde adayların örnek bir ders sunumuyla kadroya atanacak kişinin tespitiyle de mümkün olabilir. Sonuçta, akademisyenler bir kamu görevi yapmakta ve maaşları da kamu gelirlerinden ödenmektedir. Son olarak; üniversiteleri dışarıdan atanan, 2 yılda bir değişen akademisyen olmayan tecrübeli yöneticiler eliyle yönetmekte pek çok sıkıntının aşılmasına yardımcı olacağı kanaatindeyiz. Bu sayede akademisyenlerin birbirleri hakkında jurnalcilik yapmaları veya soruşturma yapmaları da engellenmiş olacaktır. Bonham davasından beri modern hukukta haklı olarak ifade edilen prensibin gereği bu olsa gerek: Kimse kendi davasının hakimi olamaz! Bu düstur, Türkiye’de özellikle acilen meslek kuruluşları içinde uygulanmalıdır. Yani baro veya tabipler odası değil, yargı eliyle mesleki cezalandırmalar gerçekleştirilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Artık bu ülkede darbeciler eliyle oluşturulmuş sistemin yerine hür bireyler ve akademisyenlerin yetişmesini sağlayacak sistemi inşa etmenin zamanı gelmedi mi? Mevcut cumhurbaşkanlığı sistemi ile bunu yapmanın çokta zor olmadığı kanaatindeyiz. Bu satırlar bu vatanın sevdalısı olan bir ferdin samimi duygu ve hislerini dile getirmesinden başka bir şey değildir. Hele de hiçbir kurum veya kişilere yönelik kaleme alınmış şeyler değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk ve Ekonomi; özellikle salgın hastalık döneminde hukukun ekonomi üzerinde etkisi ülkemizde daha net bir şekilde ortaya çıkmış oldu. Batıda pek çok hukuk fakültesinde özellikle okutulan hukuk ve ekonomi dersi artık ülkemizde de ciddi anlamda nazara alınması kanaatindeyiz. Yapılan bir hukuki düzenlemeyle pozitif veya negatif anlamda milyonların hayatı etkilenebilmektedir. Hukuk, eşitliği sağlayabilecek en büyük enstrüman iken bir anda her şeyi ters yüz edebilmektedir. Özellikle salgın döneminde hemen hemen dünyanın her yerinde fazladan basılarak (karşılığı olmayan) dağıtılan maddi yardımlar şu an ekonomileri ciddi bir şekilde sarstığı gibi yüksek seviyede enflasyonlara sebebiyet vermektedir. Çünkü enflasyon, hükümetin gelirinden fazla harcama yapması, gelir ve gideri dengelemek için karşılığı olmayan para basmasıdır. Çok ilginçtir; belki de dünyanın başına her bir asırda gelen bu son salgında her kesim zarar ederken sadece zenginler ve kapitalizmin kilit kalesi olan bankalar kar etmiştir. Elbette ki haklı olarak insanlar bunu sorgulamaktadır: Madem büyük bir kriz var, neden sadece oligarklar ve zenginler kara geçmiştir, neden diğer insanlar zarardadır ve orta sınıf denilen kesimler yok edilmiştir veya yok edilmeye çalışılmaktadır. Hukuk takip edildiğinde adaletin yerine geldiğine inandırılarak yetiştirildiğimiz bu sistemin sadece bir serap olduğu, hakikatleri örtmekten başka bir işe yaramadığı artık sıklıkla dile getirilir olmuştur. Gerçekten dünya beşten büyüktür, ama gerçek güç hükümetlerin elinde değil de büyük şirketlerin elinde midir tarzında sorgulamalar dünyanın her yerinde başlamıştır. Dünyanın en güçlü silahı hakikattir, eninde sonunda kazanır. Önüne istediğiniz kadar setler kurabilirsiniz, istediğiniz kadar hakikatperest insanlara kumpaslar kurabilirsiniz, ama bir gün kaybedersiniz...</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünün ki bir anayasa mahkemesi, idare mahkemelerinin olağanüstü dönem uygulamalarının olağan dönemlerde devam ettirilmesi ve hak arama yollarının kapatılmasına ses çıkarmadığı durumlarda (Danıştay’ın 1402’likler kararına rağmen; olağanüstü dönem uygulamaları olağan dönemlere taşınamaz mealinde)-anayasal haklar kanuni düzenlemelerle engellenemez- daha önce defalarca hak ihlali kararı verdiği başvurularda, adil yargılanma hakkının ihlal edilmediğine karar verdiği bir ülkede siz hangi hak ve hukuktan bahsedebilirsiniz ki! Gece yarısı ışıkları söndürmeden çalıştığı iddia edilen bir üyeden hem de böyle bir karar gelmesini neyle izah edebilirsiniz ki! Hukuk, hava ve su gibi herkese lazım olan ve bir gün mutlaka sizin de onun merhametine sığınacağınız bir kale değil midir! Olağanüstü hal dönemler uygulamalarını olağan dönemlere taşıdığınız zaman, hukuku hukukçular eliyle paramparça etmiş olursunuz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hak arama yollarını olağanüstü hal dönemi bahanesiyle kapatmak adalete aykırı uygulamaları meşru göstermek için sıklıkla kullanılan klasik bir yöntemdir. Türkiye’nin de taraf olduğu ve iç hukukun parçası sayılan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 8. maddesi ve Devletlerarası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi 2(3). maddesinde ve dahi AİHS 13. maddesinde (Etkili Başvuru Hakkı) Hak Arama Hürriyeti, hele ki olağan dönemde hiçbir şekilde engellenemeyeceği ortada olmasına rağmen, bu ve benzeri kararların verilmesi, bir kez daha ifade etmiş olalım: Anayasa yargısı faaliyetinde bulunan Anayasa Mahkemeleri ve Yüksek Mahkemeler özellikle kriz dönemlerinde hukukun üstünlüğünün (Anglo-Saxon hukuk geleneğinde) yani hukuk devletinin (Kara Avrupası hukuk geleneğinde) en önemli köşe taşı olan etkin bir şekilde hak arama hürriyetini gasp edecek şekilde karar verdiğinde halk tabiriyle kendi ayağına sıkmış olmuyor mu! Oysaki hukuk bize en çok kriz dönemlerinde lazımdır ve bu dönemlerde verilen kararlarla anayasa yargısının meşruiyeti güçlenerek kendisine alanlar açar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son söz, rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun dediği gibi üç günlük dünya için fırıldak olmaya gerek yok! Yeryüzüne ve bu ülkeye yalan bitmeden huzur gelmez.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 31 Dec 2025 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/yeni-dunyada-hukuk-ve-insan-1767113762.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hukuk ve bilim</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hukuk-ve-bilim-12302</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hukuk-ve-bilim-12302</guid>
                <description><![CDATA[Hukukun dayandığı temel insan doğasına uygunluktur. İnanç sahibi için Allah’ın “eserine”, yarattığı mahlukun özelliklerine; inanmayan için varoluşun mahiyetine, doğasına ters düşen hukuk tartışılır, tartışılmalıdır. Nitekim Çin ve Kuzey Kore, hatta Rus ve tüm teokratik hukuk sistem ve uygulamalarının insan doğasını hiçe saydıkları bilinmektedir. “Kul hakkını yemek”, din, dil, sınıf, ırk, renk, cinsiyet farklılıkları nedeniyle benzerini karalamak, horlamak, eziyet etmek, ötekileştirmek, suçlamak “inananlar açısından yaratana”, “inanmayan ya da agnostikler bağlamında” bilim ve insanlığa ihanettir. Hukuk bilimselliğini varoluşun doğasından alır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neokantist (Yeni Kantçı) Viyanalı hukukçu-düşünür Hans Kelsen(1881-1973) hukukçunun ana işlevinin hukuku metajüridik (hukuk ötesi) elemanlardan arındırarak yasa koyucunun iradesine uygunluğu sağlamak olduğunu söyler. Ona göre her bilim dalının kendine özgü çalışma alanı mevcuttur, hukukun uğraş alanı normlardan( kural) ibarettir. Normların dışına çıkıp hukuka felsefe, sosyoloji ya da sosyal psikolojiyi dahil ederseniz normatif konumdaki bu bilimin doğa ve mantığına ihanet edip politikaya bulaşmış olursunuz. Alman hukuk felsefesi ekolleri ve ülkemiz hukukçuları genelde Kelsen’in normativist yaklaşımını benimserler.</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransız Hukuk Felsefesi Ekolü ise genelde tam aksini savunmaktadır. Hukuku kendisellikle bilim kategorisi içinde ele almak gerçekçekleri yansıtmamaktadır. Hukukun anayasa, yasa, tüzük, yönetmelik haline getirilerek uygulamaya sunulması teknik bir operasyondur. Bu operasyonda insan doğasının varoluş konumu (doğası, fıtratı), ahlaki değerler, adalet ve sosyal bilim verilerinin dikkate alınması gerekir. Gerek “hukuku yaratan” devlet gücü gerek uygulama içindeki hakim, savcı ve avukat bu ruh ve bilinç içinde olmalıdır. Hukuk sosyoloji, tarih, iktisat gibi bir sosyal bilim değildir ama bilimselliğini bu bilimlerin verilerileri ve felsefenin inceleme alanına giren etik değerlere bağlılığından almaktadır. Bu tür “olmazsa olmaz” dayanaktan yoksun hukuk (légitimité) tartışmalara açık kapı bırakır. İşte o zaman hukuk politikanın oyuncağı haline gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk kuralının mantık ve kurgusal teknik iç yapısına uygun bir normlar hiyerarşisi kurulup harfiyen sisteme uyulduğunda “hukuk devletinden” dahi söz edilebilir(légalité). Halk oylamasında Anayasa büyük bir çoğunlukla kabul edilmiş, kanunlar usulüne uygun olarak meclisten geçmiştir. Her şey legal uygulama içindedir, uygulamada keyfilik yoktur. Örneği İslami Kuralara göre Anayasada “sopa atma, recm” yer almıştır, Ceza Yasasında hangi hallerde sopa atılacağı belirtilmiş, tüzük-yönetmelikte de hangi durumda kaç adet dernek vurulacağı ayrıntılarıyla açıklanmıştır. Hakimler buna göre ceza vererek titiz davranıp ayırımcılık yapmıyorlarsa, işkenceci de yönetmelikte belirlenen sopa adetini aşmıyorsa sorun yok demektir… Legalite, yani hukukun konumu ve uygulanmasında aykırılık söz konusu değil ama o hukuk sisteminin çatısı ve temeli tartışmaya açıktır. Çünkü böyle bir hukuk oluşturma eylemi evrensel nitelikli insan haklarını, insan doğasını ve sosyal psikoloji, sosyoloji, kriminoloji bilimlerinin verilerini, etik değeri, insan onurunu ayaklar altına alınmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk normlarının dayandığı “bilimsellik” kavramının irdelemeye çalışalım…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uyulması gereken ahlak, hukuk ve din kurallarının mahiyetini açıklayan</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">sözcüğün adı normdur. “Norm” (Nass) kavramı uyulması gereken, “olması gereken” kuralların bütünüdür. Bilim “olması gerekenle” değil “kendisellikle mevcut olan” doğal olay ve sosyal olgularla ilgilenir. Evrende kendisellikle varolan somut oluşumları doğa bilimleri; insan ilişkilerinin ürettiği tüm somut olay ve olguları sosyoloji, tarih, ekonomi, antropoloji gibi sosyal bilimler ele almaktadır. Doğa-toplum bütünlük ve beraberliği içinde insanlar bilim, sanat ve normlar üretir.Başka bir anlatımla varoluşun verileriyle güzellik, estetik değerleri yaratma olayının adı sanattır. İnsan ilişkilerinin getirdiği kaosu etik değerler vizyonuyla kozmosa uyumlu hale dönüştürme çabası ahlak, hukuk ve din kurallarını gündeme getirir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanat, doğa bilimleri, sosyal bilimler ve normlar…. Dört ayrı uğraş alanımız olsa da kuşku yok ki hepsi bir bütünlük içinde girift bir iç içeliği yansıtmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanat yapıtı, heykel, resim güzeliği , estetik değeri ortaya koymalıdır.Değerlendirmede görecelilik söz konusu olsa da kimse çirkin bir sanatı tercih ettiğini söylemez, söyleyemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilimin ürettiği teknik, teknoloji doğa bilimlerinin veri ve niteliğine uygun olacak ki işe yarasın.Yoksa çöpe atılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumların kimlik, aidiyet, davranış ve tutumlarıyla ilgili çalışmalara odaklanan sosyoloji, ekonomi, antropoloji, sosyal psikoloji ve tarihin verilerine dayalı bilimsel sonuçlar ortaya konulmadığı taktirde hurafelerin, önyargıların, hamasetin, ırkçılığın, ötekileştirmenin mekanik robotu durumuna düşerek cehaletin tutsağı oluruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nasıl sanatta estetik, teknikte doğa bilimlerin verileri kaçınılmaz gereklilik öğeleriyse normların dayandığı zemin de sağlam, mantıklı, bilimsel, rasyonel, etik ve hatta estetik felsefi bir zemine oturtulmalıdır.Aksi taktirde onlar da işe yaramaz konuma düşüp sıkını, kaos ve sorun yaşatarak otoriter, totaliter rejimlere kapı açarlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk kaynağını sosyo-ekonomik ilişkilerde bulan, adalete yönelmiş bulunan, devlet tarafından konulan ve devlete karşı sorumluluğu içeren normlar bütünüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görülüyor ki hukukun amacı toplumda adalet kavramına uygun bir düzenin sağlanmasıdır. Adalet üzerindeki sağlıklı analizler yapılmadan gerçekleştirilen karakuşi, keyfi normlaştırma ve uygulamalar toplumsal barışı zedeleyeceği gibi vicdanları rahatsız eder.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan doğasının başat özelliği ifade özgürlüğünü ortadan kaldırırsanız insanlığa ve kendinize ihanet etmiş olursunuz. Düşünce ve inancı ifade özgürlüğü “hazır, yakın, hemen bir tehlike doğurmuyorsa ya da hakareti içermiyorsa” mutlak haklar kategorisi içerisinde yer alır. Düşünce ve inançları ifade etmek maksadıyla dernek, siyasal parti, vakıf vs türden tüzel kişilikler kurmak ifade özgürlü kapsamının zorunlu uzantısıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan doğasını bir başka özelliği yemek, içmek ve barınmaktır.Bu kapsamda mülkiyet hakkı da mutlak haklar kategorisi içinde yer alır. Toplumda kargaşanın önüne geçilmesi için burada da sınırlama olacaktır. Kapitalist mülkiyet anlayışındaki ekonomiye karışmayan liberal devlet ya da komünizmde olduğu gibi tekelci kolektivist devlet mülkiyeti değil insanın varoluşunu, doğasını koruyup kollayan “sosyal fonksiyon olarak mülkiyeti” uygulayan sosyal demokrat devlet uygulamalarıyla toplumda adalet sağlanabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle hukukun dayandığı temel insan doğasına uygunluktur. İnanç sahibi için Allah’ın “eserine”, yarattığı mahlukun özelliklerine; inanmayan için varoluşun mahiyetine, doğasına ters düşen hukuk tartışılır, tartışılmalıdır. Nitekim Çin ve Kuzey Kore, hatta Rus ve tüm teokratik hukuk sistem ve uygulamalarının insan doğasını hiçe saydıkları bilinmektedir. “Kul hakkını yemek”, din, dil, sınıf, ırk, renk, cinsiyet farklılıkları nedeniyle benzerini karalamak, horlamak, eziyet etmek, ötekileştirmek, suçlamak “inananlar açısından yaratana”, “inanmayan ya da agnostikler bağlamında” bilim ve insanlığa ihanettir. Hukuk bilimselliğini varoluşun doğasından alır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hans Kelsen’in dediğinin aksine felsefe ve soysal bilimleri dikkate almak hukuku politikadan uzaklaştırarak bilimsel temelere oturtmak anlamına gelir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 24 Dec 2025 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/hukuk-ve-bilim-1766490036.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tıp, bir sosyal bilimdir: Siyaset de geniş ölçekli tıptan başka bir şey değildir*</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tip-bir-sosyal-bilimdir-siyaset-de-genis-olcekli-tiptan-baska-bir-sey-degildir-12270</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tip-bir-sosyal-bilimdir-siyaset-de-genis-olcekli-tiptan-baska-bir-sey-degildir-12270</guid>
                <description><![CDATA[Kadınların hayatındaki büyük etkisine ve yaygınlığına rağmen, kadına karşı şiddetin bir halk sağlığı meselesi olarak ele alınmaya başlaması bile son yirmi otuz yılda meydana geldi denebilir. Bu da zaten kadın gruplarının mücadelesiyle gerçekleşti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayat boyu öğrenmeye inanan birisi olarak, Eylül 2025 sonunda London School of Hygiene and Tropical Medicine adlı okulda halk sağlığı alanında yüksek lisans yapmaya başladım. Buradaki yazılarımın seyrekleşmesinin arkasında biraz da bu var. Zira yarı zamanlı okusam da temel istatistik, epidemiyoloji gibi hiç bilgim olmayan ve mecburi alan derslerini, bu konuda çok şey bilen doktor yahut doğa bilimleri kökenli bir çok insanla beraber alıyor olmak, kısa zamanda çok fazla şeyi hızla öğrenmeyi, dolayısıyla yoğun çalışmayı gerektiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">On haftalık ilk dönemimde halk sağlığı alanında öğrendiğim en önemli şeylerden birisi, insanların yahut genel anlamda nüfusların sağlıklı yahut iyi olma haline ilişkin en önemli değişkenlerin biyolojik veya genetikten farklı nedenlerden kaynaklanması. Evet, doğru okudunuz. Doktora gittiğimizde yaptırmamız gereken kan, idrar tahlilleri, çektirmemiz talep edilen MR veya röntgen gibi şeylerden yahut ailemizdeki hastalıkların sorulmasından edindiğimiz kanı, genelde sağlığımızla ilgili biyolojik yahut genetik şeylerden başka şeyleri düşünmemize pek izin vermiyor. Nitekim, bu talepleri yerine getirmemizi isteyen doktorların aldıkları tıp eğitimi de, sağlığa daha patolojik yahut klinik (bireysel) veya genetik bir yaklaşım sergileyen bir mantığı yansıtıyor. Bu talepler bir teşhis ve sonrasındaki tedavi için gerekli olsa da, kişilerin sağlığını belirleyen koşulların sadece bir kısmı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sağlığa etki eden sosyal, siyasi ve diğer koşullar</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer gerekli unsurlarsa, sosyal, siyasal ve yapısal (hatta ticari) değişkenler. Dolayısıyla yazının başlığında yer alan ünlü aforizmayı biraz daha yakında düşünmek gerekirse, tıp -en kabasından- her ne kadar temel bilimler puanıyla girilen, dolayısıyla bir sosyal bilim alanı olmasa da, vurgulanmak istenen, sağlık bakımından bu sosyal ve siyasal değişkenlerin tıbbi yaklaşımlar kadar önem taşıyor oluşu. Diğer bir deyişle, sağlık aslında bireye yapılacak müdahelelerle bir yere kadar sağlanabilir. Kişiyi hasta edebilecek temel yapı taşlarına, (ki bunlar barınmadan; sağlığa erişime; çalışılan iş türüne ve işyeri stresine; hava kirliliğine; yediklerimizde bulunan pestisidlerden; şiddetin yol açtığı travmaya; ilaçların temin edilebilir olmasına) aslında siyasi kararlar etki eder. Bu şüphesiz, tıp camiasında da bilinen bir husus. Diğer yandan, son yıllarda bu değişkenlerin arasında hukuki değişkenlerin de olduğu(1) ve hukukun sunabileceği korumanın, halk sağlığı alanında çalışanlar bakımından yeterince bilinmediği ve dolayısıyla kullanılmadığı da ifade ediliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette bu yazıda tıp camiasının iyi olmaya yahut sağlığa bakışını ele alma amacında değilim, konu hakkında yorum yapacak denli bilgi sahibi de değilim-en azından şu aşamada.&nbsp; Nitekim, hukuk dahil bir çok konuya toplumsal cinsiyet lensinden bakan birisi olarak, bu bakışı halk sağlığı alanında da uygulamak adına bu uzun girişi yapmak istedim. Zira tıp bir sosyal bilimse, toplumsal cinsiyet de o geniş sosyal-siyasi etkilerin içinde yer alan unsurlardan birisi olarak düşünülebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ya kadınların sağlığı?</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya nüfusunun yarısını oluşturan kadınların vücudunun, sağlık kaygılarının , sağlıklarının yeterince araştırılmadığı hatta kadınlara mahsus hastalıkların -meme kanseri dışında- araştırma konusu bile olmadığı biliniyor. Her hastalık, cinsiyetler bakımından farklı sonuçlar yaratmasa da, fark gösterenlerin de kadınlarda yapılmış araştırmalarla değil erkeklerde uygulanan metotlarla tedavi edildiği de biliniyor(2). Bunun kökeninde, toplumsal cinsiyet temelli erkeklerin norm, kadınların atipik kabul edilmesi bulunuyor elbette. Dolayısıyla, 1990lara dek kadınların klinik araştırmalardan dışlanması ve hatta bugün bile bu araştırmalardaki kadın oranının erkeklerle eşitlenmekten uzak olduğunu biliyoruz. Elbette hangi konunun araştırılacağı; bunun maddi kaynağının kim olduğu ve hangi araştırmacılara sağlanacağı da zaten siyasi kararlar. Bu anlamda, kadınların hayatındaki büyük etkisine ve yaygınlığına rağmen, kadına karşı şiddetin bir halk sağlığı meselesi olarak ele alınmaya başlaması bile son yirmi otuz yılda meydana geldi denebilir. Bu da zaten kadın gruplarının mücadelesiyle gerçekleşti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hatta, bugüne dek üstünde pek de düşünülmemiş olan regl kanının, kadın sağlığı bakımından en dikkat edilmemiş fırsat olduğu iddia edildi(3). Buna göre, tampon yahut kadın bağına akan kanın, endometriosis dahil kadınların bir çok sağlık durumuna ilişkin veri içeren bir sıvı olabileceği değerlentiliyor. Sonuçta idrar, tükürük, damar yolundan alınan kan, dışkı gibi bir çok vücudumuzdan çıkan sıvı tıbbi bir çok durumu teşhis etmek için kullanılıyorsa bugüne dek çöpten başka bir muamele görmeyen kadın bağlarındaki kan niye olmasın? Bunu da önerenler yine kadın araştırmacılardan kurulu bir takımdan başkası değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuya bir sonraki yazımda devam edeceğim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">----</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*&nbsp;</span>Sözün sahibi ünlü Alman patolog Rudolf Virchow ana dili Almanca’da bunu şöyle ifade etmiş: “Die Medizin ist eine soziale Wissenschaft, und die Politik ist weither nicts als Medizin im Grossen”.&nbsp; Bu aforizma doğal olarak bir çok kere alıntılanmış; yanlış anlaşılmış; Virchow’un bazı fikirleri terk edilmiş olsa da sözkonusu aforizma halen etkisini sürdürüyor.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">1.&nbsp;The legal determinants of health: harnessing the power of law for global health and sustainable development, Gostin L. O, et. Al. (2019) The Lancet Commissions Vol 393, Issue 10183, p.1857-1910.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">2.&nbsp;Regensteiner R G et al. Barriers and solutions in women’s health research and clinical care: a call to action, April 2025 Vol 44 The Lancet Regional Health Americas</span></p>

<p><span style="font-size:16px">3.&nbsp;‘A medical miracle’: is period blood the ‘most overlooked opportunity’ in women’s health? 27 Ekim 2025 The Guardian, https://www.theguardian.com/society/ng-interactive/2025/oct/27/menstrual-period-blood-testing-womens-health</span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Dec 2025 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/tip-bir-sosyal-bilimdir-siyaset-de-genis-olcekli-tiptan-baska-bir-sey-degildir-1766130807.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni Anayasaya doğru: Rusya Başkancı Hükümet Sistemi</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-anayasaya-dogru-rusya-baskanci-hukumet-sistemi-12260</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-anayasaya-dogru-rusya-baskanci-hukumet-sistemi-12260</guid>
                <description><![CDATA[Eğer ki bir anayasa devlet ve hükümeti merkeze alan bir anlayışa sahipse, onun önceliği toplumdaki elitistler olacağından millete ve topluma yönelik faydadan ziyade bir avuç mutlu azınlığın sesi ve ruhu olmaktan kurtulamayacaktır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Genellikle, anayasalar inşa edilirken haklar ve hürriyetlerle birlikte hükümet yönteminin hangi şekilde olacağını da belirlerler. Eğer ki, bir anayasanın (değişiklikleri de dahil) odak noktası yani öncelikleri haklar ve hürriyetler ise, o anayasa millet ve toplum yararına bir ruha sahip olacaktır. Eğer ki bir anayasa aksine devlet ve hükümeti merkeze alan bir anlayışa sahipse, onun önceliği toplumdaki elitistler olacağından millete ve topluma yönelik faydadan ziyade bir avuç mutlu azınlığın sesi ve ruhu olmaktan kurtulamayacaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İnsanlık tarihi bize her daim şunu fısıldamaktadır; yeryüzünün neresinde hangi devlet olursa olsun, ulaşmış olduğu adalet ve eşitlik seviyesince topluma huzur ve refah sunabilmiştir. Esasında, Türk devletleri de adalet ve eşitlik esasına dayalı olan hükümet modelleri inşa ederek bunu gerçekleştirmek için çabalamışlardır. Bunun başarıldığı dönemlerde toplum daha mutlu ve huzurlu olmuştur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki, adalet ve eşitliği ikame etmek için gerekli olan en temel şartlar nelerdir:<strong> İşlerin ve görevlerin liyakat esasına göre verilmesi ve dağıtılması, yalanın toplumun ve yönetimin her alanından berteraf edilmesi, kısas hukukunun ikame edilmesi ve kontrol-denge esasına göre hükümetin işletilmesi</strong>. Bu şartlara yaklaşıldığı ölçüde başarı artacaktır, uzaklaşıldığı oranda da o ülkenin huzuru azalacaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Rusya Hakkında Genel Bilgiler</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Doğu Avrupa ile Kuzey Asya’ya yayılmış 17 milyon <span style="background-color:white">km²'lik yüzölçümüyle dünyanın en geniş ülkesidir. 9 tane farklı saat bölgesine sahiptir. 140 milyonluk nüfusun % 73’ü şehirlerde, % 27’si kırsal alanlarda yaşamaktadır. Rusya Federal bir devlet olarak 83 federal bölgeye ayrılmıştır. Rusların tarihi hakkında Kiril alfabesinin icat edildiği 864 tarihine kadar az bilgi mevcuttur. Rusların kurduğu ilk büyük devlet olan Kiev Knezliği 13. Yüzyılda Moğollor tarafından yıkılmıştır. 1240-1480 arası Ruslar tamamen Türklerin hakimiyeti altındadır (her ne kadar Ruslar ve Batılılar Mongol Tatarlar diye niteleme yapsa da). 14. Yüzyılda kurulan Moskova Knezliği gelişerek 16. Yüzyılda Rus Çarlığı olmuştur. 18. Yüzyılda ise Çarlık İmparatorluk haline gelmiştir. Nihayet, I. Dünya Savaşı sırasında monarşiye karşı olan Bolşevikler, işçi ve köylülerle birlikte 1917 yılında Ekim Devrimini yapmışlardır. 1918 öncesi Rusya bir üniter devlettir. Ardından, Rusya sosyalizme dayalı devlet düzenine geçmiştir. İmparatorluğun parçası olan sömürgeleri de içine alarak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğini ilan etmiştir. II. Dünya Savaşından sonra da Doğu Avrupa’daki bazı devletlerle birlikte Varşova Paktını kurup liderliğini üstlendiler. Batı bloğuda buna karşılık NATO Paktını kurmuştur. Fakat, 1990’lı yıllarda Varşova Paktı parçalanmıştır. 1991 Aralık’ında Federal Sosyalist Cumhuriyet, Rusya Federasyonuna dönüşmüştür. Rusyanın ekonomisi; tabi ve yeraltı kaynakları açısından zengindir (petrol, gaz, kömür, kereste ve taze su). Rusya arazisinin sadece % 7.3’ü ekilebilir haldedir. Rus ekonomisi 1 trilyon 860 milyar dolar ile dünyada 10. sıradadır. Aynı listede birinci olan ABD ekonomisi ise yılda 17,5 trilyon dolarlık bir kapasiteye sahiptir. Aynı listede Türkiye ise 800 milyar dolarla 18. sıradadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Rusya Federasyonu kurulduğunda (1991) ilk başkanı Boris Yeltsin olmuştur. 1991-1999 yılları arasında görevde kalan Yeltsin, o dönemde 89 tane olan federe bölgelere merkezi olmayan öneriler sunmuştur. Başkan Vlademir Putin 1999 yılında göreve geldiğinde ise federalizmi merkezileştirme reformlarına girişmiştir. Günümüz Rusyası 100’den fazla farklı millet ve etnik kimliğe ev sahipliği yapmanın yanında, dünyadaki önemli dinleri de sınırları içinde barındırmaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">Rusya’nın Federalizmle İmtihanı</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">1993 tarihli Rus Anayasası Rusya Federasyonunu bir federal devlet olarak tanımlayıp bağlı bölgelere altı gruba ayırmaktadır: (1) cumhuriyetler, (2) özerk bölgeler, (3) özerk alanlar, (4) bölgeler, (5) bağlı bölgeler, (6) iki federal şehir (Moskova ve St. Petersburg, Kırım Cumhuriyeti ve Sivastopol şehri devletlerarası arenada Ukrayna’nın bir parçası olarak kabul edilmektedir). Özerk bölgeler ve özerk alanlar,&nbsp; milli olarak bağlı olan bölgelerdir. Bölgeler, bağlı bölgeler ve iki federal şehir ise idari olarak bağlı olan bölgelerdir. Bu şekil bir ayrım esasına dayalı bölümleme, Rusya’yı asimetrik federasyon yapmaktadır. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Bazı yazarlara göre, mevcut Rusyanın etnik, milli ve federal problemlerinin kaynağı imparatorluk geçmişinin aksine Sosyalist Sovyet Rusya döneminde yaşananlardan gelmektedir. İlk olarak 1918 yılındaki Haklar Deklarasyonu ve Temmuz 1918 tarihli ilk Sovyet Rusya Anayasasında Rusya, federasyon olarak tanımlanmıştır. 1922 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (USSR) kurulduğunda, federalizm düzensizliğe karşı bölgeleri bir arada tutacak bir araç olarak düşünülmüş, fakat bazıları milletlere self-determinasyon hakkının tanınmasının ileride Rusyayı patlatmaya hazır bir bomba haline getireceğini kabul edilmiştir. Sosyalist Sovyet Rusya, Rus İmparatorluğunun çöküşü, Polanya, Finlandiya ve Baltık eyaletlerinin ayrılmasının sonucu olarak kurulmuştur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Yeltsin, geçiş döneminin zorluğunun farkında olan birisi anlayışıyla hareket ederek yeni bir federal anayasa yapımının aciliyet kesbettiği düşüncesindeydi. Mart 1992’de yani Sovyetler Birliğinin yıkılışından 3 ay sonra Federasyon Anlaşması (üç ayrı anlaşmadan oluşan) kabul edilmiştir. Aralık 1993’de Rusya Federal Parlamentosu ve Başkan arasındaki mücadeleden sonra yeni Rus Anayasası kabul edilerek reisçi başkanlık veya süper başkanlık tarzındaki hükümet modeli de kabul edilmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Rus hukukunda hiyerarşi; federal Anayasa, devletlerarası anlaşmalar, federal anayasal yasalar, federal yasalar, federal başkanlık emirnameleri, federal idarece yapılan düzenlemeler ve yedinci sırada ise federe birimlerin anayasaları veya temel yasaları yer almaktadır. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">Merkezi Yasama Organı</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Rusya Parlamentosu, 1990 anayasa değişikliğinin bir neticesi olarak Sovyet Rusya dağılmadan kısa bir süre önce çift meclisli hale gelmiştir. 1993 Anayasasında bu yapı korunmuştur. Anayasaya göre Parlamento (Federal Meclis) Rusya Federasyonunun temsilcisi ve yasama organı olarak tanımlanmıştır. İki kısma ayrılmıştır; Devlet Duma’sı (State Duma) ve Federal Konsül (Federation Council). </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Devlet Meclisi (State Duma) 1906-1917 ilk Rus parlamentosundan esinlenerek, Rusça düşünmek anlamına gelen “dumat” kelimesinden isimlendirilmiştir. 450 milletvekiline sahiptir. Federal Konsül ise 178 üyelidir (senatör). Devlet Meclisi milletvekilleri dört yıl için seçilir. Fakat, Federasyon Konsülü üyeleri ise 1993 yılından bugüne üç farklı şekilde konsüle gelmişlerdir. İlk başta, senatörler halk oylamasıyla 1993 yılında doğrudan konsüle seçilmişlerdir. Aralık 1993 yılında bu seçimle birlikte aynı zamanda anayasa referandumu da yapılmıştır. Federasyona bağlı her bir bölge, konsülde yönetimin ve yasamanın başlarınca temsil edilmiştir. 1995 tarihli “Federal Konsülün Yapılandırılması” yasası ve 2000 tarihli yasayla Rusya’daki federal birimler Federal Konsülde birisi vali tarafından atanan, diğeri ise bölgesel yasama trafından seçilen iki kişiyle temsil edilmeye başlanmıştır. Bu kişilerin o bölgelerde outran kişiler olması da şart değildir. Bu kişilerin görevi, temsil ettikleri organın görevinin sona ermesiyle birlikte nihayetlenmektedir yani sabit bir dönem yoktur. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Federal Konsül, Başbakanın atanmasında hiç bir rolü yoktur. Devlet Meclisinin onayıyla Başbakan, Başkan tarafından atanır. Eğer, Devlet Meclisi hükümetin başının atanmasıyla ilgili üç adayı reddederse, Başkan; başbakanı atamaya, Meclisi feshetmeye ve yeni bir seçim çağrısı yapmaya yetkilidir. Fakat, Meclis Başkanın ihanetle suçlanması ve ceza alması ihtimaline karşı ilk yılında, olağanüstü hal süresince veya başkanlık süresinin dolmasına altı ay kala feshedilemez. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Dışişleri, acil durumlar (başkanlık emirnamesiyle olağanüstü hal veya sıkıyönetim ilanının sunulması Federal Konsülce onaylanır), silahlı kuvvetler, güvenlik işleri ve federasyon birimlerinin içişleri, Federal Konsül tarafından yönetilmesi gerekir. Federal Konsül toplantıları Moskova’da yapılır, fakat başka bir yerde yapılmasına da engel yoktur. Eğer, Başkan talep ederse başbakan, meclis sözcüsü, komite veya komisyon başkanı, en az 25 senatörle birlikte kapalı bir toplantı gerçekleştirebilir. Bu çerçevede, Rusya’nın önde gelen akademisyenleri, Rus siyasetinin hala Rus halkından ziyade elitler eliyle yürütüldüğüne işaret etmektedirler.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">Merkezi Yürütme</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Rusya Federasyonu, başkancı bir cumhuriyettir. Başkan, devletin başıdır, Federasyonu devletlerarası alanda temsil eder. Çok ilginçtir ki; Başkan, Anayasanın, insane hakları ve hürriyetlerinin kefilidir (garantör). Ayrıca, Başkan egemenlik, bağımsızlık, Rusya Federasyonunun milli birliğini korumaya da yetkilidir. Başkan, yetkili birimlerin birbiriyle etkileşimi ve işleyişini koordine etmek, Anayasa ve federal yasalara göre federasyonun iç ve dış siyasetinin belirlenmesini de sağlar. <strong>Oysa ki, anayasalar, haklar ve hürriyetler milleti oluşturan bireyler tarafından korunur, tek kişi tarafından değil. Unutulmamalıdır ki! Bir kişi her şey olamaz!</strong></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Meclisin rızasıyla, Başbakanı ve bakanları atayan Başkandır. Anayasa, Başkan yardımcısına yer vermemiştir. Bakanlar Kurulu, staratejik karar veren bir yapıdan daha çok teknik bir organ olarak hizmet vermektedir. Pratikte, Başkanın suçlandırılıp ceza alması imkansız gibi gözükmektedir. Diğer devlet görevlilerinin yanında, Başkan Merkez Bankası başkanını seçer ve Meclis onaylar, bu usül aynı şekilde başsavcı, Yüksek Mahkeme, Anayasa Mahkemesi,&nbsp; hakimleri ve başsavcıları için de geçerlidir, fakat bunları Federal Konsül onaylar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">Federal Birimlerin Yasama ve Yürütme Organları</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Anayasa, federal birimlere kendi devlet organlarını bağımsızca kurma hakkını garanti etmektedir. Bu hak ise iki şartla sınırlandırılmıştır; Rusya anayasal düzeninin temel prensiplerini ihlal etmeyen bir sistem ve federal yasayla kurulmuş olan Devlet hükümeti organlarının temsil ve yönetimi organizasyonunun genel prensiplerine uygun olmalıdır. Federasyonun etnik kökene bağlı birimleri kendi anayasalarını yapabilirler. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Federal Anayasaya göre federe birimler (şu an 85 tane) cumhuriyetçi yapıda olmak zorundadırlar. Federe birimler, federasyonun resmi dili olan Rusça yanında kendi resmi dillerini de inşa etme hakkına sahiptirler. 2004 yılından beri Başkan Putin arka arkaya yayınladığı başkanlık emirnameleriyle daha merkeziyetçi bir federal sistemin temelini atmış olduğu yapıyı geliştirmeye devam etmektedir. Son yıllarda alınan önlemlerle, etnik bölgesel federative yapı sona erdirilmeye çalışılmaktadır. 2006 yılında kurulan Kamu Dairesi (Public Chamber) ile vatandaşların devlet yönetimine katılımı ve halkın devlet kurumlarının faaliyetlerini control etmesi amaçlanmıştır. Gelecekte, Rusya’da çok ciddi hukuki reformların olacağı şimdiden söylenebilir, Rusya’nın federalizmle imtihanının devam edeceği de çok açık ve net bir şekilde ortadadır. 2002 tarihli federal vatandaşlık yasasıyla, sadece tek federal vatandaşlık kabul edilmiştir. Bu yasanın öncesinde, federe birimlerin bölgesel vatandaşlık verebileceği kabul edilmekteydi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Federal devlet ile federe birimler arasında yetki bölüşümüne bakıldığında; savunma, hukuk ve düzen, vergi toplanması yetkisi tamamen federal hükümete aittir. Çevre güvenliği, yüksek öğretim ise federal ve bölgesel yönetimin ortak kontrolündedir. Sağlık, ve kültür alanları ise federal, bölgesel ve yerel yönetimin ortak alanına girmektedir. Sosyal yardım ise bölgesel yönetimin kontrolündedir. Yerel yönetimler ise orta öğretim, resmi kayıt ve ev hizmetlerinden sorumludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="background-color:white">Varılan Sonuçlar</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="background-color:white">Rusya’nın çok parçalı etnik yapı içinde 1918 öncesi üniter devlet yapısına dönme çabalarının çok da başarılı olacağını söylemek mümkün gözükmemektedir. Siyasi bir federalizm, mali bir federalizm olmadan gerçekleştirilebilir mi? Asıl sorulması gereken sorulardan birisi bu olsa gerekir. Mali bir federalizm, siyasi bir federalizmin öncüsü olabilir mi? Yüksek seviyede yerel ve bölgesel mali özerklik sağlanırsa, bunun neticeleri ne olabilir? Moskova yönetiminin aşırı şekilde merkezileştirilmiş bir federalizm yapısıyla neredeyse üniter devlet denilecek bir sisteme yönelme çabası ve gayretleri, Rusya’yı hangi mecraya sürükleyebilir? Federal hukukla bölgesel hukuku yeknaksaklaştırma gayretleri, yakın bir gelecekte hangi tepkilere sebep olabilir? Kırım meselesi, Moskova idaresince orta ve uzun vadede nasıl çözümlenecektir? Etnik federe birimlerin başındaki yöneticilerin Moskova’ya hizmet ettiği algısı nasıl değiştirilebilir? Din adamlarının Moskovanın amaçlarına göre tayin edilmesinin sağlandığı iddiaları nelere sebebiyet verebilir? Rus Anayasa Mahkemesinin hukukun üstünlüğünden daha ziyade federalizmi merkezileştirme yönünde vermiş olduğu kararlar, yakın zamanın Rusyasını nasıl şekillendirecektir? Güçlü bir Başkan mı yoksa uzlaştırmacı bir Başkan mı, Rusya’nın dertlerine derman olabilir? Netice olarak, Rusya ile ilgili pek çok soru yakın bir gelecekte Türkiye’yi ve yakın coğrafyamızı etkileyecek gibi gözükmektedir. </span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 17 Dec 2025 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/yeni-anayasaya-dogru-rusya-baskanci-hukumet-sistemi-1765788053.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Beraat etmek mi zor, etmemek mi?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/beraat-etmek-mi-zor-etmemek-mi-12229</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/beraat-etmek-mi-zor-etmemek-mi-12229</guid>
                <description><![CDATA[9 yılı aşan zaman sonra gazeteciliğin beraat etmesi açısından mutluYum. Ama bu süre boyunca tutuklu olanları düşünce sevinemiyor insan. Dün mahkemede bir kez daha söyledim; "ben artık kendim için değil çoçuklarım ve tüm çocuklar için adil, özgür ve demokratik bir Türkiye için beraat istiyorum". O günler için mücadeleye devam...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün,1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin kabul edildiği gün. Ve o tarihten bu yana her 10 Aralık'ta İnsan Hakları Günü’nü kutluyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aşağıdaki satırları sahip olduğum <strong>“İnsan Hakları Hukukuz Uzmanı”</strong> titri ile değil, 9 yılı aşan bir dava sonucunda beraat eden bir<strong> gazeteci</strong> olarak yazıyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Her şey 30 Ağustos 2016 sabahı saat 05.50-06.00’de evin kapısının ısrarlı çalması ile başladı.</span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Gelen sütçü değildi.</span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Peş peşe eve giren polisler evde küçük iki çocuğun varlığına aldırmadan evi büyük bir aramadan geçirdiler. Ne, ne aradıklarını ne de neden evde olduklarını söylediler. Evi baştan sonra taradılar. Ne aradıklarını ben bilmiyorum ama onlar biliyordu. Bana söylemediler. En uzun zamanı çalışma odasında o tarihlerde, 3 bin 200 civarında (şimdi 4 bin 100) kitabı tek tek incelerken harcadılar.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O süre içinde beni telefondan uzak tuttular, neden sonra “terör örgütüne yardım” suçlamasıyla gözaltına alınacağım bilgisini verdiler. O dönem CHP Beyoğlu İlçe Başkanı olan komşumuz İnan Güney, eve geldi tüm bu sürede olanlara şahitlik etti ve saat 07.20-7.30 gibi iki polisin kolları arasında evden çıktığımda kızgınlığını fotoğraf çekip sosyal medyada paylaşarak gösterdi İnan Başkan. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/1.jpg" style="height:558px; width:431px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">4 gün süren ama bana yıllar kadar uzun gözaltı sonrası 2 Eylül 2016 sabahı Çağlayan Adliye’sine sevk. Önce savcılık sorgusu sonra tutuklama istemiyle mahkemeye sevk ve sabah karşı 04.00 tutuklama kararı. Sevdiklerimize 5 dakikalık veda ve önce Şişli Etfal Hastanesi sağlık kontrolü ve güneşin doğumu eşliğinde İstanbul’un bilmediğimiz yeşillikler arasında Silivri’de 07.03’de son bulan yolculuk. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Polisler bizi Silivri 9 No’lu Cezaevine teslim ettiklerinde tarih 3 Eylül 2016 Cumartesi ve 07.30 idi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Haftasonunu geçirdiğim Karantina koğuşunda, bilmediğimiz dünyaya alışmak kadar “neden buradayım” sorusuna polis, savcılık ve mahkeme safahatinde bana sorulan soruları ve verdiğim rutin cevapları düşündüm. </span></span></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesleğin; gazeteciyim.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu yazıyı sen mi yazdın; evet. </span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu başlığı neden attın; yazının içeriğini iyi anlattığını düşündüğüm için.</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazıdaki ara başlık ne anlama geliyor; yazının o bölümünün özeti. </span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplantılara katıldım mı; evet gazeteci olarak katıldım, haber yaptım ve haberlerde yayınlandı. Benim gazeteci olarak katıldığım toplantılara iktidarın bakanları, milletvekilleri konuşmacı, müzakereci olarak katıldı. Hatta bazı milletvekili ve bürokratlar ud, saz çalıp şarkı söylediler. Onlardan birinin bugünün MİT Müsteşarı İbrahim Kalın olduğunu hatırlatmak isterim. Ki bunlar suç değildi.&nbsp;</span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bank Asya’da şu dönem hesap açtın mı; hayır. </span></span></em></p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu dönemde abonelik iptal ettin mi; hayır.</span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bunları zihnimde defalarca geçirdim haftasonunda. Açık bir tuhaflık denizine atılmış ve orada yüzme öğrenmeye zorlanmıştım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk ziyaretçim CHP Milletvekili <a href="https://x.com/veliagbaba">Veli Ağbaba </a>olmuştu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">SUÇLAMADA TERFİ EDİYORUM</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nihayet karantinadan kurtulmuş B Blok 1 Koridor 10 No’lu koğuşa transfer edilmiştik. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci ziyaretçim şimdi CHP genel Başkan Yardımcısı olan <a href="https://x.com/MSTanrikulu">Sezgin Tanrıkulu</a>. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ağbaba da, Tanrıkulu da anlattıklarımı şaşkınlıkla dinleyip teselli ettiler. Tabi ben ağlamalarımı yazmıyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O koğuştan çıkıp, duruşmaya çıkmam tam 210. Günde oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tutukluluğumun 138. Gününde hazırlanan iddianame beni, terör örgütüne yardımdan örgüt üyeliğine terfi ettirmişti. Hem de aynı delillerle yani gazetecilik faaliyeti olan yazılar ve konuşmalarla. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">5 gün boyunca her sabah 7.15’de çıktığım koğuşa gece 22.30-23.00 gibi dönüyorduk. Tahliye olma heyecanı ile o ring arabasının tel örgülü camında ayakta sabah ve akşam İstanbul’u izlerdim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">5 gün 31 Mart 2016’de savcılık;<strong> “yattığım süre”</strong> ve <strong>“suç vasfımın değişebileceği”</strong> gerekçesi ile tahliyemi istedi. Mahkeme buna uydu ve tahliyeme karar verdi, saat 16.20-25’de çıktı bu karar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Silivri’ye tahliye umudu ile dönüp eşyalarımızı, kitap ve notlarımızı siyah çöp torbaya koyduk, tahliyeyi beklerken; hakkımda yeni haberleri okuyorum TV’de alt yazılarında. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve gece 23.30 tahliye için demir kapı açıldı. Gerçekten tahliye oldum. Kimliğimi, emanetteki paramı bile verdiler. 23.50 gibi beyaz bir minibüse bindirilip çıkarıldım elimde siyah çöp torbası Silivri’den. Çıkış kapsında ailemize, sevdiklerimize değil polise teslim ettiler beni. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir bilinmezin içinde yaşıyordum son 2-3 saati, yaşamak denirse. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önce Haseki Hastanesi, sonra Vatan Emniyet bu kez gerçekten geçmeyen 14 gün. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/f0e7767c-000d-4ff6-a5d9-ed46ad0fbc02.jpeg" style="height:800px; width:576px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">BİR TERFİ DAHA...</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne olmuştu 16.20’de hakkımda verilen tahliye sonrası. Sosyal medya mahkemesi devreye girmiş ve geride kalan 7 ayda bulunamayan deliller bulunmuş ve bu kez hakkımda 00.50-00.51’de <strong>“Anayasal Düzeni Ortadan Kaldırmaya Teşebbüs Etme” ve “Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini Ortadan Kaldırmaya veya Görevini Yapmasını Engellemeye Teşebbüs Etme” (TCK 309. ve 312. Madde) suçlamalarıyla yeni bir soruşturma açılmıştı.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savcılık iddianamede ile beni örgüte yardım etmekten örgüt üyeliğine terfi ettirmediği yetmezmiş gibi bu kez gece yarısı açılan soruşturma ile bu kez iki kez ağırlaşmış müebbet istiyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnanılmaz ama gerçek. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve ben bütün bunları sadece yazı yazar ve konuşarak başarıyorum. Elimde kalem ve ağzımdaki dilimle. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dile kolay. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">14 Nisan 2017’da 19.30 gibi çıktığımız hakim kısa süren ama çok kısa süren bir yargılama sonrası tutuklama kararı verip, oturduğu döner koltuğu ters çevirip tam arkasındaki kapıdan çıktı. Biz ilk kurbanıydık o hakimin. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kez karantina koğuşumuz Metris idi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bana kalırsa 16 Nisan 2017’da gerçekleşecek Anayasa Değişikliği Referandumuna “hayır” oyu kullanmamı engellemek için Silivri değil Metris’e gönderdiler.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama Metris’te kaldığım koğuşun duvarında şu yazıyı görmek için bile değerdi orada misafir olmak; <strong>“HER İNSAN BİR HAYAT&nbsp;</strong></span></span><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">SEÇER, SEÇTİĞİ HAYATIN BEDELİNİ ÖDER”.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazı yaşadığım tüm iç sorgulamaların sonu oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Referandumda evet çıkmış ve Silivri yolu gözükmüştü. 17 Nisan 2017 12.15’de Metris’ten bir kez daha Silivri’ye göç başlamıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3 Eylül 2016 sabah 07.03’de girdiğimiz kapıdan bu kez 17 Nisan 2017’de 13.30 gibi girdik. Artık tanışık olduğumuz memurların muzip gülümsemeleri arasında; foto çekimi, parmak izi ve iç çamaşırı kalana kadar çıplak denebilecek arama ve 17 gün günce ayrıldığımı B Blok 1 Koridor 10 No’lu koğuşa tekrar girdik. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanki zaman durmuş gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">17 gün sonra girdiğimiz koğuşta hiçbir değişmemişti. Sanki oradan 5 dakika önce doktor kontrolüne gidip dönmüşüm gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buraya gelişimiz 31 Mart gecesi yarısı açılan soruşturmadan belliymiş gibi. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3 HAFTA SONRA SEVDİKLEİRMİZ GÖRMEK AMA CAMLAR ARKASINDA </span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve 21 Nisan 2017 Cuma 13.30’da (koğuşum değişmediği gibi görüş günü ve saati de değişmemişti. Bu kadar tesadüf ancak tercihle mümkün olur derler) tam 21 gün sonra gördüm sevdiklerimi, ailemi. Yani...</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada şunu ifade etmem izin verin; 17 Nisan 2017’de yeniden girdiğim koğuşta hem örgüt üyesi olma suçlamasıyla 22.5 yılla hem de anayasal düzeni değiştirmek ve hükümeti ortadan kaldırmak suçlamasıyla iki kez ağırlaştırılmış müebbet suçlaması ile yargılanan bir gazeteciydim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günler haftalar birbirini kovaladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">18 Haziran 2017’de iki kez ağırlaştırılmış müebbetle suçlandığım davanın iddianamesi geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örgüt üyeliği suçlaması ile aynı idi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynın delillerle iki defa yargılama olmaz hukuk kuralına uygun olarak bir fark vardı. İlk iddianamede 4 ay geriye giden telefon araştırması yeni iddianamede 10 yıl geriye gidiyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki ne çıktı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiç. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim 27 Temmuz 2017 ya da 28 Ağustos 2017’de yapılan duruşmada iki iddianame birleşti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki neden yeniden tutuklanmıştım, neden 14 gün Vatan’da 7 ayın üzerine 7 ay daha Silivri’de konuk olmuştum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sürede AİHM hakkımda haksız tutuklama ve uzun tutukluluk süreci ile ilgili Adalet Bakanlığı’ndan savunma istemiş, bakanlığın savunmayı vermesine 3-4 gün kala 24 Ekim 2017’de tutukluluğumun 421. Gününde tahliye edilmiştim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">BAŞLADIĞIMIZ YERE DÖNMEK </span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tahliye edilmiştim ama dava sürüyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Korkarak da olsa yeniden yazamaya başladım. Sonuçta bildiğim şey yazmaktı, konuşmaktı. Yazı yazdım, TV programı yapmaya başladım. Sonuçta çivi çiviyi söküyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nihayet 18 Şubat 2018; “son sözüm Fenerbahçe” ile biten savunmamda karar verdi mahkeme. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki kez ağırlaştırılmış müebbetten (TCK 309. Ve 312’den) yani iki kez idam edilmekten beraat etmiştim. (Neden 14 gün Vatan’dan gözaltında tutulmuş, 7 ay daha Silivri’de tutuklu kalmıştım?)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Terör örgüt üyeliğinden de (TCK 314/2) bir anlamda beraat almış ve Silivri’de kaldığım 14,5 ay göz önüne alınmış olsa gerek TCK 220/7 yani terör örgütü üyesi olmamakla birlikte yardım etmekten 2 yıl 1 ay (istinaf bu cezayı sonradan 1 yıl 13’a çevirdi -5 gün avantaj sağladı bana-) ceza aldım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani 3 Eylül 2016’da tutuklanma gerekçem ile 18 Şubat 2018’de verilen ceza gerekçisi aynı idi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki neden arada onca acı yaşatıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kararı önce istinaf sonra yargıtay onayladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karar istinafta onaylanınca 2-3 günlüğüne girdiğim Silivri’de keyfi uygulama yüzünde ancak 45. Günde çıkabildim ki, o da ayrı bir yazı konusu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabi bu süreç içinde önce AİHM sonra AYM, uzun tutukluluk sürem ve haksız tutuklama nedeniyle Türkiye’yi mahkum etti. Hakimlerin verdiği bu kararlardan dolayı, bu tazminatları benim ve bu satırları okuyan sizlerin vergisinden alarak bana ödedi devlet. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak 23 Kasım 2018’de gönüllü girdiğim Silivri’den ancak 4 Ocak 2019 akşamı 19.25’de tahliye oldum sürpriz biçimde. Cebimde beş parasız, müvekkilini görmeye gelen avukattan (kartını almadığım için hala borçluyum ona)&nbsp; 200 TL borç alarak Silivri’de İstanbul’a döndüm. </span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">YANLIŞ KARAR BU KEZ AYM’DEN DÖNDÜ</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">30 Ağustos 2016’dan 2025 Haziran ortasına kadar geçen uzun zamanda davayı unutmuş değişen hayatımı yeniden kuyrmaya çabasındayken avukatım Kerem Altıparmak AYM’nin yerel mahkemenin verdiği, İstinaf ve Yargıtay’ın onayladığı terör örgütü üyesi olmamakla birlikte yardım etmek suçlamasıya verdiği 1 yıl 13 aylık cezayı, esasa girip Anayasa’nın 26 Madde’si <strong>(Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar)</strong>&nbsp;ve 28. Madde’si <strong>(Basın hürdür, sansür edilemez.&nbsp;Basımevi kurmak izin alma ve malî teminat yatırma şartına bağlanamaz)</strong> gerekçesi ile bozduğunu bildirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk duruşma 14 Ekim 2025’de gerçekleşti ve mahkeme son savunmamızı almak üzere duruşmayı 9 Aralık 2025’e erteledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/2.jpg" style="height:492px; width:505px" /></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">KENDİM İÇİN DEĞİL ÇOCUKLARIM İÇİN BERAAT İSTEDİM </span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun bir son savunma hazırladım ama mahkeme huzuruna çıktığımda; </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bu dava benim için;</span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aldığım cezanın fazlasını yatmış olarak bitmiştir. </span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Memnu haklarımı iade aldığım ve sicil kaydımın arşive kaldırıldığı bitmiştir. </span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">9 yılı aşmış süre açısından benim için bitmiş, kapanmış davadır. </span></span></strong></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün sizden kendim için değil çocuklarım için, onlara onur duyacakları bir geçmiş bırakmak için beraat istiyorum dedim.”</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunları söylerken aklımda hep, Silivri’den Özgürlüğe kitabımdaki çocuklarıma yazdığım şu satırlar vardı; </span></span></p>

<p><strong><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Her ikinize de arkadaşlarınız yıllar sonra benim mesleğim yüzünden belki şu soruyu soracaklar: “O zor günlerde, ülke dönüşürken senin baban ne yazdı, ne söyledi, siyaseten nerde durdu?” </span></span></em></strong></p>

<p><strong><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu ya da benzer soruları soracaklar, çünkü tarihte böyle olmuş hep. Örneğin Fransa’da İkinci Dünya Savaşı ve 68 Mayıs’ı konusunda çocuklar, torunlar babalarına dedelerine şu kritik soruyu sormuşlar: “Baba sen o zamanlarda hangi taraftaydın?” İkinci Dünya Savaşı’nda (1939-1945) doğru taraf Jean Moulin idi, De Gaulle idi, belki de Komünist Parti’ydi. Doğru yer direnişçilerin safıydı. Sayıları azdı, azınlıktaydılar. 68 Mayısı’nda doğru yer, Cohn- Bendit (Kızıl Dany) ile birlikte polislere kaldırım taşı atan saflardı. Yanlış yer ise André Malraux ile ihtiyar-gerici rejimini destekleyenlerin yanıydı. Ve siz bu tür sorulara cevap verirken içiniz rahat olacak. Arkadaşlarınıza şunu söyleyebileceksiniz: “Babam o günlerde iktidara karşı tavır aldığı için cezalandırıldı. Baskıya, zulme, otoriterleşmeye, hukuksuzluğa, keyfiliğe karşı hakkın hukukun yanında oldu. Devletin mağdurlarının yanında durdu. Demokrasiyi, özgürlüğü, eşitliği ve adaleti savundu. Hatta bunun için tutuklandı. Silivri Cezaevi’nde kaldı. Onun yokluğunda biz gecelerce rüyalarımızda ‘baba’ diye sayıkladık.”</span></span></em></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">BU BENİM DEĞİL ÇOCUKLARIMIN BERAATİ</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dün 25. Ağır Ceza Mahkemesi beni değil çocuklarımı breaat ettirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben kendimden çok onlar adına mutluyum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü gazeteciliğin suç olmadığını tescil etti mahkeme sadece benim için tüm gazeteciler ve özgür, adil, demokratil bir Türkiye hayali olanlar için. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hepimiz için umut olmalı. <strong>Çünkü yaşıyorsak; hep umut vardır.&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geri dönüp baktığımda aklıma hep şu soru geliyor; "Bütün bu süreçte pişmanlığın var mı?"</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet dostum<a href="https://x.com/fpolat69"> Fatih Polat'ı</a>n bu sorusuna verdiğim cevap hala aklımda; <a href="https://www.evrensel.net/haber/331363/aksoy-pisman-oldugum-tek-sey-muslum-babayi-gec-kesfetmek"><strong>"Pişman olduğum tek şey Müslüm Babayı geç keşfetmek"</strong></a>.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tahmin&nbsp;edersiniz bu satırları yazarken de fonda çalan Müslüm Gürses.&nbsp;</span></span><br />
<span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/4.jpg" style="height:600px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son vermek, bitirmek değil. Bir ara, bir es.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hayatımızın her gün biraz daha zorlaştığı bu dönemde gelen beraat, çocuklarım adına teselli olsa da;&nbsp;gerçekler gazeteciler için hala zor ve zorlaşmaya devam ediyor.&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 10 Dec 2025 00:15:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/beraat-etmek-mi-zor-etmemek-mi-1765347520.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Devlet Murat Arslan’dan ne istiyor?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-murat-arslandan-ne-istiyor-12189</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-murat-arslandan-ne-istiyor-12189</guid>
                <description><![CDATA[Soruyu bir kez daha, bu kez daha genel bir yerden sormaktır: Devlet, vatandaşlarından ne istiyor: Korkan tebaa mı, hakkını arayan yurttaş mı? Murat Arslan dosyası, bu soruya verilen cevabın aynasıdır. O ayna kırılmadan, ne yargı bağımsızlığından ciddi biçimde söz edebiliriz, ne de adalet duygusunu gerçekten onarabileceğiz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">San Francisco’da bir yoğun bakım odasında genç bir delikanlı hayata tutunmaya çalışıyor. Adı Yiğit.&nbsp;Amerika’da bilgisayar mühendisliği okuyan, 20 yaşında pırıl pırıl bir öğrenci.&nbsp;Bir motosiklet kazasından sonra makinelere bağlı, ailesinin dualarına emanet. Oysa o odada bugün bulunması gereken bir başka kişi daha var: Babası. Türkiye’de, Sincan Cezaevi’nde dokuzuncu yılını dolduran bir hâkim: YARSAV’ın son başkanı, Vaclav Havel İnsan Hakları Ödülü sahibi Murat Arslan.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İki kıta, on binlerce kilometre ve araya örülmüş kalın bir duvar;Devletin, bir hâkimle inatlaşmasının duvarı. Soruyu sormanın vakti çoktan geldi:&nbsp;Devlet Murat Arslan’dan ne istiyor?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir hâkimi susturmak için kaç yıl yeter?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Murat Arslan, yıllarca Anayasa Mahkemesi raportörü olarak çalışmış, ardından Türkiye’deki bağımsız hâkim-savcı örgütü YARSAV’ın başkanlığını yapmış bir hukukçu. YARSAV, darbe girişiminden sonra çıkarılan bir KHK ile kapatıldı; binlerce hâkim ve savcıyla birlikte Murat Arslan da 2016 Ekim’inde gözaltına alındı ve tutuklandı. Bugün hâlâ Sincan’da. Hakkındaki hüküm, “FETÖ/PDY silahlı terör örgütü&nbsp;yöneticiği”. Yerli ve yabancı birçok hukuk örgütü, bu davanın delil yapısından yargılama usulüne kadar, siyasi nitelik taşıdığını, mahkûmiyetin ağır ve temelsiz olduğunu defalarca dile getirdi. Türkiye Yargıçlar ve Savcılar Derneği YARSAV’ın kapatılması ve başkanının terör suçlamasıyla cezalandırılması, Avrupa’daki meslektaş örgütleri tarafından da yargı bağımsızlığına yönelmiş sembolik bir saldırı olarak tarif edildi.&nbsp;Medel (Demokrasi ve Özgürlükler için Avrupalı Hakimler)’den Judges for Judges (Hakimler için Hakimler)’a kadar Avrupa’da ne kadar hukuk örgütü varsa, yaptıkları açıklamalarda aynı şeyi tekrarladılar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arslan’a verilen ceza on yılı aşkın; Yargıtay da bu kararı onadı. Yani devlet, formel olarak ne istediğini söylüyor: “Seni toplumdan on yıldan fazla süreyle yalıtmak istiyorum.” Ama gerçekte ne istiyor? Yalnızca bir insanı, bir hâkimi mi cezalandırıyor; yoksa bir kurumu, bir zihniyeti, bir ihtimali mi?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">YARSAV’ın “suçu”: Bağımsız yargı ihtimali</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">YARSAV, Türkiye’de yargının yürütmeden bağımsızlığı için sözünü esirgemeyen, liyakati, hukukun üstünlüğünü, kuvvetler ayrılığını savunan bir meslek örgütüydü. Uluslararası yargıç örgütlerine üyeydi, Avrupa’da muhatapları vardı, kısacası “dünyaya kapalı” bir yargı yerine, evrensel standartlarla konuşan bir yargıyı savunuyordu.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam da bu yüzden, 15 Temmuz sonrası büyük tasfiyede sembolik hedef hâline geldi. On binlerce kamu görevlisi,&nbsp;beşbinden fazla hâkim ve savcı mesleğinden edildi; binlercesi tutuklandı. YARSAV ise bir KHK ile tabeladan silindi.&nbsp;Devlet, böylece bir mesaj verdi:&nbsp;“Yargı içinde bağımsız bir örgütlülük kurarsan,&nbsp;yalnızca&nbsp;kariyerini değil, özgürlüğünü&nbsp;de&nbsp;kaybedersin.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Murat Arslan’ın kişisel hikâyesi, bu mesajın en sert ve en görünür örneği hâline getirildi. Boşuna değil, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi ona 2017’de Vaclav Havel İnsan Hakları Ödülü’nü&nbsp;verirken, gerekçede Arslan’ın “hukukun üstünlüğü ve insan hakları için verdiği mücadele” vurgulandı. Dolayısıyla Devlet’in Murat’tan “istediği” şeyin ilk&nbsp;maddesini&nbsp;herhalde şöyleyazabiliriz:&nbsp;Bağımsız yargı ihtimalinin gözünü korkutmak.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci istek: Korkunun kurumsallaşması</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Türkiye’de bir hâkim kürsüsünde oturup, önüne gelen bir ifade özgürlüğü davasında, bir hak savunucusunun yargılandığı dosyada ya da bir siyasi davada, “Ben bu kararı gerçekten hukuka göre mi veriyorum, yoksa başıma bir şey gelir mi?” diye düşünmeden hüküm kurabilmek kaç kişiye nasip&nbsp;oluyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Binlerce hâkim ve savcı, hiçbir bireysel delile dayanmadan, yalnızca listelerde adları geçtiği için mesleklerinden edildi; bazıları tutuklandı, bazıları ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Böyle bir ortamda Murat Arslan gibi isimlerin içerde tutulması, yalnızca onların değil, içeride kalanların da zihninde sürekli çalan bir alarm gibi çalışıyor. Murat’ın cezaevinde hakkı olmasına rağmen ne şartlı tahliyeden ne de denetimli serbestlikten yararlandırılmadan hala tutulu bulundurulması, yalnızca Murat’a değil, kürsüde görev yapan hakim-savcılara da açık bir mesaj niteliğinde.&nbsp;İşte Devlet’in ikinci “isteği” burada ortaya çıkıyor: Korkuyu bireysel değil, kurumsal bir refleks hâline getirmek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yargı mensupları, temel hakları korumak için değil, başlarına gelecekleri hesaplamak için içgüdü geliştiriyor. Bu da hukukun ruhunu bozuyor. Kanun metinleri aynı kalsa bile, uygulamanın omurgası kırılıyor. Çünkü&nbsp;aslında&nbsp;herkes, Murat Arslan’ın hücresine atılan bakışlarla karar veriyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncü istek: Unutma ve sessizlik</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki, bu kadar uluslararası tepkiye, verilen insan hakları ödüllerine, yazılan raporlara rağmen neden hâlâ içeride?&nbsp;Burada&nbsp;da&nbsp;Devlet’in üçüncü isteği devreye giriyor:&nbsp;Murat Arslan’ın unutulması.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzun tutukluluk ve uzun cezalar, yalnızca fiziki özgürlüğü değil, hafızayı da hedef alır. İnsanlar ilk yıllarda konuşur, kampanyalar düzenler, yazılar yazar. Zaman geçtikçe gündem değişir, yeni krizler doğar, yeni isimler hapse girer. Eski dosyalar “kader mahkûmu” muamelesine mahkûm edilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa Murat Arslan dosyası, bireysel bir kader değil, Türkiye’de yargının ne hâle getirildiğinin röntgen filmidir. Bu film yırtılıp atılmak istendiği için Murat içeridedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte bu yüzden, bugün San Francisco’daki yoğun bakım odasında baygın yatan Yiğit’in yanında olamayan bir babanın hikâyesi, yalnızca bir aile dramı değildir. Bu, devletin “sessizleştirme stratejisinin” insanî maliyetidir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir babanın yokluğu: Ceza politikasının aynası</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hiçbir ceza hukuku sistemi, adalet iddiasını yalnızca “fail–fiil” üzerinden kurmaz; cezalandırmanın insanî sonuçlarını da en azından tartışır. Ağır hastalığı olan yakınını görmek için cezaevinden izin alan hükümlüler, dünyanın birçok hukuk düzeninde istisnai de olsa mümkün. Çünkü orada devlet, “Her şeye rağmen insan kalmalıyım,” der.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de ise tam tersine, insanî olan, siyasî olana feda ediliyor. Murat Arslan’a yönelik muamelenin sertliği, oğlunun geçirdiği kazaya rağmen hâlâ telafi edici hiçbir adım atılmaması, cezanın “amaç” olmaktan çıkıp&nbsp;intikama&nbsp;dönüşmesinin işaretidir.&nbsp;Oysa devletin ceza hukuku, intikam için değil, adalet için vardır. Adalet ise kişiselleştirilmiş kin üzerinden değil, evrensel ilkeler üzerinden yürür: Masumiyet karinesi, kanunilik, orantılılık, bağımsız ve tarafsız mahkeme gibi ilkeler…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Murat Arslan davasında, bu ilkelerin tek tek nasıl ihlal edildiğini, uluslararası hukuk örgütlerinin raporları uzun uzun anlattı.&nbsp;Buna rağmen dosya, “terör” etiketiyle paketlenip rafa kaldırıldı. Şimdi, aynı etiket, bir babayı oğlunun yoğun bakım kapısına kadar götürebilecek en temel insanî jesti bile “risk” saydırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Asıl soru: Devlet bizden ne istiyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Devlet Murat Arslan’dan ne istiyor?” sorusu, aslında bir başka soruya bağlanıyor:&nbsp;Devlet bizden ne istiyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şunu mu istiyor: “Yargı bağımsızlığından söz etmeyin, hâkim–savcı örgütlenmesini aklınızdan bile geçirmeyin, uluslararası hukuk diyerek ağzınızı açmayın?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yoksa şunu mu: “Haksızlıkları görseniz bile, konuşmayın, yazmayın, unutun; unutamıyorsanız da susun?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer cevap buysa, bu yalnızca Murat Arslan’ın değil, bu ülkenin tüm yurttaşlarının meselesidir. Çünkü hukuk, bir gün hepimize lazım olacak. Bugün Sincan’da bir hâkimin, yarın başka bir cezaevinde bir gazetecinin,&nbsp;siyasetçinin,&nbsp;öbür gün herhangi bir vatandaşın başına gelen haksızlık, aynı yargı politikalarının ürünüdür.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir çağrı: Devletin asıl gücü intikamda değil, adalette</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">San Francisco’daki hastane odasından yükselen sessizlik ile Sincan’daki koğuşun sessizliği, aslında aynı soruyu,&nbsp;“Bu kadarına gerçekten gerek var mı?”&nbsp;sorusunu&nbsp;fısıldamakta…&nbsp;Devletin gücü, bir hâkimi yıllarca hapiste tutabilmesinde değil, eleştiriye, bağımsız yargıya, örgütlü meslek dayanışmasına tahammül edebilmesinde ölçülür. Murat Arslan dosyası, Türkiye’nin bu sınavdan şimdilik sınıfta kaldığını gösteriyor, ama sınav bitmiş değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devletten beklenen, Murat Arslan’dan “itaat, korku, suskunluk” çıkarmak değil; adaletle yüzleşmesidir. Bu yüzleşme, hem yargı bağımsızlığının asgari koşulu, hem de bugün dünyanın başka bir ucunda yaşamla ölüm arasındaki ince çizgide duran bir çocuğun, babasının elini tutma hakkıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de en doğrusu, soruyu bir kez daha, bu kez daha genel bir yerden sormaktır:&nbsp;Devlet, vatandaşlarından ne istiyor: Korkan tebaa mı, hakkını arayan yurttaş mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Murat Arslan dosyası, bu soruya verilen cevabın aynasıdır. O ayna kırılmadan, ne yargı bağımsızlığından ciddi biçimde söz edebiliriz, ne de adalet duygusunu gerçekten onarabileceğiz.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 04 Dec 2025 00:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/12/devlet-murat-arslandan-ne-istiyor-1764668707.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hukuk eliyle Yahudilik kimliğinin inşası</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hukuk-eliyle-yahudilik-kimliginin-insasi-12172</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hukuk-eliyle-yahudilik-kimliginin-insasi-12172</guid>
                <description><![CDATA[İsrail’de ki değil, dünyanın tamamında ki Yahudilere George Washington’ın ABD’nin kuruluşunda Yahudi topluluğuna yazdıklarını hatırlatmak gerekirse; Avrupa ve Amerika’da bir grup olarak yüzyıllarca zulme uğradınız, Washington onlara şu bilgilendirmeyi de yapmıştır; hiç bir dinin takipçileri inançlarından dolayı ikinci sınıf vatandaşlar yapılamaz]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; “Küfr ile belki ama zulm ile paydar kalmaz memleket”</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>&nbsp;</strong>(Nizamü’l-Mülk-Siyasetname)</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu ülkenin son üç asrında etkisi ve etkinliği inkâr edilmeyecek şekilde açık ve net olan Yahudilik ve bu konudaki ilgili çalışmalar maalesef sağlıklı bir şekilde yapılmamış, aksine sloganvari söylemlerle konu sulandırılarak zihinler iğdiş edilmiştir. Bu yazımızda ülkemizde özellikle dindar-muhafazakâr-milliyetçi camia olarak adlandırılan kesim üzerinde ve içerisinde oluşturulmuş ve aynı zamanda hakikatten çok uzak bir şekilde takdim edilmiş olan Yahudilik meselesini sadece Siyonizme indirgeyerek ele almış olmanın eksikliğini nazara alarak konuyu incelemeye çalışacağız.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Liberal anayasacılıkta, anayasalar, milleti oluşturan değerlerin veya birden fazla topluluk varsa onların ortak değerlerini nazara alarak fertleri devletlere karşı koruyan sözleşmelerdir. Her zaman şekli bir şekilde yazılı olması da gerekmemektedir. Bu anlamda; Birleşik Krallık, İsrail ve Yeni Zelanda şekli bir anayasaya sahip değildir. Bu ülkelerde anayasal gelenek ve konvansiyonlarla anayasa hukukunun temelleri oluşmuştur. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İslam anayasacılığında ise, Kur’an-i Hakim’den kaynağını alan İslam milletlerinin anayasaları, toplumun bireylerinin huzurunu sağlayacak mekanizmaları inşa ederek adalet ve eşitliği hedef olarak belirleyen belgelerdir. Bu çerçevede Kur’an anayasaların anayasası olarak kabul edilir. İslam hukukunun esası, ferdin hür teşebbüsünü sağlayacak şekildedir. Liberal anayasacılığın nazara almadığı ve/ya bilerek görmezden geldiği insanın öbür dünyasını da bu alemde kazanması gerektiği anlayışı da İslam anayasa hukukunun öncelikleri arasındadır. İslam hukukunda, devlet insan içindir, insan devlet için değildir. Bu nedenle, İslam hukukunun mer’i olduğu bir yerde Allah ve Resulünün belirlediği ölçüler dışındaki mesela liberal kapitalist, sosyalist kriterler esas alınarak anayasacılık düzenlemeleri yapılamaz. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tekraren ifade edecek olursak, İslam anayasacılığı bahsi geçen ülkede fertlerin adalet ve eşitliğini sağlamak için icra edilir, İslam anayasacılığının temeli devleti ve yöneticileri kutsamak ve korumak gayesiyle değil, Hakkın ikamesi ve inşası içindir. Diğer bir ifadeyle, İslami anayasacılığın gayesi zulmü sona erdirmektir, Nizamü’l-Mülk’ün ifadesiyle; “zulüm devlete, nankörlük nimete zeval verir.” Bu nedenle, iktidar olmanın gayesi, millete adalet ve eşitliği getirecek işleri yapmak yoksa oligarşi ve otokrasi değildir. <strong>İslam anayasacılığının hedefi; güç ve kuvveti elinde tutan yaklaşımla (holding power approach) hukuki düzenlemeleri yapan değil, aksine her daim Hakkı nazara alarak adalet ve eşitliği gözeten devletin inşasıdır.</strong> Ayrıca, İslam hukukunda Müslümanlar devletin asli vatandaşı kabul edildiği için, tek dil ve tek millet anlayışı kabul edilemez. Liberal anayasacılık, her ne kadar bu görüşe karşı çıksa da etkin olduğu ülkelerde (ABD, Birleşik Krallık, Kanada, Fransa, Almanya, Danimarka, Norveç ve İsveç gibi) ifade ettiği eşitliği bir türlü ikame edememiş, aksine bahsi geçen ülkelere hakim olan değer yargıları veya asli etnik unsuru öne çıkaran uygulamalara devam etmiştir. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şunu da not etmek gerekirse, Batılı (kafada ve zihniyette) olan anayasa çalışmalarında özellikle son yıllarda sürekli olarak, İslam ve Müslümanlar liberal olmayan grup veya inanç olarak adlandırılmıştır. İslam hukukunun cari olduğu bir ülkede resmi olarak tek dil kabul edilebilir, fakat bu diğer dillerin yasaklanacağı anlamına gelemez. Tek millet anlayışı ise kesinlikle İslam inancına aykırıdır. İslam ümmeti tabiri ise Müslüman olanları kapsamaktadır, Müslüman devletleri değil. Kur’anın ifadesiyle, Allah insanları tanışsınlar ve ilişki kursunlar diye farklı kabilelerden, milletlerden yaratmıştır. Farklılık zenginliktir. Özetle; Şeriat yani İslam hukuku kin ve nefret için araç olamaz, onun gayesi yeryüzünde adalet ve eşitliği ikame ederek huzuru sağlamaktır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>İsrail’e Giden Yol</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İlk söylenmesi gerekeni ifade edelim: 1922 yılında Filistin, Osmanlı’ya bağlı diğer bölgeler gibi Milletler Cemiyeti tarafından Birleşik Krallık yönetimi altına konulmuştur. Diğer bölgeler bağımsızlığını kazanmıştır. Filistin ise İngiliz Manda yönetimi tarafından 1917 Balfour Mektubuna eklemlenerek Yahudiler için bir yurt, vatan olarak düşünülmüştür. 1922-1947 İngiliz manda yönetimi altında Doğu Avrupa’dan pek çok Yahudi özellikle 1930’larda Nazilerden kaçanlar gelip Filistin’e yerleşmiştir. Arap nüfusun 1937 yılında bağımsızlık için ve de göçe karşı çıkmak için başlattığı mücadele ile hem Arap tarafı hem de Yahudi tarafının devam eden bir şiddet ve kavgası başlamıştır. Birleşik Krallık Yahudi devletinin bağımsızlığını sağlamak için pek çok formül düşünmüş, en nihayetinde 1947 yılında problemi Birleşmiş Milletlere götürmüştür. 29 Kasım, 1947’de BM 181 sayılı Karar tasarısına göre (toprakların % 56, 47’si Arap devletine, % 43, 53’ü Yahudi devletine bırakılmıştı), manda yönetimi sona erdirilmiş, bir tarafı Filistinli Arap diğer tarafı Yahudi olan iki bağımsız devlet kurulmuş ve Kudüs uluslararası bir statüye kavuşturulmuştur. Ertesi yıl 1948 yılının 14 Mayısında manda yönetimi sona ermiş, David Ben Gurion tarafından İsrail Devletinin kuruluşu ilan edilmiştir. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Esasında 1947 BM 181 sayılı Karar tasarısına göre; Filistin Devleti hukuken kurulmuştur. İlginç bir şekilde hukuken kurulmuş olan Filistin devleti fiilen kurulmamış ve toprak oranlarına karşı çıkan Araplar ile İsrail savaşmıştır</strong>. Neticede İsrail’in hakim olduğu topraklar 1949 yılında yapılan ateşkes anlaşmasıyla daha da artmıştır. Günümüze gelindiğinde ise Filistinli Arapların elindeki toprak parçası hayli azalmış durumdadır. Aklımıza gelen soruyu soralım; bir devleti kurarak mücadele etmek mi yoksa devleti kurmadan mücadele etmek mi? Neticeye bakıldığında Arapların yöntemi mi yoksa Yahudilerin mücadele yöntemi mi kazanmıştır? Demezler mi kur devletini, yoluna öyle devam et!</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1948 yılında Filistin topraklarını işgal ederek kurulan [Filistinliler bu tarihten sonraki olayları Nekbe (büyük felaket) olarak adlandırmaktadır] İsrail devleti başlangıçta 600,000 kişilik Yahudi nüfusuna sahipti (O dönemde dünyada ki Yahudi nüfusunun % 10’undan daha azına tekabül etmektedir). 2004 yılı İsrail Merkezi İstatistik Kuruluşunun raporuna göre; İsrail nüfusunun % 76,4’ü Yahudi, % 16’sı Müslüman, % 2,1’i Hıristiyan, % 1,6’sı Dürzî, geri kalan % 3,85 ise sınıflandırılmamış olan, çoğunluğu Sovyet bloğuna ait ülkelerden gelmiş göçmenler, fakat hahamlık kurumlarınca Yahudi olarak kabul edilmeyen kişilerdir. 2016 yılına gelindiğinde ise İsrail’in nüfusu 10 kat artmış (68 yıl içinde) 8,5 milyona ulaşmıştır. Nüfusun % 74,8’ini Yahudiler, % 20,8’ini (1 milyon 800 bin) Araplar, % 4,4’ünü ise diğer unsurlar oluşturmaktadır. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dünden bugüne İsrail devletinin bir şekli anayasaya hala sahip olmayışı, bilinçli bir tercihin sonucu olarak gerçekleşmiştir. O da Yahudi kimliğinin dini ve laik tanımlamaları konusunda var olan çatışmadan kaynaklanmaktadır. Bugün için hala İsrail Parlamentosu (Knesset) dini-laik çatışması çözümlenemediğinden dolayı şekli bir anayasa yapmaktan kaçınmaktadır, bunun yerine, anayasa yapımını zamana yayarak adım adım gerçekleştirme (incrementalist approach) yaklaşımı sergilemektedir. Ta ki laik ve dindar Yahudiler, Yahudi kimdir sorusunun cevabında anlaşana kadar bu durumun böyle devam edeceğini söylemek büyük bir öngörü olmasa gerek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1949 yılında ilk kurulan İsrail Parlamentosu “Knesset” tek meclislidir, bir araya gelmek anlamına gelen İbranice bir kelimedir. İlk Meclis, ilk kurulduğunda Kurucu Meclis (constituent assembly) olarak adlandırılmıştır. İlk Meclis seçimi 25 Ocak 1949’da yapılmıştır. Meclis üyeleri ilk olarak 14 Şubat’da bir araya gelmiştir. İk gün sonra meclisin adını Knesset olarak değiştirmişlerdir. 1966 yılına kadar Knesset, sabit bir yere sahip olmamıştır. İsrail, parlamenter demokrasiye sahiptir. Seçimler 4 yılda bir yapılmaktadır. Her parti aldığı oy oranına göre meclise milletvekili göndermektedir. 120 milletvekili olan Knesset’de Araplar 17 milletvekiliyle mecliste yer almaktadır. Meclis her yıl iki dönem olarak, en az 8 ay çalışmaktadır. Eğer hükümet veya en az 30 milletvekili yazılı olarak talep ederse Knesset özel görüşme için bir araya gelir. Milletvekilleri meclis için ve mecliste yaptıkları çalışmalardan dolayı hayat boyu (bu konularla ilgili görevlerinden dolayı) kişisel dokunulmazlığa sahiptirler. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İsrail’in ilk Başbakanı olan David Ben-Gurion egemen bir Yahudi devleti inşa edildikten (ayrıca barış ve toplumsal güvenlik sağlandıktan) sonra anayasanın yapılacağını 1930 yılındaki bir yazısında ifade etmiştir. İlk Knesset’de ki 120 milletvekilinden sadece 16 tanesinin dini partileri temsil etmesine rağmen, Kurucu Meclis olarak seçilmiş olmasına rağmen bu Knesset seçimden 18 ay sonra 1950’de bir anayasa taslağı hazırlamayacağına karar vermiştir. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yukarıda ifade ettiğimiz üzere, bunun temelinde Yahudi kimliğinin laikliğe (dünyevi) göre mi yoksa dine göre mi tanımlanacağı tartışması yer almaktadır. Mevcut Yahudi kimliğiyle ilgili tartışmalar Avrupa’da XVIII. Yüzyılın sonlarında başlamış olan modernizme karşı dindar Yahudilik ve milli Siyonist hareketin gösterdiği reaksiyonlara kadar gitmektedir. Milli Siyonist hareket geleneksel Yahudiliği temsil eden dindar Yahudiliğe karşı çıkmıştır. Bu anlamda, Siyonist hareket Zion (Kudüs-Hz. Davut’un şehri veya Allah’ın şehri)’da kurulacak olan yeni Yahudi kimliğinin dini toplumsal olmasından daha çok siyasi-bölgesel olarak inşa edilmesi niyetinde olmuştur. Aşırıcı (fundementalist-köktendinci) Yahudiler Siyonistlerin ateist yaklaşımına karşı çıkmış, çünkü siyonizmin kendini özgürleştirme görüşü Yahudilik dinini ihlal etmekteydi, Yahudiliğe göre Yahudileri sadece Allah kurtarabilir ve İsrail ülkesine dönmelerini sağlayabilirdi. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İsrail devleti kurulmadan önce dindar Agudat İsrail Partisi lideri M. Levin kurulacak devletin hukuk sisteminin Yahudi dini hukukuna (Halaka) &nbsp;göre olmasını talep etmiştir. Dindar bir Yahudi (Orthodox Jew)&nbsp; için Halaka devletin hukukundan önce gelir. Agudat Partisi milletvekillerinden birisi 1950 yılında ilk Knesset’de anayasa üzerine konuşma yapılırken şunu ifade etmiştir: “İnsanların yaptığı bir anayasaya İsrail’de yer yoktur. Tevrat’a aykırı bir anayasa kabul edilemez, zaten eğer Tevrat’a uygun ise o da gereksizdir.” Özetle, İsrail devletine giden yolda inşa döneminde dindar, aşırıcı Yahudiler devletin her alanında Tevrat hukukunun geçerli olmasını istemişlerdir. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Devletin kuruluş aşamasında istikrarın sağlanması siyasetçileri hayli meşgul eden konu olmuştur. Bu döneme ait önemli olaylardan birisi de <strong>Altalena</strong> meselesidir. Siyonist Irgun (IZL) grubuna ait bir gemi Haziran 1948’de sağcı milisler olarak kendi özerkliklerini kurmak için silah ve askerleri sahile yanaştırdığında İsrail Savunma Kuvvetleri gemiye ateş edip batırmışlardır ve güvertede ki bazı IZL üyeleri de öldürülmüştür. Bunun üzerine yer altında faaliyet gösteren iki aşırıcı genç Yahudi grubu devletin kutsala tecavüz ettiğini söyleyerek kınamışlardır. Bu gruplar, sosyalist İsrail hükümetinin İsrail dindar Yahudiliğini yıkacağına inanmışlardı. Hatta, Şabatın ihlali olarak düşündükleri için Tel Aviv’de Cumartesi açık olan kahve dükkânlarını, restoranları ve sinema salonlarını da ateşe vermişlerdir (Brit HaKana’im grubu). Kudüs’de taksileri, kamyonları, koşer olmayan kasapları da yakmışlardır. Kadınların orduya kabul edilmesini protesto etmek için Knesset’de patlatmak için bir korku bombası hazırlarken tutuklanmışlardır (Hamachane grubu). Grup liderleri 3-12 arasında hapis cezası almışlardır. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1950 yılında İsrail’in ilk Knesset’i biraz da Jefferson modeli (Kuşaklar teorisi) anayasacılık anlayışını benimseyerek, hiçbir neslin bir sonra ki neslin elini kolunu bağlayamayacağı düşüncesiyle (doğrudan demokrasi, halk egemenliği) hareket ederek, devrimci davranmak yerine gelişimci modeli kabullenerek anayasa yazımını zamana bıraktığı görülmektedir. O dönemin kayıtlarında bazı milletvekillerinin “Yahudi nüfusunun % 5’inin seçtiği bir meclis anavatan ve bütün Yahudiler için bir anayasa yapmaya hangi yetkiyle (karar vermektedir)?” ifadesini kullandığını görmekteyiz. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anayasa yapılamayacağı anlaşıldıktan sonra, İsrailli siyasetçiler anayasal boşluğu doldurmak için Anglo-Saxon İngiliz geleneğinde yer alan bir nevi anayasal konvansiyonlarla yani Temel Yasalar yaparak çözüm arama yoluna girmişlerdir. 1958 yılında ilk Temel Yasa kabul edildi. 1992 yılına kadar 9 Temel Yasa kabul edilmiştir. Bunların çoğu hükümetin kurumsal yapılanmaları hakkında olmuştur. Bu dönemde yasalaştırma çalışmaları yapılırken dini grupların statüleriyle ilgili olarak, İngiliz Manda döneminin hukuki metinleri nazara alındığından, bu durumda Osmanlı yasalarının İsrail hukuk sistemine dahil edilmesini (özellikle Osmanlı Millet sistemi) netice vermiştir. Bugün için İsrail’de 14 dini grup resmi olarak kabul edilmektedir; Yahudiler, Müslümanlar, Rum Ortodoks, Roman Katolik, Grekoryan Ermenileri, Katolik Ermeniler, Süryani Katolikler, Keldaniler, Rum Katolikler, Marunîler, Süryani Ortodokslar, Dürzîler, Piskopos Protestanlar ve Bahaîler. İsrail demokrasisi bir anlamda bir arada yaşayarak dine dayalı grup oluşturma yaklaşımıyla; bir bölgede asli unsur olamayan iki veya daha fazla topluluğun ortaklaşa hareket etmelerini öneren uzlaşmacı (consociationalism) bir model görüntüsü sergilemektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>İsrail Yüksek Mahkemesi</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İsrail’de laik ve dindar Yahudiler arasındaki Yahudi kimliğiyle ilgili tartışmalar çok ciddi bir şekilde devam ederken, pek çok Yahudi hukukçu ve özellikle köktendinci Yahudiler, dindar Yahudiler İsrail Yüksek Mahkemesinin diğer Batı demokrasilerinde olduğu gibi liberal-laik Yahudi görüşünü destekleyen bir merkez olduğu kanaatini taşır hale gelmiştir. Bundan dolayı, İsrail Yüksek Mahkemesi eski başkanı Aharon Barak, İsrail’in parlamenter demokrasiden anayasal demokrasiye geçiş yaptığını ve bu nedenle Yüksek Mahkemenin rolünün değiştiğini ifade etmiştir. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Esasında Knesset, Yüksek Mahkemeye yargısal denetim yetkisini açıkça vermemiştir. Fakat Barak’ın verdiği kararlarla (ABD Yüksek Mahkemesinin başlangıçtaki hakimlerinin yargısal denetimi inşa ederken yaptıklarına benzer şekilde), özellikle 1995 yılında Mahkemenin Başkanı iken <em>United Mizrahi Bank v. Migdal</em> kararında 500 sayfayı aşan sunumuyla Mahkemenin “anayasal manifestosu” nu yazmıştır. Bu kararla, Knesset ile Yüksek Mahkeme arasında tansiyon artmış ve İsrail’in anayasal problemleri daha karmaşık hale gelmiştir. Yüksek Mahkemenin verdiği bazı kararlardan dolayı Knesset Temel Yasalarda ekler veya değişiklikler yapmak zorunda kalmıştır. Fakat, Knesset yasamanın üstünlüğünü korumak adına 1982 tarihli Kanada Haklar Şartı’nda ki gibi Mahkemenin kararını yasama organı işlemiyle 5 yıl boyunca askıya alma (tekrar yenilenebilir) hükmüne benzer bir düzenleme yapmıştır. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugünün İsrail’inde Yüksek Mahkeme liberal-laik vizyonun koruyucusu, Knesset ise dini partilerin alanında dini korumaya devam ediyor gözükmektedir (etnik demokrasinin koruyucusu). Aşırı dindarlar, Yüksek Mahkeme ve hakimleri için, “yargısal diktatörlük”, “İsrail’in zalimleri” ve İsrail’in Nazileri” gibi tabirleri kullanmaktan kaçınmamışlardır. Hakim Barak kendisi için defalarca yapılan ölüm tehditlerinden sonra koruma altına alınmıştır. Aslında, Barak’ın amacı Batının demokratik prensipleriyle Yahudilik değerlerini eşitlemeye çalışmaktır. Barak’a göre İsrail devletinin değerleri Halaka ruhunu taşımamalı ve İsrail devleti Yahudi hukuku ile tanımlanmamalıdır. Bu hadiselerin neticesi olarak 2001 yılında anayasa konseyi kurulması veya anayasa mahkemesi kurulması için verilen iki yasa teklifini Knesset reddetmiştir. Görünen o ki; bazıları için yazılı olmayan bir anayasanın yokluğunun neticesi olarak Yahudilik ve demokrasi arasındaki dengeyi sağlamak görevi yargıya kalmış gibi gözükmektedir. Özetle, İsrail toplumu din ve liberal demokrasi arasındaki kültür savaşlarına tanıklık ederek yoluna devam etmektedir. </span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Sonuç Yerine</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Esasında sadece İsrail’de ki değil, dünyanın tamamında ki Yahudilere George Washington’ın ABD’nin kuruluşunda Yahudi topluluğuna yazdıklarını hatırlatmak gerekirse; Avrupa ve Amerika’da bir grup olarak yüzyıllarca zulme uğradınız, Washington onlara şu bilgilendirmeyi de yapmıştır; hiç bir dinin takipçileri inançlarından dolayı ikinci sınıf vatandaşlar yapılamaz:</span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“Tolerans, artık bir grup hazlarını yaşarken diğerinin ise tabii haklarını yaşadığı şeklinde konuşulmamaktadır. ABD Hükümeti ne mutlu ki (artık) taassuba müeyyide uygulamıyor, zulme yardım etmiyor, (buna) onun koruması altında yaşayanların iyi vatandaşlar olarak kendilerini aşağı indirgeyip her yerde etkili destek vermelerini gerekli kılmaktadır.</span></span></span></em></p>

<p style="text-align:start"><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">… Bu vatanda ikamet eden Hz. İbrahim (A. S.)’den gelenlerin çocukları onların dışında ikamet edenlerin iyi niyetinden aydınlanıp mutlu yaşayacaklardır, bu esnada her bir kişi güvenli bir şekilde kendi üzüm asması ve incir ağacının altında kimse onu korkutmadan oturacaktır. Bütün merhametlerin banisi bizim yolumuzu aydınlat ve bizi karanlıkta bırakma ve her türlü işimizde bizleri faydalı kıl ve Onun bahşettiği zaman ve şekilde sonsuza dek mutlu olalım.”</span></span></span></em></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Washington şunu ümit etmişti; Avrupa’nın aksine Amerika, hiç bir dine sadece eve gelmiş istenmeyen bir&nbsp; misafir olarak “toleransın” gösterileceği bir yer değil, aksine dinlerin tamamına korumanın sağlanacağı ve orası herkesin kendi “üzüm asması ve incir ağacı” altında sulh içinde dinleneceği bir yer olacaktır. Washington’a göre din hürriyetini korumanın gayesi; sadece hakları korumak meselesi değildir, her bir kişinin güvenli bir yere sahip olmasına ve de korkmadan orada yaşamasına izin vermektir.&nbsp; Ümidimiz ve hayalimiz odur ki; inançları ve etnik kimlikleri ne olursa olsun, ayrımcılık yapmadan ve nefret suçu işlemeden bir arada yaşamanın yolunun adalet-i mahzadan yani ferdin hürriyetini önceleyen bir anayasal sistemi inşa etmekten geçtiğini kabul ederek adil bir dünyayı birlikte inşa etmek temennisiyle, hukukun üstünlüğünü kabul eden bir anayasal cumhuriyete en kısa zamanda kavuşmak dileğiyle...</span></span></span></p>

<p style="text-align:start">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 30 Nov 2025 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/11/hukuk-eliyle-yahudilik-kimliginin-insasi-1764408185.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>‘Devlet’ ve ‘Hükümet&#039; kavramları hakkında düşünceler</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-ve-hukumet-kavramlari-hakkinda-dusunceler-11986</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-ve-hukumet-kavramlari-hakkinda-dusunceler-11986</guid>
                <description><![CDATA[Devlet denildiğinde daha çok zihin dünyamızda somut olmayan, fakat her yerde sınırları koymuş olan Levithan anlaşılmaktadır. Esasında Levithanı dönüştürecek olan hükümetlerdir. Eğer mevcut devleti şekillendiren hükümet ise zamanla devlet ile hükümet bir madalyonun iki yüzü haline gelmektedir. Bu gibi sistemlerde devlet veya hükümet sisteminin adının ne olduğu veya ne olacağından ziyade devleti kontrol edenlerin yani hükümetlerin kontrol-denge düzenine tabi olup olmadığıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünden bugüne ve yarına bakıldığında kaos ve kargaşayı sona erdirip, düzeni sağlamak adına devletler kurulmuştur ve kurulmaya da devam edecektir. Hükümetler ise devletlerde kontrolü elinde tutan ve yönetenlerin oluşturduğu mekanizmadır. Mevcut anayasal/ı demokrasilerde parlamenter hükümet sistemi veya başkanlık modeli hükümet sistemi yer almaktadır. Geldiğimiz noktada ise devletler üniter veya federal düzen ile yönetilmektedir. Şahsen hem devletler hem de hükümetler çerçevesinde devlet veya hükümet modelinin iyi bir yönetim için çok bir şey ifade etmediği, iyi bir yönetimin ancak iyi/güzel insanların olduğu adalet ve eşitliğin devlet ve hükümet yönetiminde benimsenmesiyle gerçekleşebileceği kanaatindeyim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet denildiğinde daha çok zihin dünyamızda somut olmayan, fakat her yerde sınırları koymuş olan Levithan anlaşılmaktadır. Esasında Levithanı dönüştürecek olan hükümetlerdir. Eğer mevcut devleti şekillendiren hükümet ise zamanla devlet ile hükümet bir madalyonun iki yüzü haline gelmektedir. Bu gibi sistemlerde devlet veya hükümet sisteminin adının ne olduğu veya ne olacağından ziyade devleti kontrol edenlerin yani hükümetlerin kontrol-denge düzenine tabi olup olmadığıdır. Bu nedenle kurumsal anlamda kontrol ve denge üzerine bir kurulu düzen inşa edilmemişse zamanla hükümetler devletlerin yerine de geçmiş olan bir aygıt haline gelebilmektedir. Hali hazırda Rusya ve Çin buna çok güzel birer örnektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devletler kurumsal kontrol-denge mekanizması üzerine inşa edildiği zaman hükümetlerin değişmesinin sisteme genelde etkisi nisbi olarak kalmaktadır. Fakat karşımızda kurumsal kontrol-denge yerine ideolojiler üzerine inşa edilmiş olan devlet var ise her gelen yeni hükümet sistemi değiştireceği esasında devleti değiştireceği vaadi ile göreve talip olmaktadır. Böyle bir durum var olduğunda, bu sefer iktidara talip olanlar yani hükmetme sevdasında olanlar için devleti ele geçirerek devletin ideolojisini değiştirmek bir hedef olarak seçilmektedir. Bir anlamda artık seçimleri kazanmak ideolojik savaşların neticesini belirleyen en büyük gösterge haline gelmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysaki sağlam bir kurumsal kontrol-denge üzerine kurulu bir devlette ise hükmedenler yani hükümette olan iktidarlar için seçimleri kazanmanın yolu; adalet ve eşitliği sağlayarak müreffeh bir toplumu mutlu kılma gayesiyle hareketlerini tanzim etmekten geçtiği aşikârdır. Peki, günümüzde gerçek anlamda bu duygu ve düşünceye sahip bir siyasi hareket yeryüzünde mevcut mudur? Daha doğru ifadesiyle hakiki manada millete adalet ve eşitliği sunarak müreffeh bir toplumu inşa etmenin derdinde olan bir siyasi hareket… Siyaseti zenginleşme ve daha geniş imkânlara kavuşmanın aracı olarak değil, halka hizmet etmek için kabul etmiş vatan sevdalısı insanlardan oluşan bir anlayışa sahip kişiler… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gözlemleyebildiğimiz kadarıyla yörünge ve rotasını kaybetmiş bu yaşlı dünyada böylesine bir anlayışa sahip bir siyasi yapılanma dün olmadı, bugün yok, yarın da olmayacaktır. <strong>Çünkü siyaset tabiatı gereği menfaatlerin çatışma içinde olduğu bir alandır. Menfaatlerin çatıştığı bir yerden iyilik ve güzelliklere giden bir rota çizmenin imkânsızlığı ortadadır. </strong>Devlet ve hükümet olarak adil ve hür insanları yetiştirecek eğitim-öğretim modelleri üzerine kafa yormalıyız. Namuslu insanlar ödüllendirilir, cezalandırılmaz. Ahlaksızlığı ahlak olarak telakki eden insanları korumaya devam ettikçe sistemin çöküşünü hızlandırmış olursunuz. Bilinmelidir ki, bedeli ödenmeyen suçlar tekrarlanır! </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle hakikate inanan ve hakikatin yılmaz savunucusu olan fertlerden teşekkül etmiş bir hareketle yeryüzünde herhangi bir ülkeye gerçek anlamda huzur gelebilir. Bunun da yolu tarikatlerden ve cemaatlerden geçmediği apaçık ortadadır. <strong>Hakikat ise tam anlamıyla dinin alanına giren bir olgudur, siyasetin alanında ise hükmetme gayesi ve hedefi olduğundan ne kadar da hakikat üzerine yapılacak denilse de bir türlü gerçekleşmemektedir.</strong> Hatta hakikatin peşinde olduğunu iddia eden yapılanmalar siyasi harekete dönüştükten sonra baştaki hedeflerinden fersah fersah uzaklaşarak başka bir anlayışın yörüngesine savrulmaktadırlar. Etrafımızdaki siyasi yapılanmalar genelde bu durumlara bariz bir örnek olarak gösterilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hak merkezli bir siyasal sistemde zaten insanlar başkalarının sorumluluğunu almaktan kaçınacağından yönetime talip olmaktan ziyade ondan kaçınmanın yollarını arayacaklardır. Asrı Saadet insanlık tarihinde bunun en güzel örneklerinin yaşandığı bir zaman dilimi olmuştur. Günümüz dünyasında böyle bir anlayış maalesef henüz görünmemektedir. Hak merkezli yönetimi dile getirerek iktidar olanların güç ve kuvveti ele geçirdikten sonra hangi karanlık dehlizlere savruldukları ortada... Kurumsal kontrol ve dengeye dayalı hukukun üstünlüğüne inanmış bir hukuk devleti olmadan karanlık günlerden çıkış yok... Bilinçli bir şekilde insanlık krizlerden krizlere sürüklenmekte, inancın olmadığı laikçi anlayışla veya görünürde inançların olduğu sahtekar bir ideolojiyle insanların daha mutlu olacağı anlayışı ruhlara ve akıllara özellikle son yirmi yıldır yoğun bir şekilde üfürülmektedir. <strong>Netice olarak en iyi devletin fertlerin hürriyetine en az müdahalede bulunduğu fehvasıyla insanlık aşkıyla dolu hükümetlerin dünyada hüküm ferma olması dileğiyle</strong>… <strong>Gerçekten de devletin dini adalettir... Gerisi boş laf...</strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Oct 2025 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/10/devlet-ve-hukumet-kavramlari-hakkinda-dusunceler-1761502754.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hakikat Komisyonlarına doğru (3): Türkiye gerçekleri ve yol haritası</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hakikat-komisyonlarina-dogru-3-turkiye-gercekleri-ve-yol-haritasi-11933</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hakikat-komisyonlarina-dogru-3-turkiye-gercekleri-ve-yol-haritasi-11933</guid>
                <description><![CDATA[Komisyonların çalışma prensipleri mutlaka komisyonlar kurulmadan önce belirlenmelidir (yol haritası) ve yaklaşık olarak komisyon çalışmaları iki-üç yıllık süre içinde tamamlanmalı ardından tutanaklar derhal yayınlanmalıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk ve dinin apayrı dünyalara ait olduğu safsatasını yıktığımız gün bu ülke insanlarına son 200 yıldan daha fazla bir süredir kasdi olarak dayatılan zihinleri dumura uğratma eylemleri akim kalacaktır. <strong>Bu ülkede hak ve adaletin seçim sonrası mahkemeler eliyle inşa edileceği düşüncesindeyseniz çok büyük bir yanılgı içindesiniz. Öyle olsaydı bugünkü adaletsiz ve hukuksuz durumlarla karşı karşıya neden muhatap olduk ki! Eğer adaletin bir gecede de siyasi iktidar değiştiği diye geleceğini düşünüyorsanız inanın çok büyük bir aldanma içindesiniz. Eğer bunu kabul ediyorsanız öyleyse her iktidar değiştiğinde fırıldak gibi dönen adalet dağıtıcılarını da kabul etmeniz gerekecektir.</strong> <strong>Değişim vakit isteyen bir süreçtir.</strong> Bu nedenle en azından iki veya üç yıl sürecek bir dönemde hukuk devletine giden yolların taşlarını döşemek gerektiği kanaatindeyiz. Değişimden önce onun sağlıklı bir şekilde zeminini hazırlamak en önemli konu olsa gerek. Bir zamanların klasik repliğine nazire edercesine diyelim nerede bu adalet, nerede bu mahkemeler (nerde bu devlet, nerde bu millet şeklinde ifade ediliyordu)? Bu yazımız daha önce ikisini yazdığımız yazı serisinin devamı olarak kaleme alınmış olup mevcut fasit daireden çıkarak en kısa zamanda hukukun üstünlüğüne inanan, adalet ve eşitliğe dayanan bir sistemin Türkiye’de nasıl kurulacağına cevap aramak üzerinedir.<strong> </strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman can alıcı sorulara gelelim; bu değişimi sağlayacak hakikat komisyonları nasıl kurulmalı ve hangi prensiplere dayanarak çalışmalıdır? Hukuk devletini inşa etmeden önce Türkiye’nin hukuk sisteminde yapılması gerekenler nelerdir? Mevcut sistem neden böyle bir netice doğurmuştur? Benzer acılar ve adaletsizliklerin yaşanmaması için nelere dikkat etmek gerekir?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Acilen Yapılması Gerekenler</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk işlerden birisi Danıştay ve Yargıtay’ı feshetmektir. Çünkü bir ülkede üç tane Yüksek Mahkeme olması abesle iştigaldir. Böylece temel hak ve hürriyetlerin korunması konusunda daha sağlam bir zemin inşa edilebilecektir. Anayasa Mahkemesi’nin adını da Yüksek Mahkeme olarak değiştirmenin adalet dağıtımının en üst makamına isim olarak daha uygun olacağı kanaatindeyiz. Yüksek Mahkeme de davaların çeşitlerine göre hukuk, ceza, idare ve vergi davalarına bakan alt daireler olması adalete erişimi daha da hızlandıracaktır. <strong>Bundan daha önemlisi ise bu ülkede idare ve vergi mahkemelerinin kaldırılarak bu davaların adli yargıda idarenin eylem ve işlemlerine karşı açılan davalar olarak derdest edilmeye başlanmasıdır. İdarenin ajanlarına karşı (en büyüğünden en küçüğüne kadar, buna bizleri yönetenlerin tamamı dahildir) her kim olursa olsun koruma zırhı sağlanmadan dava açılabilmelidir. İdari davalarda harç parası alınmamalıdır. Vatandaş aleyhine olan devleti önceleyen tüm idari yargılama hükümleri kaldırılmalıdır.</strong> Özetle idari davalarda devleti değil bireyi önceleyen yargılama modeli benimsenmelidir. Hata yapan idare ajanı hele de kasıtlı davranan ajan hukuk önünde bunun bedelini çok ağır bir şekilde doğrudan ödemelidir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargı kararlarına erişim de tam ve eksiksiz bir şekilde şeffaflık sağlanmalıdır. Mesela Anayasa Mahkemesinde açmış olduğunuz davada bile tüm dosyayı UYAP sistemi üzerinden görebilmelisiniz (bu yazının ilk hali 2023’te yayınlanmıştı). Tüm mahkemelerin kararları kişilerin özel hayatı gizliliğine dikkat ederek (isimleri örterek ve başkaca diğer önlemleri de alarak) yayınlanmalıdır. İlk derece mahkemesi kararları için belki zaman çok erken. Fakat şimdiye kadar yayınlanmamış olan Danıştay ve Yargıtay kararlarının tamamına erişim sağlanmalı ve bunlar yayınlanmalıdır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa Mahkemesi yeni adıyla Yüksek Mahkemenin kararları ülkenin tamamındaki kurumları ve kişileri bağlamalıdır. Yasama ve Yürütmeyi seçtiğimiz gibi Yüksek Mahkeme hakimlerini de halk seçmelidir. Bunun popülist bir uygulama olacağı safsatasının arkasına saklanmaya gerek yok: Benim için kanun yapan ve onu uygulayanı seçebiliyorum, ama o konuda hakemlik yapacak kişiyi neden seçemiyorum? Böylece siyasetçilerle iş tutan yargıçlar yerine adaletiyle toplumda temeyyüz etmiş fertler Yüksek Mahkemeye hakim olarak seçilebilecektir. Milletin seçtiği Yüksek Mahkeme hakimlerinin vereceği kararlarda siyasetçilerin etki etmesi böylece minimize olacaktır. Ey bu ülkenin elitistleri bu ülkenin güzel insanlarını kandırmaya artık bir son verseniz! Elitizim çoktan öldü! Elitizim hastalığından ne kadar çabuk tedavi olup kurtulabilirsek bu ülkeyi o derece daha ileri seviyeye taşıyıp hayat standartlarımızı arttırabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tekrar etmiş olalım: Üç kurumu Anayasaya acilen yerleştirmeden bu ülkede gerçek anlamda Halk Egemenliğine Dayalı Cumhuriyeti (veya Demokrasiyi) inşa edemezsiniz: Dar Bölge Seçim Sistemi, Temsilcilerin Azli ve Halk Girişimi. Bu kurumlar gelmeden bu millet gerçek cumhuriyete kavuşamayacaktır. Mecnunun Leylasını aradığı gibi biz de sürekli olarak susuz çöllerde hukuk devletini veya adil devleti aramaya devam edeceğiz. Kavuşmak mı! Halkı yani milleti kalabalık yığınlar olarak maraba gören zihniyet devam ettiği sürece bu asla gerçekleşmeyecektir. Sahtekar dinciler üzerinden gerçek İslam anlayışına saldır ve hakarette bulundukça, vatan evlatlarının inancını küçümsedikçe asla onlarla bütünleşemeyeceksiniz. Onlar da hiçbir zaman size güvenmeyeceklerdir. En azından Habeş Kralı Necaşi gibi inançlarınızda samimi olsanız bu ülkedeki tüm dertlerin sona ereceği kanaatindeyim. Sihirli formül: Bundan sonra halkı kandırmak yok. Yani yalansız ve şeffaf bir yönetim!</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her işin başı liyakat esaslı olmalıdır. Bir ülkenin en önemli değeri hakikat peşinde koşan akademisyenlerdir. Babadan oğula geçen asistanlıktan başlayan bozulmuş model acilen lağv edilmelidir. Halka açık bir şekilde ders verdikten sonra akademisyenler istihdam edilmelidirler. Bizim adam anlayışını bitirmeden bu ülke hiçbir şekilde tam anlamıyla ayağa kalkamayacaktır. Sınav sonuçlarına göre insanlar işe alınmalıdır. Mülakatların tamamı kaldırılmalıdır. Hukuk fakültelerinde pozitivist anlayışa dayalı ezberci eğitim modeli acilen devre dışı bırakılmalıdır. Akademik hayatta insanlar ürettikleriyle ölçülmelidir. Asgari bir standart maaştan sonra performansa göre maaşlar ciddi bir şekilde ayrı ayrı yapılacak sözleşmelerle arttırılabilmelidir. Maaşlar kamuoyuna açık olmalıdır. Her beş yılda bir çalışmalar gözden geçirilmelidir. Atamalar yayınlarda alınan puanlara göre otomatik olarak yapılmalıdır. Böylece adamcılığı bitirmiş olursunuz. Bir makalede on kişinin birden adı olmamalıdır. Sosyal bilimlerle fen bilimlerinin kriterleri ayrı ayrı belirlenmelidir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hakikat Komisyonlarının Üyelerinin Belirlenmesi ve Çalışma Prensipleri</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cemil Meriç’in dediği gibi şu düsturu aklımızda tutarak yola çıkmalıyız: “<span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Bu ülkede ilerici, gerici, sağcı, solcu yoktur. Namuslu insanlar ve namussuz insanlar vardır.” Esasında meselenin özü de bu olsa gerek. Bu komisyonlara namuslu insanları seçeceğiz; partisi, inancı ve ideolojisi ne olursa olsun. Çalışma prensiplerine gelince; komisyonları kurmadan önce komisyonların çalışmalarını nasıl gerçekleştireceğine dair yol haritası öncelikle belirlenmelidir.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha önce yöneticilik yapmış olan veya siyasi hayatta bulunmuş olan hiçbir kimse bu komisyonlara üye olarak seçilmemelidir. Komisyonların başkanları üyeler tarafından değil, mağdurlar tarafından seçmelidirler. Komisyon çalışmalarında mağdurlar her daim mutlaka gözlemci olarak bulunacaktır. Komisyonlar tarafları bir araya getirip yüzleşme yaptırdığında mağdur edilen kişinin talebine göre helalleşme, özür gerçekleşmeli ve de en önemlisi mağdur eden tazminata mahkum etmelidir. Bu ödemeler mağdur eden tarafından en geç bir ay içinde ödenecektir. Ödeme gücü yoksa devlet ödeyecektir, fakat devlet bunu mağdur edene ekonomik olarak veya hapis cezası olarak hemen yansıtacaktır. <strong>Böylece bu ülkede artık herkes bilecek ki, zulüm edersen bunun bedeli vardır ve bu ülke bu bedeli sana mutlaka ödettirir! Çünkü bedeli ödenmeyen her suç tekrarlanır! </strong>Komisyon görüşmelerinin tamamı halka açık olarak yapılıp kayıt altına alınmalıdır. <strong>Komisyonun çalışma prensiplerinden birisi de para akışlarına bakmak olacaktır. Çünkü parayı takip ettiğinizde sizi her zaman asıl faile götürür.</strong> Tekraren ifade etmiş olalım: Komisyonların çalışma prensipleri mutlaka komisyonlar kurulmadan önce belirlenmelidir (yol haritası) ve yaklaşık olarak komisyon çalışmaları iki-üç yıllık süre içinde tamamlanmalı ardından tutanaklar derhal yayınlanmalıdır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu duygu ve düşüncelerle 1960, 1971, 28 Şubat 1997 ve 15 Temmuz 2016 ve sonrası umarız tüm gerçekleriyle ortaya konulacak şekilde açıklığa kavuşturulur. Çünkü bu saydığımız her dönemde birileri birilerini yem ederek, suyu bulandırıp asıl suçluların yanında masum insanları da kendi emellerine ulaşmak için acımasızca harcamışlardır. En güzel adaleti veren Allah’a sığınıp her daim mazlumun yanında olmayı ve hiçbir zaman zulme bulaşmamayı bize nasip etsin Rabbim!</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 19 Oct 2025 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/10/hakikat-komisyonlarina-dogru-3-turkiye-gercekleri-ve-yol-haritasi-1760685565.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hakikat Komisyonlarına doğru (2): McCarthizm hastalığını öldürmek</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hakikat-komisyonlarina-dogru-2-mccarthizm-hastaligini-oldurmek-11897</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hakikat-komisyonlarina-dogru-2-mccarthizm-hastaligini-oldurmek-11897</guid>
                <description><![CDATA[McCarthizm terimin genel anlamda, “hükümete ve devlete muhalif olanların çılgınca araştırılması veya bu muhaliflere karşı yapılan suçlamaları onlara verilecek cezada yeterince delil olmadan kamuoyuna reklam ederek duyurmaktır” anlamına gelecek şekilde kullanılmaya başlanmıştır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hangi ülke ve hangi sistemde olursa olsun, yapılan haksızlıklar ve zulümler karşısında toplumların gösterdiği reaksiyonlar farklı olabilmektedir. Genelde karşımıza çıkan tavırlar; her ne kadar o ülkenin tarihi, dini, ekonomik gelişmişliği (!), hukukun üstünlüğü ve hukuk devletine olan inanç kültürüyle alakalı olsa da esasında yaşanan acıların çokta farklı olmadığı, birebir olmasa da birbiriyle örtüşen ve tekrarlayan kısır döngüler olduğunu gözlemlemekteyiz. ABD’li Senatör McCarthy döneminde (McCarthy era) ABD’de hukuk ve siyaset dünyasında hangi tecrübelerin yaşandığını ele aldıktan sonra 15 Temmuz, 2016’dan beri BU ÜLKE de yaşananların hukukun üstünlüğüne inanmış adil ve hür fertlerden oluşan <strong>HAKİKAT KOMİSYONLARI</strong> kurulmadan neden çözümlenemeyeceğini irdeleyeceğiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Giriş</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu güzel ülkede maalesef şimdiye kadar McCarthy döneminde yaşananlar bilebildiğimiz kadarıyla çok ciddi bir şekilde ele alınmadan geçiştirilmiştir. Özellikle, o dönemde ABD Yüksek Mahkemesinin verdiği kararların dünya hukuk tarihi açısından ciddi öneme sahip olduğunu ve takip eden yıllarda diğer ülke hukuk sistemlerini etkilediğini bariz bir şekilde gözlemleyebilmekteyiz. Elbette, adil bir devlette ceza hukuku ve uygulamalarının anayasanın koyduğu veya belirlediği temel prensiplere bağlı olmadan yürütülmesi düşünülemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilindiği üzere, II. Dünya Savaşı sonrasında ABD ve Sovyet Rusya ve onun yanında yer alan devletler siyasi ve askeri alanda ciddi çatışmalar yaşanmıştır. Bu dönemin 1989’da Berlin Duvarının yıkılmasıyla sona erdiğine inanılmaktadır. Bu dönemde (1945-1989) pek çok Amerikalı Sovyet Rusya’nın büyüyen bir kuvvet olarak dünya barışı için bir tehdit olduğuna inanmıştır. Böylece, bir Amerikalı siyaset bilimcinin deyimiyle Amerikan toplumu “<strong>içerideki komünizmle ilgili bir takıntı” geliştirmiştir ve bazı siyasiler için bu takıntıyı kullanarak kariyer ve itibarını geliştirmek çok kolay hale gelmiştir</strong>.&nbsp; Komünizme karşı olma Amerika’da hayatın her alanını özellikle siyasi alanı işgal etmiş ve özellikle bireysel hürriyetleri olumsuz şekilde etkilemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Wisconsin eyaleti (federe devleti) Senatörü Cumhuriyetçi Joseph Raymond McCarthy (1908-1957) ve onu destekleyenler veya takipçileri komünizm aleyhinde kampanya başlatarak bu işe girişmişlerdir. Bu dönem, 1950-1954 yılları arasında devam etmiştir. Buna karşı çıkanlar, bunu <strong>McCarthizm terimini </strong>üreterek ifade etmişlerdir. Daha sonra bu terim genel anlamda, “<strong>hükümete ve devlete muhalif olanların çılgınca araştırılması veya bu muhaliflere karşı yapılan suçlamaları onlara verilecek cezada yeterince delil olmadan kamuoyuna reklam ederek duyurmaktır</strong>” anlamına gelecek şekilde kullanılmaya başlanmıştır. Senatör McCarthy bu dönemde komünizm korkusunu Amerikan toplumuna kendi siyasi kariyeri ve geleceği için sürekli olarak pompalayıp durmuştur. <strong>D</strong><strong>ar anlamda McCarthizm 1950-1954 arası Senatör McCarthy liderliğinde ABD siyaset literatürünün tabiriyle Kızılların avlanması dönemidir.</strong> <strong>Geniş anlamda ise hükümeti yıkmaya çalışan veya muhalif olanlara karşı verilecek cezalarda yeterince delil olmadan kendini savunamayacak insanlara karşı sürek avı yapmaktır. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">McCarthy bazı kamu görevlileri ve devlet görevlisi olmayan kişilerin komünist olduğu suçlamasında bulunarak şüphe meydana getirmiş ve derin araştırmaların yapılmasını emretmiştir. Basını ve medyayı kullanarak suçlamalarını abartmıştır, böylece toplum onun önderliğini takip eder hale gelmiştir. McCarthy, 9 Şubat, 1950’de (Abraham) Lincoln Günü kutlamasında Wheeling, West Virginia’da yaptığı normal bir konuşmada komünizm karşıtı savaşını Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan 205 kişinin isminin komünist olarak bir listede elinde olduğunu söyleyerek başlatmıştır. Esasında, pek çok Amerikalı siyaset bilimciye göre bu bir Federal hükümet projesiydi, daha sonra ulusun tamamını bu savaşın içine katarak düzenlenmiştir; ekonomik müeyyideler ve vatanseverlikle McCarthizm etkisi arttırılmış ve McCarthizm adaletsizlikleri güçlendirilmiştir. Böylece devletin yetkisi kullanılarak uygulamaya konulacak planlar yayılmış ve meşrulaştırılması mümkün hale getirilmiştir. Başkan Eisenhower’ın seçilmesi, Kore Savaşının sona ermesiyle ABD normalleşmeye dönmüştür. Fakat McCarthy’nin meydana getirdiği korku atmosferi neredeyse bir on yıl daha devam etmiştir. Siyasi atmosferden dolayı pek çok Amerikalı uzun yıllar ne hükümeti eleştirebilmiş, ne de herhangi bir kuruluşa özellikle sol görüşte olanlara katılmamıştır. Bu dönemde; kongre dinlemeleriyle, sadakat programlarıyla ve fişlemelerle pek çok masum insanın hayatı acılarla mahvedilmiştir. Nihayetinde, <strong>McCarthizm soğuk savaş döneminin en kötü yönü ve yetkinin en kötü şekilde suiistimal edilmesinin en kötü misallerinden birisi olarak tarih sayfalarına geçmiştir.</strong> </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>McCarthy’i Hükümet Operasyonlarıyla ilgili Senato Komitesinde başkan konumuna getirmiştir. McCarthy konumunu kötüye kullanarak kendisinin yenilmez adam olduğu etkisini etrafa yaymıştır. Ona karşı çıkan her kim olursa olsun en azından hain ya da daha kötü bir isimle damgalanmıştır.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>McCarthizm Dönemi ve Ferdi Hürriyetler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1949-1954 yılları arasında ABD’de komünizm tehlikesine karşı iç güvenliği korumak adına binlerce kişi işini kaybetmiş, hapse atılmış veya başka yollarla cezalandırılmıştır. Amerikan hukuk tarihinde bu yıllar ferdi hürriyetlerin mahvedildiği, yanlış yönlendirildiği zaman dilimi olarak ele alınmaktadır. Bazı yazarlara göre bu dönem 1946’dan 1956’ya kadar on yıl sürmüştür. Gerçekte ise komünistleri avlama (fişleme) 1930’ların başlarında ortaya çıkmıştır. Bu dönemde, Amerikalı komünistler işçi sendikalarını organize ederek ve faşizme karşı kavga ederek güç kazanmışlardır. Devam eden yıllarda ise komünistlerin kuvvetlenmesini engellemek ve yıkmak için acımasız bir seviyede siyasi baskı uygulanmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1940 yılında Kongrenin yasalaştırdığı Yabancının Kaydolma Yasasıyla (The 1940 Alien Registration Act), Birleşik Devletler ’de 14 yaşından büyük oturumu olan tüm yabancıların kişisel, iş durumu ve siyasi inançlarıyla ilgili detaylı bildirimde bulunması zorunlu kılınmıştır. Dört ay içinde 4.741.971 yabancı kayda geçirilmiştir. 1940 yılında Smith Yasası ile hükümeti kuvvetle devirmeyi öğretmek veya tavsiye etmek planını kurmak veya bu şekil bir hükümeti devirmeyi bir grup tavsiye ediyorsa bu suç sayılmıştır. Bu yasa geleneksel ferdi hürriyetler ve siyaseten muhalif olma için bir tehdit olarak kabul edilmiştir. Nedeni ise Federal hükümet yasayı diğer hedefler için kullanır hale geldiğinden dolayıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1940’larda Demokratik Partiden Nevada Senatörü olan Pat McCarran komünizm aleyhtarı bir kişi olarak Senato İç Güvenlik Alt Komitesini şekillendirip yönetmiştir. Ayrıca, Amerikalı Olmayan Faaliyetlerin Evi Komitesine bireylerin şüpheli, vatanseverce olmayan faaliyetlerini araştırma görevi verilmiştir. Hükümeti değiştirmeye çalışan kişileri bulup etkisiz hale getirmenin en etkili aracı da bu olmuştur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1945’lerin başında FBI Komünist Parti hakkında bilgi toplamaya başlamıştır. 1946 yılında Chicago Barosu konuşmasında Adalet Bakanı Tom Clark Amerikan hürriyetlerini yıkanların savunulmasıyla ilgili olarak avukatlara bir uyarı vermiştir. 1952 yılında Cumhuriyetçilerin seçimi kazanması McCarthy’i Hükümet Operasyonlarıyla ilgili Senato Komitesinde başkan konumuna getirmiştir. <strong>McCarthy konumunu kötüye kullanarak kendisinin yenilmez adam olduğu etkisini etrafa yaymıştır. Ona karşı çıkan her kim olursa olsun en azından hain ya da daha kötü bir isimle damgalanmıştır.</strong> Federal Hükümet, Komünist Partisi üyelerine karşı tahkikat başlatmıştır. 1948 Temmuzunda Komünist Partisinin tepe 12 yöneticisi Smith Yasasına göre Adalet Bakanlığınca suçlanmıştır. Suçlama ise hükümetin değiştirilmesini (yıkılmasını) ve Komünist Partisini bu gaye için organize etmenin planlamasını yapmak olmuştur. Bir Federal büyük jüri, birisi hasta olan 12 kişiye karşı suçlamaları geri iade etmiştir. Ocak, 1949’da başlayan dava ile 11 kişi 9 ay New York’ta yargılanmıştır. FBI savunmada bulunan 5 avukatı takip altına almıştır. 14 Ekim, 1949’da 11 kişi jüri tarafından suçlu bulunmuştur. Davalıları cezalandırmadan önce Hakim Harold Medina 5 avukatı davayı engellemek, olayları kaşıma, sağlığına zarar verme ve yanlış bir davaya sebebiyet verme planı yapmaktan dolayı yargılama yaparken aşağılamaya başlamıştır. 1950’lerde ABD hukukunda bu mahkemenin kararı ve 5 avukata karşı uygulanan disiplin usulleri en önemli olay olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1950’lerde Amerikan Barolar Birliği, komünistleri savunanlara karşı düzenli olarak kararlar almış ve komünistleri savunan avukatlara karşı yerel disiplin uygulamaları yapılması tavsiyesinde bulunmuştur. Türkiye’de DP’lileri savunan avukatlara karşı İstanbul Barosu’nun yaptığı ne kadar da benziyor değil mi!</strong> Amerikan Ferdi Hürriyetler Birliği komünistleri savunmadığı için bu dönemde itibarını kaybetmiş ve zayıf bir toplumsal kuruluş haline gelmiştir. Bu dönemin önde gelen davalarına bakacak olursak;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Dennis v. United States </em>(1951), <em>Bailey v. Richardson </em>(1951), ve <em>Yates v. U.S.</em> (1957) kararları McCarthy dönemi davalarının en önemlileri olarak karşımıza çıkmaktadır. <em>Dennis v. United States</em> (1951) davasında 1940 tarihli Smith Yasasına dayanılarak verilen cezaları Yüksek Mahkeme onaylamış ve Yasayı da Anayasaya aykırı bulmamıştır. Smith Yasası, Birleşik Devletler’in fiziki güç kullanılarak yıkılmasının anlatılıp ifade edilmesini kişiler açısından yasaklayan bir Yasaydı. Mahkeme, bu davada “<strong>açık ve mevcut tehlike</strong>” (clear and present) kriterini kullanmıştır. İlgili Yasa 20 yıla kadar hapis cezası öngörmekteydi. Eugene Dennis ve 11 Amerikan Komünist Partisi üyesi, Smith Yasasını ihlalden ceza almışlardır. Davalılar, ABD Anayasanın I. Değişikliği Maddesine dayanarak konuşma özgürlüklerinin sınırlanamayacağını iddia etmişlerdir. Mahkeme ise, Hükümetin kuvvet ve şiddet ile sona erdirilmesini (planlamanın), kesinlikle konuşma özgürlüğünün sınırlanması için yeterli bir sebep olduğunu ifade etmiştir. Yüksek Mahkeme, Mahkeme’nin önceki hakimlerinden Holmes ve Brandais’in tavsiye ettiği “açık ve yakın tehlike” testini uyarlayarak bu davada kullanmıştır. Pek çok hukukçu ve sivil özgürlüklerin savunucusu gruplar, Dennis ve arkadaşlarının harekete geçmelerinden değil, fikirlerinden dolayı cezalandırılmış olduğunu ifade ederek davayı eleştirmişlerdir. Bu kişiler, Stalin, Marx, Engels ve Lenin’in kitaplarını öğrettikleri için uzun yıllar hapis cezasına çarptırılmışlardır. Bu davayla Komünist Parti neredeyse tamamen ABD’de sona erdirilmiştir ve ABD Anayasanın I. Değişikliği Maddesinde yer alan ifade hürriyeti (konuşma özgürlüğü) büyük bir darbe almıştır. Son tahlilde, ceza alan davalıların eylemlerinin konuşma ve kitap okumaktan başka bir faaliyette olmadığı da açıkça ifade edilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bailey v. Richardson </em>(1951) davasında,&nbsp; Yüksek Mahkeme, dörde dört kararında (!) Washington D. C. Temyiz Mahkemesi’nin Hükümetin çalışanlarını politik veya inançlarından dolayı işten atabileceğini belirten kararını onaylamıştır. Başka bir ifadeyle, Yüksek Mahkeme, McCarthy döneminin ekonomik yaptırımlarına onay vermiştir. Böylece, <strong>FBI ya da Kongre Araştırma Komitesi insanları şüpheli olarak belirledikten sonra, geriye sadece bunların işten</strong> <strong>atılması kalıyordu</strong>. Bu planın içinde Harvard’dan Hollywood’a kadar pek çok kuruluş yer alarak çalışanların işine son vermiştir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:blue; text-decoration:underline" title="">[1]</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nihayet, <em>Yates v. U.S.</em> (1957) davasında Mahkeme, bire karşı altı oyla, Smith Yasasını dar yorumlayıp, pek çok Komünist Parti üyesinin almış olduğu cezanın anayasaya uygun olmadığına karar vermiştir. ABD’li hukuk tarihçisi Belknap’a göre bu karardan sonra artık kimse komplo teorisi kurularak cezalandırılamayacaktır. Böylece, Smith Yasası, komünist karşıtlığı görevini tamamlamıştır.&nbsp; <em>Noto v. U.S.</em> (1961) ile de Mahkeme, yeterli delil olmadığı gerekçesiyle Smith Yasası altında verilen ceza mahkumiyeti kararını iptal etmiştir. Son olarak ta <em>Brandenburg v. Ohio</em> (1969) davasıyla, ABD Yüksek Mahkemesi her türlü fikri ve hangi seviyede olursa olsun radikalizmi yasaklayan bütün yasaları, ifade hürriyetini engellemekten ABD Anayasasına aykırı bulmuştur. ABD Yüksek Mahkemesi teknik olarak kanunları iptal edememektedir, sadece anayasaya aykırı olduğu tespitini yapabilmektedir. <strong>McCarthy döneminde, Yüksek Mahkeme sırf komplo teorileri ile delilsiz bir şekilde pek çok insanın hayatının kararmasına seyirci kalmıştır. Oysaki mahkemelerin özellikle Yüksek Mahkemelerin asıl ve en önemli görevi kriz dönemlerinde ferdi hürriyetleri koruyabildiği, ak ile karanın karışmasını engelleyebildiği ölçüde ortaya çıkar.</strong> Maalesef ABD Yüksek Mahkemesi’nin kriz dönemlerinde 11 Eylül 2001 olayları sonrası davalarda olduğu gibi pek başarılı bir sınav vermediği ve aynı hataları tekrarladığı görülmüştür. McCarthy döneminin kararları da anayasa hukuku tarihinde yargısal aktivizmin negatif örnekleri arasında yerini almıştır. Oysaki o dönemin davalıları olan komünistleri; komplo teorileri, FBI ve devletin elinden kurtarabilecek tek kurum belki de Yüksek Mahkemeydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bize Gelecek Olursak...&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de böylesi meseleleri çözmek için hukuk devletinde (hukukun üstünlüğüne giden bir yolda) yapılması gereken ilk şey; 15 Temmuz, 2016’dan sonra <strong>Hakikat Komisyonlarının</strong> kurulması olmalıydı. Böylece gerçek başrol oyuncuları ve masumlar birbirinden ayırt edilebilirdi. İftiraların önüne geçilebilirdi. <strong>Bu anlamda bu ülke hala 1960, 1971, 1980 ve 28 Şubat ile yüzleşmemiştir. Tekrar etmiş olayım: Geçmişle yüzleşmeden geleceği kuramazsınız.</strong> &nbsp;Anglo-Saxon hukukunda özellikle son yıllarda bununla ilgili pek çok uygulama karşımıza çıkmaktadır. Özellikle geçiş döneminde yeni bir sistem inşa etmeden önce geçiş dönemi adaleti (<strong>transitional justice) </strong>dediğimiz uygulamaları incelemeye değer görmekteyiz. <strong>Bu ve benzeri dönemlerde Senatör McCarthy gibi şahsi istikbalini elde etme peşine düşerek tüm değerleri hiçe sayan kişileri ancak ve ancak hukukun üstünlüğüne inanan hür fertleri baş tacı ederek kuracağınız hakikat komisyonlarıyla bertaraf etmiş olursunuz</strong>. En kısa zamanda adalet ve eşitliğin bu ülkede ve tüm dünyada inşa edilerek yeryüzüne huzur dolu güzel günlerin gelmesi arzusuyla…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">---</span></span></p>

<div>
<div>
<h3 style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#1f4d78"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:blue; text-decoration:underline" title="">[1]</a> Daha fazla bilgi için bkz., Fatih Öztürk, “COMPARING THE ERA OF AMERICAN McCARTHYISM TO THE POST-MODERN TURKISH MILITARY COUP OF FEBRUARY 28th, 1997”, Süleyman Demirel Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, <span style="color:blue"><u><span style="background-color:white"><a href="https://dergipark.org.tr/tr/pub/sduhfd/archive?y=2022#y2022" style="color:blue; text-decoration:underline">Yıl 2022</a></span></u></span><span style="background-color:white">, Cilt: 12 Sayı: 1, 299 - 325, 17.06.2022</span></span></span></span></span></h3>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Oct 2025 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/10/hakikat-komisyonlarina-dogru-ii-mccarthizm-hastaligini-oldurmek-1760182512.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hakikat Komisyonlarına doğru (1)</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hakikat-komisyonlarina-dogru-1-11862</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hakikat-komisyonlarina-dogru-1-11862</guid>
                <description><![CDATA[Hukuk devleti veya hukukun üstünlüğüne giden bir yolda yapılması gereken ilk şey; Hakikat Komisyonlarının kurulması olmalıdır. Yani geçmişle yüzleşmeden gelecek kurulamaz. Bu komisyonların esası samimi şekilde insanların bildiklerini anlatabileceği şekilde hukuki düzenlemeler yapmak üzerine olmalıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hangi ülke ve hangi sistemde olursa olsun, yapılan haksızlıklar ve zulümler karşısında yani hukuksuzluk ortamında genelde dört tavır karşımıza çıkar. Birincisi, kendisine dokunulmayan ve umursamaz olanlar, ikincisi kendisine dokunulmadığı halde mertçe mazlumun ve kadre uğramışların yanında yer alanlar, üçüncüsü ise zulme uğradığı halde mücadele etmeyip köşesinde bekleyenler veya mücadelesine devam edenler. Dördüncüsü ise mütehakkimane ve zalimce zulmü işleyenler ve onlara yardım edenlerdir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendisine dokunulmayan umursamazlar güruhu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunlar genelde her devrin adamıdırlar. Millet tabiriyle gelene gidene ağam paşam diyen tiplerdir. Onlar için bu dünyada sadece elde edilecek menfaat vardır, gerisi teferruattır. Her türlü oyunun içinde yer almaya da razıdırlar. Yeter ki menfaatleri heder olmasın. Yalan hedefe varmak için her şekilde söylenen bir araçtır. Her daim konumlarını hükmedenlere itaatle sağladıklarına inanan zavallılardır. Hangi sistem gelirse gelsin hep ayakta kalıp ahkâm keseceklerine inanırlar. Onların en tehlikeli düşmanı dürüst ve adil insanlardır. Öylelerinin olduğu yerde barınamayacaklarını çok iyi bilirler. O nedenle mert ve adil insanların ayaklarını kaydırmak için her zaman rol almaya hazırdırlar, yeter ki işin sonunda menfaat elde edecek olsunlar. Onlar için yalan ve gerçek yani hakikat ve küfür arasında hiçbir fark yoktur. Nihai hedef çıkar olduğu için nerede nasıl olursa olsun en önemli şey odaklandıkları emelleridir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu vatanın mert ve adil dürüst insanlarını harcamak gerektiyse bir otomobilden alacakları indirim için her türlü kahpece kurulmuş kumpasların altına bile imza atmaktan çekinmezler. Yeter ki menfaat elde etsinler. Oysaki bumerang etkisi dediğimiz (Avustralya yerlilerinin kullandığı el silahından mülhem) zulmün duvarları yıkıldığında Hakkın ateşi ilk bu zavallılara dokunacaktır. Her ülkede en tehlikeli ve sinsi grup bunlardır. Dördüncülerden bile daha tehlikelidirler. 15 Temmuz hain darbe girişimi ve devamında yaşanan her türlü hadise de en çok kullanılan ak ile karayı karıştırmada (mixer modeller) rol alan mahlûkların güruhudur. Namussuzluğu hayat felsefesi edinmiş bu güruhun kimi nerede ne zaman hangi yalanla vuracakları bilinmez. Bunlar, adalet kavgası yapanların hızını kesmek için bire bir algı oyunlarında köleliğe talip olanlardır. Bunları dördüncü grubun ikinci kısmından ayıran en büyük fark; onlar gibi oyunun içinde değildirler. İstenildiğinde menfaat karşılığı oyuna dâhil olanlardır. Ayrıca, dördüncü grubun ikinci sınıfında olanlar esirdirler. Kendi iradeleri yoktur. <strong>Zalimle beraber hareket ederek kendini kurtarmaya çalışırlar. Ama unutmasınlar, vuran vurulur! Elbette, oynanan her oyun onu kurana geri döner. </strong>Ne zaman mı? Onu Allah bilir!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mazlumun ve kadre uğramışların yanında yer alanlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maalesef, günümüz Türkiye’sinde sayıları çok az olan ve her ülkede eğitim sisteminin özellikle hukukçuların bu ruha göre yetiştirilmesi gereken mümtaz şahsiyetli insanların durduğu yer. Onların hayatının gayesi hep adalet, iyilik ve başkalarının hakkına el uzatmamak olmuştur. Onlar, insanlara inançlarından dolayı ayrımcılık yapmazlar. İşin ucunda kendisi ve ailesi zarar görecek olsa bile Hakkın ve adaletin çizgisinden kopmazlar. Bunlar, zaman zaman bu tavırlarından dolayı zulme uğrayanlarla birlikte zulme uğratılsa da her daim ayakta kalırlar ve hayırla yad edilirler. Onlar için günlerin kolay ve zor olması diye bir ayrım yoktur. Burası imtihan dünyasıdır. Tek hesap verecekleri merciin Allah olduğunu çok iyi bilirler ve elbette en büyük hesap görenin onlar adına hesapların en güzelini göreceğini bilirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Korkaklar ve Kahramanlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zulme uğradığı halde sesini çıkarmayanlar esasında kader planında geçmişte yaptıklarının cezasını çekmektedirler. Ve büyük bir ihtimalle hala oyunun içinde olanlardır. Veya hala saklayacakları bir şeyleri varsa, oyunu bozmaktansa sona ermesini beklerler, kendi oyunlarını sahneye koymak için. Bunlarla ilgili en büyük problem ise kendisinin zulme uğradığını gösterip sesini sonuna kadar çıkaranların da bunların arasında olmasıdır. Sinsice vaktini ve yerini kollarlar. Kahramanlar sahneye çıktığında arkasına sıra olarak sahte kahramanlık naraları atarlar. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır! </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zulmün karşısında kaleler gibi dimdik ayakta duran kahramanlar. Zamanı geldiğinde mazlum adına hakkını herkesten alıp hesap soracak yiğit insanlardır. Onlar için bu ülke ve insanlarının dertleri vardır. Bumerang etkisinin hukukta en çok geçerli olduğu yer bunlar içindir. Bilirler ki, Allah haklarını teslim edecektir. Dünyanın neresinde olursa olsun buna hep böyle inanmışlardır. Allahçılık (haşa) rolü oynayanların kaybedeceğini çok iyi bilirler. Şunu da bilirler; zalimler hangi taklaları atarsa atsın, bir gün minderde takla atacak yer kalmayacaktır! Üçüncü sınıfın birinci kısmı ile bunları karıştıranlar çok büyük bir hata işlemektedirler. Bunların saklayacak bir şeyleri yoktur. Allah ve Hakikat vardır onlar için. Zulmün karşısında susup beklemezler. Kur ’ani anlayışa uygun olarak namaz ve sabırla Allah’tan yardım isterken mücadelelerini de en güzel şekilde yapmaya çalışırlar. Onlar için geleceğin anahtarı yalansız olmak ve paylaşmak üzerine kuruludur. Hiçbir insana haksızlık yapmamak üzerine hayatları kuruludur. Zafer ve mağlubiyetten öte her daim mücadeleye devam ederler.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hakikat komisyonlarının çalışmaları halka açık bir şekilde yapılmalıdır ve daha sonra sansürsüz bir şekilde yayınlanmalıdır. Vatan evlatlarının gençliğini çalanların ve aldatıldığını söyleyenlerin gerçek hikâyeleri böylece tüm çıplaklığıyla ortaya konulmuş olsun ki adalette yerini bulsun.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zalimler ve yardımcıları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adı ne olursa olsun bu ülkenin güzel insanlarına karşı art niyet besleyen ve bunu organize şekilde icra eden yapılarla bilerek birlikte olup ve kasti olarak ak ile karayı birbirine karıştıranlardır. Hele bunların içinde bir de öyleleri var ki, dün onlara esir olmuş, bugün kendisini kurtaramadığı için masumlarla oynamayı marifet sayan zavallı hayvancıklar. Hayvandan bile daha aşağı olan bu yardakçılar, zalimler kadar bile cesarete sahip değildirler. Bumerangın en sert dokunacağı perde arkasında kendisini sakladığını zanneden bu mahlûklar olacaktır. Oyunların hepsi biter ve bir gün bütün perdeler açılır, herkes seyircinin karşısına çıkmak zorunda kalır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çözüme doğru</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk devleti veya hukukun üstünlüğüne giden bir yolda yapılması gereken ilk şey; Hakikat Komisyonlarının kurulması olmalıdır. Yani geçmişle yüzleşmeden gelecek kurulamaz. Bu komisyonların esası samimi şekilde insanların bildiklerini anlatabileceği şekilde hukuki düzenlemeler yapmak üzerine olmalıdır. Hakikat komisyonlarını etkili şekilde faaliyet gösterebilmesi için çok önemli dört saç ayağı olmalıdır; ilki ta en baştan beri suç örgütü şeklinde çalışan organize yapıların gerçek gayesinin ne olduğunu bildiği halde içinde yer alanlar ve yardıma devam edenler en ağır cezaya çarptırılmalıdır. İkincisi ise masum olduğu halde gençliğini suç örgütü şeklinde çalışan organizasyonlara kaptıranların hakkının verilmesidir. Tazminat komisyonlarıyla bu çok rahat bir şekilde sağlanabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu şekilde birinciler negatifliğin yani cezalandırılmanın en kötüsüyle, ikinciler ise ödüllendirmenin en iyisine muhatap olacaklardır. Üçüncüsü ise her ne şekilde olursa olsun darbe ve benzeri kalkışmaları hangi dönemde kim adına olursa olsun bilenler ve katılanlar yani bu millete silah çekenler hiçbir şekilde affedilmemelidir. Dördüncüsü ise kasti yani bilerek ak ile karayı birbirine karıştırıp hakikati örterek durumdan maksimum fayda sağlayanlar, bunlar zaten bir anlamda bu işin içinde en derin şekilde olup başrol (main actors) oynayan ortaklar demektir. Hakikat komisyonları zaten en çok bu gibilerin gerçek yüzünün ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Bunlar yüzünden gençliği çalınanlar bilerek (bu yapıyı temizlemek yerine) kurban edilmektedirler. Bunlar gençliği çalınanları kurban ederek göz boyama algısını gerçekleştirmektedirler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hakikat komisyonlarının çalışmaları halka açık bir şekilde yapılmalıdır ve daha sonra sansürsüz bir şekilde yayınlanmalıdır. Vatan evlatlarının gençliğini çalanların ve aldatıldığını söyleyenlerin gerçek hikâyeleri böylece tüm çıplaklığıyla ortaya konulmuş olsun ki adalette yerini bulsun.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Esasında klasik bir tabirle, parayı takip ederseniz gerçek suçluların kim olduğunu ve bu şekilde çalışan yapılardan kimlerin nasıl faydalandığını yani yapıda lider olanlar ve kandırılanların kimler olduğunu kolaylıkla ortaya çıkarmış olursunuz. Belki de bu ülkede bu tip yapılara karşı savaş verirken en önemli şeyin liderler kadrosu olduğunu, gariban ve aldatılanları korumanın devletin ve hukukun en önemli görevi olduğunu asıl prensip olarak belirleyip örgütlü suçlarla mücadele etmenin zamanı gelmedi mi?!.. Ne yazık ki bu tip meseleler bilerek griftleştirilerek kronik hale getirilmektedir. En kısa zamanda adalet ve eşitliğin bu güzel ülkede ak ile kara karıştırılmadan inşa edilmesi arzusuyla tarihe bir not düşmüş olalım.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Oct 2025 00:08:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/10/hakikat-komisyonlarina-dogru-1-1759586106.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bizim adam</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bizim-adam-11823</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bizim-adam-11823</guid>
                <description><![CDATA[Bizim Adamın değil Herkesin veya Hiç Kimsenin Adamı olmayanların, aldatanlar ve aldatılanların değil, aldatmayanlar ve aldatılmayanların dopdolu olduğu bir memleket sevdasıyla yarınlar elbet bizimdir elbet…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye usulü CB sisteminin daha çok Güney Amerika’daki başkancı rejimleri anımsattığı veya Rusya tarzıyla başkanlık sistemini<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">*</a> hatıra getirdiği ilk planda düşünülebilir. Günümüz anayasal demokrasilerinde <strong>kontrol ve denge</strong> (check and balance; literatürde fren ve denge denilmekteydi 2012 yılına kadar, tarafımca kontrol ve denge olarak kullanılmaya başlandığından beri diğer yazarlarca denge ve denetim denilmeye başlanılan)<strong> kurumu sistemin nirengi (can alıcı) noktasını oluşturmaktadır</strong>. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüz anayasal demokrasileri en azından teoride kontrol ve denge mekanizması üzerine kuruludur. Bunun anlamı ise devleti oluşturan üç kuvvetin-yasama, yürütme ve yargı- birbirinden bağımsız olmasa bile birbirini kontrol ederek sistemi denge halinde tutmaya çalışmasıdır. Bu sayede milleti oluşturan bireyler Leviathan’a karşı ezdirilmemiş, korunmuş olacaktır. Elbette her daim teori ile pratiğin birbirinden farklı işlediği gözden uzak tutulmamalıdır. Teori ve pratik arasındaki makas açıldıkça ilgili devlet veya hükümet hukuk devleti anlayışından gittikçe uzaklaşmaktadır. Bu nedenle şeffaf yönetimler de hesap verilebilirlik en önemli prensiplerden birisidir. Bir diğer önemli ilke ve bireyler açısından uluslararası hukukta da kabul edilen “<strong>gerçeği araştırma hakkı</strong>” (the right to the truth)’dır. <strong>Gerçeği araştırma hakkı; herhangi bir devletin insan hakları ihlallerinde kişilere, mağdurlara ve onlara gerçekleşen ihlallerle ilgili tüm detayları içeren bilgileri sunmasıdır. Bunun bir diğer anlamı da şudur; hakkı ihlal edilen kişinin ona o süreci yaşatanları ortaya çıkarma ve adaletin önünde hesap vermesi imkanına kavuşturulması noktasında her türlü araştırmayı yaparken devletçe veya yetkililer tarafından destek görmesidir.</strong> Bu destekler sadece kelimelerle yazılı metinlerde yer almamalı, aksine hukuken fiiliyatta gerçekleşiyor olmalıdır. Yoksa bizim uygulamamızda olduğu gibi (mesela Bilgi Edinme Hakkı Kanunu) “sır” istisnasının altına saklanarak her türlü gerçeği ters yüz edebilir ve gerçeğin araştırılmasını engelleyebilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçeğin araştırılmasında günümüz uygulamasında genelde hakikat komisyonları (truth commissions) kurularak gerçekleştirilmektedir. Ayrıca gerçeği araştırma hakkının doktrinde geçmişte yaşanan insan hakları ihlallerinin giderimi için geçiş dönemi adaletiyle ilgili olduğu dile getirilmektedir. Nihayetinde uygulamada bu hususta çok net bir hukuki düzenleme bulunmamakta ise de ilgili devlet yetkililerinin adalete ne kadar inandığıyla ilgili olarak şüphesiz gerçeğin o oranda ortaya çıkacağıdır. Hakikat (Gerçeklik) Komisyonlarına örnek olarak; Bolivya, Uganda, Arjantin, Güney Afrika ve Almanya’nın Doğu Almanya’daki insan haklarıyla ilgili olarak iki defa hakikat komisyonları kurduğunu sayabiliriz. İskandinav ülkeleri ise yerli halklara karşı yapılan adaletsizlikleri araştırıp gidermek için Sami Uzlaşma komisyonları kurmuşlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hakikat komisyonları iki ana görevi eda etmektedirler: Gerçeği ortaya çıkarmak ve mağdurun mağduriyetini gidermek mağdur ve mütehakkim (mazlum ve zalim) arasında arabuluculuk yaparak uzlaşmayı sağlamaktır</strong>. Maalesef günümüz Türkçesinde helalleşme bazen teoride bazense pratikte yanlış olarak algılanmakta ve uygulanmaktadır. Oysa bu milletin geçmişinden gelen kültür anlayışında helalleşme önce hakikatin ortaya konulması ve ardından ise mağdurun talep ettiği zararın giderilmesi şeklindedir. Yoksa size yapılan haksızlıkları unutun hakkınızı helal edin, geçmişi karıştırmayın önünüze bakın şeklinde hele hiç değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkemizde hiçbir dönemde (buna 60, 71, 80 ihtilalleri ve 28 Şubat dönemi de dahil) geçmişle bırakın hesaplaşmayı, yüzleşme (facing the past) bile gerçekleşmemiştir. Sadece yukarıdaki elitistler birbirleriyle hesaplaşmış (filler tepişmiş, karıncalar ezilmiş misali), geniş halk yığınları yani bu milletin evlatları her daim hem gerçeği öğrenmekten mahrum edilmiş hem de hakları gasp edilmiştir. Peki, sizce ülkemizde geçmişle yüzleşmeyi engelleyen en büyük etken nedir? Kanaatimiz özellikle son 10 yıldır yaşadığımız tecrübeler göstermiştir ki: <strong>BİZİM ADAM denilen kişi her yerde var ve her durumda her ideoloji de ve her inançta kılıktan kılığa girerek dans ediyorsa biz iktidar olduğumuzda BİZİM ADAM a hesap sormuyor veya soramıyorsak geçmiş ile nasıl yüzleşebiliriz?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİZİM ADAM</strong>;<strong> </strong>o<strong> </strong>her devrin adamıdır. Onun için her yol mubahtır, yeter ki gaye ve emellerini elde edebilsin. İnsanların hayatlarıyla oynamak, onlarla dalga geçmek onun için hayatın ta kendisidir. Kendisine hesap sorulmayacağının rahatlığıyla her türlü ahlaki ve etik değerleri yerle bir eder. Bizim adam aslında adamlığın daha doğru tabiriyle insanlığın yerle bir edilişinin ta kendisidir. Bizim adam toplumun temelini dinamitleyen, yalan ve nifakın, aldatmanın en merkezinde yer alan kişinin ta kendisidir. Bizim adam her daim yalan ve iftira ile yaşar. Onun literatüründe ırz, namus diye bir kavram yoktur. Bizim adam için her şey helaldir. O nedenle bizim adam namuslu ve ahlaklı insanları sevmez ve istese de sevemez. Onları bulunduğu yerden alaşağı etmek için bizim adamın elinden gelen her türlü ahlak dışı yöntemlere başvurması normal ve sıradan gündelik bir meşgaledir. Bizim adam özünü yitirmiş toplumlar da her türlü işe en müsait adamdır. Bizim adamı her yerde her ideolojide görebilirsiniz; devrin şartlarına göre liberal, sosyalist, dinci veya İslamcı olarak görebilirsiniz. Aslında bizim adam eyyamcının ta kendisidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİZİM ADAM</strong>; gerçekle yüzleşme veya hesap verme durumu ortaya çıktığında en şeytani yöntemlere başvurmaktan asla kaçınmaz. İlk olarak kendisinin elitist ve seçkin bir kişi olduğunu, bu nedenle yaptıklarından sorumlu tutulamayacağını ve yaptıklarını sadece beraber olduğu ve çalıştığı kişilerin menfaati için yaptığını iddia eder. Aynı zamanda birlikte çalıştığı kişilere, namuslu insanlara karşı yaptığı haksızlıkların hak edilmiş bir davranış olduğunu, namuslu insanların onlarla mücadele ettiği için bu duruma düşürüldüğünü ileri sürer. Oysaki gerçek kendi ahlaki düşkünlüğünü, kalitesizliğini ve suçlarını örtbas etmek için hukuk ve ahlak dışı davranışlara ve eylemlere başvurmuştur. Bizim adam gerçekte yalanın ve aldatmanın zirvesini tutan kişiden başkası değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİZİM ADAM’dan kurtulmak mümkün mü? Ancak ve ancak hukukun üstünlüğüne dayalı bir hukuk devleti eliyle anayasal cumhuriyetin inşasıyla mümkündür. O sistem de kimse kimsenin efendisi değildir. Efendilik ancak liyakat ve çalışmayla olur; efendi olan kimseye efendilik taslamadığında efendi sayılır. Geçmiş ile yüzleştiğimizde ve geçmişin hesabı sorulduğunda ancak o zaman bizim adamdan kurtuluruz. Bizim adam hukuk devletinin önündeki en büyük engeldir.</strong> Liyakate dayanan, kapalı kapılar ardında alınan kararlarla insanların hayatıyla oynanmadığında bizim adam belasını defetmiş oluruz. Bizim adam ve onu sevenlerin en nefret ettiği insan modeli herkesin adamı olanlar veya hiç kimsenin adamı olmayanlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bizim Adamın</strong> değil <strong>Herkesin</strong> veya <strong>Hiç Kimsenin Adamı</strong> olmayanların, aldatanlar ve aldatılanların değil, aldatmayanlar ve aldatılmayanların dopdolu olduğu bir memleket sevdasıyla yarınlar elbet bizimdir elbet…Zalimler ve onların yardakçıları için yaşasın Cehennem!..Çünkü suça azmettirenler de suçlu gibi mesul tutulurlar. Essebebu kelfail fehvasınca...Bilinen bir hukuki kaidedir: Nefret suçunda zamanaşımı işlemez...</span></span></p>

<div><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">---</span></span>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">*</a> Bkz. Yazarın “Rusya Tarzıyla Başkancılık Hükümeti” adlı makalesi, Anayasal Cumhuriyetin İnşası, Usul Yayınları, İstanbul, 2022, syf. 196-204.</span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 27 Sep 2025 00:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/09/bizim-adam-1758872940.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Anayasa Mahkemesi kararları geriye yürümez mi?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/anayasa-mahkemesi-kararlari-geriye-yurumez-mi-11784</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/anayasa-mahkemesi-kararlari-geriye-yurumez-mi-11784</guid>
                <description><![CDATA[AYM kararlarını verirken geçmişte olduğu gibi kesinlikle yargısal aktivizmde bulunmamalı. Siyasetin alanına girmemelidir. Milletin yani halkın seçmiş olduğu vekillerin çıkarmış olduğu kanunlara mümkün olduğunca dokunmamalıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk ifade edilmesi gerekeni hemen söyleyelim: @AYMBASKANLIGI acilen aşağıdaki içtihadıyla ilgili bir karar alarak, <strong>AYM kararlarının bireylerin temel hak ve hürriyetlerini koruma noktasında hukuk devleti ve güvenliğinin gereği olarak geriye yürüyeceğini ifade etmelidir</strong>. 12.12.1989 tarihli, 1989/11 ve 1989/48 sayılı kararında “Türk Anayasa sisteminde Devlete güven ilkesini sarsmamak ve ayrıca Devlet yaşamında karmaşaya neden olmamak için iptal kararlarının geriye yürümezliği kuralı kabul edilmiştir…” Anayasanın 153/5. Maddesine göre AYM kararları geriye yürümez. Fakat 23 Eylül, 2012 tarihinden itibaren Anayasa’da yer alan temel hak ve hürriyetler, AİHS kapsamındaki herhangi bir hakkın kamu gücü tarafından ihlal edildiği sebebiyle AYM’ne başvuru yapılabilmektedir. Kanaatimizce, bu tarihten itibaren artık anayasanın ilgili hükmü kadük hale gelmiştir. AYM kararları kazanılmış hakların korunması (ancak bireyler lehine) konusunda geriye yürümese de <strong>temel hak ve hürriyetlerin korunması konusunda geriye yürüyeceği apaçık ortadadır</strong>. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki, bu yeni duruma rağmen herhangi bir kurum veya mahkeme anayasa mahkemesinin kararını uygulamıyorum veya temel hak ve hürriyetlerle ilgili olsa bile geriye yürümez deyip reddederse ne olur? Nitekim maalesef bunun örneklerin ülkemizde giderek arttığı görülmektedir. Bu noktada kimin iktidarda olduğunun hiçbir önemi yoktur. Kim iktidarda olursa olsun mevcut sistemde anayasa mahkemesi kararları tanınmayacak ise hukuk güvenliği nasıl sağlanacaktır? Yarın bir aklı evvel çıkıp derse (367 başörtüsüyle ilgili talihsiz kararda olduğu gibi) anayasayı ihlal suçu cebir ve kuvvetle işlense de AYM kararlarını uygulamayarak anayasayı aynı şekilde askıya almış olmuyor musunuz? Siz ülkenin en yüksek mahkemesinin kararlarını tanımayarak ve uygulamayarak, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik, halkı kanunlara uymamaya tahrik, Türklüğü, Cumhuriyeti, <strong>devletin kurum ve organlarını aşağılamış</strong>” olmuyor musunuz? AYM devletin bir kurumu değil midir? Ayrıca adaleti engellemiş olmuyor musunuz? Bir yerde kullanmış olduğum ifadelerimden müsaadenizle alıntı yapmak isterim: </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<strong>AYM kararları, Anayasanın 153. maddesi mucibince herkesi bağlar. </strong>2012 yılında kabul edilen bireysel başvuru yoluyla<strong> </strong>AYM kararlarının geriye yürümezliği artık fiilen ve yasal olarak kadük hale gelmiştir. Nitekim AYM twitter kararıyla da bu durum artık netleşmiştir. Bu nedenle verilen kararlar artık herkesi ve her kurumu bağlamaktadır. <strong><u>Eğer aksi iddia edilecekse AYM’nin iptal kararlarından sonra hakları gasp edilen her bir bireyin tek tek ilk derece mahkemelerinde dava açmasını beklemek ve yıllarca süren davalar neticesinde hakların geri alınması gibi bir absürt durum ortaya çıkacaktır</u>. </strong>Bu durumun da hukuk devletini yıkan, bürokratik hantal devlet yapısına giden yolu açacağı ortadadır. Şöyle bir örnek verecek olursak durumun vahameti daha iyi anlaşılacaktır:<strong> </strong>Deprem nedeniyle OHAL ilan edilen illerden birinde KHK ile görevine son verilen bir akademisyen kişi görevine iade edildiğinde, AYM’nin bu kararına dayanarak uğradığı zararlar nedeniyle maddi-manevi tazminat davası açabilecek ve aynı görev yerinde görevine devam edebilecektir.<strong> </strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başka bir örnek daha farz edelim; karşılıksız çek nedeniyle hapiste olan bir kişi, karşılıksız çekin karşılığı olan kanun maddesi AYM tarafından iptal edilmiş olduğunda, <strong>AYM norm denetim kararları geriye yürümez deyip</strong> hapiste kalmaya devam mı edecektir? Kanunun iptalinden sonra veya aynı gün o eylemi gerçekleştirenler ise dışarıda özgürce hayatına devam edecektir. Nitekim 12 Ocak 2023 tarihinde RG’de yayınlanan kararla AYM akademisyenlerin çalıştıkları yerlerden başka yerlere gönderilmesiyle ilgili kanun hükmünü de oybirliğiyle iptal etmiştir. <strong>Eğer AYM</strong> <strong>kararını uygulamamak için aksi iddia edilecekse, önce bireysel başvuru hakkı kaldırılmalı, ardından AYM lağvedilmelidir.</strong>” </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kanaatimizi/düşüncemizi gerekçelendirmeden önce anayasal yargı denetiminin gerekli olup olmadığı ve bununla ilgili birkaç meseleye temas etmek isteriz. Modern anlamda anayasal yargı denetimi İngiltere’deki Bonham kararını saymazsak (1612 tarihli, modern dönem denilemez) ABD’de Marbury v. Madison (1803) davasından önce ABD eyalet mahkemeleri şu davalarda anayasal yargı denetimi yaparak yasaları Anglo Sakson hukuku veya anayasaya aykırı bulmuştur: Paxton’s Case of the Writ of Assistance (1761), Ham v. M’Claws (1789), Bowman v. Middleton (1792), Lindsay v. Commissioners (1796).<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> Chisholm v. Georgia (1793), Ware v. Hylton (1796), Cooper v. Telfair (1800) davalarında ABD Yüksek Mahkemesi Marbury v. Madison’dan önce de anayasal yargı denetiminde bulunmuştur. Marbury v. Madison davasını önemli kılan ise ilk dava olması değil, anayasal yargı denetimini manifesto halinde açıklayan ilk dava oluşudur.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modern dünya da anayasal yargı denetimi ABD Anglo Sakson hukukundan mülhemle Hans Kelsen aracılığıyla Avrupa’ya taşınarak farklı bir hale sokulmuştur. Mesela Fransa’da 2010 yılından sonra somut norm denetimi başlamış ve bireyler Anayasa Konseyine Danıştay ve Yargıtay safhasından sonra başvurabilir hale gelmiştir. Anglo Sakson hukukunda ise hem özel hukuk hem de kamu hukuku davalarında en yüksek mahkeme anayasal yargı denetimi yapan Yüksek Mahkemelerdir. ABD Yüksek Mahkemesi tavsiye niteliğinde karar verememektedir. Kanada Yüksek Mahkemesi ise Quebec v. Secession Reference davasında olduğu gibi federal hükümet talep ettiğinde tavsiye niteliğinde kararlar vermektedir. Birleşik Krallık’ta ise 2009 yılında kurulmuş olan Yüksek Mahkeme, parlamentonun üstünlüğü ilkesi gereği ABD ve Kanada yüksek mahkemeleri gibi kararlara henüz imza atmamıştır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde gelinen noktada; anayasal yargı denetimi özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra soykırım nedeniyle azınlıkların haklarını korumak adına güçlenerek yoluna devam etmiştir. Hatta bazı yazarlara göre gelişmiş ülkeler de artık anayasal yargı denetimi azınlıkları korumakta, çoğunlukların hak ve taleplerini görmezden gelmektedir. Anayasal yargı denetiminin amacı bireylerin “temel hak ve hürriyetlerinin korunmasıdır.” Biz de 1961 Anayasası ile kurulan AYM maalesef özellikle kriz dönemlerinde meşruiyetini sorgulatmış, genelde iktidara hâkim olan güç ve eğilimler lehine kararlar çıkartmıştır. <strong>Oysaki bireylerin temel hak ve hürriyetlerini koruması gereken mahkemeler asıl kriz dönemlerinde cesur davranarak meşruiyetlerini inşa etmeleri gerekir. </strong>Sonuçta mahkemenin üyeleri millet tarafından seçilmiş değillerdir, siyasi irade tarafından atanmış kişilerdir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM kararlarını verirken geçmişte olduğu gibi <strong>kesinlikle yargısal aktivizmde bulunmamalı. Siyasetin alanına girmemelidir. Milletin yani halkın seçmiş olduğu vekillerin çıkarmış olduğu kanunlara mümkün olduğunca dokunmamalıdır.</strong> Ancak temel hak ve hürriyetlerin korunması noktasında hareket etmelidir. Anayasa mahkemesi kararları Anglo Sakson hukukunda olduğu gibi (milletin iradesi önce gelir fehvasınca) ilgili kanun maddesinin anayasaya aykırı olduğunu ifade etmeli, AYM kararlarıyla kanun maddeleri iptal edilememelidir. <strong>En doğrusu siyasette en son sözü halk girişimi kurumuyla yeterli miktarda imza toplayarak halk söylemelidir. Bu şekilde siyasi iktidarları seçen halkın yönetime katılımı ve denetimi süreklilik arz edecektir</strong>.</span></span></p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Detaylı bilgi için bkz. Fatih Öztürk, Karşılaştırmalı Anayasa Yargısında Politik Sorun ve Yargısal Aktivizm Doktrini: Anayasal Yargı Denetimi Gerekli mi?, Filiz Kitapevi, İstanbul, 2021.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Aynı kaynak bkz. Fatih Öztürk, syf. 13-20, syf. 20-30 Marbury v. Madison davası.</span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Sep 2025 00:20:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/09/anayasa-mahkemesi-kararlari-geriye-yurumez-mi-1758184628.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir Anayasal Cumhuriyetin inşası öncesi yol haritası</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-anayasal-cumhuriyetin-insasi-oncesi-yol-haritasi-11735</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-anayasal-cumhuriyetin-insasi-oncesi-yol-haritasi-11735</guid>
                <description><![CDATA[Yeni anayasa yönetenler için değil, yönetilenler için yapılmalıdır. Bu nedenle hem hazırlanma sürecinde hem de anayasanın kendisinde milletin yönetime katılma araçları mutlaka yer almalıdır. Anayasa, problemlerin çözüm yeri değil, problemleri çözecek yol haritası yani oyunun kurallarını belirleyen bir belge olmalıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Katiba Sasa, Swahili (Kenya’da) dilinde “Şimdi Anayasa” anlamına gelen, Kenya’da 2008 yılı sonrası anayasal reformu gerçekleştirmek için STK’ların yürüttüğü anayasa yapım çalışmasıdır. Türkiye için de ilk önceliğin seçimlerden sonra darbe izlerinden uzak yepyeni bir anayasa yapılması olduğu kanaatindeyiz. Anayasalar yapılmadan önce o ülkedeki toplulukların onu talep etmesi ve bazı ortak paydalar da buluşulması gerekliliği ortadadır. Bizim gibi ülkeler de halk topluluklarından kopuk anayasacılık çalışmalarının 1876’dan beri işe yaramadığı ortadadır. 1876 Anayasası da dahil bugüne kadar yapılan anayasalar ve anayasacılık faaliyetlerini maalesef “ELİTİST ANAYASACILIK” olarak isimlendirmek zorundayız. Sürekli olarak halkın ve geniş kalabalıklarını maraba (yaklaşık olarak vassal) olarak görüp seçkinlerin onlar için gerekli olanın en iyisini yapacağı veya yapabileceği anlayışının acilen terk edilmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun ömürlü ve adalet dağıtan anayasa ancak ve ancak halkın katılımı ve anayasa yapıldıktan sonra da halkın katılımının devam etmesiyle olacaktır. Halk egemenliğine dayanan bir demokrasi ile bu memleketin sorunları çözülebilir. Temsili demokrasi bizi sürekli olarak eninde sonunda aynı çıkmaz sokaklara götürmektedir: Muhaliflerin sesini keseceksin, bizim yaptıklarımızı görmeyenler vatan hainidir. Oysaki siyaset millete hizmet götürmek için yapılan bir yarış olmanın ötesinde bir şey olmasa gerek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasalar yapılırken kırmızı çizgiler olmamalı. İlla da olacaksa buna halkın çoğunluğu karar vermelidir, kesinlikle siyasetçiler değil. Yeni dünya da laikliğe evet ama laikçiliğe hayır. Maalesef ülkemizde Fransız ekolünden gelen bir yanılsamayla laiklik, laikçilik olarak algılanmakta ve diğer inançlara saldırı moduna bürünebilmektedir. En basitinden Türkiye’deki siyasetçiler ve aydınlar: İslam inancına ait en temel meseleyi bile maalesef gözden kaçırmaktadırlar. Mesela: deprem ve olanların hepsi kaderdir. Olmuş her şey kaderdir. İhmalkarlıklar da gerçekleştiği andan itibaren kaderdir. Ama bu ihmalkarlıkların bir daha yaşanmaması için önlem almak ve hukuken bunların hesabının sorulması için çalışmak ise ayrı bir meseledir. Fakat siz gazeteler de ihmalkarlıkları gösterip bu kader olamaz diye başlık atarsanız, nüfusun % 80’nin inancına bir nevi saygısızlık yapmış ve o konuda bilgisiz olduğunuzu göstermiş olursunuz. Özetle siyasetçilerden ve aydınlardan hitap ettikleri kitlelerin en azından inançları ve hassasiyetleri konusunda bilgili olmaları ve ona göre hareket etmeleri beklenir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasal İslam veya siyasal İslamcı tabirleriyle siyasette dini değerleri öne çıkaran kişileri nazara vererek İslam inanç ve değerlerine saldırı yapılması da kabul edilebilir olmasa gerek. Gerçek din ile sahtekarlar net çizgilerle ayrılıp belirtilmelidir. Bu hususta en güzel örneklerden birisi olan Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) dönemi uygulamaları dile getirilebilir. Ziya Paşa’nın dediği gibi kişilerin sözlerine değil, fiillerine bakılmalıdır. Hz. Ali ile Hz. Ömer’i birlikte kucakladığınız zaman sorunların çok daha rahat hal olduğunu görebileceğiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki halk egemenliğine dayalı bir anayasal cumhuriyetin inşası nasıl olacaktır? Hali hazırda Türkiye’de hemen hemen herkesin ittifak halinde olduğu meselelerden birisi de: Yeni bir anayasanın acilen hazırlanıp referanduma sunulmasıdır. Bu ülkenin masum ve temiz insanları halk egemenliğine dayalı, dar bölge seçim sistemiyle, doğrudan demokrasinin vazgeçilmez iki önemli saç ayağı olan halk girişimi ve temsilcilerin azlini içeren iki önemli kurumla birlikte yepyeni bir anayasayı çoktan hak etmişlerdir. Günümüz anayasacılığının en önemli meselesi devleti elinde tutan kuvvetlerin ayrılması ve bunlar arasındaki kontrol-denge meselesi olduğu bilinen bir olgudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de anayasa hukuku literatüründe artık asli kurucu iktidarın sadece halk olduğu hem öğretide hem de uygulamada net bir şekilde ifade edilmelidir. Tali kurucu iktidarların ise halk girişimi ve temsilcilerin azliyle sadece halktan direktif aldığı, halk için yönetimi emaneten geçici olarak elde tuttukları anlayışı; daha anaokulundan itibaren devletin halka anayasal şuur ve sorumluluk kazandırma görevi çerçevesinde acilen öğretilmesi gereken en önemli meselelerden birisi olduğu unutulmamalıdır. Bu anlamda halka dayanmayan hiçbir yönetimin meşruiyetinin olmadığının su götürmez bir gerçek olduğu da zihinlere ve kalplere yazılası bir realitedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni bir anayasada mutlaka üç unsur yer almalıdır. Bunlar; dar bölge seçim modeli, halk girişimi/vetosu, temsilcilerin azli kurumudur. Yeni bir anayasayı yaparken mutlaka bir yol haritası önceden hazırlanmalıdır. Siyasi parti liderleri veya temsilcilerinin bir araya gelerek anayasa konusunda uzlaşmaya vardıklarını belirtir şekilde beyanlar ve düşünceler hangi ülkede olursa olsun, o ülke siyasetinde hala elitist tavır ve düşüncelerin devam ettiğini bariz şekilde ortaya koyan anlayıştan başka bir şey olmasa gerek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dar bölge seçim modelinde o ülkede kaç milletvekili parlamentoya seçilecekse seçim zamanı ülke o kadar seçim bölgesine bölünmektedir. Mesela bir ülke parlamentosuna 500 milletvekili seçilecekse 500 seçim bölgesi oluşturulmaktadır. Böylece meclise siyasi liderin baskısı altında olmayan hür fikirli ve cesur yürekli adayların seçilmesinin önü açılmaktadır. Ayrıca seçim barajı da olmadan bağımsız adaylar da meclise kolaylıkla girebilmektedir. Bu görüşün karşısına hemen şu fikirlerle karşı çıkanların mevcut olduğu bir gerçektir: Parçalı bir yönetimde istikrar nasıl sağlanacaktır? Birleşik Krallık ve ABD seçim sistemleri buna gayet güzel örnekler teşkil etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halk girişimi veya vetosu ise halkın beğenmediği yasal düzenlemeleri hatta anayasa değişikliklerinin yapılması için gerekli imzaları toplayarak demokratik yönetime katılımı sürekli ve istikrarlı bir şekilde sağlanabilmektedir. Belirli sayıda imza toplayarak halk değiştirilmesini istediği hukuki uygulamalarla meclisten referandum yapılmasını talep ederek bunu mecburi hale getirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Temsilcilerin azli ise halk hangi seviyede seçmiş olursa olsun (ister başbakan isterse milletvekili hatta bazı sistemler de seçilen hâkim ve savcılar) o kişilerin icraatlarını beğenmediği zaman belirli sayıda imza toplayarak ilgili kişiye görevden el çektirilmesi için oylama yapılmasını sağlayabilmektedir. Böylece göreve seçilen kişi görevini hakkıyla yerine getirebilmek için her zaman dikkatli bir şekilde hareket etmek zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu üç kurum herhangi bir anayasa da yer aldığı zaman sorunların çözüm yeri gerçek anlamda her daim sine-i millet olacaktır. Hatta bu kurumlarla yüksek mahkemelerin verdiği kararlar bile rahatlıkla denetlenebilecektir. Bu üç anayasal kurumu anayasaya derç etmek tam anlamıyla her mevzu da halkın son sözü söyleyebileceği bir sistemi inşa etmek anlamına gelecektir. Elitistler bunun popülizme yol açabileceğini rahatlıkla iddia edecektir: Oysa elitizm yerine popülizm tercih edilebilir bir şey olsa gerek. Halkı hangi siyasi görüş ve ideoloji ikna ediyorsa bir anlamda sistemde son sözü o söylemiş olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu maddeleri herhangi bir anayasaya madde olarak koymak halka tepeden bakan yönetimlerin sonu anlamına gelebilir. Bu nedenle bu noktada bundan daha önemlisi, anayasayı hazırlayacak olanların niyetinin ne kadar samimi olduğu da bir realitedir. Bir anayasa ile hedef, belli bir grup veya grupların iktidarını tesis edecek veya devam ettirecek köşe taşlarının ikame edilmesi mi yoksa adil bir sistemin inşa edilmesi midir? Günümüzde kabul gören görüşe göre, anayasalar temel hakları ve hürriyetleri garanti altına bireyleri devlet karşısında koruyan belgelerdir. Anayasaların özü, devlet karşısında kişilerin korunmasıdır. Bu nedenle, yeni yapılan anayasanın gayesi millet için adil bir sistemin kurulması, hakların ve hürriyetlerin korunmasıdır. Anayasa ile korunacak haklar ve hürriyetler bu milletin inanç dünyasına aykırılık oluşturacak şeyler olmamalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa hazırlanırken geçen dönemde yapılan hatalara tekraren düşülmemelidir; anayasa yapmak sadece bir toplumdaki elitistlerin işi olmamalıdır. Sadece STK’lardan bilgi alışverişinde bulunmak yeterli değildir. Özellikle bizim gibi ülkelerde milleti ne kadar temsil ettikleri bilinen ve hala elitist tavır ve davranışla hareket etme saikinde olunan bir modelleme anlayışının sonucunun ne olduğu ortadadır. Bu nedenle, şimdiye kadar yapılan anayasaların tamamında bu ülkede hep yönetenleri koruma düşüncesi var olmuştur. Bundan dolayı millete danışma ve milletin ruh dünyasını yansıtma gibi bir kaygı olmamıştır. Bu da anayasaların ömrünün kısa olmasına sebebiyet vermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni anayasa yönetenler için değil, yönetilenler için yapılmalıdır. Bu nedenle hem hazırlanma sürecinde hem de anayasanın kendisinde milletin yönetime katılma araçları mutlaka yer almalıdır. Anayasa, problemlerin çözüm yeri değil, problemleri çözecek yol haritası yani oyunun kurallarını belirleyen bir belge olmalıdır. Ayrıca, anayasa çerçeve, yumuşak (değiştirilmesi kolay) ve ince bir anayasa olmalıdır. Kesinlikle detaycı yani kazuistik olmamalıdır. Özlü ve anlaşılabilir bir dille yazılmalıdır. Maddeler detaylara boğulmamalıdır. Belki de 40 maddelik bir anayasa yeterli olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kez daha tekrar edecek olursak: Anayasanın ömrünün uzun olmasını sağlayacak en önemli faktörlerin başında milletin yönetime katılımını sağlayacak dar bölge seçim modeli, halk girişimi/vetosu, temsilcilerin azli ve referandum gibi araçların anayasa da mutlaka yer almasıdır. Anayasa bir ağaç fidesi gibi düşünülmelidir. Onu yaşatacak ve geliştirecek kanalların kesinlikle açık tutulacak şekilde düzenlenmesi bir gerekliliktir. Bu ülkenin yüzyıllardır en büyük derdi olan meselenin; sistem değil insan krizi olduğu şuuruyla maddeler yazılmalıdır. Bu çerçeveden bakıldığında hükümet sisteminin başkanlık veya parlamenter bir sistem olmasının hiçbir önemi bulunmamaktadır. Asıl mesele; getirilen modelin kontrol-denge mekanizmasını tesis edip, sistemin adil bir şekilde çalışarak milletin her bir ferdinin temel hak ve hürriyetlerini korumasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha da önemlisi de meclisin üstünlüğüne dayanan nihayetinde son sözü milletin söylediği bir sistemin inşa edilmesidir. Özellikle yeni anayasa ile siyasetin sadece siyasi partiler aracılığıyla yapıldığı bir ülke görüntüsünden acilen kurtulmamız gerekmektedir. En önemlisi; yeni anayasa ile din, vicdan ve düşünce hürriyeti çok güçlü bir şekilde sağlanıp korunmalıdır. Ümidimiz ve temennimiz; yeni anayasa ile bu ülkede anayasa ve yasaların yönetenlerin hâkimiyeti için değil, millet için yapılmaya başlanması, alt ve üst tabaka (!) arasındaki gelir uçurumunun kapanması, siyasetin sadece elitlerin işi olmadığı, milletin yönetimi sürekli denetleyebildiği bir yapıya kavuşabileceğimiz yarınlar temennisiyle...</span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 09 Sep 2025 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/09/bir-anayasal-cumhuriyetin-insasi-oncesi-yol-haritasi-1757341670.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Adaletin sarsılan temelleri</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/adaletin-sarsilan-temelleri-11718</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/adaletin-sarsilan-temelleri-11718</guid>
                <description><![CDATA[Adalet, bir toplumun ruhudur; bu ruhun yitirilmesi, yalnızca hukuki bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal bağların çözülmesi anlamına gelmektedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye, son yıllarda hukuk devleti ilkesinin aşınması, yargı bağımsızlığına yönelik algılanan müdahaleler ve toplumsal adalet duygusunun zayıflaması gibi karmaşık sorunlarla karşı karşıya kalmıştır. Hukuka olan güvenin erozyona uğraması, yalnızca bireylerin devlet kurumlarına olan inancını sarsmakla kalmamış, aynı zamanda toplumsal barışı tehdit eden derin bir politik kutuplaşmayı tetiklemiştir. Bu durum, toplumun farklı kesimlerinin adalet algısını derinden etkilemiş ve ortak bir toplumsal sözleşme zemininin kaybolmasına yol açmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Hukuka Güvenin Erozyonu: Kökler ve Dinamikler</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’de hukuka olan güvenin azalması, birden fazla faktörün bir araya gelmesiyle ortaya çıkmıştır. Yargı bağımsızlığına yönelik algılanan müdahaleler, bu sürecin temel taşlarından birini oluşturmaktadır. Yargı organlarının siyasal otorite karşısında tarafsızlığını koruyamaması, toplumun geniş kesimlerinde adaletin eşit ve öngörülebilir bir şekilde tecelli etmeyeceği inancını pekiştirmiştir. Kamuoyu araştırmaları, yargı sistemine güvenin son yıllarda dramatik bir şekilde düştüğünü ortaya koymaktadır. Örneğin, yargı kurumlarının güvenilirlik sıralamasında alt sıralarda yer alması, bireylerin hak arama süreçlerine olan inancını zayıflatmıştır. Bu durum, hukukun üstünlüğü ilkesinin zedelenmesiyle doğrudan bağlantılıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yargı süreçlerinde şeffaflık eksikliği ve keyfi uygulamalar, hukuka güven krizini derinleştirmiştir. Özellikle yüksek profilli davalarda verilen kararların, kamu vicdanını tatmin etmekten uzak olması, adaletin siyasallaştığına dair algıyı güçlendirmiştir. Bu bağlamda, yargı kararlarının ideolojik ya da politik saiklerle şekillendiği yönündeki yaygın kanaat, toplumun farklı kesimlerinde adaletsizlik duygusunu körüklemiştir. Hukukun, bireyleri ve toplumu koruma işlevi yerine, siyasal güç mücadelelerinin bir aracı haline geldiği algısı, vatandaşların devletle olan bağını koparmaya başlamıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Politik Kutuplaşma: Hukuk Krizinin Toplumsal Yansımaları</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hukuka olan güvenin azalması, Türkiye’de zaten var olan politik kutuplaşmayı daha da keskinleştirmiştir. Toplum, siyasal görüşlere göre ayrışmış ve bu ayrışma, adalet algısı üzerinde de derin bir bölünme yaratmıştır. Farklı siyasal gruplar, aynı hukuki kararları tamamen zıt perspektiflerden değerlendirmekte; bir grup için adaletin tecellisi olarak görülen bir karar, diğer grup için adaletsizliğin simgesi haline gelmektedir. Bu durum, toplumun ortak bir adalet anlayışı etrafında birleşmesini imkânsız hale getirmiştir. Siyasal söylemlerin kutuplaştırıcı etkisi, hukukun birleştirici bir kurum olmaktan çıkmasına ve toplumsal parçalanmayı hızlandırmasına neden olmuştur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu kutuplaşma, yalnızca siyasal elitler arasında değil, toplumun tabanında da yankı bulmuştur. Sosyal medya platformları, bu ayrışmanın görünür hale geldiği bir alan olarak öne çıkmaktadır. Farklı siyasal gruplar, hukuki süreçlere dair tartışmalarda birbirlerini suçlayıcı bir dil kullanmakta ve bu da toplumsal gerilimi artırmaktadır. Örneğin, bir mahkeme kararının ardından taraflar arasında yaşanan sert tartışmalar, adaletin değil, güç mücadelesinin bir yansıması olarak algılanmaktadır. Bu durum, toplumsal barışın temel taşlarından biri olan ortak adalet duygusunu derinden yaralamaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Toplumsal Adalet Duygusunun Zedelenmesi</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Adalet, bir toplumun bir arada yaşama iradesinin temel taşıdır. Ancak Türkiye’de hukuka olan güvenin azalması, bu temel taşta ciddi bir çatlak oluşturmuştur. Toplumun farklı kesimleri, adaletin kendileri için değil, yalnızca belirli bir grup için işlediğine inanmaya başlamıştır. Bu algı, sosyal eşitsizliklerin ve ekonomik adaletsizliklerin de etkisiyle, bireylerin devlete ve birbirlerine olan güvenini sarsmıştır. Toplumsal adalet duygusunun zedelenmesi, yalnızca hukuki bir mesele olmaktan çıkmış; sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda da derin bir güvensizlik krizine dönüşmüştür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu süreçte, bireylerin hak arama süreçlerinden uzaklaşması dikkat çekicidir. Adalet sistemine olan inancın zayıflaması, bireyleri hukuk dışı yollara yöneltmiş ve bu da toplumsal düzeni tehdit eden bir kaos potansiyelini artırmıştır. Örneğin, vatandaşların mahkemelerden adil bir sonuç beklememesi, alternatif çözüm yollarına başvurmayı ya da haksızlık karşısında sessiz kalmayı tercih etmelerine neden olmuştur. Bu durum, toplumsal sözleşmenin temelini oluşturan hukukun meşruiyetini sorgulanabilir hale getirmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Hukuk Devletine Giden Yol</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hukuka olan güvenin yeniden tesis edilmesi, Türkiye’nin toplumsal barışını ve demokratik istikrarını güçlendirmek için elzemdir. Bu bağlamda, öncelikle yargı bağımsızlığının yeniden sağlanması gerekmektedir. Yargı organlarının siyasal etkilerden arındırılması, hâkim ve savcıların mesleki özerkliklerinin güçlendirilmesiyle mümkündür. Ayrıca, yargı süreçlerinin şeffaflığını artırmak için teknolojik araçlardan faydalanılmalı; karar süreçleri kamuoyuyla açık bir şekilde paylaşılmalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İkinci olarak, adalet sistemine erişim kolaylaştırılmalıdır. Hukuki süreçlerin maliyetli ve karmaşık olması, vatandaşların adalete ulaşmasını zorlaştırmaktadır. Bu nedenle, hukuki yardım mekanizmalarının güçlendirilmesi ve mahkeme süreçlerinin hızlandırılması, adalet duygusunu yeniden canlandırmak için kritik adımlardır. Ayrıca, hukuk eğitiminin kalitesinin artırılması, hukukçuların etik değerlere bağlılığını güçlendirecek ve uzun vadede yargıya olan güveni artıracaktır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Son olarak, siyasal söylemin kutuplaştırıcı etkisini azaltmak için toplumsal diyalog mekanizmaları geliştirilmelidir. Siyasal aktörlerin, adalet gibi evrensel bir değeri kendi çıkarları doğrultusunda araçsallaştırmaktan vazgeçmesi, toplumsal uzlaşıyı mümkün kılacaktır. Sivil toplum kuruluşlarının ve akademik çevrelerin bu süreçte oynayacağı rol, ortak bir adalet anlayışının yeniden inşa edilmesi için hayati öneme sahiptir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Adalet, bir toplumun ruhudur; bu ruhun yitirilmesi, yalnızca hukuki bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal bağların çözülmesi anlamına gelmektedir. Hukuk devletinin yeniden inşası, yalnızca teknik reformlarla değil, aynı zamanda toplumsal bir zihniyet dönüşümüyle mümkündür. Türkiye, bu krizi aşmak için cesur adımlar atmak zorundadır; zira adalet olmadan ne barış ne de refah sürdürülebilir bir gelecek vaat edebilir.</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 07 Sep 2025 00:20:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/09/adaletin-sarsilan-temelleri-1757156273.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tuhaf yasa maddeleri</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tuhaf-yasa-maddeleri-11655</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tuhaf-yasa-maddeleri-11655</guid>
                <description><![CDATA[Geçenlerde patates üreticisi bir köylü kent merkezine getirdiği bir kamyondan yere beş yüz kilo patates döktü, patates fiyatlarını protesto etmek için. Tarım Bakan Yardımcısı bu muhterem bu eylemi, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik eden bir suç” olarak niteledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk mevzuatımızda, Anayasa maddeleri arasında, yasa maddeleri arasında çok kötü maddeler var. Bunun yanında başka yasa maddeleri var ki, bunları çok kötü bulmuyorum, TUHAF buluyorum sadece. Başkaları da var ama, bugünkü yazıda sadece buram buran cehalet kokan ikisine değinmek istiyorum.</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk mevzuatımızda, Anayasa maddeleri arasında, yasa maddeleri arasında çok kötü maddeler var. Buna hiç kuşku yok. Mesela Anayasa’nın 66. Maddesi’nde yazılanları gerçekten çok sorunlu buluyorum. Anayasa’nın 1. Maddesi’ndeki “Türkiye Devleti” ifadesinin 66. Madde’nin başlangıcında “Türk Devletine” dönüşmesi mesela. Ama&nbsp; ama bu maddeler yazarları tarafından dikkatlice seçilmiş, ideolojilerini yansıtan ifadelerden oluşuyor ve askeri bir özenle yazılmışlar.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun yanında başka yasa maddeleri var ki, bunları çok kötü bulmuyorum, TUHAF buluyorum sadece.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkaları da var ama, bugünkü yazıda sadece buram buran cehalet kokan ikisine değinmek istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birincisi şu meşhur dezenformasyon yasası olarak bilinen yasa; 13 Ekim 2022 tarihinde yürürlüğe giren 7418 sayılı Kanun ile <a href="https://www.mevzuat.gov.tr/mevzuatmetin/1.5.5237.pdf"><span style="color:#2980b9">Türk Ceza Kanunu</span></a>’na eklenen 217/A maddesi ile “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçu ceza hukukumuzda yeni bir suç tipi olarak tanımlanmış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Madde hükmüne göre; halk arasında endişe, korku veya panik yaratma saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ya da genel sağlığıyla ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kişi bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok merak ediyorum, bu sözde yasada yasa koyucu (!!!) “gerçeğe aykırı bilgi” kavramını nasıl tanımlıyor acaba?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir bilginin gerçeğe aykırı olup olmadığını nasıl bu kadar kolay saptıyorlar bu muhteremler?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yasalar bir Meclis Komisyonu’ndan çıkıp Genel Kurula geliyor, bu yasa taslak metinlerini ağırlıklı olarak hukukçular yazıyorlar, bu hukukçular (!!!) mutlaka hukuk eğitimleri (!!!) esnasında hukuk felsefesi dersi alıyorlardır, bu felsefe derslerinde de “doğru bilgi ya da yanıltıcı bilgi” kavramları tartışılmaktadır ya da tartışılmalıdır, buna eminim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Haddim olmayabilir ama bu hukukçu (!!!) arkadaşlara mesela mutlaka Paul Feyerabend’i (Özgür bir toplumda bilim), Jacques Monod’yu (Raslantı ve zorunluluk) okumalarını öneririm.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha 17. Yüzyılda Fransız matematikçi ve düşünür Descartes “Kare biçiminde bir kule uzaktan bir silindire benzer” diyerek doğruyu temellük etmenin o kadar kolay olmayacağını belirtmiş idi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama Maşallah bizim Dezenformasyonla Mücadele Merkezimiz görevlileri, sözde yasayı koyan sözde yasa koyucular dezenformasyon kelimesini bu kadar kolay kullanabildiklerine göre enformasyonun hangisinin doğru hangisinin yanıltıcı olduğunu şıp dile biliyorlar, buluyorlar, harika çocuklar doğrusu, aman nazar değmesin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hadi felsefe kitaplarına çok meraklı olmadıklarını kabul edelim ama bari ünlü Japon yönetmen Akira Kurosowa’nun Rashamon filmini bir seyretseler, doğru bilgi, yanıltıcı bilgi, dezenformasyon&nbsp; derken mutlaka on kere düşünürler ama nerede!!!</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci TUHAF suç ise TCK 216. Madde’de düzenlenmiş: <strong>Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik veya Aşağılama Suçu.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizim yasa koyucu bu tahrik kelimesini ne kadar da rahat kullanabiliyor, şaşırıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eeeee, Diyanet İşleri Başkanlığı hutbe biriminden “Babaların kendi öz kızlarından da tahrik olabileceği” yönünde açıklamalar (!!!) gelebiliyorsa toplumun bir bölümünün farklı özelliklere sahip başka bir bölümünü kolaylıkla tahrik edebileceği de düşünülebiliyor, düşünülmekle kalmıyor, yasa metnine bile girebiliyor bu tahrik ifadeleri.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçenlerde patates üreticisi bir köylü kent merkezine getirdiği bir kamyondan yere beş yüz kilo patates döktü, patates fiyatlarını protesto etmek için. Tarım Bakan Yardımcısı bu muhterem bu eylemi, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik eden bir suç” olarak niteledi, Bakan yardımcılığı ciddi bir görev, belki eski müsteşarlık makamı ile mukayese edilebilir, bu bakan yardımcısı muhteremlerin ağızlarından dökülen incileri ciddiye almak zorundayız değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yasa maddesinin (TCK 216) bakan yardımcılığı düzeyinde böyle yorumlanması bu yasa maddesinin ciddiyetini de çok açık hale getiriyor kanımca.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda TCK 216’nın ilgili bölümünü aktardım, burada bir de “Açık ve yakın tehlike” diye bir kavram var, gelin bu kavramın kökenine bir bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1917 senesinde ABD Kongresi bir “Casusluk yasası” (Espionnage act, 1917) çıkarıyor, bir ABD vatandaşı da bu yasanın bir bölümünün Amerikan Anayasasının ifade özgürlüğünü düzenleyen ünlü birinci ekine (First amendment) aykırılığını iddia ediyor, dava Federal Yüksek Mahkemeye kadar çıkıyor (Schenck v. ABD, 1919)), Yüksek Mahkeme “açık ve mevcut tehlike” (Clear and present danger) durumunda bu yasanın birinci ekini ihlal etmeyeceğini karara bağlıyor (Yüksek hakim Holmes’ün ismiyle anılıyor bu karar), seneler sonra da o ünlü film çekiliyor (Clear and PRESENT danger).&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’de 1919 senesinde hukuk sistemine giren bu “Açık ve mevcut (present) tehlike” bizim hukuk sistemimize nasıl oldu da “Açık ve yakın tehlike” olarak girdi, İngilizcedeki present (mevcut) kelimesini kim “yakın” diye tercüme etti, ben bunu bilemiyorum, siyasi mühendisliğe alışmıştık ama bu tür hukuk mühendisliği de çok ilginç doğrusu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AKP son dönemi başka hoyratlıklar ve hukuksuzlukların yanı sıra bu iki tuhaf yasa ile de anılacaktır, buna eminim.&nbsp;</span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 25 Aug 2025 05:32:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/08/tuhaf-yasa-maddeleri-1756089311.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Seyfettin Çilesiz’in çilesi</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/seyfettin-cilesizin-cilesi-11619</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/seyfettin-cilesizin-cilesi-11619</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’nin önündeki ekonomik ve özellikle sosyal tablo parlak değil. Aksi açıklamalar inandırmak şöyle dursun insanları öfkelendiriyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Seyfettin Çilesiz emekliler alayhine olan bu kara tabloyu lehine değiştirmek için u</strong><strong>ğraşıyor. Elbette kendisinin de olumsuz yönde etkilendiği bir tablo bu ama çabalarının daha çok geçinemeyen milyonlar için olduğu ortada. Bu çabaların başarılı olması sadece emekli kesimin (ve de çalışanların) rahatlaması iç</strong><strong>in de</strong><strong>ğil, ayrıca belki hükümetin de bu yanlış yoldan dönmesi için bir fırsat yaratabilir. Her ne kadar bu çok iyimser bir dilek olsa da.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; </strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Seyfettin Çilesiz İstanbul Üniversitesi Hukuk fakültesinden 1972’de mezun olmuş, çeşitli ilçelerde savcılık, İstanbul Başsavcı vekilliği, 2000’de üyeliğine seçildiği Yargıtay’da 15 yıl görev yapmış değerli bir emekli yargı mensubu. Adalet Yayınları’ndan 2022’de yayımlanmış “Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu Açıklaması” başlıklı bir de kitabı bulunan Çilesiz’in adı, Şimşek politikasının nefes aldırmadığı emeklilere yardımcı olmak için TÜİK’e açtığı davayla kamuoyuna yansıdı. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na (DMK) tabi bir emekli olmasına karşın, Çilesiz 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na tabi özel sektör (SSK) emeklilerinin maaşlarını da olumsuz yönde etkilediği için enflasyon verilerini düşük açıkladığı gerekçesiyle TÜİK davasına öncelik vermişti.&nbsp;&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>TÜİK Davası</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ne var ki Ankara 6. İdare Mahkemesi, Çilesiz’in TÜİK’in enflasyon verilerinin yanlış olduğu gerekçesiyle açtığı davayı, veri bütünlüğünün sağlanamadığı gerekçesiyle, hukuka uygunluk karinesi uyarınca reddetmişti. Çilesiz’in avukatı Ali Erdem Gündoğan kararla ilgili olarak “TÜİK verilerin bir kısmının gizli veri olduğunu bir kısmının da kendi özgün eseri olduğunu iddia ederek mahkemeyi yanılttı ve verileri mahkemeye vermedi. Mahkeme de ‘veri bütünlüğüne ulaşamıyorum bu nedenle enflasyon oranını yeniden hesaplayamıyorum, karine olarak TÜİK’in enflasyon oranının doğru olduğunu kabul ediyorum bu nedenle davayı reddediyorum’ şeklinde bir gerekçe ile davayı reddetti. Fakat mahkemenin gerekçeli kararında, TÜİK’in tüm iddiaları reddedildi. Aslında mahkemenin gerekçeli kararı emekli lehine yazılmış sadece sonuç kısmında ret yazılmıştır” açıklamasını yapmıştı. Seyfettin Çilesiz daha sonra kararı İstinaf Mahkemesi’ne taşımıştı. TÜİK de İdare Mahkemesi’nin “esastan inceleme” yapmış olmasına itirazını İstinaf Mahkemesi’ne sunmuştu. TÜİK mahkemenin hiçbir inceleme yapmadan davayı reddetmesini istiyor. Çilesiz’in avukatı Gündoğan ise, TÜİK’e karşı dava açılamayacağı iddiası hukuk devletiyle bağdaşmıyor görüşünde.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ne var ki TÜİK davanın reddolunmasını talep etmekle yetinmiyor, Kurum’a yönelik eleştiri yapanlara da dava açmakta tereddüt etmiyor. TÜİK sosyal medyadan yaptığı eleştiriler nedeniyle Seyfettin Çilesiz’in yanı sıra CHP Grup Başkanvekili ve Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır ve Yeni Yol Grup Başkanvekili ve Muğla Milletvekili Selçuk Özdağ hakkında 50’şer bin liralık manevi tazminat davası açmış bulunuyor. Görünen o ki TÜİK, Şimşek’in halkın çoğunluğunun tepkisini alan makroekonomik pembe tablo açıklamalarına dayanak oluşturan veriler açıklaması nedeniyle hedef tahtasına konulmasından rahatsız. Asıl eleştirilmesi gereken, enflasyonla mücadele amacı taşıdığı öne sürülen ama kamu idaresinin aşırı harcamalarına, sabit gelirlilerin gelirleri doğrudan kısılmak ve vergiler arttırılmak suretiyle kaynak oluşturmaktan başka amacı olmadığı gözlemlenen OVP ve mimarı Sayın Şimşek. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">TÜİK hikayesi de henüz kapanmış değil. Sayın Çilesiz, ‘kişilik haklarına ağır saldırı’ gerekçesiyle 15 Ağustos’ta TÜİK aleyhine 5 kuruşluk manevi tazminat davası açtı. Avukat Ali Erdem Gündoğan, TÜİK'in Seyfettin Çilesiz hakkında ağır ithamlarda bulunduğunu belirterek, 5 kuruşluk manevi tazminat talebinin, zenginleşme amacı taşımadığının ispatını, müvekkilinin haklılığının tespitini amaçladığını vurguladı. Çilesiz'in dava dilekçesinde, Tüm Emekliler Derneği Başkanı Satılmış Çalışkan, Birleşik Emekliler Sendikası Başkanı Mahmut Şengül ve Emekli-Emekçiler Dernekleri Federasyonu Başkanı Gönül Boran Özüpek'in tanık olarak dinlenmesi istendi. Avukat Gündoğan ayrıca birçok emeklinin TÜİK mağduru olarak tanıklık için hazır olduğunu ifade etti. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>DMK</strong><strong>’</strong><strong>ya tabi emeklilerle ilgili dava </strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sayın Çilesiz’in Ankara 9. İdare Mahkemesi’ne açtığı bir dava daha var. Medyaya tüm emeklileri doğrudan ilgilendiriyormuş gibi servis edilen bu dava SGK’na karşı açıldı. DMK’na tabi emeklilerin (memur emeklileri) maaşları, yasal olarak, aldıkları son maaşların -varsa makam tazminatı düşüldükten sonra çıkan miktarın- hizmet yılına göre belirli bir yüzdesine (70-75) tekabül ediyor. Hükümet seçim öncesi memura verilen söz nedeniyle en düşük memurun -aslında hizmetli sınıfı- maaşına Temmuz 2023’te 8.077 TL seyyanen zam yaptı. Asgari ücretin 11.850 TL olduğu o dönemde bu, tüm ücret dengelerini alt üst eden bir zamdı. En düşük maaşlı hizmetli için yüzde 85’e tekabül eden bu zam seyyanen olduğu için Vali, kaymakam, profesör, doçent, doktor, mühendis, diplomat gibi nispeten yüksek maaş alanların ücretlerine yüzde 25 civarında yansıdı. Ama bu zam yasal olarak emeklilerine yansımaması için, hukukta “yasaya karşı hile” olarak değerlendirilebilecek şekilde memura açıktan (Hazine’den) ilave ödeme olarak verildi. Başka bir deyişle zam olması gerektiği gibi memurun taban aylığına yapılmadı. Memur emekli olduğunda bu seyyanen zammı kaybediyor. Bu hem memur hem emeklisi için kazanılmış hakkın kaybedilmesi anlamına geliyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu çarpıklığın ilk göstergesi örneğin profesör gibi bir yüksek memur emeklisinin maaşının işe yeni giren lise mezunu hizmetlinin maaşının bir tık üzerinde kalması. Bu şekilde eğitim ve kıdem, çalışırken olduğu gibi emekli olduktan sonra da değersizleşmiş durumda. Aynı zamanda memur emeklisinin maaşı çalışırken aldığı maaşın yasal yüzdesinin de altına düşürülmüş bulunuyor. Altı aylık enflasyon farklarıyla bu oran sürekli düşüyor. 8077 TL tutarındaki fark şu anda 18.800 TL civarında. Dolayısıyla DMK’ya tabii emekliler 25 aydır her ay bu miktarın yüzde 70-75’ini (14 bin civarı) eksik alageliyor. Bu uygulama orta sınıfı da içine alan 2,5 milyon kadar memur emeklisinden yasanın etrafından dolanarak alınan bir vergi niteliğinde. Bir hukuk devletinde DMK’na tabi emeklilerin kendilerinden yasaya karşı hile yoluyla kesilen bu miktarı yasal faizleriyle birlikte geri almaları gerekir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Medya, olumlu sonuçlanırsa bu davadan tüm emekliler yarar sağlayabileceklermiş gibi yayınlar yaptı ama kabul etmek gerekir ki yasal bağ sadece DMK’na tabi 2, 5 milyon emekliyi ilgilendiriyor. Ayrıca rakamlar öne sürüldüğü kadar yüksek de değil. Ama 2,5 milyon emeklinin kazanılmış haklarının askıya alınmasının nedeni çok daha kalabalık olan SSK emeklilerinin maaşlarını düşük tutma arzusu olmalı. Emekliler arasında oluşacak aşırı maaş farkı nedeniyle DMK emeklileri kazanılmış haklarından yoksunlar. Onlara kazanılmış haklarının iadesi, SSK emeklilerine aynen değil ama analoji yoluyla zam yapılmasını gerekli kılacak. SSK emeklilerinin durumlarının iyileştirilmesi için mutlaka 5510 sayılı yasada aylık bağlama oranlarının DMK’daki oranlara çıkarılması şart. Ama açıklamalarından insanları değil rakamları esas aldığı gözlemlenen Sayın Şimşek’i bugün en düşük emekli maaşının 16 681 lira gibi komik bir rakam olması değil, emeklilerin bütçeye yansıyacak maliyeti ilgilendiriyor olmalı ki bu kara tabloyu pembe fırçasıyla renklendiriyor.&nbsp; </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Türkiye</strong><strong>’</strong><strong>nin önündeki ekonomik ve özellikle sosyal tablo parlak değil. Aksi açıklamalar inandırmak şöyle dursun insanları öfkelendiriyor. Verilmeyen seyyanen nedeniyle maaşının yüzde 70 ini kaybetmiş memur ve açlık sınırının yüzde 40 altında yaşamaya mahk</strong><strong>û</strong><strong>m SSK emeklileri de var ve ikide bir ekonominin iyiye gittiği mesajlarını duymak istemiyorlar. Ayrı konu belki ama asgari ücretliler için de benzer bir kara tablo var ortada.</strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Sürdürülebilir bir program mı</strong><strong>?</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın toplu sözleşme yapmaya çalıştığı başta Memur-Sen olmak üzere ilgili sendikalara yönelik 15 Ağustos tarihli önerilerine bakılırsa bu çarpıklık sürdürülmeye çalışılıyor. Çilesiz SGK’dan talep ediyor ama TÜİK’te olduğu gibi konu doğrudan Şimşek’in tıkır tıkır işlediğini şişinerek söylediği OVP ile ilgili. OVP, hedefler tutmadığı için sürekli revize ediliyor. Enflasyon oranı MB Başkanı’nın önceki gün açıkladığı gibi 2027’de yüzde 9’a düşse de bu, ekonominin rayına girdiği, hele hele sabit gelirli ve emeklilerin rahatlayacağı anlamına gelmeyecek. Ufukta enflasyonu düşürmek için yoksullaştırılan orta sınıf ve alt gelir gruplarının ceplerine girecek ilave gelir konusunda en ufak bir işaret yok. Görünen o ki milli gelir pastasından daha az pay alacak, yoksullaşmış halde kalacaklar. Bu da gelir dağılımının daha da adaletsiz ve sürdürülebilir olmaktan uzak bir hale getirilmesi anlamına geliyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">OVP sonuç itibariyle bu hükümetin tercihi. Bugüne kadar ne kadar teklediği ve dövizde olabilecek hareketlilik göz önüne alındığında doğru bir tercih olmadığı ortada. Kaldı ki iki yıldır seçmenin çoğunluğunun yoksullaşması üzerinden yürüyen bir politikanın seçim kaybettireceği de açık. Sokaktaki adam ekonomist olmasa da cebine giren ve cebinden çıkan parayı da bunun nereden kaynaklandığını da çok iyi biliyor. Enflasyonist ortamı yaratanın da aynı iktidar olduğuna bakılırsa, bu ağır faturadan kurtulması hiç mümkün değil. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Medyada seçimin olacağı sene muslukların açılacağı ve kayıpların giderilebileceği yazılıp çiziliyor. Bir kere, dört yıl boyunca yoksullaştırılan insanların kayıplarını bir yılda fiilen gidermek mümkün olmadığı gibi, bu insanların bir yılda geçmiş dört yıl çektikleri sıkıntıları unutmaları ve bu politikayı uygulayanlara oy vermeleri de beklenemez. Kaldı ki Sayın Işıkhan’ın DMK’na tabi memur ve emeklilerine 2026 ve 2027 için önerdiği zamlara bakılırsa, kayıpların telafisi gibi bir siyasi iradenin de ortada olmadığı görünüyor. O bakımdan yukarıdaki sorunun yanıtı açık. OVP sadece seçim kaybetmeyi kabul eden ve bu yoldaki olası olumsuzlukları da göze alan bir hükümet tarafından sürdürülebilir, o kadar.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Özet olarak belirtmek gerekirse, Türkiye’nin önündeki ekonomik ve özellikle sosyal tablo parlak değil. Aksi açıklamalar inandırmak şöyle dursun insanları öfkelendiriyor. Verilmeyen seyyanen nedeniyle maaşının yüzde 70 ini kaybetmiş memur ve açlık sınırının yüzde 40 altında yaşamaya mahkûm SSK emeklileri de var ve ikide bir ekonominin iyiye gittiği mesajlarını duymak istemiyorlar. Ayrı konu belki ama asgari ücretliler için de benzer bir kara tablo var ortada. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuç olarak Sayın Seyfettin Çilesiz bu kara tabloyu emekliler lehine değiştirmek için uğraşıyor. Elbette kendisinin de olumsuz yönde etkilendiği bir tablo bu ama çabalarının daha çok geçinemeyen milyonlar için olduğu ortada. Bu çabaların başarılı olması sadece emekli kesimin (ve de çalışanların) rahatlaması için değil, ayrıca belki hükümetin de bu yanlış yoldan dönmesi için bir fırsat yaratabilir. Her ne kadar bu çok iyimser bir dilek olsa da.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 18 Aug 2025 02:47:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/08/seyfettin-cilesizin-cilesi-1755474699.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hukuk gözlüğünden Coldplay Kiss Cam</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hukuk-gozlugunden-coldplay-kiss-cam-11476</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hukuk-gozlugunden-coldplay-kiss-cam-11476</guid>
                <description><![CDATA[Bu arada Coldplay konserindeki bu olayla ilgili sosyal medyada inanılmaz yaratıcı ve komik içerikler var, hala gülüyorum. “Özellikle büyük etkinlikler sırasında aldatırken yakalanma” anlamına gelen yeni bir fiil olarak “Coldplayed” kelimesinin dile kazandırılması tarifsiz…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Kiss Cam uygulaması için izleyicilerden rıza alınıyor mu sorusunun cevabını neyse ki geçen yıl gittiğim Coldplay konserinin hala telefonumda duran biletini incelediğimde buldum. Benim gittiğim 9 Haziran Atina konserinin biletinde görüntü ya da video kaydı alınabileceği ve izleyicilerin herhangi bir yasal hakkının bulunmadığı belirtilmiş.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Geçtiğimiz hafta Coldplay konserinde sarılmış haldeyken kameraya çekildiklerini fark edince hızlıca uzaklaşan bir çiftin görüntüleri sosyal medyada viral oldu, haberi olmayan kalmadı herhalde… Görüntüler Coldplay’in 16 Temmuz’da Amerika’nın Boston şehrine yakın Gillette Stadyumundaki konserinden. O günden beri dünya medyasında neredeyse süregelen savaşlardan bile daha çok yer bulan bu olayın skandal olmasının sebebi bir teknoloji şirketinin üst düzey yöneticileri olan hem kadın hem de erkeğin başkalarıyla evli olmaları ve stadyumdaki dev ekrana yansıyan görüntüler üzerine ilişkilerinin afişe olmasıydı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu arada Coldplay konserindeki bu olayla ilgili sosyal medyada inanılmaz yaratıcı ve komik içerikler var, hala gülüyorum. “Özellikle büyük etkinlikler sırasında aldatırken yakalanma” anlamına gelen yeni bir fiil olarak “Coldplayed” kelimesinin dile kazandırılması tarifsiz… Coldplayed kelimesine günlük dilde sıkça rastlayacağız gibi görünüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İşin eğlencesi bir yana, bu olayla popüler olan “kiss cam” (öpücük kamerası) ve bu türlü çekimlerin hukuken ne ifade ettiğine biraz değinmek istiyorum. Kiss cam özellikle Amerika’da görülen bir stadyum geleneği. Kameranın spor müsabakalarında yakın çekime aldığı izleyicilerin öpüşmesi bekleniyor, seyirciler eğleniyor, atmosfer yumuşuyor ya da kimi zaman izleyiciler arasında evlenme teklifi edenler de oluyor. Böyle çekimler sonucunda ortaya çıkan görüntülerin hukuki niteliği kişisel veri. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">2016’dan beri Avrupa Hukukunda GDPR ve Türk hukukunda KVKK kısaltmaları ile bilinen regülasyonlar kişisel veri niteliğindeki bilgilerin korunmasını sağlayan sistemi anlatıyor. Hem Türk hem de Avrupa hukukuna göre belirli durumlar haricinde kişinin görüntüsünün alınması, toplanması,&nbsp; kullanımı diğer bir ifade ile “işlenebilmesi” için kişinin rızası gerekiyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kiss Cam uygulaması için izleyicilerden rıza alınıyor mu sorusunun cevabını neyse ki geçen yıl gittiğim Coldplay konserinin hala telefonumda duran biletini incelediğimde buldum. Benim gittiğim 9 Haziran Atina konserinin biletinde görüntü ya da video kaydı alınabileceği ve izleyicilerin herhangi bir yasal hakkının bulunmadığı belirtilmiş. Bu şekilde veri toplanacağı bilgisinin biletin satışı işlemi dahilinde bir koşul olarak önden belirtilmesi ve bir adım daha ileri gidilerek kişinin yasal haklarından önden feragat ettirilmesinin hukuka uygunluğunu tartışmak gerekir. Atina’da gerçekleştirilen konserin görüntülerini alan / toplayan şirketin de Avrupa menşeili olması durumunda GDPR ve örneğin benim fotoğrafım söz konusu ise vatandaşı olduğum ülke yasaları gündeme geleceğinden konu Türk Hukuku çerçevesinde incelenir. Ayrıca, veriler şirketlerin dünyanın başka bir kıtasında bulunan sunucularında depolanıyorsa da veri analizine ilgili bölge hukukunu da dahil etmek gerekiyor. Kısacası, iletişim ve teknoloji çağı sayesinde veri koruma hukuku, en genç ve dinamik hukuk dallarından biri olarak çoğu zaman yerli düzenlemelerle sınırlı kalmıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Astronomer şirketinin CEO’su ve İK yöneticisi olan ikilinin durumuna gelirsek, Boston’ın bağlı bulunduğu Massachusetts (MA) eyaleti için geçerli veri koruma düzenlemelerine göre inceleme yapılmalı. Sosyal medyada gördüğüm Gillette Stadyumu’ndaki konser biletinde ise katılımcıların, seslerinin ya da görüntülerinin her türlü mecrada, her türlü amaçla, ömür boyu ve bedelsiz olarak kullanılmasına geri alınamaz şekilde izin verdikleri belirtilmiş. Biz avukatların sevdiği türden en geniş şekilde yazılmış bir koşul bu. Üstelik görüntülerin kişisel veri hukuku çerçevesinde değil başka bir hukuk alanı olan telif hakları yönünden yapılmış bir düzenleme. Bu sayede izleyicilerin veri hukuku bakımından olası geçersizlik iddialarına karşı bir koruma mekanizması olarak, görüntülerin telif haklarının, görüntüleri elinde bulunduran organizasyon şirketine transfer edildiği düşünülebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her ne kadar Coldplay solisti Chris Martin konserden hemen sonra artık konser alanlarında kamerasız bölümler de oluşturacaklarını belirtse de bu olay bana Andy Warhol’ün “bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” sözünü anımsattı. Warhol 1968’de böyle bir iletişim ve teknoloji gelişimi yaşanacağını öngörmüş müydü bilmiyorum ama o sözü deneyimlediğimiz günleri yaşadığımız kesin!</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 25 Jul 2025 08:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/07/hukuk-gozlugunden-coldplay-kiss-cam-1753422822.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Suçsuz sayılma hakkı (Savaşta bile korunan sert çekirdek)</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sucsuz-sayilma-hakki-savasta-bile-korunan-sert-cekirdek-11403</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sucsuz-sayilma-hakki-savasta-bile-korunan-sert-cekirdek-11403</guid>
                <description><![CDATA[Anayasa’da sayılan ve tümüyle istisnai durumlara özgülenen koşullar çerçevesinde yakalama ve tutuklama dışında “kimse hürriyetinden yoksun bırakılamaz” ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="display:none">&nbsp;</span><span style="display:none">&nbsp;</span><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>İstanbul Barosu Başkanı İbrahim Kaboğlu, yaşanan hukuk ihlalleri bağlamında “suçsuz sayılma hakkı”nı yazdı. Kaboğlu bu hakkın savaş ortamında bile güvence altında olan hakkın, “olağan hukuk düzeninde –yargının yürütme güdümünde araçsallaştırılması ile- ihlal edilebiliyorsa ülke, savaştan beter ortam koşullara sürüklenmiş” olduğu tespitini yaptı. </strong>&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Anayasa’da sayılan ve tümüyle istisnai durumlara özgülenen koşullar çerçevesinde yakalama ve tutuklama dışında “<strong>kimse hürriyetinden yoksun bırakılamaz”&nbsp;</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“<em>Hakim kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabilir;&nbsp; bunun şartlarını kanun gösterir.”</em> (md.19/3, c.2).&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Düşünce ve ifade,&nbsp; toplantı ve gösteri özgürlüklerini kullanan yurttaşların yaka-paça yakalanmasından, -özellikle seçilmiş belediye başkanları başta- ev baskını yoluyla yakalama ve göz altına alma uygulaması, usul olarak madde 19’a aykırı olduğu gibi, maddi olarak da birçok hak ve özgürlüğü çiğnemekte, hatta özünü yok etmekte.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Keyfi yakalama ve tutuklamalara karşı bireysel özgürlüğü korumaya yönelik usuller olarak <strong>habeas corpus</strong> güvenceleri beş başlık altında toplanabilir:</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">1-Tutuklama koşulları:&nbsp;</span></span></span></strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“<em>Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yokedilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla </em><strong><em>tutuklanabili</em></strong><em>r</em>”. (md.19/3).</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tutuklama, 2001 Anayasa değişikliği ve 2004 CMK düzenlemeleri sonrası tamamen istisnai bir hal almıştır. Şöyle ki;&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="margin-left:9px; text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">- Yeniden yazılan Anayasa madde 13, hak ve özgürlükleri sınırlama ve güvence ölçütü olarak <strong>“ölçülülük</strong>” ilkesini açıkça öngördü.</span></span></span></p>

<p style="margin-left:9px; text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">- Sınırlamanın sınırı olarak “<strong>hakkın özüne dokunma yasağı</strong>”&nbsp; da koydu.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hak ve özgürlük güvenceleri ışığında okunması ve&nbsp; yorumlanması gereken madde 19’un uygulama alanı, tutuklama kararı bakımından yargıcın takdir yetkisini özgürlükler lehine kullanmasını gerekli kıldığından tutuklama önlemi, 2001 değişikliği sonrası&nbsp; ayrık bir uygulamaya&nbsp; indirgendi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) ile öngörülen <strong>adli kontrol</strong> seçeneği, ölçülülük ilkesi gereği, tutuklama yaptırımını tümüyle ayrıksı bir uygulamaya indirgedi.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu nedenle, arama-yakalama-gözaltına alma ve tutuklama koşullarına uyulmaksızın siyasal nedenlerle binlerce kişinin&nbsp; özgürlüklerinden alıkonulması, hukuk dışı olup fiili ve keyfi eylem ve işlemler dizisinde yer almakta.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>2-Çifte bildirim yükümlülüğü ve bilgilenme hakkı</strong>: “<em>Yakalanan ve tutuklanan </em><strong><em>kişilere</em></strong><em>, yakalanma ve tutuklama sebepleri ve haklarındaki iddialar herhalde yazılı&nbsp; ve bunun hemen mümkün olmaması halinde sözlü olarak derhal,&nbsp; toplu suçlarda en geç hakim huzuruna çıkarılıncaya kadar bildirilir</em>” (md.19/4).&nbsp; Kişinin yakalandığı veya tutuklandığı, <strong>yakınlarına</strong> derhal bildirilir (md.19/6).&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İstisna öngörmeyen bu açık ve emredici hükümlere karşın,&nbsp; yakalanan ve tutuklanan kişilerin bilgilenme hakkından avukatlar bile yararlanamıyor ve&nbsp; yurttaşlar, daha baştan&nbsp; savunmasız bırakılıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>3-Hakim önüne çıkarılma süresi:</strong> Yakalanan veya tutuklanan kişinin hakim önüne çıkarılması için 48 saatlik süre ve toplu suçlar için öngörülen dört günlük süre (md.19/5) öngörülüyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu süreler, son dakikaya dek kötüye kullanılmakta; böylece, bir yandan keyfi yakalamalara “delil” üretilirken, öte yandan, adliyede ifade öncesi şüpheli kişi, bitkin ve&nbsp; yorgun düşürülerek yargısal süreç daha baştan zedelenmekte.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">4-<strong>Makul süre içinde yargılanmak</strong> (md.19/7):&nbsp; Tutuklanan kişilerin, <strong>makul süre</strong> içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakları vardır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tutuklama, delilden değil kişiden hareketle yapılınca kişi, özgürlüğünden alıkonulduktan sonra delil üretme faaliyeti başladığı için makul süre, belirsiz bir zamana yayılmakta; iddianame aylar sonra hazırlandığından özgürlükten alıkoyma yaptırımı, ölçülülük ilkesini ve öze dokunma yasağını&nbsp; zedelemekte. Gizli tanık ve etkin pişmanlık vb fiili ve keyfi&nbsp; “suç üretme” yolları, suçsuz sayılma hakkını yok etmekte.</span></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Mahkemeye erişim hakkı, tarafsız ve bağımsız bir mahkeme hakkı, hukuki araçların eşitliği, yargılamanın çabukluğu ve saydamlığı, suçsuz sayılma hakkı, savunma hakkı, gerekçeli karar hakkı ve bunu uygulama yükümlülüğü, adil yargılanma hakkı gerekleri olsa da, sav+savunma+hüküm bileşenlerine ulaşmak bile çok zor veya olanaksızdır.</strong></span></span></span></em></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>5-Serbest bırakılmak için başvuru hakkı</strong> (md.19/8):&nbsp; Her ne sebeple olursa olsun, hürriyeti kısıtlanan kişinin, <strong>kısa sürede durumu hakkında karar verilmesini ve hemen serbest</strong> bırakılmasını sağlamak amacıyla yetkili bir yargı merciine <strong>başvurma hakkı </strong>vardır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Uygulamada ise, çoğunlukla siyasal nedenle tutuklanan kişilerin serbest bırakılması için kullanılan itiraz hakkı, genellikle ret ile sonuçlanmakta.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kolluk, yargı ve hapishane uygulamaları, genel anlamda hak ve özgürlük ihlalleri ötesinde <strong>insan haklarının sert çekirdeğini</strong> yok&nbsp; saymakta.&nbsp; Oysa; her zaman, her yerde ve herkes için geçerli olan insan haklarının sert çekirdeği, savaş halinde bile saygı görür: “… <strong>kimsenin yaşam hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz, kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan suçlanamaz; suç ve cezalar geçmiş yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz</strong>.” .</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Olağanüstü hal, seferberlik ve&nbsp; savaş hali için öngörülmüş olan bu dokunulamaz alanlar (Any. md.15/son),&nbsp; olağan hukuk düzeninde haydi haydi geçerlidir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Mahkemeye erişim hakkı, tarafsız ve bağımsız bir mahkeme hakkı, hukuki araçların eşitliği, yargılamanın çabukluğu ve saydamlığı, suçsuz sayılma hakkı, savunma hakkı, gerekçeli karar hakkı ve bunu uygulama yükümlülüğü, <strong>adil yargılanma hakkı gerekleri</strong> olsa da, sav+savunma+hüküm bileşenlerine ulaşmak bile çok zor veya olanaksızdır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir toplantıya&nbsp; veya yürüyüşe katılma, hatta sırf&nbsp; sokak ve caddede bulunma ya da yürüme, kolluk şiddetine maruz kalma, yakalanma ve göz altına alınma bahanesi olabiliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Dahası,&nbsp; konutlara baskınla yatak odasına girilmekte, özel hayatın gizliliği (md.20), konut dokunulmazlığı (md.21) ve haberleşme hürriyeti (md.22) yok edilerek, “insan haysiyetiyle bağdaşmayan muameleye tabi tutma yasağı”&nbsp; ihlal edilerek&nbsp; “insan haysiyetiyle bağdaşmayan cezaya tabi tutulamama hakkı” da daha baştan yok edilmekte (md.17/3).</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Herkes için geçerli olan bu haklar, tutuklular için olduğu denli hükümlüler için de, kısaca bütün <strong>mahpuslar</strong> için geçerli. Mahpus kişi, özgürlüğünden alıkonulmuş olsa da temel&nbsp; haklarından yoksun kılınamaz; haliyle insan haklarının sert çekirdeği korumasından ayrıksız bir biçimde yararlanır. Oysa tutukluların, insan hakları ile bağdaşmayan birçok muamele yanısıra gece yarılarında başka hapishanelere&nbsp; keyfi olarak dağıtılması, başlıbaşına aşağılayıcı ve kötü muameledir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yakalama, gözaltına alma ve tutuklama yol ve yöntemleri; beden dokunulmazlığı, konut dokunulmazlığı, özel yaşamın gizliliği ve haberleşme özgürlüğü, kişi güvenliği ve özgürlüğü, <strong>kümülatif</strong> olarak ve <strong>suçsuz sayılma hakkı</strong> gibi insan haklarının sert çekirdeğini oluşturan haklar daha baştan çiğnenmekte veya yok sayılmakta.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>2017 kurgusu sonucu ortaya çıkan üç anayasal hal (demokratik/otoriter ve fiili durum) nedeniyle, konusu suç teşkil eden emirleri veren ve uygulayan kamu görevlileri, -tıpkı sorumsuzluk yasaları ile kendilerini dokunulmaz kılan siyasiler gibi- herhangi bir soruşturmaya uğramamakta; siyasal iktidarın ve onun araçsallaştırdığı kamu görevlilerinin hedefindeki kişiler, “suçsuz sayılma hakkı”ndan yararlandırılmadan ve&nbsp; yargılama süreci işletilmeden&nbsp; zincirleme ve fiili yaptırımlara tabi tutulmuş oluyorlar.</strong></span></span></em></span></p>

<h2 style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Hukuksuz devlet ve hukuksuz toplum&nbsp;</strong></span></span></span></h2>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının en çok ihlali, özellikle düşünce özgürlüğü ve&nbsp; demokratik-siyasal hakların kullanılması nedeniyle ortaya çıkmaktadır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İnsan hakları ihlallerini önlemek, insan haklarını korumak ve geliştirmek pozitif yükümlülüğü (Any., md.5) altındaki Devlet, tam tersine, insan haklarını engellemek ve kullananları ”suçlu göstermek”, buna karşın ihlal edici eylem ve işlemlerde bulunanlara yaptırım uygulamamak&nbsp; (“cezasızlık”) suretiyle varlık nedenini yadsıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şafak vakti özel konuta baskından başlayan ve ters kelepçe ile toplu teşhire varan görevin kötüye kullanılması sonucu&nbsp; ihlal dalgaları, yakalama-gözaltı-tutuklama ya da kolluk-yargı-hapishane halkaları bütününde işlemekte.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yurttaşlara, öğrencilere, seçilmişlere, siyasilere, kamu görevlilerine ve avukatlara yönelik eylem ve işlemlerde yasa/uluslararası sözleşme ve Anayasa ihlalleri, kolluk-sav ve yargı kararı ile infaz aşamalarında görev ve yetkilerin kötüye kullanılması –ve konusu suç oluşturan- emir ve eylemlerle gerçekleşmekte.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ne var ki, 2017 kurgusu sonucu ortaya çıkan üç anayasal hal (demokratik/otoriter ve fiili durum) nedeniyle, konusu suç teşkil eden emirleri veren ve uygulayan kamu görevlileri, -tıpkı sorumsuzluk yasaları ile kendilerini dokunulmaz kılan siyasiler gibi- herhangi bir soruşturmaya uğramamakta; siyasal iktidarın ve onun araçsallaştırdığı kamu görevlilerinin hedefindeki kişiler, “<strong>suçsuz sayılma hakkı</strong>”ndan yararlandırılmadan ve&nbsp; yargılama süreci işletilmeden&nbsp; zincirleme ve fiili yaptırımlara tabi tutulmuş oluyorlar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“İnsan haklarının sert çekirdeği”nde odaklanan ihlaller, Anayasa ve hukuktan değil, siyasal ortam ve koşullardan kaynaklanmakta. Çoğunlukla<strong> fikir </strong>özgürlüğü ve demokratik haklar,<strong> fiziki</strong> özgürlükten alıkonulma nedeni olarak kullanılmakta.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Eğer savaş ortamında bile güvence altında olan ve herkes için, her zaman ve her yerde korunması gereken “suçsuz sayılma hakkı”, olağan hukuk düzeninde –yargının yürütme güdümünde araçsallaştırılması ile- ihlal edilebiliyorsa ülke, savaştan beter ortam koşullara sürüklenmiş demektir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bütün bunlar, normatif altyapısını insan haklarının oluşturduğu demokratik rejim bakımından ne anlama gelir? Siyasal iktidarın el değiştirme (siyasal münavebe) yollarını tıkama aracı olarak yaratılan “hukuksuz devlet ve hukuksuz toplum”, barış ve demokrasi için gerekli asgari müşterekleri zedelemiş bulunuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></span></span></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></span></span><span style="display:none">&nbsp;</span></a><span style="display:none">&nbsp;</span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 13 Jul 2025 06:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/07/sucsuz-sayilma-hakki-savasta-bile-korunan-sert-cekirdek-1752357215.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yargısal Aktivizm: Yargı eliyle siyaseti şekillendirirken Robert Justin Lipkin’i okumak ve Ran Hirschl’i dinlemek</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yargisal-aktivizm-yargi-eliyle-siyaseti-sekillendirirken-robert-justin-lipkini-okumak-ve-ran-hirschli-dinlemek-11391</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yargisal-aktivizm-yargi-eliyle-siyaseti-sekillendirirken-robert-justin-lipkini-okumak-ve-ran-hirschli-dinlemek-11391</guid>
                <description><![CDATA[Esasında, dünyanın her yerinde anayasa hukukunun sorunları hemen hemen aynıdır, fakat çözümü ise toplumdan topluma farklılık gösterecektir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:left"><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Mahkemeler, bir hakem gibi konulmuş olan kurallara uyulup uyulmadığını tespit mercii olmalıdır, yoksa oyunun kurallarını yeniden yazan yerler olmamalıdır. Bu aynı zamanda kuvvetler ayrılığı prensibine de aykırıdır; kuralı koyan yasama organı, icra eden yürütme, kurala uyulup uyulmadığını da tespit eden yargıdır. Şayet hem kuralı koyan hem de bunun kontrolünü yapan mekanizma aynı yer olduğu zaman bu sisteme jüristokrasinin hakim olması normaldir.</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Politik sorun doktrini yüksek mahkemelerin kararlarıyla, anayasalar veya yasalarla belirlenmiş ve siyasete ayrılmış yargının girmemesi gereken alanlar olarak ifade edilebileceğini bir önceki yazımızda belirtmiştik. Oysaki yargısal sınırlamada yargının girmemesi gereken alanı sadece ve sadece yargının kendisi tayin etmektedir. Davanın tarafı olan kurum aynı zamanda kendi davasının yargıcı konumundadır. Bunun da her zaman şu tehlikeyi beraberinde getirdiği iddia edilmektedir: Bir kişi ya da kurum kendi davasında yargıç veya hakim olursa vereceği karar ne kadar adil olabilir? Bu durum anayasacılığın demokratik meşruiyetinin sorgulanmasına neden olmakta ve yargıçlar hükümetine giden yolu açtığına dair çok ciddi anlamda eleştirilere sebebiyet vermektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Karşılaştırmalı anayasa hukuku çerçevesinde konu ele alınırken hukuki kurumlar ve normların belli bir sosyal, siyasal ve kültürel çevrenin şartlarına göre şekillendiği ve bunlardan soyutlama yaparak yorum yapmanın çokta doğru olamayacağı gerçeğinden hareket edilmesi gerektiğinin farkındayız. Görünen o ki, yeni anayasal demokrasiler, eski ve daha sağlam olan anayasal demokrasiye sahip ülkelerden anayasal normları ve kurumları alarak kendi sistemlerine adapte etmeye çalışmaktadırlar. İlginçtir ki, modern dünyanın en eski anayasal demokrasisine sahip olan ABD bile artık karşılaştırmalı anayasa hukuku gelişmelerinden faydalanarak bunları Yüksek Mahkeme kararlarında kullanabilmektedir. Esasında anayasa hukukunda farklı sistem ve uygulamalardan faydalanılıp faydalanılamayacağı ideolojik açıdan hukukun yapısı ve fonksiyonuna bağlanan sonuçla direkt bağlantılı olduğu düşünülmektedir. <strong>Bazılarına göre; bütün toplumların karşılaştığı hukuki problemler genel itibariyle aynıdır, bu nedenle çözümleri de temelde evrenseldir. Oysa ki karşı görüşte olanlar; hukuki problemlerin bir toplumun tarihi ve kültürüyle sıkı bir şekilde bağlantılı olduğu, bu nedenle, bir toplumdaki anayasal tecrübelerin diğer toplumların kültürüyle örtüşmeyebileceği, kanaatindedirler. </strong>Bu görüş daha çok Montesquieu’nun kanaatine dayanmaktadır: “Her milletin politik ve medeni yasaları...onu yapan insanlara uygun olmalıdır, bu nedenle bir milletin yasaları diğer millete uygun olmayacaktır.” Bu iki uç görüş arasında orta yol olarak ifade edilebilecek görüş ise; farklı toplumların hukuki problemleri aynıdır, fakat çözümleri toplumun yapısına bağlı olarak farklıdır, düşüncesine dayanmaktadır. Bu görüşe göre, karşılaştırmalı anayasa hukukunun faydası, farklı sistemler veya toplumların birbirinden farklılıklarının (kültürel veya ideolojik) sorunların çözümünde ne gibi bir etkide bulunduğunu ortaya koyarak, diğer sisteme hukuki sorunlarını çözmede yardımcı olmasıdır. Bu noktadan hareketle, biz de farklı sistemlerde ortaya konulan çözümlerin Türk anayasa yargısına uyarlanıp uyarlanamayacağını, şayet böyle bir uyarlama yapılacaksa bunun da hangi çerçevede yapılması gerektiğini belirteceğiz. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir ülkenin anayasası ile o ülkenin milli kimliği arasındaki ilişkinin derecesi de önem arz etmektedir. Örneğin ABD Anayasası’nın milli kimliği çok ciddi bir şekilde yansıttığı ve taşıdığı iddia edilirken, Hindistan Anayasası’nın ise milli kimlikten arındırılmış bir şekilde olduğu belirtilmektedir. Bizim anayasalarımızda hazırlanış ve devamındaki değişiklikler açısından Belçika, Fransa ve Almanya etkisinde olduğundan bahisle, milletimizin kimliğini oluşturan ana unsurları ne derece taşıdığı ya da taşıyabileceği noktasında ciddi sorunlarla karşı karşıya bulunduğunu iddia etmek çok da abartılı bir görüş olmasa gerekir. Anayasalar ile milli kimlik arasındaki ilişki güçlü ise, yabancı hukuklardan alınan normlar ve kurumlar çok kolay bir şekilde adapte edilemeyecektir. Fakat aradaki ilişki zayıfsa yabancı normların ve kurumların geçişi ve uygulaması milli kimliğe yakınlığı derecesinde uyum sürecinin daha kolay olacağı kanaatini taşımaktayız.</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargısal Aktivizmin tanımı ve kapsamı</span></span></strong></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Craig Green, ilk olarak yargısal aktivizm (judicial activism) teriminin Arthur Schlesinger tarafından 1947 yılında kullanılmaya başlandığını ve Schlesinger’in yargısal aktivizmin iyi ya da kötü olduğu hususunda hiçbir beyanda bulunmadığını, ifade etmektedir. Oysa, günümüzde yargısal aktivizm daha çok “kamu uygulamalarıyla ilgili olarak yargısal karar verirken hakimlerin başka faktörler yanında kendi kişisel görüşlerini katarak karar vermeleri şeklinde cereyan etmektedir. Bu görüşü takip edenler genelde anayasa ihlallerini bulma ve önceki kararları tanımama eğilimindedir,” şeklinde anlaşılmaktadır. Posner’in ifadesiyle; şayet mahkeme bir uyuşmazlığı çözerken yeni bir kural ortaya koyar veyahut eski kuralı yeniden düzenlerse bu hukuk yapmaktır. Hakimler yargısal aktivizm yaptıkları suçlaması karşısında kendilerini savunurken, hukuk yapmadıklarını, sadece hukuk kuralını uyguladıklarını söylerler. ABD hukuk sisteminde doğru olan, hakimlerin hukuk yapmamasıdır. Genelde de yasa koyucunun yaptığı gibi, yasa yapmazlar. Fakat gerçek şu ki; hakimler sadece hukuku bulup uygulamamakta, hukuk da yapmaktadırlar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tabi ki asıl soru şudur: Kime göre ve hangi ölçülere göre yargısal aktivizm çeşitlerinin iyi ya da kötü olduğuna karar verilecektir? Örneğin çoğunluğun görüşüne karşı gelen bir yargısal aktivizm kararı, büyük bir ihtimalle azınlık tarafından olumlu bulunacaktır. Anayasanın metni ve ilk hazırlanıştaki anlayışa ya da içtihad kararlarına karşı gelen bir karar da pozitivist hukukçular tarafından hoş karşılanmayacaktır. Mahkemelerin kendi görevleriyle ilgili sınırları aşması veya yeni teori ve haklar ortaya koymasının gelenekçi anlayışta olanlarca alkışlanmayacağı da ortadadır. Fakat haksızlık ve zararı giderici yargısal kararlar büyük bir olasılıkla genel bir kabul görebilir. Partizanca aktivizm ise çoğunluk tarafından büyük bir eleştiriye maruz kalabilir. Gerçi aynı kanaatte olan çoğunluk ya da azınlık böyle bir kararı olumlu da bulabilir. Bu nedenle yargısal aktivizmin iyi ya da kötü olduğu hususunda bir karara varabilmek, gerçekten çok zor gözükmektedir. Bu kaygıdan hareketle olsa gerek, doktrinde bazı yazarlar yargısal aktivizmin iyi veya kötü olması hususunda çekimser kalmakta ve her bir kararı ayrı ayrı ele alarak inceleyip sonuca varmanın daha sağlıklı olacağı kanaatindedirler.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kanadalı hukukçu Kent Roach ise, yargısal denetimin demokratik olduğunu, demokrasilerin çoğunlukçu değil, çoğulcu olması gerektiğini, Kanada örneğinde ise Yüksek Mahkeme’nin belirttiği gibi Kanada’nın asli değerlerinin sadece demokrasiye dayanmadığı, federalizm, azınlık hakları ve hukukun üstünlüğünün de bu değerler dizesinde yer aldığıni, ifade etmektedir. Roach, yargısal denetime (anayasal) çizilen çerçeve yapıya göre yargısal aktivizmin değerlendirilmesi gerektiğini, yoksa yargısal aktivizmle ilgili eleştiri ve yorumların eksik kalacağını, iddia etmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Pek çok anayasa teorisyeni yüksek mahkeme kararlarının anayasa konusunda son sözü söyleme yetkisi olduğuna, bunun da gerektiğinde yargısal aktivizme sebebiyet verebileceğine inanmaktadır. Ayrıca, bu teorisyenler anayasanın anlamı konusunda yasamanın son sözü söylemesini kabul etmemekte ve yasama organlarının yüksek mahkeme kararlarını askıya alarak etkisiz kılmasını (legislative override) seçimle iş başına gelen insanların anayasayı ihlal etmelerine yol açacağını söylemektedirler. Genelde, Türk anayasa yargısında da bu ve buna benzer iddialar ciddi bir şekilde sıklıkla ifade edilmektedir. Türk anayasa doktrininde, aksini iddia etmek ise pek kabul edilmemektedir. Oysa ki, aynı zamanda anayasa doktrininde pek çok yazar anayasal yargı denetiminin alternatifi olarak yasamanın üstünlüğünü (legislative supremacy) ileri sürmektedirler. Bunun da yargısal aktivizm sorununu ortadan kaldıracağını, belirtmektedirler. Aynı yazarlar; yasamanın mahkeme kararlarını etkisiz kılma veya askıya alma yetkisi olsa bile yargısal denetimin sınırlanmış bir şekilde devam edeceğini, belirtmektedirler.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anayasal cumhuriyete inanan biri olarak Larry Kramer ise şunu dile getirmiştir: “<strong>Ne yargı ne de yasamanın üstünlüğü olmalı, anayasa yorumunda son söz halkın kendisinde olmalı, aracı ya da temsilcilerinde değil.</strong>” Ward, bu kadar ileri gitmeye gerek olmadığını, yasamanın yargının kararlarını etkisiz kılma gücü ve yetkisi olsa bile bunun yasamaya anayasa konusunda son sözü söyleme yetkisi sağlamayacağını, sadece geçici süre politik arenada etkisinin olacağını, ileri sürmektedir. Son tahlilde Kramer, XX. yüzyılın sonuna gelindiğinde şu iki şartın bir arada olduğu durumlarda yargısal aktivizmin yapılabileceğini belirtmektedir: Faşizmin yükselmesiyle, mevcut hükümete karşı güvensizliğin açık bir şekilde ortaya çıktığı durumlar ve aşırı seviyede partizanca sürtüşmelerin olduğu anda istikrarı koruma ihtiyacının gerekli olduğu haller.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Uluslarası Adalet Divanı (International Court of Justice) önceki hakimlerinden olan Pieter Kooijmans ise yargısal aktivizmi mefhum-u muhalifinden yola çıkarak yargısal sınırlamanın zıddıdır, diye tarif etmektedir. Ayrıca, Kooijmans kendisinin ne yargısal aktivizm ne de yargısal sınırlamayı savunduğunu, aksine Uluslararası Adalet Divanı’nın vereceği kararlarda proactive approach (ileriye etkili-yönelik yaklaşım) sergilemesini istemektedir. Bunu da davada ileride oluşabilecek problemleri önceden görerek gerekli önlemlerin alınması şeklinde tarif etmektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Lipkin, cumhuriyetçi demokraside (bizim anayasal cumhuriyet dediğimiz) </strong><strong>“</strong><strong>hesap verebilirlik” kuralı olduğunu (accountability), yargısal denetimin doğru ve gerekli olduğunu, bu denetimin seçmenlere ve seçilenlere ikinci bir ş</strong><strong>ans tan</strong><strong>ıyarak hatadan dönme imkanı sağladığını, ayrıca yargısal denetimin tartışma ve demokratik diyolog için zemin hazırladığını, fakat son sözün seçmenlere ait olması gerektiğini belirtmektedir.</strong></span></span></span></em></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Robert Justin Lipkin</strong><strong>’</strong><strong>i Okumak</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Lipkin, haklı bir şekilde <strong>gizli bir aristokrasinin ABD milletini şekillendirdiğini iddia etmektedir. Bunun da yasa koyucunun üzerinde olan seçimle iş başına gelmemiş, hesap vermeyen hayat boyu görevde kalma garantisi olan hakimler eliyle gerçekleştirildiğini ileri sürmektedir.</strong> <strong>Bu yargısal aristokrasinin verdiği kararların seçilmişler hatta seçmenlerin tercihinin üzerinde olduğu, bu durumun da pek çok Amerikalı tarafından bilinmediğini savunmaktadır. Yargısal aristokratların kandırmacalarından birisinin de; kendi kendini yönetmenin faydalarının seçkinlerce oluşturulan hükümete transfer edilmesi gerektiği, şeklindeki anlayışın benimsetilmesi olduğudur. Bu kandırmacanın adının da; yargının üstünlüğü olarak bize tanıtıldığını, ifade etmektedir.</strong> Lipkin, bugün itibariyle Amerikan anayasacılığının buna inandırılmış olduğunu yani yargısal anayasacılık ve bütün anayasacılığın bu çerçevede cereyan ettiğini, belirtmektedir. Ayrıca Lipkin, Amerikan anayasal tarihi boyunca sınırı olmayan yargının cumhuriyetçi demokrasiyi tehdit ettiğini, ileri sürmektedir. Yazar haklı olarak şu soruyu da sormaktadır: <strong>Neden Y</strong><strong>üksek Mahkeme Hakimleri, Anayasa</strong><strong>’</strong><strong>nın anlamı hakkında son söz söylemek hakkına sahip olmalıdır? Buna ek olarak da şayet Yüksek Mahkeme seçim politikalarının sınırını çizebiliyorsa, o zaman Yüksek Mahkeme</strong><strong>’</strong><strong>nin sınırını kim ve ne çizecektir?</strong> Bu sorunun cevabının da kontrol edeni kimin kontrol edeceğidir, şeklinde ifade etmektedir. Lipkin, <strong>şayet Anayasa’</strong><strong>nın anlamı ve yorumu hakkında Yüksek Mahkeme son sözü söylerse anayasal yargı denetiminin yargısal aktivizm haline geleceğini net bir şekilde ifade etmektedir. </strong>Lipkin, seçimle iş başına gelenlerin toplumsal meselelerle ilgili yasa yapmakla sorumlu kişiler olduğunu ve elbetteki bu yasaların Anayasa’da belirtilen sınırlara göre yapılması gerektiğini söylemektedir. Bu sınırların aşılıp aşılmadığını kontrol edecek bir mekanizmanın gerekli olduğunu, bunun da seçimle iş başına gelmemiş ve bağımsız olan yargı olduğunun ileri sürüldüğünü belirttikten sonra, bu düşüncenin yargısal aktivizmin ana temasını oluşturduğunu söylüyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Lipkin, yargısal aktivizmin savunulmasında en güçlü gerekçelerden birinin “yargının kişisel hakları en üst düzeyde koruyan kurum olduğunun iddia edilmesi” olduğunu belirtmektedir. Bu kültürün ABD anayasacılığında <em>Brown v. Board of Education </em>(1954) tarihli karardan kaynaklandığını ifade etmektedir. Oysa, Yüksek Mahkemenin <em>Dredd Scott v. Sandford </em>(1857) kararı, Amerikan İç Savaş’ına giden sürecin en büyük sebebi olup 700.000’den fazla Amerikalının hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Aynı Yüksek Mahkeme, <em>Korematsu v. United States </em>(1944) kararıyla da, II. Dünya Savaşı sırasında Başkan Roosevelt’in askeri emriyle 110, 000 Japon asıllının, bunların 70,000’i ABD vatandaşı olmasına rağmen, hapse atılmasına onay vermiştir. Bu kişilerden hiçbiri daha önce hainlik, casusluk, sabotaj ya da savaş zamanıyla ilgili suça da karışmamıştır. Lipkin, bu nedenle Yüksek Mahkeme’nin etnik azınlıkların haklarını koruyan bir yer olamayacağı kanaatindedir. Lipkin, bu iddialarında hiç de haksız değildir. 11 Eylül 2001 olaylarından sonra ABD Yüksek Mahkemesi bir kez daha aynı hatalara düşerek etnik azınlıkların süresiz bir şekilde Guatanoma Bay üssünde avukatları ve yakınlarıyla görüştürülmeden tabi hakim ilkesine aykırı olarak askeri mahkemelerde yargılanmalarına göz yumarak Bush yönetiminin askeri kararlarını onaylamıştır. Ne zaman ki kriz dönemi atlatılmıştır, o zaman Yüksek Mahkeme kişi hak ve özgürlüklerini koruyan kararlar vermeye başlamıştır. <strong>Oysaki hukukun üstünlüğünün en </strong><strong>çok lazım olduğu anlar kriz, savaş veya olağanüstü dönemlerin yaşandığı anlardır.</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Lipkin, Yüksek Mahkeme’nin kürtaja izin veren kararını hatırlatarak, kürtajın bir canlıyı öldürmek olduğuna inanıyorsanız bu karar doğacak bir insanın hayatına son vermektir. Yazar şunu da eklemektedir; neredeyse her davada birinin hakkı korunurken öbürünün hakkına zarar verilmektedir. Bu nedenle, Yüksek Mahkeme’nin kişi hak ve özgürlüklerinin koruyucusu olduğu iddiası kabul edilebilir değildir. Lipkin, <strong>cumhuriyetçi demokraside (bizim anayasal cumhuriyet dediğimiz) “</strong><strong>hesap verebilirlik” kuralı olduğunu (accountability), yargısal denetimin doğru ve gerekli olduğunu, bu denetimin seçmenlere ve seçilenlere ikinci bir ş</strong><strong>ans tan</strong><strong>ıyarak hatadan dönme imkanı sağladığını, ayrıca yargısal denetimin tartışma ve demokratik diyolog için zemin hazırladığını, fakat son sözün seçmenlere ait olması gerektiğini belirtmektedir.</strong> Diğer bir ifadeyle Lipkin, yargısal denetimin gerekli ve doğru olduğunu, fakat yargısal aktivizmin yanlış olduğunu, anayasanın anlamı ve yorumu hakkında da son sözün seçmene ait olduğunu ifade etmektedir. Herhalde bunun çözümü de; çok ciddi anlamda tartışmalı olan anayasal konularla ilgili olarak referanduma gitmenin gerekli olduğudur.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Görüldüğü gibi, doktrinde yargısal aktivizmin tanımı konusunda bir görüş birliği olmamakla birlikte, yargısal aktivizm tanımı daha çok hakimlerin verdikleri kararlarda hukukun kendilerine tanıdığı sınırın dışına çıkmaları şeklinde ifade edilmektedir. Bu hususta can alıcı ifadelerden birisi de halihazırda ABD Yüksek Mahkeme Başkanı olan Roberts’a ait olsa gerek: “<strong>Hakimler kendi rollerinin sınırlı olduğunu daima akıllarında tutmaları (farkında olmaları) gerekir. Toplumda gördükleri problemleri çözmek gibi bir rolleri yoktur, fakat önlerine gelen davalarda hukukun üstünlüğüne göre karar vermeleri gerekir.</strong>” Bilindiği gibi, <strong>liberal demokrasileri diktatörlüklerden ay</strong><strong>ı</strong><strong>ran en </strong><strong>önemli özellik, siyasi gücü elinde bulunduranların sorgulanabilir ve hesap verebilir konumda olmasıdır. </strong>Hakim Barak’ın dediği gibi, özellikle kriz dönemlerinde anayasal yargının görevi; hukukun üstünlüğünü ve kişisel özgürlükleri korumaktır. En azından bu çerçevede yargısal aktivizmin olabileceği savunulabilir. Bu seferde, yargısal aktivizmin sınırının ne olacağı ve bunu hangi organın belirleyeceği sorunu karşımıza çıkacaktır. Bu nedenle, yargısal aktivizme hiç girilmemesi en güzel tercih olarak gözükmektedir. Son tahlilde, yargısal denetimin gerekli olduğunu, fakat yargısal aktivizmin gereksiz olduğunu, ciddi anlamdaki anayasal tartışmalarda, son sözün seçmene ait olması gerektiği kanaatindeyiz.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Hirschl</strong><strong>’</strong><strong>in çalışmaları bir kez daha göstermiştir ki, özellikle, bugünün dünyasında hukuki denilen pek çok sorunun aslında siyasi kaynaklı olduğu ve sadece bunlara hukuk elbisesi giydirilerek takdim edildiğidir. Ayrı</strong><strong>ca, Hirschl</strong><strong>’</strong><strong>in </strong><strong>“</strong><strong>anayasacılığın sınırları ya da jüristokrasiye doğru” doktrini bize siyasi arenada elde edilmesi ya da yapılması gerekenlerin yargıya taşınarak çözümlenemeyeceğini, bunun da sadece siyasi ve ekonomik elitlerin amacına hizmet eden bir model olduğunu ortaya koyması da kayda değer bir gözlemdir.</strong></span></span></span></em></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Ran Hirschl</strong><strong>’</strong><strong>i Dinlemek</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kanada’lı hukukçu Ran Hirschl, modern dünyadaki anayasacılık ve yargısal denetime bağlı olarak mahkemelerin, gelişen ekonomi, dağıtıcı adalet ve sosyal yardım haklarını koruma anlayışına sahip olduklarına inanılmasının doğru olmadığını; Jüristokrasiye Doğru: Yeni Anayasacılığın Kaynağı ve Sonuçları (Towards Juristocracy, The Origins and Consequences of the New Constitutionalism) adlı kitabında ele alarak eleştirmektedir. Hirschl, diğer bir ifadeyle; hakların anayasallaştırılması ve yargısal denetimin kurulmasıyla sosyal değişikliklerin, yeniden adil dağıtımın ve kuvvetlerin yayılması gibi faydaları olduğuna inanılmasının gerçeklerle örtüşmediğini iddia etmektedir. Hirschl, yeni anayasacılığı, hızlı ve hayret verici dönüşüm, yani jüristokrasi olarak isimlendirebiliriz, diyor. Hirschl, beklenmedik oranda bir gücün temsilci kurumlardan yargıya transfer edilmesinin; açık bir şekilde yargısal denetimin kabul edilip, uygulamada arttırılması şeklinde gerçekleştiğini (transferin) açıklamaktadır. Hirschl kitabında, Kanada, İsrail, Yeni Zelanda ve Güney Afrika’daki anayasal reformların politik temeline inerek ve hukuki sonuçlarına bakarak karşılaştırmalı olarak yeni anayasacılığı incelemiştir. <strong>Hirschl, siyasetçilerin gerçekten demokrasi, sosyal adalet ve evrensel haklara inanarak yeni anayasacılığı gerçekleştirdiğine inanmanın çok zor olduğunu ifade etmektedir. Hirschl, yeni anayasacılık için; y</strong><strong>öneten (hegemonic) siyasi elitlerin, etkili ekonomik çı</strong><strong>kar </strong><strong>çevrelerinin ve yargıdaki yöneticilerin (liderlerin) stratejik bir ürünü olduğuna inanmanın daha yerinde olduğunu dile getirmektedir.</strong> <strong>Sadece kendini düşünen bu hukuk yapıcı çıkar koalisyonunun, anayasal reformların ne zaman yapılacağına, genişliğine ve yapısının nasıl olacağına karar veren kişiler olduğunu söylemektedir.</strong> Türkiye’nin anayasal uygulamalarından buna pek çok örnek verilebilir; anayasa değişikliklerinin esas açısından denetlenmesi, siyasi partilerin kapatılması, özelleştirme, din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili yapılan yasal ya da anayasal düzenlemelerin bir türlü statükocu, vesayetçi yapıyı kıramaması gibi. Hirschl, ayrıca, anayasacılıkla yargının güçlendirilmesinin dağıtıcı adaletin gerçekleştirilmesinde çok sınırlı bir etkisi olduğunu iddia etmektedir. <strong>Hirschl</strong><strong>’</strong><strong>in yeni anayasacılık trendiyle ilgili teorisi ya da doktrinini özetle ifade edecek olursak; siyasi ve ekonomik elit çevrelerin demokrasi ve sürdürülebilir kalkınmayı desteklemelerinin sebebi; siyaset yapmanın, demokratik siyasi değişiklikler yoluyla yapılmasını engellemek, yani siyasetteki değişikliklerin elit çevrelerce yapılmasını sağlamaktı</strong><strong>r. Hirschl</strong><strong>’</strong><strong>in tabiriyle: </strong><strong>“Ü</strong><strong>stünlüğün (Hakimiyetin) Korunması (Devam ettirilmesi) Çalışması.”</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hirschl’in doktrinini daha yakından inceleyecek olursak; siyasetin yargısallaştırıldığı ya da hukukileştirildiği (judicialization of politics) toplumlarda demokrasinin kalitesinin artıp artmadığının sorgulanması, doktrinin çıkış kaynağı olarak gözükmektedir. Hirschl, güç ve kuvvetin mahkemelere anayasal reformlarla transfer edilmesi sonucu, gücünü kaybeden grupların bir önlem olarak yerlerine gelen grupların gücünü kısıtlamak için, anayasaya sınırlayıcı hükümler koymaya gayret ettiklerini, bunun da uzun dönemde ortaya çıktığını ya da ulusalüstü bir yapı ile bu amaca ulaşmaya çalıştıklarını, buna örnek olarak da AB ve NAFTA (Kuzey Amerika Serbest Pazar Andlaşması)’yı göstermektedir. <strong>Hirschl, siyasetin yargısallaştırılması sonucu, politik elitlerin elinin rahatladığını, özellikle mahkemeler çoğunluğun düşüncesinin aksine karar verdiği zaman, bu politik elitlerin otomatik olarak mahkeme kararlarına karşı geldiğini ve bu kararları eleştirdiklerini belirtmektedir. Bu durum, esasında seçilmiş olanların kendilerini seçenlere mahkemenin ellerini bağladıklarını söyleme fırsatını vermekte ve de bazen bu sayede verilmesi gereken zor kararlardan kaçış sağlanabilmektedir. </strong>Bu siyasi elitler açısından, çoğunluğa ait verilmesi gereken ve çözümü zor olan politik sorunların cevaplandırılmasının yargıya bırakılması daha iyi olacaktır. Hirschl, buna örnek olarak “Quebec (eyaletinin) Kanada’dan ayrılma haklarının neler olduğu?” sorusunu göstermektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Hirschl, siyasetin yargısallaştırılması yani mahkemelerin güçlendirilmesi trendinin iyi ya da kötü olduğunu söylemenin çıkan sonuca bağlı olduğunu söylemektedir; eğer, politik elitlerin eliyle siyasetin kuralları ayarlanıyor ve ona şekil veriliyorsa, bu durum ilerleyici bir geliş</strong><strong>me de</strong><strong>ğil, aksine politikanın siyasi elitlerin çıkarına uyacak şekilde dizayn edilmesi ve siyasetin kitlenmesi demektir.</strong> Fakat, siyasetin yargısallaştırılması, politik meselelerde aydınlanma sağlayacaksa, yani mahkemeler politik krizleri etkisiz hale getirip çözmede yardımcı olacaksa, olumlu bir gelişme olarak görülebilir. Hirschl, karşılaştırmalı olarak incelediği dört ülkenin mahkeme kararlarından sonra, genelde jüristokrasinin (mahkemelerin) dağıtıcı adaleti ve yeniden ekonomik dağıtımı sağlayamadığı görüşündedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hirschl, bu kitabının (2004) ardından yazdığı bir makalesinde (2007), anayasal demokrasilerin aktif yargısal denetim mekanizmasına sahip modeller kurdukları gözleminde bulunmaktadır. Bu yüksek mahkemelerin, bu nedenle ulusal siyaset yapıcılar konumuna geldiği iddiasında bulunmaktadır. <strong>Hirschl, makalesinde vardığı sonuçlardan biri olarak; uyumlu olmayan (siyasi mekanizma) bir anayasa mahkemesinin bir ihtiyaç olduğunu belirtiyor. Fakat bunun bazı durumlarda yeterli olmayacağını, bu nedenle, önemli siyasi konularla ilgili olarak yargısal aktivizmde ısrarcı olan bazı mahkemeler olduğunu bunlardan birinin de, Türk AYM olduğunu ve politik sisteminin laik yapısı ile ilgili sürekli olarak yargısal aktivizmde bulunduğunu ifade ediyor.</strong> Hirschl, ayrıca bu sorunların da en başta ele alınması gereken politik sorunlar olduğunu, hukuki sorunlar olmadığını ifade etmektedir. Son söz olarak da Hirschl, dünya çevresinde politikaların yargısallaştırılması kuşatmasının hikayesinin çok basit olduğunu şu şekilde ifade etmektedir: <strong>Büyük siyasi sorunların yargısallaştırılması sonucu, jüristokrasiye geçilmiştir. Bu da politik bir fenomendir, yargısal de</strong><strong>ğildir.”</strong> Ran Hrischl, 2010 yılında yayınlamış olduğu son kitabında, (Anayasal Teokrasi) anayasal teokrasilerin mahkemeleri güçlendirmeye dayalı şekilde seküler anlayışla eğitilmiş hakimlerle dizayn ettiğini ve bu hakimlerin de dini emirleri yorumladığını, yorumlarken de dini talepleri kısıtladıkları ve daralttıklarınını ifade etmiştir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hirschl’in yeni anayasacılık hareketlerini siyasetin yargısallaştırılması (judicialization of politics) olarak açıklamasının, gözardı edilmemesi gereken ve günümüzde hukuk-siyaset arasındaki ilişkiyi açıklayabilecek bir doktrin olduğu kanaatindeyiz. Hirschl, hukuk-siyaset eksenindeki ilişkiyi açıklayabilmek için karşılaştırmalı politika ve hukuk metodunu kullanarak yeni anayasacılık hareketlerinin kaynağına inmeye çalışmıştır. Böylece, örnek olarak incelemiş olduğu ülkelerdeki anayasal reformların ya da diğer ifadeyle siyasetin yargısallaştırılmasının nedenlerini ve sonrasında bu faaliyetlerin sonuçlarını incelemiştir. <strong>Hirschl</strong><strong>’</strong><strong>in çalışmaları bir kez daha göstermiştir ki, özellikle, bugünün dünyasında hukuki denilen pek çok sorunun aslında siyasi kaynaklı olduğu ve sadece bunlara hukuk elbisesi giydirilerek takdim edildiğidir.</strong> Ayrıca, Hirschl’in “anayasacılığın sınırları ya da jüristokrasiye doğru” doktrini bize siyasi arenada elde edilmesi ya da yapılması gerekenlerin yargıya taşınarak çözümlenemeyeceğini, bunun da sadece siyasi ve ekonomik elitlerin amacına hizmet eden bir model olduğunu ortaya koyması da kayda değer bir gözlemdir. Mahkemelerin yeniden dağıtım adaleti yapmakta çok sınırlı kaldığı, esasında bunu mahkemelerden beklemenin de çok doğru olmadığı, çünkü seçimle iş başına gelmeyen ve hesap verebilir konumda olmayan bir yapının (yargının) oyunun kurallarını tayin ve tespit etmesi demokratik meşruiyet açısından sakıncalı gözükmektedir. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Mahkemeler, bir hakem gibi konulmuş olan kurallara uyulup uyulmadığını tespit mercii olmalıdır, yoksa oyunun kurallarını yeniden yazan yerler olmamalıdır. Bu aynı zamanda kuvvetler ayrılığı prensibine de aykırıdır; kuralı koyan yasama organı, icra eden yürütme, kurala uyulup uyulmadığını da tespit eden yargıdır.</strong> Şayet hem kuralı koyan hem de bunun kontrolünü yapan mekanizma aynı yer olduğu zaman bu sisteme jüristokrasinin hakim olması normaldir. Mahkemeler, kürtajın serbest bırakıldığı ya da eşcinsellerin evlenebileceğine karar verdiği mekanizmalar olmamalıdır. Ama aynı mahkemeler, en azından prensip olarak, siyah ve beyazların aynı yerde eğitim alabileceğine karar verebilir eşitlik adına. Tabi burada en önemli sorun olarak ortaya çıkan şudur: Mahkemeler çoğunluğun değer yargılarına göre mi yoksa azınlığın moral değerlerine göre mi karar verecektir? Bu husustaki kanaatimiz, azınlığın mağdur edilmeden çoğunluğun değer yargılarına göre karar verilmesidir. <strong>Esas</strong><strong>ında, dünyanın her yerinde anayasa hukukunun sorunları hemen hemen aynıdır, fakat çözümü ise toplumdan topluma farklılık gösterecektir.</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu nedenle Türk’ün geleceği son tahlilde bu ülkenin seçmeninin elinde yani Türk’ün elinde olmalıdır. <strong>Bunun da yolu acilen seçim kanunun değiştirilerek dar bölge se</strong><strong>çim sistemine geçilmesidir. Böylece seçmenler kendi bölgesinden çı</strong><strong>kan en g</strong><strong>üvendikleri kişileri meclise göndererek liyakat sahibi adayları seçebilecek ve sözünü tutmayan temsilcileri de temsilcilerin azli kurumuyla istedikleri zaman görevden alabileceklerdir. Diğer bir tabirle seçimin ne zaman yapılıp yapılmaması gerektiğ</strong><strong>ine de se</strong><strong>çmenler karar verecektir. Bu sayede anayasal cumhuriyette sistem her daim hukuki ve siyasi meşruiyet üzerinden devam edecektir.</strong> Dünkülerin yaptığı gibi hukuk eliyle topluma yön vermenin çok uzun ömürlü olmadığı, aksine fasit bir daire şeklinde aynı hataların yaşanmaya devam ettiği görülecektir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 11 Jul 2025 08:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/07/yargisal-aktivizm-yargi-eliyle-siyaseti-sekillendirirken-robert-justin-lipkini-okumak-ve-ran-hirschli-dinlemek-1752210261.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni anayasa için yol haritası: Kanada</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-anayasa-icin-yol-haritasi-kanada-11285</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-anayasa-icin-yol-haritasi-kanada-11285</guid>
                <description><![CDATA[Kanada federalizmi merkezi hükümetin yani federal devletin güçlü olması üzerine inşa edilmiştir. Amerikan federalizmi ise merkezi hükümetten ziyade federe devletlerin egemenliğini koruması üzerine kurulmuştur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>1980 Kasım’ından 1981’in Şubat’ı arasında toplantılar ve görüşmeler yapan komisyon dört aydan daha az bir sürede çalışmasını bitirip Parlamentoya takdim etmiştir. Komisyon, bu süre zarfında yüzden fazla kişiyi dinlemiş ve pek çok yazılı teklif almıştır. Görüşmeler televizyonda yayınlanmış ve geniş bir şekilde medyada yer almıştır. Bu nedenden dolayı Haklar Bildirgesi (Şartı) için toplumda büyük bir heyecan oluşmuştur. Böylece toplum anayasa reform sürecine müdahil kılınmıştır. Bu şekilde ilk defa toplumdaki pek çok azınlık grup anayasa reform sürecini izleyen değil, aktif olarak katılıp parçası haline gelmişlerdir.&nbsp;</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Günümüz Batı demokrasilerinin temeli olan kuvvetler ayrılığı ilkesine göre hükümetleri inşa etmek prensibi, özgür ve baskıdan uzak serbest seçimlerle en azından teoride halkın kendi kendisini yönettiği sistemler haline gelmiştir. Kanada federal bir devlettir, parlamenter bir hükümet sistemine sahiptir. Anayasalarla federal hükümet ve eyalet hükümetlerinin hangi yetkileri en azından prensip olarak yazılı hale getirilir. Hangi çeşit bir devlet modeli kurulacağı yani sistemin merkeziyetçi mi yoksa merkeziyetçi olmayan bir yapıda mı olacağına anayasa ile karar verilir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Günümüzde genelde kabul edilen; özellikle federal anayasaların toplum ve siyasetin içeriğine ve gelişimine ayak uydurabilmesi için esnek olması gerektiğidir. Fakat uygulamada ise federal anayasaların değiştirilmesinin zorluğu karşımıza çıkmaktadır. Federal yapıları anlayabilmek ve yorumlayabilmek için o ülkenin tarihi gerçekliklerini bilmek ve eyalet devletlerinin geliştirdiği reflekslerle ele almak gerekir. Amerikalı bir hukukçuya göre günümüzün en eski iki yazılı anayasası ABD’de yer almaktadır: 1780 tarihli Massachusetts Anayasası ve 1788 (onaylanma tarihini esas almış) tarihli ABD Anayasası. Massachusetts Anayasası sonuncusu 8 Kasım 2022 yılında olmak üzere tam 121 defa değiştirilmiştir. ABD Federal Anayasası ise sadece 27 Anayasa Değişikliğine sahiptir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Diğer ilginç bir bilgi ise 1812 yılında ABD birliğine 18. Eyalet olarak katılan Louisiana o tarihten bugüne kadar (sonuncusu 1974 tarihli) 11 tane anayasaya sahip olmuştur. Fakat Maine Anayasası (1819) hala yürürlüktedir. Bir federal sistemin işleyişini doğru analiz edebilmek için kesinlikle bilinmesi gerekli olan şey federe devletlerin yani eyaletlerin yapmış olduğu anayasalar ve düzenlemelere de bakmanın bir gereklilik olduğunu ifade edebiliriz. 1819 yılından beri devam eden bir Maine Anayasası, ama 1812 de dahil olmak üzere Louisiana, neden 11 anayasa yapmak zorunda kalmıştır. ABD’de eyalet olarak özel hukukta Kara Avrupası hukukunu uygulayan tek eyalet olması mı bunu tetiklemiştir yoksa Fransız kimliği mi?&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu nedenle Kanada anayasal sistemini incelerken özellikle Quebec eyaletinin Fransız kimliğini nazara almak bir zorunluluktur. Quebec meselesinin anayasal ve tarihi geçmişi bilinmeden Kanada federal sistemi anlaşılamaz. Kanada devleti İngilizce ve Fransızca olmak üzere iki resmi dile sahiptir. Kanada eyaletlerinden sadece Quebec’de Fransızca resmi dildir. New Brunswick eyaletinde ise aynı federal devlette olduğu gibi Fransızca ve İngilizce resmi dildir. Kalan eyaletlerde ve bağlı bölgelerde ise İngilizcedir. Fakat uygulamada federal devletin iki resmi dili olması sebebiyle her eyalette her bilgiye her iki dilde de ulaşabilmektesiniz, Quebec eyaleti hariç.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada, 1 Temmuz, 1867 yılında kurulmuştur. Kanada hukuk sistemi olarak Anglo-Saxon hukuk ailesine mensuptur. 1982 tarihli Anayasa Yasasının (Constitution Act) 52. Bölümüne göre; Kanada Anayasası 1982 tarihli Haklar ve Özgürlükler Şartı (Ana Sözleşme, Anayasal Bildirge), 1867 tarihli Anayasa Yasası ve 30’a yakın Anayasa Konvansiyonlarından oluşmaktadır. Kanada Yüksek Mahkemesi kararına göre başka belgelerde (Anayasal Konvansiyonlar) Kanada Anayasasının bir parçası olabilir. Özetle Kanada, İngiliz anayasacılığı geleneğine sahip bir ülkedir. Fakat şunu da not etmek gerekir: Kanada’ya ilk olarak Avrupa’dan gelen Fransızlardır ve 1608 yılında Quebec City’yi kurmuşlardır. Bunun öncesinde Fransız kâşif Jacques Cartier 1534 yılında resmi olarak Kanada’nın belli bir kısmında Fransa kralı adına hak iddia etmiştir. 7 yıl savaşlarından sonra 1763’te İngilizler, Fransızlarla yaptıkları barış antlaşmasıyla Kanada’yı Fransızlardan almışlardır. Kanada ilk kurulduğunda göze çarpan üç bölgeden oluşmaktadır. Ontario merkezli Yukarı Kanada (Upper Canada) denilen yerde İngilizce konuşanlar, Aşağı Kanada (Lower Canada) denilen yerde Fransızca konuşanlar ve son olarak Kanada’nın doğusunda denizlerde yer alan kolonilerde ise İngilizce konuşanlar yer almaktadır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada’yı ilk keşfedenler Fransız kâşiflerdir. Fransız topluluğu dün olduğu gibi bugün de Katolik Kilisesine bağlıdırlar.1867 tarihli Anayasa Yasasının Kanada anayasa hukuk literatüründeki adı İngiliz Kuzey Amerika Yasasıdır (British North America Act). Bu Yasa ile merkezi bir federal sistem Kanada’da inşa edilmiştir. Birliğin içinde ilk yer alan eyaletler (provinces) Quebec, Ontario, Nova Scotia, New Brunswick, daha sonra 1870’lerde Manitoba ve British Columbia’da katılmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kurulan sistemde egemenlik hakkı federal hükümete bırakılmıştır. Hatta Birleşik Krallık Taç’ının atadığı eyalet vali vekilleri (lieutenant governor), eyalet yasama organlarının düzenlemelerini 1 yıl içinde geçersiz hale getirebilmekteydiler. Genel seçimle iktidara gelen parti yürütme organına da sahip olmaktaydı. Bu şekil bir modelleme klasik İngiliz parlamentoculuğunun uygulanmasından başka bir şey değildi. Senato’daki sandalyeler ise Başbakanın tavsiyesiyle genel vali tarafından eyaletlere bölüştürülen rakamlara göre atanmaktadır. Birleşik Krallık’ta olan İmparatorluk Yargı Komitesi Danışma Meclisi (Imperial Judicial Committee of the Privy Council) ise Kanada’nın en yüksek mahkemesi olarak kabul edilmiştir. Bu Komite sayesinde Kanada’nın anlaşma yetkisi kontrol edilerek dış ilişkilerde nihai egemenlik böylece hala Birleşik Krallık’a ait olmaya devam etmiştir. Nihayet 1931 yılında kabul edilen Westminster Yasasıyla anlaşma yetkisi şekli olarak Kanada hükümetine transfer edilmiştir. Bazılarına göre Kanada, bu tarihte bağımsız devlet haline gelmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada anayasa hukukunda yazılı olmayan anayasal konvansiyonlara örnek olarak Başbakanın Meclis’te mutlaka bir sandalyesi vardır. [Kanada İngilizcesinde Parlamento, Birleşik Krallık İngilizcesindeki Avam Kamarası (House of Commons) kelimesiyle karşılık bulur. Amerikan İngilizcesinde ise Temsilciler Meclisi (House of Representatives) ile halka ait olan meclis kelimesi karşılık bulur.] Kanada anayasasında yazılı olmayan prensiplere hukukun üstünlüğü, federalizm, yargının bağımsızlığı ve azınlıkların korunması örnek olarak gösterilmektedir. Genelde Kanada Anayasası denilince akla iki Anayasa Yasası gelmektedir: 1867 tarihli İngiliz Kuzey Amerika Anayasa Yasası ve 1982 tarihli Haklar ve Özgürlükler Şartıdır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>Kanada hukuku ağır bir gelişim sürecinde daha çok statik davranma eğilimindedir. Kanada’nın İngiliz Krallığından yani Birleşik Krallık’tan kopmasına gönülleri pek razı olmayan Kanadalı elitistler nedeniyle, Kanada’daki kurumlar ABD’den daha farklı şekilde kurgulanıp çalıştırılmaktadır.</em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Konfederasyon kurulduktan sonra Kanada’nın anayasa tarihinin ilk elli (50) yılı federal ve eyalet hükümetleri arasında yetki paylaşımı, bir de Birleşik Krallık’tan ayrılmak için bağımsızlığı arttırıcı eylemlerle geçmiştir. Kanada anayasa hukuku tarihinde önemli kilometre taşlarından birisi de 1931 tarihli Westminster Yasasıdır (Statue of Westminster). Bu tarihten sonra Kanada gibi müstemleke olan yerler için İngiliz Parlamentosu artık yasa yapmayacaktır, sadece ilgili müstemleke talep eder ve yasayı onaylarsa bu mümkündür. Westminster Yasası, Kanada’nın bağımsızlığı için önemli bir adımdır ve Kanada anayasasının bir parçasıdır. Kanadalıların razı gelecekleri bir sistemle kendi anayasalarını değiştirmeleri için onlara imkân tanımıştır. Fakat bu mekanizmayı kurmak elli bir (51) sene sürmüştür. Ancak 1982 Anayasa Yasası yani Haklar ve Özgürlükler Şartı ile inşa edilebilmiştir. 1960 yılında Federal Parlamento, Kanada Haklar Bildirgesi Yasasını çıkararak federal hükümetin işlemlerine karşı ifade hürriyeti, din hürriyeti ve diğer hakları korumuştur. Fakat mahkemeler bu yasayı dar yorumlayarak etkisini zayıflatmışlardır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">1968 yılında Pierre Trudeau Kanada Başbakanı olunca güçlü bir şekilde anayasal reform için mücadele etmeye başlamıştır. 1971 yılında eyalet başbakanları ve Başbakan Pierre Trudeau arasında Victoria’da anlaşmaya varılmıştır. Victoria Şartı (Victoria Chart) bir haklar bildirgesi ve anayasayı değiştirecek formülü de içermekteydi, fakat Quebec başbakanı (Premier) Victoria Şartına karşı çıkınca anlaşma boşa çıkmıştır. 1976 yılında Quebecliler, Quebec’de Kanada’dan bağımsızlık koparmak isteyen ayrılıkçı Quebec Partisini (Parti Quebecois) iktidara taşımışlardır. 1980 yılında Quebec Partisi, Quebec halkına Federal Kanada hükümeti ile Quebec’in bağımsızlığı için pazarlıklara başlayıp başlanılmamasını bir referandumla sormuştur. Quebec başbakanı Rene Levesque evet tarafını, Federal hükümetin Başbakanı Pierre Trudeau ise hayır tarafında yer almıştır. Oylama öncesi Trudeau, Quebeclilere yenilenmiş bir federalizm sözü vermiştir. Hayırlar nerdeyse %60 oy almıştır. Böylece federal hükümet anayasal reforma başlamıştır. Trudeau’nun anayasa reform paketi üç ana maddeye sahipti: Kanada Anayasasını Kanadalılaştırmak, Anayasa değişikliği için bir formül, temel hak ve hürriyetlerle ilgili bir Bildirge. Özellikle bu reform paketinin üçüncü maddesi pek çok Kanadalıyı cezbetmiştir. Anayasal olarak korunan temel haklar ve hürriyetler bildirgesi teklifi nedeniyle “Halkın Paketi” olarak isimlendirilmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Pek çok eyalet başbakanının karşı çıkmasına rağmen, Başbakan Trudeau tek taraflı hareket ederek Parlamentoya (House of Commons) ve Senato anayasa paketinin üç ana maddesini içeren bir taslak sunmuştur. 1980’nin Ekim ayında federal hükümet, anayasal reform için Parlamento ve Senatonun birlikte çalışacağı bir ortak komisyon kurmuştur. [Esasında Kanada Anayasa hukukunda Parlamento denilince Monarşi, Halkın Evi ve Senato’nun oluşturduğu üç kurum bir arada anlaşılmaktadır]. 1980 Kasım’ından 1981’in Şubat’ı arasında toplantılar ve görüşmeler yapan komisyon dört aydan daha az bir sürede çalışmasını bitirip Parlamentoya takdim etmiştir. Komisyon, bu süre zarfında yüzden fazla kişiyi dinlemiş ve pek çok yazılı teklif almıştır. Görüşmeler televizyonda yayınlanmış ve geniş bir şekilde medyada yer almıştır. Bu nedenden dolayı Haklar Bildirgesi (Şartı) için toplumda büyük bir heyecan oluşmuştur. Böylece toplum anayasa reform sürecine müdahil kılınmıştır. Dinlenen kişiler arasında Kanada’daki pek çok azınlığı temsil eden kurum ve kuruluşlar, kadın haklarını savunan gruplar ve din adamları yer almıştır. Bu şekilde ilk defa toplumdaki pek çok azınlık grup anayasa reform sürecini izleyen değil, aktif olarak katılıp parçası haline gelmişlerdir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu tarihe kadar icracı yani yürütme eliyle gerçekleşen federalizm (executive federalism) olarak anılan Kanada federalizmi bir nebze de olsa elitist yönetim anlayışından sıyrılarak 1982 tarihli Anayasa Yasası yani Haklar ve Hürriyetler (Özgürlükler) Şartını çıkarabilmiştir. Çünkü icracı yani üst düzey yönetim eliyle yönetilen federalizmde halkın masada (“a seat at the table) yeri yoktur. Bu aynı zaman temel hak ve hürriyetler konusuna halkın daha dikkatli bir şekilde eğilmeye başlamasına neden olmuştur. Nitekim günümüz demokrasileri için artık halkın anayasa yapımı dahil hatta yasa yapılmasına bile katılımı, yönetimin her safhasına katılabilmesi ve denetleyebilmesi artık bir norm haline gelmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Federal hükümetin tek taraflı anayasal reformuna eyalet başbakanları hala karşı çıkmaya devam ederken, aynı zamanda Kanada Yüksek Mahkemesine başvurarak federal hükümetin eyaletlerin onayı olmadan anayasayı değiştirecek formülü oluşturamayacağına karar verilmesini istemişlerdir. 28 Eylül, 1981’de <em>The Patriation Reference</em> davasında Yüksek Mahkeme, federal hükümetin böyle bir yetkisi olduğunu, fakat eyaletlerin çoğunluğunun onayının olması konusunda anayasal konvansiyon olduğuna karar vermiştir. Kanada anayasa hukukunda İngiliz anayasacılığından gelen gelenekle yazılı olarak anayasada yer olmayan prensiplere anayasal konvansiyon denilir. Bunlar anayasanın parçası sayılır. Bu karar nedeniyle federal hükümet ve eyaletler, Kanada’nın başkenti Ottawa’da tekrar masaya oturmak zorunda kalmışlardır. Kasım, 1981’de Quebec eyaleti dışında tüm eyalet başbakanları ve federal hükümet anlaşmaya varmıştır. Yüksek Mahkeme kararına göre Quebec’in onayı olmasa da Anayasa tüm eyaletlerde geçerlidir. Kanada anayasal reformu, İngiliz Parlamentosuna 1982 Kanada Yasası olarak gönderilmiştir. Nisan, 1982’de Kraliçe II. Elizabeth Ottawa’ya gelerek resmi onay imzasını attıktan sonra 17 Nisan, 1982’de yeni Anayasa yürürlüğe girmiştir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yeni Anayasanın (Anayasa Yasası) ilk 34 bölümü Kanada Haklar ve Özgürlükler Şartını içermektedir. Geri kalan kısmı ise Yerli halkların hakları, anayasayı değiştirme formülü ve diğer meselelerle alakalıdır. 1982 Anayasası hem Quebec hem de Yerli Halklar (Aboriginal Peoples) tarafından imzalanmamıştır. Not etmek gerekirse; son yılların modasına uyarak (gerçi ABD Anayasası ilk on yılında Haklar Bildirgesine yer vermiştir), anayasa akımlarından etkilenmemesi mümkün olmayan Kanada, federal sistemine olan güveni ve inancı arttırabilmek için (özellikle devam eden anayasal reform çalışmalarının sonuçsuz kalması nedeniyle) 1982 Anayasa Yasası (Haklar ve Özgürlükler Şart) ile bireylerin haklarını devlete karşı koruma altına almıştır. Kanada anayasa hukukunda Yüksek Mahkeme’den <em>Quebec Secession Reference</em> davasında olduğu gibi tavsiye niteliğinde (istişari görüş) karar da istenebilmektedir. 1982 tarihli Anayasa Yasası ile Kanada demokrasisi, Amerikan tarzı Haklar Bildirgesi tarzını benimsemeye başladığını söyleyebiliriz.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada kurulurken Konfederasyonun Kurucu Babaları, yargısal kuvvetin yasama ve yürütmeye göre daha az önemli olduğu düşüncesini taşımaktaydılar. Fakat yargısal denetimin ilerleyen yıllarda öneminin artmasıyla birlikte yargıda ön plana çıkmaya başlamıştır. Bugün için Kanada yargısına üç prensibin hâkim olduğu ifade edilmektedir: Tarafsızlık, bağımsızlık ve hukuk önünde eşitlik. Kanada Konfederasyonunun Kurucu Babaları, ABD federal sisteminde eyalet devletlerinin çok yetki verildiğinden bahisle (çünkü ABD federalizmi esasında merkezi olmayan bir federalizm üzerine inşa edilmişti) Kanada’nın yargısal sistemi için istikrar ve federalizmi kaynaştırarak tek bir merkezi sistem düşünmüşlerdir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada Yüksek Mahkemesinin altında Federal Mahkeme (Federal Court Trial Division), Federal Temyiz Mahkemesi (Federal Court of Appeal) ve Kanada Vergi Mahkemesi (Tax Court of Canada) yer almaktadır. Quebec ve Alberta eyaletlerinde ikişer diğer sekiz eyalette ve üç bağlı bölgede ise birer olmak üzere toplam 15 Eyalet Temyiz Mahkemesi (Provincial Court of Appeal) bulunmaktadır. Ayrıca askeri mahkeme kararlarının temyiz merci olan Askeri Temyiz Mahkemesi vardır. Temyiz mahkemelerinin altında Federal mahkeme (Federal Administrative Tribunals), Kanada Vergi mahkemesi, Eyalet Yüksek mahkemeleri (Provincial Superior Court) yer almaktadır. Bunların altında ise Eyalet İlk Derece mahkemeleri yer almaktadır. İdari ve adli yargı uyuşmazlıklarına aynı mahkemelerde bakılmaktadır. Temyiz mercileri aynıdır. İlk derece mahkemeleri (Inferior Courts) kendi aralarında ihtisaslaşabilirken, bu durum eyaletten eyalete değişiklik arz edebilmektedir. Federal Temyiz Mahkemesi, federal mahkeme ve federal idare mahkemesi kararlarının temyiz yeridir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Federal mahkemelerin yargı yetkisi tüm Kanada’yı kapsamaktadır; eyaletler arası taşımacılık, haberleşme, iletişim, havacılık, para transferleri, telif hakları, bölgesel uyuşmazlıklar ve vatandaşlık konusundaki uyuşmazlıklara bakarlar. Federal İdare mahkemelerine esasında mahkemeden ziyade yargı yetkisine sahip idari kurum denilebilir. Çünkü İngilizcede “tribunal” tabiri mahkemeden daha çok bu anlamda kullanılmaktadır. İş güvencesi, malullük, sakatlık ve mülteci hukuku meselelerine bakarlar. Aynı şekilde eyaletlerde de Eyalet İdare mahkemeleri yani “tribunal” lar bulunmaktadır; eyalet yasalarından kaynaklı iş güvencesi, malullük ve engellilik konularına bakarlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">1875 yılında Parlamento Excequer Mahkemesini (Kraliyet Mahkemesi) kurmuştur. 1970 yılında bu mahkemenin ismi Kanada Federal Mahkemesi olarak değiştirilmiştir. 1867 Anayasasının 101. Maddesine göre kurulmuştur ve “daha iyi bir yönetim için” federal hukukun belirli alanlarına bakmaktaydı. Aynı şekilde Parlamento 1875 yılında 1867 Anayasasının 101. Maddesine göre Kanada Yüksek Mahkemesini (Supreme Court of Canada) de kurmuştur. Kanada Yüksek Mahkemesi, eyalet temyiz mahkemelerinin ve Kanada Federal Mahkemesinin temyiz mahkemesi olarak görev yapmaya başlamıştır. Kanada Yüksek Mahkemesi esasında 1949 yılına kadar gerçek anlamda bir Yüksek Mahkeme olarak görev yapamamıştır. Çünkü hala İmparatorluk Yargı Komitesi Danışma Meclisi hem Kanadalılar hem de İngilizler için temyizde son noktadır. Ne zaman ki Birleşik Krallık’taki İmparatorluk Yargı Komitesi Danışma Meclisinin (Imperial Judicial Committee of the Privy Council) teşvik etmesiyle, Parlamento temyiz için Yargı Komitesine başvurma hakkını kaldırınca, Kanada Yüksek Mahkemesi temyiz konusunda Kanadalılar için nihai nokta olmuştur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada Yüksek Mahkemesinde hepsi Başbakan tarafından atanmış olan dokuz hâkim görev yapmaktadır. Yüksek Mahkeme Yasasına (Supreme Court Act) göre bu hâkimlerin üç (3) tanesi Quebec eyaletinden (çünkü Quebec, Fransa gibi Kara Avrupası medeni hukuk sistemine tabidir) atanmak zorundadır. Uygulamadaki geleneklere göre (Anayasal Konvansiyon) en azından bir (1) tane hâkim Atlantik Kanada (Prince Edward Island, New Brunswick ve Newfoundland and Labrador ve Nova Scotia eyaletleri Atlantik Kanada diye çağrılır), en az iki (2) tane Batı Kanada’dan (British Columbia, Alberta, Saskatchewan ve Manitoba eyaletlerinin bulunduğu yerlere Batı Kanada denilir) ve nihayet Ontario’dan normalde üç olması gerekirken iki (2) hâkim atanır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada Yüksek Mahkemesi genelde yılda yüz (100) davaya bakmaktadır. Mahkemede davanın ele alınabilmesi için üç hâkimden oluşan heyetteki iki hâkimin buna evet demesi gerekmektedir. Davalarda tıkanıklık olmaması için beş, yedi veya ele alınan dava önemli ise dokuz hâkimin de katıldığı heyetle ele alınmaktadır. Ama genelde yedi kişilik hâkimden oluşan heyetle davalar ele alınmaktadır. Birleşik Devletlerdekinin aksine Kanada Yüksek Mahkemesinde konuşmaya en genç hâkimden başlayarak en tecrübeli hâkime doğru bir sıra takip edilir. Bu kuralın gayesi, tecrübeli ve yaşlı hâkimlerin görüşlerinden mahkemede göreve onlara göre daha sonradan başlamış olan hâkimlerin baskı altında kalıp etkilenmemesi içindir. Davaların çoğunda genelde oybirliği şeklinde karar çıkmaktadır. Bu hâkimlerden birisine verilen görevle mahkemenin kararı ve gerekçeleri yazılarak açıklanır. Eğer oybirliği kararı çıkmamışsa; çoğunluğun görüşünü bir hâkim, azınlığın görüşünü de başka bir hâkim yazar. Genellikle hâkimler aynı karara farklı gerekçelerle katılmaktadırlar, bu durumda isterse ilgili hâkimler çoğunluğun kararına katılan ayrı bir gerekçe de yazabilmektedirler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada Yüksek Mahkemesinin dayandığı yasal hüküm 1875 tarihli Kanada Yüksek Mahkemesi Yasasıdır (The Supreme Court of Canada Act, 1875). 1982 Anayasasının (veya Anayasa Yasasının) 41. Maddesine göre Kanada Yüksek Mahkemesinin yapısının değiştirilebilmesi için Parlamento ve on (10) eyaletin yasa koyucularının buna evet demesi gerekmektedir. Bu nedenle Kanadalı bir kısım anayasa hukukçuları, Kanada Yüksek Mahkemesinin Anayasaya konularak öneminin gösterilmesi gerektiğini, oysa hali hazırda bir Yasa ile kurulmuş ve ayakta durmaktadır şeklinde kanaatlerini belirtmektedirler. Şahsi kanaatimiz; ilgili Yüksek Mahkeme Yasası, İngiliz Parlamentosu tarafından onaylanmış ve o dönemin İngiliz anlayışına göre bugün için de hala aynıdır, Kanada tipik bir ABD olmamalıdır. Eğer Kanada, ABD’nin yapmış olduğu hukuki yapı ve reformları takip ederse, bir gün İngiliz Krallığından kopup kendi bağımsızlığını tam olarak ele geçirebilir. Bu nedenle Kanada hukuku ağır bir gelişim sürecinde daha çok statik davranma eğilimindedir. Kanada’nın İngiliz Krallığından yani Birleşik Krallık’tan kopmasına gönülleri pek razı olmayan Kanadalı elitistler nedeniyle, Kanada’daki kurumlar ABD’den daha farklı şekilde kurgulanıp çalıştırılmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">ABD’dekinin aksine Kanada’da seçimle göreve gelen hâkim yoktur. Uygulamanın içinde olan avukatlar ve uzman hukukçular arasında yürütme eliyle hâkimler göreve atanmaktadır. Federal hâkimler atanırken günümüzde hala Kanada’da partizanca atamalar devam etmektedir. Bunun önünü alabilmek için şöyle bir formül geliştirilmiştir; 1988 yılından beri bölgesel Yargısal Tavsiye Komiteleri (Judicial Advisory Committe) kurulmuştur. Her bir komiteye üç üye federal hükümet tarafından atanmaktadır. Diğer dört üye de Kanada Baro Kuruluşu (Canada Bar Association), eyalet hükümeti, eyalet barosu ve eyalet hâkimlerince verilmektedir. Günümüzde bu 7 kişilik üye; 1 üye eyalet barosundan, 1 üye Kanada Barosunun eyaletteki üyelerinden, 1 üye eyalet Mahkeme Başkanı tarafından, 1 üye eyalet adalet bakanı tarafından, 3 üye federal hükümet tarafından genel toplumu temsil edenler arasından aday olarak gösterilir, oy hakkı olmayan 1 üye de Federal Yargı İşleri Komisyonundan veya yargısal atamalara bakan yöneticiler arasından gelir. Komite üyeleri iki yıl görevde kalırlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanadalı bazı yazarların haklı olarak belirttiği gibi 1982 Anayasa Yasası yani Haklar ve Özgürlükler Şartının kabul edilmesi hâkim atamalarında partizanlaşmaya neden olmuştur. Çünkü cevabı siyaseten çözülmesi gereken meseleler için mesela; ötenaziye izin verilmeli mi, Kanada’da Pazar günleri alışveriş yapılabilir mi, federal hükümet ABD devletinin Kanada topraklarında güdümlü nükleer füze denemelerine izin vermeli mi gibi sorulara federal hâkimler cevap vermek zorunda bırakılmıştır. Bu nedenle 2004 yılında liberal partili Başbakan Paul Martin iki Yüksek Mahkeme hâkimi ataması için bir ad hoc komitesi kurarak halkın Yüksek Mahkeme hâkimlerinin göreve atanmasında sürece katılmasını umut ettiğini ve ileride daha kalıcı bir yöntem kurulması veya bulunması gerektiğini ifade etmiştir. Ardından iktidara gelen muhafazakâr partiden Stephen Harper ise 2006 yılında parlamenterlerden oluşan bir komite önünde 3 saatlik bir tv yayınında Yüksek Mahkeme hâkim adayı ile görüşme yapılması yöntemini getirmiştir. Bu uygulama 2011 yılına kadar devam etmiştir. Malcolmson ve Myers, Kanada’da parti disiplinin ABD’deki gibi olmadığını, aksine güçlü olduğunu, bu nedenle Kanada’da Yüksek Mahkeme hâkimlerini seçme sürecinin ABD’ye benzer şekilde gerçekleştirilebilmesinin zor olduğunu iddia etmektedir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Federal hâkimliğin etkisini arttıran en büyük etkenlerden birisi de 1982 Haklar ve Özgürlükler Şartının 52 (1) Maddesine göre eğer herhangi bir yasa Şart’ta yer alan bir hakkı kabul etmiyorveya o hakkı engelliyorsa, mahkeme ilgili düzenlemenin anayasaya aykırı olduğunu ilan etmek zorundadır. İlgili madde hükmü, Kanada Anayasasının ülkenin en üstünde yer alan yasa olduğunu, onun hükümlerine uygun olmayan yasaların geçerli ve etkili olmayacağını açıkça emrederek hâkimlere görev yüklemektedir. ABD tecrübeleri (<em>Marbury v. Madison</em>) görüldüğü gibi anayasal metinlere ifade olarak girmektedir. Kanada’da federal hakimler 1927 yılına kadar hayat boyu görevde kalabilirken, o tarihten beri mecburi emeklilik yaşı 75 olmuştur. Bir federal hakim görevinden ancak Parlamento ve Senato kararıyla alınabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada sistemini özetlemek gerekirse klasik İngiliz anayasacılığının bir yansıması olarak karşımıza çıkmaktadır. Halkın Meclisi yani Parlamento seçmenlere (halka) karşı sorumludur. Monark yani Taç kabineyi meclisin içinden atar. Kabine Parlamentoya karşı sorumludur. Taç, sembolik olarak kabineyi atamıştır. Sorumlu hükümet, kabine hükümeti olarak ta adlandırılmaktadır. Hatırlayacak olursak; ABD Başkanlık hükümeti modelinde Kongre üyesi bir kişi aynı zamanda bakan olamaz. Sert kuvvetler ayrılığı ilkesi, İngiliz anayasacılık geleneğinde yerini yumuşak kuvvetler ayrılığı ilkesine devretmiştir. Esasında ABD sisteminin bu şekilde doğup gelişmesi, İngiliz Krallığına karşı yürütülmüş olan tarihi gerçeklerden ve olaylardan kaynaklıdır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>Kanada Parlamentosunun dört önemli işlevi/görevi vardır: Yasa tekliflerini hazırlamak ve kabul etmek. Milletvekilleri bireysel olarak yasa teklifinde bulunabilir. Çoğunlukla gelen yasa teklifleri zaten iktidar partisi kanadından yani hükümetten gelen teklifler (kanun tasarısı) olmaktadır.</em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada anayasal sisteminde en güçlü siyasi figür başbakandır. 1867 Anayasasında bu kelime hiç geçmemiştir. 1982 Anayasasında ise yer almıştır. Başbakanın yetkileri anayasal geleneklerden kaynaklanmaktadır. Esasında klasik tabiriyle Başbakan ilk gelen, en öndeki bakandır. İngilizcedeki “prime minister” kelimesi bu anlama gelmektedir. Yani aslında bir başbakan “Head minister” başbakan değil, “prime minister” en önde gelen bakandır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Genel nüfus sayımındaki orana göre belirlenen sayıyla eyaletlere bölünmesiyle her eyaletin veya bağlı bölgelerin çıkaracağı milletvekili sayısı belirlenmiş olur. Kanada sisteminde Parlamento denilince herkesin anladığı Halkın Meclisidir. Bazı eyaletler nüfusu Parlamentoya gönderdiği milletvekili sayısı kadar olmasa bile 1867 Anayasasında yer alan 51 (A) hükmünün gereğince Senatodaki sayı kadar milletvekili gönderebilmektedir. Bağlı bölgelerde nüfus çok az olmasına rağmen 1 er milletvekilini Parlamentoya gönderebilmektedirler. Eyaletlerden New Brunswick 10 tane milletvekili, Prince Edward Island ise 4 tane milletvekili gönderebilmektedir. Ontario eyaletinde her bir milletvekili seçim bölgesinde 111 bin seçmen yer almaktadır. Quebec eyaletinde bu sayı yaklaşık olarak 105 bin kişiye denk gelmektedir.. British Columbia’da yaklaşık olarak 111 bindir. Alberta eyaletinde ise neredeyse 120 bindir. Manitoba eyaletinde ise 91 bin kişidir. Saskatchewan eyaletinde bu sayı 78 bin kişidir. Nova Scotia eyaletinde bu sayı nerdeyse 84 bindir. New Brunswick’te ise yaklaşık olarak 75 bindir. Newfoundland and Labrador’da 74 bindir. Prince Edward Island’da ise 35,726 kişidir. Bağlı bölgelerden Northwest’te ise 42 bin, Yukon ve Nunavut’ta ise 36 bindir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada Parlamentosunda aynı İngiliz Parlamentosunda olduğu gibi iktidar partisi ve muhalefet partisi karşılıklı olarak yüz yüze otururlar. Parlamento da en önemli görev “Konuşmacı” (Speaker-Sözcü)’ya aittir. İktidar partisinden olan biri genellikle konuşmacı (sözcü) olarak seçilir. Seçildikten sonra tarafsız olmak zorundadır. Tartışmalara katılamazlar. Oy kullanamazlar. Ancak oylarda eşitlik varsa bunu değiştirmek için oy kullanmalarına izin vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada Parlamentosunun dört önemli işlevi/görevi vardır: Yasa tekliflerini hazırlamak ve kabul etmek. Milletvekilleri bireysel olarak yasa teklifinde bulunabilir. Çoğunlukla gelen yasa teklifleri zaten iktidar partisi kanadından yani hükümetten gelen teklifler (kanun tasarısı) olmaktadır. İkincisi ise Mecliste herhangi bir konu hakkında tartışmalar yapmaktır. Bunlar kanun teklifleri değildir. Hem iktidar hem de muhalefet bu tartışmaları açarak kamuoyunu bilgilendirme ve kendi görüşlerine ikna etmeye çalışır. Üçüncüsü ise kamu harcamalarının gözden geçirilerek incelenmesidir. Meclisin Kamu Muhasebesi, genelde başkanlığını muhalefet partisinden bir milletvekili yapar, kamu kuruluşlarının her birinin hesabını inceleyerek halkın parasının doğru yere harcanıp harcanmadığını inceler. Dördüncüsü ise milletvekilleri yazılı önergeler vererek ilgili konular hakkında hükümetten cevap talep edebilirler. Günümüzde pek çok Kanadalı, Meclisteki bu “Soru Seansının” tiyatro olduğuna inanmaktadır. Muhalefet bu soruları bilgi almak için değil, iktidarı halkın gözü önünde utandırmak ve üstü örtülü bir şekilde konuşma yapabilmek için kullanmaktadırlar. İktidar partisi bakanları ise soruların cevabını vermekten kaçınarak muhalefete saldırmak için bir imkân olarak kullanmaktadırlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada Konfederasyonunun Kurucu Babaları Senato’yu, Halkın Meclisinin yapmış olduğu yasa tekliflerini gözden geçiren yani “durgunlaştıran ikinci bir düşünce” olarak kurmuşlardır. Kurucu Babalar, halkın demokratik olarak seçmiş olduğu Halkın Meclisinin mülkiyet haklarına saygı göstermeyeceği konusunda endişelenmişlerdir. Senatonun mülkiyet haklarını çiğnetmeyeceğini düşünmüşlerdir. Bu nedenle 1867 Anayasasının 23. Maddesine göre Senatörlerin 4 bin dolardan fazla mal varlığına sahip olmaları gerekmektedir. O günün şartlarında bu miktar zengin biri olmak anlamına gelmekteydi. Aynı maddeye göre Senatör olarak atanabilmek için en az 30 yaşında olmak gereklidir. Atandığı eyalette ikametgâhının olması diğer bir şart olarak öngörülmekteydi. Eğer Quebec için atanıyorsa Gerçek Gayrimenkul Yeterliliğine atandığı seçim bölgesinde sahip olması da gerekiyordu. Görüldüğü üzere İngilizlerin, Amerika Birleşik Devletlerinde yaşamış olduğu tecrübenin benzerini yaşamamak ve mülkiyet haklarını kaybetmemek için Kanada’da elitizm kolonları üzerine bir sistem kurdukları apaçık ortadadır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada Senatosu kurulurken ülkede nüfusu daha az olan yerlere daha az önem atfetmesi prensibi üzerine inşa edilmiştir. Bu nedenle 1867 Anayasası yapılırken Quebec, Ontario ve Atlantik eyaletlerine 24 tane Senatör hakkı tanınmıştır. 1867 Anayasasının 22. Maddesinde bu hüküm yer almaktadır. Kanada Anayasasına göre iki istisna dışında Halkın Meclisi ile Senatonun kuvvetleri aynıdır. Realitede ise Senatörler seçimle göreve gelmedikleri için yetkilerinin tamamını kullanmamaktadırlar. 1867 Anayasasının 24. Maddesine göre Senatörler Genel Vali tarafından bu göreve çağrılırlar. Ama pratikte Başbakan tarafından atanırlar. Konfederasyon kurulduktan bugüne kadar gelinen zaman diliminde Kanadalıların gözünde Senatonun değeri gittikçe azalmıştır, çünkü Kanada toplumunda siyasi fikirler daha da demokratikleştikçe göreve seçimle gelmeyenlere karşı tolerans daha da azalmıştır. Kanada’da kamuoyunun bir kısmı Senatonun kaldırılmasını, bir kısmı kalmasını fakat reforma giderek yeniden düzenlenmesini, azınlıkta kalan görüş ise olduğu gibi devam etmesi düşüncesindedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>Günümüz Kanada’sı üçlü parti sistemi ile yoluna devam etmektedir: Liberaller, Muhafazakârlar ve Yeni Demokrasi Partisi. Kanada federalizmi merkezi hükümetin yani federal devletin güçlü olması üzerine inşa edilmiştir. Amerikan federalizmi ise merkezi hükümetten ziyade federe devletlerin egemenliğini koruması üzerine kurulmuştur.</em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada’nın ilk Başbakanı olan John A. Macdonald liderliğinde Muhafazakâr Parti kurulmuştur. Kanada’nın nerdeyse ilk 30 yılına Muhafazakâr Parti damgasını vurmuştur. Partinin prensipleri arasında; Birleşik Devletlere karşı koruyucu ulusal siyaset, Kanada Pasifik Tren yolu aracılığıyla batıya doğru genişlemek ve güçlü bir merkezi hükümet inşa etmek yer almıştır. Muhafazakâr Parti devletin ekonomiye müdahalesine karşı çıkmamıştır. Liberal Partide Konfederasyonun ilk günlerinde ana muhalefet olarak Muhafazakâr Partinin karşısına çıkmıştır. Nihayet 1896 yılında Kanada’nın ilk Fransız asıllı Başbakanı olan Wilfrid Laurier liderliğinde iktidar olabilmişlerdir. Kanada’da iki resmi dilin olması ve çok kültürlülük politikaları Liberal Parti liderliğinde gerçekleştirilmiştir. Kanada için merkezi olmayan bir hükümet talep ettiği iddiasıyla Liberal Parti muhafazakârlarca eleştirilmektedir. Yeni Demokrasi Partisi ise Kanada’nın tek demokratik sosyalist partisidir. 1930’ların ekonomik krizlerinden sonra ortaya çıkmıştır. Serbest piyasa ve liberalizme tepkiden doğmuştur. 2011 seçimlerine kadar sisteme etkisi olmayan bir parti olarak görülürken, 2011 seçimlerinde ana muhalefet partisi olmayı başarmıştır. 2011 seçimlerinde muhafazakârlar 166, liberaller 34, Yeni Demokrasi Partisi 103 milletvekili (bir önceki seçimde 36 mv) kazanmıştır. Quebec Blok Partisi kendisini Quebec’in bağımsızlığına adamış bir partidir. Meech Lake Uzlaşmasının başarısızlığa uğramasından sonra ortaya çıkmıştır. 1993 seçimlerinde Quebec’ten 54 milletvekili kazanınca, çok ilginç bir şekilde Parlamentoda ana muhalefet partisi olmuşlardır. 1993 seçiminde liberaller 177, Quebec Blok Partisi 54, Reform Partisi (1987-2000 arası siyaset sahnesinde yer almıştır) 52 milletvekili kazanmıştır. Kanada Yeşiller Partisi, Almanya ve Yeni Zelanda’da kurulan yeşiller partisinin Kanada versiyonu olarak 1983 yılında kurulmuştur. Altı prensip üzerine kurulmuşlardır: Çevreci bilgelik, sosyal adalet, katılımcı demokrasi, şiddete hayır, sürdürülebilirlik ve çeşitlilik (farklı olma).</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada’nın liberal ve muhafazakâr partisi, Kanadalı siyaset bilimcilerce komisyoncu (aracı) partiler kategorisine sokulmaktadır; yüksek seviyede pragmatist olup, orta bir ideolojiyi takip ederek, her bölgeye, her etnik kimliğe, her gruba ve sosyal sınıfa hitap etmeye çalışırlar. Kanada siyaseti komisyoncu partiler (brokerage parties) tarafından işgal edilmiş durumdadır. Kanada’nın ideolojik partilerine örnek olarak Marksist Leninist veya Hristiyanlık Mirası partileri gösterilebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada Konfederasyonun ilk günlerinde partilerin finansmanı varlıklı ve zengin kişiler veya büyük firmalardan gelmiştir. Bu da rüşvet ve yolsuzluğa kapı aralamıştır. Kanada Seçimler Yasasına göre günümüz uygulamasında ise firmalar veya ticaret odaları artık partilere bağış yapamamaktadır. Sadece gerçek kişiler bağış yapabilir. 2025 yılı itibariyle bağışın limiti ise yıllık $1,750.00 Kanada dolarıdır. Ayrıca partiler federal hazineden yıllık olarak destek almaktadır. Bir önceki ulusal seçimde alınan her bir oy karşılığında partilere her üç ayda bir ödeme yapılmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kanada hala bir anayasal monarşiye sahiptir. İngiliz Kraliçesi veya Kralı resmiyette Kanada devletinin başıdır. Onu Kanada’da temsil eden Genel Validir. Eyaletlerde ise Genel Vali Vekilleridir. Kanada Parlamentosu iki meclislidir. Senatörler atamayla göreve gelirler. Halkın Meclisi ise genel seçimle göreve gelen milletvekillerinden oluşur. Anayasal olarak Kanada Parlamentosu denilince Kraliçe, Halkın Meclisi ve Senato üçlüsü kastedilir. Fakat günümüzde Kanada’da Parlamento denilince, Halkın Meclisi (House of Commons) anlaşılmaktadır. Kanada’nın büyük çoğunluğu Senatonun kaldırılmasını veya seçimle göreve gelebilecek senatörleri görmek arzusundadır. Kanada federal sisteminde federal ve eyalet devletleri (hükümetleri) arasındaki yetki paylaşımı 1867 Anayasasının 91. ve 92. Maddelerinde sayılarak düzenlenmiştir, bakiye yetkiler ise federal devlete bırakılmıştır. Kanada federalizminde o günün şartlarında genelde pek önemli görülmeyen meselelerin eyaletlere bırakıldığı açıkça görülecektir. Kanada federal sisteminde yürütme yani iktidar partisi üzerindeki kontrol mekanizması muhalefet partisidir veya 1982 Şartından sonra mahkemelerin almış olduğu kararlardır. Günümüz Kanada’sı üçlü parti sistemi ile yoluna devam etmektedir: Liberaller, Muhafazakârlar ve Yeni Demokrasi Partisi. Kanada federalizmi merkezi hükümetin yani federal devletin güçlü olması üzerine inşa edilmiştir. Amerikan federalizmi ise merkezi hükümetten ziyade federe devletlerin egemenliğini koruması üzerine kurulmuştur. Fakat bu iki komşu devlette inşa edilen federal devletler planlanan veya kurgulanın aksi yönüne doğru yol almıştır denilebilir. ABD gibi Kanada’nın da İngiliz İmparatorluğundan kopmaması için, bir anlamda anayasal çıkış garantilerine göre sistemin düzenlendiği ve şekillendirildiği apaçık ortadadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 23 Jun 2025 06:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/06/yeni-anayasa-icin-yol-haritasi-kanada-1750616390.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bu Meclis yeni anayasa yapabilir mi?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bu-meclis-yeni-anayasa-yapabilir-mi-11203</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bu-meclis-yeni-anayasa-yapabilir-mi-11203</guid>
                <description><![CDATA[CHP Genel Başkanı Özgür Özel, bu sürece dahil olmak için öncelikle uygulanmadığını belirttiği anayasa maddelerinin uygulanmasını şart koşuyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Yeni anayasayı kurucu bir meclis yapmayacaksa, mevcut Meclis’</strong><strong>in yapması doğru değil. Nitekim örnek verdiğim İspanya</strong><strong>’</strong><strong>da da Kral Juan Carlos yeni anayasa görevini genel seçimlerden çıkan meclislere vermişti. Anayasaları</strong><strong>n geni</strong><strong>ş bir toplumsal uzlaşıya dayanması esas olduğu için yasama organında nitelikli çoğunluk bulunsa dahi halkoyuna sunulması gerekir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yeni anayasa konusu yeniden Türkiye’nin gündeminde. Her seferinde olduğu gibi, bu konuda çok farklı görüşler dile getiriliyor. İstanbul Barosu eski Başkanı Profesör Ümit Kocasakal gibi kategorik olarak yeni anayasa yapılamayacağını savunan hukukçular var. Onlara göre, yeni anayasa ancak devrim, karşı devrim ya da darbelerden sonra yeni bir devlet kurulduğunda yapılabilir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran irade, asli kurucu iktidar olarak, 1921 ve 1924 anayasalarını, 27 Mayıs ve 12 Eylül darbelerini yapan askerler ise -nasıl oluyorsa -kurucu iktidar yetkilerini üstlenen kurucu meclisleri aracılığıyla 1961 ve 1982 anayasalarını yapmıştır. Mevcut 1982 anayasası, başlangıç ve ilk dört maddenin değiştirilemeyeceğini hükme bağladığı için -tuhaf ama- kimseye yeni bir anayasa yapma hak ve yetkisi vermiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bazı hukukçular ise yeni anayasaları ancak kurucu meclislerin yapabileceğini savunuyor. Gerekçesi, olağan seçimlerde sadece yasama yetkisi için oy kullanıldığı, dolayısıyla Kurucu Meclis için ayrı bir seçimin gerekli olduğu. Ama İspanya’da ilk demokratik seçimlerin ardından General Franco’nun resmen veliahdı olan Kral Juan Carlos, meclislerden (Temsilciler Meclisi ve Senato) “İspanyol halkının bütün özelliklerini kapsayacak ve tarihsel ve güncel haklarını güvence altına alacak yeni bir anayasa” yapmasını istemişti. Kocasakal ’ın görüşüne itibar edecek olursak, Kral Juan Carlos’un yaptığı belki bir devrim sayılabilirdi. Ama Tahtı devralması Franco rejimine göre meşru olduğu için bir darbeden söz etmek mümkün değildi. Sadece rejimi devam ettirmek yerine kademeli bir demokratikleşmeyi, İspanyolların tabiriyle “Demokrasiye Geçiş” (transición democrática) sürecini hedeflemişti. Ama şurası muhakkak ki İspanyol seçmen oylarını, yeni bir anayasa yapacak bir Kurucu Meclis için kullanmamıştı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’de muhalefet temsilcileri, haklı olarak, 14 Mayıs 2023 seçimlerinden bu yana geçen süre içinde milli iradenin siyasi tercihinin değiştiğine işaret ederek, Meclis kompozisyonunun milli iradeyi tam yansıtmadığı, dolayısıyla bu Meclis’in yeni anayasa yapamayacağı görüşünü savunuyor. Bu anlaşılabilir bir yaklaşım. Geçen seçimlerde ana muhalefet partisi CHP kendisiyle birlikte hareket eden bazı küçük partilere listelerinden kontenjan tanıdığı için milli irade Meclis’e zaten tam olarak yansımamıştı. Ayrıca genel seçimlerden on ay gibi kısa bir süre sonra yapılan yerel seçimlerde siyasi partilerin oy oranları çok değişmişti. Özellikle yeni anayasadan söz eden Cumhur İttifakı’nın oyları, sabit gelirlilerin yüksek enflasyon altında ezilmesine yol açan Şimşek politikası nedeniyle düşmüştü. Bu politika inatla sürdürüldüğü için son anketler erken seçim isteyenlerin oranının yüzde 55-60 civarı ve üstüne çıktığını gösteriyor. Dolayısıyla yeni anayasayı kurucu bir meclis yapmayacaksa, mevcut Meclis’in yapması doğru değil. Nitekim örnek verdiğim İspanya’da da Kral Juan Carlos yeni anayasa görevini genel seçimlerden çıkan meclislere vermişti. Anayasaların geniş bir toplumsal uzlaşıya dayanması esas olduğu için yasama organında nitelikli çoğunluk bulunsa dahi halkoyuna sunulması gerekir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Geçen hafta yeniden TBMM Başkanı seçilen Numan Kurtulmuş “Cumhuriyet'imizin ikinci asrını, (…) yeni bir anayasayla, sivil, demokrat, katılımcı, kapsayıcı bir anayasaile taçlandırmak önemli bir ödevimiz” demişti. Ama kendisi dahil AK Partili birçok ismin ve son olarak Sayın Cumhurbaşkanı’nın “ilk 4 madde ile ilgili sıkıntımız yok”açıklamasına bakılacak olursa, söylenegeldiği gibi yeni bir anayasa değil, en fazla kapsamlı bir anayasa değişikliği istendiği izlenimi ediniliyor. Anayasanın ilk 4 maddesi değişmeyecekse, ne kadar kapsamlı olursa olsun, hazırlanacak metin bu maddelerdeki temel ilkelere uygun olmak durumunda. Dolayısıyla yeni bir anayasadan söz etmek hiç ama hiç mümkün değil. </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">&nbsp;<strong>Bugün AK Parti ilk 4 maddeyi değiştirmeyen ama ismi “</strong><strong>yeni” olan bir anayasa yapmak istediği izlenimi veriyor. MHP de olasılıkla aynı çizgide. Yukarı</strong><strong>da da alt</strong><strong>ını çizdiğim gibi, böyle bir anayasa çalışmasından, ne kadar kapsamlı olursa olsun, yeni bir anayasa çıkması mümkün değil. </strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki anayasa değişikliği ne kadar gerekli? </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anayasada bugüne kadar değiştirilmemiş ama değiştirilmesi gereken maddeler yok değil. AB Komisyonunca 8 Kasım 2000 tarihinde, tam üyeliğe aday ülke olarak, Türkiye için açıklanan KOB (Katılım ortaklığı belgesi) önemli anayasa değişikliklerini gündeme getirmişti. Taraf olduğumuz AİHS’in (Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi) ifade özgürlüğü başlıklı 10. maddesine tam uyum sağlanması bakımından özellikle şu konularda anayasa değişiklikleri gerekiyordu: ifade özgürlüğü ile ilgili garantiler, bu bağlamda barışçıl toplantı ve dernek kurma özgürlüğüne ilişkin hukuki güvenceler, duruşma öncesi tutuklulukla ilgili hukuki süreçlerin AİHS hükümleriyle uyumu, Türk yurttaşlarının televizyon ve radyo yayıncılığında anadillerini kullanmalarını yasaklayan hukuki düzenlemelerin kaldırılması, idam cezasına ilişkin moratoryumun muhafazası, yargının işlevselliğinin ve verimliliğinin uluslararası standartlara uygun şekilde geliştirilmesi. AK (Avrupa Konseyi) üyesi olarak Türkiye’nin 19 Mart 1954 tarihinde onaylamış olduğu bu sözleşmeye o tarihte hala tam uyum sağlayamamış olması büyük ayıbıydı kuşkusuz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ayrı bir tartışma konusu ama askeri vesayetin siyaseti dizayn, &nbsp;MGK (Milli Güvenlik Kurulu) Genel Sekreterliği’nin de bürokrasiyi kontrol ettiği o dönemde özellikle ana dilin öğretilmesi ve Kürtçe televizyon konularında gösterdiği direnci aşmak kolay olmamıştı. AB siyasi kriterlerine uyum için Devlet Bakanlığı’na bağlı İHKÜK (İnsan Hakları Koordinasyon Üst Kurulu) tarafından hazırlanan rapor (Demirok raporu) her şeye karşın AP (Avrupa Parlamentosu) Genel Kurulu’nda alkışlanmıştı. Rapor ayrıca tümüyle olmasa bile büyük ölçüde 2001 yılında gerçekleştirilen anayasa değişikliklerine temel oluşturmuştu. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eski Yargıtay Birinci Başkanı, Profesör Sami Selçuk’un sıkça belirttiği gibi, demokrasi anlayışı bakımından “Batı ile aramızda büyük bir uçurum” var. Selçuk yazılarında ve söyleşilerinde Atatürk’ün “ ben ileride öyle bir rejim istiyorum ki o rejimde padişahlığı savunanlar bile parti kurabilsinler” sözüne atıfta bulunuyor. Bu sözler, bir önceki yazımda altını çizdiğim AİHM’in ifade ve örgütlenme özgürlüğüne ilişkin içtihadı ile birebir örtüşüyor. Zorunlu yargı yetkisini 1990’dan bu yana tanıyan ama kararlarına uymamakta direnen bir devletimiz ve Sami Selçuk’un vurguladığı gibi, AİHM ne karar verirse versin, (tazminatı) öder geçeriz” diyen bir anlayışımız var. Terörsüz Türkiye için gerekli olduğunu bir önceki yazımda söylediğim 68. maddenin 4. fıkrasının AİHM’in içtihadı doğrultusunda yeniden yazılması, kuşkusuz SPK’da (Siyasi Partiler Kanunu) da gerekli değişikliklerin yapılması şart. Sayın Devlet Bahçeli son olarak SPK’nın gözden geçirilmesi gerektiğini dile getirdi ama parti kapatmalarda aynı şeyi mi kastediyoruz bilemiyorum. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">AK Parti’nin 68/4. maddeye dayanılarak kapatılmak istendiği dönemin ertesinde deyeni anayasa gündeme gelmişti. Osman Can ve Mehmet Uçum gibi isimlerin de içinde yer aldığı YAP (Yeni Anayasa Platformu) olarak, diğer birçok sivil toplum kuruluşu gibi özgürlükçü ve kapsayıcı bir yeni anayasa için önerilerimizi TBMM Başkanlığı’na iletmiştik. Ama o dönemde CHP ve MHP, ilk 4 maddeye atıf yaparak, yeni anayasa sürecinin gelişmesini engellemişti. Aynı şekilde ardından başlayan Çözüm Sürecini de. Bugün AK Parti ilk 4 maddeyi değiştirmeyen ama ismi “yeni” olan bir anayasa yapmak istediği izlenimi veriyor. MHP de olasılıkla aynı çizgide. Yukarıda da altını çizdiğim gibi, böyle bir anayasa çalışmasından, ne kadar kapsamlı olursa olsun, yeni bir anayasa çıkması mümkün değil. </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">&nbsp;<strong>Eğer bu ülkede sabit gelirliler eziliyor, emeklilere negatif ayrımcılık uygulanabiliyorsa kaçınılmaz olarak sosyal devlet niteliği de askıdad</strong><strong>ır. Sonuç olarak, demokratik sosyal hukuk devletinin içi bu şekilde boşalabiliyorsa, ilk 4 maddenin anayasaya yazılmasının ne önemi kalıyor ki? </strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anayasanın uygulanmayan maddeleri var mı? </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">CHP Genel Başkanı Özgür Özel, bu sürece dahil olmak için öncelikle uygulanmadığını belirttiği anayasa maddelerinin uygulanmasını şart koşuyor. Aralarında KOB’a uyum sürecinde AİHS’in 10. maddesine uyum için değiştirilmiş olanların da bulunduğu bu maddeler demokratik hukuk devleti açısından yaşamsal öneme sahip. “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti” başlıklı 26., “Basın hürriyeti” başlıklı 28., “ Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı” başlıklı 34., “Milletlerarası andlaşmaları uygun bulma” başlıklı 90., “Mahkemelerin bağımsızlığı” başlıklı 138. “Anayasa Mahkemesinin kararları” başlıklı 153. maddeleri gibi. Bu maddelerin bugün özgürlükçü bir anlayışla uygulandığını söylemek kolay değil. Ayrıca iktidar partisinin yanlış ekonomi politikası nedeniyle oy kaybettiği yerel seçimlerde ve anketlerde birinci parti konumuna yükselenCHP’ye, CHP’nin açık farkla kazandığı İBB’ye ve diğer muhalif partilere uyguladığı yargısal kıskaç operasyonları gözlemleniyor. Bu operasyonlara tepkiler giderek büyüyor. Nitekim aralarında eski AK Partili bakanlar, Anayasa Mahkemesi eski Başkanı ve hukukçuların bulunduğu 19 kişi geçen hafta bu konuda yargılamadaki aksaklıklara da ağırlık veren “Adalet Çağrısı” başlıklı bir bildiri yayımlamış bulunuyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bildiride yer alan durum tespiti önemli: “makul gerekçelerden yoksun tutukluluklar, yargılama süresini gereksiz olarak uzatmak, iltisak ve irtibat gibi uydurma delillerle yeni suçlar ihdas etmek, gizli tanık kullanılarak suç icat ve isnat etmek, mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilenlerin mal ve mülklerine el koymak, AİHM'nin kararlarını görmezden gelmek, kayyım atamaları ve KHK gibi uygulamalar anayasayı, uluslararası hukuku ve insan haklarını doğrudan ihlal etmektir. (…) Adaletsizlik, bir beka sorunudur. Özellikle ceza yasalarının öngörülemez biçimde yorumlanması, gazeteci, yazar, iş insanları ve siyasilere dönük keyfi gözaltı, tutuklamalar, yargıya güveni ve devlete saygıyı sarsmaktadır. (…) Vatandaşların en temel anayasal hakkı olan her türlü kaygı ve korkudan arındırılmış güvenli bir hayat sürmelerini sağlamak devletin varlık sebebidir. Bu nedenle öncelikle siyasi hedef taşıdığı açıkça görülen yargısal uygulamalara son verilmelidir. Devlete yapılabilecek en büyük kötülük, hukukun işleyişine siyasetin ayrımcı biçimde müdahale etmesidir. (…) Türkiye'de hukuk devleti askıdadır.” </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ayrıca kimsenin üzerinde durmadığı ama yaş almış yurttaşlarımız açısından önem taşıyan demokrasinin belkemiğini oluşturan “Kanun önünde eşitlik” başlıklı 10. maddenin de gerektiği gibi uygulanmadığına dikkat çekmekte yarar var. Pandemi döneminde bu maddenin 3. fıkrasının “çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı sayılmaz” (pozitif ayrımcılık) hükmü, 65 yaş üstü kişiler için ihlal edilmişti. Hem de aynı maddenin 5. fıkrasında kayıtlı “ Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde (…) kanun önünde eşitlik ilkesine uygun (…) hareket etmek zorundadır”hükmüne rağmen. 65 yaşını aşmış kişiler, aşı ve maske gibi tüm koruyucu önlemleri almış olsalar dahi toplumun bütününden farklı olarak, anayasanın 23. Maddesinde kayıtlı seyahat özgürlüğünden mahrum bırakılmışlardı. Hem de anayasanın birinci bölümündeki temel kişi hakları, 104. maddeye göre, Cumhurbaşkanı kararnamesiyle düzenlenemeyecek alanda olduğu halde. 65 yaş üstü yurttaşlar için bu yasaklar İçişleri genelgeleriyle uygulanmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu madde yine aynı kitleyi kapsayacak şekilde bugün de ihlal ediliyor. Ekonomik içerikli olduğu için gözardı ediliyor belki ama emekli yurttaşların maaşları, çalışanlara oranla özellikle düşük tutuluyor. Örneğin 2023 yılı Temmuzundan bu yana özellikle memur emeklilerine, yürürlükteki yasaya aykırı olarak memura verilen ve sürekli enflasyon farkı alarak artan seyyanen zam yansıtılmıyor. Emekli memur çalışırken aldığı maaşın yasada öngörülen yüzde 75’ini alamıyor. Bu oran giderek düşüyor. Bu maddenin 3. fıkrasına göre sadece pozitif ayrımcılık öngörülürken bu insanlara açıkça negatif ayrımcılık yapılarak kazanılmış hakları ellerinden alınmış oluyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Özetle bu örnekler, anayasanın gerçekten uygulanmayan, daha açık bir ifadeyle ihlal edilen maddeleri olduğunu gösteriyor. Bu konuda başta CHP olmak üzere muhalefetin haklı olduğu ortada. Kapatılma davası açıldığında AK Parti’ye nasıl destek olunduysa, bugün haksızlığa uğrayan CHP’ye ve diğer muhalefet partilerine ve tutuklu başkan ve üyelerine destek olmak tüm demokratların görevi. Çünkü demokratlık şu veya bu partiye değil demokratik hukuk devletinin ilkelerine bağlılığı ve destek vermeyi gerektiriyor. Sayın Kurtulmuş’un sözünü ettiği özgürlükçü ve kapsayıcı bir anayasa yapılacaksa, öncelikle bu anayasada kayıtlı özgürlük alanlarının daraltılmasındanvazgeçilmesi şart. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ayrıca ”anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır” hükmünün yer aldığı 11. maddeye, anayasaya uyulmaması durumunda, Anayasa Mahkemesi’nce bazı yaptırımlar uygulanmasını öngören bir fıkra eklenmesi gerekiyor. Türkiye’de Sami Selçuk’un dediği gibi demokrasinin D’si bile yok mu bilmem ama sık, sık dile getirdiği Jacques Attali’nin “yüksek demokrasi” (hyper démocratie) ve “gün ışığındaki demokrasi” (la démocratie à ciel ouvert) kavramlarını bugün ancak hayal edebileceğimiz aşikâr. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üzerinde durulması gereken son husus, anayasanın uygulanmayan maddelerinin değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez nitelikteki 2. maddeyi de doğrudan olumsuz yönde etkiliyor olması. Bugün eğer hukuk devleti, Adalet Çağrısı yapanların dediği gibi askıdaysa, anayasanın demokratik hukuk devleti niteliği de askıdadır. Eğer bu ülkede sabit gelirliler eziliyor, emeklilere negatif ayrımcılık uygulanabiliyorsa kaçınılmaz olarak sosyal devlet niteliği de askıdadır. Sonuç olarak, demokratik sosyal hukuk devletinin içi bu şekilde boşalabiliyorsa, ilk 4 maddenin anayasaya yazılmasının ne önemi kalıyor ki? </span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 10 Jun 2025 06:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/06/bu-meclis-yeni-anayasa-yapabilir-mi-1749509580.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ceza Hukukunun “Tarla Topçusu” “Maddi Gerçek” mi?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ceza-hukukunun-tarla-topcusu-maddi-gercek-mi-11139</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ceza-hukukunun-tarla-topcusu-maddi-gercek-mi-11139</guid>
                <description><![CDATA[Ceza muhakemesinde kullanılan “maddi gerçek” ifadesi gibi, yine “maddi” sıfatıyla (yanlış biçimde) ifade edilen ve Türkçeye İngilizcedeki substantive law kavramından çevrilen “maddi hukuk” (esasa müteallik hukuk) ifadesi de benzer bir tartışmayı hak ediyor, ama bu yazı yeterince uzadı.  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Dikkat çekmek istediğim husus, “maddi” kelimesinin hem “maddi hukuk”ta hem de “maddi gerçek”te farklı (ve bence maalesef yanlış) biçimlerde kullanıldığı. Günlük Türkçede ilk akla gelen “elle tutulur, somut, fiziksel” anlamları ise bu teknik hukukî bağlamlarda çoğu zaman ya mecazî ya da geçersiz görünüyor.</strong>&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Askerlik mesleğinde dilin, dil bilgisinin, imlânın önemi “nokta” kullanımı üzerinden anlatılır. Muhtemelen dikkat etmemişsinizdir ama askerî yazışmalarda “-inci” anlamında nokta kullanılmaz. Eğer üçüncü demek isteniyorsa bu “3.” şeklinde değil, “3’üncü” şeklinde ayraçla ayrılmış yazıyla yazılır. Bunun gayet pratik ve çok önemli bir nedeni vardır. Okuyan kişi noktayı ola ki görmezse “Üçüncü tabur A tepesine çıksın” emri “Üç tabur A tepesine çıksın” olarak anlaşılır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yani dil, hayat kurtarır!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Türkiye 1950’lerden itibaren ABD ve NATO ile temasa girmeye başlayınca ortaya çıkan şeylerden biri de yoğun bir tercüme faaliyeti oldu. Kadim bir askerî kültüre ve ona ait muhkem bir dile sahip olan Türk ordusunun askerî dokümanları ABD ve NATO dokümanları doğrultusunda değiştirilmeye başlandı. Genelkurmay ve Kuvvet Komutanlıkları bünyelerinde teşkil edilen ekipler eliyle seri ve yoğun bir çeviri işine girişildi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Çevrilecek malzemenin nasıl devasa hacimlerde olduğunu, 60’larda Genelkurmay NATO Şubesinde görev yapan genç kurmay subay Kenan Evren, biraz da şikayetle, “bunlar, çuvallarla geliyordu” diyerek anlatır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Çuvallar dolusu bu İngilizce malzemeyi Türkçeleştirecek derecede iyi İngilizce bilen askerî personel o yıllarda yok denecek kadar azdı. Bu nedenle çeviriler İngilizceyi iyi bilen yedek subaylar tarafından yapıldı. Bunların bir kısmı doktor, bir kısmı yurtdışında eğitim görmüş akademisyen, mühendis, gazeteci vb. kişilerdi. Ortak özellikleri, askerlik mesleğini çevirdikleri şeyi anlayacak düzeyde bilmemeleriydi.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu durumun bazı kaçınılmaz sonuçları oldu; çeviri hataları gibi. Çevrilen metinleri kontrol edecek kimse de olmayınca, bu hatalar yıllar boyu kitaplarda basılı kaldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu çeviri hatalarının ikonlarından biri “tarla topçusu”dur. Çeviren, “sahra topçusu” olması gereken “field artillery”yi böyle çevirmiştir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Benzer bir başka ikonik örnek “cengel harekatı”dır. Bu yanlışın düzeltilmesi o kadar geç tarihlerde oldu ki ben “cengel harekatı” kelimelerini kendi gözleriyle okuyanlar arasında yer aldım.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hatta öyle ki ilk okuduğumda, “ç”nin baskı hatası sonucu “c” olarak yazılmış olabileceğini düşünmüştüm. Çengel harekatı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Meğer mesele böyle değilmiş. Cengel, “jungle” imiş. Yani ormanlarda harekât.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ben cengel’i okuduğumda aklıma gelen şey, çengelin çağrıştırdığı biçimde kavisli bir manevra türü idi. Okuyunca öyle olmadığını anlamış ve “ne alaka!” demiştim içimden.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kavramların, isimlendirmelerin böyle bir doğası vardır, bize bir anlam yüküyle gelirler; bu yüzden önemlidirler. Operasyon, harekat kelimesinin barındırdığı anlamları bence hiçbir zaman yeterince yüklenemez, mesela.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Çeviri hatalarından söz ettim ama dil ve kavram açısından tanık olduğum tek sorun çeviri hataları olmadı. Bazen özensizlikler, bazen de bilgisizlik sonucu kadim bazı kavramlar zaman içinde bozulmuştu. Örneğin sıkça tekrar edilen bir kalıp ifade olan “mevzi hava üstünlüğü”nün ne olduğunu kavrayabilmem için buradaki “mevzi”nin doğru şeklinin “mevzi” değil “mevziî” olduğunu fark etmem gerekmişti. Türkçede -sel, -sal anlamı veren o sondaki şapkalı î harfi, genel toplamda hava üstünlüğünü kuramayacak bir hava kuvvetinin istenilen yer ve zamanda bölgesel bir üstünlük tesis edebileceği anlamına geliyordu. Muhtemelen özensizlik sonucu bir harf zaman içinde düşmüş, ona bağlı kavram da tümden yok olmasa bile, eksilmişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İşte böyle; kelimeleri, kavramları hep önemli buldum ve onlara karşı dikkatli ve özenli olmaya çalıştım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Anlattığım bu olaylardan on yıllar sonraki hukuk eğitimim sırasında kanundan doktrine, Yargıtay kararlarından avukat demeçlerine kadar birçok yerde geçen “ceza muhakemesinin amacı maddi gerçeği ortaya çıkarmaktır” motto’sunu ilk duyduğumda “maddi gerçek” kelimelerinin kulağımı tırmaladığını ve dil dikkatimin teyakkuza geçtiğini hatırlıyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Daha ilk saniyelerde aklıma gelen şey, gerçeğin zaten maddi oluşu idi. (Siz hiç manevi gerçek diye bir şey duydunuz mu?)</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Gerçek zaten maddi bir şey olduğuna göre önüne bir “maddi” sıfatı gelmesine ne gerek vardı? Gerçek, gerçekti.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yoksa burada, bir de maddi olmayan bir gerçeğin olduğu ve fakat ceza muhakemesinin bu gerçeği değil de, hususen maddi gerçeği ortaya çıkarmaya çalıştığı mı vurgulanıyordu?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Zihnimde bu sorular dönerken yaptığım kısa bir araştırmada güncel ceza muhakemesi literatürünün bu meseleyi tartışma konusu yapmadığını, söz konusu şık motto’nun alanda “verili” haline geldiğini gördüm. O denli verili hale gelmişti ki üzerine pek düşünülmemiş, düşünmeye gerek duyulmamış, sorgulanmamış, ve galiba bu yüzden de tanımı, açıklaması dahi yapılmamıştı.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yapılır gibi yapılan açıklama girişimleri ise genellikle şu şekildeydi: Maddi gerçeğe ne pahasına olursa olsun değil ancak kanunun izin verdiği deliller yoluyla ulaşılır. Öte yandan, bu açıklamanın “maddi gerçek”in ne olduğu hakkında bir şey söylemediği çok açık.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tanıma birazcık daha yaklaşan bir açıklama ise şuydu: “Geçmişte yaşanmış ve bitmiş bir olayın veya olaylar bütününün deliller aracılığıyla ortaya konmuş haline maddi gerçek denir.”&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Burada biraz durup bu tanım çabasına yakından bakalım. Geçmişte yaşanmış bir olay olsun. Mesela dün yağmur yağdı. Bu bir olay mıdır? Olaydır. (Şu an sadece tanımı takip ediyorum). Yağmur yağarken video kaydına aldım. Video delil midir? Delildir. O zaman, bu tanıma göre, video kaydı ile kanıtlanmış dün yağmur yağması olayı maddi gerçektir. Öyle midir peki? (Yoksa tanımda “olay” ile ilgili bir sınırlama mı yapmak gerekiyor?)</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Devam edelim. Dün yağmur yağdığında hüzünlendim. Bu bir olay mıdır? Hüzünlendiğimin kanıtı yok. Öyleyse burada maddi gerçek nedir?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Peki, doğa olayından çıkalım (ama tanım çıkın demiyor), ceza hukukunun konusu olan bir suç olsun. Birisi bana küfretti, ben de üzüntü ve kızgınlık hissettim ve küfreden kişiyi hafifçe yaraladım. Üzüntü ve kızgınlık hissi, tanımı bu şekilde yapılan maddi gerçeğe dahil midir?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Devam edelim: Birisi hiçbir kanıt tespitine imkan vermeyecek şekilde bir hayvana eziyet etmiş olsun. Ceza muhakemesi yapılıyor. Bu vakada gerçek, o kişinin hayvana eziyet ettiğidir. Hiçbir kanıt olmadığı için suç sübuta erdirilemiyor ve sonuçta ulaşılan “maddi gerçek” suçun işlendiğinin sabit olmadığı oluyor. Peki, başa dönelim, başlatılan ceza muhakemesinin amacı gerçeğe (kişinin hayvana eziyet ettiğine) ulaşmak mıydı, yoksa tanımı bu şekilde yapılan maddi gerçeğe (hayvana eziyet edildiğinin sabit olmadığına) ulaşmak mıydı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Verdiğim bu örneklerle şunu demeye çalışıyorum: Hem “olay”ı “gerçek”e kısa devre eşitlediği/bağladığı için hem de “kanıtlanmış olay”ın neden “maddi” olarak isimlendirilmesi gerektiğine ilişkin tutarlı ve anlamlı bir gerekçe sunmadığı için, bu tanım dört başı mamur (efradını câmi ağyarını mâni) bir tanım olmaktan çok, üzgünüm ama, teşebbüs aşamasında kalmış bir tanımlama girişimi olarak görünüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Akıl yürütmeye devam ediyorum:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir an için maddi gerçeğin, onu manevi gerçek gibi bir şeyden ayırma amacıyla yapılmış bir isimlendirme olduğunu düşünecek olsak bile, bu durumda mesela kast ve taksiri nereye koymalıydık? Kast ve taksir işin içine girdiğinde istek, şuur, bilinç, duygu, düşünce gibi dokunulamayan, maddi olmayan şeyler devreye giriyor ve bunlar ceza muhakemesinin ortaya çıkarmayı amaçladığı maddi gerçek’in dışında kalıyordu. Yani kavramın kendi mantığı açısından kalması gerekiyordu. Peki yani ceza muhakemesi bunlarla ilgilenmiyor muydu? Yanlış bilmiyorsam, ilgileniyordu. Peki o zaman bu “maddi gerçek” neyin nesiydi ve nereden çıkmıştı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Aslında bir hukuk nosyonuna sahip olmaya gerek olmaksızın, herhangi bir okuryazarın kulağını tırmalaması gerekirdi bu “maddi gerçek” tabirinin. Ama galiba gündelik dilden ayrışmış hukuki bir ağda, hem kavramdaki pürüzlü tarafın görülmesini engelliyor hem de tartışılmasının önüne otomatik bir set çekmiş oluyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bunun “tarla topçusu” gibi işin ehli olmayanlarca yapılmış bir çeviri hatası olduğunu iddia ediyor değilim. Ve fakat burada tartışılmamış bir bilimsel mesele olduğunu, muhtemelen işin ehli olanların bir özensizliğinin, dikkatsizliğinin yahut yetersizliğinin söz konusu olabileceğini düşündüm ve “basit şüphe” ile sorgulamaya başladım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Gerçi, Süleyman Demirel’in dediği gibi meseleleri mesele etmezseniz ortada mesele kalmaz, ama bazı şeyleri mesele etmek iyidir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Burada amacım ceza hukuku camiasının dikkatlerini motto haline gelmiş bu kavrama çekmek, bu kavramla ilgili bir şüphe tohumu ekmek ve biraz da züccaciye dükkanını karıştırmak.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Ceza muhakemesinde kullanılan “maddi gerçek” ifadesi gibi, yine “maddi” sıfatıyla (yanlış biçimde) ifade edilen ve Türkçeye İngilizcedeki substantive law kavramından çevrilen “maddi hukuk” (esasa müteallik hukuk) ifadesi de benzer bir tartışmayı hak ediyor, ama bu yazı yeterince uzadı.&nbsp;</strong></span></span></em></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">&nbsp;</span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Hukukta Dilin Önemi ve Biraz Kavram Gezintisi</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hazır havalar da iyi iken biraz kavram gezintisine çıkalım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Türkiye’de ceza hukukunun kurucu isimlerinden Nurullah Kunter “Sevgili öğrencilerim. Dört gün sonra, 15 Aralık 1981 Salı günü 70 yaşını doldurup, kanunî yaş haddi gereği emekli olacağım. Bu demektir ki bugünkü dersim, son dersim olacak” diye başladığı son dersinde öğrencilerine üç tavsiyede bulunur. Böyle isimlerin son derslerinde verdiği damıtılmış öğütlere dikkat etmek gerekir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“Dil, biliyorsunuz, insanların birbirleriyle anlaşmalarının bir vasıtası. Her kavram ayrı bir terimle anlatılmalı ve herkes bunların anlamını bilmeli ki anlaşma mümkün olabilsin. Uyuşmazlıkların çoğunun yanlış anlamalardan doğduğunu göz önünde tutarsanız dilin ve terimlerin önemi ortaya çıkar. Terminolojiyi önemsemeyenler biz hukukçularda da pek çoktur. Farklı kavramların aynı terimle, aynı kavramın farklı terimlerle ifade edildiğine çok rastlarsınız. Bunun yanlışlığını, onları yabancı dile çevirirseniz kolaylıkla görebilirsiniz.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ben de hocayla aynı fikirdeyim.&nbsp;&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Elimde Hukuk Fakültelerinde okutulan iki önemli Ceza Muhakemesi Hukuku kitabı var. Birinde, ceza muhakemesinin amacının “gerçeği araştırmak” olduğunu söylüyor. (Harika!)</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ama hemen ardından, medeni muhakeme hukuku ile ceza muhakemesi hukuku arasında bir ayrım olduğunu ve ilkinin şeklî gerçeği araştırırken, ikincisinin maddi gerçeği araştırdığını söylüyor. Burada bir referans yok. Şekli gerçek ve maddi gerçeğin ne olduğuna dair açıklama da.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Diğer kitap ise “Ceza muhakemesinde amaç şüpheli veya sanığın haklarına saygılı biçimde maddi gerçeğe ulaşmaktır” dedikten sonra yukarıda tartışmaya ve eksiklerini göstermeye çalıştığım tanımı yapıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">O halde burada kafaları (kafamı) karıştıran (karıştırması gereken) şeyin “maddi” kelimesi olduğunu düşünebiliriz.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Türkçe bakımından anlam bozucu bu “maddi” sözcüğü gökten zembille inmediğine göre, nereden gelmiş olabilir?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Meselenin, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’de hukuk bilimini kuran hocaların etkilendikleri İtalyan ceza hukukunun kavramlarıyla ilgili olabileceğini düşünerek, o dönem İtalyan ceza hukukunun “babalarından” Manzini’ye bakıyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Manzini, suçun iki şeyden oluştuğunu bunlardan birinin “fatto materiale” diğerinin de “fatto psicologico” olduğunu söylüyor. “Bu ikisi birleşip hukuki gerçekliği (verità giudiziaria) oluşturur.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şimdi elimizde bir fatto, bir materiale, bir de verita var.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">O halde biraz bu kelimeleri kurcalayalım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Odağımızdaki “maddi” için, ilk olarak “materiale”ye bakalım. Kökeni Latince “materia”. Asıl anlamı madde, fiziksel nesne, yapı malzemesi. “Temel, öz, konu” anlamına da geliyor. Esas ilginci, bu kelimenin kökü “mater” (anne) kelimesi. Buradan hareketle “doğuran, oluşturan, ana, esas kaynak, kök” anlamlarına doğru genişliyor. Yani üçlü bir anlama sahip.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İşte mevzunun karıştığı yerlerden birisi burası; material’in hem “maddi” hem “esas, öz, ehemmiyetli” hem de “kaynak, her şeyin kendisinden türediği şey” anlamlarına geliyor oluşu. Belirli bir metinde bunun hangi anlamda kullanıldığı ise bağlama göre değişecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Mesela Cicero şöyle diyor: “Materia est ex qua omnia fiunt.” (Madde, her şeyin meydana geldiği şeydir.)&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Dante ise aynı kelimeyi İlahi Komedya’da şu anlamda kullanıyor: “Veramente quant' io del regno santo / ne la mia mente potei far tesoro, / sarà ora <strong>materia</strong> del mio canto.” (Gerçekten de kutsal krallıktan zihnimde ne kadarını bir hazine gibi saklayabildiysem, işte bu şimdi ilahimin <strong>materia</strong>’sı olacak). Yani özü, esası, konusu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Peki ceza hukukçusu Manzini “fatto materiale” derken, “materaile”nin buradaki üç anlamından hangisini kastediyor? “Maddi”yi mi? Yoksa “esas, öz, önemli olan”ı mı? Sorular burada dursun.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şimdi de fatto’ya geçelim. Manzini, başka bir yerde de “ceza muhakemesinin amacı”nı açıklarken “accertamento del fatto” ifadesini kullanıyor. Yani “fatto”nun tespiti. Peki, Manzini’nin her iki yerde kullandığı “fatto” gerçek midir, yoksa “olgu, olay” mı? Eğer gerçekse, neden “verità” (hakikat, gerçek) değil de “fatto”?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Devam edelim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Fatto, Latince “factum” kelimesinden türemiş. “Yapılmış şey, eylem, olay, oluş, olgu” anlamına geliyor. 17. yüzyıldan itibaren İtalyanca’da “gerçek” anlamında da kullanılıyor. Bugün İtalyan sokaklarında da kullanılan “in fatto”da olduğu gibi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Peki verita ile arasında nasıl bir fark var? (Bu soru şu bakımdan önemli: Bilinebileceği gibi Anglo-Amerikan hukukunda hükme “verdict” deniyor. Verdict ise, verita (hakikat) ve söylemek’ten (dicere) türemiş bir kavram. Yani hüküm, hakikatı söyleyen şey olarak görülüyor).</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Akıl yürütürsek, Manzini Gerçek/Hakikat (verità) gibi soyut ve felsefi çağrışımları olan bir kavram yerine, somut, gözlenebilir, analiz edilebilir bir şey olarak “fatto”yu daha nötr ve bilimsel bir ifade olarak görmüş olmalı. Ama muhtemelen fatto’yu hem olgu hem de gerçek anlamında, ama muğlak bir zeminde kullanmıştı. Bu, o yılların sosyal bilimlerindeki pozitivist damarla uyumlu bir akıl yürütme olur. Verità, ispatlanabilir olmayabilir. Ama “fatto”, delillerle desteklenebilir. Bu yüzden Manzini için “fatto” daha güvenli bir yer gibidir: Gözlem yapılabilir, tanık dinlenebilir, olay yeri incelenebilir. Yani Manzini muhakemenin konusunu “gerçeğin kendisi” değil, olguların yeniden inşası ile elde edilmiş gerçek olarak görmüş olmalı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şu halde, hem materiale’nin hem de fatto’nun çoklu anlamları şu sonucu ortaya çıkartıyor: “Fatto materiale” kavramı, “maddi gerçek”in yanı sıra şu anlamlara da gelebilir: Olgusal gerçek, Olgunun esası, Olgunun önemli tarafı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Tüm bu teorik tartışmaları daha da uzatmak mümkün.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İşin ilginç yanı, İtalyan ceza usul hukukunun en büyük isimlerinden Manzini’nin etkisinde kalan ve bu etkiyi açıkça eserlerine yansıtan Prof. Kunter 1950’li yıllarda, onun öğrencisi Prof. Erol Cihan ise 1960’larda kaleme aldıkları metinlerde ceza muhakemesi hukukunun nihai gayesinin “hakikate ulaşmak” olduğunu belirtirler. Özellikle Cihan, sadece bu konuya hasredilmiş “Ceza Muhakemesi Hukukunun Gayesi” başlıklı makalesinde bu vurguyu açıkça yapar. Dikkat çekici olan, her iki yazarın da bu amacı ifade ederken “maddi hakikat” veya “maddi gerçek” gibi bir ayrım veya tamlama kullanmamış olmalarıdır. Onlara göre ceza yargılamasının amacı, yalnızca “hakikate erişmek”tir. “Maddi gerçek”e, yahut “maddi hakikate” değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Zamanla “hakikat”in “gerçek”e dönüşmesi dildeki evrim açısından anlaşılabilir. Ne var ki bu dönüşümün önüne bir noktada “maddi” sıfatı eklenmiş ve böylece literatüre “maddi gerçek” gibi, Türkçede ilk bakışta anlamı bulanık, hatta aksak duran bir ifade yerleşmiştir. Peki bu “maddi” kelimesi ceza muhakemesi hukuku literatürüne hangi aşamada ve nasıl girmiştir? Bu bir ihtiyaçtan mı doğmuştur, yoksa terminolojik bir özensizlik midir? Ceza muhakemesi teorisyenleri/hocaları bu ifadeyi neden yeterince sorgulamamıştır? “Maddi” kelimesiyle burada bilinçli bir vurgu mu yapılmak istenmektedir, yoksa mesele, Latince <em>materialis</em> veya İtalyanca <em>materiale</em> kavramlarının anlam katmanlarını Türkçeye aktarmadaki güçlükten mi ibarettir?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ceza muhakemesinde kullanılan “maddi gerçek” ifadesi gibi, yine “maddi” sıfatıyla (yanlış biçimde) ifade edilen ve Türkçeye İngilizcedeki <em>substantive law</em> kavramından çevrilen “maddi hukuk” (esasa müteallik hukuk) ifadesi de benzer bir tartışmayı hak ediyor, ama bu yazı yeterince uzadı.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Burada dikkat çekmek istediğim husus, “maddi” kelimesinin hem “maddi hukuk”ta hem de “maddi gerçek”te farklı (ve bence maalesef yanlış) biçimlerde kullanıldığı. Günlük Türkçede ilk akla gelen “elle tutulur, somut, fiziksel” anlamları ise bu teknik hukukî bağlamlarda çoğu zaman ya mecazî ya da geçersiz görünüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kavramsal özenin hukuk metodolojisi açısından temel olduğu düşünüldüğünde, bu terimlerin yeniden ele alınması ve sorgulanması gerekir, diye düşünüyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 29 May 2025 06:58:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/05/ceza-hukukunun-tarla-topcusu-maddi-gercek-mi-1748471961.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İktidarla ne zaman müzakere etmeli; ne zaman etmemeli? (2)</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iktidarla-ne-zaman-muzakere-etmeli-ne-zaman-etmemeli-2-11074</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iktidarla-ne-zaman-muzakere-etmeli-ne-zaman-etmemeli-2-11074</guid>
                <description><![CDATA[Trump‘ın amacı, menfaat bazlı müzakereciler gibi sizin ihtiyaçlarınızın neler olduğunu anlamak değil kendisine karşı gelen herkesi etkisizleştirmek.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir kabadayı ve yandaşları oyun bahçesinde birisini tartakladığında, bu izleyenler için de bir testtir. Kendilerine bulaşmasın diye sadece durumu izlemekle mi yetinecekler yoksa mağduru bırakması için kabadayıya müdahale mi edecekler? Heen, Başkan’ın listesinde olan ancak henüz sıra kendilerine gelmediğinden susan hukuk bürolarının böyle yaparak, kendileri için en az maliyetli ama en yüksek faydayı sağlayacak imkanı kaçırdıklarını söylüyor.</span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Trump ve Hukuk Büroları</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/iktidarla-ne-zaman-muzakere-etmeli-ne-zaman-etmemeli-11001"><span style="color:#2980b9">Geçen yazıda,</span></a><span style="color:#000000"> Trump’ın siyasi rakiplerinden öc almaya çalışırken onların avukatlarını da ihmal etmediğini; avukatların kurduğu hukuk bürolarına yönelik taleplerini; bunların farklı müzakere yöntemleri ile nasıl görüşülebileceğini; Trump’ın ne tarz bir müzakereci olduğunu,kariyerini müzakere alanına adamış Sheila Heen’in görüşü(1) ile ele almıştım. Kendisinin hukuk bürolarına tavsiyesi, Trump yönetimi ile müzakere edilmemesi yönündeydi.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Heen, bu önerisini şöyle gerekçelendiriyor: Trump’a herhangi bir taviz vermenizden onun çıkaracağı sonuç, sizi istediği gibi itip kakabileceği. Örneğin, büronuzun karar mekanizmalarında yer almasına dair isteğine boyun eğerseniz, sadece o büronuzun yönetimiyle ilgili her şeyi size dikte etme imkanına kavuşmayacak, büronuz bağımsızlığını kaybedecek. Bir başka deyişle, kimi işe alacağınız, hangi müvekkilleri temsil edeceğiniz, kimler için pro bono çalışacağınız gibi şeyler sizin kararınız olmaktan çıkacak. Böylece,ülkedeki en iyi hukuk bürolarından birisi (binlerce avukatı olan büyükler) Trump için çalışır hale gelecek.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir başka deyişle, masaya oturduğunuzda maalesef Trump‘ın amacı, menfaat bazlı müzakereciler gibi sizin ihtiyaçlarınızın neler olduğunu anlamak değil kendisine karşı gelen herkesi etkisizleştirmek. Bu anlamda, Heen’e göre Trump müvekkillerinize yönelik özenyükümü ve sadakatınızın kendisiyle yer değiştirmesini istiyor. Dolayısıyla, masaya oturup onunla bir anlaşmaya vardığınızda, “hah, anlaştık, bu kötü olay da bitti” gibi bir şey olmayacak. Tam tersine, Trump’ın stratejisi bir takım şeyleri yapacakmış gibi yaparak, sizden bir şeyler almak ve siz ona “evet” dediğinizde de sizden mutlak itaat beklemek. Bu nedenle, “evet” diyerek kurtulmaktan ziyade ondan tehditler almaya devam edeceksiniz. Bir anlamda, hayır deme imkanınız varmış gibi gözükecek olsa da Trump’ın, bu “ihanet” karşısında sizden başka öc alma girişimlerinde bulunabilir. (Örneğin, onun istemediği kişileri temsil etmeniz).&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Heen, müzakere etmenizin bir sonucunun da Müvekkilleriniz bakımından olacağını ifade ediyor. Nitekim, Müvekkileriniz eğer hükümetin yaptıklarını eleştiren ya da hükümete tazminat davası açmak isteyen kişilerse, onları kaybedeceksiniz. Geriye Başkanı sinirlendirmeyen veya sinirlendirmemek için uğraşanlar kalacak. Diğer yandan, büronuzun farklı ülkelerdeki şubelerindeki avukatlar -özellikle uluslararası iş yapanlar- Müvekkilleriniz gibi sürekli değişen kanun ve kararları izlemekte zorlanıyorlar. Heen, bu insanlar sizinle çalışmaya devam mı edecekler yoksa başka bürolara mı gidecekleri sorusunu yöneltiyor. Ancak anladığımız, şu an hukuk okuyan bir çok kişinin yapılanları onaylamadığı. Uzun bir kariyer önlerinde olan bu insanlar haklı olarak Başkan’ın saldırısına uğramış bir hukuk bürosunda kalırlarsa ileride nasıl bir şöhretleri olacağından endişe ediyorlar. Bir başka nokta da büroya iş (kazanç) getiren ortaklarınız. Onların gitmesi büronun gelir kaybetmesi demek olur. Dahası, tekrar hukuka dönülmesi durumunda, hukuk büronuzun savcılarca rüşvet alma suçlaması ile karşılaşması dahi olası (Başkan’dan rüşvet alma suçlaması gibi anlıyorum). Kısaca, Heen’e göre her ne kadar ortaklığınızın geleceği tehlikede de olsa, müzakere etmek daha bile riskli. Niye?</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Trump’ın buradan çıkaracağı ders hukuk bürolarının bir araya gelemediği ve mevcut stratejisine devam edebileceği. Oysa Trump yeterince insan karşı çıkarsa, geri adım attığı bilinen bir başkan. Heen bunu da müzakereye güç bazlı bakan müzakerecinin karşı tarafın gücü karşısında geri adım atması olarak tanımlıyor.</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Ya müzakere etmezseniz?</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Eğer müzakere etmez ve yönetimle mücadele etmeyi tercih ederseniz, bunun da tabii ki riskleri bulunuyor. Olumlu noktalardan başlarsak, bağımsızlığınız ve doğruluğunuz-dürüstlüğünüzü (integrity) muhafaza edeceksiniz. Halihazırdaki birçok büro gibi, hukuk devletini savunuyor olacaksınız. Böyle bir baskıyla mücadele ettiğiniz için yanında çalışılmak istenecek olduğu kadar “hakkımı savunur” denilerek Müvekkiller tarafından başvurulacak bir büro olacaksınız. Dahası, kimse karışmaksızın istediğiniz Müvekkili temsil edeceksiniz.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ancak Heen’e göre, müzakere etmemenin bedelleri arasında öncelikle Başkan’ın, sizi rahat bırakmayacak ve tehditlerine ve kınamalarına devam edecek olması bulunuyor. En azından ilgisi başka birilerine yönelene kadar. Dahası, normal işiniz olan yargılamada Müvekkil temsili sizin için bir stres ve rahatsızlık kaynağı olacak çünkü bu konu başka konularla ilgilenmenize engel olacak. Diğer yandan, yanınızda çalışan avukatların tüm bunlarla uğraşmak istemeyebilir. Zira Trump yönetiminin kaldırdığı güvenlik izinleri nedeniyle bazıları çalışma (uzmanlık) alanlarını kaybederek, başka alanlara yönelmek durumunda kalabilir. Federal kurumlarda temsile ihtiyacı olan Müvekkillerinizin temsili için, artık büronuzda çalışanlar o binalara giremeyeceği için, başka avukatlar bulmanız ve onlara ödeme yapmanız gerekecek. Kısaca, her büronun kendi müvekkillerine, çalışanlarına ve ortaklarına bakarak ve uzun ve kısa vadeli sonuçları tartarak vermesi gereken ciddi bir karar. Heen, tüm bunları gözetirken ortakların büroya olan özen yükümünden de bahsediyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/iktidarla-ne-zaman-muzakere-etmeli-ne-zaman-etmemeli-11001"><span style="color:#2980b9">İlk yazıda,</span></a><span style="color:#000000"> Trump’ın aslında kavga ettiği hukuk bürolarını intimide etmeye çalışırken, iki şeyi daha görmeye çalıştığına değinilmişti: a) Hukuk bürolarına istediklerini yaptırabilecek mi; b)durumu izleyenler ne yapacak? Heen durumu izlemekle yetinen bürolar için de şunları söylüyor: bir kabadayı ve yandaşları oyun bahçesinde birisini tartakladığında, bu izleyenler için de bir testtir. Kendilerine bulaşmasın diye sadece durumu izlemekle mi yetinecekler yoksa mağduru bırakması için kabadayıya müdahele mi edecekler? Heen, Başkan’ın listesinde olan ancak henüz sıra kendilerine gelmediğinden susan hukuk bürolarının böyle yaparak, kendileri için en az maliyetli ama en yüksek faydayı sağlayacak imkanı kaçırdıklarını söylüyor. Zira Trump’ın buradan çıkaracağı ders hukuk bürolarının bir araya gelemediği ve mevcut stratejisine devam edebileceği. Oysa Trump yeterince insan karşı çıkarsa, geri adım attığı bilinen bir başkan. Heen bunu da müzakereye güç bazlı bakan müzakerecinin karşı tarafın gücü karşısında geri adım atması olarak tanımlıyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Gerçekten, burada ana hatlarıyla alıntıladığım yazıdaki analize bakıldığında müzakere denilen şeyin Kapalıçarşı’da sıklıkla karşılaşılan “100 istedi, 50 verdim, 75’te buluştuk” pazarlığı olmadığını görmek mümkün. Tam tersine, yazı iki tarafın gündemini; önceliklerini ve taktiklerini gösteren; müzakerenin ne bazlı (menfaatler; hukuk; güç) yapılabildiğini örnekleriyle anlatan ve müzakere etmenin ve etmemeninin hem olumlu hem olumsuz yanlarını dikkate alan ciddi bir çok hususu içeriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Türkiye’ye dönersek, yıllar içinde avukat sayıları katlanarak artmış bir ülkede, hala 1970’lerden kalma kurallarla yönetilen bir mesleğin, yeterince büyüyememiş ve hatta şirketleşememiş hukuk bürolarından oluştuğunu biliyoruz. Bir avukatlık ortaklığı kurmak ve kurulanları devam ettirmek zor olduğu gibi; kendi başına çalışanların yeterince işinin olmaması, ekonomik sorunların doyurucu vekalet ücretleri istenilememesi hatta bunların tahsil edilememesi gibi sorunlar olduğunu da biliyoruz. Ancak hukukun eriyip gittiği bu döneme bakınca, ülkede bu kadar büyük hukuk büroları olmadığına, bir büro ile uğraşılmasından bu kadar çok insanın etkilenmemesi açısından, şükretmek mi lazım diye de düşünmeden edemiyor insan. Ancak Heen’in vurguladığı üzere, büyük hukuk büroları birlikten kuvveti doğurabiliyor. Oysa meslek Türkiye’de olduğu gibi kaldığında, avukatları teker teker intimide etmek; tutuklamak; hatta daha da ileri gidip avukatın avukatını gözaltına almak(2)&nbsp;çok daha kolay.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Baktınız yetmedi, avukatların mesleklerini icra etmek için üye olmak zorunda oldukları meslek örgütlerine saldırmak da söz konusu olabilir. (3) Hatta bu kuruluşlar yerine, “üye sayısı belirli bir sayıyı geçen” tarzı ifadelerle “hukuki sos”a bulanmış yenilerinin kurulması sağlanabilir. Zira avukatlık mesleği, yoğunlukla büyük şehirlerde icra edilir. Ne tesadüf ki, bu da Türkiye’nin iki büyük barosu İstanbul ve Ankara’nın bulunduğu yerler. Ancak bir çok tarihi sebeple avukatlar, hemen koşarak kurdurulmuş kurumlara üye olmaya çalışmıyor.(4)&nbsp;Elbette toplumsal yahut siyasi muhalefeti hukuk eliyle bunaltmayı maharet sananlar, başka hukuki alet edevat icat edebilirler. Gel gör ki, menfaate dayalı müzakere yerine, güce dayalı kazan kaybete oynadığınızda, karşı taraf da kaybeden olmamak için elinden geleni yapıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">---------<br />
1.&nbsp;<span style="color:#000000">Advice I almost never give: Don’t Negotiate, </span><a href="https://leiterlawschool.typepad.com/files/negotiation-strategy-notes-for-law-firms-heen-april-12-2025.pdf "><span style="color:#2980b9">https://leiterlawschool.typepad.com/files/negotiation-strategy-notes-for-law-firms-heen-april-12-2025.pdf&nbsp;</span></a><br />
2.&nbsp;<span style="color:#000000">İmamoğlu’nun avukatının avukatı hakkında gözaltı kararı</span><span style="color:#2980b9"> </span><a href="https://www.dw.com/tr/ekrem-i%CC%87mamo%C4%9Flunun-avukat%C4%B1n%C4%B1n-avukat%C4%B1-hakk%C4%B1nda-g%C3%B6zalt%C4%B1-karar%C4%B1/a-72328636" style="text-decoration:none"><span style="color:#2980b9"><u>https://www.dw.com/tr/ekrem-i%CC%87mamo%C4%9Flunun-avukat%C4%B1n%C4%B1n-avukat%C4%B1-hakk%C4%B1nda-g%C3%B6zalt%C4%B1-karar%C4%B1/a-72328636</u></span></a><span style="color:#000000">&nbsp; (Erişim tarihi: 13 Mayıs 2025)</span><br />
3.&nbsp;<span style="color:#000000">İstanbul Barosu yöneticilerinin görevlerine neden son verildi?</span><span style="color:#2980b9"> </span><a href="https://www.bbc.com/turkce/articles/cly3x107kyko" style="text-decoration:none"><span style="color:#2980b9"><u>https://www.bbc.com/turkce/articles/cly3x107kyko</u></span></a><span style="color:#000000"> (Erişim tarihi: 13 Mayıs 2025)<br />
4.&nbsp;Halihazırda İstanbul ve Ankara’da ikinci barolar kurulmuş durumda. Türkiye Barolar Birliği’nin 31 Ocak 2024 verilerine göre üyeleri de diğer barolardaki sayının ancak % 5 ve % 11’ine denk geliyor. Kaynak: </span><a href="https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/2024-avukat-sayilari-31122024-85333" style="text-decoration:none"><span style="color:#2980b9"><u>https://www.barobirlik.org.tr/Haberler/2024-avukat-sayilari-31122024-85333</u></span></a></span></span><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 19 May 2025 09:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/05/iktidarla-ne-zaman-muzakere-etmeli-ne-zaman-etmemeli-2-1747642708.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Usul Esastan Önce (Mukaddem) midir?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/usul-esastan-once-mukaddem-midir-11054</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/usul-esastan-once-mukaddem-midir-11054</guid>
                <description><![CDATA[Adalet, hakettiğinizin size verilmesidir. Adaletsizlik ise hakettiğinizin sizden alınması veya size verilmesinin engellenmesidir. Özetle; adaletin diğer bir adı hakkın verilmesidir diyebiliriz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#040c28"><strong>Pozitif hukukun elinden Türk’ün hukukunu kurtarmak artık elzem olmuştur. Usul, esasa götüren ve onu koruyan bir araçtır. Usul bir gaye ve hedef olamaz. Eğer ki usul, esası engelliyorsa o usul kuralı yasama organı eliyle bir kanunla veya hakimin içtihadıyla bertaraf edilmelidir. Asıl olan esastır yani o kişinin hakkıdır. Esasın olmadığı yerde zaten usul yoktur</strong></span><span style="color:#000000">&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>“Usul, esasa mukaddemdir”, diğer bir ifade ile usul, esastan önce gelir. Bu sözün Mecelle’de geçtiği hemen hemen Türkiye’deki hukukçuların tamamı tarafından ifade edilmektedir. Gerçekten öyle mi! Mecelle’yi incelediğimizde (1851 madde, belki de gözümüzden kaçmıştır) böyle bir hükmün olmadığı görülmektedir. Genel hukuk prensibi olarak kabul edilen bu kural ile usule uyulmadığında esasa müteallik olan tüm haklarınızı yitirebilmektesiniz. Oysaki usul, esasa götüren bir araç olmalıdır, esası bertaraf eden bir amaç haline gelmemelidir.</strong> Aksi halde pozitif hukukun esiri olursunuz. İster usuli isterse esasa müteallik kuralların amacı; adalete herkesin eşit şartlarda erişimi değil midir?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Maalesef ülkemizde Batı hukukunun pozitivizm etkisiyle karşılaşması (özellikle 1800’lü yıllardan beri) sonucu burjuvanın yani elitizmin hukuk eliyle toplumlara dikte ettirdiği hukuk anlayışından nasibini almıştır. <strong>Hukukun gayesi adalet değil midir? Peki adalet nedir? Aynı şartlarda olan kişilere aynı imkanların veya hakların verilmesi veya sorumlulukların yüklenmesi değil midir?</strong> Hayata dezavantajlı olarak başlayan bir kişi devletten ne bekler? Elbette dezavantajlı olmayan kişilerle kendisine aynı imkanların tanınmasını sağlayacak şartların verilmesini, bu da ne olabilir?&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Mesela, görme engelli bir kişinin, gözleri gören kişilerle aynı sınavda yarışabilmesi için soruların kendisine okunulmasını ve ekstra süre verilmesini beklemesi ne kadar normal değil mi! <strong>Adalet, hakettiğinizin size verilmesidir. Adaletsizlik ise hakettiğinizin sizden alınması veya size verilmesinin engellenmesidir.</strong> <strong>Özetle; adaletin diğer bir adı hakkın verilmesidir diyebiliriz.&nbsp;</strong>Mesela bir yerde salgın hastalık olduğunda sizin oraya girmenizin engellenmesi adalettir, çünkü hastalığı kaparak diğer kişilere yayabilirsiniz. Veya ülkeniz savaşa girdiğinde yetişkin biri olarak sizlerle aynı şartlara haiz kişilerle birlikte bir külfet yüklenerek cepheye çağrılmanız da adalettir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Zamanın geçmesiyle İslam hukukunda hak düşmez. “Tekaddümü zaman (zamanaşımı) ile hak sakıt olmaz (düşmez)” (Mecelle, 1674. Madde). <strong>Esas yani hak yoksa usul de yoktur. Ama esas varsa usul sonradan tespit edilebilir. Usul, esasa götüren bir araçtır, esasın yerine geçemez.</strong>Mesela, siz Trakya’da bulunan atadan kalma topraklarınızı bırakıp ABD’ye veya Suudi Arabistan’a yaşamaya veya çalışmaya gittiniz. 21 yıl sonra geri geldiğinizde arazinizin kamulaştırıldığını ve yerine üniversite binaları veya adliye binaları dikildiğini gördünüz. Hak düşürücü 20 yıllık süreyi de kaçırdınız. Burada asıl yani esas yani hakkınız olan arazinin dedelerinizden size kalan bir yer olmasıdır. Belki siz gittiğiniz yerden hiç geri dönmeyecek ve belki de 50 yıl sonra torunlarınız gelecektir. Tekrardan ifade etmiş olalım: Ortada bir hak yoksa yani esas yoksa usul diye bir şey de olmayacaktır. Usul tek başına bir anlam ifade etmemektedir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Usul sadece ve sadece esasın sahibi olan kişinin hakkını korumak için vardır. Usul esası korumak için bir araçtır, gaye değildir. Peki bu durumda hukuk güvenliği nasıl sağlanacaktır? Ölçü şu olabilir? Size ait olan gasp edildiğini öğrendiğiniz andan itibaren en az 1 yıllık zaman diliminin size tanınmasıdır. Sizin bu anı öğrendiğinizi veya bildiğinizi kim iddia ediyorsa ispat külfeti de iddia edene ait olmalıdır. Çünkü hak sahibi sizsiniz. Örneğin bir kovid aşısı vuruldunuz ve etkisi 10 yıl sonra ortaya çıktı, mevcut uygulamada malpraktiste “zarar görenin zararı ve tazminat yükümlüsünü öğrendiği tarihten başlayarak iki yıl ve her halde fiilin işlendiği tarihten başlayarak on yılın geçmesiyle zamanaşımına uğrar.” Oysaki öğrenilen tarihten itibaren iki yıllık sürenin belirlenmesi hukuk güvenliğinden dolayı makul bir süredir, fakat on yıllık hak düşürücü sürenin olması hak gaspına rahatlıkla neden olabilecektir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu nedenle hak düşürücü süre ile haklar, usul kurallarıyla berteraf edilmemelidir. Diğer bir örnek; “b</span><span style="color:#040c28">asit kasten öldürme suçunda ceza zamanaşımı süresi 30 yıldır.<span style="color:#474747"> </span>Nitelikli kasten öldürme suçlarında ceza zamanaşımı süresi 40 yıldır,</span><span style="color:#474747"> ancak bir suç, </span><span style="color:#040c28">insanlığa karşı işlenen bir suç veya soykırım kapsamında değerlendirilirse bu durumda zaman aşımı söz konusu olmaz.” Oysaki cinayette zaman aşımı olmaz.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Tekraren ifade etmiş olalım: Ortada bir hak yoksa yani esas yoksa usul diye bir şey de olmayacaktır. Usul tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Usul sadece ve sadece esasın sahibi olan kişinin hakkını korumak için vardır. Usul esası korumak için bir araçtır, gaye değildir.</strong></span></span></em></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#040c28">Diğer bir örnekte nefret ve ayrımcılık suçunda TCK’da (TCK 122) zamanaşımı 8 yıldır. Oysaki etkili bir makamı elinde tutan kişi veya onunla birlikte bu suçu iştirak halinde müdahil olanlar çok rahat bu süreyi geçirterek zalimliklerine ve zulümlerine devam edebilirler. <strong>Esasında uluslararası hukukta (insan hakları hukukunda, gerçi bu ülkede insan hakları hukuku dersini anlatanlar bile bu suçu iştirak halinde işleyebilirken) nefret ve ayrımcılık suçu insanlığa karşı işlenen bir suçtur.</strong> Özetle, mülkiyet hakkı, cinayet ve insanlığa karşı işlenen suçlarda vb. lerinde hiçbir şekilde zamanaşımı olmamalıdır. Daha çok özel hukuk ilişkilerinde ise hak düşürücü süre sadece öğrendikten sonra olabilmelidir. Türkiye’de özel hukukta özellikle boşanma ve mal rejimi davalarında yıllarca davaların sürmesi bundan kaynaklı olsa gerek. Mesela boşanma tek taraflı beyanla yargıcın huzurunda ilk duruşma da gerçekleşebilir, nafaka, velayet ve mal davaları ise bir yılda neticelendirilebilir. Zaten siz boşanmayı en hızlı şekilde gerçekleştirdiğinizde, diğer bağlar da çok hızlı bir şekilde çözülecektir. Hukuk, öç almalara ve kindarlıklara zemin hazırlayan ve bunu devam ettiren bir araç değil, aksine hızlı hareket ederek adaleti hızlıca tesis eden bir araç olsa gerek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#040c28">Anayasa hukuku veya İdare hukukuna gelince; eğer ki usul esastan önce ise pozitif hukukun esiri olmuş bir sistem inşa edersiniz. Şöyle ki anayasa hukukunda usulcü iseniz yani şekle uyulmalı diyorsanız, darbe ürünü olan anayasaları meşru olarak kabul etmek zorunda kalırsınız. Oysaki bir anayasa halkın özgür iradesiyle yapılmalı, anayasalar halkın eliyle değiştirilmeli. Çünkü oyunun kuralını belirlemesi gereken parlamentolar değil halktır. Eğer anayasal sisteminiz elitist bir modelleme üzerine inşa edilmiş ve 400 milletvekili ile referanduma ihtiyaç duymadan anayasayı değiştirebiliyor veya yeniden yapabiliyorsanız ülkemizdeki demokrasi elitist yani seçkinci demektir. Eğer usulden ziyade esasa inanıyor, usulü sadece bir araç olarak görüyorsanız; anayasaların anayasal cumhuriyet yani halk egemenliğine dayalı bir sistem inşa etmek ve bunun yolunun da devlet veya siyasi iktidarın gücünün sınırlanması ile sağlanacağını bilirsiniz.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#040c28">Mevcut anayasanızda ki usuller sadece seçimden seçime iktidar değişikliğine veya iktidarın denetlenmesine izin veriyorsa usul yöntemiyle esas tarumar edilmiş demektir. O zaman öyle usuller inşa etmelisiniz ki esası yani anayasal cumhuriyeti inşa edip halkın yönetime katılımını yani sistemi denetlemesini sağlamak zorundasınız. Bunun da yolu daha önce de defalarca ifade etmiştik: Dar Bölge Seçim Sistemi, Temsilcilerin Azli ve Halk Girişimi’dir. Mesela, bir ülkeye devlet yönetimi olarak federalizm getirecekseniz, bunu halka sormak zorundasınız. Ayrıca bu gibi önemli kararlar eğer tüm ülkeyi ilgilendiriyorsa tüm ülkeye, yereli de ilgilendiriyorsa bunu yereldekilere sormanız yani onayını almanız gerekir. Seçilen milletvekillerin parti değiştirmesini istemiyorsanız temsilcilerin azli mekanizmasıyla buna da son verebilirsiniz. Anayasa hukukunda esas halkın mutlu ve adil bir yönetime sahip olmasıdır. Halkın kendini yönetenleri şeffaf bir şekilde denetleyebilmesidir. Uygulanacak mevzuatı halkın onaylamasıdır. Halk sosyalizm istiyorsa ona göre kurallara onay verecektir. Eğer halk liberal bir yönetim istiyorsa ona göre kurallar talep edecektir, yasama organına düşen de bu kuralları yapmasıdır. Yürütme organı da bu kuralları uygulayan olacaktır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#040c28">İdare hukukunda da amaç devletin korunması yani İmparator Napolyon’u korumak ise duruşma yapmadan, idarenin ajanlarına dava açılmasını da izne bağlayarak ve de idarenin ajanına yaptıklarının bedelini ödettirmeden, ayrıca yüklü miktarlarda (tam yargı davalarında) harç ödemeye vatandaşı da mahkum ederek hedefinize ulaşırsınız. Ama derdiniz esas yani halkın adalete erişimi ise devleti değil vatandaşı önceleyen kurallar koyarsınız, iktidarın gücünü kullanarak halka karşı yanlış yapan idarenin ajanlarını da cezalandıran yani bedel ödettiren devlet olursunuz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#040c28">Son söz; pozitif hukukun elinden Türk’ün hukukunu kurtarmak artık elzem olmuştur. Usul, esasa götüren ve onu koruyan bir araçtır. Usul bir gaye ve hedef olamaz. Eğer ki usul, esası engelliyorsa o usul kuralı yasama organı eliyle bir kanunla veya hakimin içtihadıyla bertaraf edilebilmelidir. Bu da gerçekleşmiyorsa halk girişimiyle yapılan yanlışları halk eliyle düzeltebilirsiniz. Asıl olan esastır yani kişi veya kişilerin hakkıdır. Esasın olmadığı yerde zaten usul yoktur, o nedenle usul esasa ulaşılmasını engelleyen bir araç haline getirilemez. Usul, esasın mütemmim cüzü olabilir, ama onu engelleyen bir meta olmamalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></span></a></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 17 May 2025 06:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/05/usul-esastan-once-mukaddem-midir-1747422679.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yapay Zekâya sordum; Adalet gerçekten de ‘Mülkün Temeli’ midir?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yapay-zekaya-sordum-adalet-gercekten-de-mulkun-temeli-midir-11006</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yapay-zekaya-sordum-adalet-gercekten-de-mulkun-temeli-midir-11006</guid>
                <description><![CDATA[İktidarı rahatsız eden en ufak durumda insanlar yaka paça gözaltına alınıp tutuklanırken cinayet, taciz, tecavüz gibi suçlar iktidara bir tehdit ya da tehlike oluşturmadığı için ciddiye alınmıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>En alt kademeden en üst düzeye kadar devlet kurumlarına duyulan güvenin tamamen sarsıldığı bir ortamda, geleceğe dair umut verici bir beklenti mümkün müdür? Adaletin olmadığı bir ülkenin geleceği aydınlık olabilir mi? Sanmıyorum. “Adalet mülkün temelidir.” lafını mahkeme duvarlarına yazmakla olmuyor. Gereğini yapmak gerekiyor. Aksi takdirde, bu toplumun geleceğe umutla bakmasına vesile olabilecek tüm göstergeler hata veriyor. </strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sırrı Süreyya Önder’in cenazesinde CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e saldıran kişinin suç sicili hepimizi şaşırttı. Bir hukukçu olarak ben bile algılayamıyorum infaz sistemini. İki cinayet de dâhil olmak üzere hayli kabarık bir suç geçmişi olan ve müebbet almış bu kişinin 20 yıl bile cezaevinde kalmadan tahliye edilip aramızda dolaşıyor olması korkunç. Bu sırada demokratik haklarını kullanan gençlerin ceza alsalar yatarı bile olmayan bir madde yüzünden (suç demiyorum, çünkü bence hukuken de suçlu değiller) halen tutuklu olduğunu hatırlayalım. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzerlerini çok gördük ama bu biraz kör göze parmak bir örnek oluşturdu. İnsanların vicdanında hiçbir şekilde kabul görmeyecek bu uygulamalar artık vaka-i adiyeden oldu. İktidarı rahatsız eden en ufak durumda insanlar yaka paça gözaltına alınıp tutuklanırken cinayet, taciz, tecavüz gibi suçlar iktidara bir tehdit ya da tehlike oluşturmadığı için ciddiye alınmıyor. Kadın cinayetleri, çocuklara yönelik istismar, dolandırıcılık gibi ağır suçları işleyenler demokratik hakkını kullananlar kadar şiddet görmüyor ne polisten ne de yargı sisteminden. Bu yüzden mahkemeler artık adalet dağıtmıyor, insanlar da yargıya güvenmiyor. Peki, bu durumda sonumuz ne olacak? Bu gidişat bizi nereye götürecek? Cevabı aşağı yukarı tahmin ediyorum ama bir de yapay zekâya sormak istedim. Cevap elbette şaşırtmadı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Soru: Hukuk devletinin ortadan kalktığı ve insanların adalete güvenmediği bir ülkede ne olur?</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cevap: “</strong>Hukuk devletinin ortadan kalktığı ve insanların adalete güvenmediği bir ülkede, hem toplumsal hem de siyasal düzeyde ciddi çöküşler yaşanır. Bu tür bir ortamın sonuçları çok katmanlı ve derin olabilir. Aşağıda bazı temel etkileri sıralıyorum:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1. Kurumsal Çöküş ve Keyfilik</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukukun üstünlüğü ortadan kalkınca yargı, yürütmenin bir aracı haline gelir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasalar keyfi uygulanır: aynı suç farklı kişilere göre farklı cezalarla karşılanır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bağımsız denetim mekanizmaları (anayasa mahkemesi, ombudsman, yargı, medya) işlevsizleşir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2. Toplumsal Güven Erozyonu</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar devlete ve kurumlara güvenini kaybeder.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Adalet yerini bulmaz” algısı yaygınlaşır → Bu da sosyal sözleşmenin çözülmesine neden olur.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bireyler, sorunlarını hukuk yoluyla değil, kişisel yollarla çözmeye başlar (intikam, linç, mafyalaşma vb.).</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>3. Ekonomik Belirsizlik ve Yatırım Kaçışı</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sözleşme güvenliği ortadan kalkar, yatırımcılar riskli ortamdan kaçar.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomik krizler derinleşir çünkü:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öngörülebilirlik kalmaz</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rüşvet, kayırmacılık artar</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuki koruma olmayan yerde mülkiyet hakkı da güvencesizdir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>4. İnsan Hakları İhlalleri ve Baskı Rejimi</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhalifler, gazeteciler, akademisyenler, aktivistler hedef haline gelir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Keyfi tutuklamalar, uzun yargılamalar, adil yargılanma hakkının ihlali olağan hale gelir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargı, iktidarın sopası haline gelir: bağımsız denetim değil, bir cezalandırma aracı olur.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>5. Adalet Yerine “Güçlü Olanın Haklı Olması”</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"Haklı olmak" değil, "güçlü olmak" belirleyici hale gelir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuka güvenmeyen birey ya boyun eğer ya da şiddet yoluyla karşılık verir → bu da sosyal patlamalara zemin hazırlar.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç:</strong> Adaletin olmadığı yerde devlet değil, korku ve çıkar egemen olur.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk devleti sadece yasal bir çerçeve değil, toplumun bir arada yaşama sözleşmesidir. Bu yok olduğunda, ortak yaşam çöker.”</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapay zekânın cevabı böyle. Özetle “Adalet mülkün temelidir.” diyor aslında. Elini vicdanına koyan bir insan yukarıda sayılan 5 durumun herhangi birinin Türkiye’de mevcut olmadığını söyleyebilir mi?</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yargı artık amacını yitirmiş, adalet dağıtmak yerine iktidarın muhalifleri elimine etmeye çalıştığı bir araç haline gelmiş. Kolluk kuvvetlerinin bir kısmı kanunun çizdiği sınırlar içerisinde kalma gibi bir anlayıştan uzaklaşarak işkence ve kötü muameleyi bir yöntem olarak benimsemiş.</strong></span></span></em></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kurumsal çöküş ve keyfilik var mı? Var.</strong> Bir sürü örnek verilebilir buna ama ilk aklıma gelen deprem, yangın, sel gibi afetlere hiçbir şekilde cevap veremeyen, içi boşaltılmış kurumlar. Yargı bağımsızlığının ortadan kalkması, tek tük çıkan adil kararların da uygulanmaması. Kanunların aynı durumdaki kişilere farklı uygulanması. Hatta aynı durumda olmayan kişilerden suçlu olana dokunulmayıp suçsuz olanın cezalandırılması. Mesela uyuşturucu kaçakçıları tahliye edilip kaçmalarına izin verilirken kaçma ihtimali olmayan, kendi iradesiyle gidip ifade veren insanların keyfi olarak tutuklanması. Halka gerçekleri duyurmaya çalışan gazeteciler cezalandırılırken dezenformasyonun alasını yapanlara asla dokunulmaması. Bunların onlarca, belki yüzlerce örneğini gördük ve görüyoruz. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Toplumsal güven erozyonu var mı? Maalesef var.</strong> Yargıya, kurumlara güven yerlerde. Uluslararası indeksleri taraflı olmakla suçluyorlar ama Türkiye’de yapılan anketlerde insanların kurumlara, özellikle de yargıya güvenmediği açıkça görülüyor. Özellikle son dönemde polis şiddetinin artması kolluk kuvvetlerine olan güvenin de iyice zedelenmesine yol açtı. Türkiye’de polis şiddeti ve işkence hep sorun olmuştu ama son dönemde geleceğinden endişe duyan gencecik çocuklara yönelen şiddet insanların adalet ve güven duygusunu oldukça sarstı. ‘Polise asit atıldı’ iddiası ile ilgili tek bir video ya da kanıt ortaya koyulamazken kolluk kuvvetlerinin gencecik çocuklara düşman askerine saldırır gibi saldırdığı onlarca video gözümüzün önünde duruyor. Bu da toplumun adalete olan inancını yerle bir ediyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ekonomik belirsizlik ve yatırım kaçışı var mı? Alası var.</strong> Son yıllarda canımızı en çok yakan şeylerden biri yoksullaşma zaten. Alım gücünün erimesi, enflasyonun ateşinin bir türlü düşürülememesi, eşitsizliklerin artışı gibi bir realite var. Toplumun bir kesimi semirdikçe semirirken orta ve alt sınıflar git gide yoksullaşıyor. İktidara sırtını dayayan bürokratlar 3er 5er maaşlarla zengin edilirken ekonomik elitler de ballı ihalelerle ve vergiden kaçarak servetlerine servet katıyor. İktidarın sebep olduğu ekonomik krizin bütün yükü orta ve alt sınıflara yükleniyor. 3-5 yıl sonrasını değil 1 hafta sonra ne olacağını öngörmek bile imkânsız hale gelmişken ekonominin düzelmesini ve sorunların çözülmesini beklemek hayalcilik olur. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kaldı ki son dönemde mülkiyet hakkının bile keyfi olarak ihlal edildiğini sıkça görüyoruz. Şirketlere atanan kayyumlar, hiçbir mantığın ve vicdanın kabul etmediği kamulaştırılan araziler vs. düşünüldüğünde en temel güvencelerin bile ortadan kalktığını görüyoruz. Rüşvet ve kayırmacılıkla ilgili ansiklopediler dolduracak kadar örnek var sanırım. Liyakat ve hakkaniyetin neredeyse tamamen ortadan kalktığı, iktidara yakın olmak dışında hiçbir unsurun belirleyici olmadığı bir dönemden geçiyoruz. Böyle bir ortamda üretim, gelişme ve kalkınma olabilir mi?</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hukuk devletini geçelim, kanun devleti bile değiliz biz. Ortada bir mevzuat var. Ancak bu mevzuatı oluşturan hukuk kuralları keyfi olarak uygulanıyor. Aynı fiili işleyen A kişisi tutuklanıp cezalandırılabilirken B kişisi hakkında soruşturma bile açılmıyor. Bu çifte standart adalete olan inancın tamamen yok olmasına sebep oluyor.</strong></span></span></em></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan hakları ihlalleri ve baskı rejimi var mı?</strong> <strong>Maalesef o da var.</strong> Bunları saymak bile insana zül geliyor artık. En ufak eleştiriden bile rahatsız olan iktidar imkânı olsa protesto, eylem vs. yapan herkesi toplayıp hapse atacak. Hapishane kapasitesi 20 milyon olsa 30 milyon kişiyi hapse tıkacak bir zihniyet var. Adil yargılanma hakkı, masumiyet karinesi, kişi özgürlüğü ve güvenliği vb. haklar ve güvenceler tamamen devre dışı bırakılmış; hukuk ve adalet arasındaki bağ neredeyse kopmuş durumda. Yargı artık amacını yitirmiş, adalet dağıtmak yerine iktidarın muhalifleri elimine etmeye çalıştığı bir araç haline gelmiş. Kolluk kuvvetlerinin bir kısmı kanunun çizdiği sınırlar içerisinde kalma gibi bir anlayıştan uzaklaşarak işkence ve kötü muameleyi bir yöntem olarak benimsemiş. İktidarın sopası haline gelmiş yargıdan gazabını almayan pek kimse kalmamış durumda. Gazeteci, aktivist, siyasetçi, öğrenci, sıradan vatandaş fark etmiyor. “İktidarın radarına giren her ölümlü adaletsizliği tadacaktır.” şeklinde özetlemek mümkün durumu. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Adalet yerine güçlü olanın haklı olması var mı? Olmaz mı, o da var elbette. </strong>Mesela sırf barışçıl bir eyleme katılıp bir pankart tuttuğu için tutuklu olan Esila Ayık ve diğer gençler hapisteyken, bir çocuğun ölümüne sebep olan, üstüne başka bir trafik kazası daha yapan Zehra Kınık serbestçe dolaşıyor. Neden? Çünkü o Kerem Kınık’ın kızı. Bu sadece bir örnek elbette. Bunun gibi binlercesi bulunabilir. Çünkü mevcut durumda hukuk kuralları seçici olarak uygulanıyor. Hukuk devletini geçelim, kanun devleti bile değiliz biz. Ortada bir mevzuat var. Ancak bu mevzuatı oluşturan hukuk kuralları keyfi olarak uygulanıyor. Aynı fiili işleyen A kişisi tutuklanıp cezalandırılabilirken B kişisi hakkında soruşturma bile açılmıyor. Bu çifte standart adalete olan inancın tamamen yok olmasına sebep oluyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nihayetinde devlete de kurumlara da bireylere de güvenemediğimiz bir ortamda yaşıyoruz. Ortak yaşamın git gide zorlaştığı ve toplumun içten içe çürüdüğü bir dönemden geçiyoruz. Mevcut iktidarın bunu önemsemediği açık. Belki de en baştan istediği buydu, bilemiyoruz. Ama görünen o ki devletin temelleri derinlerden sarsılıyor. En alt kademeden en üst düzeye kadar devlet kurumlarına duyulan güvenin tamamen sarsıldığı bir ortamda, geleceğe dair umut verici bir beklenti mümkün müdür? Adaletin olmadığı bir ülkenin geleceği aydınlık olabilir mi? Sanmıyorum. “Adalet mülkün temelidir.” lafını mahkeme duvarlarına yazmakla olmuyor. Gereğini yapmak gerekiyor. Aksi takdirde, bu toplumun geleceğe umutla bakmasına vesile olabilecek tüm göstergeler hata veriyor. </span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 09 May 2025 03:21:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/05/yapay-zekaya-sordum-adalet-gercekten-de-mulkun-temeli-midir-1746750254.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İktidarla ne zaman müzakere etmeli; ne zaman etmemeli?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iktidarla-ne-zaman-muzakere-etmeli-ne-zaman-etmemeli-11001</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iktidarla-ne-zaman-muzakere-etmeli-ne-zaman-etmemeli-11001</guid>
                <description><![CDATA[Taraflar, bir takım hukuki veya ahlaki prensipler üzerinden konuşur. Güce dayandığınızda ise, karşı tarafın gücünü anlamaya ve müzakere masasında anlaşmaktansa diğer alternatiflerinin ne olduğunu anlamaya bakarsınız.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yıllarca müzakere dersi vermiş birisi olarak Heen’in hukuk bürolarından beklenen “imkansız seçim”e dair verdiği tavsiye <em>müzakere etmemek</em>. Bir müzakere uzmanının müzakere etmeme tavsiyesinde bulunması oldukça değişik bir durum ancak Heen hemen gerekçesiyle açıklıyor. Eğer oturup müzakere etmezseniz, bu karşınıza bir takım yaptırımlar çıkması ve hem mevcut hem de ilerdeki müvekkillerinizi devlet kurumları önünde temsil yetkinizin sınırlanması gibi bir sonuç doğurabilir.</span></span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Trump ve Hukuk Büroları</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bizler Türkiye’de hukuk mesleğinin devletle itiş kakış içinde olmasına oldukça alışığız. Bu anlamda, Cumhuriyet’in kurulmasından itibaren Barolar devletin hedefinde oldular. Sadece kişilerin ceplerinden ücretini ödeyerek hizmet aldığı avukatlar değil, devletin uyuşmazlık çözüm yeri olarak gösterdiği yargı da, özellikle siyasi davalar bakımından, ele geçirilmesi gereken bir kale olarak görüldü. Bu anlamda belirli kişi ve grupları temsil eden avukatlar, zaman zaman bireysel anlamda hedef alınsa da, bugünlerde ABD’de yaşanan tarzda büyük ve tanınmış hukuk bürolarına doğrudan müdahale etmeye çalışılan bir durum yaşanmadı. Trump ise sadece Harvard Üniversitesi başta olmak üzere bir çok önemli üniversiteye karşı değil, büyük hukuk bürolarına karşı da savaş açmış durumda. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Trump, hukuk bürolarından ne istiyor? Onları neyle tehdit ediyor?</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Trump, üniversitelere araştırma yapmak için kullandıkları federal fonları kesme tehdidi ile ilettiği uzun talepler listesinin benzerlerini, devletten herhangi bir maddi kaynak kullanmadıkları halde, kendi yönetimine tehdit olarak gördüğü davaları alan hukuk bürolarına da sundu. Bunların arasında, avukatların güvenlik izinlerini (security clearance) kaldırmak; büro çalışanlarının federal binalara girişine engel olmak ve bu bürolara iş veren müvekkillerin federal hükümetle olan sözleşmelerini feshetmek gibi avukatların günlük işlerini yapmasına engel olacak, onları maddi açıdan zorlayacak tehditler de bulunuyor. &nbsp;Bir başka deyişle, niteliği gereği federal mekanlarda yapılan işlerin yapılmasını engellemek; federal işleri/dosyaları büroların ellerinden almak ve hatta müvekkillerine de zarar vermek gibi şeylerden bahsediyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu taleplerin bahanesi, hukuk bürolarının yanlarında çalışacak kişileri işe almaya dönük uygulamaları ve tamamen gönüllü yaptıkları pro bono (ücretsiz) hukuk hizmetlerini “woke”olarak adlandırılan ve Trump yönetiminin tasvip etmediği sosyal gruplara sunmaları. Ancak asıl sebep, bu hukuk bürolarının Trump yönetimine ve hatta Trump’a dava açan müvekkilleri ve davaları almayı kabul etmesi; müvekkilerinin Demokrat Partili olması gibi sebepler. Dolayısıyla bu tarz “gerekçelere” dayanılmaya çalışılsa da ortada bir siyasi öc kampanyası bulunduğu açık. Oysa her avukatın müvekkilini seçme hakkı var ve her hukuk bürosu da kendisini istediği gibi yönetmenin parçası olarak istediği işi (ve kişiyi işe) alır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Durumun yarattığı şaşkınlık ve taleplerin kabul edilemez niteliği, söz konusu büyük hukuk bürolarını Trump ile müzakere ederek, olayı hasarsız atlatmaya çalışmakla taleplere direnmek arasında bir ikileme soktu. Nitekim bazıları, savaş gazileri gibi tartışma yaratmayan grupların davalarını pro bono almayı kabul etti. Bu şekilde paçayı yırtacağını sanan bürolar, bir anda Trump’ın yeni talepleriyle karşılaştı. Örneğin, bu taleplerden birisi Trump yönetimine bir çok ülkeyle yapacağına inandığı ticari anlaşmalarda destek olmak. Diğer yandan, Trump bu büroların çalışanlarını işe alırken ayrımcı uygulamalarda bulunduğuna dair şikayetini geri çekti. Bazı bürolarsa bu talepleri içeren executive orderlara (Başkan’ın yürütme yetkisine dayanarak aldığı karar ve uygulamalar) karşı dava açıp, mahkemelerden bunların yürütülmesini durdurma kararı almayı başardı. </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Trump</strong>’<strong>a herhangi bir taviz vermenizden onun çıkaracağı sonuç, sizi istediği gibi itekleyebileceği. Örneğin, büronuzun karar mekanizmalarında yer almasına dair isteğine boyun eğerseniz, hem bağımsızlığınızı kaybedeceksiniz hem de o, büronuzun yönetimiyle ilgili her şeyi size dikte etme imkanına kavuşacak.</strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Müzakere etmek ya da etmemek</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yazıda, müzakere konusunun uzmanı, Harvard Müzakere Projesi yönetici yardımcısı ve kendisi de Harvard Hukuk Fakültesi kökenli Sheila Heen tarafından kaleme alınarak, tüm hukuk bürolarının faydalanması için LinkedIn’de paylaşılmış olan önerilere değinmek istiyorum. Altı sayfalık metin hukuk bürolarında sıklıkla görülen hukuki görüş (memorandum)formatında yazılmış olsa da hukuki bir değerlendirme içermiyor. Hatta hayatın bir çok alanındaki anlaşmazlıklara uygulanabilecek ve özellikle “karşı taraf tehditkarsa onunla müzakere edilmeli midir?” sorusuna cevap arıyor. Aşağıda bu görüşe dayanarak, Heen’in söylediklerini özetle aktarmaya çalışacağım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Otuz seneye yakındır müzakere dersi vermiş birisi olarak Heen’in hukuk bürolarından beklenen “imkansız seçim”e dair verdiği tavsiye <em>müzakere etmemek</em>. Bir müzakere uzmanının müzakere etmeme tavsiyesinde bulunması oldukça değişik bir durum ancak Heen hemen gerekçesiyle açıklıyor. Eğer oturup müzakere etmezseniz, bu karşınıza bir takım yaptırımlar çıkması ve hem mevcut hem de ilerdeki müvekkillerinizi devlet kurumları önünde temsil yetkinizin sınırlanması gibi bir sonuç doğurabilir. Bunun neticesinde, hem mevcut ortaklarınız hem de müvekkilleriniz Trump yönetimi ile daha az sorun yaşayan yahut daha az görünür olan hukuk bürolarına gidebilir. Dolayısıyla büronun yönetici ortaklarından biriyseniz, ilk yaklaşımınız Trump yönetimiyle işbirliği yapmak ve hayatınızın bu bölümünü hızla kapatıp, ileriye bakmanın yollarını aramakmış gibi görünebilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Tavsiye müzakere etmemek&nbsp;</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Niye? Heen’e göre bir müzakere üç yaklaşımla yürütülebilir:menfaatler üzerinden; haklar üzerinden yahut güç üzerinden. Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleri üzerine çalışanlar genelde menfaate dayalı yöntemi tercih eder. Çünkü menfaat konuştuğunuzda, taraflar diyalog yoluyla ne istediklerini neyi önceliklendirdiklerini birbirlerine anlatma imkanı bulur.Böylece taraflar çarpıştığını düşündükleri menfaatlerde bile aslında paylaşılan noktalar olduğunu görür ve bunları bulmanın yolunu ararlar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hak bazlı müzakere, mahkemelerde görülen yaklaşıma benzerdir. Taraflar, bir takım hukuki veya ahlaki prensipler üzerinden konuşur. Güce dayandığınızda ise, karşı tarafın gücünü anlamaya ve müzakere masasında anlaşmaktansa diğer alternatiflerinin ne olduğunu anlamaya bakarsınız. Heen’in vurguladığı üzere, gerçek anlamda kalıcı anlaşmalar bütün tarafların menfaatlerini dikkate alan, tarafların haklarıyla uyumlu, her bir tarafa fayda sağlayan sonuçlara dayanır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu önemli giriş ertesinde Heen, Trump‘ın tek taraflı müzakereci denilen ve sadece güce dayanan bir müzakere tarzına sahip olduğunu ifade ediyor. Bir başka deyişle, masada bulunan diğer tarafların ihtiyaçları ya da onların kendisinin yaptığı şeylerden nasıl etkilendiği ile pek ilgisi yok. Hak, hukuk konusuyla da pek ilgilenmiyor. Hatta verdiği mesaj “ya dediğimi yaparsınız ya da sizi mahvederim” tarzı Heen’in benzetmesiyle lisedeki bully çocuklar tarzında. Oysa Heen’in hatırlattığı üzere, bir müzakerede sadece anlaşma şartları değil, bir ilişki de müzakere edilir. Dolayısıyla Trump, aslında doğrudan dile getirmediği iki şeye cevap arıyor: a.) size istediğimi yaptırabilir miyim; VE b.) durumu izleyenlerden herhangi birisi size yardımcı olmaya çalışacak mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Konuya devam edeceğim.</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 08 May 2025 00:46:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/05/iktidarla-ne-zaman-muzakere-etmeli-ne-zaman-etmemeli-1746654570.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Can Atalay “dipnotu” üzerine</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/can-atalay-dipnotu-uzerine-10885</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/can-atalay-dipnotu-uzerine-10885</guid>
                <description><![CDATA[Bir Başkanvekilinin uygulamasının İçtüzüğe aykırı olduğuna dipnotta yer verilmesi Meclis tarihimizde görülmüş şey değildir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Prof. Dr. Fahri Bakırcı Can Atalay’ın vekilliği ile ilgili son gelişmeleri yazdı. Bakırcı; “Bu metinde aktarılan konuşmalar Meclis’in yönetiminde muhalefeti yok sayan açık bir bakışı yansıttığından anlamlı ve önemlidir; bu yazıda tartışılan </strong><strong>“</strong><strong><em>dipnot</em></strong><strong>” da bu dönemde iktidarın muhalefete bakışını ve dönemin ruhunu yansıtması açısından tarihsel bir belge niteliğindedir. Can Atalay’ın hak ihlaline, ihlale yaraşır bir </strong><strong>“</strong><strong><em>dipnot</em></strong><strong>” konmuş durumdadır” diyor</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hakikat ayrıntılarda gizlidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yıl 1985…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">12 Eylül Darbesinin sıcaklığı hissediliyor…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">TBMM’in 1 Kasım 1985 tarihli ilk birleşiminde darbenin lideri Cumhurbaşkanı Kenan Evren konuşuyor:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“<em>Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; 17 nci Dönem 1 inci Yasama Yılının ilk birleşimi olan 7 Aralık 1983 günü sizlere yine bu kürsüden hitap etmiş; fakat 2 nci Yasama Yılının ilk birleşimi olan 1 Eylü</em><em>l 1984 g</em><em>ünü açış konuşmasını yapamamıştım. Geçen yıl böyle bir açış konuşması yapmamış olmamdan üzüntü duyan sayın milletvekili sayısının bir hayli fazla olduğunu ve hatta bu durumu benim Yüce Meclise karşı bir kırılganlığıma bağlayanların bulunduğunu öğrendim. Anayasanın, Cumhurbaşkanın arzusuna bağlayan bu açış konuşmasının bir mecburiyet haline dönüştürülmemesini sağlamak gibi samimi bir düşünceden başka hiçbir maksat gütmeyen bu davranışımdan dolayı </em><em>ben de </em><em>üzüldüm; ancak, sayın milletvekillerinin bu hassasiyetini, şahsıma ve Cumhurbaşkanlığı makamına karşı beslenen sevgi ve saygının bir ifadesi olarak da kabul ettim. Bu çok manalı hassasiyetinizden ötürü hepinize teşekkürlerimi sunuyor ve bu yasama yılının da başarılı geçmesini</em> ….”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Olay şuydu:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1924 Anayasası’nda Cumhurbaşkanının Meclisin açılış konuşması yapmak zorunda olduğuna ilişkin dolaylı bir hüküm vardı. (1927 İçtüzüğü bu zorunluluğu doğrudan hale getirmişti.)</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1961 Anayasası’nda Cumhurbaşkanı ile Meclisi birbirinden kesin çizgilerle ayırma amacıyla bu tür açılış konuşmalarına yer verilmedi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1982 Anayasası’nda Cumhurbaşkanına <em>“</em><em>Gerekli gördüğü takdirde, yasama yılının ilk günü Türkiye Büyük Millet Meclisinde açılış konuşması yapmak</em>’’ görevi verildi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yani açılış konuşmasını yapmak 1982 Anayasası’nda ilk defa Cumhurbaşkanının takdirine bırakıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Cumhurbaşkanı Kenan Evren de TBMM’nin 1984 yılı açılışında konuşma yapmadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama konuşmasından anlaşıldığı kadarıyla çok sayıda milletvekili bundan alınmıştı ve kendisine ulaşarak sitemlerini belirtmişlerdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O da bunu “<em>Cumhurbaşkanlığı makamına karşı beslenen sevgi ve saygının bir ifadesi olarak” </em>almış ve amacının açılış konuşmasının zorunlu olmadığını göstermekten ibaret olduğunu belirtmişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şimdilerde herkesin “<em>darbe karşıtı</em>” olduğuna bakarak o zamanlarda darbecilere duyulan saygıya yönelik şaşkınlığımızı bir kenara bırakırsak buraya kadar her şey olağan görünüyor; sorun bundan sonra başlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Evren bu konuşmasında 1983 yılındaki ilk açılış konuşmasını yapmış olduğunu söylüyor; oysa milletvekilleri başından beri açılış konuşması yapılmadığını iddia etmiş görünüyorlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Evren<em> “…1 inci Yasama Yılının ilk birleşimi olan 7 Aralık 1983 günü sizlere yine bu kürsüden hitap etmiş”</em>tim diyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Milletvekillerinin ise ilk birleşimde konuşma yapıldığını hatırlamadıkları anlaşılıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu nasıl olabilir?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Tutanaklar yayınlanıyor, merak edenlerin tutanakları açıp inceleme olanağı var. Şimdi tutanaklara bakalım…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">TBMM’nin Darbe’den sonraki ilk toplantısı 24 Kasım 1983 tarihinde yapılmış…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Evren “<em>açılış</em>” konuşması yapacaksa konuşmasını doğal olarak açılış günü olan 24 Kasım’da yapmış olması ve konuşmanın tutanaklarda yer alması gerekirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama boşuna aramayın, çünkü 24 Kasım’da açılış konuşması yok…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dolayısıyla açılış konuşmalarının listesini yapan Marslı bir doktora öğrencisi 1983 yılında Cumhurbaşkanı tarafından açılış konuşması yapılmadığını kayıt altına alabilirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama durum bu değil, çünkü gerçekten açılış konuşması yapmış hazret.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ne zaman: Kendi konuşmasında söylüyor: 7 Aralık.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa 7 Aralığa kadar TBMM dört Birleşim yapmış ve aradan iki hafta geçmiş.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“<em>Paşam</em>” açılıştan iki hafta sonra geliyor ve “<em>artık açılışınız bu olsun</em>” diyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hiç kimse “<em>sayın Paş</em><em>am a</em><em>çılışın üzerinden iki hafta geçti, biz çoktan açtık, artık açılış konuşması yapamazsınız</em>” demiyor ya da diyemiyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dikkat edilirse 1985 yılındaki açılış konuşmasında da “<em>; 17 nci Dönem <strong>1 inci Yasama Yılının ilk birleşimi olan 7 Aralık 1983 </strong>günü sizlere yine bu kürsüden hitap etmiş”</em>tim diyor ve hiç kimse bizim açılışımız 7 Aralık’ta değil 24 Kasım’daydı demiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Evren’in açılış konuşmasını açılıştan iki hafta sonra yapması ve buna kimsenin itiraz etmemesi siyaset bilimi açısından son derece anlamlı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir darbeden sonra darbe yapan muktedirlerin iktidarlarını nasıl pervasızca kullandıklarını gösteren müthiş bir belge.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“<em>Ben öyle dediysem öyledir; siz açılışı 24 Kasım</em><em>’</em><em>da yapmış olabilirsiniz ama ben 7 Aralık</em><em>’</em><em>ta konuştuysam açılışınız 7 Aralıkta</em><em>’</em><em>dır</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Herhangi bir itiraz yapılmadığına göre karşıdakiler “<em>siz öyle diyorsanız öyledir Paşam</em>” demiş sayılırlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ortada ne Anayasa ne İçtüzük kalmış…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve bahsettiğimiz kurum herhangi bir kurum değil, yasama yetkisini kullanan “<em>Yü</em><em>ce Meclis</em>”tir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şimdi gelelim günümüze…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">TBMM’nin 16 Nisan 2025 tarihli 77. Birleşiminin tutanağının sonunda şöyle bir dipnot bulunuyor:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“(*) <em>Bu bölümde, Türkiye Büyük Millet Meclisi gündeminde yer almayan bir okuma işlemi TBMM İçtüzüğü’ne aykırı olarak yapılmıştır</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">TBMM tutanakları ile ilgilenmeyen bir okuyucu için bu dipnot pek anlamlı olmayabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak bu dipnotun siyaset bilimi açısından anlamı çok büyük; tarihsel bir belge niteliğinde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Başlangıç olarak şunu söyleyeyim: TBMM tarihinde buna benzeyen başka bir dipnot yok.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Olayın ne olduğunu olaydan hemen sonra değerli meslektaşım Murat Sevinç Diken Gazetesi’nde son derece <a href="https://www.diken.com.tr/can-atalayin-yeri-tbmmdir-ve-gulizar-bicer-karaca-anayasanin-varligini-hatirlatmistir/" target="_blank">anlaşılır biçimde yazdı</a>.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ben de olayı çok kısaca özetleyeyim:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">TBMM Genel Kurulunun 30/1/2024 tarihli 54. Birleşiminde Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 3/1/2024 tarihli ve E.2023/12611 sayılı yazısının Başkanlıkça okunması suretiyle Can Atalay’ın milletvekilliğini düşürülmesi sağlanmaya çalışıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu işlemin dayanağı Anayasa’nın 84. maddesinde yer alan “<em>Milletvekilliğinin kesin hüküm giyme veya kısıtlanma halinde düşmesi, bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesiyle olur</em>” biçimindeki hüküm idi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak bu işlemde hukuksal bir sorun vardı: AYM bu konuda yeniden yargılama yapılması için dosyayı ilgili Mahkemeye geri göndermişti ve ortada Anayasa’nın sözünü ettiği türde milletvekilliğinin düşmesinin nedeni olabilecek nitelikte kesinleşmiş bir mahkeme kararı yoktu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerini düzenleyen 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinde şu hüküm yer almaktadır:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">&nbsp;“<em>Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…. (2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir.”</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kararı veren yerel Mahkemenin Anayasa Mahkemesi kararına uymamak gibi bir yetkisi yoktu, çünkü Anayasa’nın 138. maddesinde şu hükme yer verilmişti:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“<em>Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu açık hükümlere rağmen herhangi bir yetkisi olmayan Yargıtay 3. Ceza Dairesi yerel mahkemenin yerine geçerek ve AYM kararını tanımayarak TBMM Başkanlığına bir karar gönderdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Öncelikle belirtmek gerekir ki TBMM Başkanlığı tarafından yapılması zorunlu olan bir işlemi tamamladığı için başkanvekilinin yaptığı işlem hukuken yerindedir; eksikliği gidermiştir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anayasa’ya uymak zorunda olan TBMM Başkanlığı’nın bu yazıyı geri göndermesi ve AYM kararı doğrultusunda hak ihlalinin giderilmesini sağlayan bir karar için çabalaması hukuksal olarak zorunluydu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak TBMM Başkanlığı aslında “<em>yok hükmünde</em>” olan Mahkeme kararını kesinleşmiş bir mahkeme kararıymış gibi okutup Can Atalay’ın milletvekilliğinin düşmüş olduğunu açıkladı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sözkonusu kararın Genel Kurulun 54. Birleşiminde okunması üzerine Anayasa Mahkemesine yeniden başvuru yapıldı ve Mahkeme “<strong><em>kesin hükmü</em></strong><strong><em>n varl</em></strong><strong><em>ığından söz edilmesi hukuken mümkün olmadığından</em></strong><em>” “fiilî durum hakkında Anayasa Mahkemesince karar verilmesi mümkün değildir” </em>diyerek yapılan bu yeni işlemin <strong>Yok Hükmünde</strong> olduğunu saptamakla yetindi: Kararın ilgili bölümü şöyle idi:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><em>“</em><em>6.TBMM Genel Kurulunda iptal talebine konu edilen Daire yazısının okunması suretiyle oluşturulan bu fiilî durumun Anayasa</em><em>’</em><em>nın 84. maddesinin ikinci fıkrasının kapsamına giren bir yasama işlemi olarak değerlendirilmesine imkân bulunmamaktadır. Sonuç olarak Anayasa Mahkemesinin 25/10/2023 tarihinde verdiği 2023/53898 başvuru numaralı karar sonrasında Hatay Milletvekili Şerafettin Can ATALAY hakkında kesin hükmü</em><em>n varl</em><em>ığından söz edilmesi hukuken mümkün olmadığından TBMM Genel Kurulunun 30/1/2024 tarihli 54. Birleşiminde Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 3/1/2024 tarihli ve E.2023/12611 sayılı yazısının Başkanlıkça okunmak suretiyle Genel Kurula bildirilmesi işlemi ile oluşan fiilî durum hakkında Anayasa Mahkemesince karar verilmesi mümkün değildir….Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunun 30/1/2024 tarihli 54. Birleşiminde Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 3/1/2024 tarihli ve E.2023/12611, Değişik İş. 2024/1 sayılı kararının ekte gönderildiğine dair anı</em><em>lan Daire Ba</em><em>şkanlığı yazısının okunması suretiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kuruluna bildirilmesi işleminin iptali talebi hakkı</em><em>nda KARAR VER</em><em>İLMESİ</em><em>NE YER OLMADI</em><em>Ğ</em><em>INA, Kadir </em><em>Ö</em><em>ZKAYA, </em><em>İrfan Fİ</em><em>DAN, Muhterem </em><em>İNCE ile Yılmaz AKÇİL</em><em>’</em><em>in karşıoyları ve OYÇOKLUĞUYLA 22/2/2024 tarihinde karar verildi.”</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sonuç olarak ortada “<strong>hukuksal olmayan</strong>” bir “<strong>fiili durum</strong>”un olduğu Anayasa Mahkemesi tarafından saptanmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">AYM kararlarının bağlayıcı olduğunu kabul edilmesi halinde iki şey yapılabilirdi:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1. TBMM Başkanlığı, AYM kararıyla yok hükmünde olduğu saptanan işlemini ortadan kaldırmak için daha önce yaptığı işlemi geri alabilirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">2. Kararının kesinleşmiş bir karar olmadığını gören, Mahkeme AYM kararı doğrultusunda geçerli bir karar verme yoluna gidebilirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ortada sürüncemede kalmış bir durum vardı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">TBMM Başkanvekili Gülizar Biçer Karaca yapılması gereken işlemleri hatırlatmak amacıyla AYM’nin hak ihlali bulunduğuna ilişkin kararını TBMM’nin 16 Nisan 2025 tarihli 77. birleşiminde okuttu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İşte yukarıdaki <em>Türkiye Büyük Millet Meclisi gündeminde yer almayan bir okuma işleminin TBMM İçtüzüğü’ne aykırı olarak yapıldığına ilişkin </em>dipnotta belirtilen “<em>İçtüzüğe aykırı</em>” işlem budur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Öncelikle belirtmek gerekir ki TBMM Başkanlığı tarafından yapılması zorunlu olan bir işlemi tamamladığı için başkanvekilinin yaptığı işlem hukuken yerindedir; eksikliği gidermiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Teknik olarak bakıldığında işlemde hiçbir İçtüzüğe aykırılık bulunmamaktadır. Çeşitli yönleriyle bakalım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Dolayısıyla işlemin </strong><strong>“</strong><strong><em>Türkiye Büyük Millet Meclisi gündeminde yer almayan bir okuma işlemi” </em></strong><strong>olduğu iddiası teamüllerle örtüşmemektedir: Bu bölümde yapılacak okuma işlemleri hakkında milletvekillerinin önceden bilgisi olmaz.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>BİR</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sözü edilen 77. Birleşimdeki okutma işleminden hemen önce aşağıdaki Danışma Kurulu önerisi okunmuş ve Genel Kurul tarafından onaylanmıştır:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“<em>Danışma Kurulunun 16 Nisan 2025 Çarşamba günü yaptığı toplantıda, Genel Kurulun 16 Nisan 2025 Çarşamba günkü birleşiminde gündemin "Başkanlığın Genel Kurula Sunuşları</em><em>" k</em><em>ısmında yer alan işlerin görüşmelerinin tamamlanmasına kadar çalışmalarını sürdürmesi ve 17 Nisan 2025 Perşembe günü toplanmaması önerisinin Genel Kurulun onayına sunulması uygun görülmüştür.”</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">TBMM İçtüzüğü’nün 49. maddesinde TBMM’nin gündeminin nelerden ibaret olduğu belirtilmektedir ve <em>"Ba</em><em>şkanlığın Genel Kurula Sunuşları</em><em>" </em>ilk sıradaki işlerdendir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Buradaki “<em>Başkanlık</em>” TBMM Başkanını değil, o gün “<em>oturumu yö</em><em>neten Ba</em><em>şkanlık Divanı</em>”nı ifade eder.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">TBMM Başkanvekili sözkonusu Danışma Kurulu önerisi ve Genel Kurul Kararı doğrultusunda Başkanlığın Genel Kurula sunuşlarını gerçekleştirmiş ve bu kapsamda AYM kararını okutmuştur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hatırlayalım: AYM tarafından yok hükmünde olduğu saptanan okutma işlemi de aynı şekilde Başkanlığın Genel Kurula sunuşları kısmında okutulmuştu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nitekim bu kısımda, her birleşimde oturumu yöneten Başkanvekilleri tarafından Genel Kurulun bilgisine ya da onayına çok sayıda bilgi ve belge sunulmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Belirli bir birleşimde yapılacak “<em>sunuşlar</em>” önceden herhangi bir yerde yayınlanmaz. Bazı kısımlarda yer alan işler geliş sırasına göre yer alır ve önceden yayınlanır; ancak sunuşlar gündelik olarak tükendiğinden herhangi bir yerde yayınlanmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dolayısıyla işlemin “<em>Türkiye Büyük Millet Meclisi gündeminde yer almayan bir okuma işlemi” </em>olduğu iddiası teamüllerle örtüşmemektedir: Bu bölümde yapılacak okuma işlemleri hakkında milletvekillerinin önceden bilgisi olmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Buna inanmayan biri varsa “<em>TBMM Genel Kurulunun 30/1/2024 tarihli 54. Birleşiminde Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 3/1/2024 tarihli ve E.2023/12611 sayılı yazısının Başkanlıkça okunma”</em>sı<em> </em>işlemine bakabilir; bu karar da aynı şekilde önceden bilgi verilmeksizin okunmuştur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nitekim TBMM Başkanı, <em>30/1/2024 tarihli 54. Birleşimde </em>yapılan okumanın kendisi yurt dışında olduğundan bilgisi dışında gerçekleştiğini söylemişti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Öte yandan her okuma işleminin TBMM Başkanının bilgisi dâhilinde olduğunu söylemenin de olanağı yoktur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dolayısıyla her iki işlem de aynı yöntemle Başkanvekilleri tarafından Genel Kurul’un bilgisine sunulmuş olduğu halde birisini İçtüzüğe uygun, ötekisini İçtüzüğe aykırı saymak hukuken savunulabilir değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Başkan bizzat yönetmek isterse buna kimsenin itirazı olamaz ancak yönetmediği oturumların yönetimini başkanvekilleri arasında hakkaniyetli biçimde bölüştürmesi tarafsızlığının gereğidir. Başkanın hangi oturumların başkanvekilleri tarafından yönetilmesine karar vermek dışında bir müdahale yetkisi yoktur.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>İKİ</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Olaya “<em>Başkan</em>” ile “<em>Oturumu Yö</em><em>neten Ba</em><em>şkan</em>” ilişkisi açısından bakıldığında Oturumu Yöneten Başkan Gülizar Biçer Karaca’nın İçtüzüğe aykırı bir tutumu sözkonusu değildir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İçtüzüğe göre Başkan ile Başkanvekillerinin ilişkisi şöyle düzenlenmiştir (m. 15):</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“<em>Başkanvekillerinin görevi, Başkanın <strong>yerine</strong> Genel Kurul görüşmelerini yönetmek ve yö</em><em>netti</em><em>ği oturumlarla ilgili tutanak dergisi ile tutanak özetinin düzenlenmesini gözetmektir. Başkanvekillerinin hangi birleşim veya oturumları yöneteceklerine Başkan karar verir</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dolayısıyla açıktır ki Başkanvekilleri Başkanın “<strong><em>yerine</em></strong>” Genel Kurul toplantılarını yönetirler: Aralarında hiyerarşik bir ilişki ya da amir-memur ilişkisi yoktur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Başkan Genel Kurulu yönetmediği zamanlarda Başkanvekilleri bu işi Başkanın yerine yaparlar ve Başkanın sahip olduğu bütün yetkilere sahiptirler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O yüzden de İçtüzükte kimi zaman “<em>Başkan</em>” dendiğinde TBMM Başkanının kendisi değil o oturumdaki “<em>Başkanvekili</em>” anlaşılır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Başkanvekillerinin Başkan tarafından yetkilendirilmeleri gibi bir durum sözkonusu değildir; onlar da Başkan gibi Genel Kurulu yönetirler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Başkanvekilleri de Anayasa gereği yönettikleri oturumlarda Başkan gibi tarafsız olmak zorundadırlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Başkan’ın, oturumu yöneten Başkanvekilinin yönetimine müdahale etmesi olanaklı değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Başkan sadece “<em>Başkanvekillerinin hangi birleşim veya oturumları yöneteceklerine” </em>karar verir, ancak bu kararı verirken tarafsızlığı gereği Anayasanın 95. maddesindeki “<em>güç oranında temsil ilkesi</em>”ni gözetir: Örneğin “<em>Genel Kurul</em><em>’</em><em>u sadece iktidar partilerine mensup başkanvekilleri yönetir</em>” türünde bir karar veremez.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Başkan’ın sahip olduğu temsil görevleri nedeniyle Genel Kurul’u sadece belirli özel günlerde yönettiği ve olağan günlerde Genel Kurul’un yönetimini dört başkanvekili arasında eşit olarak paylaştırdığı bilinen bir teamüldür. Bu teamül güç oranında temsil ilkesinden kaynaklanmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Başkan bizzat yönetmek isterse buna kimsenin itirazı olamaz ancak yönetmediği oturumların yönetimini başkanvekilleri arasında hakkaniyetli biçimde bölüştürmesi tarafsızlığının gereğidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Başkanın hangi oturumların başkanvekilleri tarafından yönetilmesine karar vermek dışında bir müdahale yetkisi yoktur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><em>Birinci örnek</em> Anayasa’dan:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anayasa’da yasama sorumsuzluğunu düzenleyen maddede şu hüküm vardır:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“<em>Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, <strong>o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi</strong> ü</em><em>zerine Meclisce ba</em><em>şka bir karar alınmadıkça bunları </em><em>Meclis d</em><em>ışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar</em>.” </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dolayısıyla bir oturumda açıklanan sözlerin <em>Meclis d</em><em>ışında tekrarlanması ve açığa vurulması </em>ile ilgili karar veren “<em>Meclis Başkanı</em>” değil diğer oturum divanıyla birlikte o oturumu yöneten “<em>Başkanvekili</em>”dir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anayasa bu yetkiyi doğrudan Başkanvekiline vermiştir; Başkanvekili bu tür bir öneride bulunmadığı takdirde Başkan’ın onun yerine geçerek karar vermesi açık bir Anayasaya aykırılık oluşturur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dolayısıyla Anayasa Başkanvekilini Başkan’dan bağımsız bir aktör olarak tanımıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İkinci örnek İçtüzük’ten:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İçtüzüğün “<em>gü</em><em>ndem d</em><em>ışı konuşma</em>”yı düzenleyen 59. maddesi şöyledir:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“<em>Meclis Genel Kuruluna duyurulmasında zaruret görülen olağanüstü acele hallerde beşer dakikayı geçmemek üzere, <strong>Başkanı</strong>n takdiriyle en çok üç kişiye gü</em><em>ndem d</em><em>ışı söz verilebilir. Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar, olağanüstü acele hallerde gü</em><em>ndem d</em><em>ışı söz isterse, <strong>Başkan</strong>, bu istemi yerine getirir. Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların açıklamasından sonra, siyasî parti grupları birer defa ve onar dakikayı aşmamak üzere, konuşma hakkına sahiptirler. Grubu bulunmayan milletvekillerinden birine de beş dakikayı geçmemek üzere söz verilir.”</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Burada sözü edilen “<strong>Başkan</strong>” “<em>Oturumu Yöneten Ba</em><em>şkanvekili</em>”dir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü sözü verecek olan -eğer kendisi yönetmiyorsa- bizzat Başkan değil, Başkanvekilidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Örneğin bir milletvekili gündem dışı konuşma yapmak isterse Başkana değil, o birleşimde oturumu yönetecek Başkanvekiline başvurur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Başkanın Başkanvekiline müdahale ederek bir gündem dışı konuşma verilmesini engellemesi olanaklı değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yerleşik teamüle göre her Başkanvekili geliştirdiği kendi kriterlerine göre her birleşimin başında üç milletvekiline gündem dışı söz vermektedir ve kimsenin bu yetkiye müdahale etmesi sözkonusu değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Başkanlık divanının hiçbir üyesinin diğerine disiplin cezası uygulama yetkisi yoktur; Divanın da üyesiyle ilgili bir cezalandırma yapma yetkisi yoktur. Bunun nedeni her bir Divan üyesinin bir partiyi temsil etmesidir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>ÜÇ</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">TBMM’de iki önemli kurul vardır: Danışma Kurulu ve Başkanlık Divanı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her iki Kurul da Genel Kurul’un işleyişine ilişkin yetkileri olan yapılardır ve siyasal partilerin temsiline dayanırlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Örneğin Danışma Kurulunda 580 üyeyi temsil eden dört siyasal parti bir konuda hemfikir olmasına rağmen 20 üyeli bir siyasal parti grubu karara katılmazsa karar alınamaz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu nedenle sayının azlığına bakılarak bir dışlama yapılamaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Başkanvekili Başkan tarafından atanmış bir kamu görevlisi değil, bir siyasal parti grubunun temsilcisidir; siyasal parti grubu o Divan üyesinin şahsında yasama çalışmalarına katılır ve bu katılım Anayasa gereğince zorunlu kılınmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şimdi Başkanvekili Karaca’nın okutma işleminden sonra Meclis Başkanı ve bir başka Başkanvekili tarafından yapılan açıklamalara bakalım:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Meclis Başkanı’nın şunları söylüyordu:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“<em>TBMM Başkanvekili Gü</em><em>lizar Bi</em><em>çer Karaca</em><em>’</em><em>nın Anayasa</em><em>’</em><em>ya, İçtüzük</em><em>’</em><em>e ve teamüllere aykırı olarak bir metni kâtip üyeye okutması hem yetki aşımı hem de hukuken yok hükmündedir…Ayrıca; İçtüzük’ün 15</em><em>’</em><em>inci maddesine göre TBMM Başkanvekilleri, Genel Kurul birleşimlerini <strong>TBMM Başkanı adına</strong></em><em> y</em><em>önetir. Başkanvekillerinin hangi birleşim ve oturumları yö</em><em>netece</em><em>ğ</em><em>ini, g</em><em>ündemin </em><em>“</em><em>Başkanlığın Genel Kurula Sunuşları” kısmında yer almasını ve gündeme girecek işleri TBMM Başkanı belirler. Hiçbir TBMM Başkanvekili, TBMM Başkanı’nın iradesi hilafına, temsil ettiği bu makamın yetkilerini kullanamaz. TBMM Başkanı tarafından belirlenmeyen herhangi bir husus, Genel Kurul gündemine getirilemez. TBMM Başkanı olarak Yü</em><em>ce Meclis</em><em>’</em><em>in saygınlığını korumak adına, hukuken yok hükmündeki bu tutumlarıyla görevlerini kötüye kullanan TBMM Başkanvekili Gü</em><em>lizar Bi</em><em>çer Karaca ve Kâtip </em><em>Ü</em><em>ye Sibel Suiçmez</em><em>’</em><em>i kınıyor, haklarında Anayasa ve İçtüzük</em><em>’</em><em>ten kaynaklanan yetkilerimi kullanacağımı beyan ediyorum.</em>”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir başka açıklama iktidar partisine mensup diğer Başkanvekilinden geliyordu:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“<em>Sayın Karaca, Meclis Başkanvekilliği görevini kötüye kullanmış ve korsan bir eylem yapmıştır. İçtüzüğe aykırıdır; hiçbir oturumda görev almaması, Meclis Başkanvekilliği görevinin sonlandırılmasını talep ediyoruz</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu sözler siyasal iktidarın muhalefete bakış açısını berrak biçimde yansıttığından son derece önemlidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sayın Başkanvekili muhalefete mensup diğer bir başkanvekilini siyasal iktidarın memuru olarak gördüğünden, tıpkı bir devlet memurunun disiplin cezasıyla cezalandırılmasında olduğu gibi görevden uzaklaştırılmasını ve görevinin sona erdirilmesini talep etmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anayasa’nın 94. maddesinde “<em>Başkanlık Divanı, Meclisteki siyasî parti gruplarının üye sayısı oranında Divana katılmalarını sağlayacak şekilde kurulur</em>.” ve 95. maddesinde “<em>İçtüzük hükümleri, siyasî parti gruplarının, Meclisin bütün faaliyetlerine üye sayısı oranında katılmalarını sağlayacak yolda düzenlenir.</em>” hükümlerine yer verilmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dolayısıyla Başkanlık Divanı çoğulculuk esaslarına göre oluşturulmak zorundadır ve siyasal partilerin güçleri oranında temsiline göre kurulur. Bir başkanvekilinin görevden alınması, ilgili kişinin değil ilgili siyasal partinin cezalandırılması anlamına gelir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Başkanlık divanının hiçbir üyesinin diğerine disiplin cezası uygulama yetkisi yoktur; Divanın da üyesiyle ilgili bir cezalandırma yapma yetkisi yoktur. Bunun nedeni her bir Divan üyesinin bir partiyi temsil etmesidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Başkanın yaptığı açıklamalar ise Meclisin demokratik teamüllerden ne kadar uzaklaştığını yansıtması bakımından çok önemlidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">1. Başkan konuşmasında İçtüzükteki “<strong><em>Başkan yerine</em></strong>” ibaresini “<strong><em>TBMM Başkanı adına</em></strong>”ya dönüştürmektedir. Başkan yerine görev yapmak Başkanın kullandığı yetkilere sahip olmak; Başkan adına görev yapmak Başkanın verdiği görevleri yapmak anlamına gelir. Dolayısıyla İçtüzük Başkanvekillerini yetkiyle donatırken, Başkanın konuşmasında Başkanvekillerinin bu yetkisi ellerinden alınmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">2. Başkan konuşmasında “<em>Başkanvekillerinin hangi birleşim ve oturumları yö</em><em>netece</em><em>ğ</em><em>ini, g</em><em>ündemin </em><em>“</em><em>Başkanlığın Genel Kurula Sunuşları” kısmında yer almasını ve gündeme girecek işleri TBMM Başkanı belirler.”</em> demektedir. Oysa Başkan Anayasa ve TBMM İçtüzüğü ile bağlıdır ve bu metinlerdeki kurallardan bağımsız olarak gündem belirleme yetkisine sahip değildir. Başkanlığın Genel Kurula sunuşlarının ne olduğu Anayasa ve İçtüzükle belirlenmiştir ve Başkanın bu sunuşlarla ilgili tercihte bulunma yetkisi yoktur. Anayasa ve İçtüzük gereğince Genel Kurul’un onayına ve bilgisine sunulacak işler bellidir ve bu işler geldiğinde bunları Genel Kurul’un bilgisine ve onayına sunmak için Başkanın onayı gerekmez.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">3. Başkan konuşmasında “<em>TBMM Başkanı tarafından belirlenmeyen herhangi bir husus, Genel Kurul gündemine getirilemez”</em> demektedir. Başkan bu cümleyi İçtüzüğün 49. Maddesinin son fıkrası olan “<em>Danışma Kurulunun görüşü alınıp, Genel Kurulca kararlaştırılmadıkça, Başkan tarafından görüşüleceği önceden bildirilmeyen hiç bir husus, Genel Kurulda konuşulamaz</em>” hükmüne dayanarak söylemektedir. Ancak bu hüküm maddenin tümüyle birlikte okunmak zorundadır ve bağlamdan koparıldığında amacından saptırılmış olur. Öncelikle buradaki “Başkan” ibaresinin “oturumu yöneten Başkanvekili” olduğunu belirtmek gerekir. Maddenin bütününe bakıldığında şöyle bir sistematik kurulduğu görülür. İçtüzük TBMM gündeminin hangi kısımlardan ibaret olduğunu ve bu kısımların hangi esaslara göre görüşüleceğini belirlemektedir. Oturumu yöneten başkanvekili bu esasları gözeterek gelecek birleşimde hangi konuların görüşüleceğini Genel Kurul’a bildirir. Eğer Başkanın yetkisi Genel Kurul gündemini belirleme konusunda iddia edildiği gibi sınırsız olsaydı, gündemin kısımlarını düzenleyen 49. madde gereksiz olurdu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>TBMM Genel Kurulu</strong><strong>’</strong><strong>nda yer alan bir görüşmenin tutanaktan çıkarılması mümkün olmadığı gibi, TBMM Genel Kurulu</strong><strong>’</strong><strong>nda yer almayan bir görüşmeye tutanaklarda yer verilmesi de mümkün değildir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>DÖ</strong><strong>RT</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">TBMM çalışmalarını İçtüzük hükümlerine göre yürütürken usul ile ilgili çeşitli itirazlar olabilir. İçtüzük bu konuda ne yapılacağını “<em>usul hakkında konuşma</em>” başlıklı maddesinde şöyle düzenlemiştir:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“<em>Görüşmeye yer olup olmaması, Başkanı gündeme veya Türkiye Büyük Millet Meclisinin çalışma usullerine uymaya davet gibi usule ait konular, diğer işlerden önce konuşulur</em>. <em>Bu yolda bir istemde bulunulursa, üçer dakikadan fazla sürmemek şartıyla, lehte ve aleyhte en çok ikişer kişiye söz verilir. Bu görüşme sonucunda oya başvurmak gerekirse oylama işaretle yapılır.</em>”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Genel Kurul’da çok defa önemli itirazlar yapılmaktadır; bu itirazlar haklı da olabilmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“<em>Başkanı gündeme uymaya davet</em>” usul görüşmeleri içinde yer aldığına göre, Başkanın gündeme uymaması sıklıkla karşılaşılan bir durumdur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu tür iddialar sözkonusu olduğunda başvurulan olağan usul 1927 Dahili Nizamnamesi’nden beridir “<em>usul tart</em><em>ışmaları</em>”dır. (<em>Müzakereye mahal olmadığı, ruznameye veyahut bu nizamname ahkâmına riayete davet, takdim ve tehir teklifleri asıl meseleye takaddüm eder</em>. m. 89)</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yazının konusu olayda da Başkan’ın gündeme uymaya davet edilmesi gibi bir yol bulunmaktaydı ve bunun için bir usul tartışması açılması istenebilirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir Başkanvekilinin uygulamasının İçtüzüğe aykırı olduğuna dipnotta yer verilmesi Meclis tarihimizde görülmüş şey değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu durumda muhalefet partisi milletvekilleri de oturumu yöneten Başkanvekillerinin beğenmedikleri uygulamalarının İçtüzüğe aykırı olduğunu belirttiklerinde bu ifadelere de dipnotlarda yer verilebilir mi? Yer verilmezse iktidar ve muhalefet grupları arasında ayrımcılık yapılmış olmaz mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İçtüzüğe aykırı uygulamalar dipnotlarda açıklanacağına göre İçtüzüğün usul konuşmaları ile ilgili maddesi eylemli olarak kaldırılmış olmaz mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu dipnotla ilgili önemli sorulardan biri bu “<em>dipnot</em>”un kimin iradesini yansıttığıdır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aslında mevcut İçtüzük kuralları içinde bu sorun rahatlıkla çözülebilirdi: TBMM Başkanı uygulamanın yanlışlığını ya da İçtüzüğe aykırılığını katıldığı bir birleşimde ifade edebilirdi ve Genel Kurulda dile getirilen bu ifade tutanaklarda yer alırdı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yolla yeni bir sorunlu usul ihdas edilmiş durumdadır ve bu usul iktidarın muhalefeti yok sayma anlayışından kaynaklamıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yeni usul çok sayıda yönden sorunludur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Genel Kurul tutanaklarına eklenen dipnottan Genel Kurul’un bilgisi olmadığına göre, TBMM Başkanı’nın kendi başında bir İçtüzüğe aykırılık saptayarak tutanaklara ekletme yetkisinin olup olmadığı gündeme gelmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anayasa’da tutanaklarla ilgili “<em>Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulundaki görüşmeler açıktır ve tutanak dergisinde tam olarak yayımlanır</em>” (m. 97) hükmü bulunmaktadır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dolayısıyla tutanak dergisinde tam olarak yayınlanması gereken “<em>TBMM Genel Kurulu</em><em>’</em><em>ndaki görüşmeler</em>”dir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">TBMM Genel Kurulu’nda yer alan bir görüşmenin tutanaktan çıkarılması mümkün olmadığı gibi, TBMM Genel Kurulu’nda yer almayan bir görüşmeye tutanaklarda yer verilmesi de mümkün değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu durumda bu dipnotta yer alan “<em>İçtüzüğe aykırılık değerlendirmesi</em>” bir düşünce olduğuna göre tutanaklara nasıl eklenebilmiştir?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dipnottaki düşünce TBMM Başkanının iradesini yansıtmıyorsa, kimin iradesidir ve sadece TBMM Genel Kurulu’nda görüş açıklamaya yetkili olanların sözlerini içermesi gereken tutanaklarda bu açıklamalara nasıl yer verilmiştir?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu mantığın uzantısında TBMM tutanaklarına başka açıklamaların da eklenebileceği tehlikesi doğmaz mı ve bu durumda Genel Kurul’un iradesi gölgelenmiş olmaz mı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çoğaltılması mümkün olan bu tür soruların anlamsız olduğunu biliyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu arada yasama yetkisini millet adına kullanan TBMM’nin temsilini sağlayan TBMM Başkanlığının önemi konusunda herhangi bir tereddüt bulunmadığını ekleyelim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak çoğulculuk esaslarına göre yapılandırılan bir parlamentoda muhalefet partilerinin yadsınması mümkün değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Muhalefet partilerinin yasama ve denetim süreçlerine katılımını sağlayan kurumlardan biri olan Başkanlık Divanı’nda işlerin işbölümü ve işbirliği esaslarına göre birlikte yürütülmesi gerekir; Divanın iktidar partilerinin güdümünde olması muhalefet partilerinin haklarını kullanmalarını engeller.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yukarıda aktarılan konuşmalar Meclis’in yönetiminde muhalefeti yok sayan açık bir bakışı yansıttığından anlamlı ve önemlidir; bu yazıda tartışılan “<em>dipnot</em>” da bu dönemde iktidarın muhalefete bakışını ve dönemin ruhunu yansıtması açısından tarihsel bir belge niteliğindedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Can Atalay’ın hak ihlaline, ihlale yaraşır bir “<em>dipnot</em>” konmuş durumdadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 20 Apr 2025 10:34:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/04/can-atalay-dipnotu-uzerine-1745134674.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>AİHM’in Onat ve diğerleri kararının KHK’larla ihraçlara bakan yönü</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/aihmin-onat-ve-digerleri-kararinin-khklarla-ihraclara-bakan-yonu-10732</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/aihmin-onat-ve-digerleri-kararinin-khklarla-ihraclara-bakan-yonu-10732</guid>
                <description><![CDATA[Onat ve Diğerleri v. Türkiye kararı, OHAL KHK’larıyla ihraçların hukuki ve sosyal boyutlarını gösteren bir uyarıdır. AİHM, bu kararla, Türkiye’ye, KHK’ların keyfi uygulanışını sonlandırma, yargısal denetimi güçlendirme ve ihraç edilenlerin haklarını iade etme yönünde bir yol haritası sunmuştur. Bu çağrıya kulak verilmesi, yalnızca bireysel mağduriyetlerin giderilmesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin hukuki ve toplumsal yapısının yeniden inşası için bir fırsattır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>Onat ve Diğerleri v. Türkiye</em> kararı, OHAL KHK’larıyla ihraçların hukuki ve sosyal boyutlarını gösteren bir uyarıdır. AİHM, bu kararla, Türkiye’ye, KHK’ların keyfi uygulanışını sonlandırma, yargısal denetimi güçlendirme ve ihraç edilenlerin haklarını iade etme yönünde bir yol haritası sunmuştur. Bu çağrıya kulak verilmesi, yalnızca bireysel mağduriyetlerin giderilmesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin hukuki ve toplumsal yapısının yeniden inşası için bir fırsattır.</strong>&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) İkinci Bölüm’ü, 25 Mart 2025’te <em>Onat ve Diğerleri v. Türkiye</em> davasında, Türkiye’de Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde özel sektörde çalışan yedi işçinin işten çıkarılmalarına ilişkin önemli bir karar verdi. Başvurucular, belediyelerle bağlantılı taşeron firmalarda işçi olarak çalışırken, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL kapsamında, 667 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile “terör örgütleriyle iltisak veya irtibat” şüphesiyle işten çıkarılmışlardı. <strong>AİHM, oybirliğiyle, iş mahkemelerinin bu ihraçları inceleme sürecinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 6 § 1. maddesini (adil yargılanma hakkı) ihlal ettiğine hükmetti;&nbsp;</strong>ancak madde 6 § 2 (masumiyet karinesi) açısından ihlal bulmadı. Bu karar, yerel mahkemelerin yargısal denetimdeki eksikliklerini gözler önüne sererken, OHAL KHK’larıyla yapılan ihraçların hukuki meşruiyetine dair soru işaretlerini ortaya koymuştur. Bu yazıda, AİHM’nin ihlal gerekçelerini ayrıntılı bir şekilde inceleyecek ve bu gerekçelerin OHAL KHK’larıyla ihraçlar bağlamındaki anlamına yer vereceğiz.</span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Davanın Arka Planı: OHAL ve İşten Çıkarmalar</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Onat ve Diğerleri</em> davası, Türkiye’nin 2015’ten itibaren yaşadığı güvenlik krizleri ve 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL dönemine dayanıyor. 2015’te Güneydoğu Anadolu’da “hendek olayları” olarak bilinen çatışmalar, PKK ile güvenlik güçleri arasındaki gerilimi artırmış; hükümet, belediyelerin PKK’ya lojistik ve mali destek sağladığını iddia etmişti (§ 5). Darbe girişimi ise geniş çaplı bir tasfiye sürecini tetiklemiştir. 21 Temmuz 2016’da ilan edilen OHAL kapsamında çıkarılan 667 sayılı KHK, kamu kurumlarına bağlı tüm çalışanların—taşeronlar dahil—<strong><em>“terör örgütlerine üyelik, mensubiyet, iltisak veya irtibat” </em></strong>şüphesiyle işten çıkarılmasını mümkün kılmıştı (§ 7). Bu düzenleme, somut delilden ziyade <strong><em>“şüphe”</em></strong>ye dayanarak geniş bir yetki tanıyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Başvurucular—Doham Onat, Muhittin Duymak, Zülküf Özoğul, Kenan Yıldırım, Abdullah Bilen, Ahmet İlaslan ve Abdullah Bekis—belediyelerle bağlantılı taşeron firmalarda işçi olarak çalışıyordu. 2016-2017 arasında, kamu kurumlarının güvenlik değerlendirmeleri sonucu bu firmalara talimat verilerek işten çıkarıldılar (§ 9). İş mahkemelerinde işe iade davaları açan başvurucular, işten çıkarılmalarının İş Kanunu’na (4857 sayılı Kanun) uygun olmadığını ve usul kurallarına uyulmadığını savundular (§ 10). Ancak iş mahkemeleri, KHK’yı esas alarak ihraçları <strong><em>“şüphe”</em></strong> temelinde haklı buldu ve davaları reddetti (§ 11-20). Anayasa Mahkemesi’nde bireysel başvuruları <strong><em>“açıkça dayanaktan yoksun”</em></strong> buldu (§ 22). AİHM’e başvuran işçiler, adil yargılanma hakkının (madde 6 § 1) ve masumiyet karinesinin (madde 6 § 2) ihlal edildiğini iddia ettiler.</span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>AİHM’nin İhlal Gerekçeleri</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">AİHM, iş mahkemelerinin ihraçları inceleme sürecinde AİHS’in 6 § 1. maddesini ihlal ettiğini tespit etmiştir. İhlal gerekçeleri, yerel mahkemelerin yargısal denetimdeki yetersizliklerine ve gerekçesiz kararlarına odaklanmıştır. <strong>Bu gerekçeler şunlardır:</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">• <strong>Yargısal Denetimin Yetersizliği</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">AİHM, iş mahkemelerinin, başvurucuların ihraçlarını değerlendirirken yeterli bir inceleme yapmadığını belirmiştir (§ 71). Mahkemeler, Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) üzerinden suç soruşturmaları hakkında bilgi toplasa da, bu bilgilerin işten çıkarma açısından <strong><em>“ilgisi”</em></strong>(relevance) üzerinde durmamışlardır. Örneğin, Doham Onat’ın 2003’te bir soruşturmada serbest bırakılması (§ 14) veya Ahmet İlaslan’ın 2015’teki cenaze olayında suç unsurunun bulunmaması (§ 19), mahkemelerce analiz edilmemiştir. AİHM, bu eksikliğin, işveren ile işçi arasındaki güvenin neden bozulduğunu açıklama yükümlülüğünü ihlal ettiğini belirtmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">• <strong>Gerekçeli Karar Eksikliği</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yerel mahkemeler, ihraçların <strong><em>“geçerli neden”</em></strong> olup olmadığını belirlerken, somut olayları ve delilleri incelemek yerine yalnızca devam eden veya sonuçlanmış ceza davalarının varlığına işaret etmişlerdir (§ 71). AİHM, <em>Pişkin v. Türkiye</em> (2020) kararına atıfta bulunarak, mahkemelerin <strong><em>“işverenin şüphesini haklı kılan ciddi, önemli ve somut olayları”</em></strong>değerlendirme zorunluluğunu hatırlatmıştır (§ 70). Ancak Kenan Yıldırım’ın beraatla sonuçlanan davası bile <strong><em>“güven kaybı”</em></strong> için yeterli görülmüştür (§ 17). Bu durum, kararların yüzeysel ve standart kalmasına yol açmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">• <strong>Şüphe Kavramının Keyfi Uygulanması</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">667 sayılı KHK, <strong><em>“iltisak veya irtibat”</em></strong> gibi muğlak kavramlarla işten çıkarmalara izin verse de, AİHM, bu muğlaklığın mahkemelerce keyfi bir şekilde doldurulduğunu tespit etmiştir (§ 71). İş mahkemeleri, şüphenin varlığını kanıt yükümlülüğünü işverene değil, işçilere yüklemiş; bu da adil yargılanma hakkını zedelemiştir. Örneğin, Muhittin Duymak’ın devam eden davası, şüphenin içeriği tartışılmadan işten çıkarma için yeterli sayılmıştır (§ 15).&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">• <strong>Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi İçtihatlarıyla Çelişki</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">AİHM, Yargıtay’ın, şüpheye dayalı işten çıkarmalarda <strong><em>“objektif olaylar ve ciddi güven kaybı”</em></strong> aranması gerektiği yönündeki içtihadına atıfta bulunmuştur (§ 33-36). Anayasa Mahkemesi’nin <em>Fatma Nakçi</em> kararında (2021), ceza soruşturmalarının içeriğinin işten çıkarmayla ilgisinin değerlendirilmesi gerektiği belirtilmişti (§ 31). Ancak iş mahkemeleri, bu standartları uygulamamış ve yalnızca soruşturma veya dava varlığını yeterli görmüştür (§ 71). AİHM, bu çelişkinin, yargısal denetimin etkinliğini ortadan kaldırdığını söylemiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">• <strong>OHAL’in Kısıtlayıcı Etkisi Olmaması</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hükümet, OHAL’i gerekçe göstererek Madde 15 (derogasyon) hakkını kullansa da, AİHM, 667 sayılı KHK’nın mahkemelerin denetim yetkisini sınırlamadığını vurgulamıştır (§ 73). Yerel mahkemeler, OHAL’i gerekçe göstermeden karar vermiştir. Bu da ihlalin OHAL’den değil, mahkemelerin kendi eksikliklerinden kaynaklandığını göstermiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">AİHM, bu gerekçelerle, iş mahkemelerinin, başvurucuların ihraçlarını yeterince incelemediğini ve adil bir yargısal denetim sağlamadığını hükmetmiştir. Madde 6 § 2 açısından ise, mahkemelerin suç isnadında bulunmadığı ve yalnızca <strong><em>“şüphe”</em></strong> çerçevesinde değerlendirme yaptığı için ihlal bulmamıştır (§ 66-67).</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Onat’ta ise iş mahkemeleri bir adım ileri gitse de, ceza soruşturmalarının içeriğini değerlendirmeden “şüphe”yi kabul etmişlerdir. Bu, OHAL KHK’larının yarattığı geniş yetkinin mahkemelerce denetlenmediğini ve keyfi uygulamalara kapı araladığını göstermektedir.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>OHAL KHK’larıyla İhraçlar Bağlamında İhlal Gerekçelerinin Anlamı</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">AİHM’nin <em>Onat ve Diğerleri</em> kararındaki ihlal gerekçeleri, OHAL KHK’larıyla yapılan ihraçların hukuki meşruiyetini ve yargısal denetimini sorgulayan önemli ipuçları sunmuştur. Türkiye’de OHAL döneminde, 667 sayılı KHK gibi düzenlemelerle on binlerce kişi kamu ve özel sektörden ihraç edilmiş olup bu ihraçlar, genellikle somut delilden ziyade “iltisak veya irtibat” gibi muğlak kavramlara dayandırılmştır. <em>Onat</em> kararı, bu pratiğin AİHM standartlarıyla çelişkisini ve yerel mahkemelerin rolünü göstermesi açısından önemlidir. İhlal gerekçelerinin OHAL KHK’larıyla ihraçlar açısından anlamının şunlar olduğu söylenebilir:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">• <strong>Yargısal Denetimin Zayıflığı ve Keyfilik</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Onat</em> kararında AİHM, iş mahkemelerinin, ihraçların dayandığı <strong><em>“şüphe”</em></strong>yi somut delillerle test etmediğini eleştirmiştir (§ 71). OHAL KHK’larıyla yapılan ihraçlarda da benzer bir tablo vardır: Kamu görevlileri ve taşeron çalışanlar, genellikle idari kararlarla ve yargısal denetimden uzak bir şekilde işten çıkarılmıştır. Örneğin, <em>Pişkin v. Türkiye</em>’de, bir kamu çalışanının ihracı, yalnızca yetkili makamın kararıyla haklı bulunmuş, mahkemeler delil incelemesi yapmamıştır (§ 70). <em>Onat</em>’ta ise iş mahkemeleri bir adım ileri gitse de, ceza soruşturmalarının içeriğini değerlendirmeden “şüphe”yi kabul etmişlerdir. Bu, OHAL KHK’larının yarattığı geniş yetkinin mahkemelerce denetlenmediğini ve keyfi uygulamalara kapı araladığını göstermektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">• <strong>Muğlak Kavramların Denetimsizliği</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">667 sayılı KHK’daki <strong><em>“iltisak ve irtibat”</em></strong> kavramları, ne yasada ne de mahkeme kararlarında net bir şekilde tanımlanmamıştır. <em>Onat</em>’ta, iş mahkemeleri bu muğlaklığı, somut delil aranmadan ihraçları meşrulaştırmak için kullanmışlardır (§ 71). OHAL KHK’larıyla ihraç edilen kamu çalışanları da benzer şekilde, Bank Asya hesabı, sendika üyeliği veya sosyal medya paylaşımları gibi yasal ve rutin faaliyetleri nedeniyle suçlanmışlardır. AİHM, <em>Onat</em>’ta bu muğlaklığın yargısal denetimle giderilmesi gerektiğini vurgulamış; ancak yerel mahkemelerin bunu yapmamıştır. Bu durum, OHAL ihraçlarının öngörülemezliğini ve bireylerin haklarını korumasız bıraktığının göstergesidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">• <strong>Masumiyet Karinesi ve Güven Kaybı Dengesi</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">AİHM, AİHS’in 6 § 2. maddesinden ihlal bulmasa da iş mahkemelerinin önceki ceza soruşturmalarını <strong><em>“güven kaybı”</em></strong> için yeterli görmesini aynı maddenin 1. fıkrası açısından sorunlu bulmuştur (§ 71). OHAL KHK’larıyla ihraçlarda da bireylerin suçlu bulunmamış olmalarına rağmen <strong><em>“terör bağlantısı”</em></strong> şüphesiyle damgalanması yaygın bir pratiktir. <em>Onat</em>’ta, iş mahkemelerinin beraat veya takipsizlik kararlarını dikkate almadan ihraçları onaylaması, OHAL ihraçlarının da benzer bir mantıkla işlediğini ve yargısal denetimin bu damgalamayı önlemediğini ortaya koymaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">• <strong>Yerel Mahkemelerin Pasif Rolü</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">AİHM, iş mahkemelerinin, işverenin şüphesini sorgulamak yerine kabul ettiğini ve işçilerin savunmalarını yeterince ele almadığını belirtmiştir (§ 71). OHAL KHK’larıyla ihraçlarda da, Anayasa Mahkemesi ve idare mahkemeleri, genellikle idari kararları esas alarak bireysel başvuruları reddetmiştir. <em>Onat</em> kararı, bu pasif rolün, KHK ihraçlarının yargısal denetime tabi tutulmadığını ve bireylerin hak arama yollarının etkin olmadığını göstermektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">• <strong>Hukuki ve Sosyal Sonuçlara Dair Bir Çağrı</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Onat ve Diğerleri v. Türkiye</em> kararı, OHAL KHK’larıyla yapılan ihraçların hukuki ve sosyal sonuçlarını gözler önüne seren bir dönüm noktasıdır. OHAL döneminde, 667 sayılı KHK gibi düzenlemelerle yüz binlerce kişi kamu ve özel sektörden ihraç edildi. Bu ihraçlar, somut delilden yoksun, idari kararlarla ve “iltisak veya irtibat” gibi muğlak kavramlarla gerçekleştirildi. <em>Onat</em> kararı, bu sürecin adil yargılanma hakkıyla bağdaşmadığını ve yerel mahkemelerin denetim eksikliklerinin sistematik bir sorun olduğunu açıkça ortaya koyuyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Türkiye’ye, Avrupa Konseyi üyesi bir devlet olarak, uluslararası insan hakları standartlarına uyum sağlama yükümlülüğü hatırlatılmıştır. Bu karar, OHAL KHK’larının muğlaklığını gideren, ihraç edilenlere etkin bir yargı yolu sunan ve toplumsal mağduriyetleri telafi eden bir reform sürecinin başlatılması için bir çağrıdır.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Kararın hukuki ve sosyal sonuçları, OHAL KHK’larıyla ihraçlar açısından şu şekilde detaylandırılabilir:</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">➢ <strong>Hukuki Meşruiyet Krizi ve Yargısal Denetim İhtiyacı</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Onat</em>’ta AİHM, iş mahkemelerinin <em>“şüphe</em><strong><em>”</em></strong>yi somut delillerle test etmediğini ve KHK’nın muğlaklığını denetlemediğini eleştirmiştir (§ 71). Bu, OHAL KHK’larıyla yapılan ihraçların hukuki meşruiyetini derinden sarsmaktadır. <em>Selahattin Demirtaş v. Türkiye (no. 2)</em> (2020) kararında, Büyük Daire, TCK m. 314’ün öngörülmezliğini eleştirmişti (§ 280); <em>Onat</em>, bu öngörülmezliğin KHK’lara da uzandığını ve yargısal denetimin yokluğuyla birleştiğinde bireylerin haklarını korumasız bıraktığını göstermektedir. OHAL KHK’larının, Avrupa insan hakları standartlarına uygunluğu ciddi bir şekilde sorgulanmalıdır. Bu karar, Türkiye’ye, KHK’larla yapılan ihraçların yeniden gözden geçirilmesi ve yargısal denetime tabi tutulması için bir çağrı niteliğindedir. Aksi halde, bu ihraçlar hukuki belirsizlik ve keyfiyet gölgesinde kalmaya devam edecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">➢ <strong>Sosyal Damgalama ve Toplumsal Barışa Etkisi</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Onat</em>’ta, başvurucuların suçlu bulunmamış olmalarına rağmen <em>“terör bağlantısı”</em> şüphesiyle işten çıkarılması ve mahkemelerin bu durumu onaylaması, ciddi bir damgalama sorununu ortaya koymuştur (§ 71). OHAL KHK’larıyla ihraç edilenler de sosyal güvenlik kayıtlarına eklenen <em>“KHK ile ihraç”</em> koduyla özel sektörde iş bulma şansını kaybetmiş ve toplumsal dışlanmaya maruz kalmışlardır. <em>Onat</em> kararı, bu damgalamanın yargısal denetimle önlenebileceğini, ancak Türkiye’de mahkemelerin bu rolü üstlenmediğini göstermektedir. Bu durum, OHAL ihraçlarının yalnızca bir iş kaybı değil, bireylerin toplumsal yaşamını kalıcı şekilde tahrip eden bir yaptırım olduğunu ortaya koymaktadır. Toplumsal barışın yeniden tesisi, bu damgalamanın giderilmesi ve ihraç edilenlerin haklarının iadesiyle mümkündür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">➢ <strong>Yargının Rolü ve Sistemik Reform Gerekliliği</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Onat</em>’ta, iş mahkemelerinin pasif tutumu ve KHK’nın geniş yetkisini sorgulamaması, OHAL ihraçlarının yargısal denetime kapalı bir süreç olduğunu doğrulamıştır (§ 71). <em>Yüksel Yalçınkaya</em>’da, Büyük Daire, yerel mahkemelerin varsayımlar ve ön kabullerle karar verdiğini ve bu pratiğin adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini hükmetmişti (§ 304-305). <em>Onat</em>, bu sistemik sorunun özel sektöre de uzandığını ve mahkemelerin, OHAL KHK’larının yarattığı geniş yetkiyi dengeleme işlevini yerine getiremediğini göstermiştir. Bu, Türkiye’de yargının bağımsızlığı ve etkinliği konusunda köklü bir reform ihtiyacını ortaya koymuştur. OHAL KHK’larıyla ihraçların hukuki sonuçlarının ele alınması, ancak mahkemelerin aktif bir denetim rolü üstlenmesiyle mümkün olabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">➢ <strong>Uluslararası Standartlarla Uyum ve Türkiye’ye Bir Çağrı</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Onat</em> kararı, AİHM’nin, OHAL KHK’larıyla ihraçlara yönelik tutarlı bir eleştiri çizgisi geliştirdiğini gösteriyor. <em>Pişkin</em>&nbsp; kararında, KHK’ların somut delilden yoksun uygulamaları ve mahkemelerin denetimsizliği eleştirilmişti. <em>Onat</em>, bu eleştiriyi daha da ileri taşımış ve KHK’ların kapsamının genişliği ve sistematik hak ihlallerini teyit etmiştir. Türkiye’ye, Avrupa Konseyi üyesi bir devlet olarak, uluslararası insan hakları standartlarına uyum sağlama yükümlülüğü hatırlatılmıştır. Bu karar, OHAL KHK’larının muğlaklığını gideren, ihraç edilenlere etkin bir yargı yolu sunan ve toplumsal mağduriyetleri telafi eden bir reform sürecinin başlatılması için bir çağrıdır. OHAL’in kötü mirası, ancak bu adımlarla temizlenebilir; aksi takdirde, on binlerce kişinin yaşadığı hak ihlalleri, Türkiye’nin demokratik hukuk devleti imajını gölgelemeye devam edecektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Sonuç olarak,</strong> <em>Onat ve Diğerleri v. Türkiye</em> kararı, OHAL KHK’larıyla ihraçların hukuki ve sosyal boyutlarını gösteren bir uyarıdır. AİHM, bu kararla, Türkiye’ye, KHK’ların keyfi uygulanışını sonlandırma, yargısal denetimi güçlendirme ve ihraç edilenlerin haklarını iade etme yönünde bir yol haritası sunmuştur. Bu çağrıya kulak verilmesi, yalnızca bireysel mağduriyetlerin giderilmesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin hukuki ve toplumsal yapısının yeniden inşası için bir fırsattır.</span></span></span></p>

<p><a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" /></a></p>

<p><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" /></a></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 28 Mar 2025 07:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/aihmin-onat-ve-digerleri-kararinin-khklarla-ihraclara-bakan-yonu-1743140607.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Basit bir demokrasi sorunu değil</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/basit-bir-demokrasi-sorunu-degil-10667</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/basit-bir-demokrasi-sorunu-degil-10667</guid>
                <description><![CDATA[Bir bahane üretilerek Sayın Ekrem İmamoğlu'nun sandıktaki alternatiflerden biri olma konumu dışına itilmesi ihtimalini "Türkiye'de sıklıkla yaşanabilen demokrasi sorunlarından bir diğeri" basitliğinde ele alıp değerlendiren kişilere bu yönden katılamıyorum.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Muhalefetin lider adayı sandık dışına itilirse, sırf sonrasında bir seçim yapılıyor diye o sandığa aynı sandık muamelesi yapmaya imkan kalmaz. Bir bahane üretilerek Sayın Ekrem İmamoğlu'nun sandıktaki alternatiflerden biri olma konumu dışına itilmesi ihtimalini "Türkiye'de sıklıkla yaşanabilen demokrasi sorunlarından bir diğeri" basitliğinde ele alıp değerlendiren kişilere bu yönden katılamıyorum&nbsp;</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yaklaşık 30 senedir avukatlık yapıyorum ve hukuk profesörüyüm.&nbsp; Seneler içinde, idari işlemlerde hukuki analizini yapabileceğimiz ve tamamen hukuki saikle yürütüldüğünü varsayabileceğimiz içerikte ciddi erozyon zaten yaşanmıştı. Bugün Sn. Ekrem İmamoğlu'nun üniversite diplomasının iptali ile, yeni zirvelerden birini yaşıyoruz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İdari işlemin kendisi özelinde hukuki analiz yürütmenin o idari işleme övgü olacağını ve sanki analiz edilebilir bir hukuka uygunluk kaygısının ürünüymüş gibi rol kesemeyeceğimi zaten az evvel beyan ettim. Öte yandan bu konunun idari işlem özelinde değil ama toplumsal anlamındaki hukuki boyutuna dair yakın tarihli değerlendirmemin altını çizmek isterim:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Türkiye şu anda ifade özgürlüğünün günlük yaşanışı yönünden ağır temel hak ihlallerinin sıklıkla yaşanabildiği bir ülke. Bu da demokrasinin günlük olarak toplumun her katmanında ve fonksiyonunda coşkun biçimde yaşanabilmesini engelliyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Öte yandan demokrasinin anlık ve uzun vadeli enstrümanı olan oy sandığı Türkiye'de daima işledi. Bu bir ülkenin tüm potansiyeli ve toplumunun tüm unsurları ile demokrasinin nimetlerinden yararlanması için yeterli değil. Ancak bu, günlük anlamda sahaya inmiş coşkun demokrasi noktasına gidilebilmesi ümidini daima ayakta tutar. Toplumun sandığa yansıyan böyle bir beklentisi mevcutsa veya mevcut olacağı düşünülüyorsa, sandık bunu siyasi erk sahibine uyarı olarak verebilir. Yahut sandıktan değişim çıkabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Eğer şeffaflığın ve hesap verebilirliğin günlük yaşamda mevcut olması gereken mekanizmalarının birer birer ortadan kalktığı ve demokrasinin yalnızca sandıktan ibaret kılınması eğiliminin gittikçe daha fazla arttığı bir ülkede muhalefetin başlıca adayı sandık dışı yöntemlerle siyaset dışına itilirse, artık o ülkedeki yönetim biçimi ve günlük coşkun demokrasi umudunun bitişi hakkında herhangi bir tartışmalı değerlendirme kalmaz. Zaten yetersiz olan "sorun yok, sandık var" analizi hepten tiyatroya dönüşür. Muhalefetten veya değişim ihtimalinden bahsetmek, basit körlük halini alır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Muhalefetin en güçlü adayının sandıkta değil sandık dışında siyasetten elenmesi ihtimalini konuşurken, o bu şekilde elendiği takdirde muhalefetin neler yapabileceği yahut sandıkta neler olabileceği konusunu tartışanların, bu ihtimali basit bir yeni gelişmeymiş gibi masaya yatıranların, gözden kaçırdıklarını düşündüğüm nokta budur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İfade özgürlüğü eksiklikleri ve genel baskı ortamı da sandığa etki eder, ama son tahlilde sandık işlediği sürece günlük direksiyon olmasa bile el freni toplumdadır. Muhalefetin lider adayı sandık dışına itilirse, sırf sonrasında bir seçim yapılıyor diye o sandığa aynı sandık muamelesi yapmaya imkan kalmaz.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bir bahane üretilerek Sayın Ekrem İmamoğlu'nun sandıktaki alternatiflerden biri olma konumu dışına itilmesi ihtimalini "Türkiye'de sıklıkla yaşanabilen demokrasi sorunlarından bir diğeri" basitliğinde ele alıp değerlendiren kişilere bu yönden katılamıyorum.<br />
<br />
<a href="https://yeniarayis.substack.com/subscribe" target="_blank"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/ebu%CC%88lten-yeniaray%C4%B1s%CC%A7.png" style="height:123px; width:800px" /></a></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://patreon.com/yeniarayiscom"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/patreon(1).png" style="height:267px; width:800px" /></a></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 19 Mar 2025 01:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/basit-bir-demokrasi-sorunu-degil-1742333442.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni Dünyanın McCarthy’leri</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-dunyanin-mccarthyleri-10622</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-dunyanin-mccarthyleri-10622</guid>
                <description><![CDATA[McCarthycilik, 1950’den 1954’e kadar Senatör McCarthy’nin yönetimi altında “Kızılların avlanmasıdır.” Daha geniş anlamda ise, savunmasız kişilere karşı yeterli delil olmadan hükümet veya devlet muhaliflerini yok etmeye yönelik bir sürek avı anlamında yaygın olarak kullanılan bir siyasi terime dönüşmüştür.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tüm hürriyetlerin atası, banisi, efendisi ifade hürriyeti olsa gerek. Onun hakkıyla olmadığı yerde gerçek anlamda ne ahlaktan ne hukuktan ne de adaletten bahsedebiliriz.Unutulmamalıdır ki,</strong> <strong>McCarthy gibi insanlar farklı zamanlarda ve yerlerde her zaman vardır ve var olacaklardır</strong>. <strong>Onlar sadece doğru anı beklerler</strong>.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soğuk Savaş yılları; II. Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika Birleşik Devletleri ile eski Sovyetler Birliği ve müttefikleri arasında yaşanan siyasi ve askeri çatışma dönemidir. Genel kanaat, bu dönemin 1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla sona erdiği yönündedir. Bu dönemde çoğu Amerikalı, Sovyetler Birliği’nin giderek büyüyen bir güç ve dünya barışı için bir tehdit olduğu düşüncesindeydi. Daha sonra, Amerikan toplumu "iç komünizm takıntısını" geliştirdikçe, bazı siyasi figürler için itibar ve kariyerlerini ilerletmenin kolay ve etkili bir yolu komünizme saldırmak olmuştur. Böylece, antikomünist hareketi siyasi sahneyi olduğu kadar Amerikan yaşamının her alanını da etkisi altına almış ve özellikle temel hürriyetler üzerindeki olumsuz etkileri çok daha fazla olmuştur.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Wisconsin eyaletinden (veya federe devletinden) 1947 yılında seçilen ve 48 yaşında öldüğü tarihe kadar görevde kalan Cumhuriyetçi Senatör Joseph Raymond McCarthy (1908-1957) ve destekçileri, 1950’den 1954’e kadar sürecek komünizm karşıtı güçlü bir mücadele başlatmışlardır. Düşmanları yani bu mücadelenin karşısında olanlar ise bu harekete “McCarthycilik” terimi adını vermişlerdir. Bu terim, genel anlamda o dönemde aşırı bir komünizm karşıtlığını ifade etmekteydi. Bir süre sonra, McCarthycilik kavramı daha geniş bir anlam kazanmıştır: “Hükümet muhaliflerinin histerik bir şekilde soruşturulması veya bu muhaliflere karşı suçlamaları destekleyecek yeterli kanıt olmaksızın kamuoyuna açıklanması.” Başka bir deyişle, Senatör Joseph McCarthy, Soğuk Savaş sırasında Amerikan toplumunda komünizm korkusunu körükleyerek kendi siyasi kariyerini ilerletmeye çalışmıştır. </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>McCarthycilik, 1950’den 1954’e kadar Senatör McCarthy’nin yönetimi altında “Kızılların avlanmasıdır.” Daha geniş anlamda ise, savunmasız kişilere karşı yeterli delil olmadan hükümet veya devlet muhaliflerini yok etmeye yönelik bir sürek avı anlamında yaygın olarak kullanılan bir siyasi terime dönüşmüştür.</strong></span></span></em></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">McCarthy hedefine ulaşmak için bazısı kamu görevlisi de olan kişileri komünist olmakla suçlamış, toplumda şüphe ortamı oluşturup Amerikan halkı üzerinde derinlemesine soruşturmalar açılmasını sağlamıştır. Ayrıca, basın ve radyoyu kullanarak suçlamalarını arttırmış ve böylece medyanın yaygın etkisini kamuoyu üzerinde kullanarak başlattığı sürek avını da etkili bir hale getirmiştir. McCarthy, 9 Şubat 1950'de, Batı Virginia’nın Wheeling kentinde düzenlenen bir Lincoln Günü kutlamasında yaptığı konuşmada sahneye çıkarak; bu konuşmasında elinde 205 ABD Dışişleri Bakanlığı çalışanının komünist olduğuna dair bir liste bulunduğunu iddia ederek antikomünist kampanyasını başlatmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekte ise antikomünist kampanya devlet ve hükümetin ortaklaşa yürüttüğü bir projeydi; ekonomik yaptırımlar McCarthycilik’in etkisini artırırken, vatanseverlik duygusu ile de sebep olunan adaletsizliklerin etkisi genişletilip güçlendirilmiştir. Federal hükümetin de benimsediği bu antikomünist gündem, tüm ulusu ABD’li siyaset bilimcilerinin tabiriyle haçlı seferine çekmek için kullanılmış ve bu yanlış yönlendirmeyle, devlet gücü bu uygulamayı yaymak ve meşrulaştırmak amacıyla kullanılmıştır. Ancak, Başkan Eisenhower’ın seçilmesi ve Kore Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte yavaş yavaş hayat her ne kadar normale dönmeye başlasa da, McCarthy’nin toplumda oluşturduğu korku atmosferi neredeyse on yıllar boyunca hissedilmeye devam etmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1940’ların sonları ve 1950’lerin başlarındaki siyasi ortam nedeniyle, Amerikalıların hükümeti eleştirmeye cesaret edebilmeleri ise uzun yıllar almıştır. Ayrıca, ABD halkı özellikle sol görüşle bağlantılı herhangi bir kuruluşa katılmaktan yıllarca kaçınmışlardır. Bu kendiliğinden uygulanan sessizlik döneminde, kongre soruşturmaları, sadakat programları ve kara listeler pek çok masum insanın hayatını derinden etkilemiştir. Özetle, McCarthycilik Soğuk Savaş’ın en kötü yönü ve sonucu olarak; özellikle temel hak ve hürriyetler açısından, dünya tarihine döneminde kamu gücünün en kötü şekilde kullanıldığı bir örnek olarak geçmiştir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1949 ile 1954 yılları arasındaki dönem, hangi siyasi araç kullanılmış olursa olsun, temel hak ve hürriyetler açısından bir kriz zamanıydı; çünkü siyasi çatışmalar toplumda sürekli bir korku ve şüphe ortamına neden olmaktaydı. Bu dönemde “Amerika Birleşik Devletleri’nin iç güvenliğini komünizm tehdidine karşı koruma” adına binlerce insan işini kaybetmiş, hapse atılmış veya başka şekillerde cezalandırılmıştır. Başka bir deyişle, bu yıllar hak ve hürriyetlerin tarumar edildiği bir dönem olmuştur.</strong></span></span></em></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">McCarthycilik’in Soğuk Savaş Dönemi’nin bir ürünü olduğu ve Soğuk Savaş’ın Amerika’ya ve Amerikalılara “siyasetin her seviyesinde” baskı yaptığı ortada olan bir gerçeklikti. Ancak, çoğu kişinin gözden kaçırdığı bir nokta ise McCarthycilik olmasaydı bile bu yılların kasvetli bir tablo sunacağı da ortadadır. O dönemde var olan antikomünist kampanya zaten Amerikan siyasetini, hukukunu, toplumunu ve kültürünü çok derin bir şekilde etkisi altına almıştı. 1949 ile 1954 yılları arasındaki dönem, hangi siyasi araç kullanılmış olursa olsun, temel hak ve hürriyetler açısından bir kriz zamanıydı; çünkü siyasi çatışmalar toplumda sürekli bir korku ve şüphe ortamına neden olmaktaydı. Bu dönemde “Amerika Birleşik Devletleri’nin iç güvenliğini komünizm tehdidine karşı koruma” adına binlerce insan işini kaybetmiş, hapse atılmış veya başka şekillerde cezalandırılmıştır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başka bir deyişle, bu yıllar hak ve hürriyetlerin tarumar edildiği bir dönem olmuştur. Genellikle liberal ve demokratik bir toplumun işleyişi için gerekli görülen özgürlükler ve haklar, bu süreçte ciddi şekilde kısıtlanmıştır. Bu haklar arasında, ancak bunlarla sınırlı olmamak üzere, ifade özgürlüğü, din ve düşünce hürriyeti, dernek kurma hürriyeti, adil yargılanma hakkı (özellikle savunma hakkı), seyahat hürriyeti ve kişi hürriyeti yer alır. Bu haklar, kişileri hükümetlerin keyfi uygulamalarına karşı koruyan temel ve zorunlu araçlardır ve nihayetinde insan haklarının bel kemiğini oluşturur. Bu haklar ve hürriyetlerin korunması yasalar, anayasalar veya eşitliği esas alan kanunlar aracılığıyla güvence altına alınarak sağlanır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Schrecker, McCarthyciliğin 1946'dan 1956'ya kadar on yıl sürdüğünü belirtse de, ABD’de antikomünist sürek avının asıl başlangıcı 1930'ların başlarına kadar uzanır. Bu dönemde, Amerikan komünizmi işçi sendikalarını organize ederek ve ırkçılıkla mücadele ederek güç kazanmıştır. Bu nedenle, komünist gücü ve zihniyeti halk arasında yok etmek amacıyla, devlet eliyle on yıl boyunca, siyasi baskılarla “yerel komünistler” in hakları zalimce kısıtlanmaya başlanmıştır. Schrecker’a göre; <strong>“McCarthycilik, siyasi olarak popüler olmayan bir azınlığı baskılamak için gücün kullanılmasıyla ilgilidir; bunu anlamak için, bu güce sahip olan kişileri ve kurumları incelemeliyiz. Belki de siyasi baskının nasıl bir şekilde demokratik sistemimize yerleştiğini keşfederek, aynı hatanın tekrarlanmasından kaçınabiliriz.”</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Michal R. Belknap (2003 yılında Amerikan hukuk tarihi dersini kendisinden alma imkanına sahip olduğum değerli Anayasa hukuku hocası) ise Amerikan Komünist Partisi'nin Smith Yasasıyla yapılan kovuşturmalarda tek kurban olmadığını vurgular, temel hak ve hürriyetlerin ortaya çıkarılarak savunulmasının da bu süreçte zarar gördüğünü belirtmektedir. Ayrıca, Belknap, antikomünist sürek avının ilk aşamalarında çok az Amerikalının anayasal haklara odaklandığını ifade ettikten sonra, bu durumun 1953'ten sonra değişmeye başladığını, çünkü uluslararası çatışmaların azalmasıyla birlikte birçok Amerikalının komünizmle mücadelede kullanılan yöntemler konusunda endişelenmeye başladığını ifade etmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1940 yılında Kongre tarafından çıkarılan Yabancılar Kayıt Yasası ile Amerika Birleşik Devletleri'nde 14 yaş ve üzeri tüm yabancı sakinlerinin kişisel ve mesleki durumlarıyla birlikte siyasi inançlarını içeren kapsamlı bir beyanname vermeleri zorunlu kılınmıştır. Dört ay içinde, yaklaşık 5 milyon yabancı kişi böylece kayıt altına alınarak fişlenmiştir. 1940'ta çıkarılan Smith Yasası ile de hükümeti zorla devirmeyi öğretmek veya savunmak için komplo kurmak suç sayılmış ve bu tür devrimci bir değişikliği savunan bir gruba üyelikte suç haline getirilmiştir. Bu nedenle, Smith Yasası, ABD’nin milli temel hak ve hürriyetler ve siyasi muhalefet geleneklerine yönelik doğrudan bir tehdit oluşturmuştur. Federal hükümet ayrıca, ABD ile SSCB arasındaki ittifak sırasında Smith Yasası'nı belirlemiş olduğu diğer hedeflere karşı da kullanmıştır, ancak Soğuk Savaş sırasında bile Smith Yasası Truman yönetimi sırasında var olan komünizme karşı neredeyse tamamen uygulanmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1940’lı yıllarda, Demokrat Partiden Nevada Senatörü ve antikomünist sürek avının savunucusu Pat McCarran, Senato İç Güvenlik Komitesi’ni şekillendirip yöneten kişi olmuştur. Ayrıca, Amerikalı Olmayan Faaliyetler Komitesi (HUAC- The Committee of the House of Un-American Activities) de vatanseverlikle bağdaşmayan davranışlar sergileyen kişileri soruşturma görevini icra ederek hükümeti devirmeye çalışanları tespit etmiş ve bu kişileri ortadan kaldırmak için en etkili araç olarak kullanılmıştır. 1945’in başlarına gelindiğinde FBI, Komünist Parti hakkında bilgi toplamaya başlamış, iki yıl içinde ilgili dosya 1800 sayfayı geçmiştir. HUAC’ın etkisi ve baskısı altında kalan Adalet Bakanı Tom Clark, ilk kovuşturma hamlesini yapmıştır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1946’da Chicago Barolar Birliği’ndeki konuşmasında Adalet Bakanı, Amerikan özgürlüklerini yok etmeye çalışanlara karşı savunma yapan avukatlara da bir uyarı yapmıştır. 1952’deki Cumhuriyetçilerin seçim zaferi sonucunda McCarthy, Senato Hükümet İşlemleri Komitesi Başkanı olarak göreve getirilmiştir. McCarthy, bu pozisyonunu kötüye kullanarak, karşısında yer alan her kim olursa olsun onu hain olarak etiketlemiş ya da daha ağır suçlamalarla karşı karşıya bırakmıştır, böylece yenilmez bir adam imajı oluşturmuştur. Bununla birlikte, federal hükümet, 1948’in Temmuz ayında Komünist Parti’ye ardı ardına kovuşturmalar başlatmış, Adalet Bakanlığı, Smith Yasası uyarınca Komünist Partinin on iki üst düzey parti liderine suçlamada bulunmuştur. Suçlamanın konusu; hükümeti devirmeyi savunmak amacıyla komplo kurmak ve Komünist Parti’yi bu amaçla organize etmekti. <strong>Neticede Soğuk Savaş döneminde Anayasanın I. Değişikliği olan İfade Hürriyetinin hayatta kalma olasılığı, özellikle o dönemin temel hak ve hürriyetlerini savunanlarca ABD siyasetinde en önemli konu olarak görülmektedir.</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>McCarthy Dönemi'nin en önemli ve en çarpıcı özelliklerinden birisi de; avukatların temel haklar ve hürriyetler konusundaki gözetlenme ve yasaklanma konusundaki ihlallere sıradan Amerikalılar gibi tepkisiz kalmaları olmuştur. Oysa ki barolar da diğer kamu ve özel kurumlar gibi üyelerine siyasi testler uygulamaya çalışan bir kurum haline gelmişti.</strong></span></span></em></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir federal büyük jüri karşısında yargılanmak üzere on iki kişi hakkında iddianame düzenlenmiş, on iki kişiden biri hasta olduğu için duruşmalardan vareste tutulmuştur. On bir kişinin yargılanmasının dokuz ay süren davası (New York Duruşması - Foley Meydanı Savaşı), 1949’un Ocak ayında başlamıştır. Davada, Liberal Ulusal Avukatlar Birliği'nden beş avukat ile o dönemde mahkemeye başkanlık yapan yargıç Harold Medina arasında bir çatışma yaşanmış, bunun neticesi olarak FBI beş avukatı takip etmeye başlamıştır. 14 Ekim 1949'da, jüri on bir sanığın tamamını suçlu bulmuştur. Yargıç Medina sanıkları cezalandırmadan önce beş avukat hakkında mahkemeye karşı saygısızlık yaptığı kararını vererek; onları dava sürecini engellemeye yönelik komplo kurmak, sinir bozucu olaylar yapmak, sağlığını bozmak ve duruşmayı bozmayı amaçladıkları suçlamasını yöneltmiştir. 1950’lerin Amerikasının hukuk tarihinde beş avukat aleyhine verilen bu karar ve disiplin soruşturmaları, hukuk mesleği açısından en önemli olaylardan biri olmuştur.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1950’li yıllarda Amerikan Barolar Birliği (ABA) de komünistleri savunmaya karşı düzenli olarak kararlar almış ve komünistleri savunan avukatlara yerel disiplin işlemleri yapılması gerektiği konusunda tavsiyelerde bulunmuştur. Baroların kendilerinin uyguladığı bu disiplin işlemleri bazen dolaylı şekilde olmuştur. Ayrıca, 1951’de ABA, yerel barolara komünist üyelerinin tamamını kovmaları için baskı yapmıştır. Böylece savunma hakkı tehlikeye girmiş, bu baskılara rağmen bazı yerel barolar komünistlere avukat sağlamaya çalışmıştır. Medya ise bu tür davaları övmüş ve yargıç Medina'yı manşetlere taşımış, ülke çapındaki gazeteler avukatların cezalandırılmasını ve çıkan kararı takdirle karşılamıştır. Bu karara karşı çıkan sayıları az da olsa karşıt görüşlülerin konuşmalarına da izin verilmemiş; çünkü yerel ve eyalet yönetimlerinin komünistleri savunan avukatlar aleyhine başlattığı eylemler ülke çapında yaygın hale getirilmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>McCarthy Dönemi'nin en önemli ve en çarpıcı özelliklerinden birisi de; avukatların temel haklar ve hürriyetler konusundaki gözetlenme ve yasaklanma konusundaki ihlallere sıradan Amerikalılar gibi tepkisiz kalmaları olmuştur. Oysa ki barolar da diğer kamu ve özel kurumlar gibi üyelerine siyasi testler uygulamaya çalışan bir kurum haline gelmişti.&nbsp;</strong>ACLU (Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği) özellikle bu dönemde fikren bölünmüş bir konsey olarak önemli bir yer tutmuştur; Birliğin muhafazakâr üyeleri komünizme karşı savaşmaya çalışırken, liberal üyeleri ise McCarthycilik’le mücadele etmek istemiştir. Beklendiği gibi ACLU, komünistleri savunmayarak itibarını kaybetmemek adına bu davalarda yer almak istememiştir. Bu nedenle, McCarthycilik dönemi boyunca ACLU prestijini kaybederek zayıf bir sivil toplum kurumu haline gelmiş, çok az destek alabilmiştir. Hatta Foley Meydanı Savaşı’na (New York’taki davanın diğer adı) ilişkin olarak ACLU, Smith Yasası'nın Anayasaya aykırı olduğunu belirten bir dostane görüş sunmuştur, çünkü bu yasa Anayasanın I. Değişikliği olan İfade hürriyetini ihlal etmekteydi. Ancak ACLU, davalara doğrudan katılmamıştır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca, üyelerinden komünist olanların mahkum edilmesinin ardından, komünistlerden ve onların avukatlarından kendisini uzaklaştırmaya çalışarak temyiz başvurusu için Yüksek Mahkeme'ye görüş sunmuştur. ACLU’nun yaşadığı zorluklara detaylı bir şekilde bakıldığında görünen o ki; toplumda genel kabul gören inançlara uymayan “diğer” veya öteki denilen kişilerin haklara sahip olamayacağına inanıldığı, birçok Amerikalının da “Soğuk Savaş düşmanının hakları yoktur” diye düşündüğü da ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, “isyan yargılaması davalarında” savunma yapan avukatlar yeni müvekkiller edinememişler ve eski müvekkillerini de kaybetmeye başlamışlardır. Daha da öz bir şekilde ifade edecek olursak; toplumda genel kabul görmeyen davaları savunan avukatlar saldırıya uğramışlardır, meslek gruplarından uzaklaştırılmışlardır ve toplumun hemen hemen her katmanından dışlanmışlardır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerikan hukuk tarihinde, Smith Yasası mağdurlarının bir avukat bulma konusunda yaşadığı zorlukları yaşayan başka bir gruba bugüne kadar rastlanılmamıştır. Bazen, uygun görüldüğünde Smith Yasası yerine komünistlere karşı isyan yasaları da kullanılmıştır. Örneğin, Pennsylvania Komünist Partisi lideri Steve Nelson, davasını savunacak avukat bulamadığı için mahkemede kendini savunmak zorunda kalmıştır; çünkü 100’den fazla avukat onun davasını almayı reddetmiştir. Başka bir deyişle, popüler olmayan bir davayı savunacak bir avukat bulmak her zaman zor olmuştur ve bugün için hâlâ da öyle değil midir? Vietnam Savaşı'ndan sonra bile Amerikanın Güneyindeki siyahlar ve sivil hak savunucuları kendilerini savunacak avukat bulmak için sık sık Kuzeyden avukatlar bulmaya çalışmışlardır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci Amerikan Kızıl Korku’su sırasında, hukuk mesleği açısından özellikle avukatlar, komünistleri savunmaktan ziyade geleneksel sivil özgürlükler konusunda daha fazla endişe duymuşlardır. ABD Anayasasının Altıncı Değişikliği bireylere avukat tutma hakkı tanımaktadır; ABD uygulamasında avukat tutmak, baronun ekonomik temellerinden biri olmuştur ve bu nedenle avukatlar, diğer sivil özgürlük ve haklardan daha çok bu hakkı savunmuşlardır. Bu nedenle bazı avukatlar pazarlanabilirliklerini kaybetmemek için komünistleri savunmak istememişlerdir, ancak yine de hoşnutsuz komünistlerin getireceğini düşündükleri yeni iç devrim anlayışı çerçevesinde onları da savunmak zorunda kalmışlardır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç olarak, bu kişiler sadece kitap okumak ve tartışmaktan dolayı mahkûm edilmiştir; üstelik bu kitaplar bugün üniversitelerde okutulan ders kitaplarının da bir parçasıdır. Mahkemenin kararı, anayasal hakların korunmasını genişletmeyi başaramamış ve kişiler yalnızca siyasi görüşleri veya faaliyetleri nedeniyle mahkûm edilmişlerdir.</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ABD Anayasa Hukukunda İfade Hürriyetiyle İlgili Önemli Davalar</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>United States v. Dennis (1950)</strong> davasında, Mahkeme komünistler aleyhine verilen mahkûmiyetleri onaylamış ve Smith Yasası’nın anayasaya uygun olduğunu kabul etmiştir. Mahkeme, “açık ve yakın tehlike” testini vurgulayarak, Holmes'un özgürlükçü doktrininin değiştirilmiş bir versiyonuna dayanmıştır. Ancak bu karar, hukukçular, temel hak ve hürriyetleri savunanlar tarafından hemen eleştirilmiştir; çünkü Dennis ve diğer sanıklar, eylemleri nedeniyle değil, düşünceleri nedeniyle mahkûm edilmiştir. İlgili kişiler, Stalin, Marx, Engels ve Lenin tarafından yazılmış dört kitabı öğrettikleri için uzun süreli hapis cezalarına çarptırılmıştırlar.Önde gelen Amerikan anayasa hukukçusu Chemerinsky, Dennis davasında “açık ve yakın tehlike” (the clear and present danger) testinin yeniden tanımlandığını ve Mahkemenin bir risk formülü benimsediğini belirtmektedir: Eğer zarar yeterince büyükse (örneğin hükümetin devrilmesi gibi), tehlikenin açık ve yakın olması gerekmez. Ayrıca, Schenck, Debs ve Frohwerk gibi davalarda da Mahkeme, yakın ve olası bir zarar olduğuna dair kanıt bulunmamasına rağmen mahkûmiyetleri onaylamıştır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu karar, Amerikan hukuk tarihinde Soğuk Savaş döneminin Yüksek Mahkeme adına adaletin en düşük seviyede karşılandığı hatta tarumar edildiği davalardan birisi olarak kabul edilmiştir.Mahkeme üyelerinin çoğu, bu konuyu tekrar ele almaları gerektiğine inanmış ancak bunu yalnızca sözde dile getirmiş, herhangi bir somut adım atmamışlardır. <strong>Bu kararla birlikte ABD’de</strong> <strong>Komünist Parti neredeyse yok edilmiş ve Anayasanın Birinci Değişikliği ile güvence altına alınan ifade hürriyeti çok büyük bir darbe almıştır</strong>. Bu tahribatın temel sebebi ise her bir kişinin kendi kimliğine dayanarak siyasi görüşlerini ifade etme hakkına sahip olduğunun anlaşılmış olmasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dennis davasında, Hakim Frankfurter, “açık ve yakın tehlike” testinin, komünizmle ilgili olmayan gelecekteki davalar için bile tehlikeli sonuçlar doğurabileceği konusunda uyarıda bulunmuştur. Sonuç olarak, bu kişiler sadece kitap okumak ve tartışmaktan dolayı mahkûm edilmiştir; üstelik bu kitaplar bugün üniversitelerde okutulan ders kitaplarının da bir parçasıdır. Mahkemenin kararı, anayasal hakların korunmasını genişletmeyi başaramamış ve kişiler yalnızca siyasi görüşleri veya faaliyetleri nedeniyle mahkûm edilmişlerdir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bailey v. Richardson (1951)</strong> davasında, ABD Yüksek Mahkemesi’nin 4’e 4 berabere alınan kararıdır; ilk derece mahkemesinin kararı yürürlükte kalmıştır. Bunun anlamı ise devletin çalışanlarını siyasi inançları veya bağlantıları nedeniyle işten çıkarma yetkisini koruduğu anlamına gelmiştir. <strong>Bu karar ile McCarthy dönemine ait ekonomik yaptırımlar yasallaştırılmış</strong>,<strong> komünist olduğu iddia edilen kişilerin kara listeye alınması ve işlerini kaybetmeleri normalleştirilmiştir. Harvard ve Hollywood gibi kurumlar da bu tasfiye furyalarından nasibini almışlardır.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sacher II al. v. United States (1952)</strong> davasında, Yüksek Mahkeme komünist müvekkilleri savunan avukatların mahkeme usullerine uygun davranmadıklarını belirterek mahkûmiyetlerini onamıştır. Bu karar, avukatları siyasi açıdan popüler olmayan davaları üstlenmekten vazgeçirmiş ve McCarthy döneminde suçlanan kişilerin hukuki savunmasını daha da zorlaştırmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Parker v. Lester (1955)</strong> davasında, çok ilginç bir şekilde Dokuzuncu Temyiz Mahkemesi(Alaska, Arizona, California, Hawaii, Idaho, Montana, Nevada, Oregon, Washington, Guam bölgesi ve Mariana Adaları bölge temyiz davalarına bakan mahkeme) Parker'ın işine geri dönmesine karar vermiştir<strong>. </strong>Parker, komünist bağlantıları olduğu şüphesiyle işten çıkarılmış bir kişidir. Mahkeme, bir kişinin siyasi görüşünün değil, iş yeterliliğinin istihdam kararlarında belirleyici olması gerektiğine vurgu yapmıştır. <strong>Bu karar, McCarthy döneminde yaygın olan siyasi gerekçelerle işten çıkarmalara meydan okumuştur.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer önemli bir karar ise <strong>Yates v. U.S. (1957)</strong> davasında meydana gelmiştir. Yüksek Mahkeme, Smith Yasası’nın kapsamını daraltarak bir çok Komünist Parti üyesinin mahkûmiyetini bozmuştur. Belknap, bu karar ile Smith Yasasının anti-komünist davalardaki etkisinin sona erdiğini savunmaktadır, çünkü<strong> </strong>bu kararla artık “komplo” suçlamalarını kanıtlamak daha zor hale gelmiştir. Benzer şekilde, <strong>Noto v. U.S. (1961)</strong> davasında, Yüksek Mahkeme, yeterli delil bulunmadığı için<strong> </strong>bir mahkûmiyeti bozarak<strong> </strong>Smith Yasası’nı daha da zayıflatmıştır<strong>. En kesin karar ise Brandenburg v. Ohio (1969) davasında alınmıştır. ABD Yüksek Mahkemesinihayet fikirlerin savunulmasını ve radikal konuşmaları suç sayan tüm yasaları anayasaya aykırı bulmuştur</strong>.<strong> Bu karar, Anayasanın Birinci Değişikliğinin garanti altına aldığı ifade hürriyetini tamamen geri getirmiş</strong> <strong>ve McCarthy dönemi uygulamalarını hukuken tam anlamıyla sona erdirmiştir. </strong>Bu davalar, McCarthyci baskının kademeli olarak ortadan kalktığını ve başlangıçta siyasi zulme zemin hazırlayan hukuki sistemin, zamanla temel anayasal hakları yeniden inşa ettiğini göstermektedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FBI,</strong> <strong>McCarthy döneminin bürokratik merkezi</strong> <strong>konumunda olmuş ve FBI Direktörü</strong> <strong>J. Edgar Hoover, toplum içindeki komünizm tehdidini olduğundan fazla göstererek bu baskıyı daha da körüklemiştir</strong>. <strong>Bu bağlamda</strong> <strong>“Hooverizm”, siyasi baskıyı arttırmaya yönelik programları tasarlamak ve işletmek anlamına gelmekteydi</strong>.</span></span></em></span></p>

<h2><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zalimlerin Adalet Anlayışı</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Schrecker’e göre, bugüne kadar hiç kimse McCarthy döneminin Amerikan toplumunu ne denli derin etkilediğini ve bu köklerin ne kadar derine uzandığını tam anlamıyla ortaya çıkaramamıştır. McCarthy döneminde, neredeyse her devlet kurumu bu anti-komünist savaşta yer almıştır: Kongre duruşmaları, ceza kovuşturmaları, sadakat soruşturmaları, FBI incelemeleri ve Yüksek Mahkeme kararları, yalnızca bireysel komünistleri cezalandırmakla kalmamış, aynı zamanda halkın zihnine komünistlere ve onların destekçilerine karşı uygulanan yaptırımları onaylayan bir bakış açısı da getirmiştir. Dönemin etkileri dalga dalga yayılırken, toplumun en küçük detaylarında bile kendini göstermeye başlamıştır. Mesela, 1950’lerin ortalarında, Chicago Üniversitesi yüksek lisans öğrencileri, adlarının bir listeye yazılmasından korktukları için fizik laboratuvarına bir kola makinesi konulmasını talep eden bir dilekçeyi bile imzalamaktan çekinir hale gelmişlerdir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">FBI gibi kurumlar tarafından gerçekleştirilen yaygın ve yasa dışı faaliyetlerin boyutu, ancak 1970’lerde tam anlamıyla gün yüzüne çıkarılabilmiştir. FBI, McCarthy döneminin bürokratik merkezi konumunda olmuş ve FBI Direktörü J. Edgar Hoover, toplum içindeki komünizm tehdidini olduğundan fazla göstererek bu baskıyı daha da körüklemiştir. Bu bağlamda “Hooverizm”, siyasi baskıyı arttırmaya yönelik programları tasarlamak ve işletmek anlamına gelmekteydi. Profesör Schrecker’in sözleriyle, “Hooverizm, sadakat programlarını, ceza kovuşturmalarını ve gizli operasyonları şekillendirmiş ve Soğuk Savaş yıllarının ilk dönemlerinde komünizm meselesini Amerikan siyasetinin merkezine koymuştur. Onun sözü kanun gibi olmuştur.” Hoover, komünistlerin ırkçılığı ve antisemitizmi yaydığını ve tarihsel olarak azınlık gruplarını sömürdüğünü iddia etmekteydi.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1940’ların sonlarına gelindiğinde, J. Edgar Hoover dokunulmaz bir figür hâline gelmiştir; Amerikan halkı onun herkes hakkında dosyalar tuttuğuna inanmaktaydı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">McCarthy döneminde, devlet gücünün gizli ve yasadışı amaçlarla kötüye kullanılması, olağan bir alışkanlık hâline gelmiştir. Örneğin, birçok kişinin adı kara listeye alınmış ve ardından McCarthy’nin Komitesi (!) önüne çıkarılarak, neyle ve kim tarafından suçlandıklarını bilme fırsatı olmadan kendilerini savunmaları beklenmiştir. McCarthy, bu kişilerin Anayasa tarafından güvence altına alınan Beşinci Değişiklik hakkını kullanarak kendilerini karşı yapılan suçlamalarıreddettiklerinde, onları vatan haini olmakla suçlamıştır. Bu dönemde sadece Amerikan Komünist Partisi ile barışçıl bir şekilde ilişkisi olan kişiler bile suçlanmış. Öğretmenler, profesörler, sendika liderleri, memurlar, hatta ev hanımları bile yargılanmış, işlerini kaybetmiş veya kara listeye alınmıştır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nixon yönetimi, komünizm tehdidini abartarak gazetecileri ve politikacıları da bu suçlamalara dahil etmiştir. Bu süreçte, HUAC veya diğer benzeri komitelerden sadece bir mahkeme celbi almak bile birçok kişinin işten çıkarılması için yeterli olmuştur. Aynı şekilde, endüstride çalışan işçiler de sol eğilimli yerel sendikalara üye olmaları nedeniyle işten çıkarılarak kara listeye alınmıştır. Sonuç olarak, bir kişi siyasi görüşleri nedeniyle işten çıkarıldığında, bunun sistem tarafından açıkça gösterildiği ve bu damgayı yedikten sonra bir iş bulmak o kişi için artık neredeyse imkânsız hâle geldiği bir dönem yaşanmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O dönemde hem eyalet hem de federal hükümet çalışanları için var olan birçok sadakat güvenlik programı bulunmaktaydı. Ayrıca öğretmenler, avukatlar, sanatçılar ve çeşitli kamu ve özel sektör çalışanları<strong> </strong>için ayrı sadakat yeminleri de vardı. Federal hükümet, yerel komünizmi ortaya çıkarmak amacıyla tüm bu çalışanları taramaktan sorumluydu<strong>.</strong> Buna ek olarak, FBI, aynı amaç doğrultusunda postaları inceleyip telefonları dinliyordu<strong>. </strong>McCarthycilik, akademik entelektüalizmi ve yayınlarını bile etkileyerek statükonun zorunlu desteklenmesini, makalelerden bazı gerçeklerin kasıtlı olarak çıkarılmasına neden olmuştur,<strong> </strong>çünkü yetkililerin sert tepkisinden korkuluyordu. Aynı zamanda, yabancı kökenli bilim insanları, dönemin “egzotik yabancı ırklar” anlayışıyla zehirleyici bir etkiye sahip olabilecekleri yönündeki asılsız korkular nedeniyle sınır dışı edilmişlerdir<strong>.</strong></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>McCarthy’nin suçlamaları</strong> <strong>gazetelerin manşetlerinde kendine yer bulurken, mağdurlarının inkârları arka sayfalara atılmıştır</strong>. <strong>Hollywood’dan radyo ve televizyon endüstrilerine kadar her yerde kara listeler oluşturulmuştur</strong>. <strong>Çoğu kişi, McCarthyciliğin sinema ve televizyon içeriklerini doğrudan etkilediğini</strong> <strong>kabul etmekteydi.</strong> <strong>Anti-komünist kampanya, sinema endüstrisini sağcıların hizmetine sunarak, eğlence sektörü bile misilleme korkusuyla statükoya boyun eğmek zorunda kalmıştır</strong>.</span></span></em></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">9 Mart 1954’te, CBS televizyonu, Edward R. Murrow’un “See It Now” programını yayınladı ve bu programda Senatör McCarthy’nin yetkisini kötüye kullanmasıyla ilgili bilgiler sunuldu. Programda, McCarthy’nin masum insanlara yönelik çılgınca ve kanıtlanamaz suçlamalarına yer verildi ve medyanın gerçeği kontrol etmeksizin “Bay Dokunulmaz”ın söylediklerini tekrarlayan bir kuklaya dönüştüğü belirtildi. Bu yayın, Amerikan halkını adeta elektrik çarpmış gibi etkilemiş. Ancak, Murrow’un programından sadece birkaç hafta sonra, McCarthy, komünizmin ABD askerlerini etkilediğini iddia ederek halk üzerindeki baskısını sürdürmüş. Buna rağmen, Murrow’un programları McCarthy’nin düşüşünü hızlandırmıştır, çünkü Amerikan halkı artık McCarthy’e karşı sırtını dönmüştü. Aynı yılın sonbaharında yapılan seçimlerde, Demokrat Parti’nin zaferiyle sonuçlanmış ve McCarthy, komite başkanlığını kaybetmiştir. Ardından, 2 Aralık 1954’te, Senato, 67’ye karşı 22 oyla McCarthy’nin Senato’nun saygınlığını zedelediği gerekçesiyle kınamıştır. Bu son olayla birlikte, Kızıl Korku yıllarının paranoyasının sona erdiği düşünülüyordu; çünkü McCarthy artık etkisini kaybetmiştir ve üç yıl sonra ölerek siyasi olarak tamamen siyaset sahnesinden silinmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak, John W. Canghy, bu konuda fazla iyimser olmamamız gerektiği konusunda bizi uyarmakta ve “kral ölmüş olabilir, ancak krallığı hem bilinçli hem de bilinçdışı düzeyde kurumsallaşmış durumdadır” der. Schrecker, böyle olayların tekrar yaşanmayacağını savunur; ona göre, Soğuk Savaş sona ermiş ve komünistler artık siyasi bir güç olarak varlık göstermemektedir. Ancak, David Cole, Schrecker’in bu görüşüne katılmaz. Cole’a göre 11 Eylül 2001’in ardından Guantanamo Körfezi’ndeki süresiz gözaltılar gibi uygulamaların, komünizmin adı değişmiş bir versiyonu olarak varlığını sürdürdüğünü haklı olarak savunur.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><strong><em><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">McCarthycilik, Amerikan toplumundaki ırkçılığı da artırmıştır; çünkü bu dönem, kültürel veya bireysel düzeyde yabancı unsurlara yönelik şüpheci politikaların beslenmesine sebebiyet vermiştir.</span></span></em></strong></span></p>

<h2><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç Yerine...</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyanın dört bir yanında, kendi siyasi ve sosyal amaçları doğrultusunda sistemi kötüye kullanan yöneticilerin faaliyetleri, topluma şiddet, korku ve anarşi tehdidi getirir. Bu tür baskılar, aynı zamanda siyasi çeşitliliği de yok eder. <strong>Çoğunluk veya iktidar gibi gibi düşünmeyen ve hareket etmeyenleri baskılamak ve cezalandırmak için birçok yöntem mevcut olsa da, her bir ihlal, mağdurların perspektifinden şu soruyu gündeme getirir: “Hukuk nerede? Hukuk, neden temel hak ve hürriyetlerimi korumaya yetmiyor?</strong> John Locke’ın da dediği gibi, “[H]ukukun bittiği yerde, tiranlık başlar.” Hukuk ancak kırıldığında ve istikrarsızlaştırıldığında, ihlali gerçekleştirenler kendi hedeflerine başarıyla ulaşabilirler. Zaman, mekân ve isimler değişebilir, ancak yöntemler ve çılgınlık, tarih boyunca hep aynı kalır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herkes tarafından kabul edilen bir realite: Soğuk Savaş Dönemi, Amerika’daki sivil özgürlükler açısından utanç verici bir dönemdir. Türkiye’de ise, her bir askerî darbe ekonomik refahın ardından gelen siyasi yıkımı beraberinde getirmiştir. Ancak, Amerikan demokrasisinin güçlü ve istikrarlı yapısı göz önüne alındığında, McCarthycilik anlayışının genel anlamda İkinci Trump dönemine kadar mağlup edildiği söylenebilir. Buna rağmen, Smith Yasası Komünist Parti’yi yok etmiştir, fakat federal soruşturma ve kovuşturma kurumlarının büyümesine yol açmış ve bu artık geri alınamaz bir değişiklik olarak sistemde kalıcı olmuştur.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">McCarthycilik, Stalin’in Rusya’sı veya Hitler’in Almanya’sı ile kıyaslandığında, yalnızca iki kişi—Julius ve Ethel Rosenberg—idam edilmiştir, sadece birkaç yüz kişi hapse atılmış veya sınır dışı edilmiş ve sadece on ila on iki bin kişi işini kaybetmiştir. Ancak, nihai sonuç olarak Amerikan toplumunda komünizmin tamamen ortadan kalkmış olmasıdır. Schrecker, komünizmin yok edilmesini Amerikalılar için talihsiz bir kayıp olarak görür; çünkü komünizm, Amerikan Rüyası’na anlamlı ve uygulanabilir bir alternatif sunmaktaydı. McCarthycilik, Amerikan yaşamından işçi hareketlerini de tamamen silmiştir. Bu dönem ve takip eden yıllar, siyasi baskı nedeniyle birçok işçi hareketinin yok olmasına sahne olmuştur. Ayrıca, McCarthycilik, Amerikan toplumundaki ırkçılığı da artırmıştır; çünkü bu dönem, kültürel veya bireysel düzeyde yabancı unsurlara yönelik şüpheci politikaların beslenmesine sebebiyet vermiştir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak, McCarthycilik, 1940’ların sonları ve 1950’lerin başlarında komünist avına çıkılan umutsuz bir dönemin adıdır. Amerikan tarihindeki en korkunç siyasi baskı olarak bilinmeye de devam etmektedir. Liberaller bile güvenlik adına anti-komünist harekete destek vermiştir, bu da sözde özgür ve liberal bir demokratik devlette bile siyasi baskının nasıl işleyebileceğini kanıtlar niteliktedir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak, güçlerini korumak amacıyla ulusal güvenlik bahanesiyle var olan ya da olmayan tehditleri abartan devletlerin bu tür gösterilerine tarihi döngü içerisinde defalarca tanık olmaktayız. Bu tür risk abartmalarının temel hak ve hürriyetleri büyük ölçüde yok ettiği ve onarılmasının yıllar sürdüğü de göz ardı edilmemelidir. <strong>Bir kez daha ifade etmiş olalım: Tüm hürriyetlerin atası, banisi, efendisi ifade hürriyeti olsa gerek. Onun hakkıyla olmadığı yerde gerçek anlamda ne ahlaktan ne hukuktan ne de adaletten bahs edebiliriz.</strong> <strong>Unutulmamalıdır ki,</strong> <strong>McCarthy gibi insanlar farklı zamanlarda ve yerlerde her zaman vardır ve var olacaklardır</strong>. <strong>Onlar sadece doğru anı beklerler</strong>.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 13 Mar 2025 06:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/yeni-dunyanin-mccarthyleri-1741814686.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Anayasa Mahkemesi’nin 50 gün arayla verdiği iki farklı karar ne anlama gelmektedir?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/anayasa-mahkemesinin-50-gun-arayla-verdigi-iki-farkli-karar-ne-anlama-gelmektedir-10621</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/anayasa-mahkemesinin-50-gun-arayla-verdigi-iki-farkli-karar-ne-anlama-gelmektedir-10621</guid>
                <description><![CDATA[Aradan geçen 9 yıla ve Yalçınkaya kararının üzerinden geçen 18 aya rağmen AYM henüz hukuken olması gereken bir karar verememiştir. Verdiği ihlal kararlarının hiçbiri ortada dağ gibi duran soruna çözüm üretmemiş, bilakis AİHM’in sistemik dediği sorunu büyütmüştür.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aradan geçen 9 yıla ve Yalçınkaya kararının üzerinden geçen 18 aya rağmen AYM henüz hukuken olması gereken bir karar verememiştir. Verdiği ihlal kararlarının hiçbiri ortada dağ gibi duran soruna çözüm üretmemiş, bilakis AİHM’in sistemik dediği sorunu büyütmüştür. Verdiği ihlal kararlarını suçun unsurlarının yokluğu nedeniyle değil, gerekçe eksikliğinden vermiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güncel yargılamalar konusunda en önemli gelişmelerden biri hiç şüphesiz Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) son zamanlarda Anayasa’nın 38. maddesinde düzenlenen “suçta ve cezada kanunilik” ilkesinin ihlali iddiasıyla yapılan başvurularla ilgili verdiği kararlardır. Bu yazı da özellikle AYM’nin birbirine çok benzeyen iki başvuruda 50 gün arayla verdiği farklı kararlar başta olmak üzere, son dönemde verdiği kararlara ilişkin değerlendirmelere yer verilmiştir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>AYM’nin Son Dönemde Verdiği Kararların Niteliği</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bahse konu kararların ortak özelliği, AYM’nin Yalçınkaya kararının üzerinden 18 ay sonra verilmiş olmaları ve hiçbirinde “en güçlü” ve hatta “kutsal delil” kabul edilen Bylock kullanım iddiasının bulunmamasıdır. Bunun nedeninin, AYM’nin Yalçınkaya kararını görmezden gelmekteki ısrarı ve Hükümetin ancak destekleyici delil olabileceğini belirttiği; Bank Asya, dernek/sendika üyeliği, gazete aboneliği, gösteriye katılma ve SGK’lı olarak bir kurumda çalışma gibi hususlar nedeniyle verilen cezalarda bile ihlal bulmayan AYM’nin, kendince bir çerçeve çizerek özellikle “tespit ve değerlendirme tutanağı” olan Bylock dosyalarında vermeyi planladığı kabul edilmezlik kararları için bir alt yapı oluşturma isteği olduğu düşünülmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birbirine Çok Benzeyen İki Dosyada Verilen İki Farklı Karar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bahse konu kararlar, Şenol Tataroğlu<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> ve Yahya Turgut<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> başvurularına ilişkindir. Her iki karara konu olaylar aynı olmasına rağmen, AYM Şenol Tataroğlu başvurusunda suçta ve cezada yasallık ilkesinin ihlaline, Yahya Turgut başvurusunun da reddine karar vermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şenol Tataroğlu Başvurusu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM’nin başvurucu hakkında örgüt üyeliği suçundan verilen mahkûmiyet hükmü nedeniyle suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlaline karar verdiği bu dosyada başvurucunun cezalandırılmasına gerekçe yapılan hususlar şunlardır;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Çeşitli kurumlarda tayine tabi çalışan olarak ve yönetici düzeyinde görevler alması ve bu görevlerine ilişkin 13.06.2016 tarihine kadar SGK kaydı tespit edilmesi,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* 2014 başı ve sonrasına ilişkin dönemde Bank Asya’da yeni hesap açtırdığına ve hasabındaki meblağları arttırdığına ilişkin bilirkişi raporu bulunması,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Zaman Gazetesine yeni abonelik kazandırmaya çalışması,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Dernek üyeliği, </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Malatya Adliyesi önünde yapılan protesto gösterisine katılması ve</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Çalıştığı kurumlarda toplantılar yapılması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM; ilk derece mahkemesinin, başvurucunun mahkumiyetine esas aldığı fiillerin suç oluşturan ya da örgütsel faaliyetler bağlamında gerçekleştirilen fiiller olduğunu, bu fiilleri işlediği sırada başvurucunun söz konusu yapının&nbsp;“<em>bir terör örgütü niteliğinden haberdar olduğunun</em>&nbsp;<em>kabul edilmesi gerektiğini”&nbsp;</em>ilgili ve yeterli gerekçelerle ortaya koyamadığını ve başvurucunun terör örgütü üyeliği suçundan mahkûmiyetinde delil olarak kullanılan fiillerinin kendisini cezai yönden sorumluluk altına sokacağını makul olarak öngördüğü gösterilemediğini belirtererek suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlaline karar vermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yahya Turgut Başvurusu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şenol Tataroğlu başvurusunda ihlal bulan AYM, neredeyse aynı gerekçelerle verilen mahkumiyet kararına ilişkin Yahya Turgut başvurusunda ihlal bulmamıştır. Yahya Turgut başvurusunda mahkumiyete gerekçe yapılan hususlar şunlardır;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Sendika üyeliği, </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Başvurucunun "<em>örgüt içi tayine tabi</em>" olarak örgüte ait okulda yönetici olarak çalışması,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Bu görevi sırasında 2014 yılından itibaren örgüt adına kurban parası ve himmet adı altında para toplanmasını sağlaması, </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Okulda öğrencilere Fetullah Gülen'i öven konuşmalar yapması, </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Okuldaki öğretmenlerin Elâzığ Adalet Sarayı önünde gerçekleşen protesto eylemine katılmalarını organize edip bu eyleme katılması,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Ele geçirilen dijital materyallerde bazı sosyal medya hesaplarını takip ettiğinin anlaşılması ve</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Bank Asya’da hesabının bulunması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk derece mahkemesi gerekçeli kararında, başvurucunun söz konusu eylemleri&nbsp;<em>"örgüt içi tayine tabi"</em>&nbsp;olarak yerine getirdiği ifade etmiş ve başvurucunun bu eylemleriyle nihai amacı bilmediğinden söz edilemeyeceği ve gönüllü olarak hiyerarşiye dâhil olmayı tercih ettiğini tespit etmiştir. AYM’de bu tespitte bir sorun görmemiştir.<span style="background-color:white"><span style="color:#010000"> AYM’ye göre ilk derece mahkemesi</span></span>, nihai amacının (darbe teşebbüsü) herkesçe bilinir hâle geldiği olaylardan sonra dahi başvurucunun hiyerarşi içerisinde gerçekleştirdiği faaliyetlerin varlığını ortaya koyarak&nbsp;<em>nihai amacını bildiği&nbsp;</em>sonucuna varmıştır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Birileri için cezalandırma gerekçesi yapılan hususlar, başkaları için cezasızlık sebebidir. Fakat, sadece bu husus bile tek başına kararların belirleyici unsuru olan milat tarihinin nasıl öngörülmez, kapsamın belirsiz ve dolayısıyla suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlali sebebidir.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İhlal Kararlarındaki Püf Noktası; Milat Tarihi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her iki karardaki tek fark, ihlal bulunmayan Yahya Turgut kararında ilk derece mahkemesinin, kararında gerekçelendirmediği ve neye dayanarak tespit ettiği belli olmayan <em>“örgüt içi tayine tabi”</em> olarak kendisine isnat edilen eylemleri gerçekleştirdiği ve bu nedenle de nihai amaç kabul edilen darbe teşebbüsünü bildiği varsayımıdır. Gerekçeye bakıldığında, başvurucunun manevi unsuru bildiğine ilişkin bir bilgi, belge ya da tanık ifadesi yoktur. Ancak, ne olduğu ve hangi olayın başlangıç kabul edildiği belli olmayan <em>“görünür olma”</em> ve diğer bir ifadeyle <em>“milat”</em> tarihinden sonra başvurucuya yönelik eylem isnatları vardır. Fakat bu isnatların hiçbiri kanunda suç olarak düzenlenmediği gibi terörün olmazsa olmazı cebir-şiddetle hiçbir alakası olmayan ve tamamı yasal ve rutin olan faaliyetlerdir. Bu faaliyetler, mahkemelerin öngörülmez, kapsam belli olmayan ve varsayıma dayalı değerlendirmeleriyle cezalandırmaya gerekçe yapılmıştır. Oysa ki, ceza yargılamasında ihtimal ile değil kesin yargı ile karar verilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>AİHM’in Milat-Görünür Olma Tarihiyle İlgili Değerlendirmesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milat ya da görünür olma tarihi olarak ifade edilen, tam olarak hangi olaydan bahsedildiği belli olmayan hususlarla ilgili Yalçınkaya başvurusunda Hükümet, 2013 yılı sonundan itibaren yaşanan gelişmeleri göz önünde bulundurarak ve ByLock’un 2014 yılı başlarında piyasaya sunulduğunu dikkate alarak, başvurucunun da dâhil olmak üzere ByLock kullanıcılarının yasadışı amaç kabul edilen hususlarının farkında olacak konumda olduklarını ve kendilerine isnat edilen eylemler sırasında bir terör örgütünün varlığını makul şekilde öngörülebileceklerini iddia etmiştir (§&nbsp;229; §261). </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak AİHM,&nbsp;Milli Güvenlik Kurulunun veya diğer kamu makamlarının söz konusu yapının terör niteliğine ilişkin değerlendirmelerinin yasal bir güce sahip olmadığını belirterek (§&nbsp;251); başvurucunun, Hükümetin iddiası gibi “FETÖ/PDY’nin” cebir ve şiddet kullanarak teröre hizmet eden amaçlar doğrultusunda hareket ettiğini bildiği veya kendini bu yapının iradesine teslim ettiği, amaçlarının gerçekleştirilmesine ilişkin özel bir niyetinin olduğu ve hiyerarşi dahilinde faaliyetlerine katıldığı veya mevcudiyetine veya güçlenmesine somut olarak maddi veya manevi katkıda bulunduğuyla ilgili (§&nbsp;263) yerel mahkemelerin yorumunun bir varsayıma dayalı olduğunu ve bu şekilde, silahlı bir terör örgütüne üyelik koşulları (gerekli kasıt koşulu da dahil olmak üzere) karşılanmadan Bylock kullanıcısına etkin bir ceza sorumluluğu yüklendiğini belirtmiştir. AİHM’e göre, bu durum söz konusu suçun devamlılık, çeşitlilik ve yoğunluğa dayalı organik bir bağın varlığının kanıtlanması ve spesifik bir manevi unsurun var olmasını gerektiren özüne aykırıdır (§ 264).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her ne kadar AİHM bu iddiaya rağmen Yalçınkaya kararında ihlal verse de; AYM, Yalçınkaya kararını görmezden gelmekte ve özellikle kabul edilmezlik kararı verdiği dosyalarda milat ya da görünür olma tarihlerine vurgu yapmaktadır. Ancak ilginç olan, AYM’nin hangi tarihi baz aldığının belli olmaması ve bu hususa kararlarında yer vermemesidir. Dolayısıyla, her mahkeme kendince belirleyeceği bir milat tarihine göre karar verebilecek, böyle bir gerekçeyle verilen mahkumiyetla ilgili de AYM bir sorun görmeyecektir. AYM’nin milat konusunda net bir tarih belirtmemesinin nedeni, belirleyeceği tarih nedeniyle yasal ve rutin eylemleri nedeniyle cezalandırılan kişlerle aynı eylemlerde bulunan, başta kendileri olmak üzere, başka kişilerin sıkıntı yaşamasının önüne geçme isteğidir. Yani, birileri için cezalandırma gerekçesi yapılan hususlar, başkaları için cezasızlık sebebidir. Fakat, sadece bu husus bile tek başına kararların belirleyici unsuru olan milat tarihinin nasıl öngörülmez, kapsamın belirsiz ve dolayısıyla suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlali sebebidir.&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Unsur” Değil, “Kriter” Değerlendirmesi Yapılmaktadır</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güncel yargılamalarla ilgili en büyük sorun, suçun unsurlarının ve özellikle manevi unsurun, yani nihai amaç kabul edilen darbe teşebbüsünü ilgililerin bilip bilmediklerinin hiç araştırılmaması, tamamı yasal ve rutin faaliyet olan ve ancak isnat edilen suçun delili olabilecek “kriter”lerin suçun unsurları yerine ikame edilerek otomatik cezalandırma gerekçesi yapılmasıdır. AİHM Büyük Daire, Yalçınkaya kararında tam da bu nedenle 7. maddeden ihlal vermiştir. Yani, bu yargılamaların hiç birinde kişlerin bir silahlı örgüte üye olup olmadıkları değil, bir cemaate mensubiyeti araştırılmakta ve bunu gösteren hususların tespiti halinde otomatik olarak ceza verilmektedir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yerel mahkemeler yeniden yapılacak yargılamalarda yine varsayımlara dayalı yorumlarla başvurucuların nihai amacı bildiklerini ve kendilerine isnat edilen eylemlere 2014 sonrasında da devam ettiklerini belirterek tekrar ceza vermeleri durumunda AYM bunda bir sorun görmeyecektir.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İhlal Kararının Neticesi Otomatik Beraat Değildir </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM, ilk derece mahkemelerinin başvurucuların terör örgütüne üye olma bilinciyle hareket ettiklerini<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a> ya da bu fiilleri işlediği sırada başvurucunun söz konusu yapının&nbsp;<em>bir terör örgütü niteliğinden haberdar olduğunun</em>&nbsp;<em>kabul edilmesi gerektiğinin&nbsp;</em>ilgili ve yeterli gerekçelerle ortaya koyamadıklarını belirtmiştir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a> Ancak bu tespit, suçun unsurlarının varlığına ve ispatına yönelik hususların varlığı üzerinden değil, başvuruculara isnat edilen eylemlerin tarihi itibariyle yapılmıştır. Başka bir ifadeyle, AYM 2014 öncesi aynı eylemler nedeniyle verilen mahkumiyetlerle igili ihlal bulurken, 2014 sonrası verlen mahkumiyetlerde bir sorun görmemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin, Şenol Tataroğlu, tıpkı Yahya Turgut gibi bir kurumda yönetici olarak çalışmıştır. Ancak, ilk derece mahkemesinin Tataroğlu’nun faaliyetlerini “örgüt içi tayine” tabi olarak yaptığı yönünde bir tespitte bulunmaması ya da “görünür olma” tarihinden sonra eyleminin olmaması veya mahkemenin bu hususu açıkça karara yazamaması nedeniyle AYM ihlal kararı vermiştir. Yahya Turgut başvurusuna konu olayda ise ilk derece mahkemesi hiçbir somut delil göstermeden salt bir varsayımla ve aynı nitelikteki eylemlere dayanarak başvurucunun nihai amacı bildiği yönündeki gereçesini yeterli görmüş ve kabul edilmezlik kararı vermiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle, AYM’nin verdiği ihlal kararları başvurucuların otomatik olarak beraat edecekleri anlamına gelmemektedir. Çünkü, AYM’nin verdiği ihlal kararları suçun unsurlarının ve özellikle manevi unsurun nasıl gerçekleştiğinin ortaya konulmaması ve buna ilişkin hususlara yer verilememesi nedeniyle değil, bir nevi gerekçe eksikliğinden verilmiştir. Yani, yerel mahkemeler yeniden yapılacak yargılamalarda yine varsayımlara dayalı yorumlarla başvurucuların nihai amacı bildiklerini ve kendilerine isnat edilen eylemlere 2014 sonrasında da devam ettiklerini belirterek tekrar ceza vermeleri durumunda AYM bunda bir sorun görmeyecektir. Daha somut olarak, ilk derece mahkemesinin Şenol Tataroğlu’nun, Yahya Turgut gibi kendisine isnat edilen eylemlerde kurum yöneticisi ve “örgüt içi tayine” tabi olarak bulunduğunu yazması veya 13/6/2016 tarihine kadar bu faaliyetlerini SGK’ya kayıtlı olarak yaptığını, dolayısıyla “görünür olma” tarihinden sonra da bu faaliyetlerine devam ettiğini belirterek mahkumiyet kararı vermesi halinde AYM bunda bir sorun görmeyecek ve yapılacak ikinci başvuruyu kabul edilmez bulacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aradan geçen 9 yıla ve Yalçınkaya kararının üzerinden geçen 18 aya rağmen AYM henüz hukuken olması gereken bir karar verememiştir. Verdiği ihlal kararlarının hiçbiri ortada dağ gibi duran soruna çözüm üretmemiş, bilakis AİHM’in sistemik dediği sorunu büyütmüştür. Verdiği ihlal kararlarını suçun unsurlarının yokluğu nedeniyle değil, gerekçe eksikliğinden vermiştir. Yine, ihlal verdiği başvuruların hiçbirinde gazete aboneliğinin fikir özgürlüğü, okul kaydının eğitim hakkı, bir kurumda çalışmanın çalışma hakkı, parasını istediği gibi kullanması veya istediği bankaya yatırması mülkiyet ve girişim hakkı kapsamında, yani bu eylemlerin anayasal ve yasal hakların kullanımı olduğuna değinmemiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kabul edilmezlik kararlarına gerekçe yaptığı özellikle milat tarihine ilişkin hususların tamamı Hükümetin Yalçınkaya başvurusunda ileri sürdüğü, ancak itibar görmeyen argümanlarıdır. Buna rağmen ve sanki Yalçınkaya kararı hiç verilmemiş gibi AYM kendi bildiğini okumaya devam etmektedir. AYM’nin bu tutumu nedeniyle, kendi önünde şimdilik 100 binden, AİHM önünde de 20 binden fazla dosyanın birikmesine neden olmuştur.</span></span></p>

<div><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">----</span></span>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Bahse konu kararlar; Hasan Sarıca, Yahya Turgut, Ramazan Fener, Burhan Bozbaş ve Şenol Tataroğlu başvurularına ilişkindir.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2019/5316</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/43694</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> AYM’nin Burhan Bozbaş kararı § 65; Hasan Sarıcı kararı § 50.&nbsp; </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> AYM’nin Şenol Tataroğlu kararı § 47.</span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 12 Mar 2025 06:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/03/anayasa-mahkemesinin-50-gun-arayla-verdigi-iki-farkli-karar-ne-anlama-gelmektedir-1741760197.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ceza kanunu yapmak için sinema kültürü sahibi olmak gerekiyormuş</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ceza-kanunu-yapmak-icin-sinema-kulturu-sahibi-olmak-gerekiyormus-10503</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ceza-kanunu-yapmak-icin-sinema-kulturu-sahibi-olmak-gerekiyormus-10503</guid>
                <description><![CDATA[Hukukumuzun geldiği üzücü noktada artık suç ve ayıp kavramları birbirlerine karıştırılmaktadır ama bu karıştırma keyfiyeti bir karışıklıktan ziyade iradi bir tercih haline gelmiştir. Türk aile yapısı ne demektir, bilen var mıdır?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Halkı yanıltıcı bilgiyi yayma” sözünü işittiğimde aklıma hep ünlü Japon yönetmen Akira Kurosawa’nın “Rashomon”(1950) filmi geliyor, TCK’nın 217. Maddesini yazanların, “Halkı yanıltıcı bilgiyi yayma” suçundan dava açan savcıların, ceza veren hakimlerin Kurosawa’nın Rashomon filmini izlemelerini hararetle öneriyorum.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda hukukun rafa kaldırılışına, siyasal baskının çok artışına paralel olarak bağımsızlık, tarafsızlık ve nitelikli olma özelliklerini yaklaşık tamamen yitirmiş yargının kararlarında bendenizin ne anlama geldiğini anlamakta çok zorlandığım, hatta anlamakta zorlanmak ne kelime, hiç anlamadığım iki kavrama çok ama çok sık rastlamaya başladık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kavramların birincisi <strong><em>“halkı yanıltıcı, gerçeğe aykırı bilgiyi yayma kavramı”(TCK Madde 217/A,</em></strong> ikincisi ise <strong><em>“</em></strong><strong><em>Toplumun millî ve manevî değerleri, genel ahlak ve Türk aile yapısı”(RTÜK Kanunu, Madde 8)</em></strong> kavramı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazının sonunda da ilgili Kanun maddelerini “kes-yapıştır” yöntemiyle aktarıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birincisinden yani “gerçeğe aykırı bilgiyi yayma” kavramından başlayalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Halkı yanıltıcı bilgiyi yayma” sözünü işittiğimde aklıma hep ünlü Japon yönetmen Akira Kurosawa’nın “Rashomon”(1950) filmi geliyor, TCK’nın 217. Maddesini yazanların, “Halkı yanıltıcı bilgiyi yayma” suçundan dava açan savcıların, ceza veren hakimlerin Kurosawa’nın Rashomon filmini izlemelerini hararetle öneriyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhtemelen, hukuk fakültelerinde ceza hukuku derslerinde hocaların bu filmden öğrencilerine bahsetmesinde, hatta göstermesinde de büyük fayda var. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rashomon batı sinemalarında da işlenmiş bir konudur, eni iyi bilineninde de baş rolde Paul Newman oynar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Film Akutagawa isimli bir yazarın hikayesinden (1915) sinemaya adapte edilmiştir</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Film 12. Yüzyıl Japonya’sında geçer; yanında eşi ile beraber ormandan geçen bir samuray bir haydutun saldırısına uğrar, haydut samurayı öldürür, karısına da tecavüz eder.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Haydut yakalanır, duruşmaya çıkarılır ama duruşmada haydudun ifadesi ile samurayın eşinin ifadeleri birbirini tutmaz, bir medyum vasıtasıyla samurayın ruhu ile ilişkiye geçilir, samurayın ifadesi ikisi ile de çelişir, olay yerinden geçen bir oduncunun ifadesi de herkesin ifadesinden çok farklıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olay mahallinden geçen başka biri, bir rahibin de ifadesi tamamen farklıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ortada hepsi inandırıcı aynı suçun farklı anlatımları mevcuttur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçu ile birilerine dava açıldığında aklıma hep bu hikaye geliyor, keşke bizim yasa koyucular (TCK 217/A), savcılar, hakimler “yanıltıcı bilgi” kavramını kullanarak “doğruyu, tek doğruyu” temellük ettikleri anlamsızlığını sergilemeseler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında hukuk fakültelerinde düzeyli bir hukuk felsefesi dersi alabilseler Descartes’dan (17. Yüzyıl) günümüze şüphe kavramını içselleştirebilirler idi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2022 senesinde bir Fransız fizikçi, Prof. Alain Aspect, Nobel fizik ödülünü aldı; geçenlerde bir gazeteye verdiği demeçte şöyle diyordu: “Seneler senelerdir Einstein’ın hata yaptığını biliyordum ama bunu söylemek bizim camiada kolay olmadı ama bu yöndeki çalışmalarıma Nobel verildiği için artık daha rahatım”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Einstein’ın söylediklerinin önemli bir bölümü yanlıştı” diyen bir fizik profesörü Nobel alıyor ama bizim yasa koyucular, savcılar, hakimler hala “halkı yanıltıcı bilgi” incisini kullanarak insanlara ceza vermekten geri durmuyorlar, özgüvenlerine hayranım, hayranım ama yaptıkları hukuk epistemolojisine, hukuk bilim felsefesine göre de tamamen yanlış. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yanlış ama birileri öyle istiyorsa onlar için istikamet belli, yanlışta ısrar.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hukukumuzun geldiği üzücü noktada artık suç ve ayıp kavramları birbirlerine karıştırılmaktadır ama bu karıştırma keyfiyeti bir karışıklıktan ziyade iradi bir tercih haline gelmiştir. Türk aile yapısı ne demektir, bilen var mıdır?</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başka bir konu da RTÜK kanununda karşımıza çıkan <strong><em>“</em></strong><strong><em>Toplumun millî ve manevî değerleri, genel ahlak ve Türk aile yapısı” (RTÜK Kanunu, Madde 8) </em></strong>ifadesi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumun milli, manevi değerleri ne demektir, bir hukuk metninde bunun somut, evrensel hukuk ilkeleri ile uyumlu tadadi bir tanımı var mıdır?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Genel ahlak ne demektir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukukumuzun geldiği üzücü noktada artık suç ve ayıp kavramları birbirlerine karıştırılmaktadır ama bu karıştırma keyfiyeti bir karışıklıktan ziyade iradi bir tercih haline gelmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türk aile yapısı ne demektir, bilen var mıdır?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birilerinin kafasındaki bir yapı topluma empoze edilmektedir, hukuki bir karşılığı yoktur, burada da ayıp ve suç kavramları kasten evet kasten iç içe geçirilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve işin en tuhaf yanı da RTÜK bu hukuki karşılığı olmayan kavramlar üzerinden kanallara ceza verebilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk evrensel ilkeler üzerinde çalışacak bir kurumdur, birileri kendi ahlak anlayışlarını toplumsal ahlak budur diye dayatamaz, mutlak bilgiyi temellük ettiğini iddia edemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu yaparlarsa birileri de şunları sorar: “15 yaşında kız çocuğunu evlendirmek midir milli ahlak ya da bizim aile yapısı; çocuk tecavüzlerinde “bir kereden bir şey olmaz” demek midir toplumun manevi değeri; kamu ihalelerinin çok büyük bölümünü artık 21-b ile vermek midir genel ahlak; on sene içinde tüm söylediklerinin 180 derece tersini söylemek ve yapmak mıdır manevi değer?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">***</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MADDE 217/A</strong>&nbsp;- (1) Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>RTÜK 6112 Sayılı Kanun </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yayın hizmeti ilkeleri </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>MADDE 8 – </strong>(1) Medya hizmet sağlayıcılar, yayın hizmetlerini kamusal sorumluluk anlayışıyla bu fıkrada yer alan ilkelere uygun olarak sunarlar. Yayın hizmetleri; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">…………</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">f) Toplumun millî ve manevî değerlerine, genel ahlaka ve ailenin korunması ilkesine aykırı olamaz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">………….</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 24 Feb 2025 06:33:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/02/ceza-kanunu-yapmak-icin-sinema-kulturu-sahibi-olmak-gerekiyormus-1740382134.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hukuksuzluk hüküm sürüyor*</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hukuksuzluk-hukum-suruyor-10476</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hukuksuzluk-hukum-suruyor-10476</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuksuzluk hüküm sürüyor. Hukuksuzluğa işaret edenler, ifade özgürlüğünü kullananlar, bizatihi kendisi hukuk garabeti olan mekanizmalarla gözaltına alınıyor. </span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugüne kadar yazdığım hiçbir yazıyı okumamış olsanız, bu yazdığımı okumanızı ve elden ele iletmenizi dilerim, rica ederim. Türkiye'de ve dünyanın farklı yerlerinde hukuk uygulaması konusunda yaklaşık 30 yıllık tecrübesi olan bir hukukçu, bir uluslararası avukat ve 20 senedir hukuk hocalığı yapan bir profesör olarak, bu X hesabımdan yaklaşık 270.000 takipçiyle 10 seneyi aşkın zamandır sohbet ediyorum, düşüncelerimi paylaşıyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gayet ağır memleket meselelerini de, kompleks hukuki analizleri de, gayet hafif şakaları ve gündelik konuları da burada tartışıyoruz, paylaşıyoruz. Bazı günler diğerlerinden çok daha karanlık, üzücü ve alarm verici oluyor. Ama ben doğru bildiğimi daima lafımı eğip bükmeden size getiriyorum, tartışıyoruz. Zira aksi halde ben ben değilim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün size üzerinde konuşmak istediğim bir fotoğrafı getirdim. TÜSİAD'ın iki lideri iki vatansever iyi insanın, iki arkadaşımın, 13 Şubat tarihindeki Genel Kurul'da memleket meseleleri üzerinde kamuya açıkladıkları kaygılar sebebiyle polis nezaretinde ifadeye götürülürkenki fotoğrafları.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu fotoğrafı size getirmeden evvel, bu fotoğrafın onlar açısından rencide edici bir yönü olup olmadığını iyi düşündüm. Arkadaşlarımın hakkına giriyor olmayayım diye. Bunu düşünürken ikna oldum ki, gelinen adaletsizlik, hukuksuzluk ve ifade özgürlüğünün özüne tecavüz noktasında, kolunda polisle ifadeye gidiyor olma fotoğrafı artık kimi hallerde bir onur nişanesine dönüşmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"Adam sen de demedim", "memleketimin konularını dert ettim ve sen memleketi bize bırak diyenlere pabuç bırakmadım" diyen herkesin, ülkemiz tam da bu insanların gayretleri ile daha aydınlık, şeffaf ve hukukun üstün olduğu günlere kavuşana kadar, böyle fotoğrafları ve daha kötüleri olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O insanları doğru anmayı ve onore etmeyi bilenler, nezdinde itibar aranmaya değer insanlardır. Bu fotoğrafa o insanların gözleri baktığında, beyinleri gönül gözüyle görür. Selam olsun, helal olsun, demeyi bilirler. Bu gayretteki insanlara aptal gözüyle bakanlar, Silivri soğuktur şakalarıyla tabanları yağlayanlar, güce yaranıp eklemlenmek ve hoş görünmek için o insanlara kabahat bulanlar, bu fotoğraftan utanç duymayı bilmeyenler, aksine bu fotoğraftan lezzet alanlar, zaten itibar kelimesinin anlamını bile bilemezler. Onları insan yerine koyma mücadelesiyle zaman kaybetmeye değmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">15 senedir TÜSİAD </span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">üyesiyim. 21 Ocak 2010 tarihinde, TÜSİAD Genel Kurulu'nda Ümit Boyner&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yönetim Kurulu Başkanı seçilince, onun davetiyle, TÜSİAD üyesi oldum. 15 yıldır devam eden üyeliğimde, TÜSİAD Yönetim Kurulu'nda yer aldım, Yolsuzlukla Mücadele Görev Gücü Başkanı olarak ve Rekabet Hukuku Çalışma Grubu Başkanı olarak senelerce emek verdim. Bu TÜSİAD Genel Kurulu'nda söylenenlerle ilgili hukuki analiz yapmak dahi abes.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye'nin eskisi yenisi yok. Anlamlı olan ayırım o değil. Iyi insan ve kötü insan var. Hukuku üstün tutan insan ve hukuku kendi amacına uyduran insan var. Bir tek vatanımız ve onun bir tek yolculuğu var. O yolculukta git gide sindirilen bir toplum var. Ses çıkartan her kişi başına sayısı çarpanlı bir biçimde artarak büyüyen kaygılı sevenleri var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sayın Recep Tayyip Erdoğan "siyaset yapmaya çok hevesliyseniz ya parti kurarsınız, ya da ağzınızdan çıkacak iki çift söze bakan muhalefet partilerinden birini seçersiniz" demiş. "Bu ülkede siyasetçiler içeri atılmıyor mu ki?" diye sormayanlar, "bir ülkenin gerçek sahipleri siyasetçiler mi toplum mu?" diye sormayanlar var. Politik ifade özgürlüğü çekirdeğinin dahi bugün Türkiye'de mevcut olmadığı fevkalade açıkken, hala "aslında sorun yok" rolü kesen korkaklar var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuyu dolandırmanın alemi yok: Hukuksuzluk hüküm sürüyor. Hukuksuzluğa işaret edenler, ifade özgürlüğünü kullananlar, bizatihi kendisi hukuk garabeti olan mekanizmalarla gözaltına alınıyor. "Halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak için gerçek dışı beyan verme" kavramının ta kendisi&nbsp;halk arasında endişe, korku ve panik yaratıyor. Bu fotoğraf da bunun enstrümanlarından biridir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Bu yazı Gürkaynak'ın sosyal medya paylaşımından kendisinin izni ile yayınlanıyor</span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 21 Feb 2025 09:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/02/hukuksuzluk-hukum-suruyor-1740118185.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni anayasa için yol haritası: Suriye’de anayasal(ı) sistemin inşası</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-anayasa-icin-yol-haritasi-suriyede-anayasali-sistemin-insasi-10443</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-anayasa-icin-yol-haritasi-suriyede-anayasali-sistemin-insasi-10443</guid>
                <description><![CDATA[Görüldüğü üzere, Fransızların Suriye de yaptığı gibi halkın gönlüne girmeden halka rağmen işgaller ve devrimlerle iktidarları ele geçirenler yönettikleri topluluklara huzur yerine kaos getirmiş ve nefret tohumlarını saçarak tarumar ettikleri yerleri gözyaşlarına boğarak ayrılmışlardır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Suriye örneğinde olduğu gibi kurumsal kontrol-denge mekanizmasına sahip olmayan bir anayasal sistem kurup, adı ne olursa olsun anayasanıza defalarca rütuş atsanız da (yeni anayasa veya anayasal reformlar), yeni anayasalar yapsanız da, o ülkenin gerçeklerine aykırı şekilde azınlıkta kalan inanç ve dünya görüşüne sahip grupları iktidara getirip çoğunlukları terbiye etmeye kalktığınızda o sistemin yürümediği de ortadadır. Fakat şu durumu da görmemezlikten gelemeyiz: En iyi sömürülecek ülke, kaos içinde olan ülkedir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüz dünyasının bize göstermiş olduğu veya ısrarla tekrarlamış olduğu realitelerden birisi de; hukuki analizler/öneriler ve yasalar veyahut anayasalar sosyal ve tarihi gerçekliklerden koparılarak yapıldığı zaman ortaya konulan hukuki yorumların/tavsiyelerin ve yasa yapım faaliyetlerinin hep akim kalmış olmasıdır. Bu nedenle sosyal-tarihi hukuk araştırma metodolojisinin anayasa hukukunda çok büyük bir öneme haiz olduğu kanaatindeyiz. Hukuk fakültelerine veya bu ülke için çok daha büyük önem atfettiğimiz (zamana ve yere göre değişen izafi bir gerçeklik olduğunun farkında olarak) diğer fakültelere öğrenci alımında yarış atı gibi hipodrumlarda koşturduğumuz gençlerimizi ilk 100 binlerden seçmenin çokta bir önemi olmadığı düşüncesindeyiz; çünkü nitelik her zaman nicelikten önce gelir. Bu meyanda adaleti hep rakamlarda arayanların küresel ölçekteki zalim, gaddar, acımasız ve insafı olmayan mevcut dünya düzenine bir açıklama getirmesi de beklenir. Ezberci modelden kopup eleştirel düşünceye dayalı eğitim sistemine geçmeden, sayısal düzenlemelerin ve yeni sınavların mevcut dertlere derman olmadığı veya olamayacağı apaşikar ortadadır. Yeni Suriye ve anayasal(ı) sistemin inşasına geçmeden önce Suriye’nin sosyal hukuki tarihi ile ilgili bazı olguları ifade etmek gerekirse;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünün Suriye’si</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Suriye’de 1516 yılında başlayan Osmanlı hakimiyeti I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar devam etmiştir. Osmanlı yıkılırken, İngilizler ve Fransızlar ilgili toprakları paylaşmak adına 18-26 Nisan 1920’de İtalya’nın San Remo (Sanremo) şehrinde daha önce 1916 yılında İngilizler ve Fransızların gizlice imzalamış olduğu Rusların ve İtalyanların da sonradan onaylamış olduğu (Çarlık Rusyası’nın yıkılması üzerine ifşa ettikleri) Sykes-Pickot Antlaşması’nı değiştiren bir yeni antlaşma imzalayarak; Suriye topraklarının çok büyük bir kısmının (içeride yer alan Şam, Humus, Hama ve Halep şehirlerinin), Filistin’in kuzeyinden Kilikya’ya kadar olan yerlerin, Akdeniz sahilinin, Lübnan Dağı’nın ve İskenderun’un da dahil olduğu toprakların Milletler Cemiyeti Sözleşmesi’nin 22. Maddesine dayanarak manda sistemi altında uluslararası hukuka (mütegalliplerin hukuku!) göre tek taraflı bir şekilde Fransa’ya ait olduğu ilan edilmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fakat 8 Mart 1920’de Suriye Milli Kongresi, İngilizlerle yapılan anlaşma çerçevesinde Mekke Şerifi Hüseyin’in üçüncü oğlu ve İstanbul’da eğitim almış olan I. Faysal’ı Suriye Kral’ı ilan etmiştir (8 Mart 1920-24 Temmuz 1920). 1913 Osmanlı mebusan seçimlerine göre çift turlu seçim sistemiyle 1919 yılında seçilmiş olan temsilciler Faysal’ı bağımsız Suriye Arap Krallığı’nın kralı seçmişlerdir. 1920 Temmuz’unda Fransızlar Şam’ı işgal edince İngilizlerin davetiyle Faysal Londra’ya gitmiş ve akabinde 1921 Ağustos’undan ölüm tarihi olan 8 Eylül 1933’e kadar İngilizlerin yardımı ve desteğiyle Irak Kralı olmuştur. Ağabeyi Abdullah Cidde temsilcisi olarak 1914-1918 yılları arasında İstanbul’da Meclis-i Mebusan’da başkan vekilliği de yapmıştır. 1916 yılında başlatılan Arap İsyanının görünürde lideri Faysal’dır. Gerçekte isyan, babası Şerif Hüseyin tarafından organize edilmektedir. Faysal, daha sonra derin bir dostluk kuracağı Thomas Edward Lawrence ile ilk olarak 23 Ekim 1916 tarihinde Al Hamra köyünde bir araya gelerek Arap İsyanının zeminini planlamışlardır, 1917 Şubat’ında Akabe’yi, Kasım ayında Yafa ve nihayet Şam ele geçirildikten sonra Faysal Suriye Kralı ilan edilmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Suriye Milli Kongresi, bir Kurucu Meclis gibi hareket ederek 5 Temmuz 1920’de görüşmeler ve müzakereler sonucunda laik, anayasal monarşi ve dini gruplar arasında adalet ve eşitlik kurallarına dayalı bir parlamenter rejimi prensip olarak kabul etmiştir. 25 Temmuz 1920’de Fransızlar, Milletler Cemiyeti’nin Fransız Mandası hükmüne dayanarak başkent Şam’ı işgal etmiş ve Kral Faysal’ı kovmuşlardır. 50 yıl devam eden Fransız işgali pek çok anayasal denemeler de bulunarak istikrarsız bir anayasal sisteme neden olmuştur. 1928 yılında bir Kurucu Meclis’in yaptığı anayasa taslağı ile I. Suriye Cumhuriyeti kurulmuştur. Bu anayasa ile parlamenter hükümet modeli benimsenmiş, doğrudan seçilmeyen bir cumhurbaşkanı, tek meclisli yasama organı ve 15 hakimi olan bir Yüksek Mahkeme kurulmuştur. Bu taslak milliyetçi bir anlayışta yazılmış, parçalanmış halde olan bölgelerin birliğini sağlama ve bağımsızlığa giden yolun haritasını içermekteydi. Fransız manda yönetimi bu taslağı reddetmiştir. 1930 yılında Fransız Yüksek Komiserliği tek taraflı olarak önemli maddeleri de değiştirerek ülkeyi birleştirme taleplerini azaltan bir metni kabul etmiştir. Bu metnin 116. Maddesi ise hiçbir anayasal düzenlemenin Fransız mandasını sona erdiremeyeceği hükmünü getirmiştir. 1930 Anayasası Suriye’de gelecekte yapılan tüm anayasal çalışmalara da kaynaklık yapmıştır. İlginç bir şekilde Fransızlar 1933’te ve 1939’dan 1943’e kadar Anayasayı rafa kaldırmışlardır. 1939’da Hatay’ın anavatana katılmasıyla 1930 Anayasasının rafa kaldırılması arasındaki ilişki başka bir yazının konusu olduğundan burada detaya girememekteyiz. 1943 yılında 1930 Anayasası geri getirilerek anayasa değişikliği yapılmış, Anayasanın 116. Maddesi ilga edilmiş, Anayasanın Suriye’nin bölgesel genişliğiyle ilgili olan 2. Maddesi ise korunmuştur. Bunun neticesinde ise Suriye bugünkü sınırlarına kavuşmuş, Lübnan, Filistin ve eski Ürdün devletinden ayrılmıştır. 1946’da Fransa’dan bağımsızlığını kazanan Suriye değiştirilmiş olan 1930 Anayasasını uygulamaya devam etmiştir. Ta ki 1949 yılında aylarca devam eden farklı askeri darbeler döneminde 1930 Anayasası yeniden yürürlükten kaldırılmıştır. 1950 yılında ise yeni bir anayasa kabul edilmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1950 Anayasası, 1951’de gerçekleşen askeri darbe ile kaldırılmıştır. 1953 Anayasası ile cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi düzenlemesi getirilmiştir. 1954’te yapılan diğer bir darbeyle 1950 Anayasası geri yürürlüğe konulmuştur. 1958 yılında Suriye’nin Mısır ile Birleşik Arap Cumhuriyetini kurmak girişimi mevcut anayasal çerçevenin askıya alınmasına neden olmuştur. 1961’deki askeri darbeyle bu tecrübe de sona ermiştir. 1950 Anayasası yeniden geri getirilmiştir. 1962 yılında gerçekleşen diğer bir askeri darbe sonucu yapılan pek çok görüşmenin ardından anayasal değişikliklerle beraber 1950 Anayasası yeniden yürürlüğe konulmuştur. Bu anayasal değişikliklerden birisi de ülkenin yeni adının Suriye Arap Cumhuriyeti olarak değiştirilmesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1963 yılında Arap milliyetçiliğine dayalı Baas Partisi resmi adı 8 Mart Devrimi olan darbe ile iktidarı ele geçirmiştir. Darbenin liderleri Devrim Komutanlığı Ulusal Konsül’ünü kurarak yasama, yürütme ve yargı yetkisini kullanmaya başlamışlar ve ayrıca 2011 yılına kadar devam eden olağanüstü hal dönemini uygulamışlardır. 1964 yılında bir kararname ile anayasanın hükmü değiştirilerek yürütme ve yasama kuvvetleri yeniden düzenlenmiş, devletin yapısı Arap milliyetçiliğine dayalı sosyalist halk demokratik cumhuriyeti olmuştur. Suriye Arap Cumhuriyeti ismi ise devam etmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1966 yılında Baas Partisinin daha radikal kanadı yönetimi şiddetli bir darbeyle yönetimi ele geçirmiştir. Yeni yönetim 1964 geçici Anayasasını yürürlükten kaldırıp 1969 yılında yeni bir anayasa kabul etmiştir. 1970 yılında Baas Partisi bölünerek daha modern gözüken üyeler General Hafız Esad liderliğinde yönetimi ele geçirmişlerdir. Esad 1971 yılında yeni Cumhurbaşkanı olarak seçilmiştir. 1973 yılında yapılan bir referandumla da yeni anayasayı yürürlüğe koymuştur. 2012 yılında anayasa da yapılan bazı değişiklikler dışında (çünkü 2012 Anayasasının 1973 Anayasasına dayanması nedeniyle) Suriye’nin 1973 Anayasası, Beşir Esad’ın iktidardan düştüğü tarih olan 8 Aralık 2024’e kadar yürürlükte kalmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1973 Anayasası; Hafız Esad’ın doğrudan müdahalesiyle Suriye’nin yasama organı olan (8 Aralık 2024’e kadar) Meclis-i Şab’ın (People’s Assembly) atadığı kişiler, 73 Anayasasını dizayn ederken Arap dünyasının birliğini öne çıkaran beş sosyalist milliyetçi esas belirlemişlerdir: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1. Suriye devrimi, daha büyük olan bir Arap devriminin parçasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2. Arap ulusuna yönelen herhangi bir tehdit Arap dünyasına yöneliktir, Suriye Siyonizm ve emperyalizme karşı mücadeleyi taahhüt etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3. Sosyalist bir düzen Arap seferberliği için temel bir gerekliliktir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">4. Hürriyet kutsal bir haktır ve demokrasi ideal bir hükümet şeklidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">5. Arap devrimi dünya çapında bir özgürleştirme hareketinin parçasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1950 yılından beri yapılan tüm Suriye anayasalarında olduğu gibi Cumhurbaşkanı ve Cumhuriyetin resmi dini İslam’dır ve yasama İslam hukukuna göre kanun yapar. Yetkiler; Cumhurbaşkanı, Başbakan, yasama ve mahkemeler arasında bölüştürülmüştür. Ayrıca Baas Partisinin toplumun ve devletin lideri olduğu ve yetkili tek bir siyasi parti olduğu anayasal bir hüküm olarak anayasaya konulmuştur (Anayasanın 8. Maddesi, 1973 Anayasası). </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1973 Anayasası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yürütme Organı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasanın 103. Maddesine göre Cumhurbaşkanı devletin başı, Baas Partisinin lideri ve ordunun başkomutanıdır. 85. Maddeye göre Cumhurbaşkanı 7 yıllığına seçilir. Cumhurbaşkanı adayları Baas Partisinin bölgesel yönetimi tarafından teklif edilebilmekte ve halkın oyuyla referandum sonucu seçilmektedir (84. Madde). Parlamentonun çalışmadığı dönemde mutlak bir gereklilik varsa Cumhurbaşkanı yasama yetkisini kullanabilmektedir (111. Madde). Cumhurbaşkanı bir savaşı ilan edebilir ve sona erdirebilir (100. Madde), memurları ve askeri personeli atayabilir veya görevden alabilir (109. Madde), uluslararası antlaşmalar yapabilir (104. Madde), af yetkisi kullanabilir (105. Madde), madalyalar verebilir (106. Madde), istediği konuları doğrudan halk referandumuna sunabilir (112. Madde). Cumhurbaşkanına görevlerini yerine getirirken tamamını kendisinin atamış olduğu bakanlar kurulu ve Başbakan (95. Madde) Cumhurbaşkanına yardım eder. Başbakanın liderliğindeki bakanlar kurulu yasaların uygulanmasının yönetimi ve hükümetin siyasetinin yürütülmesinden sorumludur (127. Madde). </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yasama Organı </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tek meclisli olan Suriye parlamentosu, Halk Meclisi’dir (People’s Assembly). 73 Anayasasından önceki 12 yıl boyunca milletvekili seçimleri yapılmamıştır. Baas Partisi kontrolünde 250 milletvekili doğrudan halk tarafından 4 yıllığına seçilir (51. Madde). Parlamentodaki koltukların en az yarısı çiftçiler ve işçiler için ayrılmıştır (53. Madde). Parlamento yasaları yapma yetkisine sahiptir, Cumhurbaşkanı adayını gösterir, gelişme planlarını ve bütçeyi onaylar, anlaşmaları onaylar, milletvekillerinin istifasını kabul veya reddeder, bakanlar kurulu veya herhangi bir bakan için güven oylaması yapabilir (71. Madde). Milletvekilleri görevi başındayken hukuki ve cezai soruşturmalardan muaftırlar, ancak suç üstü halinde veya Meclis Başkanı yahut parlamentonun çoğunluğu tarafından milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırılabilir (67. Madde).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yargı Organı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa ile değil yasa ile Suriye mahkeme sistemi; laik ve dini mahkemeler olarak ikiye ayrılmış durumdaydı. Ayrıca yasalarla uzmanlık alanı farklı olan değişik mahkemeler de kurulmuştur. Laik mahkemeler, hukuk ve ceza davalarına bakmaktaydı, ayrı temyiz mahkemeleri ve ağır suçlara bakan kaza mahkemeleri vardır. Temyiz mahkemesi (Yargıtay) ceza, hukuk, askeri, ticari, dini ve gayrimenkul davalarının üst mahkemesi olarak görev yapmıştır. Hristiyan, Yahudi ve Müslüman olmayanların kişi hukuklarıyla ilgili ayrı dini mahkemeler de mevcuttur. <strong>Fakat idari davaların temyiz mercii anayasal hükümle kurulmuş olan Danıştay’dır (138. Madde, Fransız Bonaportist zihniyetin yansıması olsa gerek: İmparatoru koru ki, sistem ayakta kalsın!).</strong> Yüksek Yargı Konseyinin yardımıyla Cumhurbaşkanı yargının bağımsızlığını garanti etmekteydi. Yüksek Yargı Konseyinin usulleri, yetkileri, yargı sisteminin düzeni, hakimlerin atanması, yükseltilmesi, görev yerinin değiştirilmesi, disiplin işleri ve görevden alınması yasayla düzenlenmiştir (132. Madde). Suriye’deki en yüksek mahkeme, Yüksek Anayasa Mahkemesi’dir (Mahkeme-i Düsturiyetü’l Ulya). Mahkemenin beş üyesi de Cumhurbaşkanı kararnamesiyle atanmaktadır (139. Madde). Yüksek Anayasa Mahkemesi kanunlar yürürlüğe girmeden önce Cumhurbaşkanı veya Meclis’in ¼’ünün talebiyle kanunun anayasaya aykırı olup olmadığı konusunda karar verme yetkisine sahiptir (145. Madde). Eğer bir yasa referandum sonucu kabul edilmişse Yüksek Anayasa Mahkemesi yargısal denetim yapamamaktaydı (146. Madde). Fakat seçimlerin anayasallığı konusunda ise denetim yapabilmektedir (144. Madde). </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugünün Suriye’si </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2011 yılında emperyalistlerin üfürmesiyle başlayan ve siyaset-hukuk literatürüne Arap Baharı (Arab Spring) diye yama edilen müfsidane eylemlerle dolu gelişmeler; huzur ve adalet yerine Ön Asya’ya (Ortadoğu değil!) her zamanki gibi kaos, kargaşa ve ülkelerin bir tane olan tiranları yerine onlarcasını sahneye çıkaran manzaralara neden olmuştur. Suriye’deki protestocular son çeyrek asırdan beri özgürlüklerini kısıtlayan ve yok eden ve asla sona ermeyen olağanüstü hal -never-ending emergency- (8 Mart 1963 tarihinden beri yürürlükte olan 1962 tarihli Olağanüstü Hal Yasası, Emergency Law, Halet’üt Tavarii) yasasının kaldırılmasını ve anayasa reformu talep etmişlerdir. Özellikle Baas Partisine sistemin her şeyini kontrol imkanı sağlayan Anayasanın 8. Maddesinin kaldırılmasını da talep etmişlerdir. <strong>2011 Mart’ında başlayan protestolara 2000 yılında babasının ölümüyle iktidara gelen Beşir Esad sert karşılık vermiş, onbinlerce kişi öldürülmüş ve muhalif sesler hapishanelere doldurulmuş, Olağanüstü Hal Yasası yürürlükten kaldırılmış, yolsuzluk yapan bazı görevlilere görevden el çektirilmiş, bazı siyasi muhalifler hapishanelerden serbest bırakılmış ve Yüksek Devlet Güvenlik Mahkemesi kaldırılmıştır.</strong> Malumumuz<strong> olduğu üzere tüm bunlar sadece sisteme rütuş atarak siyasi iktidarı devam ettirme manevralarından başka hiçbir şey olmadığı da ortadadır. Netice de zulüm sona ermemiş, aksine şiddetlenerek artmış ve bunun sonucu olarak yüzbinlerce insan anavatanlarını terk ederek başka ülkelere göç etmek zorunda kalmıştır. Türkiye’de bundan fazlasıyla nasiplenmiştir. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">16 Ekim 2011 yılında Cumhurbaşkanı Beşir Esad başkanlık kararnamesiyle 29 kişiden oluşan Anayasa Komisyonu’nu seçerek yeni bir anayasa taslağı hazırlamalarını talep etmiştir. Anayasa Komisyonu 2012 Şubat’ında çalışmalarını tamamlamış, taslak 26 Şubat 2012 de halk oylamasına sunulmuştur. Seçmenlerin % 57,4’ünün katıldığı plebisit referandumun sonucundan % 89,4 evet, % 9 hayır oyunun çıktığı Suriye devlet televizyonundan duyurulmuştur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2012 Anayasası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu anayasanın en önemli maddesi, 73 Anayasasının 8. Maddesinde ki tek partili sistemi kaldırmış olmasıdır, siyasi çoğunluk prensibine dayalı çok partili sistemi de getirmesidir. Anayasanın 43-45. Maddelerinde yeni verilen siyasi haklar sayılmıştır; toplanma özgürlüğü, barışçıl protestolar ve dernek kurma özgürlüğü. Anayasa kültürel farklılığı koruyan, siyasi partilerin dini, bölücü, etnik, bölgecilik, sınıfa dayalı, profesyonel veya cinsel ayrımcılığa dayalı faaliyetlerde bulunmasını yasaklayan hükümler de koymuştur (8. ve 33. Madde). Yeni Anayasa ile cumhurbaşkanının görev süresi iki dönem ve her dönemi 7 yıl olan süreyle sınırlandırılmıştır (88. Madde). Ayrıca bu hüküm Anayasanın 155. Maddesine göre makabline şamil olmayacaktır yani Beşir Esad’ın görev yapmış olduğu önceki yılları kapsamayacaktır ve 14 yıl daha görev yapabilecektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yürütme</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanı artık halk oyuyla doğrudan seçilecektir. Adaylardan birisi (elbette Baas Partisi’nin onayından geçmiş birisi) salt çoğunluğu elde edemezse, ikinci tur oylama da en çok oyu alan seçilmiş sayılacaktır. Seçim sonuçları Meclis Başkanı tarafından ilan edilecektir (2012 Anayasası, 86. Madde). 73 Anayasasında olduğu gibi 2012 Anayasası da aynı hükmü getirerek Başbakan ve Kabine üyelerini Cumhurbaşkanınca atanacağını ifade etmiştir (97. Madde). Aynı şekilde 73’te olduğu gibi Cumhurbaşkanı tüm askeri ve sivil görevlileri atama ve görevden alma yetkisine sahiptir (106. Madde). Cumhurbaşkanı olağanüstü hal ilan etme yetkisine sahiptir, ancak Bakanlar Kurulunun 2/3’ü bu kararı değiştirebilir (103. Madde). Cumhurbaşkanının yasamayla ilgili yetkileri 73 Anayasasında olduğu gibi devam etmiştir; Cumhurbaşkanı Meclisin kabul etmiş olduğu bir yasayı veto edebilir, ancak Meclis bu vetoyu 2/3 oy çokluğuyla geçersiz kılabilir (100. Madde). Cumhurbaşkanı parlamentoyu fesh edebilir (111. Madde). Ayrıca Cumhurbaşkanı, Meclisin dikkate alması ve kabul etmesi için yasa tasarısı da sunabilir (112. Madde). İlginç bir şekilde Anayasanın 113. Maddesi, “mutlak gereklilik” varsa, Meclis çalışıyor halde olsa dahi veya Meclisin oturum halinde olmadığı zamanlarda veya Meclis feshedilmişse Cumhurbaşkanının yasama yetkisini kullanabileceği hükmünü getirmiştir. Meclis ilgili düzenlemeyi ilk oturumundan sonraki 15 gün içinde oturuma katılan milletvekillerinin 2/3’nün çoğunluğuyla Meclis salt çoğunluğundan az olmayacak bir sayıyla iptal edebilir. Fakat bu iptalin etkisi geriye yürümemektedir. Eğer değişiklik veya iptal yoksa ilgili düzenleme onaylanmış sayılmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yasama</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tek meclis uygulamasına devam edilmiştir (55. Madde). Milletvekilleri 4 yıllık süre için seçilmektedir (56. Madde). 73 Anayasasında olduğu gibi 60. Maddeye göre Meclisin yarısının işçilerden ve çiftçilerden seçilmesi zorunluluğu devam etmiştir. Meclisin 1/5’inin teklifi ve salt çoğunluğun kararıyla Bakanlar Kurulu veya herhangi bir bakan için güven oylaması yapılabilmektedir (77. Madde). </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yargı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2012 Anayasası da 73 Anayasası gibi sözüm ona yargı bağımsızlığını kabul etmiş; Yüksek Yargı Konseyinin başkanı olan Cumhurbaşkanının yargı bağımsızlığının koruyucusu olduğunu ifade etmiştir (132-133. Madde). Yüksek Anayasa Mahkemesi üyesi sayısı beşten en az yedi üyeye çıkarılmış ve yine 73 Anayasasında olduğu gibi Başkanlık kararnamesiyle, görev süresi yenilenebilir şekilde 4 yıl için atanmaktadırlar (141, 143. Madde). Yüksek Anayasa Mahkemesi anayasal yargı denetimine devam etmektedir, seçimlerin düzenlenmesi ve seçimlerle ilgili meselelere bakmakta, talep üzerine yasa tasarılarının anayasaya uygun olup olmadığı konusunda karar vermekte ve yüksek ihanet durumunda Cumhurbaşkanını yargılayabilmektedir (146-147. Madde). Önceki anayasa da olduğu gibi eğer bir yasa referandumla kabul edilmişse anayasal yargı denetiminin önü kapalıdır (148. Madde). Yeni anayasa, Yargının Yönetimi kurumunu kurup Danıştay’ın yetkisi altına koymuştur (139. Madde). Anayasanın değiştirilmesi ise Cumhurbaşkanı veya Meclisin 1/3’ünün anayasa değişikliğini teklif etmesiyle mümkündür (73 Anayasasında bu oran 2/3’tür.), Meclisin ¾’ünün kabulü ve Cumhurbaşkanının onaylamasıyla (73 Anayasası, 2/3) anayasa değişikliği gerçekleşmektedir (150. Madde).</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ahmet eş-Şara ülkenin süresi belli olmayan bir zaman dilimiyle geçici yeni Cumhurbaşkanı olmuş, yeni bir anayasa yürürlüğe girene kadar bir yasama konsulü oluşturulacağı, ülkenin yeni mütehakkimleri tarafından dile getirilmiştir. Ayrıca yeni bir seçim ve yeni bir anayasanın ne zaman hazırlanıp yürürlüğe konulacağıyla ilgili durum da belirsizliğini korumaktadır. </strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Suriye’de Mevcut Durum</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2018’in Ocak ayında Rusya’nın düzenlediği bir barış konferansında Suriye’de çatışmaya devam eden taraflar ve hükümet bir Suriye Anayasa Komitesinin oluşturulması konusunda anlaşmaya varmışlardır. 23 Ekim 2019’de BM Genel Sekreteri “Suriyelilerin organize ettiği ve Suriyelilerin liderlik ettiği” bir komitenin üyelerinin hem hükümetten hem de muhalefetten oluşması gerektiğini ilan etmiştir. 150 üyelik komite üç gruptan oluşmaktaydı: Birincisi Suriye hükümeti temsilcileri, ikincisi ise farklı gruplardan oluşan muhalif grupların temsilcileri, sonuncu temsilciler ise BM tarafından Suriye sivil toplumunu temsil etmek üzere aday gösterilenler olmuştur. 150 kişilik komitenin 45 üyesi (her grubu temsilen 15 kişi) var olan anayasayı reforme etmek veya yeni bir anayasa tasarısını yapmak için 150 kişilik grubun içinden seçilmişlerdir, pek çok defa Cenevre’de bir araya gelmişlerdir. En son toplantıyı 2021 Şubatı’nda yapmışlar ve hiç bir gelişme olmadan bir daha da bir araya gelmemişlerdir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aralık 2024’te iktidardan uzaklaştırılan Beşir Esad’dan sonra yeni muktedirler Baas Partisini dağıtarak parlamentoyu fesh ederek 2012 Anayasasını yürürlükten kaldırmışlardır. Ahmet eş-Şara ülkenin süresi belli olmayan bir zaman dilimiyle geçici yeni Cumhurbaşkanı olmuş, yeni bir anayasa yürürlüğe girene kadar bir yasama konsulü oluşturulacağı, ülkenin yeni mütehakkimleri tarafından dile getirilmiştir. Ayrıca yeni bir seçim ve yeni bir anayasanın ne zaman hazırlanıp yürürlüğe konulacağıyla ilgili durum da belirsizliğini korumaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dersler: Hayaller ve Gerçekler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görüldüğü üzere, Fransızların Suriye de yaptığı gibi halkın gönlüne girmeden halka rağmen işgaller ve devrimlerle iktidarları ele geçirenler yönettikleri topluluklara huzur yerine kaos getirmiş ve nefret tohumlarını saçarak tarumar ettikleri yerleri gözyaşlarına boğarak ayrılmışlardır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında gücünü dışarının emperyalist zalimlerinden alan, fakat her daim milli ve yerli olduğu iddiasında olanların elinde tek parti dönemi iktidarlarının tiranlık ve zalimlik uygulamalarından başka bir şey yapmadıkları görülmektedir. Tek seslilik her zaman çok tehlikelidir. Çok zorda kalmadıkça tek parti iktidarları çok partili sisteme geçmeye yanaşmamakta ve muhaliflerin sesini kesmeye olağanüstü hal yasalarıyla devam etmektedirler. Tek partili sistemlerin tiranlığa sebebiyet verdiği de apaçık bir gerçeklik olduğu da ortadadır. Bunun neticesinde ise anayasal çıkış garantileriyle bu tip yönetimler zorbalığa saparak, devletin tüm kuvvet ve yetkisini tek elde toplama yoluna gitmektedirler. Çok seslilik, onlar için en büyük tehlike arz etmektedir. Bu tip yönetimlerin hepsinin dayandığı ortak nokta; halkın cahil olduğu, yönetici yani elitislerin eğitimli ve akıllı olduğu, halkı daha iyi idare edebilecekleri anlayışına sahip olmalarıdır. Bunlara mandacılık zihniyetine sahip mütahakkimler şürekası diyebiliriz. Bunlar sizin kimliğinizi, dilinizi ve dininizi sizden daha iyi bildiği iddiasındadırlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Askeri darbelerin hiçbirisinin huzur getirmediği ve yıllarca devam eden iç kavgalara sebebiyet verdiği, toplumu gruplara böldüğü gözden kaçırılmaması gerekir. <strong>Suriye örneğinde olduğu gibi kurumsal kontrol-denge mekanizmasına sahip olmayan bir anayasal sistem kurup, adı ne olursa olsun anayasanıza defalarca rütuş atsanız da (yeni anayasa veya anayasal reformlar), yeni anayasalar yapsanız da, o ülkenin gerçeklerine aykırı şekilde azınlıkta kalan inanç ve dünya görüşüne sahip grupları iktidara getirip çoğunlukları terbiye etmeye kalktığınızda o sistemin yürümediği de ortadadır.</strong> Fakat şu durumu da görmemezlikten gelemeyiz: En iyi sömürülecek ülke, kaos içinde olan ülkedir. Bu nedenle hep azınlıkta kalanları iktidarda tutmak en akıllıca iş olsa gerek. Böylece ülkenin çoğunluk nüfusunu oluşturanlar, sürekli olarak huzursuz edilecektir ve gelir adaletsizlikleri nesillerin belini bükmeye devam edecektir. Bu durumda nüfusun çoğunluğunun mutsuzluğuna neden olacak ve böylece toplumdaki herkes birbirini düşman ve rakip görerek birbirine karşı mücadeleye ve kavgaya devam edecektir. Netice de hep kazananlar ise mütehakkimler olacaktır. En kötü sivil yönetimler bile askeri darbeler sonucu ortaya çıkan yönetimlerden daha evladır (ehven-i şer). </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 15 Feb 2025 07:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/02/yeni-anayasa-icin-yol-haritasi-suriyede-anayasali-sistemin-insasi-1739573625.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Geriye yürüyen olmayan kanun ve korku</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/geriye-yuruyen-olmayan-kanun-ve-korku-10294</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/geriye-yuruyen-olmayan-kanun-ve-korku-10294</guid>
                <description><![CDATA[2013 koşullarından çok daha kötü, çöküntü içindeki ekonominin etkisiyle Gezi benzeri bir protestonun başlama olasılığı, belli ki iktidara her şeyden daha büyük bir korku veriyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaynaklık ettiği hukuka ihanet edercesine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı - çünkü dünyanın inandığı o modern hukuk İstanbul’da yazıldı- menajer Ayşe Barım hakkındaki iddianameye kaynaklık edecek sevk evrakında, henüz meclisten geçip hukuk halini almamış “etki ajanlığı” suçuna dayanıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Roma İmparatorluğu döneminde meşhur bir hukukçu aile olan Falcidia ailesinden gelen Publius Falcidius, MÖ 40 yıllarında Lex Falcidia adlı bir hukuk şerhi kaleme aldı. Daha sonraları, İstanbul’da MS.525 yılında Bizans İmparatoru Justinianus I’in toplayacağı antik dünyanın en önemli hukuk eseri olarak kabul edilen Corpus Iuris Civilis’in Institutiones bölümünde de alıntılanacak olan bu eserde Publius Falcidius, kanunların geriye yürümezliği adlı eski Roma hukuku kuralının evrensel bir etkide olmasını savunuyor ve hiçbir hukuk kuralının konuluşundan önceki bir tarihe uygulanmaması gerektiğini savunuyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte hukuk tarihinde bilinen bu en eski haliyle kanunların geriye yürümezliği kuralı, modern hukuk sistemlerinin tamamı tarafından benimsenerek bugün de kullanılıyor, çünkü mantık bunu gerektiriyor. Osmanlıca deyimiyle <em>“makabline şamil olmama”</em>, yani geçmişe etkili olmama kuralı sayesinde hiç kimse, eskiden suç sayılmayan bir fiilden dolayı gelecek bir tarihte suçlanamıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında öyle idi. Kaynaklık ettiği hukuka ihanet edercesine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı - çünkü dünyanın inandığı o modern hukuk İstanbul’da yazıldı- menajer Ayşe Barım hakkındaki iddianameye kaynaklık edecek sevk evrakında, henüz meclisten geçip hukuk halini almamış “etki ajanlığı” suçuna dayanıyor. Henüz suç sayılmayan, 12 yıl önce de suç olmayan bir mesajlaşmaya dayanılarak tutuklanan Ayşe Barım üzerinden, “ünlüler” kitlesine de mesaj verilmiş oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Türkiye medyasında en çok yayın başlatan gazeteci”</em> unvanlı üstad Mehmet Y. Yılmaz, T24’de geçtiğimiz gün yayınlanan lezzetli analizinde menajer-oyuncu görüşmesinin nasıl suç delili olabildiğine dikkat çekiyor, savcılığın işine gelecek doğrultuda ifade vermeyen aktörler Halit Ergenç ve Rıza Kocaoğlu için soruşturma başlatılmış olmasını ise <em>“istenildiği gibi ifade vermeme suçu”</em> olarak tanımlıyor. Hukukçu olmasa bile SBF’de aldığı hukuk eğitiminin hakkını fazlasıyla veren parlak bir muhakeme ile savcıların ve hakimlerin aslında bilip de bilmemezlikten geldikleri hukuk kaidelerini yerine yerleştiriyor, bizim amiyane tabirle “aşağıdan uydurmak” dediğimiz savcılık çıkarımını ise olanca nezaketiyle “niyet okumak” olarak tanımlıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2013 koşullarından çok daha kötü, çöküntü içindeki ekonominin etkisiyle Gezi benzeri bir protestonun başlama olasılığı, belli ki iktidara her şeyden daha büyük bir korku veriyor. Böyle bir şey olursa, o dönem protestolara katılmayan kitlelerin de katılma olasılığı, iktidarı böyle hukuk dışı “tedbirler” almaya yöneltiyor. Korku, hukuku yeniyor.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KORKU, HUKUKU YENİYOR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dün bu konuda bir açıklama da İzmir Barosu’ndan geldi. Benim uzun süredir okuduğum en net baro açıklaması olan kısa metinde <em>“Bir toplumun demokratik hak ve özgürlük taleplerinin en güzel dile getirildiği süreç olan Gezi'nin üzerinden 12 sene geçmesinin ardından başlattığınız haksız ve hukuka aykırı soruşturmalar yetersizdir (!) Lütfen bir an önce 1826 yılında İstanbul kale inşaatında başlatılan işçi grevi, 1968 üniversite işgalleri ve 15-16 Haziran 1970 işçi direnişi ile ilgili de soruşturma başlatın. Ülkemiz yetmezse de 1871 Paris Komünü, 1917 Bolşevik Devrimi ve 1975 Vietnam Savaşı’na soruşturma açabilirsiniz. Nasıl olsa sınır, dur durak yok. Buyurun.”</em> deniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2013 koşullarından çok daha kötü, çöküntü içindeki ekonominin etkisiyle Gezi benzeri bir protestonun başlama olasılığı, belli ki iktidara her şeyden daha büyük bir korku veriyor. Böyle bir şey olursa, o dönem protestolara katılmayan kitlelerin de katılma olasılığı, iktidarı böyle hukuk dışı “tedbirler” almaya yöneltiyor. O korku yüzünden en azından iki bin yıldır uygulanan hukuk kuralları rafa kaldırılabiliyor, Hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencisinin yapmayacağı olmadık hukuk hataları, savcılar tarafından “yorum” adı altında geçerlilik kazanabiliyor. Korku, hukuku yeniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte bu durumda bile, yeniden hukuk, daima hukuk demek gerekiyor. Pekâlâ iktidar çevreleri de bu kendi yarattıkları anti-hukuk düzeninde yargılanmak istemiyorlar. Hukuk tarihi ise, kurulan hukuk bumeranglarının geri dönüp sahibini vurduğu, ayarını bozdukların kantarın günü gelince ayar bozanı tarttığı örneklerle dolu. Diğer yandan, daha basın toplantısı devam ederken, toplantıda söylediği sözlerden ötürü İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na soruşturma açmak, korkunun bir başka veçhesi. Bunların tümü, hukukun artık nasıl terkedilerek yalnızca iktidarı besleyen uygulamalara izin verildiğinin kanıtları…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuku bu derece araçsallaştırıp, yalnızca kendi çıkarına dayanan bir anti-hukuk uygulamasına imza atmak, geri dönülemeyecek hasarlara yol açıyor. Hukuk tarihi bunları da elbette kaydediyor.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 30 Jan 2025 09:23:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/geriye-yuruyen-olmayan-kanun-ve-korku-1738218397.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Adaletin mugalatacılarla raks etmesi*</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/adaletin-mugalatacilarla-raks-etmesi-10246</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/adaletin-mugalatacilarla-raks-etmesi-10246</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yanlış yapanların bedelini ödemediği bir sistemde hukukun üstünlüğünden bahsedilemeyeceğinden hukuk dışı kavramların (çevre bilgisi ve kanaate dayanılarak) arkasına dayanılarak ak ile karanın kolayca harmanlanabildiği gri alanların önüne geçmek için bilerek ve kasti olarak hareket ederek hukuku katledenlerin mutlaka hesabını vereceği bir sistem inşa edildiğinde; hem hukuk devletine yani hukukun üstünlüğüne diğer bir ifade ile adaletin inşasına hem de adil bir topluma kavuşulmuş olacaktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ülke özellikle son 10-12 yıldır çok ciddi badirelerle karşı karşıya kaldı ve maalesef pek çoğundan çok ciddi zararlar görerek çıkabildi. Son yıllarda sıklıkla dile getirilen en büyük mesele ise “<strong>adaletin işlemeyişi</strong>” olsa gerek. Malum olduğu üzere anayasa hukukunun faaliyet alanı esasen siyasetin hukukileştirilmesidir. Yedi yüzyıldan fazladır bu ülkede farklı kültürlere ve inançlara her daim kucak açılmış ve korunma sağlanmıştır. Fakat son iki yüzyıldır bu anlamda sicilimizin çokta düzgün olmadığı bir realitedir. Hele son 20 yıldır kapitalizmin farklı arayışlara girerek kendini kaçınılmaz sondan kurtarma çabalarının bu anlamda daha çok hataların yapılmasına sebep olduğunu da gözlemlemekteyiz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukukun gayesi her sistemde en azından teoride de olsa "adalet" ten başka bir şey değildir. Adalet herkese su, hava gibi lazım olan sosyal hayatın dinamiklerini ayakta tutan en temel kaledir. Onun olmadığı yerde hiçbir şey uzun soluklu olamaz. Hukuk insan içindir, insan hukuk için değildir. Hukuk, adaletin ikamesi için araçtır. <strong>Hukuk, gaye değildir. Hukuku gaye olarak benimsemek, pozitif hukukun esiri olmak demektir. Yani güçlü ve kuvvetli olanın esiri olmak demektir. Oysaki hukukun gayesi hakkın yani doğrunun ve haklının emrinde olmaktır.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kara Avrupa'sı hukuk sisteminde hukuk devleti (state of law), Anglo-Saxon hukuk sisteminde hukukun üstünlüğü (rule of law) denilen, İslam hukukunda daha somut bir şekilde "yeryüzünde adaletin inşası" kavramı ile ifade edilen bir sistem nasıl kurulabilir? Bu kurulan sistem ile siyaset nasıl hukukileştirilebilir? Hukukileştirilebilen siyaset yani anayasa hukuku hangi sınırlarda görevini ifade edecektir: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Adaletin inşası için ilk şart samimiyet ve yalansız olmaktır. Bu nedenle, din-düşünce ve fikir hürriyeti; şiddetin olmadığı ve başkalarının inancına saldırı olmadığı zaman (nefret suçu) hiçbir şekilde yasaklanamaz. Ayrıca, her türlü inanç ve grup ile ülkenin kaynakları eşitliğe dayalı bir şekilde paylaşılmalıdır. Yani devlet ve toplum kaynakları adil ve eşit şekilde bölüştürülmelidir.</strong> Hukuk yapımı toplumun elitistleri veya elitist olduğu halde elitist olmayanlar rolünü oynayanlarca gerçekleştirilmemelidir. Toplumun en geniş kesimlerini temsil edenler eliyle hukuk yapımı gerçekleştirilmelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sadece hakimler değil, savcılar da bağımsız ve tarafsız olmalıdır. Din adamları, hakim ve savcılar o çevrede yaşayan insanlar tarafından seçilebilmelidir. Böylece, bu göreve talip olanlar arasında olumlu bir rekabet yaşanarak daha kaliteli hizmet sunacak kişilerin önü açılacaktır. Elbette, alt yapısı olmadan ve ciddi bir şekilde şartlarını belirlemeden böyle bir modelleme popülist kişilerin önünü de açabilir. Aynı şey nasıl ki siyasette her daim mümkün olduğu gibi bu alanlarda da olabilir. Şahsi kanaatim böyle bir riski göze almaktan kaçınmamak lazım. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Siyasetin gayesi adaletin inşası eliyle yönetilenlerin mutluluğunu ve huzurunu sağlamak olarak belirlendiğinde, anayasa hukuku da temel hak ve hürriyetlerin garanti edilmesini sağlayan bir alan olarak işlev görecektir.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sekülerist veya diğer bir tabirle laikçi sistemlerin özellikle İslam inancına sahip toplumlarda ki en büyük açmazlardan birisi olan hukuk ve din arasındaki ikilemi kaldıracak şekilde çalışmaların ciddi bir şekilde önünün açılmasıdır. Özellikle, medeni hukuk alanında kişilerin inançlarına göre yaşayabilmeleri için hukuk sistemleri modeller oluşturabilir. Bu hususta, Birleşik Krallık, ABD ve Kanada'nın bazı eyaletleri, İsrail ve Hindistan örnekleri incelenebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasetin gayesi adaletin inşası eliyle yönetilenlerin mutluluğunu ve huzurunu sağlamak olarak belirlendiğinde, anayasa hukuku da temel hak ve hürriyetlerin garanti edilmesini sağlayan bir alan olarak işlev görecektir. Böylece, ülkemizdeki anayasa hukuku kitapları ve makaleleri devletin hukuku alanından çıkıp bireysel başvuru yoluyla açılmış olan hak ve hürriyetleri korumaya odaklanacaktır. Böylece, siyaset bilimi alanındaki konular kendi mecrasına geri çekilmiş olacaktır. Anayasa hukukçuları da siyaset mühendisliği yerine milletin hak ve hürriyetlerinin korunmasına öncelik vererek, devletin işleyişi ile ilgili konuları ötelemiş olacaklardır. Siyasetin sınırları hiç bir şekilde başkalarının özel hayatına girerek rencide etmek, şeref ve haysiyetiyle oynamak olmamalıdır. Siyasete girişe ekonomik imkanlar engel olmamalıdır. Siyasi partiler devletten yardım almamalıdır. Siyaset alanı para kazanma aracı değil, millete ve ülkeye hizmet aracı olacak şekilde oluşturulmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kapitalist modellemeye dayalı rekabetçi anlayış yerine yardımlaşmaya dayalı ekonomik sistem inşa edilmelidir. İnsan insanın kurdu olamaz, olsa olsa dostu ve arkadaşı olmalıdır, ya da en azından bir arada yaşayan ve paylaşmak zorunda olan varlıklar olarak birbirine daima ihtiyacı olduğunu bir an bile hatırından çıkarmayan komşular olarak modellemeler inşa edilmelidir. Bağımsız ve tarafsız basın için her türlü imkânı sağlayacak kanallar hukuki ve ekonomik sistemde sunulmalıdır. Bu sayede milletin yani yönetilenlerin yönetenleri denetlemesi mümkün olabilecektir. Denetimin olmadığı yerde yolsuzluğun olması kaçınılmaz bir sondur. Yanlış yanlışı doğurur. Yanlışlardan doğrulara ulaşılamaz. Diğer bir ifadeyle bir yanlış bir doğru nihayetinde bir doğru etmeyecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yönetenlerin yakınları devlet görevinde ve ihalelerde hiçbir şekilde yer almamalıdırlar. Bizi yönetenlerin yönetimde oldukları sürece ticaretle uğraşmaları da yasaklanmalıdır. Milletin yönetimi denetleyebilmesi için milletin yönetime katılımı en şeffaf ve en etkin şekilde sağlanmalıdır (Dar bölge seçim sistemi, Temsilcilerin azli ve Halk girişimi)<strong>. Devlet için çalışanlar (devletin ajanları) hiçbir şekilde koruma zırhına büründürülerek hukuki denetimden kaçırılmamalıdır. Hangi şartta olursa olsun idarenin her türlü eylemi ve işlemi yargısal denetime tabi olmalıdır. Çünkü istisnaların zamanla genellik kazanarak en büyük hak ihlallerine zemin oluşturduğuna insanlık ve Türkiye tarihi şahittir.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yanlış yapanların bedelini ödemediği bir sistemde hukukun üstünlüğünden bahsedilemeyeceğinden hukuk dışı kavramların (çevre bilgisi ve kanaate dayanılarak) arkasına dayanılarak ak ile karanın kolayca harmanlanabildiği gri alanların önüne geçmek için bilerek ve kasti olarak hareket ederek hukuku katledenlerin mutlaka hesabını vereceği bir sistem inşa edildiğinde; hem hukuk devletine yani hukukun üstünlüğüne diğer bir ifade ile adaletin inşasına hem de adil bir topluma kavuşulmuş olacaktır. Böylece siyaseti de büyük bir ölçüde hukukileştirerek anayasa hukukunun sınırları daha net bir şekilde çizilebilecektir. Türkiye ve benzeri ülkelerde hatta şu an dünyanın hemen hemen her yerinde yaşanan haksızlıklar ve adaletsizliklerin müsebbibi olanlar; hukuk devletinin inşasını engelleyenler, şerefli ve namuslu insanları hayata küstürenler, siyaseti şahsi menfaatler ve çıkarları için yapanlar, söylediklerini yaşamayanlar veya yaşadıklarını iddia ettikleri hayatla uzaktan yakından hiçbir şekilde alakası olmayanlar, bu topraklara ait tabirle ikiyüzlüler veya münafıklardan başkası değildir.<strong> </strong></span></span></p>

<div><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">---</span></span>

<div>
<p style="text-align:justify"><span style="font-size:14px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Bu yazının ilk hali 23 Nisan 2023 yılında, “<a href="https://www.politikyol.com/adaletin-gayr-i-muslim-muminlerle-munafiklar-imtihani" target="_blank">Adaletin gayr-ı müslim müminlerle imtihanı</a>” başlığıyla yayınlanmıştır.</span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Jan 2025 09:09:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/adaletin-mugalatacilarla-raks-etmesi-1738044755.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yargı değil adalet reformu</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yargi-degil-adalet-reformu-10223</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yargi-degil-adalet-reformu-10223</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki ne oluyor da bu kadar kaynak aktarmamıza, yargı reformları yapmamıza rağmen adliyelerde işler her geçen gün daha kötüye gidiyor. Cevabı basit: Yargı reformu değil adalet reformu yapmamız lazım!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Geçtiğimiz hafta Sayın Ekrem İmamoğlu için başlatılan yeni soruşturma, Sayın Ümit Özdağ’ın tutuklanması ve Kartalkaya’da meydana gelen büyük yangın felaketi nedeniyle bol bol hukuk konuşmak zorunda kaldık. Özellikle yangın felaketinde Kültür ve Turizm Bakanı’nın başlattığı tartışma nedeniyle Türkiye uzun süre yaşanan yangında başat sorumlu kurumun kim olduğunu bulmaya çalıştı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Ben de bu konuda fikirlerimi X üzerinden ve basına yaptığım açıklamalar ile ifade etmeye çalıştım. Bu yangın, Bakanlık tarafından denetlenmesi gereken bir otelin hiçbir önlem almaması nedeniyle çıkmıştır. <strong>O halde yangına karşı hiçbir güvenlik önlemi olmayan bir otelin çalışmasına izin veren ve hatta kendi şirketi üzerinden bu “ayıplı” oteli halkımıza “satan” Kültür ve Turizm Bakanı görevden el çektirilmelidir.</strong> Zira karşımızda istifa gibi etik bir davranışı beklemeye bırakılamayacak kadar vahim bir tablo vardır. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Bu acı tablonun bir de “hukuka” bakan yüzü var ki belki de yaşadığımız onlarca faciaya rağmen ders almadığımız ve/ya düzeltmediğimiz için her seferinde yeni bir faciaya kapı aralayan kısım da orada saklı: Biz iyi kanuni düzenlemeler yapamıyoruz. Böylesi bir olayda bir hafta boyunca 85 milyonluk ülkenin sorumluyu aramasını ve sonunda hep bir ağızdan “evet sorumlu bu kişidir” diyememesini başka türlü açıklamak mümkün değil. <strong>O kadar kötü yasal düzenlemeler var ki, kimin ne yapması gerektiği, kime ne görev düştüğü belli değil. Böyle olunca da iş yapmak istemeyen herkes sorumluluk bende değil diyerek kaçabiliyor, sorumlu olması gerekenler kulağının üstüne yatsa bile kimse hesap soramıyor.</strong> </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Oysa yasal düzenlemelerin açık, anlaşılır ve net olması en çok sıradan vatandaşlar için elzemdir. Yani zayıf olanın. Karışıklık güçlü olana yarar. Güçlü olan hukuk ordularıyla, oluşturacağı yapay kamuoyu ile o karışıklığın içinde işine yarayan birkaç veriyi bulup işin içinden çıkabilir. Ona bu fırsatı sunacak karmaşıklığa izin vermeyecek yasal düzenlemelere ihtiyacımız var. <strong>Yasal düzenlemeleri açık ve net olarak yapmazsak, imalat ve denetim sorumlularını kuşkuya yer bırakmayacak şekilde tespit edecek maddeler koymazsak, kanunları torba kanunları ile yamalı bohçaya döndürmeye, güne ve adama göre yasal değişikler yapmaya devam edersek, daha çok tren kazaları ile, maden faciaları ile, deprem felaketleri ile, sel felaketleri ile yangın faciaları ile karşılaşmaya devam ederiz. </strong></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Bu kadar çok hukukun konuşulduğu bir haftada Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından Dördüncü Yargı Reformu Strateji Belgesi de açıklandı. Cumhurbaşkanı tarafından reformun amaçları genel olarak, yargıda kurumsal yapının güçlendirilmesi ve yeniden yapılanması, sivil anayasa yapılması, ifade ve basın özgürlüğü ile kişi hürriyeti ve güvenliğine ilişkin standartların yükseltilmesi ve ceza adaleti sisteminin etkinliğinin sağlanması olarak ifade edildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Türkiye’de bir yargı reformu ihtiyacı elbette var. Adliyelerde işler ne yazık ki tıkanmış görünüyor. Hakkını teslim etmek lazım, Adalet Bakanlığı bu konuda sürekli çalışmalar yapıyor, yargıyı hızlandıracak teknolojik ve yasal düzenlemeler sürekli gündeme geliyor. Uzlaştırma ve arabuluculuk gibi kurumlarla yargının iş yükü hafifletilmeye çalışılıyor ama gelen “uyuşmazlık” seli karşısında hiçbir set duramıyor ve sistem kısa sürede çöküyor. Yargılama kalitesine ilişkin tartışmalara hiç girmiyorum bile. En temel hukuki konularda bile farklı mülahazalarla hatalı kararlarla karşılaşmak olağan bir durum haline gelmiş durumda. Diğer taraftan yargılama süreleri artık adalet duygusunu rencide eder seviyelere varmış durumda. Özellikle büyük şehirlerde davaların uzun yıllar sürmesi adeta “yapanın yanına kar kaldığı” bir toplumsal düzene hizmet eder duruma getirdi. Bu konuda sizinle birkaç istatistik paylaşmak istiyorum:&nbsp; </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Aşağıdaki istatistikte hukuk mahkemelerinde 2015 yılından 2023 yılına kadar olan süre içinde dosya sayıları yer alıyor. Tablo ürkütücü derecede vahim. 8 yıl içinde hukuk dava dosyası sayısı 3,4 milyondan 4,93 milyona çıkmış durumda. Üstelik 1,2 milyon dosya da arabuluculuk aşamasında çözülmüş olduğu halde. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Yarg%C4%B1%20deg%CC%86il%20adalet%20reformu1.png" style="height:285px; width:800px" /></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Bu tabloyu yeni hakim/savcı alarak veya yeni adliye binaları yaparak çözemeyiz. Buna ne ekonomik kaynağımız ne de insan kaynağımız müsait durumda. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Zaten bu duruma adliyelerin durumu da örnek teşkil ediyor. 2013 yılında dünyanın en büyük adliyesi olarak açılan İstanbul Anadolu Adalet Sarayı’nın 12 yıl sonunda bütünlüğü bozulmuş durumda. Kat planlarına artık uyulmaz hale geldi. Koridorlar kullanılmaya başlandı. Yakında ek bina kiralaması da gündeme gelecektir. Bu arada bu adliye 2013 yılında Bölge Adliye Mahkemelerini de içinde olacak şekilde planlanmıştı. Bölge Adliye Mahkemeleri başka bir binada açıldı ve buna rağmen geldiğimiz durum bu. Nitekim açıldığı zaman Avrupa’nın en büyük adliyesi olarak açılan Çağlayan’da bulunan İstanbul Adalet Sarayı ek binalara geçiş yaptı! </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Adalet reformu çocukları kurallara uymanın bir erdem değil bir zorunluluk olduğuna ikna etmekle başlayan bir süreçtir. İşçisini haksız yere çıkartan işverenin onun yasal haklarını ödemek zorunda olduğunu düşünecek şekilde yetiştirilmesidir. </strong></span></em></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aşağıdaki istatistikte de yargıdaki yığılmanın yargılama sürelerini getirdiği durum var. Görüldüğü üzere burada da ortalama 1,5 yıla varan yargılama süreleri var. Bu süreleri nispeten kısa gösteren şey tarafların anlaşması ile çok kısa sürede sona eren veya basit yargılama ile çözülen işlerin de dahil edilmesinden kaynaklanıyor. Bu arada bunların ortalama süreler olduğunu, demek ki burada yazanın 2 katını bulan sürelere ulaşan çok sayıda dosya olduğunu da ifade etmek lazım. Bu yerel mahkemelere ilişkin sürelere istinaf ve temyiz sürelerini de eklersek ortalama uyuşmazlıkların 5-6 yılda bittiğini söylemek abartı olmayacaktır. Böyle bir yargılamaya adil bir yargılama demek mümkün değildir. Zaten Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de görevli olduğu sürede Anayasa Mahkemesi de bu sürelerin adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini hemen her kararında ortaya koyuyor. </span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Yarg%C4%B1%20deg%CC%86il%20adalet%20reformu2.png" style="height:368px; width:800px" /></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki ne oluyor da bu kadar kaynak aktarmamıza, yargı reformları yapmamıza rağmen adliyelerde işler bu şekilde her geçen gün daha kötüye gidiyor. Cevabı basit: Yargı reformu değil adalet reformu yapmamız lazım! </strong>Adalet reformu denilen şeyin de adliyenin dört duvarı ile sınırlı olmadığını her fırsatta dile getirmeye çalışıyorum. Adalet reformu halka kurallara bağlılık bilinci ile başlayan, kuralların koyulması ve uygulanması sırasında tam bir hakkaniyet gerektiren ve son olarak da yargılamanın kısa süre içinde ve en isabetli şekilde yapıldığı bir durumu anlatır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adalet reformu çocukları kurallara uymanın bir erdem değil bir zorunluluk olduğuna ikna etmekle başlayan bir süreçtir. İşçisini haksız yere çıkartan işverenin onun yasal haklarını ödemek zorunda olduğunu düşünecek şekilde yetiştirilmesidir. Ya da eşinden boşanan bir kişinin, ihtiyacı olan eşine nafaka ödemesi veya evlilik içinde edinilen malları paylaşmak için bir hakim müdahalesine ihtiyaç duymayacak bir zihne sahip olmasıdır. Vadesi gelenin borcunu ödemesi, kırmızı ışıkta herkesin durmasıdır. İmar mevzuatının adamına göre inşaat izni verilen bir mecranın dili olmamasıdır. Yapanın, ettiğinin karşılığını bulacağını bilerek hareket etmesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk fakülteleri buna göre dizayn edilmelidir. Hukukçu hem en bilgili hem de en emin kişi olmalıdır. Yasalara uymak ve uygulamak konusunda milim şaşmayacak kişiler o cübbeleri giymelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kanunlar sadece ve sadece kamu yararı düşünülerek çıkarılmalı, kimin ve neyin zararına olursa olsun değişmeden devam etmelidir. Kamu yararı nedeniyle zorunlu bir değişiklik yapılacaksa kanunun bütünlüğü bozulmamalı ve kılı kırk yararak hareket edilmelidir. Kanunun dili açık ve anlaşılır olmalıdır. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adalet kanunların uygulanmasında da şarttır. Kanunun verdiği yetki kullanılırken bir kez bile kamu yararından ve eşitlikten ayrılmamak lazımdır. Nepotizm derhal terk edilmelidir. Kamuda liyakatten daha üstün bir değer olmamalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve elbette toplumsal barış sağlanmalıdır. İnsanların birbirini sevmesi ve saygı duyması özendirilmelidir. Ekranlardan şiddet değil sevgi, kavga değil muhabbet propagandası yükselmelidir. Unuttuğumuz, unutturulmaya çalışılan toplumsal değerlerimize sahip çıkılmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bunlar olduktan sonra adliyelerin iş yükü azalacaktır. Karşılaştığımız felaketler azalacaktır. O zaman 1-2 yılda bir yargı reformuna, birkaç ayda bir yargı paketi açıklanmasına gerek kalmadan huzur içinde yaşayabiliriz. Ve bunu yapmaya mecburuz. Çünkü artık adliye duvarlarındaki bir yazıdan başka bir şey ifade etmese de kadim gerçek asla değişmemiştir: “Adalet mülkün temelidir.”</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Jan 2025 08:37:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/yargi-degil-adalet-reformu-1737956874.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yabancı hakem olur da yabancı hâkim olamaz mı?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yabanci-hakem-olur-da-yabanci-hakim-olamaz-mi-10150</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yabanci-hakem-olur-da-yabanci-hakim-olamaz-mi-10150</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Aslında öyle zannediyorum ki, hiç kimse Adalet Bakanının yerinde olmayı şu an itibariyle istemez. Karizması, İstanbul Savcısının yanında oldukça sönük kalan, bir ayrıntıya indirgenen sayın Bakan, durumdan hiç rahatsızlık duymuyor olmalı ki, hiç ses çıkarmıyor ya da çıkaramıyor. Madem Türkiye’nin hakim ve savcıları, hatta Bakanı bu işi beceremiyorlar, vatandaşlar olarak yabancı hakim ve savcı talep etmek hakkımız diye düşünüyorum.</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Futbol dünyasında bir süredir tartışılan husus geçtiğimiz haftalardan itibaren gerçek oldu. Çoğu takımın taraf tutmakla, düdüğü gördüğüne değil “maslahatı idare etmeye” yönelik olarak çalmakla eleştirdiği Türk hakemlerine Futbol Federasyonu tarafından görevden el çektirildi ve yerlerine yabancı hakemler görev yapmaya başladılar. Şimdilik yabancı hakemler yalnızca VAR <em>(Video Assistant Referee- Video Yardımcı Hakem)</em> olarak bilinen, arka planda maçın gidişini etkileyen bariz bir hatayı veya gözden kaçırılan ciddi bir olayı düzeltmek amacıyla kamera görüntülerinden bilgi aktararak orta hakeme yardım etmek üzere görev yapıyorlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eşit rekabet şartlarını bozucu etki yapan hakem hataları sonucunda, bir tarafı diğer taraf aleyhine kayıran kararlar, kayrılan tarafın sürekli kazanmasına neden oluyor. Peki, bunun çok benzeri hukuk dünyasında yaşanmıyor mu?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Elbette yaşanıyor, hem de uzun süredir. Siyasi iktidar tarafından yargı gücü üzerinde kurulan baskılar ve ele geçirme çabaları sonucunda, doğrudan iktidarın atadığı hakimler ve savcılar tarafından kurulan düzen, başta ifade özgürlüğü olmak üzere pek çok insan hakları başlığında geriye götüren sonuçlar doğuruyor. Düzen böyle kurulunca, daha da kötüye gitmesi beklenmeli.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">CHP Gençlik Kolları Genel Başkanı Cem Aydın, İstanbul Başsavcısı Akın Gürlek’in emriyle, “Gürlek’i eleştirmek suçundan” gözaltına alındı, daha sonra adli kontrol ile serbest bırakıldı. Bu durumu eleştiren İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı CHP’li Ekrem İmamoğlu hakkında da aynı makam tarafında soruşturma başlatıldı. Bununla yetinmeyen Gürlek, Ceza Muhakemesi Hukuku bakımından aslında yetki gasbında bulunarak Ankara’da bulunan Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, Antalya’da yaptığı bir konuşmada kullandığı ifadeler nedeniyle Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla gözaltına alındı. Özdağ, getirildiği İstanbul Adliyesi’ndeki işlemlerin ardından “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne gönderildi. Geçen hafta BTP Genel Başkanı Hüseyin Baş da, yine Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla gözaltına alınmış, hakkında adli kontrol uygulanarak serbest bırakılmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ceza muhakemesinde yetki, en başat kurallardan birisidir. Kanuna göre suçun işlendiği yer cumhuriyet savcılığı coğrafi bakımdan soruşturmada yetkilidir. Bunun bir istisnası olarak, basın yoluyla işlenen suçlarda, yayın Türkiye’nin her yerinde yapıldığından, yukarıdaki örneklerde İstanbul savcılığı da kendisini yetkili görüyor. Aslında geçmişte çokça tartışılan, bir çeşit “Türkiye Savcılığı”na soyunan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, acaba Türkiye’nin her yerinde çıkan yayınları takip edip suç unsuru arıyor mu? Böyle bir yetkisi var mı? Tabii ki yok! O halde, cımbızla bir iki olayı seçerek soruşturma yapmak, kendisini o göreve atayanlara yaranmak dışında bir anlama gelmiyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Herkesin aklında geçen cümleyi ben yazmış olayım, maalesef beni Türk hakimlerine emanet etmeyiniz, zira fena çuvalladılar!</span></strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BENİ TÜRK HAKİMLERİNE EMANET ETMEYİNİZ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Elbette, bu işlemlere tepki gösterenlerin geç kalmışlığından da söz etmek gerekir. Bir başka siyasi parti genel başkanı olarak siyasi faaliyetleri ve iktidarı eleştirmesi nedeniyle tutuklanan HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın ilk gözaltına alınmasında hiç ses çıkarmayanların aslında bir demokrasi talebi olmadığının altını çizmek gerekiyor. Demirtaş gözaltısında toplumun pek çok kesiminden “oh, iyi oldu” anlamına gelen sesler çıkmıştı. İleride bu silahın başka siyasilere yöneleceğini o dönemde yazmış bir hukukçu olarak, ne gözaltına alınan siyasetçilere ne de el konulan farklı partilerden belediyeler konusunda bir ayrım yapmaksızın karşı çıkmak gerektiğine inanıyorum. Türkiye, maalesef bugün itibariyle siyasi parti genel başkanı tutuklayan bir ülke sınıfına indirgendi. Ondan sonra, ifade özgürlüğünün bulunmadığı, ancak diktatörlüklerde görülebilecek uygulamaların yaygın ve sistemli görünüm kazandığı söylendiğinde sayın Adalet Bakanı çıkıp tepki gösteriyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aslında öyle zannediyorum ki, hiç kimse Adalet Bakanının yerinde olmayı şu an itibariyle istemez. Karizması, İstanbul Savcısının yanında oldukça sönük kalan, bir ayrıntıya indirgenen sayın Bakan, durumdan hiç rahatsızlık duymuyor olmalı ki, hiç ses çıkarmıyor ya da çıkaramıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Madem Türkiye’nin hakim ve savcıları, hatta Bakanı bu işi beceremiyorlar, vatandaşlar olarak yabancı hakim ve savcı talep etmek hakkımız diye düşünüyorum. Herkesin aklında geçen cümleyi ben yazmış olayım, maalesef beni Türk hakimlerine emanet etmeyiniz, zira fena çuvalladılar!</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 23 Jan 2025 08:23:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/yabanci-hakem-olur-da-yabanci-hakim-olamaz-mi-1737614871.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Av. Hüsnü Öndül’ün ardından…</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/av-husnu-ondulun-ardindan-10012</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/av-husnu-ondulun-ardindan-10012</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">12 Eylül 1980 askeri darbesinden hemen sonra başladığı avukatlık faaliyeti, büyük ölçüde siyasi davalarla geçmişti. İşkencenin, “önümüze gelene tekme” şiarıyla yaygın ve sistematik görünüm kazandığı Kenan Evren yıllarında, işkenceyle mücadeleyi yalnızca bir hukuka aykırılıkla mücadele değil, aynı zamanda felsefi bir duruş gereği, insanlık dışı bularak mesleğe adım attığını söylerdi. Mücadelesini de hep bu ilkeler etrafında kurdu.</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Büyük bir insan hakları savunucusunu geçtiğimiz 17 Aralık tarihinde kaybettik. İnsan Hakları Derneği’nin kurucularından, uzun süre de Genel Sekreterlik ve Genel Başkanlık yapan kıdemli bir insan hakları savunucusu, benim de çıraklarından biri olmakla övündüğüm Av. Hüsnü Öndül’ün vefatıyla Türkiye’deki insan hakları yıldızlarından bir tane daha kaydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hüsnü Öndül, <span style="background-color:white"><span style="color:#262626">İnsan Hakları Derneği (İHD), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve Çağdaş Hukukçular Derneği’nin kurucuları arasında yer alarak, yaşamını insan hakları ve adalet mücadelesine adadı. Aynı zamanda yazar kimliğiyle de tanınan Öndül, “Kimiz” adlı şiir kitabı ve “İnsan Hakları Yazıları” isimli eseri kaleme aldı. Evrensel gazetesinin de çok uzun süredir köşe yazarlarından biriydi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">12 Eylül 1980 askeri darbesinden hemen sonra başladığı avukatlık faaliyeti, büyük ölçüde siyasi davalarla geçmişti. İşkencenin, “önümüze gelene tekme” şiarıyla yaygın ve sistematik görünüm kazandığı Kenan Evren yıllarında, işkenceyle mücadeleyi yalnızca bir hukuka aykırılıkla mücadele değil, aynı zamanda felsefi bir duruş gereği, insanlık dışı bularak mesleğe adım attığını söylerdi. Mücadelesini de hep bu ilkeler etrafında kurdu. Senelerce Sıkıyönetim Askeri Mahkemelerinde, sonrasında Devlet Güvenlik Mahkemelerinde, onun sonrası özel yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinde hep aynı duruşla savunma görevi yaptı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Hüsnü Öndül’den öğrendiğim çok şey var, ama birkaçını burada tekrarlamak isterim. İlk olarak, bir insan hakları savunucusunun mütemadiyen ilkesel davranması gerektiğini söylerdi. Bir olaya göre tavır alırken, ona benzeyen bir başka insan hakları ihlalinde büsbütün farklı bir tavır almanın, bir başka deyişle “insan hakları eyyamcılığı” yapmanın kabul edilmezliğinin altını çizerdi. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:black">Hüsnü Öndül, etrafındaki gençlerin seslenişiyle Hüsnü Ağabey, aynı zamanda çok iyi bir araştırmacıydı. Kafasına takılan bir konuyu, bir hukuk probleminin çözümünü saatlerce aramaktan hiç gocunmaz, yazılan bir insan hakları raporunu gözden geçirirken olanca dikkatini kelimeler üzerine vermekten çekinmezdi.</span></span></strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">HÜSNÜ ÖNDÜL, AYNI ZAMANDA ÇOK İYİ BİR ARAŞTIRMACIYDI</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Bir başka nokta olarak, Öndül’ün sürekli tekrarladığı, bizlere de yeri geldikçe anımsattığı bir bilgi olarak, mağdurun da failin de kimliğine bakmamak gerektiğiydi. Herkesin fareklı kimlik ve kişilik özellikleriyle doğduğunu, bunları bizlerin belirleyemeyeceğini, ancak davranışlarımızı iradi olarak kendimizin belirleyebildiğini defalarca konuştuğumuzu hatırlıyorum. Bu doğrultuda, Kürt, Türk, Alevi, Roman, Ermeni, Süryani, kimliğine bakmaksızın, yalnızca fiile bakarak insan haklarını savundu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Hüsnü Öndül, etrafındaki gençlerin seslenişiyle Hüsnü Ağabey, aynı zamanda çok iyi bir araştırmacıydı. Kafasına takılan bir konuyu, bir hukuk probleminin çözümünü saatlerce aramaktan hiç gocunmaz, yazılan bir insan hakları raporunu gözden geçirirken olanca dikkatini kelimeler üzerine vermekten çekinmezdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Akademik özgürlükler konusunda da büyük bir hassasiyeti vardı. Üniversiteden KHK ile ihraç edildiğimi öğrenince hemen arayarak “hepiniz döneceksiniz, hiç merak etme” demiş, ilk karşılaşmamızda da kütüphanesinden getirdiği Haldun Özen’in “Entelektüelin Dramı” kitabını okumamı önermişti. Okuduktan sonra kitabı iade etmek için gittiğimde, </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ek 4 numaralı protolün hikayesini ilk ondan dinlemiştim. Bu protokol, hem sadece sözleşmeden doğan bir yükümlülüğün yerine getirlmemesinden dolayı özgürlükten yoksun bırakmayı yasaklıyor, hem de seyahat özgürlüğünün bir parçası olarak pasaport hakkını teminat altına alıyordu. </span></span><span style="color:black">Türkiye, 4 Numaralı Protokol’ü 19 Ekim 1992 tarihinde imzalamış ve onaylamış, 23 Şubat 1994 tarih ve 3975 sayılı Onaya Uygun Bulma Kanununu, 26 Şubat 1994 tarih ve 21861 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştı. Protokol’ün onaylanmasını kararlaştıran 9 Haziran 1994 tarih ve 94/5749 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ve Protokol’ün resmi Türkçe çevirisi de 14 Temmuz 1994 tarih ve 21990 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştı. Buna karşın, onay belgeleri halen Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne tevdi edilmemiş durumdaydı, halen de böyle... Bu durumda, Protokol iç hukuk bağlamında yürürlüğe girmiş, ancak uluslararası yükümlülük doğurmamış kabul ediliyor, bu nedenle iç hukuk yollarında Protokol’deki haklara dayanılabilse de bu haklara ilişkin olarak Türkiye’den Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapmak mümkün olamıyordu. Hüsnü Ağabey, “nasıl hukuk devleti ama” diyerek heyecanla anlatmıştı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’nin hukuk devleti kavramıyla kurduğu ilişkide ne yazık ki bir iyileşme hala olamadı. Türkiye’nin demokratikleşmesi ve insan haklarına dayalı bir düzene geçmesi konsunda da ufukta bir ışık belirmiyor. Tüm bu durum içinde, yine Hüsnü Öndül’ün umut dolu yaklaşımını hatırlamakta fayda var: <em>“Esas şimdi bizlere, insan hakları savunucularına daha çok ihtiyaç var, esas şimdi daha çok çalışmak zamanı”</em> derdi. İnsan hakları savunucularının, belki de kendilerini en çok yalnız hissettikleri bir zaman diliminin içinden geçerken, hele de Hüsnü Ağabeyin kaybıyla daha da yalnızlaşmışken, bu düşünceyi hatırlamakta büyük yarar olduğuna inanıyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hüsnü Öndül’ü saygıyla anıyorum.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 16 Jan 2025 07:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/av-husnu-ondulun-ardindan-1737020296.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çok ilginç bir MASAK basın bildirisi: “Mış” gibi yapmak</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/cok-ilginc-bir-masak-basin-bildirisi-mis-gibi-yapmak-9804</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/cok-ilginc-bir-masak-basin-bildirisi-mis-gibi-yapmak-9804</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bugünkü yazıyı ağırlıklı olarak MASAK’ın internet sitesine bırakacağım; bold ve/ya da italik yazılmış bölümler MASAK sitesinden, bold ve italik olmayan bölümler ise bendenizin.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Masak, Hazine ve Maliye Bakanlığına bağlı bir birim, açılımı da “Mali suçları araştırma kurulu”.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Hemen aşağıya önce MASAK’in sitesinden vizyon ve misyon başlıklarını aktarıyorum, siz okurlardan istirhamım bu vizyon ve misyonun dikkatli okunması.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529"><strong><em>Vizyon<em> </em>: Suç gelirlerinin aklanması ve terörün finansmanıyla etkili bir şekilde mücadele ederek etkin bir ekonomi ve güvenli bir toplum oluşmasına katkıda bulunan öncü bir kurum olmaktır.</em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529"><strong><em>Misyon: Aklama ve terörün finansmanı suçlarının önlenmesi ve tespitine yönelik olarak; politika oluşturulması ve düzenleme yapılmasına katkıda bulunmak, hızlı ve güvenilir bir şekilde bilgi toplamak ve analiz etmek, araştırma ve inceleme yapmak, elde edilen bilgi ve sonuçları ilgili makamlara iletmektir.</em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Vizyonu ve misyonu yukarıda aktarılan MASAK 25 Aralık 2024 günü sitesinde bir basın duyurusu açıkladı, işin başka bir ilginç yanı da aynı basın bildirisinin, marifetmiş gibi, Hazine ve Maliye Bakanlığının sitesine de hemen konmuş olması.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">25 Aralık 2024 tarihli MASAK basın bildirisini, daha on gün önce, aşağıda aynen sizlere aktarıyorum:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529"><span style="background-color:#eeefed"><strong><em>Mali Suçları Araştırma Kurulu Başkanlığının kayıt dışı ekonomiyle, suç gelirlerinin aklanmasıyla ve terörizmin finansmanıyla mücadeleye yönelik çalışmaları titizlik ve hassasiyetle sürdürülmektedir. Ekonomik faaliyetlerde nakit kullanımının azalması bu açıdan arzulanan bir durum iken, Başkanlığımızca 1 Ocak 2025’ten itibaren bankalara nakit yatırılması veya bankalardan nakit çekimi sırasında dayanak belge istenmesi yönünde bir uygulama başlatılması söz konusu değildir.</em></strong></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529"><span style="background-color:#eeefed">Şimdi size, yukarıdaki alıntıyı okuduktan sonra, basit bir, iki soru:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529"><span style="background-color:#eeefed">1-Bu basın bildirisi ile MASAK’ın misyon ve vizyonu (hemen yukarıda) uyuşmakta mıdır?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529"><span style="background-color:#eeefed">2-Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529"><span style="background-color:#eeefed">3-Bu bankalara yatırılan ya da çekilen belirli bir miktarın üzerindeki paraların dayanak belgesi istenmemesi ile kayıtdışı ekonomiyle mücadele beraber gidebilir mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529"><span style="background-color:#eeefed">4-Dünyada, ama çağdaş dünyada, vergi cennetleri dışında, bizdeki kadar rahat dayanak belge istenmeden bankaya her türlü paranın yattığı ve çekildiği bir başka ülke var mıdır?; bu vergi cennetleri konusuna aşağıda döneceğim.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529"><span style="background-color:#eeefed">5-MASAK yetkililerine ve dahi Mehmet Şimşek’e çok net sormak lazım, bu basın bildirisinin yayınlanmasının amacı nedir?&nbsp;&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529"><span style="background-color:#eeefed">Bu basın bildirisinin anlamsızlığını göstermek için MASAK sitesinden aşağıya başka alıntılar aktarıyorum, lütfen okuyun ve MASAK’ın basın bildirisinin komikliğini bir kez daha değerlendirin lütfen.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529"><span style="background-color:#eeefed"><strong><em>Suç gelirlerinin aklanması:</em></strong></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529"><em>Suç gelirinin aklanması genelde üç aşamadan oluşan bir süreç içinde gerçekleştirilmektedir.&nbsp;</em></span><span style="color:#000000">&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529"><em>Bu aşamalar kirli bir çamaşırın makinede yıkanmasına benzetilerek açıklanmaya çalışılmıştır:</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529"><em>Birinci aşamada çamaşır makineye atılmakta– [Yerleştirme (Placement)]</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529"><em>İkinci aşamada çamaşır makinede yıkanmakta – [Ayrıştırma (Layering)]</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529"><em>Üçüncü aşamada ise temizlenmiş halde makineden çıkarılmaktadır [Bütünleştirme (Integration)].</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529"><em>Aklamanın genel amacı; yasal olmayan faaliyetlerden elde edilen gelirlerin yasal olarak elde edilmiş gibi mali sisteme sokulmasıdır.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529"><em>Suç gelirine kaynaklık eden en önemli suçun uyuşturucu ticareti, ve bu suçtan elde edilen gelirlerin çok büyük bir bölümünün nakit kullanımının düşük olduğu ve alınan önlemler nedeniyle büyük miktarlı nakit işlemlerin dikkat çektiği ülkelerde oluştuğu dikkate alındığında, bu gelirlerin nakit sisteme sokulması, aklayıcılar açısından daha büyük önem kazanmaktadır. </em><strong><em>Çünkü nakit halindeki gelir, günlük kullanımlar için harcanabilecek çok küçük bir kısmı hariç kullanılmaya uygun değildir. Dolayısıyla nakit halindeki bu gelirin kullanılabilir hale getirilmesi yani aklanması gerekir.</em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Yukarıdaki bold ve italik cümleyi sitesine koyan da, 25 Aralık tarihli basın bildirisini yine aynı siteye koyan aynı kurum, MASAK.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Çok tuhaf bulmuyor musunuz?</span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong><em>GÖREV, YETKİ VE SORUMLULUKLAR (MASAK)</em></strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>Başkanlığın görev ve yetkileri 1 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 231 inci maddesinde düzenlenmiş olup buna göre MASAK aşağıdaki temel hizmetleri yürütmektedir:&nbsp;</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>*Suç gelirlerinin aklanması ve terörizmin finansmanının önlenmesi amacıyla plan, program, politika, strateji hazırlama ve geliştirme süreçlerine katkıda bulunmak, kurum ve kuruluşlararasında ulusal düzeyde risk değerlendirme çalışmaları da dâhil olmak üzere koordinasyonu sağlamak,&nbsp;</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>*Faaliyet alanıyla ilgili mevzuat çalışmaları yapmak,&nbsp;</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>*Suç gelirlerinin aklanmasının, terörizmin finansmanının ve ekonomik güvenliğe yönelikrisklerin ortaya çıkarılması ve önlenmesi kapsamında gelişmeleri izlemek, önlemlergeliştirmek, analiz, araştırma ve inceleme yapmak,&nbsp;</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><em>*Suç gelirlerinin aklanması ve terörizmin finansmanının önlenmesi kapsamında veri toplamak, şüpheli işlem bildirimlerini almak, analiz etmek ve bunları kaydetmek, istihbarat üretmek, gerekli görüldüğünde üretilen istihbarat ve analiz sonuçları hakkında ilgili birimleri bilgilendirmek.</em></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="color:#000000; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">***</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Masak sitesinde bunları yazmış ama nedense 2006 tarihli Kurumlar Vergisi Kanunundaki amir hükme rağmen vergi cennetlerine giden paradan yüzde otuz kesinti yapılamıyor çünkü Cumhurbaşkanlığı bu vergi cennetlerinin isimlerini bir türlü Resmî Gazetede yayınlamıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Neden?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu “neden?” sorusunu ağırlıklı olarak Mehmet Şimşek’e soruyorum aslında.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu yazının başlığına dönelim ve karapara konusunda “mış gibi yapmak” ifadesini bir kez daha düşünelim isterseniz.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Jan 2025 07:20:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2025/01/cok-ilginc-bir-masak-basin-bildirisi-mis-gibi-yapmak-1736106683.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yeni anayasa için yol haritası: Anayasal olmayan anayasacılık</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-anayasa-icin-yol-haritasi-anayasal-olmayan-anayasacilik-9296</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-anayasa-icin-yol-haritasi-anayasal-olmayan-anayasacilik-9296</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Anayasal olmayan anayasacılık ifadesinden kastımız; hukukun üstünlüğüne (Anglo Sakson hukukundaki kavramla rule of law) yani hukuk devletine (Kara Avrupası hukukundaki söyleyişle state of law) aykırı olan eylemler ve düzenlemelerle yapılan faaliyettir. En bariz örneklerden birisi Rusya</strong><strong>’</strong><strong>da görülen başkancı sistemde olduğu gibi başkanın gö</strong><strong>rev s</strong><strong>üresi sona ermeden önce meclisin sürekli olarak ilgili düzenlemeyi değiştirerek başkana yeni bir dönem hediye etmesidir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Devlet veya siyasi iktidar güçlerinin sınırlandırılarak ferdi hürriyetlerin korunmasına anayasacılık denilmektedir. Anayasacılıkta gaye bireylerin olabildiğince özgürlüğünün sağlanması aynı zamanda siyasal iktidarların da kuvvetinin frenlenmesidir. Bilinenin aksine anayasacılık bu topraklarda 1808 tarihli Sened-i İttifak’tan çok daha önce vardı; hatta anayasal yargı denetimi yani ilk derece mahkeme kararlarının en üst norm olan anayasaya tabi kılınması Divan-ı Mezalim kurumuyla Türk-İslam devletlerinde kadıların kararlarının yüksek bir yargı organı eliyle düzeltilmesiyle yüzyıllar önce vardı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Başkanı sultan olan bu kurumda son söz hukuku en iyi bilenlerin kararlarıyla alınarak <strong>anayasaların anayasası olan Kuran</strong>’a (bu tabir ilk defa tarafımızca anayasa hukukunda kullanılmıştır) göre yapılmaktaydı. Ülkemizdeki anayasa kitaplarında bilebildiğimiz kadarıyla anayasal yargı denetimi maalesef 1961 anayasasından sonra kurulan Anayasa Mahkemesi ile başlatılmaktadır. <strong>Kara Avrupası hukukuna Anglo-Sakson hukuk sisteminden alınan anayasal yargı denetimi, Anglo-Sakson hukuk sistemine ise Selçuklu-Osmanlı geleneğinden esinlenerek geçmiştir.</strong> İşin gerçeği yargısal denetim (judicial review) denilen bu kurum yüzyıllardır bu topraklarda uygulanmaktaydı. Mankutlaştırılmış aydınlarımızın Tanzimattan beri her şeyinin kökünü Batı’da arama hastalığı maalesef bu alanda da tekrar tekrar nüks etmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anayasal olmayan anayasacılık ifadesinden kastımız; hukukun üstünlüğüne (Anglo Sakson hukukundaki kavramla rule of law) yani hukuk devletine (Kara Avrupası hukukundaki söyleyişle state of law) aykırı olan eylemler ve düzenlemelerle yapılan faaliyettir. En bariz örneklerden birisi Rusya’da görülen başkancı sistemde olduğu gibi başkanın görev süresi sona ermeden önce meclisin sürekli olarak ilgili düzenlemeyi değiştirerek başkana yeni bir dönem hediye etmesidir. Veya yapılan anayasal düzenlemelerde ucu açık ifadeler kullanarak yürütmenin sürekli olarak görevde kalabilmesini sağlamaktır. Fakat bu noktada dikkat edilmesi gereken meselelerden birisi yumuşak kuvvetler ayrılığına dayanan parlamenter sistemlerde başbakan sürekli seçilerek görevde kalabilmekteyken, sert kuvvetler ayrılığına dayalı olması gereken başkanlık hükümet sisteminde başkan neden sadece iki dönem görevde kalabilmektedir? Bilindiği üzere yeryüzünde saf başkanlık sistemine sahip hükümet modeli sadece ABD’de bulunmaktadır, gerçi onun da geleceği yakında Başkan Trump ile çok farklı mecralara evrilmeye namzet gözükmektedir (London ve Washington ilişkisi bu meselenin özü olsa gerek). </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>ABD başkanlık hükümet modeli, Westminster Parlamento h</strong><strong>ükü</strong><strong>met modeline (Londra</strong><strong>’</strong><strong>nın merkezinde Birleşik Krallık parlamentosunun bulunduğu yerden adını alan) bir tepki olarak çıkmıştır. </strong>Seçilenin ömür boyu görevde kalıp, kral veya kraliçe gibi olmaması ve tebasına özellikle koyacağı vergilerle zulmetmesini engel olmak için tasarlanmıştır. İlginçtir ki günümüz dünyasında vergi konusunda halkına karşı en acımasız uygulamalara sahip olan ülkelerin başında ABD gelmektedir. Şunu da ifade etmiş olalım ki; esasında parlamenter hükümet modellerinde de sürekli seçilen başbakanlar da anayasacılığı öldürmektedir. Çünkü sürekli seçilerek görevde kalan kişi, belli bir süre sonra çevresinde oluşturduğu yöneticiliğin etkisiyle veya karizmasıyla kendisini sınırlayan düzenlemelerden kurtulmak isteyerek toplumu en iyi kendisinin yönettiği kanaatine ulaşmaktadır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Neticesinde çevresinde de sürekli olarak bu işi en iyi onun yaptığını fısıldayan sistemden en üst şekilde nemalananların olması da kaçınılmaz bir durum olarak ortaya çıktığında artık oligarşik iktidarın veya nepotizmin sahneye çıkması an meselesidir. Sonuçta bu sistemin adının başkanlık, başkancı, parlamenter veya İslam cumhuriyeti, sosyalist cumhuriyet, vb. olması neticeyi değiştirmemektedir. Bundan daha ilginç olanı ise günümüz demokrasilerinde kuruluş tarihi eski pek çok siyasi partilerde aynı handikapları yaşamaktadır. Bu anlamda ABD’deki Cumhuriyetçi Parti ve Demokrat Parti, Birleşik Krallık’taki İşçi Partisi ve Muhafazakar Parti, Türkiye’de ise CHP’yi bu minvalde örnek olarak sayabiliriz. </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Anayasal cumhuriyetlerde halk yani millet ideolojisini alacağı yeri kendisi seçer. Bunu eğitim yoluyla devlet, insanlara empoze edemez. Eğer böyle bir yö</strong><strong>ntem se</strong><strong>çilirse, o zaman ilk soru şu olacaktır? Kimin ideolojisi verilmelidir ve buna kim karar verecektir? Haliyle her iktidar değiştiğinde bu ideoloji de değişecektir.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>HALK YANİ Mİ</strong><strong>LLET </strong><strong>İDEOLOJİSİNİ </strong><strong>ALACA</strong><strong>Ğ</strong><strong>I YER</strong><strong>İ </strong><strong>KEND</strong><strong>İSİ SEÇ</strong><strong>ER</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anayasacılığı zehirleyen diğer bir mesele ise indoktrinasyondur. Yani otoritenin veya egemen güçlerin halka ideoloji dayatmasıdır. Anayasal cumhuriyetlerde halk yani millet ideolojisini alacağı yeri kendisi seçer. Bunu eğitim yoluyla devlet, insanlara empoze edemez. Eğer böyle bir yöntem seçilirse, o zaman ilk soru şu olacaktır? Kimin ideolojisi verilmelidir ve buna kim karar verecektir? Haliyle her iktidar değiştiğinde bu ideoloji de değişecektir. Liberal demokrasilerde ideolojiler eşit görüldüğünden okullarda verilen sivil eğitimde (civic education) hiç bir ideolojiye öncelik verilmemektedir. Bu teoride böyle olsa da uygulama da hiçte bu şekilde gerçekleşmediği görülmektedir. <strong>Fakat biz biliyoruz ki; ideoloji dayatanlar, günü geldiğinde kendilerine de ideoloji dayatılacağını unutmamalıdır!</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Türkiye</strong><strong>’</strong><strong>de anayasa hukukunda doğru zannedilen ve sıklıkla yazılan yanlışlardan biri de Anglo Sakson hukukunda özellikle Birleşik Krallık</strong><strong>’</strong><strong>ta (İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İ</strong><strong>rlanda</strong><strong>’</strong><strong>dan oluşur) yazısız anayasal bir sistemin olduğu, oysa ki Birleşik Krallık</strong><strong>’</strong><strong>ta yazılı olan anayasal konvansiyonlar ve geleneklerden oluşan bir anayasal sistem vardır.</strong> Anayasal konvansiyonları, Osmanlı döneminde çıkarılan kanunnamelere benzetebiliriz.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anayasal olmayan anayasacılık; iktidarın kişiselleştirilmesine de dayanabilir. Çünkü, kişiselleştirilen iktidarlar adaletsizlikler ve haksızlıklar için en güzel ortamların hazırlanmasına neden olurlar. Siyasette bizim adam felsefesine sahip ve onu hayatının merkezine almış bunca siyasetçinin olduğu bir yerde anayasal olmayan anayasacılık faaliyetlerinin yoğun olması da kaçınılmaz bir gerçeklik olarak karşımıza çıkacağını tahmin etmek zor olmasa gerek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Anayasal olmayan anayasacılıktan kurtulmanın yegane ve ilk şartı olarakta; hukuk fakültelerinde verilen pozitivist hukuk anlayışına dayalı, sorgula(t)mayan eğitim anlayışından kurtularak ilk adımı atabileceğimizin kanaatindeyim. Daha kendi içerisinde adaleti tesis edemeyen kurumlar, bir ülke de adaleti tesis edecek fertleri nasıl yetiştirebilir ki!?..</strong></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 11 Dec 2024 07:20:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/yeni-anayasa-icin-yol-haritasi-anayasal-olmayan-anayasacilik-1733863746.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>UCM’nin Netenyahu hakkındaki uluslararası yakalama emrinin anlamı</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ucmnin-netenyahu-hakkindaki-uluslararasi-yakalama-emrinin-anlami-9181</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ucmnin-netenyahu-hakkindaki-uluslararasi-yakalama-emrinin-anlami-9181</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Netanyahu ve Gallant'ın, teorik olarak Avrupa Birliği'ne üye tüm ülkelerle birlikte Japonya, Kanada, Meksika, Avustralya, Yeni Zelanda, ve İngiltere, Orta ve Güney Amerika ülkelerinin tamamına yakını ve Afrika ülkelerinin çoğunluğu dahil UCM'ye üye 124 ülkeye seyahat etmekten kaçınmak zorunda kalacağı ortaya çıkıyor. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilindiği üzere geçen hafta Uluslararası Ceza Mahkemesi, Filistin toprakları ve özellikle de Gazze’de yaptıklarından ötürü İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve eski savunma bakanı Yoav Gallant hakkında "Gazze'de işlenen savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçlardan" ötürü uluslararası yakalama emri yayınlamıştı. Kararı en çok alkışlayan hükümetlerin başında da bizimki geldi. Bununla birlikte, iki önemli husus gölgede kaldı: Türkiye’nin büyük bir övgüyle karşıladığı kararı veren Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne hala taraf olmaması ve Lahey merkezli mahkemenin kararındaki hakkında uluslararası yakalama emri yayınlanan üçüncü kişi, Hamas’ın askeri kanat sorumlusu Muhammed Deif. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette hükümet destekli medyada Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan hükümet sözcüsü Ömer Çelik’e kadar bu kadar canı gönülden alkışlanan kararı alan kurumu, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni kuran Roma Statüsü’ne Türkiye’nin nedene taraf olmadığı, bunun na kadar büyük bir siyasi çelişki oluşturduğu hiç sorgulanmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı doğrultuda, mahkemenin verdiği kararda yalnızca İsrailli yetkililerin değil, Hamas yetkilisinin de soykırım ve insanlığa karşı suçlardan dolayı hakkında uluslararası yakalama emri yayınlanmış olması hiç konu edilemedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukukun bu derece “kişiye özel” işlediği bir ülkede, belki de bunları konuşmak bir lüks, ancak yine de hukukun kişiye, zamana ya da şartlara göre değilmememsi gereken bir bütün olduğunu belirterek devam edelim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin kararı, Avrupalı yetkililerden karımaşık ve muğlak tepkiler almaya hala devam ediyor. Belçika, Hollanda, İrlanda, Litvanya, Slovenya ve İspanya yakalama kararını uygulayacaklarını açıkça ilan ettiler. Macaristan lideri Victor Orban, Macaristan’ın karar uymayacağını açıkça deklare etti. Almanya ve İtalya’dan oldukça çelişkili açıklamalar geldi. Fransa, UCM’nin Binyamin Netanyahu hakkındaki yakalama kararına şüpheyle yaklaşan son AB ülkesi oldu ve İsrail Başbakanı'nın mahkemenin emirlerinden muaf olabileceğini iddia etti. Fransa’ya göre İsrail, UCM’yi kuran Roma Statüsü’ne taraf olmadığı için Fransa’nın böyle bir karar çerçevesinde mahkeme ile işbirliğinde bulunma mükellefiyeti bulunmuyor. Böyle bir durumda da, teorik olarak Paris’e seyahat eden Netenyahu hakkındaki karar Fransa tarafından uygulanmayacak. Bununla birlikte aynı Fransa, yine taraf olmayan Rusya lideri Putin hakkındaki yakalama kararını büyük alkışa tutmuştu.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sudan diktatörü Ömer El Beşir, hakkında UCM tarafından uluslararası yakalama emri düzenlendikten sonra Türkiye’yi ziyaret etmiş ve en üst düzeyde kabul edilmişti. Aynı ülke, bu defa UCM kararını büyük övgüyle karşılarken, belki de siyasi kariyeri çelişkiyle dolu olan popülistler için bir “övünülecek” nokta daha üretilmiş oluyor.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>EL BEŞİR, UCM KARARINA RAĞMEN TÜRKİYE’Yİ ZİYARET ETMİŞTİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Alman Spiegel dergisinde, Almanya Hükümetinin Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Netanyahu hakkında verdiği tutuklama kararıyla ilgili tutumunu oldukça eleştiren bir başyazı yayınlandı.<em> </em>Eleştiride<em> “İsrail'in üst düzey siyasetçilerini -uluslararası hukuk kapsamındaki en ciddi suçlamalardan bile- “korumanın” Almanya'nın “varlık sebebi” olduğu düşüncesi feci bir hatadır. Eğer Alman hükümeti şimdi sanık Netanyahu'ya sanık Putin'den ya da geçmişte sanık olan El Beşir veya Miloseviç'ten farklı davranıyorsa, bunu tanımlayacak tek bir kelime vardır: İkiyüzlülük” </em>dendi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Makalenin bizim de üzerimize alınmamız gereken tarafı bulunuyor, zira devrik Sudan diktatörü Ömer El Beşir, hakkında UCM tarafından uluslararası yakalama emri düzenlendikten sonra Türkiye’yi ziyaret etmiş ve en üst düzeyde kabul edilmişti. Aynı ülke, bu defa UCM kararını büyük övgüyle karşılarken, belki de siyasi kariyeri çalişkiyle dolu olan popülistler için bir “övünülecek” nokta daha üretilmiş oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Netanyahu ve Gallant'ın, teorik olarak Avrupa Birliği'ne üye tüm ülkelerle birlikte Japonya, Kanada, Meksika, Avustralya, Yeni Zelanda, ve İngiltere, Orta ve Güney Amerika ülkelerinin tamamına yakını ve Afrika ülkelerinin çoğunluğu dahil UCM'ye üye 124 ülkeye seyahat etmekten kaçınmak zorunda kalacağı ortaya çıkıyor. Roma Statüsü’ne taraf ülkelerin UCM ile işbirliğinde bulunma mükellefiyetleri bulunuyor. Buna karşılık, BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesinden üçü, ABD, Rusya ve Çin, UCM’nin kararını yerden yere vuran açıklamalarıyla hem UCM’ye hem de bu son karara karşı eylemde bulunacakları da anlaşılıyor. Bu açıklamalardan sonra, UCM Başkanı Tomoko Akane, çıkarılan tutuklama kararları nedeniyle özellikle ABD'yi ve Rusya'yı,&nbsp;mahkemeyi tehdit etmekle&nbsp;suçladı.&nbsp;Lahey'de düzenlenen UCM'ye taraf devletlerin yıllık konferansının açılışında konuşan Akane, mahkemenin verdiği karara ilişkin eleştirileri “baskı” olarak tanımlayarak “tehdit ve sabotaj” içerdiğini ifade etti. Akane, ABD ve Rusya'nın ithamlarının mahkemenin meşruiyetini ve işlevselliğini baltalamayı hedeflediğini ileri sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim de katıldığım ve hala devam eden bu konferası daha birkaç yazıda işleyeceğim, ancak belirtmek gerekiyor ki, Roma Statüsü’ne göre suçlanan bir devletin yöneticisi mahkemede sanık olacağı için, o ülkenin Statü’ye taraf olup olmaması önemli değil. Dolayısıyla hem El Beşir, hem Putin hem de Netenyahu hakkındaki kararlar, özellikle taraf devletler tarafından her durumda uygulanmak durumunda.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 05 Dec 2024 07:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/ucmnin-netenyahu-hakkindaki-uluslararasi-yakalama-emrinin-anlami-1733377039.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Etki ajanlığı yasası büyük tehlike</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/etki-ajanligi-yasasi-buyuk-tehlike-9138</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/etki-ajanligi-yasasi-buyuk-tehlike-9138</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gürcistan’da, şu an devam eden sokak eylemlerinin en büyük gerekçelerinden birini, geçen sene çıkarılan etki ajanlığı yasası teşkil ediyor. Türkiye’de de benzer bir amaç doğrultusunda, toplumun hızla kapatılmasına hizmet edecek bu yasa sonrasında, yalnızca iktidarın istediği haberleri yayınlayan değil, gerçek haberleri yayınlayan, muhaliflerin ses çıkarabildiği bir özgür basın da kalmayacak.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mecliste önümüzdeki haftalarda görüşülecek “etki ajanlığı yasası” büyük bir tehlike yaratmaya devam ediyor. Oluşan tepkinin etkisiyle geri çekilmiş görünse de insan hakları, demokratikleşme ve sivil toplum için tehlike geçmiş değil. Bu yasa, eğer teklif doğrultusunda geçerse, tam amaçlandığı gibi “sessiz toplum” yaratma konusunda büyük bir adım daha atarak Türkiye’yi özgürlük indeksinde birkaç sıra daha aşağı çekecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçtiğimiz hafta, “Devletin Güvenliği ve Siyasal Yararları Aleyhine Suç İşleme” başlığı ile Türk Ceza Kanunu’na 309/A maddesi eklenme teşebbüsü çokça konuşuldu ve yazıldı. Teklifte yer alan “yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları” ibaresinin, hukuk sistemimizde yer almayan, keyfi değerlendirmelere imkân tanıyan bir ifade olduğu, hukuki öngörülebilirlik ilkesine aykırı olduğu da gösterildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarın bu konudaki çabasının arkasında, aslında sivil toplumu biraz daha kapatmak olduğu belli hale geldi. Bilindiği gibi, pek çok dernek ya da vakıf, aslında sürdürülebilirliğini fonlarla sağlıyor. Kuruluşun kirası, elektriği, suyu, kısacası sabit giderleri can yakan bir noktada. Üyelerinden her ay belli bir miktar aidat toplasa bile, bu durum Türkiye gibi sivil toplum geleneği olmayan ülkelerde sivil kuruluşu birkaç aylık sürdürülebilirliğin ötesine taşıyamıyor. Bunun için pek çok kuruluş, fon arayışında ve bu konuda yabancı fonlar önemli bir yer tutuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yabancı fon kullanan kuruluşların hemen “yabancı ajan” ya da “beşinci kol faaliyeti” olarak yaftalanmaları çok eski bir taktik. Böylelikle hem yeni üyelerin o kuruluştan uzak durmaları sağlanıyor, hem de kuruluş korkutularak kriminalize edilmiş oluyor. Bu durum özellikle insan hakları gibi, Devletin hukuksuzluklarını ifşa etmeye çalışan alanlarda sıklıkla görülebiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halbuki yabancı fonlar, yalnızca amaçlar ve çıkarlar uyuştuğu noktada fon sağlıyorlar. Bunun için çok ayrıntılı, hangi kuruşun nereye harcanacağının önceden belirlendiği bir proje önerisi talep ediyorlar. Bu anlaşma sağlandıktan sonra da bir daha işinize karışmıyorlar, zira karıştıkları noktada o beşinci kol faaliyeti oluşmuş olur, bu durumu da aklı başında bir dernek ifşa ederse bir daha bu alanda varlık gösteremezler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani, aslında oluşmuş bir “sivil toplum piyasası”ndan söz edilebilir. Günümüzde ne kamu, ne özel sektör, ayrı bir “üçüncü sektör”ü gösteren bu oluşum, açık bir toplumun temel taşlarından biri kabul ediliyor. Bir ülkede gerçek bir sivil toplum kesiminin olup olmadı, o toplumun demokratiklik düzeyini de belirliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Etki ajanlığı yasası, işte bu alanı kısıtlamak için bir teşebbüs. 12 Eylül darbesinden sonra, neredeyse bütün dernek ve vakıfların kapatılmasıyla adeta sivil toplumunun üzerinden silindir geçirilen Türkiye’de hepi topu 30-35 yıllık bir sivil gelenek oluşmuş durumda. Nordik ülkelerde, mesela Norveç’te, başta insan hakları dernekleri olmak üzere pek çok sivil oluşumun Norveç Milli Piyangosu’ndan pay aldıkları düşünüldüğünde, böyle yapıların nasıl desteklendikleri rahatlıkla görülebilir. Bizde de Milli Piyango’dan başka bazı dernek ve vakıflar pay alıyorlar, mesela son on yıla kadar Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı pay alıyordu. İktidarın “darbe yapıyorlar” korkusuyla bu yapıları söndürmesinin ardından, başka yapılar türedi. Örneğin yaklaşan yılbaşı nedeniyle düzenlenecek çekiliş sonucunda hasılatın yarısı ikramiye olarak dağıtıldıktan sonra kalan pay, Milli&nbsp;Savunma Sanayii Müsteşarlığı, Yüksek Öğretim Kredi ve Yurtlar Kurumu, Türkiye Tanıtım Fonu,&nbsp;Kızılay&nbsp;ve&nbsp;Cumhurbaşkanlığı&nbsp;arasında paylaştırılacak. Devletin sivil toplumdan anladığı bu. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Etki ajanlığı yasası çıkarsa, Türkiye’de hiçbir kuruluş, yurt dışından fon alamayacak, çünkü alınan her kuruş “ajanlık” suçlamasına gerekçe yapılacak. Zaten asıl amaçlanan şey de bu boğma.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TÜRKİYE’DE HİÇBİR KURULUŞ YURT DIŞINDAN FON ALAMAYACAK</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milli Piyangodan, örneğin İnsan Hakları Derneği, Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi, kadın dernekleri gibi yapılan pay aldığını bir an düşünelim. Yüzünüzde bir gülümseme oluştu, değil mi? Böyle bir noktaya geldiğimizi hayal dahi edemiyoruz. Oysa böyle bir ülke olsaydık, pek çok sorunumuzu halletmiş olabilirdik. Öyle bir ülkede, bu yapıları kısıtlamak için saçma sapan etki ajanlığı yasalarına da gerek olmazdı herhalde…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Etki ajanlığı yasası çıkarsa, Türkiye’de hiçbir kuruluş, yurt dışından fon alamayacak, çünkü alınan her kuruş “ajanlık” suçlamasına gerekçe yapılacak. Zaten asıl amaçlanan şey de bu boğma. Yabancı bir fon kuruluşunun Türkiye’de faaliyet göstermesi nasıl engellenir sorusunun yanıtı, etki ajanlığı maddesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilindiği gibi Türkiye, mesela ABD’deki çıkarları için her sene oradaki lobi kuruluşlarına milyonlarca dolar ödeme yapar. Örneğin en son, çıkarılan F-35 projesine yeniden dahil edilebilme konusunda lobi yapsınlar diye, çok ünlü bir firmaya yüklü bir miktar ödeme yapılmış, bu durum basında da yer almıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika’da, hem Temsilciler Meclisi hem de Senato nezdinde, yabancı bir devletin çıkarlarını gözetecek şekilde lobi yapmak yasal bir durum ve bu iş için kurulmuş onlarca lobicilik şirketi var. Bu konuda özel bir yasası da bulunan ABD’de lobicilik yapmak isteyenler ve bu şirketler için çalışanlar, durumlarını ilgili Bakanlığa bildirmek durumundalar. Amerikalılar bu durumu, “yabancı bir devletin çıkarları için lobi yapan kişi ve kurumları kamuoyunun bilme hakkı” ile açıklıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gürcistan’da, şu an devam eden sokak eylemlerinin en büyük gerekçelerinden birini, geçen sene çıkarılan etki ajanlığı yasası teşkil ediyor. Bu yasa doğrultusunda pek çok sivil toplum kuruluşuna neredeyse yıllık bütçelerine denk para cezaları gönderilmiş, böylelikle faaliyet yapamaz duruma getirilmişlerdi. Elbette mevcut Gürcü hükümetinin Rusya yanlısı, toplumu hızla kapatmayı amaçlayan, Avrupa Birliği’nden uzaklaştıran politikalarının bir parçası olan bu yasanın, o “büyük amaç” konusunda önemli bir katkısı oldu ve Gürcistan sivil toplumu büyük yara aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de de benzer bir amaç doğrultusunda, toplumun hızla kapatılmasına hizmet edecek bu yasa sonrasında, yalnızca iktidarın istediği haberleri yayınlayan değil, gerçek haberleri yayınlayan, muhaliflerin ses çıkarabildiği bir özgür basın da kalmayacak. Yurt dışı, mesela Avrupa Birliği kaynaklı fonları kullanamayan muhalif basın, birkaç ay maaş ödeyemeyince hızla dağılacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tehlike zannedilenden çok daha büyük…</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 03 Dec 2024 07:25:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/etki-ajanligi-yasasi-buyuk-tehlike-1733204918.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Mağdur”dan &quot;hayatta kalan&quot;a</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/magdurdan-hayatta-kalana-9109</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/magdurdan-hayatta-kalana-9109</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Avrupa Onarıcı Adalet Forumu’nun (European Forum for Restorative Justice) gerçekleştirdiği bir webinarda yer aldım. Kadınlara karşı cinsel saldırı suçlarında faydalanılmış olan onarıcı adalet mekanizmalarını ve sekiz tane hayatta kalanın hikayelerini aktaran kitabın tanıtımına dair bir webinardı bu. Gisele Pelicot’un “mağdur”dan, cinsel şiddetle uğraşan birçok sivil toplum kuruluşunun kullandığı ifadeyle “hayatta kalan”a&nbsp;dönüştüğü söylendi. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü günüydü. Bu nedenle, bu yazıda konunun uluslararasılık unsuruna dair bir kaç örnek vermek istiyorum. Öncelikle, Aralık Alman Vogue dergisinin dijital versiyon kapağında, kadın hareketinin sembolü haline dönüşmüş olan, Gisele Pelicot’un el çizimi fotoğrafı vardı<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a>. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Keza aynı gün Avrupa Onarıcı Adalet Forumu’nun (European Forum for Restorative Justice) gerçekleştirdiği bir webinarda yer aldım. Kadınlara karşı cinsel saldırı suçlarında faydalanılmış olan onarıcı adalet mekanizmalarını ve sekiz tane hayatta kalanın hikayelerini aktaran kitabın tanıtımına<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> dair bir webinardı bu. Soru cevap bölümünde söz Gisele Pelicot’a da geldi. Bu yargılamanın, ceza adaleti sistemi içinde olmasına (ve onarıcı adalet mekanizmalarıyla hiçbir ilgisi olmamasına) rağmen, aslında onarıcı bir yanı olduğu yorumuna birçok kişi katıldı<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[3]</a>. Hatta Gisele Pelicot’un “mağdur”dan, cinsel şiddetle uğraşan birçok sivil toplum kuruluşunun kullandığı ifadeyle “hayatta kalan”a dönüştüğü söylendi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pelicot ile ilgili yargılamayı burada kısa bir süre önce ele aldığım için<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[4]</a>, konunun tartışmalı bir noktasına işaret etmek isterim. Bir çok kadın kuruluşu cinsel suçlarda onarıcı adalet mekanizmalarının kullanılmasına itiraz ediyor. Ancak webinarda, özellikle cinsel suçun bizzat mağduru olmuş kadınlar, -<em>isteyenler için</em>- bunun <em>bir seçenek olarak</em> sunulması gerektiğini ifade etti. Elbette hayatta kalanın güvenliğini sağlayarak. Bu anlamda, onarıcı adalet seçeneğini kullanıp kullanmamaya dair kararın, <em>faile değil hayatta kalanın iradesine bırakılması</em> gerektiğinden bahsedildi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onarıcı adalet her derde derman olmayabilir ama özellikle cinsel suçlar konusuna farklı bakmak açısından önemli bir örnek<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[5]</a>. Zira taraflara fail ile suç oluşturan eylemi ayırarak, eyleme odaklanma imkanı veriyor. Bu en basitinden hayatta kalanın yaşadıklarını dile getirmesini ve ceza yargılama sürecinde sadece şikayetçi olarak kısıtlı bir yol oynayabilirken, onarıcı adalet süreci boyunca kendini çok daha iyi ifade edebilmesini böylece süreçle güçlenebilmesini sağlıyor. Fail açısındansa yaptığının karşı tarafta yarattığı tahribatı anlaması ve onunla empati yapması bakımından önemli. Bu empati olduğunda, o suçun tekrar işlenmesinin önüne daha kolay geçilebiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İki Giulia</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buraya kadar yazdıklarım, yurtdışında kadınlara karşı cinsel şiddet bakımından farklı şeyler oluyormuş hissi verse de, üçüncü örnek İtalya’da gerçekleşen iki kadın cinayeti yargılaması sonucunda verilen kararların ikisinin de 25 Kasım’a denk gelmesi. Yargılamalardaki maktüllerin ilk isimleri aynı: Giulia. İki Giulia da -hepimizin yakınen bildiği gibi- en yakınlarındaki erkekler tarafından öldürülmüş. Biri Milano diğeri Venedik’te bulunan iki mahkeme, faillere içinde üç ay hücre cezası da bulunan müebbet hapis cezaları verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk Giulia, yahut Giulia Tramontano, erkek arkadaşı Alessandro Impagnatiello (30) tarafından, Impagnatello’nun 23 yaşındaki başka bir kadınla ilişkisine engel olduğu için öldürülmüş. Barmenlik yapan Impagnatiello, yedi aylık hamile Giulia’yı birlikte oturdukları dairede 37 kere bıçaklayarak öldürmüş. Öncesinde ise, bebeği öldürmek için ona azar azar fare zehiri verdiğini yargılamadan anlıyoruz. Cesedi küvette yakmaya ve saklamaya çalışan Impagnatiello<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[6]</a>, bunu başaramayınca cesedi arabasının olduğu garaja taşımış. Daha sonra, gece yeni sevgilisine arabasıyla giderek, “sorunu çözdüğünü” söylemiş. Yine cesedi yakmaya çalışmış, ertesi gün işe gitmiş ve sonunda, polise giderek Giulia’nın kayıp olduğunu bildirmiş. Daha sonraki günlerde cesedi, yine garajdan mahzene ve sonra arabanın bagajına taşımış<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[7]</a>. Sonunda ceset, eve yakın bir yerde plastik torbalar arasında bulunmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci Giulia, yahut Giulia Cecchetin ise, kendisinden ayrılmasını kabul edemeyen eski erkek arkadaşı Filippo Turetta (22) tarafından biyotıp mühendisliği derecesini almasına günler kala öldürmüş. Hatta ikili en son, mezuniyet kıyafeti almaya birlikte giderken görülüyor. Daha sonraki video görüntülerinde Turetta, Giulia’yı evine yakın bir otoparkta döverken, Giulia da ondan kaçmaya çalışırken görülüyor. Giulia’nın ağzına bant bağlayan Turetta, onu zorla arabaya bindiriyor; bir sanayi bölgesine götürüyor; ve burada tekrar bıçaklayarak; Almanya’ya kadar kaçmayı başarıyor. Giulia’nın cesedi 70’ten fazla bıçak yarasıyla, siyah plastik torbalara sarılı olarak göl yakınındaki bir hendekte bulunuyor<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[8]</a>. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kardeşinin öldürülmesi ertesi kendi görüşü sorulduğunda ablası Elena, Giulia için bir dakikalık sessizlik nöbeti istemiyor. Onun yerine “her şeyi yakın” çünkü “Guilia’nın son olması için kültürel devrime ihtiyacımız var” diyor. Elena’nın bu sözleri ve İtalya’daki “tecavüzle iç içe ataerkil toplum”dan bahsetmesi sayesinde kadın cinayetleri, ülkenin vicdanını sarsarak, binlerce protestoya neden olmuş.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Tecavüzle iç içe ataerkil toplum”un kültürel devrim ihtiyacı </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Giulia Cecchetin’in öldürüldüğü 18 Kasım 2023 günü, İtalya’da o seneki kadın cinayeti sayısının -Giulia’nın kendisiyle birlikte- 105 olduğunu anlıyoruz. Kardeşinin öldürülmesi ertesi kendi görüşü sorulduğunda ablası Elena, Giulia için bir dakikalık sessizlik nöbeti istemiyor. Onun yerine “herşeyi yakın” çünkü “Guilia’nın son olması için kültürel devrime ihtiyacımız var” diyor. Elena’nın bu sözleri ve İtalya’daki “tecavüzle iç içe ataerkil toplum”dan bahsetmesi sayesinde, normalde gazetelerde bir kaç sütun olarak kalacak olan kadın cinayetleri, ülkenin vicdanını sarsarak, binlerce protestoya neden olmuş<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[9]</a>. Bir görüşe göre<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[10]</a>, İtalya’da bu sene yargılamalarıyla gündeme gelen en şok edici iki kadın cinayeti bunlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Detaylarını vermeye çalıştığım iki olay da Türkiye’de yaşanan kadın cinayetlerine ne kadar benzer, değil mi? Planlı, programlılar (seloteyp alma; evde salondaki kanı temizleyici maddeler bulundurma; fare zehiri). Keza cinayetler, kadınların en yakınındakiler tarafından işleniyor. İşte bu nedenle kadınların, bütün bu eylemleri besleyen kültür; yapı; cinsiyetler arası hiyeraşiyi büyüten ve sürdüren aterkiyle derdi var. İşte bu nedenle kadın örgütleri ve aileler benzer şeyleri dile getirip isyan ediyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan, İtalya İçişleri Bakanlığı verilerine göre, 25 Kasım 2024’e dek, 99 kadının öldürüldüğünü anlıyoruz. Türkiye’de bu veriyi tutan bakanlık olmadığı için, Anıt Sayaç’a baktığımızda, 414 gibi dehşet verici bir sayı görüyoruz<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[11]</a>. İtalya’da bu konuda istatistik toplanması sayesinde geçen seneye göre 25 yaş altı faillerin sayısının üç kat arttığını da anlıyoruz. Bunun nedenleri üstüne düşünülmesine ihtiyaç olduğu açık. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemelerin iki Giulia’nın faillerine en üst hadden ceza verdikleri kararların 25 Kasım günü açıklanmasına dönersek, abla Elena buna “rastlantı” dese ve İtalya bu konuda harika bir örnek olmasa da, en azından kadınlar 25 Kasım’da gösteri yaptıklarında polis müdahelesi ile karşı karşıya kalmadılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">---</span></span></p>

<div>
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a> Gisèle Pelicot graces digital cover of Vogue Germany<strong> </strong><a href="https://www.independent.co.uk/life-style/gisele-pelicot-vogue-cover-germany-france-rape-trial-b2653832.html%20%20" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.independent.co.uk/life-style/gisele-pelicot-vogue-cover-germany-france-rape-trial-b2653832.html&nbsp; </a>&nbsp;&nbsp;(26 Kasım 2024)</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> From Survivors to Survivors:&nbsp;Conversations on restorative justice in cases of sexual violence <a href="https://www.euforumrj.org/testimonies-restorative-justice-and-sexual-violence%20(" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.euforumrj.org/testimonies-restorative-justice-and-sexual-violence </a>&nbsp;(29 Kasım 2024)</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[3]</a> Bu bağlamda, Saraybosna’da yer alan Savaşta Geçen Çocukluk (War Childhood) Müzesi’ni hatırladım. Müze, çocukluklarını kuşatmada geçirmiş kişilerin gözünden, oyuncaklarından, hikayelerinden parçalarla hem hikayelerinin duyulmasını sağlıyor. Hem de Bosna’da savaş/şiddet bitmiş olsa da hala toplumlar arası barış olmamasına rağmen, bu amaçla kurulmuş olmasa da toplumların birbirlerine yakınlaşması için bir vesile oluyor ve barış çalışmaları da yapıyor. Dolayısıyla amacını da aşan bir barış aracına dönüşmüş durumda.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[4]</a> Kadınlara yönelik cinsel saldırı:&nbsp;Dominique Pelicot ve Mohamed Al Fayed’in neleri benziyor, neleri farklı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;<a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/kadinlara-yonelik-cinsel-saldiri-dominique-pelicot-ve-mohamed-al-fayedin-neleri-benziyor-neleri-farkli-8067" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.yeniarayis.com/yazi/kadinlara-yonelik-cinsel-saldiri-dominique-pelicot-ve-mohamed-al-fayedin-neleri-benziyor-neleri-farkli-8067</a>&nbsp; (29 Kasım 2024)</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[5]</a> Testimonies on Restorative Justice and Sexual Violence<strong> </strong>&nbsp;<a href="https://www.euforumrj.org/testimonies-restorative-justice-and-sexual-violence" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.euforumrj.org/testimonies-restorative-justice-and-sexual-violence</a>&nbsp; (29 Kasım 2024)</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[6]</a> Giulia Tramontano murder, today the sentence for Impagnatiello: life imprisonment with 18 months of solitary confinement requested<strong> </strong><a href="https://www.unionesarda.it/en/italy/giulia-tramontano-murder-today-the-sentence-for-impagnatiello-life-imprisonment-with-18-months-of-solitary-confinement-requested-wkg5ne4s%20" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.unionesarda.it/en/italy/giulia-tramontano-murder-today-the-sentence-for-impagnatiello-life-imprisonment-with-18-months-of-solitary-confinement-requested-wkg5ne4s </a>(25 Kasım 2024)</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[7]</a> Alessandro Impagnatiello Sentenced to Life Imprisonment for the Murder of Giulia Tramontano <a href="https://www.ilmessaggero.it/en/alessandro_impagnatiello_sentenced_to_life_imprisonment_for_the_murder_of_giulia_tramontano-8500192.html?refresh_ce" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.ilmessaggero.it/en/alessandro_impagnatiello_sentenced_to_life_imprisonment_for_the_murder_of_giulia_tramontano-8500192.html?refresh_ce</a> (25 Kasım 2024)<a href="https://www.ilmessaggero.it/AMP/en/alessandro_impagnatiello_sentenced_to_life_imprisonment_for_the_murder_of_giulia_tramontano-8500192.html%20(" style="color:#467886; text-decoration:underline"> </a></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[8]</a> ‘We need a cultural revolution’: femicide victim’s family seek change in Italy</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;<a href="https://www.theguardian.com/world/2024/nov/26/we-need-a-cultural-revolution-femicide-victims-family-seek-change-in-italy" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.theguardian.com/world/2024/nov/26/we-need-a-cultural-revolution-femicide-victims-family-seek-change-in-italy</a> (26 Kasım 2024)</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[9]</a> ‘We need a cultural revolution’: femicide victim’s family seek change in Italy</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;<a href="https://www.theguardian.com/world/2024/nov/26/we-need-a-cultural-revolution-femicide-victims-family-seek-change-in-italy" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.theguardian.com/world/2024/nov/26/we-need-a-cultural-revolution-femicide-victims-family-seek-change-in-italy</a> (26 Kasım 2024)</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[10]</a> Femminicidi a processo. Unicredit vuole Bpm. Merkel si racconta Giorno per giorno https://podcasts.apple.com/gb/podcast/giorno-per-giorno/id1522058082?i=1000678220045</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[11]</a> Şiddetten Ölen Kadınlar İçin Dijital Anıt <a href="https://anitsayac.com/" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://anitsayac.com/</a> (29 Kasım 2024). Bu yazıyı yazmaya başladığım 26 Kasım 2024’de sayı 412 idi.</span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 01 Dec 2024 08:18:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/12/magdurdan-hayatta-kalana-1733034127.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>AİHM’in Yalçınkaya Kararı ve Kayseri Mahkemesi: Adaletin Bylock çıkmazı</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/aihmin-yalcinkaya-karari-ve-kayseri-mahkemesi-adaletin-bylock-cikmazi-9042</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/aihmin-yalcinkaya-karari-ve-kayseri-mahkemesi-adaletin-bylock-cikmazi-9042</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kayseri mahkemesi, ham verilerin istenmesiyle ilgili husus dışında AİHM’in ihlal gerekçelerinin karşılanmasına yönelik hiçbir adım atmamıştır. Oysa ki AİHM’in ihlal gerekçesi sadece bu değildir. Zira, Bylock verilerinin savcılığa tesliminden önce güvenirliliklerinin sağlanmasına amacıyla CMK kapsamında hangi önlemlerin alındığına ilişkin bir bilgi ve belgeye rastlanamadığını söylemiş ve bunu ihlal gerekçesi yapmıştır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1. Giriş</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Büyük Dairesi, Yüksek Yalçınkaya/Türkiye başvurusunda suç ve cezaların yasallığı ilkesinin yanında, Bylock’la ilgili adil yargılanma hakkı kapsamında da çok önemli bir ihlal karar vermiştir. Bu karar, yıllardır hukuka aykırı delil olduğunu belirtilen Bylock’la ilgili söylenenlerin adeta bir teyidi olmuştur. Ancak, bu ihlal sonrası başlayan yeniden yargılama kapsamında yargılamayı yapan Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi (Kayseri mahkemesi) bu kararı çok farklı yorumlamış ve sanki AİHM Büyük Daire tarafından verilmiş böyle bir karar yokmuş gibi Yalçınkaya’ya aynı cezayı vermiştir. Bu yazıda, AİHM’in adil yargılanma hakkı kapsamında verdiği ihlal kararının gereklerinin Kayseri mahkemesi tarafından neden yerine getirilmediği ve Bylock’un delil olarak kabulü için mahkemelerin yapması gereken hususlara yer verilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncelikle, AİHM Büyük Daire’nin Yalçınkaya kararında adil yargılanma hakkı kapsamında verdiği ihlalin gerekçelerine, sonrasında da Kayseri mahkemesinin mahkûmiyet kararının neden bu ihlal kararını gereklerine uymadığına yer verilmiştir. AİHM’in adil yargılanma hakkı (AİHS m. 6) kapsamında ihlale gerekçe yaptığı hususlar şunlardır: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2.</strong> <strong>Bylock Verileri Başvurana Verilmediği Gibi Neden Verilmediği de Açıklanmamıştır</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AİHM’e göre yargılama sırasında Bylock verilerinin başvurana verilmesi talebi cevapsız bırakıldığı gibi özellikle kendisini ilgilendiren kısımların neden ve kimin kararıyla verilmediğine dair hiçbir açıklama da yapılmamıştır. Başvuran bu sebeple, verilerin verilmemesine ilişkin gerekçelere itiraz etmek ya da çatışan menfaatler arasında adil bir denge kurmak gibi herhangi bir karşı argüman sunamamıştır ( Yalçınkaya/Türkiye, § 331).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>3.</strong> <strong>Başvuruna Kendisiyle İlgili Deşifre Edilen Materyale Erişim İmkânı Tanınmalıdır</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AİHM’e göre ham verilerin hepsinin başvuranla paylaşılmasının mümkün değilse bile taraflar arasındaki “adil denge” gereğince yargılamanın en azından, başvuranın kendisiyle ilgili deşifre edilen materyalin tamamı hakkında değerlendirme yapabilecek şekilde yürütülmesi gerekmektedir. Zira, başvurana deşifre edilmiş ByLock materyallerine erişim imkanının tanınması, başvuranın savunma haklarının korunması açısından çok önemli olduğu gibi Bylock’un başvuranın mahkûmiyetindeki ağırlığı dikkate alındığında bu durum daha bir önem arz etmektedir (Yalçınkaya/Türkiye §§ 335 ve 336).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>4. Bylock Verileri Üzerinde Bilirkişi İncelemesi Yapılması Talebi Kabul Edilmemiştir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Başvurana ham veriler ya da kendisiyle ilgili kısımlar verilmediği gibi ham verilerin içerik ve bütünlük bakımından doğrulanması için bağımsız bir inceleme talebi de reddedilmiştir. AİHM’e göre; özellikle, Bylock verilerinin 2016 yılının aralık ayında adli makamlara sunulduğu sırada veya daha sonra herhangi bir noktada doğruluklarının teyit edilmesi için incelemeye tabi tutulduğunu gösteren somut bir bilgi yoktur. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Aynı şekilde, Hükümetin verilerin MİT’ten <strong><u>teslim alınmasının ardından</u></strong> adli makamlar tarafından alınan tedbirlere ilişkin açıklamaları, başvuranın endişesinin temelini oluşturan <strong>teslimi öncesinde verilerin bütünlüğünün bozulup bozulmadığına ilişkin bir değerlendirmeyi içermekten ziyade, <u>sadece verilerin alındığı günkü bütünlüğünü korumayı amaçlamaktadır.</u></strong> </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Ancak, Hükümete göre Bylock verilerinin bütünlüğünü ve güvenilirliğini sağlamak için alınan tedbirler yeterlidir ve tedbirler şunlardır (Yalçınkaya/Türkiye, § 292);</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">-MİT’in ByLock sunucusundaki ham verileri, herhangi bir insan müdahalesi olmaksızın açık kaynaklı bir ilişkisel veri tabanı yönetim sistemi olan MySQL yazılımı tarafından otomatik olarak oluşturulan bir dosya olarak elde etmesi, </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">-Veri bütünlüğünü sağlamak için dosyanın Hash değeri adli makamlara teslim edilmeden önce hesaplanması, </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">-Ham ByLock verilerini içeren sabit disk, adli makamlar tarafından <strong><u>teslim alındıktan sonra</u></strong> CMK’nın 134. maddesi uyarınca incelemeye tabi tutulması ve</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">-Görevlendirilen iki uzman tarafından adli bilişim standartlarına uygun olarak, hâkim huzurunda ve kamera ile kayıt altına alınarak kopyalanması ve bir kopyasının Kom’da gönderilip diğerinin güvenli bir yerde muhafaza altına alınması.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">AİHM verilerin tesliminden önce verilerin güvenirliklerinin sağlanması için alınmış bir tedbir bulunmadığını ve alındığı söylenen tedbirlerin tamamının <strong><u>verilerin savcılığa teslim edildiği 09/12/2016’daki bütünlüğünü</u></strong> korumaya yönelik olduğunu belirtmesinin anlamı, Bylock verilerinin güvenilirliliğinin şüpheli olduğu ve eğer Bylock verileri delil kabul edilecekse, bu verilerin tesliminden önceki dönemde CMK’ya uygun alınmış tedbirlerin mahkemeler tarafından açıklanması gerektiğidir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">5. Dosya Kapsamında Aldırılan Raporlar Ham Verilerin İncelenmesini İçermemektedir </span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">AİHM, dosya kapsamında adli bilişim uzmanı tarafından yapılan bir inceleme bulunduğunu ancak, bu incelemenin başvuranın talep ettiği şekliyle <strong><u>MİT tarafından elde edilen ham verilerin incelenmesini içermediğini belirtmiştir</u></strong> (Yalçınkaya/Türkiye, § 333). Zira bu inceleme; başvuranın telefon görüşmelerine ilişkin HTS’lere, SMS ve MMS bilgileri ile hangi MIME’I numaralı telefondan Bylock’a ait sunucuya 380 kez bağlandığını gösteren kayıtlara ilişkindir (§ 80). Güncel yargılamalar kapsamında benzer kayıt ve verilerin incelenmesinden ibaret olup bilirkişi raporu olarak kabul edilerek cezalandırmaya gerekçe yapılan raporların hiçbirini <strong><u>AİHM ham verilerin incelenmesi olarak kabul etmemektedir.</u></strong> </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">6. Bylock Verilerinin Güvenirliliğine İlişkin Endişeler Giderilmemiştir</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">AİHM’e göre başvuranın Bylock verilerinin güvenilirliğine ilişkin ileri sürdüğü, MİT’in duyurduğu Bylock kullanıcı sayısındaki tutarsızlığın yanı sıra, tespit edilen ve soruşturmaya tabi tutulan kullanıcı sayısı ile indirme sayısı arasındaki tutarsızlıklar da yerel mahkemeler tarafından cevapsız bırakılmıştır. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Başvuran, yargılama sırasında sürekli Bylock verilerinin CMK’nın 134. maddesine uygun toplanmadığını ya da kendisiyle paylaşılmadığını ileri sürmesine ve bu şekilde delillerin yalnızca yasallığına değil, güvenilirliğine de itiraz etmesine rağmen; yerel mahkemeler veri toplama usulünün hukuka uygun olduğunu söylemek ve başvuranın Bylock sunucusuna bağlandığını belirtmek dışında, sunucudan elde edilen verilerin bütünlüğünün özellikle 09/12/2016 da adli makamlara tesliminden önce nasıl sağlandığı konusuna hiç değinmemişlerdir. Ayrıca, bu konunun ele alındığını gösteren herhangi bir karar veya usul hükmüne de atıf yapmamışlardır (Yalçınkaya/Türkiye,&nbsp; §334). </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">7. Bylock Verileri Savcılığa Teslimden Önce İşlenmiş ve Suç Delili Olarak Kullanılmıştır</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">AİHM, Bylock verilerinin güvenirliliği ile çok önemli tespitlerde bulunmuş ve ulusal mahkemelerin Bylock verilerinin MİT tarafından ele geçirilmesi ile sulh ceza hakimliğinin bu verilerin (sadece) “incelenmesine” ilişkin kararı arasında geçen yaklaşık 1 yıllık sürede, bu verilerin işlendiğini, yani üzerinde çalışıldığını ve sadece istihbari amaçla değil, soruşturma başlatılmasında ve başvuran da dâhil şüphelilerin tutuklanmasında delil olarak kullanılması gerçeğini hesaba katmamışlardır. Aynı şekilde, başvurucunun MİT’in ceza muhakemesinde delil toplama yetkisinin bulunmadığı ve 09/12/2016 tarihli sulh ceza hakimliği kararının da MİT tarafından toplanan delilleri geriye dönük olarak “hukuka uygun” ve güvenilir hale getirmeyeceği yönündeki iddiaları istinaf ve Yargıtay tarafından incelenmemiştir (Yalçınkaya/Türkiye, § 334). </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">AİHM’in yaptığı bu tespit, Bylock verilerinin delil değeriyle ilgili çok önemli göstergedir. Zira Bylock verileri CMK’ya göre değil, istihbari yöntemlerle ve MİT Kanuna göre elde edilmiştir. Yine, verilerin elde edilebilmesi için en başta alınması gereken arama, el koyma ve inceleme (imaj alma) kararı hiç alınmadığı gibi bu konudaki tek karar, verilerin tesliminden sonra “imaj alınmasına” ilişkindir. CMK’ya uygun elde edilmeyen bir delilin ceza yargılamasında kullanılabilmesi ve sonradan alınan bu kararla geçmişe dönük işlemlerin hukuka uygun hale gelmesi mümkün değildir. AİHM’in de belirtiği üzere, Bylock verileri elde edilmeden verilmiş bir karar yoktur ve bu nedenle ne istinaf ne Yargıtay ve ne de AYM bu konuya hiç girmemiş ve ceza muhakemesi MİT Kanunu’na göre yapılıyormuş gibi bu Kanuna dayanılarak elde edilen verilerin ceza muhakemesinde kullanılmasında bir sakınca görmemişlerdir. Oysa ki, bir delilin ceza yargılamasında kullanılabilmesi herhangi bir kanuna göre değil, ancak CMK’ya uygun elde edilmesine bağlıdır. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">AİHM’e göre Bylock’un “örgütsel amaçlar” için kullandığı iddiası, suçlayıcı nitelikteki Bylock içeriğine veya hiyerarşik bir bağlantıya işaret eden bilgilere, yani bu konuda yapılan spesifik bir olgusal tespite değil, MİT tarafından ileri sürülüp Yargıtay tarafından kabul edilen bir iddiaya dayanmaktadır.</span></strong></span></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>8. Münhasırlık İddiası MİT’in İleri Sürüp Yargıtay’ın Kabul Ettiği Bir Husustur</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başvuran, kendisi hakkında ileri sürülen iddiaların doğruluğuna itiraz edebilmek ve özellikle de Bylock’un “münhasıran” veya “örgütsel” amaçlarla kullanıldığı iddiasını çürütmek amacıyla tüm Bylock materyallerine erişmenin önemli olduğunu belirtmiştir. AİHM’de başvuranın, savcılığın elindeki Bylock verilerine dayanarak bu argümanlara doğrudan itiraz edemediğini dikkate almış ve yerel mahkemelerin bunları yeterli ve ilgili gerekçelerle desteklemesi ve başvuranın bunların doğruluğuna ilişkin itirazlarını ele almasının birincil öneme sahip olduğunu, ancak mahkemelerin bunu yapmadığını söylemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AİHM’e göre Bylock’un <em>“örgütsel amaçlar”</em> için kullandığı iddiası, suçlayıcı nitelikteki Bylock içeriğine veya hiyerarşik bir bağlantıya işaret eden bilgilere, yani bu konuda yapılan spesifik bir olgusal tespite değil, MİT tarafından ileri sürülüp Yargıtay tarafından kabul edilen bir iddiaya dayanmaktadır. Ayrıca AİHM, başvuranın yargılaması sırasında Bylock’un 2016 yılının başlarına kadar, yani yaklaşık iki yıl boyunca halka açık uygulama mağazalarından veya sitelerinden indirilebildiğine dikkat çekmiş ve bunun da münhasırlık argümanını zayıflattığını söylemiştir. Yine, iddia edildiği gibi Bylock’un <em>“örgütsel amaçlar”</em> için kullanılıp kullanılmadığının doğrulanması, iddia konusu her kullanıcı özelinde bu uygulama üzerinden gerçekleştirilen belirli faaliyetlerin incelenmesine gerektirir. Bunun yapılabilmesi de öncelikle yukarıdaki ihlal sebeplerinin karşılanıp Bylock’un hukuka uygun bir delil olduğunun ortaya konulmasına bağlıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>9. Kayseri Mahkemesi’nin Yalçınkaya Kararı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her ne kadar AİHM Büyük Daire, adil yargılanma hakkı kapsamında bu sebeplerle ihlal kararı verse de ihlal sonrası yapılan yeniden yargılamada Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi, ihlal sebeplerinden biri dışında hiç birini gidermek için adım atmamıştır. Konuyla ilgili olarak, gerekçeli kararın <strong><em>“Dijital Bulguların Elde Edilmesi, Nitelikleri ve Tartışılması”</em></strong> başlığında şu hususlara yer verilmiştir;<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[1]</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Ceza muhakemesinde herhangi bir bilgi veya bulgunun delil niteliği taşıyıp taşımadığı ve delil niteliği taşıması halinde ise sanığa isnat olunan suçun sübutuna elverişli ve yeterli olup olmadığı ilk derece mahkemesinin takdirinde olup -bu takdir yargılamanın adilliğini etkilemediği müddetçe- iç hukuka ilişkin bir meseledir. Hiç şüphesiz ilk derece mahkemesinin bir bulgunun delil niteliğine ve ispat kuvvetine ilişkin takdiri, kanun yolu denetimine tabidir. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Ceza Muhakemesi Kanunu'nun benimsediği serbest ve vicdani delil sistemi nazara alındığında, kural olarak ispatı gereken herhangi bir vakıa her türlü delille ispat olunabileceği gibi herhangi bir vakıanın ispatı bakımından bir delil türünün diğerine üstünlüğü söz konusu olamaz. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bu açıklamalar bağlamında bir değerlendirme yapıldığında, yasalar çerçevesinde faaliyet gösteren herhangi bir adli/idari mercii tarafından elde edilen ve işlenmiş bir suça ilişkin olan bulguların, duruşmada tartışılması ve savunmaya delilin sağlamlığını ve güvenilirliğine karşı beyan ve itirazlarını sunma imkânı sunulduktan sonra delil olarak kabul edilmesinde hukuka aykırı bir yön yoktur. Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.09.2017 tarih, 2017/956 Esas ve 2017/370 Karar sayılı ilamında da değinildiği üzere Yargıtay'ın kabul ve uygulaması da bu yöndedir. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Dosyamız bakımından değerlendirme yapıldığında, sanık tarafından "örgütsel amaçlarla ve örgütün gizli haberleşme yöntemine dahil olmak suretiyle" ByLock programının indirildiği ve bu amaçlarla kullanıldığı iddiasının dayanağını teşkil eden ByLock sorgu tutanağı, ilk hükümden sonra elde edilen tespit ve değerlendirme tutanağı ve ByLock yazışmalarının <strong>duruşmada tartışıldığı, dijital bulgulara ilişkin bilirkişi incelemesi yapıldığı, savunma tarafından bulguların esasına ilişkin gerekçelerle bilirkişi incelemesine itiraz edilmediği, HIS, CGNAT kayıtları ile IP tespitlerine ilişkin olarak bu bulguların sağlamlığı ve güvenilirliği konusunda esaslı bir itirazın söz konusu olmadığı, uygulamaya giriş sayısı (443 kez) itibariyle de uygulamanın rastlantısal olarak indirilmesinin veya çok kısa süre kullanılmasının söz konusu olamayacağı, Mahkememizdeki yargılama sırasında da savunma tarafından bu bulguların gerçeği yansıtmadığına dair esaslı bir itirazın öne sürülmediği, iddianın bütünüyle reddedildiği</strong> nazara alındığında, sanığın mahkumiyetine dayanak kabul edilen deliller duruşmada usulünce tartışılarak Mahkememizce hükme esas alınmıştır. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Her ne kadar savunma tarafından ByLock uygulamasına ilişkin olarak ham verileri talep etmiş olsa da bu talep Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının 29.11.2023 tarih ve 2016/180056 sayılı yazısı sonrasında reddolunmuştur. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca, <strong>ham verilerin okunabilir olmadığı, herhangi bir işleme tabi tutulmadan User ID bazlı ayrıştırılmasının teknik olarak mümkün olmadığı, ham verilerin tamamının herhangi bir şüpheliye/sanığa verilmesinin -diğer şüphelilerle/sanıklarla ilgili bilgiler de ihtiva ettiğinden- mümkün olmadığı</strong> belirtilmiştir. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Savunma tarafından, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının müzekkere cevabına yönelik esaslı bir itiraz sunulmamış, söz konusu müzekkere cevabında belirtilen gerekçelerin makul, haklı ve kamu yararına uygun olmadığı hususunda herhangi bir itirazda bulunulmamış, sadece ham verilerin kendilerine verilmesine dair talepleri yinelenmiştir. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>ByLock ham verilerinin, FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü üyeliğine ilişkin soruşturma ve kovuşturmaların <strong>tamamına ilişkin bütünsel nitelikte veriler olduğu, halen bu veriler üzerinde inceleme ve değerlendirmelerin devam ettiği ve bu mahiyeti nazara alındığında, bu nitelikteki bir verinin herhangi bir dosya kapsamında savunmanın incelemesine sunulması halinde bütünlüğünün bozulması ihtimalinin söz konusu olduğu</strong> nazara alındığında, savunmanın söz konusu talebinin reddinde hukuka ve usule aykırılık bulunmamaktadır. Ayrıca, savunma tarafından ByLock tespitine ilişkin dijital veriler talep olunmakla birlikte, bu verilerden hangi sonuca ulaşılmak istendiği ve hangi hususun ispatının sağlanacağı somut olarak ortaya konulmamıştır. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Yine ByLock tespitine ek olarak ve bu tespiti doğrulayan HIS ve CGNAT kayıtları ile IP tespitlerinin savunmanın erişimine açık olduğu ve bilirkişi incelemesinin akabinde duruşmada tartışıldığı halde, <strong>savunma tarafından bu verilere -ve bu verilerin değerlendirildiği bilirkişi raporuna yönelik- herhangi bir esaslı itirazda bulunulmamıştır. </strong></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Açıklanan sebeplerle, sanığın ByLock programını örgütsel hiyerarşi içerisinde indirdiği ve örgütün gizli haberleşme sistemine dahil olduktan sonra aynı örgütsel amaçlarla kullandığı iddiasına ilişkin olarak, dosyada mevcut olan dijital bulgular, bu bulguları doğrulayan HIS, CGNAT ve IP kayıtları ile bu kayıtlara ilişkin bilirkişi raporları bir bütün olarak değerlendirilmiş ve sanığın sözü edilen programın örgütsel amaçlarla indirdiği ve kullandığı sonucuna ulaşılmıştır.</em></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>AİHM Büyük Daire’nin ihlal gerekçelerini karşılamakla görevli olan ve ceza yargılaması yapan Kayseri mahkemesi, gerekçeli kararda yer verdiği bazı hususlarla ceza yargılamasından öte hukuk yargılaması yapıyor izlenimi vermiştir.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>a. Kayseri Mahkemesi Hükümet Savunmasını Tekrar Etmiştir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gerekçeden de anlaşılacağı üzere, ihlalin giderilmesi noktasında Kayseri mahkemesinin yaptığı tek şey Bylock ham verilerini <span style="color:black">Ankara C. Başsavcılığından istemek olmuştur. Başsavcılık ise ne ham verileri ne de başvuranla ilgili kısımları göndermiştir. Ankara C. Başsavcılığının cevabını yeterli gören Kayseri mahkemesine göre de verilerin savunmanın incelemesine sunulması bütünlüklerinin bozulmasına sebebiyet verebilecektir. Oysa ki, Ankara C. Başsavcılığı tarafından aldırılan bilirkişi raporunda bu verilerin yapısının bozuk olduğu, yani orijinal olmadıkları zaten ortaya konulmuştur.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title=""><span style="color:black">[2]</span></a>&nbsp; Ankara C. Başsavcılığının cevabı da göstermiştir ki, bundan sonra hiçbir dosyaya Bylcok ham verileri gönderilmeyecek ve hiçbir mahkeme bu verilerin güvenilirliğiyle ilgili bilirkişi raporu aldıramayacaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her ne kadar, Kayseri mahkemesi kararında bu hususlara yer verse de talebin reddine gerekçe yaptığı hususlar yeni değildir. Zira Hükümet, Yalçınkaya başvurusuyla ilgili AİHM’e sunduğu görüşte bu hususların aynısını tekrarlamış ve ham verilerin neden başvurana verilmediğiyle ilgili <em>“..bu koşullar altında, ham verilerin tamamının başvurana açıklanmasının tüm kullanıcılarla ilgili verilerin paylaşılmasına yol açacağını ve diğer kullanıcıların mahremiyet haklarına yönelik bir müdahale teşkil etmenin yanı sıra bir güvenlik riski oluşturacağını ve soruşturmalara halel getirmesinin muhtemel olacağını” </em>söylemiştir</span> (§296). AİHM ise bu düşünceye itibar etmemiş ve verilerin tamamı olmasa bile başvuranla ilgili kısımların kendisine verilmesi gerektiğini belirtmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak, Kayseri mahkemesi gerekçesinde <em>“kendisiyle ilgili kısımların”</em> neden başvurana verilmediğine hiç değinmemiştir. Ayrıca, başvuranın istediği veriler, <em>“üzerinde çalışılan”</em> değil, <em>“ham”</em> verilerdir ve &nbsp;bu verilerin imajının başvurana verilmesi halinde veri bütünlüğünün bozulması söz konusu değildir. Bu nedenle, verilerin başvurana verilmeme gerekçesinin hukuki bir karşılığı yoktur. Kısaca, Hükümetin AİHM’e sunduğu ancak AİHM’in itibar etmediği argümanlar, yeniden başlayan Yalçınkaya yargılamasında dosyaya yeni hiçbir delil, bilge ve bilgi girmemesine rağmen Kayseri mahkemesi tarafından cezalandırmaya gerekçe yapılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">b. Kayseri Mahkemesinin Gerekçeli Kararda Kullandığı Dil&nbsp; </span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kayseri mahkemesinin gerekçesinde kullandığı dil de ilginçtir. Zira mahkeme, gerekçeli karar yazar gibi değil de Yargıtay gibi temyiz ya da AYM ve AİHM gibi bireysel başvuru incelemesi yapar gibi cümleler kurmuştur. <span style="color:black">Kayseri mahkemesi, sanki AİHM Büyük Daire verilerin savcılığa tesliminden önceki dönemde güvenirliliklerinin tespiti için ham veriler üzerinde bilirkişi incelemesi yapılması gerektiğini belirtmemiş ve dosya kapsamında aldırılan IP, HTS, HIS, CGNAT ve HTS kayıtlarına ilişkin raporunun ham verilerin incelenmesi anlamına gelmeyeceğini söylememiş gibi;<em> </em></span><em>“savunma tarafından ByLock tespitine ilişkin dijital veriler talep olunmakla birlikte, bu verilerden hangi sonuca ulaşılmak istendiği ve hangi hususun ispatının sağlanacağı somut olarak ortaya konulmamıştır”</em> demiştir. Oysa ki Hükümet de Yalçınkaya başvurusuna sunduğu görüşte; <em>“…başvuranın ham verilerin tamamının bir kopyasını edinememesinin kendisini ne şekilde dezavantajlı bir konuma düşürdüğünü ve söz konusu verilerin kendisi hakkında verilecek kararı nasıl etkileyeceğini açıklamadığını”</em> belirtmiş, ancak AİHM bu düşünceye itibar etmemiştir. Ancak Kayseri mahkemesi, Yalçınkaya kararında AİHM bu savunmaya rağmen ihlal vermemiş gibi aynı hususu tekrarlayarak başvurucunun talebini reddetmiş ve AİHM kararını yok saymıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>c. Ceza Yargılaması ve Esaslı İtiraz</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AİHM Büyük Daire’nin ihlal gerekçelerini karşılamakla görevli olan ve ceza yargılaması yapan Kayseri mahkemesi, gerekçeli kararda yer verdiği bazı hususlarla ceza yargılamasından öte hukuk yargılaması yapıyor izlenimi vermiştir. Şöyle ki; mahkeme gerekçeli kararında; “…<em>Mahkememizdeki yargılama sırasında da savunma tarafından bu bulguların gerçeği yansıtmadığına <strong>dair esaslı bir itirazın öne sürülmediği,</strong> <strong>iddianın bütünüyle reddedildiği nazara alındığında,</strong> sanığın mahkumiyetine dayanak kabul edilen deliller duruşmada usulünce tartışılarak Mahkememizce hükme esas alınmıştır.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>…Savunma tarafından, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığının müzekkere cevabına yönelik <strong>esaslı bir itiraz sunulmamış,</strong> söz konusu müzekkere cevabında belirtilen gerekçelerin <strong>makul, haklı ve kamu yararına uygun olmadığı hususunda herhangi bir itirazda bulunulmamış, </strong>sadece ham verilerin kendilerine verilmesine dair talepleri yinelenmiştir”<strong> </strong></em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Yine ByLock tespitine ek olarak ve bu tespiti doğrulayan HIS ve CGNAT kayıtları ile IP tespitlerinin savunmanın erişimine açık olduğu ve bilirkişi incelemesinin akabinde duruşmada tartışıldığı halde, <strong>savunma tarafından bu verilere -ve bu verilerin değerlendirildiği bilirkişi raporuna yönelik- herhangi bir esaslı itirazda bulunulmamıştır” </strong></em>ifadelerine yer vermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında, Kayseri mahkemesinin gerekçe de yer verdiği hususları Hükümet de AİHM’e sunduğu görüşte dile getirmiştir. Zira Hükümet, başvuranın AİHM veya yetkili yerel mahkemeler önünde; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* MİT tarafından elde edilen Bylock verilerinin adli makamlara sunulmasından önceki dönemde bütünlüğünü ve gerçekliğini koruyacak güvencelerin eksikliğinden;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bylock verilerinin bağımsız bilirkişi incelemesine sunulmasına dair talebinin reddedilmesinden ve </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Aleyhindeki iddiaları çürütme imkanının olmamasından şikâyetçi olmadığını ileri sürmüştür. Ayrıca Hükümet, bu doğrultuda Mahkemenin bu konuları incelememesini veya iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olarak nitelendirmesini talep etmiştir (Yalçınkaya/Türkiye, § 279).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak AİHM, başvuranlardan şikâyetlerini, ne yerel mahkemeler önünde ne de kendi önünde, AİHS kapsamına giren meselelere AİHM’in yaklaşımını yansıtan belirli bir terminoloji kullanarak veya belirli bir hukuki bakış açısı benimseyerek sunmalarının beklenmediğini ve <strong><u>bir şikâyetin özü itibariyle dile getirilmesinin yeterli olduğu olduğunu</u></strong> belirterek, Hükümetin iddialarının aksine, söz konusu meselelerin başvuran tarafından Anayasa Mahkemesi de dâhil olmak üzere ulusal makamlar önünde dile getirildiğini ve ayrıca AİHM’e sunduğu görüşlerinde ayrıntılı olarak ele alındığını söylemiştir etmiştir (Yalçınkaya/Türkiye, § 280).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerekçede yer verilen hususlardan ve AİHM’in konuya yaklaşımından sonra şu soruların cevapların verilmesi de gerekmektedir;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Acaba, Kayseri mahkemesinin ısrarla aradığı <strong><em>“esaslı itiraz”</em></strong> ne demektir? Büyük Daire’nin ihlal kararı ortadayken ve dosyanın her aşamasında başvuranın gerekli itirazları yaptığı AİHM tarafından kabul etmişken, ihlal sebeplerini gidermekle görevli mahkeme bunu yapmayıp başvuranın taleplerini reddettikten sonra hangi esaslı itirazın yapılmasını beklemektedir? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Ceza yargılamasında resen harekete geçme ilkesi geçerli olduğuna göre, mahkeme neden hukuk yargılaması yapıyor gibi başvurandan etkili bir itiraz beklenmektedir? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* AİHM güvenirliliklerinin testi için ham veriler üzerinde bilirkişi incelenmesi yaptırılması gerekir dedikten sonra, başvuran acaba bu amaç dışından hangi amaçla verileri istemiş olabilir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Ankara Başsavcılığı verileri teslim etmeyeceğini bizzat Kayseri mahkemesine söylediğine göre, mahkeme başvuranın yapacağı hangi itiraz ya da etkili savunma neticesinde bu verileri Ankara savcılığından alabileceğini düşünmektedir ya da böyle bir niyeti var mıdır? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* CMK’da başvuranın başka şekilde verileri isteyebileceğini öngören bir düzenleme mi vardır da Kayseri mahkemesi başvurucudan bunu istemektedir? Eğer varsa mahkeme talebi bu sebeple reddetmek yerine neden aynı şablon cümleleri kurmayı tercih etmiştir? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* AİHM’in ihlal kararından sonra Kayseri mahkemesinin yapması gereken, başvuran hiçbir talepte bulunmasa bile, bilirkişi incelemesi yapılmak üzere ham verileri temin etmek ve bu mümkün olmuyorsa verilerle ilgili şüphe sebeplerini gideremediği için delil olarak hükme esas almamak olmasına rağmen, neden ihlal kararının gereğini yerine getirmemiş ve bunun sorumluluğunu başvuruna yüklemek istemiştir? &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerekçeli kararda yer verilen bu ifadeler de göstermiştir ki, Kayseri mahkemesi için AİHM’in verdiği ihlal kararının bir anlamı yoktur. Zira AİHM, bu kayıtlara ilişkin incelemenin ham verilerin incelemesi olarak değil, mahkemelerin sanıkların Bylock sunucusuna bağlandıklarının delili kabul ettiklerini, ancak özellikle verilerin savcılığa tesliminden önceki döneme ilişkin veri güvenirliliğinin tespiti için ham verilerin incelenmesi gerektiğini söylemiştir. Fakat ihlalin gerekçelerinden biri bu değilmiş gibi Kayseri mahkemesi ham veriler üzerinde yapılması gereken incelemeden hiç bahsetmemiş ve; “<em>HIS, CGNAT ve IP kayıtları ile bu kayıtlara ilişkin bilirkişi raporları bir bütün olarak değerlendirilmiş ve sanığın sözü edilen programın örgütsel amaçlarla indirdiği ve kullandığı sonucuna ulaşılmıştır” </em>diyerek Bylock’u mahkumiyet kararının en önemli gerekçesi yapmıştır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kayseri mahkemesi, Bylock verilerinin elde edilmesinden önce arama, el koyma ve imaj alınmasına ilişkin verilmiş bir karar olup olmadığıyla ve sonradan verilen imaj alma kararının geçmişe dönük olarak arama ve el koyma kararı yerine de geçip geçmeyeceğine ilişkin AİHM tarafından sorulan soruya da cevap vermemiştir.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>d. Kayseri Mahkemesinin Görmezden Geldiği İhlal Sebepleri </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kayseri mahkemesi, ham verilerin istenmesiyle ilgili husus dışında AİHM’in ihlal gerekçelerinin karşılanmasına yönelik hiçbir adım atmamıştır. Oysa ki AİHM’in ihlal gerekçesi sadece bu değildir. Zira, Bylock verilerinin savcılığa tesliminden önce güvenirliliklerinin sağlanmasına amacıyla CMK kapsamında hangi önlemlerin alındığına ilişkin bir bilgi ve belgeye rastlanamadığını söylemiş ve bunu ihlal gerekçesi yapmıştır. Kayseri mahkemesi ise tıpkı ilk kararda olduğu gibi baştan Bylock verilerinin hukuka uygun elde edildiği kabulüyle hareket etmiş ve bu konuya hiç girmemiştir. Zira bu konuya girse, verilerin CMK’ya göre değil, istihbari usullerle elde edildiğini, herhangi bir mahkeme kararı olmadan ve adli kolluk görevi de bulunmayan MİT tarafından veriler üzerinde aylarca çalışılıp oynama yapıldığını tespit edecek ve bu husus bir mahkeme kararıyla da tescillenmiş olacaktır. Fakat Kayseri mahkemesi böyle bir risk almak ve konforunu bozmak istememiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı şekilde Kayseri mahkemesi, Bylock verilerinin elde edilmesinden önce arama, el koyma ve imaj alınmasına ilişkin verilmiş bir karar olup olmadığıyla ve sonradan verilen imaj alma kararının geçmişe dönük olarak arama ve el koyma kararı yerine de geçip geçmeyeceğine ilişkin AİHM tarafından sorulan soruya da cevap vermemiştir. Çünkü, bu konuda verilen tek kararın verilerin ele geçirilmesinden 1 yıl sonra, o da sadece <em>“imaj alınmasına”</em> ilişkin karar olduğunu ve onun da geçmişe dönük sonuç doğurmayacağını çok iyi bilmektedir. Böyle bir tespit Bylock verilerinin CMK’nın 134. maddesine aykırı ele geçirildiğin ve hukuka aykırı delil olduğunu ortaya koyacaktır. Dolayısıyla mahkeme böyle bir riske de girmek istememiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, Kayseri mahkemesinin gerekçesinin AİHM’in Yalçınkaya kararında adil yargılanma hakkı kapsamında verdiği ihlalin giderilmesiyle alakası yoktur. Bu gerekçe, bizzat Yalçınkaya dosyasında bile Bylock’la ilgili ihlal gerekçelerinin karşılanamayacağının ve Bylock’un delil olarak kullanılamayacağının teyiti olmuştur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>10. Bylock Yargılamalarında Mahkemelerden Talepte Bulunması Gereken Hususlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AİHM’in Yalçınkaya kararında Bylock’la ilgili adil yargılanma hakkı kapsamında verdiği ihlal gerekçeleri dikkate alınarak şu hususlarla ilgili mahkemelerden talepte bulunulmasında zaruret vardır;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>a.</strong> Öncelikle Bylock ham verilerinin tamamı, bu talebin reddi halinde de ilgililer kendileriyle ilgili deşifre edilen ham verilerin tamamını istemelidirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>b.</strong> AİHM’in Yalçınkaya kararında dosya kapsamındaki HTS, GPRS, CGNAT kayıtlarına ve Bylock IP’lerine bağlantıyla ilişkin aldırılan bilirkişi raporlarını yeterli görmediği belirtilerek, <strong><u>verilerin güvenirliliğinin tespiti için ham verilerin tamamı üzerinde bilirkişi incelemesi yapılması istenmelidir.</u></strong> Ayrıca, Ankara C. Başsavcılığı tarafından aldırılan ve verilerin yapısının bozuk olduğunu ortaya koyan bilirkişi raporu dosyalara eklenmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>c.</strong> Verilerin savcılığa tesliminden önce güvenirliliklerinin sağlanmasına amacıyla, Hükümet tarafından ileri sürülüp AİHM tarafından kabul görmeyen hususlar dışında, CMK kapsamında hangi önlemlerin alındığı sorulmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>d.</strong> CMK’nın 134. maddesine uygun elde edildiği belirtilen Bylock verilerinin elde edilmesinden önce arama, el koyma ve imaj alınmasına ilişkin verilmiş bir mahkeme kararının bulunmasının zorunluluğu karşısında, Bylock verileri elde edilmeden verilmiş olması gereken arama ve el koyma kararının hangi mahkeme tarafından verildiği sorulmalı ve bu kararın dosyaya kazandırılması istenmelidir. Böyle bir karar yoksa (ki, yoktur),&nbsp; Bylock’la ilgili sonradan verilen “imaj alma” kararının geçmişe dönük olarak arama ve el koyma kararı yerine geçemeyeceği ve dolayısıyla CMK’daki usul tersine çevrilerek elde edilen Bylock verilerinin hukuka aykırı olduğu dile getirilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>e.</strong> AİHM’in Bylock verilerinin MİT tarafından elde edilmesiyle sulh ceza hakimliğinin bu verilerin incelenmesine ilişkin kararı arasında geçen sürede veriler üzerinde çalışıldığını ve sadece istihbarat amacıyla değil, soruşturma başlatmak ve tutuklama için delili olarak kullanıldığını kabulü karşısında; ceza yargılamalarında delil olarak kullanılmak üzere veri toplama yetkisinin bulunmayan MİT’in elde ettiği Bylock verilerinin nasıl delil kabul edildiği ve bunun gerekçeleri sorulmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>f.</strong> Bylock’un münhasır bir uygulama olduğu iddiasının yasal dayanağının ne olduğu ve AİHM’de belirttiği üzere milyonlarca kişinin uygulama mağazalarından indirebildiği bir programın neye dayanarak münhasır kabul edilip cezalandırmaya gerekçe yapıldığı mahkemeye sorulmalı ve bu hususu da gerekçelendirmesi istenmelidir. </span></span></p>

<div><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">----</span></span>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[1]</a> Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 12/9/2024 T., 2023/441 E., 2024/403 K. sayılı kararı.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[2]</a> <a href="https://www.drgokhangunes.com/wp-content/uploads/2021/09/ANKARA-CBS-BILIRKISI-RAPORU.pdf" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">https://www.drgokhangunes.com/wp-content/uploads/2021/09/ANKARA-CBS-BILIRKISI-RAPORU.pdf</a></span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 28 Nov 2024 07:20:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/aihmin-yalcinkaya-karari-ve-kayseri-mahkemesi-adaletin-bylock-cikmazi-1732770367.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kreş ve Hukuk</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kres-ve-hukuk-9025</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kres-ve-hukuk-9025</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milyonlarca çocuğun ve kadının ihtiyacı olan okul öncesi eğitim kurumlarının artması için gerekli çabayı göstermesini ve bu konuda yasal düzenlemeler yaparak belediyelere de bu yetkiyi vermesini istiyoruz.</span></span></strong><br />
<br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkemiz bu haftaya Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın belediyelere gönderdiği yazı ile başladı. 18 Kasım 2024 tarihli yazıyla Çevre Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un gerekli yerlere şu talimatı göndermiş olduğunu öğrendik: “<em>Milli Eğitim Bakanlığı sahada yaptığı incelemelerde belediyelere bağlı kreş adı altında açılan yerler olduğunu tespit etmiş, yine bu yerlerde 5580 sayılı Özel Eğitim Kurumları Kanunu kapsamında faaliyet gösteren okul öncesi eğitim kurumlarının programında yer alan etkinliklerin ve bu program kapsamındaki eğitim faaliyetlerinin yapıldığını tespit etmiş. Anayasa Mahkemesi 24.1.2007 tarihli ve 2005/95 Esas sayılı kararıyla Belediyelerin ‘okul öncesi eğitim kurumları açabilir’ bölümünü Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesiyle iptal edilmiştir. AYM’nin bu kararına rağmen bu yerlerin faaliyetlerini sürdürdüğü ve yeni yerlerin açıldığı görülmüştür. 5580 sayılı Kanuna aykırı faaliyetler engellenmesi, belediyelerin izinsiz eğitim öğretim faaliyetleri konusunda&nbsp;uyarılması…</em>”</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani özetle Bakanlık, İBB tarafından açılan kreşlerin hukuka aykırı faaliyetlerde bulunduğunu ve kapatılmasını ve yeni kreş açılmasına da izin verilmemesi gerektiğini söylüyor. (Murat Kurum’un 8 ay önce aday olduğu seçimde İBB Başkanı olması halinde yılda <a href="https://bianet.org/haber/arsiv-unutmaz-murat-kurumdan-bir-yilda-100-kres-acma-vaadi-302161)  "><span style="color:#2980b9">100 kreş açma sözünü</span></a> şimdilik bir kenara bırakalım!)</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi hukuki değerlendirmeye geçmeden önce siyasi ve sosyal bir değerlendirme yapmaya başlayalım. Türkiye’de kreş ve anaokulu ihtiyacı var mı? Elbette var. Hatta OECD ülkeleri arasında kreş sayısında ne yazık ki sonuncuyuz. Kreşlerin önemi bu tür bir yazının sınırlarına sığmayacak kadar büyüklüktedir ve okul öncesi eğitiminin değerini saymakla bitiremeyiz. Zira insan beyninin olgunlaştığı 0-60 aylık dönemde edinilen kazanımlar insan yaşamı için paha biçilemez bir önemdedir. Öyle ki bu dönemde akranlarından geri kalan bir çocuk, ilkokuldan itibaren çok iyi bir eğitime tabi tutulsa bile kendisinden daha iyi bir okul öncesi eğitim alan bir çocuk ile arasındaki farkı kapatmayı pek başaramıyor. Bu dönemde daha fazla kelime ile tanışan çocukların okullarda ve hayatta başarılı olma ihtimali ciddi bir şekilde artıyor. Ayrıca bu dönemde sosyalleşen bir çocuğun çok daha yüksek bir özgüvene sahip olduğu ve okul yaşamında da daha başarılı olduğu bilimsel deneylerle kanıtlanmış durumda. Dediğim gibi okul öncesi eğitimin faydaları saymakla bitmez. Nitekim ülkemizin yüz akı bilim insanlarından Prof. Selçuk Şirin, Türkiye’nin eğitimde sınırlı kaynaklarını okul öncesi eğitime harcamasını ve her şehre üniversite yerine her mahalleye okul öncesi eğitim kurumu açılmasını&nbsp;<a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/sahin-aybek/selcuk-sirin-egitimde-dunyayi-yakalamak-icin-hemen-atmamiz-gereken-7-adim-1915639)"><span style="color:#2980b9">öneriyor.</span></a></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kreş ve anaokulu eksikliği kadını iş gücü piyasasından çekerek ülkeye zarar verdiği gibi, doğum oranlarını azalttığı için nüfus artış hızını da etkiliyor. Bu da uzun vadede yaşlı bir nüfusa dönüşmemize neden oluyor.</span></strong></em></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kreş ve anaokullarının varlığı anneler için de büyük bir önem taşıyor. Özellikle hızlı şehirleşmenin etkisi ile geleneksel aileden hızla uzaklaşan toplumumuzda doğum yapan bir kadın neredeyse ilkokula başlayıncaya kadar çocuğu ile birlikte evde kalmak zorunda kalıyor. Kariyer planları neredeyse sona eriyor. İş gücüne ve aile bütçesine destek veremiyor. Sosyalleşemediği için psikolojik olarak çok yıpratıcı bir dönem geçiriyor ve doğal olarak bu stresten ailede bulunan herkes payını alıyor. Annenin sağlıklı olamadığı bir ailenin sağlıklı olmasını beklemek ise ham bir hayalden öteye geçemiyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu zorlukları göze alamayan birçok kadın ne yazık ki istediği halde çocuk sahibi olamıyor. Ya da bir çocuktan daha fazlasını düşünemiyor. Kreş ve anaokulu eksikliği kadını iş gücü piyasasından çekerek ülkeye zarar verdiği gibi, doğum oranlarını azalttığı için nüfus artış hızını da etkiliyor. Bu da uzun vadede yaşlı bir nüfusa dönüşmemize neden oluyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bu gerekçelerle İBB’nin kreş açması büyük bir toplumsal sorunun çözülmesi için çok doğru bir siyasi hamle olarak değerlendirilebilir. Nitekim Ekrem İmamoğlu’nun ikinci kez seçilmesinde ilk dönemde başlattığı bu projenin de önemli bir katkısı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Zaten yukarıda da bahsettiğim üzere bu projeyi seçimde AK Parti adayı olan şimdiki Çevre ve Şehircilik Bakanı (ÇŞB) olan Murat Kurum da takdir ediyor olmalı ki bu konuda daha iddialı bir yatırım vaadi ortaya koyarak seçime girmişti. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Esasen belediyelerin okul öncesi eğitim meselesine el atması konusunda AK Parti de benzer düşünce de olmalı ki 2005 yılında çıkardıkları ancak Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından iptal edilen kanun maddesinde belediyelerin görevleri arasında okul önceci eğitim kurumları açabilmeyi de eklemişti. Ama o dönemde CHP’nin talebi ve dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in başvurusu ile AYM tarafından madde iptal edilmiştir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki AYM’nin iptal kararına götüren değerlendirmesi doğru muydu? AYM, belediyelerin okul öncesi eğitim kurumları açabilmesine ilişkin maddeyi iptal eden kararında okul öncesi eğitim kurumlarını anaokulları, anasınıfları ve uygulama sınıfları şeklinde bir ayrıma tabi tuttuktan sonra anasınıflarında verilen eğitimin ulusal bir niteliği olduğunu ve mahalli idareler tarafından anaokulu açılmasının Anayasa’nın 127. maddesine aykırı olacağını ileri sürerek kanunun ilgili maddesini iptal etmiştir. AYM aynı kararında kreş veya gündüz bakımevi açılmasının ise Anayasa’ya aykırı olmadığını belirterek bu konularda belediyelere bir serbestlik tanımıştır. Kısacası AYM, belediyelere anaokulu açamazsın ama kreş veya gündüz bakımevi açabilirsin demişti. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette 2005 yılında hem merkezi hükümetin hem de belediyelerin çok büyük bir kısmının AK Parti tarafından yönetildiği bildiğimiz bir gerçektir. CHP söz konusu iptal başvurusunu yaparken o günlerin popüler irtica-laiklik söylemlerinden beslenmiş ve okul öncesi eğitim gibi bir kurumun kendisine yakın olmayan bir zihniyet tarafından açılmasını istememiştir. AYM de ne yazık ki bu siyasi paranoyaya katılmış ve hükmü iptal etmiştir. Oysa pekala Milli Eğitim Bakanlığı’nın sıkı denetimi altında bu eğitim kurumlarının açılmasına izin verilebilir ve çok büyük bir toplumsal ihtiyacın giderilmesine destek olunabilirdi. Öyle ya herhangi bir özel hukuk tüzel kişisinin açabildiği bu kurumları belediyeler neden açamasın? Denetlenebilir bir kamu kurumunun açamadığı eğitim kurumlarına olan ihtiyacı ilerleyen süreçte hiçbir ruhsatı olmadan, hiçbir eğitim formasyonu olmayan kişilerin öğretmen diye bulunduğu ve fiziksel koşulları itibariyle çocuklar için hiç uygun olmayan cemaat okulları veya para kazanmaktan başla bir amaç gütmeyen özel okullar tarafından doldurulmadı mı? </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><strong><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesela belediyelerin açtığı kreşlerde anaokulu müfredatı uygulandığı için yapılan itirazı, cemaatler tarafından açılan kurumlar için de uygulamak ve kontrol etmemiz gerekir. İşimize gelince hukuka uymak gelmeyince uymamak olmaz yani!</span></span></strong></em></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet CHP’nin bu hükmü AYM’ye taşıması ne kadar hatalı idiyse AYM’nin daha çok siyasi mülahazalarla verdiği iptal kararı da o kadar hatalı görünmektedir. Siyaset yapmak ve hukuk eliyle siyasi engel oluşturmak gayesiyle milyonlarca kadın ve çocuğun mağduriyetine göz yumulmuştur. Türkiye’nin milli menfaatleri ve toplum sağlığı için çok gerekli bir adım yargı kararıyla engellenmiştir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi asıl soruya gelelim: AK Parti’nin 2005’de, Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın İBB adayı olduğu Mart 2024’te ve CHP’nin günümüzde doğru bulduğu, ülkemiz için büyük faydaları olan okul öncesi eğitim kurumlarının belediyeler tarafından da açılabilmesine ilişkin düzenlemeyi iptal eden AYM kararını tanımayacak mıyız? Elbette tanımak ve uymak zorundayız. Çünkü Türkiye anayasasına göre bir hukuk devletidir ve mahkeme kararları herkes için bağlayıcıdır. Daha açık bir ifade ile karar iktidarı da belediyeleri de bağlar. Dolayısıyla en hoşumuza gitmeyen kararlarda bile bu gerçeği kabul etmek zorundayız. O yüzden iktidarın bu AYM kararı hatırlatmasına saygı duymak zorundayız! Ama şunu da hatırlatmak ve talep etmek hepimizin en doğal hakkıdır: AYM sadece okul öncesi eğitim kurumları konusunda kararlar vermedi. Mesela Can Atalay konusunda da bir karar verdi! AYM kararlarının uygulanmasına ilişkin bir hiyerarşi yok. Yani işimize gelen AYM kararına uyup işimize gelene uymayalım demek olmaz. Sadece AYM kararları için değil tüm mahkemeler hatta tüm pozitif hukuk kuralları açısından mecburuz buna. Mesela belediyelerin açtığı kreşlerde anaokulu müfredatı uygulandığı için yapılan itirazı, cemaatler tarafından açılan kurumlar için de uygulamak ve kontrol etmemiz gerekir. İşimize gelince hukuka uymak gelmeyince uymamak olmaz yani!</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette İBB’den kreşleri kanunun izin verdiği ölçüde açmasını ve müfredatına dikkat etmesini bekliyoruz. Zira Türkiye’de toplumsal muhalefetin en yoğun konsensüsü hukuk kurallarına uyulmaması üzerinden oluştu. O yüzden iktidara aday bir partiden beklenti de bu olmalıdır. Ama iktidardan da AYM kararlarının tamamına uymasını ve kanuna ve müfredata uygun olmayan her kuruma aynı hassasiyetle yaklaşmasını bekliyoruz. Ve bir de milyonlarca çocuğun ve kadının ihtiyacı olan okul öncesi eğitim kurumlarının artması için gerekli çabayı göstermesini ve bu konuda yasal düzenlemeler yaparak belediyelere de bu yetkiyi vermesini istiyoruz. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Allah aşkına söyleyin lütfen: Çok mu şey istiyoruz? </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 27 Nov 2024 07:20:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/kres-ve-hukuk-1732690765.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yasama dokunulmazlığı üzerine (Ayrıcalık üzerine 3)</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yasama-dokunulmazligi-uzerine-ayricalik-uzerine-3-9000</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yasama-dokunulmazligi-uzerine-ayricalik-uzerine-3-9000</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>VIP salonu gibi gelişmiş ülkelerde bulunmayan bir alanın varlığı ayrı bir tartışma konusudur. Ancak bu salondan kim geçerse geçsin bavullarının denetimden geçmesi yasal bir zorunluluktur. Anayasa milletvekillerini suç işleme olasılığı olmayan kişiler olarak tanımlamamıştır. Yurt dışından yasa dışı yollarla ülkeye sokulan mallar, kim tarafından getirilirse getirilsin ilgili mevzuat gereğince kaçakçılık suçunun konusunu oluşturur.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir “<em>kördüğüm</em>”ün içindeyiz ve bu kördüğümden çıkmanın tek kılavuzunun bilim olduğunu düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>AŞAMA BİR:</strong> Önce kördüğümün bir kesitinin fotoğrafı…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir TV programında 60 kilo altın kaçakçılığı ile ilgili olaylar açıklanıyor: İktidar partisinden eski bir milletvekilinin adı geçiyor. Milletvekili aynı zamanda çeşitli bakanlıklarda bakan yardımcılıkları yapmış. Bakanlık yaptığı döneminde çaycılıktan üst düzey görevlere terfi ettirdiği bir kamu görevlisi ile birlikte yurt dışına gitmiş ve dönüşte bu görevlinin bavulunda 60 kilonun üstünde altın yakalanmış. Haberi yapan gazeteci programı yapmadan önce ilgili eski milletvekilini aramış ve basında geniş yer bulan şu sözleri kaydetmiş:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Evet aynı uçakta beraberdik. <strong>Benim refakatimde VIP’yi kullandı</strong>. Ancak valizinde olanlarla ilgili benim ilgim yok, bilgim yok, alakam yok. Kendisinin bu alışverişi, ticaretiyle ilgili hiçbir bilgim yoktu. Netice itibarıyla benim yanımda çalışan bir arkadaştı. Sorun benim refakatimde olmasından kaynaklı. Tarım Bakan Yardımcısı olduğum dönemde özel kalemim olan bir kişi. Ben 2,5 yıl önce bakan yardımcılığından ayrıldım ve bu kişi ile 2,5 yıldır resmi bağım yok. Benim sigortalı çalışanım değil. Bu kişi de kendi işlerini yaptı ve birlikte döndük. Benim onun ticaretiyle ilgili zerre ilgim yok. Zaten ben VIP’den ayrıldıktan sonra olay yaşanmış. Ben bu olayda bir kaçakçılık olduğunu da düşünmüyorum. Altın ticareti izne bağlı. ‘Ben beyan edecektim’ diyor. Kendisine beyan hakkı tanınmadığını iddia ediyor. Büyük ihtimalle takipsizlik verilir. Savcılık bakacak gümrük kanununa göre karar verecek. Yargı süreci ilerlemeden haber yapmanızı doğru bulmuyorum</em>.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Programı yapan gazeteciler eski bir milletvekili-bakan yardımcısının ya da eskiden birlikte çalışmış olduğu bir kamu görevlisinin VIP salonunda ne işi olduğunu sorgulama gereği duymuyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazeteciler VIP salonunu kullanan bir kamu görevlisinin bavullarının neden aranmaması gerektiğini de sorgulamıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunları “<em>ülke gerçekleri</em>” olarak kabullenmiş durumdalar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hatta VIP salonundan geçenlerin bavulları aranmadığı halde bu olayda arama yapılmış olmasını büyük bir şaşkınlıkla karşılıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">VIP salonunda bavulların aranmamasına rağmen ilgili kişinin bavullarının aranmış olmasının nedenini arıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tahmin yürüterek iki neden buluyorlar:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 - Eş zamanlı olarak bir anamuhalefet partisi milletvekilinin aracında da kaçak sigara yakalanmış olması,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2 - Altın kaçakçılığı ile ilgili olarak başka milletvekillerinin de soruşturulmakta olması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tahminlerin hepsi doğru, çünkü yukarıda aktarılan olayın yaşandığı gün anamuhalefet partisine mensup bir milletvekilinin aracında “<em>gümrük kaçağı 530 boş elektronik sigara kutusu, 2 bin 242 elektronik sigara kiti, 2 bin 790 elektronik sigara başlığı, 1275 elektronik sigara ateşleyicisi, 130 likit haznesi ve 18 sigara likidi</em>” yakalanmış. Daha sonra partisinin isteği üzerine partisinden istifa eden milletvekili şöyle bir basın açıklaması yayınladı:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“…gerek ülkemizin gerekse de Edirne’nin sorunları ile ilgilenmekte, çözümleri için mesai harcamaktayım. Ülkemiz ve şehrimiz için; halkımızın sorunları, işçinin, emekçinin, üreticinin ve çiftçinin sorunlarını gündeme getirmek, kurucu önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkeleri ve hedefleri doğrultusunda ülkemizin tamamında ve şehrimiz Edirne’de çalışmalarımı sürdürmekteyim. Bu çalışmalarımı sürdürmek için birden fazla araç kullanmakta ve bu araçlar ile sık sık seyahat etmekteyim… Her Milletvekili gibi benim de bu çalışmalarda yanımda olan resmi ve gayriresmi yardımcılarım, danışmanlarım, asistanlarım, şoförlerim bulunmaktadır. Büyük oranda adıma kayıtlı arabaları bu kişiler kullanmakta, tamir, bakım, temizlik gibi işleri ile uğraşmakta, günlük işlerimi takip etmekte, seyahatlerimi programlayıp gerektiğinde ulaşımımı sağlamaktadır. Şoförlerimden birinin <strong>bir cahilliği</strong> sonucu böyle bir olay yaşanmıştır. …gümrük kaçağı olduğu iddia edilen ve soruşturmaya konu edilen elektronik sigara kiti ve benzeri malzemeleri yükleyerek İstanbul iline sevk etmek istemişlerdir. Bu olay tamamen bilgim dışında gerçekleşmiş olup konuyu kolluk birimlerinin bana ulaşmaları sonucunda öğrenmiş bulunmaktayım. <strong>Bu şahıslar durdurulduğunda aracın TBMM’ye kayıtlı olması sebebiyle benim rızam olmadan aranması imkansızdır</strong>. Aracın aranması ve suça konu bir eşya varsa gereğinin yapılmasını bizzat talep etmiş ve bu konuda gerekli muvafakat tarafımdan verilmiştir. Kolluk görevlileri de bu sebeple tarafıma teşekkür etmiş ve desteklerim adli sürecin kısalmasına ve suç eşyası ile şüphelilerin tespitine katkı sağlamıştır…Bahsedilen şahıslar, Edirne Milletvekili olmam, aracın plakasının bana tahsisli olması, trafikte geçiş üstünlüğü olması gibi tarafıma tanınan bu ayrıcalıkları bilgim ve iradem dışında suç işlemek amacı ile kullanmak istemişlerdir.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bundan kısa bir süre sonra iktidar ortağı partinin üç milletvekili istifa etti ve yapılan bir başka TV programında bu milletvekillerinin istifalarının kendi istekleriyle olmadığı açıklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten de istifadan sonra yapılan açıklama, istifaların parti yönetiminin isteğiyle olduğu anlaşıldı:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Liderimizin, partimizin ve teşkilatlarımızın son nefesimize kadar emrindeyiz. Liderimizin yanından bir adım geri atmayacağız</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıklamadan da anlaşılmaktaydı ki milletvekillerinin partileriyle ilgili bir sorunu yoktu ama partinin milletvekilleri ile sorunu vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TV programında bu milletvekillerinin istifalarının istenmiş olmasının nedeni olarak yürütülen altın kaçakçılığı soruşturması gösterildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>AŞAMA İKİ:</strong> Şimdi bilimsel bir çerçeve kuralım ve ardından çekilen kördüğüm fotoğrafını bilimsel çerçevenin içine oturtalım; böylece fotoğrafın bilimsel anlamını bulalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa’da “<em>yasama dokunulmazlığı</em>” başlıklı madde altında “<em>yasama sorumsuzluğu</em>” ve “<em>yasama dokunulmazlığı</em>” adındaki iki farklı mekanizmanın düzenlenmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu iki ayrıcalığın amaçları ve özellikleri birbirinden farklıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>A. Yasama sorumsuzluğu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasanın yasama sorumsuzluğu ile ilgili düzenlemesi şöyledir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Mecliste ileri sürdükleri düşüncelerden, o oturumdaki Başkanlık Divanının teklifi üzerine Meclisce başka bir karar alınmadıkça bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar.</em>” (m. 83/1)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasama sorumsuzluğu, Meclis üyelerinin görevlerini yerine getirirken açıklayacakları düşüncelerden ve kullanacakları oylardan dolayı, bunlar suç unsuru taşısalar bile, herhangi bir soruşturmaya maruz kalmamaları anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sorumsuzluk suçun hukuka aykırılık unsurunu ortadan kaldırmaz; yapılan eylem hukukta suç olarak tanımlandığı halde cezalandırılmaz: Sorumsuzluk hukuka aykırılığı değil, cezalandırılmayı ortadan kaldırır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir başka anlatımla aynı sözleri bir vatandaş olarak ben söylersem cezalandırılırım ama milletvekili söylediğinde cezalandırılmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun temel amacı milletvekilini şahsından dolayı kayırmak değil, kamusal meselelerin tartışıldığı ve çözüme bağlandığı yer olan TBMM Genel Kurulu’nda bütün düşüncelerin hiçbir baskı ve etki altında kalmaksızın özgürce dile getirilmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasama sorumsuzluğuyla serbest bir tartışma ortamının oluşması ve böylece daha iyi yasaların yapılması ve yürütmenin daha iyi denetlenmesi hedeflenir. Bu yolla kamu yararının nerede olduğunun belirlenmesi ve kamu politikalarının kamu yararı doğrultusunda saptanması amaçlanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düzenlemenin arkasında yatan varsayım şudur: Bir düşünce açıklanmaksızın ve tartışılmaksızın doğru ya da yanlış olduğu anlaşılamaz. Düşüncenin yanlışlığının ortaya konması da onun müzakereye konu olmasıyla mümkündür. Toplumun yararına olan düşünce tek bir kişinin kafasında yatan ve şimdiki zamanda aykırı görünen düşünce olabilir. Tarihte belli zaman dilimlerinde yanlış bulunarak cezalandırılan düşüncelerin daha sonraları kabul gördüğü bilinmektedir. Dolayısıyla kamu yararının ne olduğunun saptanması düşüncelerin sınırsız biçimde açıklanmasına bağlıdır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>1689 Haklar Bildirisi</em>'nde yapılan düzenlemeye göre üyelerin parlamentodaki oy ve sözleri, parlamentodan başka yerde, hiçbir mahkemede herhangi bir kovuşturma konusu yapılamayacaktı. Yasama sorumsuzluğunun birinci ayırt edici özelliği <em>mutlak </em>oluşu ve bu yüzden kaldırılmasının olanaklı olmamasıdır. Bu nedenle yasama sorumsuzluğunu dokunulmazlıktan ayırmak için <em>mutlak dokunulmazlık</em> kavramı kullanılmaktadır. </strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1689 HAKLAR BİLDİRİSİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasama sorumsuzluğu tarihsel bir nedenle ortaya çıkmıştır: ilk defa İngiltere'de 1689 tarihli <em>Haklar Bildirisi</em> (<em>Bill of Rights</em>) ile ortaya konmuş ve onsekizinci yüzyılın sonlarından itibaren diğer ülkelere yayılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngiltere’de ondördüncü yüzyıldan onaltıncı yüzyıla kadar Avam Kamarası üyeleri Kralın çıkarlarına aykırı söz ve oylarından dolayı soruşturmaya maruz kalıyorlardı; yasama sorumsuzluğunu kurumsallaştırmadaki amaç, milletvekillerinin hiçbir şeyden korkmaksızın ve çekinmeksizin düşüncelerini özgürce açıklamalarına olanak tanımaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İç savaş sırasında (1642-1649) Parlamento Kral’ın zulmeden iki bakanını yargılayarak idam ettirmiş; Kral’da kendisine karşı düşünce açıklayan milletvekillerini tutuklatmaya çalışmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1689’da yapılan düzenlemeyle halkın temsilcileri Krala karşı korunmak istenmiş ve Kralın, herhangi bir bahaneyle temsilcileri görevlerini yapmaktan alıkoymasının önü kesilmişti. Böylece parlamento, tam bir huzur ve güvenlik içinde kamu yararını gerçekleştirme olanağına sahip olmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1689 <em>Haklar Bildirisi'</em>nde yapılan düzenlemeye göre üyelerin parlamentodaki oy ve sözleri, parlamentodan başka yerde, hiçbir mahkemede herhangi bir kovuşturma konusu yapılamayacaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasama sorumsuzluğunun <em>birinci</em> ayırt edici özelliği <em>mutlak </em>oluşu ve bu yüzden kaldırılmasının olanaklı olmamasıdır. Bu nedenle yasama sorumsuzluğunu dokunulmazlıktan ayırmak için <strong><em>mutlak dokunulmazlık</em></strong> kavramı kullanılmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasama sorumsuzluğunun <em>ikinci</em> ayırıcı özelliği <em>sürekli </em>oluşudur. Yasama üyeliği statüsü bittikten sonra da, Mecliste söylenmiş olan sözlerden, kullanılan oylardan ve ileri sürülen düşüncelerden sorumlu olmak söz konusu değildir. Bu nedenle yasama sorumsuzluğuna <strong><em>sürekli dokunulmazlık</em></strong><em> </em>da denmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sorumsuzluğun <em>üçüncü</em> özelliği, eylemin suç oluşturmasına rağmen cezalandırmanın hiçbir şekilde mümkün olmamasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Dördüncü</em> olarak sorumsuzluk <em>kamu düzenine</em> <em>ilişkin</em>dir: milletvekilinin şahsı için değil kamu yararı için konmuştur. Kamunun yararı düşüncelerin parlamentoda özgürce ve bağımsız olarak dile getirilmesinde yatmaktadır. Milletvekili istese de bu haktan vazgeçemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada belirtmek gerekir ki 1982 Anayasasının yazım biçiminden sorumsuzluk sadece TBMM Genel Kurulu’nda söylenen sözler ve kullanılan oylar için geçerlidir. Genel Kurul dışında, örneğin kulislerde yapılan açıklamalar yasama sorumsuzluğunun kapsamına girmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle yukarda aktardığım üç örnek olay mutlak nitelik taşıyan yasama sorumsuzluğu kapsamında olmayıp yasama dokunulmazlığının diğer bileşeni dar anlamda yasama dokunulmazlığı kapsamındadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>B. Dar anlamda yasama dokunulmazlığı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dar anlamda yasama dokunulmazlığına ilişkin düzenleme şöyledir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça <strong>tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz</strong>. <strong>Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali</strong> ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar <strong>bu hükmün dışındadır</strong></em>....” (AY. m 83/2)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada sözü edilen dokunulmazlığın amacı siyasal nitelikli kovuşturmalar bahanesiyle milletvekillerinin parlamento çalışmalarına katılmaktan alıkonmasını önlemektir. Çünkü milletvekilleri bahane uydurularak çalışmalardan alıkonursa yasama organının istenci çarpıtılmış olur: Dokunulmazlığın amacı milletvekiline suç işleme ayrıcalığı tanınmak değildir, yasama organının iradesinin çarpıtılmasını önlemektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milletvekillerinin yasama sorumsuzluğu ile güvence altına alınan oylarını, sözlerini ve düşüncelerini açıklayabilmeleri için öncelikle yasama faaliyetine katılımlarının güvence altına alınmış olması gerekir; dolayısıyla dokunulmazlık aslında sorumsuzluğu tamamlayıcı bir işleve sahiptir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milletvekilleri özellikle yürütme organının tahrikiyle ceza kovuşturmasına tabi tutularak yasama faaliyetlerine katılmaktan alıkonabilirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Örnek</em>: Naziler iktidara gelmeden önce Anayasa değişikliği yapmak istemekteydiler ve kurdukları planın işlemesi için muhalefet partisi milletvekillerinin çalışmalara katılmasını engellediler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Naziler bu amaçla 100 civarında sosyalist milletvekilini tutukladılar ve değişikliğin yapılacağı gün Nazi subaylarını kapıya dikerek muhalefet milletvekillerinin bir kısmının çalışmalara katılmasını önlediler. Sonuç Nazi rejiminin temellerini inşa eden beş maddelik Anayasa değişikliğinin yeterli siyasal çoğunluk olmamasına rağmen gerçekleştirilmesiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla dokunulmazlık özellikle <strong>muhalefet partileri milletvekilleri için</strong> getirilmiş bir güvencedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dokunulmazlık sorumsuzluktan çeşitli yönlerden ayrılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>İlk olarak</em> dokunulmazlık sorumsuzlukta olduğu gibi mutlak değil, <em>nısbi</em>dir; milletvekilinin bütün eylemleri dokunulmazlık kapsamında değildir: (1) Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali (<strong>örneğin suçüstü kaçakçılık</strong>) dokunulmazlık kapsamına girmez. Ağır cezayı gerektiren suçüstü halinin dokunulmazlık kapsamı dışında bırakılmasının nedeni isnadın ciddiliği hakkında kuvvetli bir karinenin bulunmasıdır. (2) Soruşturmasına seçimlerden önce başlanılmış olmak koşuluyla Anayasa'nın 14 üncü maddesinde sayılan suçlar dokunulmazlıktan yararlanmazlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>İkinci olarak</em>, dokunulmazlık sürekli de değil, <em>geçici</em>dir; milletvekilliği statüsü kalktığı anda milletvekilinin ayrıcalığı kalkar; milletvekili işlediği suçlar yönünden sıradan vatandaşlardan biri haline gelir ve yargılanmaya başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Üçüncü olarak</em> sorumsuzluk milletvekillerini <em>yasama fonksiyonu ile ilgili eylemler</em>inden ötürü korumayı amaçlarken, dokunulmazlık milletvekilinin <em>yasama faaliyeti dışındaki eylemler</em>ini de koruma altına alır. Milletvekilinin siyasi saiklerle Meclis çalışmalarına katılmaktan alıkonmasını önler. Dolayısıyla yasama faaliyetleriyle dolaylı olarak ilgilidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Dördüncü olarak </em>sorumsuzluk <em>cezalandırılmamayı </em>gerektirir, dokunulmazlık ise <em>cezalandırılmayı ertelemeyi</em> amaçlar: Dokunulmazlık milletvekilini siyasi nedenlerle açılacak kovuşturmalara karşı korumak; iktidar çoğunluğunun bahaneler üreterek bazı milletvekillerinden kurtulma çabalarına karşı koymak amacıyla, cezalandırmaların, yasama faaliyeti süresince geçici olarak ertelenmesini hedefler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Son olarak</em> dokunulmazlık <em>kamu düzenine ilişkin</em>dir: Bir milletvekilinin dokunulmazlıktan yararlanmak istemediğini bildirmesi tek başına dokunulmazlığın kaldırılmasını sağlamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dokunulmazlığın tarihsel bir temeli de vardır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer parlamento ayrıcalıkları gibi dokunulmazlık da İngiltere'de doğmuştur ve Kralın, hizmetçilerini özel kişiler ile mahkemelerin müdahalesine karşı koruma ve tutuklanmaktan alıkoyma isteğinden türemiştir. Önceleri Lordlar kamarası üyeleri hukuk davalarında tutuklanmama ayrıcalığından yararlanmış ve 1404 yılında benzer haklar Avam Kamarası üyelerine verilmiştir. Kısa süre sonra dokunulmazlık ceza davalarını da kapsar hale gelmiştir. Bu ilk şeklinde dokunulmazlık sadece parlamento üyelerini değil, üyelerin mallarını ve hizmetçilerini de kapsamıştır. Ancak daha sonraları yeniden daralmış ve sadece hukuk davalarını kapsar hale gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün için İngiltere'de dokunulmazlık tümüyle kalkmış sayılabilir: Ceza davalarında dokunulmazlık tümüyle kalkmış ve hukuk davalarıyla sınırlanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD'de önceleri meclis üyeleri ile görevlerini yerine getirmekte olan meclis memurları dokunulmazlıktan yararlandırılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak günümüzde ABD'de de İngiltere'de olduğu gibi dokunulmazlığın bir anlamı kalmamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngiltere ve ABD’de yasama dokunulmazlığının kalkmış olmasının temel nedeni yargı bağımsızlığının tam olarak sağlanmış olmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargı bağımsızlığına güvenilen ülkelerde milletvekillerinin siyasi saiklerle çalışmalara katılmaktan alıkonması mümkün olmaz, çünkü bağımsız yargı milletvekillerine siyasi saiklerle yapılabilecek müdahaleyi engelleyebilecek yeterliliktedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla dokunulmazlık sadece yargı bağımsızlığına tam güvenilmeyen ülkelerde varlığını sürdürmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden yargı bağımsızlığının durumuna göre değişik ülkelerde değişik sistemler uygulanır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin Avusturya Anayasası sadece siyasi suçları dokunulmazlık kapsamına alır. Kaçakçılık suçu gibi adi suçlar dokunulmazlıktan yararlanmaz. Suçun adi suç olduğu düşünülerek işlem yapılmışsa buna ilgili milletvekili tarafından itiraz edilebilir ve bu itiraz üzerine Meclis kısa sürede karar verir. Meclisin <strong>dokunulmazlığın</strong> <strong>korunması kararı</strong> vermemesi halinde 8. hafta sonunda dokunulmazlık son bulur. Meclis, üyesinin adi suç işlemesi nedeniyle dokunulmazlık kapsamında olmadığını üstü örtülü olarak kabul etmiş olur. (AY. m. 57, İÇT. 10)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>İspanya Parlamentosu</em>nda İçtüzük üyelere bir dokunulmazlık alanı bırakmış ancak dokunulmazlığın kaldırılması kararının sürüncemede kalmasına izin vermemiştir. Kongre, üyesinin yargılanmasına izin verecekse bunu 60 gün içinde yapmak zorunda bırakılmış, bu süreden sonra bu yönde bir karar verilmesini yasaklamış ve zımni ret kararı verdiği varsayılmıştır. İspanya Anayasa Mahkemesi de bu konuda şöyle bir ölçüt geliştirmiştir: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Eğer milletvekili ya da senatörün yargılanması kamu çıkarının dile getirilmesini ve gerçekleşmesini engellemiyorsa, yargılamanın önünde bir engel olmamalıdır.</em></strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasama dokunulmazlığı ile ilgili olarak örneklere dayalı olarak yapılan bu açıklamalar şunu belirgin biçimde ortaya koymaktadır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk devletlerinde yasa önünde eşitlik ilkesi gereğince hiçbir vatandaşın suç işleme hakkı ya da ayrıcalığı yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milletvekilleri de tıpkı diğer vatandaşlar gibi suç işleyebilirler ve suç işlediklerinde kesin olarak cezalandırılırlar; bu yönüyle milletvekillerinin vatandaşlardan hiçbir farkı yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milletvekillerinin siyasal iktidar tarafından yasama çalışmalarına katılmaktan alıkonmalarının önlenmesi için onlara değişik düzeylerde koruma getirilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak hangi sistem olursa olsun milletvekillerine adi suçları nedeniyle bir ayrıcalık verilemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim ülkemizde de AYM dokunulmazlığın kaldırılması kararlarını denetlerken kararın siyasi saiklerle verilip verilmediğini incelemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi yukarıdaki düğümün resmini bu bilimsel çerçeveye oturtalım ve sorularla ilerleyelim:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Milletvekillerinin VIP salonundan aranmaksızın geçmeleri Anayasadaki dokunulmazlık düzenlemesinin bir gereği midir?</em></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CEVAP:</strong> Kesinlikle hayır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">VIP salonu gibi gelişmiş ülkelerde bulunmayan bir alanın varlığı ayrı bir tartışma konusudur. Ancak bu salondan kim geçerse geçsin bavullarının denetimden geçmesi yasal bir zorunluluktur. Anayasa milletvekillerini suç işleme olasılığı olmayan kişiler olarak tanımlamamıştır. Yurt dışından yasa dışı yollarla ülkeye sokulan mallar, kim tarafından getirilirse getirilsin ilgili mevzuat gereğince kaçakçılık suçunun konusunu oluşturur. Bu nedenle havaalanında yapılan kontroller “failin” “suçsüstü” yakalanmasını sağlar. Anayasa ağır cezayı gerektiren kaçakçılık gibi suçları dokunulmazlık kapsamı dışında bırakmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiç kimseye gümrük kapılarından aranmaksızın geçme hakkı tanınamaz. Böyle bir hakkın tanınması, bu kişilere gümrük kaçakçılığı suçunu işleme ve bu suçtan dolayı cezalandırılmama hakkı verildiği anlamına gelir. Dokunulmazlık dahi bu tür bir ayrıcalık içeremez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dokunulmazlık daha çok muhalefet partisi milletvekillerinin korunması bakımından önemlidir; çünkü siyasal iktidarın kendi mensubu olan bir milletvekilini yasama çalışmalarına katılmaktan alıkoymak isteyeceği düşünülemez.</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Milletvekilinin konutu ve aracı dokunulmazlıktan yararlanır mı?</em></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CEVAP:</strong> Kesinlikle hayır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıdaki olayda ilgili milletvekilinin “<strong><em>aracın TBMM’ye kayıtlı olması sebebiyle benim rızam olmadan aranması imkansızdır</em></strong><em>”</em> biçimindeki sözleri dokunulmazlık müessesesinin amacıyla bağdaşmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milletvekillerinin sahip oldukları geçiş üstünlüğü ayrı bir tartışma konusudur. Ancak bu hak dolayısıyla milletvekillerinin araçlarının ve konutlarının aranamayacağını söylemek suç ve suçluyu korumak anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin kaçan bir suçlu milletvekilinin evine sığınırsa, milletvekilinin evinde bulunan o kişiyi yakalamak yasal zorunluluktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Suç konusu araç ve malların milletvekili aracında bulunması onların elde edilmesini engelleyemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda sözü edilen olayda ise milletvekilinin aracının aranmaksızın defalarca geçiş yaptığı ileri sürülmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gümrük idaresi milletvekili aracı olduğu için arama yapmıyorsa suça ortak oluyor demektir; çünkü bu uygulama kaçakçılık suçuyla ilgili delillerin yok olmasına neden olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gümrük idarelerinin sıradan vatandaşların geçişlerinde işkence boyutunda engeller çıkarırken bu araçların geçişinde bu kadar toleranslı davranmaları ayrı bir merak konusudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen bir tanıdığım anlattı: Gümrükten geçtiği sırada, gümrük memuru motoru durmuş araçla ilgili olarak şu sözleri söylemiş: “<em>Aracından sesler geliyor, kaçakçılık mı yapıyorsun</em>?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sözlerin anlamı şuymuş: “<em>Bak duran bir araçtan ses geldiğini ileri sürecek kadar güçlüyüm, ya beni de gör ya da seni süründürürüm</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Birilerini görme</em>”ye şiddetle karşı olan vatandaş kaçakçılık yapmadığını ve aracının boş olduğunu söyleyince saatlerce XRAY cihazı kuyruğunda bekletilmiş ve olay daha sonra hak arama yollarının kullanılmasına kadar giden tartışmaya dönüşmüş. (Bu arada XRAY cihazından geçen araçtan ses gelmediği de anlaşılmış.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yurt dışına aracıyla çıkan çok sayıda vatandaştan bu tür şikayetler duyulabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlginç biçimde aynı gümrük idaresi milletvekiline ait aracı ise aramayarak araç içinde serbestçe kaçakçılık yapılmasına izin vermiştir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dokunulmazlık geçicidir ve milletvekilliği sona erdikten sonra yargılama başlar ya da eskiden başladıysa devam eder. Milletvekilliği sırasında soruşturmanın sürdürülmesinin önünde hiçbir engel yoktur; savcı suç delillerini araştırmak, bulabildiklerini kayıt altına almak ve dokunulmazlık sona erdikten sonra yargılamada kullanmak zorundadır.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>DOKUNULMAZLIK GEÇİCİDİR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Araç, uzun süreli bir takipten sonra yolda giderken<em>,</em> alınan ihbar üzerine emniyet güçleri tarafından durdurularak aranmış ve yakalanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milletvekili ise akıl alır gibi olmasa da aracının aranmasına izin vermekle bir lütuf yaptığını anlatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öyle ya… <em>“… ülkemizin … sorunları ile ilgilenen, çözümleri için mesai harcayan …işçinin, emekçinin, üreticinin ve çiftçinin sorunlarını gündeme getirmek, kurucu önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkeleri ve hedefleri doğrultusunda ülkemizin tamamında ve Edirne’de çalışmalarını sürdüren” </em>bir milletvekilinin suç işlemesi olanaksız olduğuna göre aracı da aranmamalıydı!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayır, dokunulmazlık kesinlikle böyle bir şey değil!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dokunulmazlık kurumu milletvekillerinin suç işlemeyeceği varsayımına dayanmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milletvekili de diğer yurttaşlar gibi suç işleyebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milletvekilinin işlediği suç siyasi saiklerle atfedilen bir suç değilse yargılanmasının önünde hiçbir engel yoktur; suçüstü halinde dokunulmazlığın sona ermesini bile beklemeye gerek yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şunu da ekleyeyim: Dokunulmazlık geçicidir ve milletvekilliği sona erdikten sonra yargılama başlar ya da eskiden başladıysa devam eder.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milletvekilliği sırasında soruşturmanın sürdürülmesinin önünde hiçbir engel yoktur; savcı suç delillerini araştırmak, bulabildiklerini kayıt altına almak ve dokunulmazlık sona erdikten sonra yargılamada kullanmak zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden de milletvekilinin ayrıcalığı sadece <strong><em>tutulamama, sorguya çekilememe, tutuklanamama ve yargılanamamadır.</em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu hak sadece milletvekiline aittir; yakınları, arkadaşları, çalışanları vs. bu haktan yararlanamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu hak suç delillerinin elde edilmesini engelleyen ya da suçlunun korunmasını olanaklı kılan bir hak değildir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle milletvekilinin evinin ve aracının diğer vatandaşların tabi olduğu koşullar altında aranmasının önünde hiçbir engel yoktur.</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Görevi sona eren kamu görevlilerinin, görevdeyken sahip oldukları ayrıcalıkları görev sona erdikten sonra da devam eder mi?</em></span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CEVAP:</strong> Kesinlikle hayır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha önceki yazılarda da açıklandı: Kamu görevlilerine ayrıcalık verilmesinin temel nedeni kamu hizmetinin daha iyi yerine getirilmesi yoluyla kamu yararının gerçekleştirilmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görevi sona eren kamu görevlileri, kamu hizmeti üretmekle sorumlu olmadıklarından görev sırasında kullandıkları ayrıcalıkları bırakmak zorundadırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görevde olan milletvekili ve bakanların bile VIP salonunda geçişleri tartışma konusuyken, görevi sona erenlerin bu hakkı kullanmayı sürdürmelerini anlamak mümkün değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıdaki olayda eski milletvekili ve bakan yardımcısı bu hakkı kullanmakla kalmıyor ve eskiden yanında çalışan bir kamu görevlisinin de bu haktan yararlanmasını sağlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görevde bulunduğu sırada bile VIP salonunu kullanma hakkı olmayan bir eski kamu görevlisinin görevi bittikten sonra 60 kilo altınla yakalanması nasıl açıklanabilir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçi eski görevlinin VIP salonuna girmesini sağlayan milletvekili, “<strong><em>Benim refakatimde VIP’yi kullandı</em></strong><em> </em>diyerek bu kişinin VIP salonunda olmasını onun doğal hakkı olarak görmekle kalmayıp, 60 kilo altınla yakalanmanın suç olmadığını da beyan ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda eğer sözü edilen eski görevlinin fiili bir suç oluşturmuyorsa, hepimiz eşit vatandaş olduğumuza göre her birimiz yurt dışına gidip dilediğimiz kadar altını ülkeye getirebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama hepimiz bunun böyle olmadığını biliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada kimileri “<em>Türkiye’de sistem böyle, eskiden de böyleydi</em>” diyecek olanlar vardır. Onlara cevap olarak söyleyeyim: Eskiden böyle değildi; ben şahidim. (Bir AB projesi için yurt dışına çıkacaktık. Kurumun VIP protokol listesinde adı olan üst düzey yöneticisi de bizimleydi. Onun refakatinde olduğumuzdan birlikte VIP salonuna gittik ve kapıdan geri döndürüldük. Haklı ve makul gerekçe, o salona ancak belirli görevlerde bulunanların alınacağı ve diğer kişilerin bu haktan yararlanamayacağı idi. Dolayısıyla görevi sona ermiş olan bir kamu görevlisinin görevi sona eren bir milletvekilinin refakatinde VIP salonuna nasıl girdiğini anlayamadım.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıdaki örneklerin hiçbirinde dokunulmazlık çerçevesinde korunması gereken bir hak bulunmamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada bu üç olayın sadece görebildiğimiz olaylar olduğunu belirtelim. Bilmediklerimizin boyutunu bile öğrenme şansımız hiç olmayacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi birisi şunu söyleyebilir: “<em>Niye bu kadar sorun yaptınız? Bu milletvekilleri de ticaret yaparak zenginleştiler ve ülkedeki sermaye birikiminin artmasına katkı yaptılar. Bu da ülkeye bir hizmettir</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu soruyu soracak çok büyük bir vatandaş kitlesi bulunduğundan eminim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanların herhangi bir yolla zenginleşmelerinin hakları olduğunu benimsemelerine izin veren bir ahlaki zemin oluştu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O yüzden bu tür olaylara tepki duymak yerine kendilerine benzer bir yöntemle zenginleşme yolu arayan azımsanmayacak sayıda insan var.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yasama dokunulmazlığı tarihsel olarak belirli toplumsal-siyasal gereksinimlerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır: Halkın temsilcilerinin görevlerini kamu yararı doğrultusunda yerine getirebilmesi için verilen bir ayrıcalıktır. Bu ayrıcalığın amacından saptırılarak özel çıkara yönelik biçimde kullanılması hukukun dışına çıkılması anlamına gelir ve toplumsal çürümenin derinleşmesine yol açar.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>AMACINDAN SAPTIRILMASI ÇÜRÜMENİN DERİNLEŞMESİNE YOL AÇAR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekonomist olmamama rağmen bu soruya cevap verecek kadar ekonomi mantığım var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Altının yurt dışındaki kilo fiyatının 84.000 USD ve ülkemizdeki satış fiyatının 88.000 USD olduğu ve altın ithalatından kilo başına 4.000 USD kazanıldığı ileri sürülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkemizde yürütülen ekonomik politikalar sonucunda döviz fiyatlarındaki yükselişin durdurulamaması sonucu “kur korumalı mevduat” adı verilen bir uygulamaya geçildi ve bütçe kaynaklarının önemli kısmı burada oluşan faiz farklarını ödemek için kullanıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkede dövize yönelmeyi durdurmak için serbest piyasa kurallarıyla bağdaşmayan çok sayıda önlem alındı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Döviz fiyatlarındaki yükselişi durdurmaya çalışırken birilerinin kayıt dışı yollarla yurt dışına döviz transfer ederek altın ithal etmeleri, ülke ekonomisine vurulmuş bir darbedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkedeki bir üretim artışından kaynaklanan zenginleşme olağan karşılanabilir. Bu zenginleşme tabana yayıldığı ölçüde desteklenmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak ülkede üretim artışı yokken birilerinin servetinde meydana gelen artış, diğerlerinin gelirlerinin azalmasıyla gerçekleşir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha somut söyleyeyim: 1 kilo altından dolayı sağlanan 4.000 USD’lik zenginleşme, bizlerin vergilerinden kur korumalı mevduat dolayısıyla ödenen faizlerle karşılanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu şahıslar dövizleri yurt dışına aktararak altın satın almasaydılar, döviz fiyatları o kadar artmayacak ve daha fazla kur korumalı mevduat faizi ödemek zorunda kalmayacaktık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasama dokunulmazlığı tarihsel olarak belirli toplumsal-siyasal gereksinimlerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır: Halkın temsilcilerinin görevlerini kamu yararı doğrultusunda yerine getirebilmesi için verilen bir ayrıcalıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ayrıcalığın amacından saptırılarak özel çıkara yönelik biçimde kullanılması hukukun dışına çıkılması anlamına gelir ve toplumsal çürümenin derinleşmesine yol açar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilimin bize sunduğu çözüm toplumun yararını gerçekleştirmek için verilen ayrıcalıkların amacı doğrultusunda kullanılmalarını sağlamak ve bunların özel çıkarlara yönelmesine hiçbir şekilde izin vermemektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aksi taktirde kördüğüm derinleşir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilim bize bunu söylüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elçiye zeval olmaz.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 26 Nov 2024 07:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/yasama-dokunulmazligi-uzerine-ayricalik-uzerine-3-1732568514.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sokak hayvanlarıyla ilgili neler oluyor?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sokak-hayvanlariyla-ilgili-neler-oluyor-8924</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sokak-hayvanlariyla-ilgili-neler-oluyor-8924</guid>
                <description><![CDATA[İyileştirici sistematik çözümler yerine artışı engelleyici “kısa yol çözümleri” işlenmiş gibi görünüyor. Tehlikeli olansa bu çözümlerin uygulanmasındaki boşluk.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Değişiklik gerekçesinde sokak hayvanlarını sayısındaki artış vurgulanıyor ancak bu artışı önleyici uygulamaların gönüllüler ile belediyelerin dayanışma içinde yürütülmesini sağlayacak düzenlemeler getirilmesi de bir yol olabilecekken gönüllülere ilişkin düzenleme Kanundan çıkarılmış. İyileştirici sistematik çözümler yerine artışı engelleyici “kısa yol çözümleri” işlenmiş gibi görünüyor. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son yıllarda yönetimin düzenleme yapabilmek üzere el attığı ama pek çok karmaşaya da yol açan ve gündem konulardan biri bu, sokak hayvanları. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu ülkede en azından çocukluğumdan beri bildiğim, hayvanları yaşamın bir parçası olarak gören bir anlayış vardı. Sokak kedileri, balıkçıya gidildiğinde kedi beslemek, kasabın önünde yatan köpek ve daha nice örneklerini bilirsiniz. Bu hali artık göremiyorum diye yazmıyorum bu yazıyı, bilakis bu halin sürmesini isteyenlerin, düzenlemeler karşısında vicdanının rahat etmediği ortada. Medeni olalım derken kantarın topuzunun nasıl ayarlanacağının kaçtığı kaosu var yine canım ülkemde…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu mesele öyle ki hayvanların da birer canlı olmasının kabulüyle onlara ne yapılacağının değerlendirilmesi gerektiğini söyleyerek mi başlamalı? Yoksa ötenazinin bir ölüm hakkı anlamına geldiği, bu kavramdan öznenin iradesi dışında bahsedilemeyeceğinin ve bir canlının kendi iradesi ya da doğal olarak yaşamını kaybetmesi dışındaki durumların öldürmek olarak tanımlandığının hatırlatılmasına gerçekten gerek var mıydı? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de hayvanların korunmasına ilişkin düzenleme çalışmalarına 1978 yılında Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilanı sonrasında 1980’li yılların sonunda başlanmış. 2004 Haziranında da Hayvanları Koruma Kanunu yürürlüğe girmiş. Yasa hayvanların&nbsp;rahat yaşamlarını ve hayvanlara iyi ve uygun muamele edilmesini temin etmek amacında olduğunu ilk maddesiyle açıklıyor. Bu kanun kapsamında esasen itiraza konu olmuş temel nokta hayvanlara karşı yapılan davranışların suç olarak değil ‘kabahat’ olarak öngörülmüş olması, yani yaptırımın daha hafif idari ceza ile düzenlenmesiydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Genel anlamda Türk hukuk sistemindeki suç ve kabahat olarak yapılan ayrımın, haksızlık teşkil eden davranışın boyutuna göre belirlendiği düşünüldüğünde hayvanlara yönelik davranışların kabahat sayılması ve mutlak şekilde idari cezayla sınırlı olması ceza sistemine uyumsuz ve dengeli olmayan bir düzenlemeydi. Çünkü ceza sistemi temelinde bir başkasının hukuken korunan özgürlük alanına müdahalede bulunulmasına karşı koruma sağlarken, hayvanların da canlı kabul edilerek korumadan mahrum bırakılmaması gerekirdi. Neyse ki, 2021’de yapılan değişiklik ile hayvanlara karşı ceza kanununda suç olarak tanımlanan fiiller karşısında hapis cezası uygulanabilmesi mümkün hale getirildi. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yani sokak hayvanlarına ilişkin bakım sorumluluğu belediyelere verilmiş ve denetim mekanizmasındaki yetkili merci de Tarım ve Orman Bakanlığı olarak belirlenmiş durumda. Peki neden bu yıl hayvanlara dair bunca katliam ve barınak problemi daha da alevlendi? </strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>NEDEN BU YIL HAYVANLARA DAİR BUNCA KATLİAM ALEVLENDİ?</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2021 yılında yapılan Kanun değişikliğinin önemli bir yanı da sokak hayvanların bakımının yapılması ve kısırlaştırılmaları, mevzuatta tarif edilen hayvan&nbsp;bakımevlerini kurmak gibi faaliyetlere ilişkin kademeli şekilde belediyelere sorumluluk yüklenmesi. Kanunda aynı zamanda belediyelerin bunu yapabilmesi için kaynak ayrılmasına dair ve teşvik alabilmesini mümkün kılan düzenlemeler de var. Yani sokak hayvanlarına ilişkin bakım sorumluluğu belediyelere verilmiş ve denetim mekanizmasındaki yetkili merci de Tarım ve Orman Bakanlığı olarak belirlenmiş durumda. Peki neden bu yıl hayvanlara dair bunca katliam ve barınak problemi daha da alevlendi? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2021’deki değişiklik belediyelerin büyüklüğüne göre bu sorumluluğun 2022 ve en geç 2024 senesinin Aralık ayı sonuna kadar tarif edilen şekilde yerine getirilmesini de öngörmüştü. Ülke genelinde bunca olup biten varken, belediyeler bu meseleyi ne derece yerine getirebildi, denetim mekanizması çalıştı mı? Kanun uyarınca öngörülen sistem ne kadar uygulanabildi verilere bakılmalı. Bu konuda Türkiye Barolar Birliğinin geçtiğimiz yaz yayınladığı raporu çok açıklayıcı. Ancak 2024 yılının sonu beklenmeden 2024 yazında mecliste bir kanun değişikliği kabul edildi. Yasanın değişiklik öncesi halinde öldürme kavramına değinen madde dini amaçlarla hayvan kesimini düzenleyen bir maddeyken, değişiklikle getirilen “ötenazi” kavramı maddeyi mevcut kültürel düzenlemenin ötesinde bir öldürme kavramıyla tanıştırmış durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Değişiklik gerekçesinde sokak hayvanlarını sayısındaki artış vurgulanıyor ancak bu artışı önleyici uygulamaların gönüllüler ile belediyelerin dayanışma içinde yürütülmesini sağlayacak düzenlemeler getirilmesi de bir yol olabilecekken gönüllülere ilişkin düzenleme Kanundan çıkarılmış. İyileştirici sistematik çözümler yerine artışı engelleyici “kısa yol çözümleri” işlenmiş gibi görünüyor. Tehlikeli olansa bu çözümlerin uygulanmasındaki boşluk. Hayvanların çeşitli çevresel etkiler bakımından zarar verici olarak görülmesi durumunda yerel yönetim kararıyla öldürülmesinin önünü açan bu maddenin uygulama kriterleri net bir çerçeve çizmiyor, buradaki takdir yetkisinin de bilim insanına değil de idare kişisine verilmesinin “ötenazi” kavramıyla ne kadar bağdaştığı ayrı bir tartışma konusu…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyeceğim o ki, benim bu toplum için hatta dünya için böyle “gerçekçi olmayan” dileklerim oluyor, hayvanın, çocuğun, kadının, erkeğin birbirine zarar vermeden birlikte yaşadığı, sizin de oluyor mu?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 22 Nov 2024 07:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/sokak-hayvanlariyla-ilgili-neler-oluyor-1732211201.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Ne olacak bu memleketin hali?”</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ne-olacak-bu-memleketin-hali-8921</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ne-olacak-bu-memleketin-hali-8921</guid>
                <description><![CDATA[Yapılan onca çalışmaya rağmen yargı sistemimizdeki tıkanık giderilemiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aslında soru muhatabına şöyle seslenir: Sence bu ülkenin sorunu ne ve nasıl çözeceğiz? İşsiz birine göre bu sorunun cevabı işsizliktir, dar gelirliye veya işleri yolunda gitmeyen birine göre ekonomi. Benim de hemen her gün kendime ve dostlarıma sorduğum soru budur: Ne olacak bu memleketin hali? Niye mutsuz insanlar olduk? Ne zaman ve neyi düzeltirsek bu soruyu sormaktan vazgeçeceğiz? Gündemler değişse de zamanlar değişse de muhatabım değişse de benim cevabım aynı: Adalet…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başlıktaki soru gün geçmiyor ki milyonlarca kez bu topraklarda sorulmamış olsun. Gencinden yaşlısına, kadınından erkeğine, fakirinden zenginine hemen herkes her gün bu soruyu birbirine sorar durur. Soru bazen keyifli bazen de kederli bir konuşmanın anahtarı haline gelir. Sonra herkes kendi derdine göre sorunları teşhis eder ve hala biraz zaman ve umudu varsa tedavi bile önerebilir. Cevap genellikle sorulan kişinin derdine ve sorulma zamanına göre değişir. Aynı kişi bazen farklı zamanlarda farklı cevaplar da verebilir! </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında soru muhatabına şöyle seslenir: Sence bu ülkenin sorunu ne ve nasıl çözeceğiz? İşsiz birine göre bu sorunun cevabı işsizliktir, dar gelirliye veya işleri yolunda gitmeyen birine göre ekonomi. Eğer yakınlarda bir eylem gerçekleşmişse sorunun cevabı genellikle terör sorunudur. Hastaya ya da sevdiği için şifa arayan birine sorsak sağlık sisteminden dert yanacaktır. Muhatabımız görmüş geçirmiş biri ise mutlaka eğitim diyecektir. Her işin başı odur. O düzelir ise her şey düzelecektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benim de hemen her gün kendime ve dostlarıma sorduğum soru budur: Ne olacak bu memleketin hali? Niye mutsuz insanlar olduk? Ne zaman ve neyi düzeltirsek bu soruyu sormaktan vazgeçeceğiz? Benim bu soruya cevabım uzun süredir değişmiyor. Gündemler değişse de zamanlar değişse de muhatabım değişse de benim cevabım aynı: Adalet…</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki nasıl daha adil bir ülke olacağız? Adalet sorunumuzu nasıl çözeceğiz? Sorunun kolay bir cevabı ama zor bir uygulaması var. Cevap kolay çünkü dünyayı yeniden keşfedecek kadar zor bir soru değil bu. Binlerce yıldır sorulan, cevapları bulunan ve çözenlerin dünyaya hükmettiği bir soru bu. Uygulaması zor çünkü adaletin tesisi için gücü güçlünün elinden alıp “hukuk”a teslim etmek gerekiyor.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>GÜCÜ GÜÇLÜNÜN ELİNDEN ALIP “HUKUK”A TESLİM ETMEK GEREKİYOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’miz adaleti tesis etmeden hiçbir sorununu çözemez ve hiç kimseyi mutlu edemez! Buna adaletsizliğin yarattığı koşullardan menfaatlenen kişiler de dahildir. Adalet diyince de hepinizin aklına adliyelerin içi geldi değil mi? Mahkemeler, savcılar, soruşturmalar, davalar… Bunların gelmesi normal çünkü en yetkili kişilerin bile aklına daha fazlası gelmiyor. Yani kısacası adaleti hep yargı olarak anlıyor ve sorunu çözme gücümüzü tamamen buna odaklıyoruz. Bu yüzden sürekli yargı reformu stratejileri açıklamamıza, yargı reformu paketleri açmamıza rağmen daha adaletli bir ülke olma yolunda ileriye doğru bir adım bile atamıyoruz. Yargıyı iyileştirmeye yönelik bu iyi niyetli çabalardan istediğimiz sonuçları alamıyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki nasıl daha adil bir ülke olacağız? Adalet sorunumuzu nasıl çözeceğiz? Sorunun kolay bir cevabı ama zor bir uygulaması var. Cevap kolay çünkü dünyayı yeniden keşfedecek kadar zor bir soru değil bu. Binlerce yıldır sorulan, cevapları bulunan ve çözenlerin dünyaya hükmettiği bir soru bu. Uygulaması zor çünkü adaletin tesisi için gücü güçlünün elinden alıp “hukuk”a teslim etmek gerekiyor. Güçlü olanın hukuk olması gerekiyor. Yani Anglo-Saksonların “hukukun üstünlüğü”, Kara Avrupası ekolünün “Hukuk Devleti” dediği olguyu gerçekleştirmek gerekiyor. Peki gücü elinde bulunduranlar bu erdemli devir-teslimi yapmak isterler mi? Pek sanmıyorum. Ama şuna inanıyorum: Sorunda ve çözümde hemfikir olursak bunu talep etmeye de başlarız. O zamanda mutlaka, önünde sonunda daha adil bir ülke oluruz. Bu farkındalık oluşmaya başlarsa bugün çoğu hepimize normal gelen ama adalete aykırı olan pek çok iş ve işlemler bizi rahatsız etmeye başlar. Rahatsız olmaya başlamak da çözebilmenin ilk adımıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adalet dediğimiz şey, adliye saraylarının dört duvarının içine hapsedilemeyecek kadar büyük bir şeydir. Adliye veya yargı, adaletin üç sac ayağından sadece biridir. Biz daha adil bir ülke olmak istiyorsak önce hukukun üstünlüğüne inanmamız ve çocuklarımızı da bir ülkedeki en büyük otoritenin hukuk olduğuna inandırarak yetiştirmemiz gerekiyor. Sonrası daha teknik ve daha kolay. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adaletin üç sac ayağı olduğundan bahsettik. Bunları şöyle açıklamak mümkündür: Sac ayağının ilki kuralları koyarken adil olmaktır. Burada kuraldan kastımız anayasadan kanunlara, yönetmeliklerden tüzüklere ve hatta idarenin bütün düzenleyici işlemlerine kadar toplumsal hayata etki eden her şeydir. Peki kural koyarken nasıl adil olacağız? İstişare edeceğiz. Meclis (TBMM) bunun için vardır. Acele etmeyeceğiz. Sindire sindire, düşüne düşüne kural koyacağız. Gece yarısı torba kanunlar yapmayacağız. Kanun yapma yetkimizi kolayca devretmeyeceğiz. Kuralı koyarken sadece önümüzdeki sorunu değil, belki onlarca yıl sonra karşılaşılabilecek bir sorunu da aynı şekilde çözmeye talip olacağız. Bir şeyi yapmaya çalışırken diğer bir şeyi bozmayacağız. Tek bir ölçütümüz olacak: kamu yararı. Toplum menfaatini, bireysel tüm menfaatlerden üstün tutacağız. Bu mantıkla kanun yaparsak kalıcı olur. İnsanların ona uyma istek ve hevesi yükselir. Kısa bir süre içinde değişmez. Değişmedikçe bir kültüre dönüşür. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci sac ayağı bu kuralların adaletle uygulanmasıdır. Diğer bir ifade ile adaletle koyduğumuz kuralları adaletle uygulayacağız! Adamına göre, zamanına göre uygulamalar yapmayacağız. Aynı kural ülkenin her yerinde her vatandaş için aynı anlama gelecek. Kanunu dolanmaya engel olacağız. Bir kural varsa uyma mecburiyetini herkes iliklerine kadar hissedecek. Gece yarısı boş yolda kırmızı ışıkta durmak bir erdem değil bir zorunluluk gibi algılanacak. Belediyenin belirlediği imar planları adamına göre farklı yorumlanmayacak. İhale kanunu herkes için eşit uygulanacak vs vs…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve elbette tüm kuralları ne kadar adil yapsak ve ne kadar adil uygulasak da bu kanunları ihlal edenler olacaktır. O zaman da üçüncü sac ayağı devreye girecek. Kuralları ihlal edenleri adil ve hızlı bir şekilde yargılayacağız. Mahkemeler bağımsız bir şekilde karşısında bulunan kim olursa olsun adaletle hükmedecekler. Adına karar verdikleri millet, mahkemelere sonuna kadar güvenecek ve verilen kararın adil olduğuna inanacak. Zaten ilk iki sac ayağı doğru uygulanır ise adliyeye düşen yük de azalacaktır. Biz yanlış yöntemlerle ve saiklerle kurallar koyuyor, uygulamada “işini bilmeyi” marifet haline getirerek herkesi kanunu dolanmaya teşvik ediyoruz. Sonra bu bozuk düzenin ortaya çıkardığı milyonlarca husumetin adil yargılanmasını bekliyoruz. Mümkün değil, olmaz. Olmuyor da zaten. Yapılan onca çalışmaya rağmen yargı sistemimizdeki tıkanık giderilemiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet benim bu memleketin ahvaline dair tespitim ve cevabım bu şekilde. Ben adalete ve hukukun üstünlüğüne inanıyorum. Diğer her sorunun bu temel sorundan kaynaklandığını ve türevi olduğuna düşünüyorum. Ve yine inanıyorum ki “ne olacak bu memleketin hali” diye soran samimi insanların olduğu yerde umut hep vardır. Siz de umudunuzu kaybetmeyin!</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 22 Nov 2024 07:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/ne-olacak-bu-memleketin-hali-1732209918.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yargıda yapay zeka ve hukuk eğitimi: Hukuk fakültelerinin geleceği, geleceğin hukuk fakülteleri</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yargida-yapay-zeka-ve-hukuk-egitimi-hukuk-fakultelerinin-gelecegi-gelecegin-hukuk-fakulteleri-8883</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yargida-yapay-zeka-ve-hukuk-egitimi-hukuk-fakultelerinin-gelecegi-gelecegin-hukuk-fakulteleri-8883</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yapay zeka destekli bir adalet sistemi, ancak nitelikli hukukçularla anlam kazanabilir. Bu nedenle hukuk eğitimi, yargı reformlarıyla paralel şekilde ele alınmalı ve toplumsal refahın temellerini güçlendirecek şekilde yeniden yapılandırılmalıdır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2025 Yılı Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı, adalet hizmetlerinde yapay zeka kullanımını artırmayı ve hukuk eğitiminde kaliteyi yükseltmeyi hedefliyor. Cumhurbaşkanlığı Yıllık Programı kapsamında, 2025 yılı için yargıda dijital dönüşüm sürdürülecek, adalet hizmetleri alanında yapay zekanın kullanımı artırılacak. Yargılama faaliyetlerini destekleyici yapay zeka destekli öneri sistemleri geliştirilecek. Adalet hizmetlerine erişimin kolaylaştırılması adına dijital teknolojiler daha fazla kullanılması hedeflenecek. Bu kapsamda e-Devlet üzerinden sunulan hizmetlere ilişkin UYAP portallarının üzerine çalışılan yeni arayüz çalışmaları tamamlanarak, kısıtlının taraf olduğu icra, hukuk ve idari yargıya ilişkin dava bilgilerinin vasi tarafından e-Devlet uygulamasında görülebilmesi sağlanacak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elektronik tebligat kullanması zorunlu olanların kapsamının genişletilmesi amacıyla da kamu kurum ve kuruluşlarıyla ortak çalışmalar yürütülecek. Buraya kadarki kısım pozitif olmakla birlikte burada soyut kalan ve içeriğinin daha da açılması ve ağırlık veriklmesi gereken hukuk eğitimine ilişkin tam manasıyla metodik bir yaklaşım maalesef yok. Hukuk eğitimi yalnızca bugünün konusu değil, ülkenin geleceğini de şekillendiren bir alan. Toplumsal huzur ve refahın teminatı olan hukuk fakülteleri, nicelik yerine nitelik odaklı bir anlayışla ele alınmalı. Hukuk eğitimi çağın gereklerine göre mutlaka bir eylem planı çerçevesinde ele alınmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de Hukuk Fakültelerinin Durumu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2024 YKS yerleştirme sonuçlarına göre, Türkiye’deki 88 hukuk fakültesine toplam 13.042 öğrenci yerleşti. Bu rakam, önceki yıllara kıyasla yaklaşık bin kişilik bir azalmayı temsil ediyor. Ancak vakıf üniversitelerindeki bazı hukuk programlarının kontenjan düşüşüne rağmen bu yıl dahi dolmadığı ve 600 boş kontenjan kaldığı görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk fakültelerinin sayısındaki artış dikkat çekici. Türkiye'de:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* 1982-1999 yılları arasında her yıl ortalama 1,05,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* 2000-2009 arasında her yıl ortalama 2,6,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* 2010-2021 arasında ise her yıl ortalama 3,5 hukuk fakültesi açılmış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu hızlı artış, kalite sorunlarını da beraberinde getirdi. Ağustos 2024 itibarıyla YÖK verilerine göre, hukuk fakültelerinde toplam 3.728 öğretim elemanı bulunuyor. Bu, öğrenci başına düşen öğretim elemanı oranının 1/21 gibi oldukça yüksek bir seviyede olduğunu gösteriyor. Daha çarpıcı bir veri ise toplam 557 profesörün yalnızca bazı fakültelere yoğunlaşmış olması; zira hiç profesörü olmayan hukuk fakülteleri de mevcut.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk fakültelerinin başarı sıralamalarındaki düşüş de dikkat çekici. Öğrencilerin başarı sıralamalarında 2 bin ila 15 bin arasında geriye gidiş olduğu görülüyor. En düşük sıralamayla yerleşen öğrenciler arasında ise vakıf üniversitelerindeki ücretli programlar başı çekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablo, 125 bin başarı barajının bir an önce yükseltilmesi gerektiğini gösteriyor. Ayrıca hukuk fakültelerinin öğrenci alımındaki kriterlerin daha da sıkılaştırılması ve eğitimin niteliğinin artırılması şart.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hukuk fakültelerinde dijital dönüşüme uyum sağlayacak bir müfredat oluşturulması elzem. Dijital hukuk, yapay zeka etiği, veri koruma ve teknoloji hukuku gibi alanların ders programlarına eklenmesi, öğrencilerin hem günümüz ihtiyaçlarına cevap vermelerini hem de geleceği şekillendirmelerini sağlayacaktır.</strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YAPAY ZEKA VE HUKUK EĞİTİMİNİN BULUŞMA NOKTASI</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargıda yapay zeka temelli sistemlerin geliştirilmesi, hukukçuların mesleklerinde daha donanımlı olmalarını gerektiriyor. Karar destek sistemleri ve dijital araçlar, adaletin hızlandırılması adına önemli fırsatlar sunsa da bu teknolojilerin etik boyutu, hukukçular için yeni bir uzmanlık alanı doğuruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda, hukuk fakültelerinde dijital dönüşüme uyum sağlayacak bir müfredat oluşturulması elzem. Dijital hukuk, yapay zeka etiği, veri koruma ve teknoloji hukuku gibi alanların ders programlarına eklenmesi, öğrencilerin hem günümüz ihtiyaçlarına cevap vermelerini hem de geleceği şekillendirmelerini sağlayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kalite Artışı için Birlikte Hareket Etmek</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk fakültelerindeki kapasite aşama aşama düşürülüyor olsa da bu süreç daha hızlı ve kararlı adımlarla ilerlemeli. Kontenjan azaltımı, yalnızca bir başlangıç olabilir. Öğretim elemanı kadrolarının genişletilmesi, fakültelerin fiziksel ve dijital altyapılarının iyileştirilmesi ve uygulamalı eğitimin artırılması gibi çok boyutlu reformlar gereklidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak, hukuk fakülteleri yalnızca öğrencilerin eğitim aldığı yerler değil, aynı zamanda ülkenin bugünü ve yarınına yön veren kurumlardır. Yapay zeka destekli bir adalet sistemi, ancak nitelikli hukukçularla anlam kazanabilir. Bu nedenle hukuk eğitimi, yargı reformlarıyla paralel şekilde ele alınmalı ve toplumsal refahın temellerini güçlendirecek şekilde yeniden yapılandırılmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ülkemizin, hukuk ihraç eden öncü bir ülke olması için, hukuk fakültelerinin çağa ayak uydurması büyük bir gerekliliktir. Bu dönüşüm, yalnızca Türkiye’nin değil, tüm dünyada adaletin doğru ve hızlı bir şekilde tecelli etmesini sağlayacak bir adım olacaktır. </strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 20 Nov 2024 08:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/yargida-yapay-zeka-ve-hukuk-egitimi-hukuk-fakultelerinin-gelecegi-gelecegin-hukuk-fakulteleri-1732079430.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“İç cephe” toplumun yarısı düşmanlaştırılarak güçlendirilmez</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ic-cephe-toplumun-yarisi-dusmanlastirilarak-guclendirilmez-8761</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ic-cephe-toplumun-yarisi-dusmanlastirilarak-guclendirilmez-8761</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Böyle samimiyet sıkıntısı çekilen bir noktada, insanları “Düşman zulmü, sizin zulmünüzden iyidir” noktasına getirmeden, iktidarın hiç değilse “iç cephedeki” ipleri azıcık gevşetmesi beklenir. Ne mümkün! Gevşeme veya normalleşme bir yana, “etki ajanlığı” diyerek tüm sivil toplumu zapturapt altına alacak, hiçbir muhalif tonu kabullenmeyen, dikta yönetimini tahkim etmekten başka bir işe yaramayacak yasa tasarıları getirmenin ötesine geçilemiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Ne yiyeceklerse yesinler kardeşim, gitsinler ağaç kökü yesinler. Kimisi ayakkabı boyasın, kimisi yük taşısın, kimisi hamallık etsin, kusura bakmasınlar. Eğer sadece bununla kurtuluyorlarsa da dua etsinler. Defolup gitsinler…”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıdaki satırlar, AKP önceki Isparta İl Başkanı Osman Zabun’un sözleri. Zabun, halihazırda AKP Isparta milletvekili olarak görev yapıyor. Bu sözleri de aidiyetine mahallesine bakmadan tüm KHKlılar için bir televizyon kanalındaki mülakatında söylemişti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">KHK ile ihraç edilen ve sayısı tam olarak hiçbir zaman açıklanmayan, ancak devletin Avrupa Birliği Delegasyonu ile “152 bin” olarak paylaştığını bildiğimiz bir kitle için sarf edilen bu sözler, iktidarın ana politikası haline dönüştü. Aileleriyle ve yakın çevreleriyle birlikte bir milyondan fazla insanı doğrudan, toplumun geri kalanını da dolaylı olarak ilgilendiren KHK konusunda geçen 8 yılda insan hakları yönünde hiçbir pozitif gelişme sağlanmadığı gibi, iktidar propagandasıyla çoğu kişinin işlerine iade edildiği yalanı da pompalandı. Gerçekte, işine geçici bir süre iade edilenleri de istinaf mahkemeleri kararıyla tekrar ihraç ettikleri için, somut olarak çözülen hiçbir şey olmadığını söyleyebiliriz. Zabun gibi, tüm iktidar çevreleri de KHKlılara ayakkabı boyacılığını, hamallığı çok görüyordu, son 8 yıldır da bu görüşleri değişmedi.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İç cephede sağlam kalabilmeye önem veren bir iktidar bloğu, bir toplumun yarısını diğer yarısı aleyhinde bu kadar ötekileştirebilir mi? Şeytanlaştırmanın, damgalamanın ve aşağılamanın bu derece sistematik bir hal aldığı Türkiye’de iç cephe sağlam kalabilir mi?</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ŞEYTANLAŞTIRMANIN SİSTEMATİK HAL ALDIĞI TÜRKİYE’DE İÇ CEPHE</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son iki haftadır yaşanan uluslararası gelişmeler doğrultusunda, önce MHP lideri Bahçeli, sonra AKP lideri Erdoğan ve diğer iktidar mensupları, olası bir savaş durumunda iç cephenin de dış cephe kadar, hatta daha önemli olacağını söylüyor, bu noktalarda güvenlik ihtiyacının değerine değiniyorlar. Buna karşın başta ana muhalefet ve DEM Parti belediyelerine kayyım atama, terör örgütü yargılamaları, etki ajanı yasa tasarıları ve KHKlıların durumlarına bakınca, zerrece samimiyet görünmediği gibi, izleyende “bu ne perhiz bu ne lahana turşusu” duygusundan başka bir şey uyanmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İç cephede sağlam kalabilmeye önem veren bir iktidar bloğu, bir toplumun yarısını diğer yarısı aleyhinde bu kadar ötekileştirebilir mi? Şeytanlaştırmanın, damgalamanın ve aşağılamanın bu derece yaygın ve sistematik bir hal aldığı Türkiye’de iç cephe sağlam kalabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İç cepheyi sağlam tutmak isteyen bir iktidar, Türkiye içinde kendi gibi düşünmeyen tüm topluluklara zulmetmek bir yana, ifade ve örgütlenme özgürlüklerine imkân tanır, kendi gibi düşünmeyenlerin varlık hakkını tanır ve bir arada yaşama kültürünü genişletici eylem ve işlemlerde bulunur. Şu anki iktidarın iç cepheyi sağlam tutmaktan anladığı ise, ültimatom vererek, tehdit ederek, “ya benim gibi düşünür, arkamda temerküz eder, otoriteye biat edersiniz, ya da hepinizi yok ederim” demekten öteye gitmiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle samimiyet sıkıntısı çekilen bir noktada, insanları “Düşman zulmü, sizin zulmünüzden iyidir” noktasına getirmeden, iktidarın hiç değilse “iç cephedeki” ipleri azıcık gevşetmesi beklenir. Ne mümkün!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gevşeme veya normalleşme bir yana, “etki ajanlığı” diyerek tüm sivil toplumu zapturapt altına alacak, hiçbir muhalif tonu kabullenmeyen, dikta yönetimini tahkim etmekten başka bir işe yaramayacak yasa tasarıları getirmenin ötesine geçilemiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ondan sonra sayın Bahçeli, “bazen beni en yakınımdaki bile anlamıyor” temalı paylaşımları daha çok yapar. Anlamaz efendim, anlayamaz.&nbsp;&nbsp; Ülkücülük, yalnızca sizin döneminizde “tüm dünyayı karşısına almak” haline dönüştü zira… Tüm dünyayı karşınıza alınca, “iç dünyanın” en azından bir kısmının da dünyayla birlikte hareket edeceğini bilmek gerekir. Dünya belli bir taraf dönerken, siz aksi tarafa dönmek isteyince, çatışma kaçınılmaz hale gelir. “Hep benim dediğim doğrudur” ısrarını, “bir ben akıllıyım, herkes gerizekalı” inadını bu dünya çok gördü, sonu hep hüsran oldu. Çakılış büyük olur, söylemedi demesinler…&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 14 Nov 2024 07:20:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/ic-cephe-toplumun-yarisi-dusmanlastirilarak-guclendirilmez-1731525310.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hukukun Üstünlüğü, Yolsuzluk ve Türkiye</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hukukun-ustunlugu-yolsuzluk-ve-turkiye-8750</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hukukun-ustunlugu-yolsuzluk-ve-turkiye-8750</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukukun üstünlüğü ve yolsuzlukların önlenmesiyle gelişmişlik arasında net bir bağ olduğunu yıllardır vurguluyoruz ve yine yıllardır yapısal reformların ilk başlatılması gereken alanın hukukun üstünlüğünün sağlanması olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen bir istatistik verisi kitapların anlatamadığını anlatır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">World Justice Project (WJP, Dünya Adalet Projesi) dünyada hukukun üstünlüğünün geliştirilmesini görev edinmiş bağımsız bir kuruluştur. WJP, hukukun üstünlüğünü şöyle tanımlıyor: Hukukun üstünlüğü; hesap verebilirlik, adil hukuk, açık hükümet ve erişilebilir tarafsız adalet olarak sıralanan dört evrensel ilkeyi sağlayan sürdürülebilir bir yasalar, kurumlar, kurallar ve toplum mutabakatı sistemidir. WJP başta hukukun üstünlüğü ve yolsuzluk yokluğu endeksleri olmak üzere dünyada adaletin yaygınlığı ve etkinliği üzerine ölçümler yapmakta ve bu ölçümleri endeksler olarak ülkeleri sıralayarak yayınlamaktadır. Bu endeksler arasında hukukun üstünlüğü açısından ikisi çok önemli: Hukukun üstünlüğü endeksi ve yolsuzluk yokluğu endeksi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkelerde hukukun üstünlüğünü ölçerken dört temel ilkeye göre ölçüm yapıyor: (1) Hesap verebilirlik ilkesi; devletin ve özel kişi ve kurumların hukuk karşısında hesap verebilir konumda olmasını öngörüyor. (2) Adil hukuk ilkesi; yasaların herkese eşit biçimde uygulanmasını esas alıyor. (3) Açık hükümet ilkesi; yasaların kabul ettiği, yönettiği ve uygulanmasına çalışıldığı süreçlerin herkese açık ve tarafsız olması temeline dayanıyor. (4) Erişilebilir tarafsız adalet ilkesi; adaletin zamanında, yetkin ve tarafsız kişiler eliyle sağlanmasını şart olarak görüyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">WJP, yolsuzluk yokluğu endeksini oluştururken hükümet görevlileri ve yönetici konumundaki kamu görevlilerinin, yargı görevi yapan kamu görevlilerinin, polislerin, askerlerin ve milletvekillerinin bulundukları makamı ve ellerindeki yetkileri kendi özel amaçları ve çıkarları için kullanıp kullanmadığına bakıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">WJP, bu ölçümleri her yıl yapıyor ve yayınlıyor. 142 ülkeyi kapsayan 2024 yılı ölçümlerini ve sonuçlarını da geçenlerde yayınladı. Yukarıda değindiğim iki önemli endekste bazı ülkelerin ve Türkiye’nin sıralamasını aşağıdaki tabloda sunuyorum:&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<div style="text-align:center"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://blogger.googleusercontent.com/img/a/AVvXsEg8xPD0A9WGwrCOhFRFBnjzki09BMgILPm9dy39g1VNP7vROx6pfqwfW4MuQH8PzMaEYoYBq6Yu4enuCA6PQucTZJwshC4QJl8tXNXvzPxZlg9ZCEJVNCWUoHoOjifyIvxT8H-K7Ox-HqyJ3C4xrtD_hP1jFKWemWxNTcLAVzVFd-hGKaQ4SSdKNsxxyyc" style="text-decoration:none; color:#2196f3; margin-left:14px; margin-right:14px"><img alt="" src="https://blogger.googleusercontent.com/img/a/AVvXsEg8xPD0A9WGwrCOhFRFBnjzki09BMgILPm9dy39g1VNP7vROx6pfqwfW4MuQH8PzMaEYoYBq6Yu4enuCA6PQucTZJwshC4QJl8tXNXvzPxZlg9ZCEJVNCWUoHoOjifyIvxT8H-K7Ox-HqyJ3C4xrtD_hP1jFKWemWxNTcLAVzVFd-hGKaQ4SSdKNsxxyyc=s16000" style="border:0px; height:inherit; max-width:100%" /></a></span></span></div>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Danimarka her iki endekste de birinci sırada. Bu anlamda hukukun üstünlüğü ve yolsuzluk yokluğu açısından dünyanın en temiz ülkesi olarak ortaya çıkıyor. Tabloda yer almayan diğer kuzey ülkeleri de hemen Danimarka’nın arkasında yer alıyor. Tabloda dikkati çeken üç ülke var: Arjantin, Çin ve Rusya. Üçü de hukukun üstünlüğü açısından Türkiye’den iyi durumda. Sadece Rusya yolsuzluk yokluğu endeksinde bizden kötü durumda bulunuyor. &nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukukun üstünlüğü endeksindeki ilk on ülke sırasıyla: Danimarka, Norveç, Finlandiya, İsveç, Almanya, Yeni Zelanda, Lüksemburg, Hollanda, İrlanda, Estonya.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yolsuzluk yokluğu endeksindeki ilk yirmi ülke de aşağı yukarı aynı ülkeler. Sadece Estonya’nın yerini Hong Kong almış.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Estonya (20.245 dolar) dışında ilk onda yer alan bütün ülkelerin kişi başına geliri (cari fiyatlarla) 40 bin doların üzerinde. &nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukukun üstünlüğü ve yolsuzlukların önlenmesiyle gelişmişlik arasında net bir bağ olduğunu yıllardır vurguluyoruz ve yine yıllardır yapısal reformların ilk başlatılması gereken alanın hukukun üstünlüğünün sağlanması olduğunu anlatmaya çalışıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen bir istatistik verisi kitapların anlatamadığını anlatır.</span></span></p>

<p>---</p>

<p>Bu yazı, yazarın izniyle&nbsp;<a href="https://www.mahfiegilmez.com/"><span style="color:#2980b9">https://www.mahfiegilmez.com/</span></a> adresinden alınmıştır.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 13 Nov 2024 07:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/hukukun-ustunlugu-yolsuzluk-ve-turkiye-1731441140.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Noterlik Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifinin muhalefet şerhi – 2</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/noterlik-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun-teklifinin-muhalefet-serhi-2-8724</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/noterlik-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun-teklifinin-muhalefet-serhi-2-8724</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teklifin 16’ncı maddesinin içerdiği hükümle temel hak ve hürriyetlere, özellikle Anayasamızın 26’ncı maddesinde yer alan ifade hürriyetine, 27’nci maddesinde yer alan bilim ve sanat hürriyetine, 34’üncü maddesinde yer alan toplanma ve gösteri yürüyüşü hürriyetine sınırlamalar getirildiği açıktır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/noterlik-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun-teklifinin-muhalefet-serhi-1-8703" target="_blank"><span style="color:#2980b9">Dünkü yazımda</span></a> muhalefet şerhimin ilk bölümü yer almaktaydı. Bugünkü yazımda ise muhalefet şerhimin ikinci bölümü yer almaktadır. Kamuoyunda “Etki Ajanlığı” olarak tartışılan teklifin 16’ncı maddesine ilişkin görüşlerim bu bölümdedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>II. Teklifin Anayasaya Aykırılık Sorunları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Genel Olarak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasamızın “Anayasanın Bağlayıcılığı ve Üstünlüğü” başlıklı 11’inci maddesi şu hükme yer vermektedir: “Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır. Kanunlar Anayasaya aykırı olamaz.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu hüküm, kanun teklifleri hazırlanırken, komisyonlarda ve Genel Kurul’da görüşülürken anayasaya uygunluğa özel bir titizlik gösterilmesini emretmektedir. Nitekim Meclis İçtüzüğünün 38’inci maddesi de bu yöndeki bir özeni garanti edecek şu düzenlemeye yer vermiştir: “<span style="color:black">Komisyonlar, kendilerine havale edilen tekliflerin ilk önce Anayasa'nın metin ve ruhuna aykırı olup olmadığını tetkik etmekle yükümlüdürler.</span> <span style="color:black">Bir komisyon, bir teklifin Anayasa'ya aykırı olduğunu gördüğü takdirde gerekçesini belirterek maddelerin müzakeresine geçmeden reddeder.</span>”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Noterlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi<span style="color:black">’nin 22 Ekim 2024’te Adalet Komisyonu’nda başlayan görüşmelerinde bizler, teklifin anayasaya aykırılık sorunlarını gerekçeli olarak açıkladığımız halde bu husus dikkate alınmamış; böylece yukarıda aktardığım Anayasamızın 11’inci maddesiyle Meclis İçtüzüğünün 38’inci maddesinin gereği yerine getirilmemiştir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title=""><span style="color:black">[1]</span></a> Teklif açıkça Anayasaya aykırı hükümler içerdiği halde maddelerin müzakeresine geçilmiştir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">III. Maddelerin Yol Açtığı Anayasaya Aykırılık Sorunları </span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Teklif, sadece geneli itibarıyla değil, aynı zamanda içerdiği maddeler yönünden de Anayasamızın çeşitli hükümlerini ihlâl etmektedir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">1. Teklifin 9’uncu Maddesinin Yol Açtığı Anayasaya Aykırılık Sorunu</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Teklifin 9’uncu maddesi, Danıştay’da ihdas edilen kadrolara ilişkin uzun ve ayrıntılı bir düzenleme içermektedir. Madde gerekçesinde Anayasa Mahkemesi’nin üç ayrı kararına atıf verilmiş; teklifin anılan maddesinin atıf verilen Anayasa Mahkemesi kararlarının gereği olarak kaleme alındığı ifade edilmiştir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ne var ki madde gerekçesinde değinilen Anayasa Mahkemesi kararlarının hangi paragraflarının gereği olarak teklifin 9’uncu maddesinin düzenlendiği belirtilmemiştir. Bu nedenle teklifin 9’uncu maddesinin gerekçede değinilen Anayasa Mahkemesi kararlarının gereğini yerine getirip getirmediği anlaşılamamaktadır. Bunu tespit etmek için atıf verilen Anayasa Mahkemesi kararlarını incelemek gerekmektedir. Bu kararlar incelendiğinde ise kararlarda Danıştay’a ilişkin iptale konu teşkil eden bir hususun olmadığı görülmektedir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu maksatla Komisyon’da bilgisine başvurulan Adalet Bakanlığı temsilcisine soru yönelttiğimizde teklifin 9’uncu maddesinin evvelce Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen hükümler nedeniyle dayanaksız kalan kadrolara dayanak sağlamak için hazırlanmadığı anlaşılmıştır. Yönelttiğimiz ek sorular neticesinde, Anayasa Mahkemesi’nin gelecekte konuya ilişkin Cumhurbaşkanlığı kararnamelerini iptal edebileceği; böylece Danıştay’daki kadroların dayanaksız kalacağı belirtilmiştir. Kısacası teklifin 9’uncu maddesi, Anayasa Mahkemesi’nin gelecekte vermesi muhtemel iptal kararı düşünülerek kaleme alınmıştır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Doğrusu bu, Türkiye için ilginç bir yasama tasarrufu hazırlama yöntemidir. Anayasa Mahkemesi’nin Resmi Gazete’de yayınlanan kararlarının gerekleri, Anayasanın 153’üncü maddesindeki emredici hükme rağmen yerine getirilmemekte (Can Atalay’ın milletvekilliği statüsünde olduğu gibi<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title=""><span style="color:black">[2]</span></a>); buna karşılık henüz verilmemiş Anayasa Mahkemesi kararları, tahmin yoluyla dikkate alınarak kural ihdas edilmektedir. Teklifin 9’uncu maddesi, bu tuhaf yasama tasarrufu hazırlama yönteminin somut bir örneğidir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">2. Teklifin 10’uncu Maddesinin Yol Açtığı Anayasaya Aykırılık Sorunu</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Teklifin 10’uncu maddesi de 9’uncu maddesiyle aynı mahiyette olup yukarıdaki açıklamalarımız, bu madde yönünden de geçerlidir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title=""><span style="color:black">[3]</span></a> </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">3. Teklifin 11’inci Maddesinin Yol Açtığı Anayasaya Aykırılık Sorunu</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Teklifin 11’inci maddesi de 9’uncu maddesiyle aynı mahiyette olup yukarıdaki açıklamalarımız, bu madde yönünden de geçerlidir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title=""><span style="color:black">[4]</span></a></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">4. Teklifin 21’inci Maddesinin Yol Açtığı Anayasaya Aykırılık Sorunu</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Teklifin 21’inci maddesi de 9’uncu maddesiyle aynı mahiyette olup yukarıdaki açıklamalarımız, bu madde yönünden de geçerlidir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title=""><span style="color:black">[5]</span></a></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">16’ncı madde, yeni bir suç fiilini tanımlamakta; ancak suçun unsurları müphem ve muğlak ifadelerle düzenlenmektedir. Maddenin içerdiği “Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine”, “yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı” gibi ifadeler, nesnel tanımı olmayan, bu nedenle yargı kuruluşlarına geniş takdir yetkisi sunan kavramlardır. Bu yönüyle madde, Anayasamızın değiştirilmesi yasaklanan 2’nci maddesinin içerdiği hukuk devleti ilkesine aykırıdır. </span></strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">5. TEKLİFİN 16’NCI MADDESİNİN YOL AÇTIĞI ANAYASAYA AYKIRILIK SORUNU</span></strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Teklifin 16’ncı maddesinde yer alan hüküm, kabul edilmesi ve kanunlaşarak yürürlüğe girmesi halinde çok önemli anayasaya aykırılık sorunları yaratacak, aynı zamanda Türkiye’de otoriterizm yönünde süre gelen rejim değişikliğini daha ileri bir merhaleye taşıyacaktır. 16’ncı maddenin yaratması muhtemel bu sonuçlar aşağıda ele alınmıştır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">5.1. Teklifin 16’ncı Maddesinin Anayasanın 2’nci ve 38’inci Maddelerine Aykırılık Sorunu</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">16’ncı madde, yeni bir suç fiilini tanımlamakta; ancak suçun unsurları müphem ve muğlak ifadelerle düzenlenmektedir. Maddenin içerdiği <strong>“Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine”</strong>,<strong> “yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı”</strong> gibi ifadeler, nesnel tanımı olmayan, bu nedenle yargı kuruluşlarına geniş takdir yetkisi sunan kavramlardır. Bu yönüyle madde, Anayasamızın değiştirilmesi yasaklanan 2’nci maddesinin içerdiği hukuk devleti ilkesine aykırıdır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Önceki bir çalışmamda ifade ettiğim gibi, “</span>Hukuk devleti ilkesi, kısaca bireyin varlığını, onurunu, hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla devlet otoritesinin hukuka uygunlukla sınırlandığı bir sistem olarak tanımlanabilir.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[6]</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ergun Özbudun’a göre hukuk devleti, “en kısa tanımıyla, vatandaşların hukuki güvenlik içinde bulundukları, devletin eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına bağlı olduğu bir sistemi anlatır. (…) Hukuk dilinde ‘hukuk devleti’ deyimi, devletin hukuk kurallarıyla bağlı sayılmadığı ‘polis devleti’ kavramının karşıtı olarak kullanılmaktadır. Hukuk devletinin çağdaş demokratik uygarlığın en önemli aşamalarından biri olduğuna şüphe yoktur. Gerçekten, vatandaşların devlete karşı güven beslemeleri ve kendi kişiliklerini korkusuzca geliştirebilmeleri, ancak hukuk güvenliğinin sağlandığı bir hukuk devleti sistemi içinde mümkündür.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[7]</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bu açıklamalar, hukuk devletinin, özünde, bireyin varlığını, devlet otoritesi karşısında korumayı amaçladığını göstermektedir. Bu amaç, her şeyden önce, devleti, hukukla sınırlamayı gerektirmektedir. Ancak devlet gücünü sınırlayan hukukun, herhangi bir hukuk sistemi olmadığı, bireyin varlığı ve haklarını korumayı esas alan bir hukuk sistemi olduğu da açıktır. Nitekim Türk Anayasa Mahkemesi de, kuruluşundan bu yana, hukuk devletini tanımladığı kararlarında, bu kavramın şeklî ve maddi boyutuna aynı önemi izafe etmiştir. Yüksek Mahkemeye göre, </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">‘Anayasa'nın 2. maddesinde belirtilen hukuk devleti, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, eylem ve işlemleri hukuka uygun olan, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, hukuki güvenliği sağlayan, Anayasaya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve kanunlarla kendini bağlı sayan, yargı denetimine açık olan devlettir.’ <strong>(E. 2015/5, K. 2015/82, 10/9/2015)”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title=""><strong>[8]</strong></a></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görüldüğü gibi bir hukuk devletinde asıl olan, bireylerin haklarını, özgürlüklerini, onurunu ve varlığını devlet otoritesi karşısında korumaktır. Bu nedenle hukuk devleti, devletin yasama, yürütme ve yargı alanındaki yetkilerini çeşitli ilke ve kurallarla ve mekanizmalarla sınırlamaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet otoritesinin birey hayatında en kuvvetle tezahür eden, bireyin hak ve özgürlüklerini en etkili biçimde sınırlayan boyutu ise ceza hukuku alanıdır. Bu nedenle hukuk devleti esasına dayanan bir anayasa düzeninde devletin cezalandırma yetkisi, çeşitli ilke ve kurallarla sınırlandırılmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devletin cezalandırma yetkisini sınırlayan önemli ilkelerden biri, suç ve cezanın kanunîliği ilkesidir. Bu ilke, suç ve ceza yaratma yetkisinin sadece kanun koyucuya ait olduğunu, ancak kanun koyucunun kanun adı verilen bir işlemle suç ve ceza yaratmaya muktedir olduğunu ifade etmektedir. Devletin bir başka organ veya makamının suç ve ceza yaratma yetkisi yoktur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ilkenin gereği olarak kanun koyucu, suç ve ceza yaratan normları düzenlerken suç olarak tanımlanan fiili bütün unsurlarıyla tereddüde yer bırakmayan bir açıklıkla tanımlamalıdır. Diğer bir deyişle, suçun unsurları yargı kuruluşlarına geniş takdir yetkisi sunacak biçimde müphem ve muğlak kavramlarla tanımlanmamalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle bir hukuk devletinde suç ve ceza yaratma yetkisi, sadece ve sadece kanun koyucu tarafından kullanılabilmektedir. Anayasamızın 2’nci maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesi de suç ve cezanın kanunîliği ilkesini zımnen ihtiva etmektedir. Konunun önemine binaen anayasa koyucu, 2’nci maddede hukuk devleti ilkesine yer vermekle yetinmemiş; 38’inci maddede ayrıca ve açıkça bu ilkeyi düzenlemiştir. 38’inci maddenin anılan ilkeyi düzenleyen ifadeleri şöyledir: “Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez. (…) Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Teklifin 16’ncı maddesi ise suç fiilini nesnel olmayan, müphem ve muğlak kavramlarla tanımladığı için maddi âlemde tezahür eden hangi tür fiillerin, maddenin içerdiği kavramlarla örtüştüğünün tespiti konusunda yargı kuruluşlarına çok geniş bir takdir yetkisi tanımaktadır. Böylece teklifin 16’ncı maddesi, aslen yasama organına ait olması gereken suç yaratma yetkisini, dolaylı olarak yargı organına tanımıştır. Bu ise Anayasanın hukuk devleti ilkesine yer veren 2’nci maddesiyle suç ve cezanın kanunîliği ilkesini düzenleyen 38’inci maddesini ihlâl edecek; böylece keyfî olarak kullanılabilecek bir cezalandırma yetkisine yol açacaktır. Üstelik yargı kuruluşlarının bu madde hükmü karşısında izleyecekleri sübjektif tutum, Anayasamızın eşitlik ilkesini düzenleyen 10’uncu maddesinin de ihlâline neden olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Suç yaratan bir hukuk normunun böylesine müphem ve muğlak ifadelere yer vermesi, aynı zamanda hukuk devletinin aslî unsurlarından olan hukukî belirlilik ve hukukî öngörülebilirlik kavramlarının da ihlâline yol açmaktadır. 2016’da yayınlanan bir çalışmamda ifade ettiğim gibi “Hukuki belirlilik ilkesinin gereği olarak, temel hak ve hürriyetlerin müphem ve muğlak hukuk kurallarıyla çiğnenmesine izin verilmemeli, böylece bireylerin hakları, devlet organ ve makamları karşısında korunmalıdır.”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[9]</a></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">16’ncı maddesi, öncelikle temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasında uyulacak esasları düzenleyen Anayasanın 13’üncü maddesi yönünden incelenmelidir. 13’üncü madde şöyledir: “</span>Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.<span style="color:black">”</span></strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">5.2. Teklifin 16’ncı Maddesinin Anayasanın 13’üncü Maddesine Aykırılık Sorunu</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Teklifin 16’ncı maddesinin içerdiği hükümle temel hak ve hürriyetlere, özellikle Anayasamızın 26’ncı maddesinde yer alan ifade hürriyetine, 27’nci maddesinde yer alan bilim ve sanat hürriyetine, 34’üncü maddesinde yer alan toplanma ve gösteri yürüyüşü hürriyetine sınırlamalar getirildiği açıktır. Bu nedenle teklifin 16’ncı maddesi, öncelikle temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasında uyulacak esasları düzenleyen Anayasanın 13’üncü maddesi yönünden incelenmelidir. 13’üncü madde şöyledir: “</span>Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.<span style="color:black">”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Görüldüğü gibi Anayasanın 13’üncü maddesi, kanun koyucunun temel hak ve hürriyetleri sınırlama yetkisini belli kavramlarla sınırlamıştır. Bu kavramlardan biri ölçülülük ilkesidir. Anayasa Mahkemesi’ne göre ölçülülük ilkesi, </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">“Kanun koyucu, düzenlemeler yaparken hukuk devleti ilkesinin bir gereği olan ölçülülük ilkesiyle bağlıdır. Bu ilke ise&nbsp;<em>“elverişlilik”</em>,&nbsp;<em>“gereklilik”</em>&nbsp;ve&nbsp;<em>“orantılılık”</em>&nbsp;olmak üzere üç alt ilkeden oluşmaktadır.&nbsp;<em>“Elverişlilik”</em>, başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç için elverişli olmasını,&nbsp;<em>“gereklilik”,</em>&nbsp;başvurulan önlemin ulaşılmak istenen amaç bakımından gerekli olmasını,&nbsp;<em>“orantılılık”</em>&nbsp;ise başvurulan önlem ve ulaşılmak istenen amaç arasında olması gereken ölçüyü ifade etmektedir.&nbsp;Bir kuralda öngörülen düzenleme ile ulaşılmak istenen amaç arasında da&nbsp;<em>“ölçülülük ilkesi</em>” gereğince makul bir dengenin bulunması zorunludur” <strong>(E. 2017/14, K. 2017/83, 29/03/2017, R.G. Tarih/Sayı 18.04.2017/30042, para. 12)</strong>.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Teklifin 16’ncı maddesinin ölçülülük ilkesini ihlâl ettiği açıktır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anayasanın 13’üncü maddesinin temel hak ve hürriyetlerin sınırlanmasında sınır oluşturmak üzere yer verdiği kavramlardan biri de öze dokunma yasağıdır. </span>Ergun Özbudun, hakkın özü kavramını ve öze dokunma yasağını şu şekilde tanımlamaktadır: “Bir hak veya hürriyetin özü, onun vazgeçilmez unsuru, dokunulduğu takdirde söz konusu hürriyeti anlamsız kılacak olan aslî çekirdeğidir.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[10]</a> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa Mahkemesi ise hakkın özü kavramını ve öze dokunma yasağını şu sözlerle tanımlamaktadır: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Dokunulamayacak&nbsp;<em>“öz”</em>, her temel hak ve özgürlük açısından farklılık göstermekle birlikte kanunla getirilen sınırlamanın hakkın özüne dokunmadığının kabulü için temel hakların kullanılmasını ciddî surette güçleştirip, amacına ulaşmasına engel olmaması ve etkisini ortadan kaldırıcı bir nitelik taşımaması gerekir” <strong>(E. 2016/165, K.&nbsp;2017/76, 15/3/2017, R.G. Tarih-Sayısı: 13.4.2017-30037 / para. 12).</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Teklifin 16’ncı maddesinin ifade hürriyetiyle bu hürriyetten mülhem olan bilim ve sanat hürriyeti, basın hürriyeti ve toplanma ve gösteri yürüyüşü gibi hürriyetlerin özüne dokunduğu, bu hürriyetleri kullanılamaz hale getirdiği açıktır. Bu yönüyle 16’ncı madde, öze dokunma yasağını da ihlâl etmektedir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anayasanın 13’üncü maddesinin içerdiği bir başka sınırlama ölçüsü ise demokratik toplum düzeninin gereklerine uygunluktur. Anayasa Mahkemesi’ne göre, </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“</span>‘<em>Demokratik toplum düzeninin gerekleri</em>’nden olma, bir sınırlamanın demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal ihtiyacın karşılanması amacına yönelik ve ölçülü olmasını ifade etmektedir” <strong>(E. 2016/165, K. 2017/76, 15/3/2017, R.G. Tarih-Sayısı: 13.4.2017-30037 / para. 14).</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemenin bir başka kararına göre ise, </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">“</span></span>Demokratik toplum düzeninin gerekleri ve ölçülülük ilkeleri, iki ayrı kriter olarak düzenlenmiş olmakla birlikte bu iki kriter arasında sıkı bir ilişki vardır. Temel hak ve özgürlüklere yönelik herhangi bir sınırlamanın başvurulabilecek en son çare ya da alınabilecek en son önlem olarak temel haklara en az müdahaleye olanak veren ölçülü bir sınırlama niteliğinde olup olmadığının incelenmesi gerekir” <strong>(E. 2016/165, K. 2017/76, 15/3/2017, R.G. 13.4.2017-30037 / para. 15).</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Daha önemlisi, Anayasa Mahkemesi, 13’üncü maddenin içerdiği sınırlama kriterlerini birbiriyle ilişkili görmektedir. Yüksek Mahkeme’ye göre, </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">“</span></span>Anayasa’nın 13. maddesinde yer alan ve aralarında sıkı bir ilişki bulunan, “<em>temel hak ve hürriyetlerin özü</em>”, “<em>demokratik toplum düzeninin gerekleri</em>” ve “<em>ölçülülük ilkesi</em>” kavramları, bir bütünün parçaları olup, “<em>demokratik bir hukuk devleti</em>”nin özgürlükler rejiminde gözetilmesi gereken temel ölçütlerini oluşturmaktadır. Demokratik toplum&nbsp;kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin&nbsp;en geniş şekilde güvence altına alındığı bir düzeni gerektirir. Demokrasilerde devlete düşen görev,&nbsp;temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmek,&nbsp;bunların etkili şekilde kullanılmasını sağlayacak tedbirleri almaktır. Bu kapsamda devlet,&nbsp; özellikle temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldıracak veya bunlara ölçüsüz müdahale teşkil edecek tutumlardan kaçınmalı ve başkalarından gelebilecek tehditlere karşı bireyleri korumalıdır” <strong>(E. 2016/165, K.&nbsp;2017/76, 15/3/2017, 13.4.2017-30037 / para. 16 -17).</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıdaki açıklamalarımız ve Anayasa Mahkemesi’nin kararları, teklifin 16’ncı maddesinin Anayasanın 13’üncü maddesinin içerdiği sınırlama ölçütlerini ihlâl ettiğini göstermektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıklamalar, teklifin 16’ncı maddesinin, Anayasanın 14’üncü maddesinin 2’nci fıkrasında düzenlenen kötüye kullanma yasağını ihlâl ettiği anlamına gelmektedir. Bu hüküm şöyledir: “Anayasa hükümlerinden hiçbiri, Devlete veya kişilere, Anayasayla tanınan temel hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlandırılmasını amaçlayan bir faaliyette bulunmayı mümkün kılacak şekilde yorumlanamaz.” Bilindiği gibi 14’üncü madde, “Temel Hak ve Hürriyetlerin Kötüye Kullanılamaması” başlığını taşımakta; yukarıda aktardığım 2’nci fıkra ise bu yasağı kişiler ve devlet yönünden düzenlemektedir. Bu hükmün yasama, yürütme ve yargı organlarına açık emri, bu organların yetkilerini kullanırken temel hak ve hürriyetleri yok etmekten ve Anayasada belirtilenden daha geniş şekilde sınırlamaktan kaçınmalarını sağlamaktır. Nitekim bizim de Adalet Komisyonu’nda saatler süren tartışmalar çerçevesinde komisyonun çoğunluk partisine mensup üyelerini ikna etmeye çalışmaktaki amacımız, yasama organının teklifin 16’ncı maddesiyle Anayasanın 14’üncü maddesinin 2’nci fıkrasını ihlâl etmekten kaçınmasını sağlamaktır. Ne var ki tüm çabalarımıza rağmen, Adalet Komisyonu’nun Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi’ne mensup üyelerini ikna etmek mümkün olamamıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada vurgulamak istediğim bir başka husus ise teklifin 16’ncı maddesinin aynı zamanda “Temel Hak ve Hürriyetlerin Kullanılmasının Durdurulması” başlıklı 15’inci maddedeki ölçülere de aykırılık teşkil etmesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">15’inci maddeye göre <strong>“savaş, seferberlik veya olağanüstü hallerde” </strong>dahi temel hak ve hürriyetler, kısmen veya tamamen durdurulurken ölçülülük ilkesine, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklere riayet edilecektir. <span style="color:black">Teklifin 16’ncı maddesi ise savaş, seferberlik veya olağanüstü haller için değil, olağan dönemler için getirilmiş bir hüküm olduğu halde ölçülülük ilkesini ve Türkiye’nin taraf olduğu temel hak ve hürriyetlere ilişkin milletlerarası antlaşmalardan doğan yükümlülüklerini ihlâl eden bir düzenlemeye yer vermektedir. Milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklerin ihlâli sorununa aşağıda yer verilecektir.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">5.3. Teklifin 16’ncı Maddesinin Anayasanın 90’ıncı Maddesinin 5’inci Fıkrasına Aykırılık Sorunu</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anayasamızın 90’ıncı maddesinin 5’inci fıkrasına 2004’te şu hüküm eklenmiştir: “</span>Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.<span style="color:black">” </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu hüküm, Türkiye’nin taraf olduğu temel hak ve hürriyetlere ilişkin milletlerarası antlaşmaların ulusal kanunların üzerinde olduğunu göstermektedir. Türkiye, kuruluşundan itibaren Avrupa Konseyi’nin üyesidir ve Avrupa Konseyi bünyesinde hazırlanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni 1950’de imzalamış, 1954’te onaylamıştır. 1987’de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını kabul etmiştir. 1989’da ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını kabul etmiştir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10’uncu maddesi, ifade hürriyetini düzenlemektedir. Bu hürriyetin meşru sınırlarının ne olduğu ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin meşhur Handyside kararıyla tanımlanmıştır. Bu kararın içerdiği tanım, halen geçerliliğini korumaktadır. Karara göre, </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<span style="color:#333333">ifade özgürlüğü … yalnızca lehte ya da zararsız bilgi ve ifadeler için değil, aynı zamanda devlet ya da toplumun bir bölümü için incitici, şoke edici ya da rahatsızlık verici bilgi ve fikirler için de geçerlidir. Bunlar demokratik toplumun vazgeçilmez unsurları olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleridir.</span>”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[11]</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu açıklamalar, teklifin 16’ncı maddesinin kanunlaşıp yürürlüğe girmesi halinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10’uncu maddesinin içerdiği ifade hürriyetine ilişkin hükümle çelişeceğini göstermektedir. Böyle bir durumda Türk yargı kuruluşları, Anayasanın 90’ıncı maddesinin yukarıda aktardığımız 5’inci fıkrasındaki emredici hükmün gereği olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10’uncu maddesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatlarını esas almak suretiyle karar vereceklerdir. Bu yapılmadığı takdirde bireyler, Anayasanın 148’inci maddesinin 3’üncü fıkrası gereğince Anayasa Mahkemesi’ne başvuracaklardır. Anayasa Mahkemesi’ne yapılan başvurudan sonuç alınamadığı takdirde ise hakkı ihlâl edilenler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunacaklardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Sözleşme’nin 10’uncu maddesinin ihlâl edildiğine hükmederek Türkiye’yi tazminata mahkûm edecektir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 22 Ekim 2024’te, yani teklifin Adalet Komisyonu’nda görüşüldüğü gün, Rusya hakkında verdiği karar<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title=""><span style="color:black">[12]</span></a>, bu olasılığın ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. AİHM, bu kararında, Rusya’da kabul edilen benzer bir hükmün Sözleşme’nin 10’uncu ve 11’inci maddelerini ihlâl ettiğine karar vermiştir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bütün bu nedenlerle teklifin 16’ncı maddesinin metinden çıkarılması, en isabetli çözüm yolu olacaktır. Ne var ki Adalet Komisyonu’nun 22-23 Ekim 2024 tarihli görüşmelerinde ortaya koyduğumuz anayasaya aykırılık sorunları dikkate alınmamış; parlamento çoğunluğunu temsil eden üyelerin oylarıyla teklifin bu maddesi kabul edilmiştir. Oysa devletin güvenliğini korumak amacıyla anayasal hakları ihlâl etmeyen ve Anayasanın 2, 38, 13 ve 90’ıncı maddeleriyle çelişmeyen bir düzenlemeyi kaleme almak mümkün olabilirdi. </span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Bu keyfî politikalar, anayasasızlaştırmaya ve bir tür anayasal çürümeye yol açmaktadır. Bu anayasasızlaştırma süreci içinde ise siyasal ve toplumsal muhalefetin hakları keyfî olarak kısıtlanmakta; böylece iktidar bloku ile muhalefet partileri arasında eşitsiz bir rekabet ortamı ortaya çıkmaktadır. Bu ise Ergun Özbudun’un işaret ettiği gibi yarışmacı otoriterizm olarak adlandırılan bir rejim değişikliğine yol açmıştır.</span></strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">5.4. Teklifin 16’ncı Maddesinin Yol Açacağı Rejim Değişikliği Sorunu</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Uzun bir süreden beri Türkiye’de hukuk devletinin gereklerini ve anayasanın üstünlüğünü dikkate almayan keyfî politikalar izlenmektedir. Bu keyfî politikalar, anayasasızlaştırmaya ve bir tür anayasal çürümeye<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title=""><span style="color:black">[13]</span></a> yol açmaktadır. Bu anayasasızlaştırma süreci içinde ise siyasal ve toplumsal muhalefetin hakları keyfî olarak kısıtlanmakta; böylece iktidar bloku ile muhalefet partileri arasında eşitsiz bir rekabet ortamı ortaya çıkmaktadır. Bu ise Ergun Özbudun’un işaret ettiği gibi<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title=""><span style="color:black">[14]</span></a> yarışmacı otoriterizm olarak adlandırılan bir rejim değişikliğine yol açmıştır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yarışmacı otoriterizm kavramı, Steven Levitsky ve Lucan A. Way tarafından literatüre kazandırılmıştır. “Yazarlar, bu rejimleri ‘biçimsel demokratik kurumların var olduğu ve iktidara gelmenin başlıca aracı olarak geniş ölçüde kullanıldığı, fakat iktidar sahiplerinin devleti kötüye kullanmalarının, onlara muhalifleri karşısında önemli bir avantaj sağladığı sivil rejimler’ olarak tanımlamaktadırlar. ‘Bu rejimler, muhalefet partilerinin iktidar yarışmasında demokratik kurumları ciddî ölçüde kullanmaları açısından yarışmacı olmakla birlikte demokratik değillerdir; çünkü oyun alanı iktidar sahipleri lehine aşırı derecede eşitsizdir. Dolayısıyla yarışma gerçektir, ama âdil değildir.’”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[15]</a> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ergun Özbudun’un işaret ettiği gibi, “Demokrasinin bütün tanımlarında ortak olan bir nokta, onun sadece seçimlerde oy vermeye indirgenemeyeceği, aslî unsurları arasında ifade, eleştiri ve siyasal örgütlenme hürriyetlerinin ve vatandaşların değişik kaynaklardan bilgi edinme hakkının da yer aldığıdır. Gerçekten seçmen, ancak böyle bir hürriyet ortamında rasyonel bir tercih yapabilir. (…) yarışmacı otoriter rejimlerin ayırt edici özelliği, iktidar mücadelesinin eşitsiz koşullar altında yapılmasıdır. Ancak açıktır ki eşitsizliğin de dereceleri vardır. Eğer eşitsizlik, muhalefetin sesini duyurma imkânlarının tamamen ortadan kaldırıldığı bir noktaya varırsa artık yarışmacı bir otoriter rejimden değil, tam ya da kapalı bir otoriter rejimden bahsetmek gerekir.”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[16]</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıklamalar ışığında teklifin 16’ncı maddesinin yaratması muhtemel sonuçlara bir kez daha değinecek olursak bu madde Genel Kurul’da Kabul edilip yürürlüğe girdiği takdirde ifade hürriyetiyle bu hürriyetten doğan basın hürriyeti, bilim ve sanat hürriyeti, toplantı ve gösteri yürüyüşü hürriyeti gibi hürriyetlerin keyfî olarak sınırlanmasına yol açacaktır. Böylece halkın eleştiri hürriyeti, haber alma hürriyeti sınırlanmış olacaktır. Bunun ise siyasal ve toplumsal muhalefet üzerindeki baskıları arttıracağı, seçimlerin yarışma boyutunu bugüne kıyasla daha da zayıflatacağı, otoriterleşme eğilimini ise güçlendireceği açıktır. Bu nedenle Adalet Komisyonu’nda saatler süren tartışmalar çerçevesinde üzerinde durduğumuz Anayasaya aykırılık sorunlarıyla rejim değişikliğine yönelik açıklamaların Genel Kurul’da dikkate alınmasını temenni ediyorum. Böylece teklifin 16’ncı maddesinin metinden çıkarılması gerektiğini bir kez daha vurguluyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>5. 5. Teklifin 14’üncü ve 15’inci Maddelerinin Anayasaya Aykırılık Sorunu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Teklifin 14’üncü maddesi, 5235 sayılı Kanunun 30’uncu maddesinde değişiklik yapmaktadır. Bu kanunun halen yürürlükte olan 30’uncu maddesine göre Bölge Adliye Mahkemelerinde bir adet Cumhuriyet Başsavcıvekili bulunmakta ve “en kıdemli Cumhuriyet savcısı, Cumhuriyet başsavcıvekili olarak görev” yapmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Teklifin 14’üncü maddesiyle Bölge Adliye Mahkemelerinde birden fazla Cumhuriyet başsavcıvekilinin yer almasına olanak tanınmakta, teklifin 15’inci maddesiyle de bu kişilerin HSK tarafından atanması sağlanmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adalet Komisyonu’nda yapılan tartışmalarda iktidar bloku, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun yapacağı bir atamanın hiçbir sakınca doğurmayacağını, bu hükmün komisyonda tartışılmadan kabul edilmesini beklediklerini belirtmişlerdir. Öte yandan iktidar blokunun komisyon temsilcileri, bu değişikliğin 65 yaşını tamamlayan başsavcıvekillerinin emekliye ayrılması nedeniyle ortaya çıkan ihtiyacı karşılamak için yapıldığını beyan etmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">5235 sayılı Kanunun halen yürürlükte olan 30’uncu maddesine göre Cumhuriyet başsavcıvekilliği, kıdeme bağlı olarak kendiliğinden ortaya çıkan bir statüdür. Bu statünün birden fazla kişiye tanınması, bu kişilerin de HSK tarafından atanmasının sağlanması, komisyondaki Cumhur Bloku üyelerinin beyan ettikleri gibi basit, biçimsel bir değişiklikten ibaret değildir. Çünkü komisyonda da beyan ettiğim gibi 13 üyeden oluşan Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun 6 üyesi Sayın Cumhurbaşkanı tarafından doğrudan doğruya atanmakta; geri kalan 7 üye ise parlamentoya hâkim olan Cumhur Bloku tarafından belirlenmektedir. Kısacası, Hâkimler ve Savcılar Kurulu’nun üye kompozisyonu çoğulcu değildir. Tam da bu nedenle teklifin 14’üncü maddesiyle Bölge İdare Mahkemelerinde birden fazla Cumhuriyet başsavcıvekilinin yer almasına olanak tanınması ve teklifin 15’inci maddesiyle de bu kişilerin HSK tarafından atanmasının sağlanması, aslında Bölge İdare Mahkemelerindeki kompozisyonu değiştirmeyi hedeflemektedir. Böylece Bölge İdare Mahkemelerindeki Cumhuriyet başsavcıvekillerinin tarafsızlık ve bağımsızlıkları şüpheli hale gelecektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu değişikliğin 65 yaşın tamamlanmasıyla Cumhuriyet başsavcıvekillerinin emekliye ayrılmalarının yol açtığı ihtiyaçla açıklanması ise ikna edici değildir. Her şeyden önce, madde gerekçesinde böyle bir açıklama yer almamıştır. Bu, Cumhur Blokunun Adalet Komisyonu temsilcileri tarafından sözlü olarak dile getirilmiştir. Dahası eğer değişikliğin gerekçesi, emeklilik yaşının yol açtığı boşluğun doldurulmasıysa komisyon görüşmelerinde önerdiğim gibi emeklilik yaşının en az 70’e çıkarılması daha isabetli olacaktır. Bugün insanların sağlıklı yaşama sürelerinin bir hayli uzadığı gerçeği dikkate alındığında 65 yaş, bir meslek erbabının en verimli çalışma zamanını ifade etmektedir. Bu nedenle yargı mensuplarının, üniversite öğretim üyelerinin emeklilik yaşı, bu gerçek ışığında 70’e, hatta sağlık koşulları elverdiği takdirde 72’ye dahi çıkarılabilir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[17]</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıklamalarımız, teklifin 14 ve 15’inci maddeleriyle yapılan değişikliğin Anayasamızın 9’uncu maddesinin içerdiği “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır.” hükmüyle çeliştiğini göstermektedir. Dahası, teklifin 14 ve 15’inci maddelerinin kamu yararı amacıyla değil, Bölge Adliye Mahkemeleri üzerinde siyasal kontrol kurma amacıyla düzenlendiği anlamına gelmektedir. Bu nedenle teklifin 14 ve 15’inci maddeleri Anayasaya aykırıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda işaret ettiğim ve Adalet Komisyonu’nda da vurguladığım gibi amaç, emeklilik yaşı gelen başsavcıvekillerinin emeklilikleri dolayısıyla ortaya çıkması muhtemel boşluğu doldurmak ve sorunları çözmekse emeklilik yaşı olan 65 yaş, 70’e veya 72’ye çıkarılabilir. </span></span></p>

<p>---&nbsp;</p>

<div>
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[1]</a> TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı, Adalet Komisyonu, 22 Ekim 2024, s. 11-93.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[2]</a> Şerafettin Can Atalay Başvurusu (2), 2023/53898, 25/10/2023, R. G. Tarih ve Sayı: 27/10/2023 – 32352, Şerafettin Can Atalay Başvurusu (3) 2023/99744, 21/12/2023, R. G. Tarih ve Sayı: 27/12/2023 - 32412; E. 2024/45, K. 2024/61, 22/02/2024, R. G. Tarih ve Sayı: 01/08/2024 – 32619. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">14 Mayıs 2023 TBMM seçimlerinde Hatay milletvekili olarak seçilen Can Atalay, Anayasanın 83’üncü maddesinin 2’nci fıkrasında yer alan dokunulmazlık güvencesi nedeniyle serbest bırakılmalı, Meclis’te yemin ederek göreve başlamalıydı. Bu yapılmamış; böylece Can Atalay, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuştur. Bu başvuru neticesinde Anayasa Mahkemesi’nin 27 Ekim 2023’te yayınladığı kararı, hak ihlâli gerekçesiyle Atalay’ın serbest bırakılmasına hükmetmekteydi. Anayasanın 153’üncü maddesinin açık hükmüne rağmen bu kararın gereği yerine getirilmemiştir. Atalay’ın ikinci kez yaptığı bireysel başvuru, 12 Aralık 2023’te sonuçlanmış; ilki gibi hak ihlâli gerekçesiyle başvurucunun serbest bırakılması hükmünü içermiştir. Bu kararın gereği de Anayasanın 153’üncü maddesine rağmen yerine getirilmemiştir. Üstelik Atalay’ın milletvekilliği statüsünün, Anayasaya aykırı olarak 30 Ocak 2024’te TBMM Başkanlık Divanı’nda o gün görev yapan kâtip üyenin okuduğu bir metinle düştüğü açıklanmıştır (TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı, 30 Ocak 2024, https://cdn.tbmm.gov.tr/TbmmWeb/Tutanak/28/2/54/Tam/539bfca5-fb3b-4320-9256-4a3dde880d62.html). Bunun üzerine Anayasa Mahkemesi’ne açılan iptal davası, 1 Ağustos 2024’te sonuçlanmış; Anayasa Mahkemesi, 30 Ocak 2024’te Atalay’ın milletvekilliği statüsünün düştüğünü açıklayan işlemin yokluğuna hükmetmiştir. Bu yokluk kararı üzerine 16 Ağustos 2024’te olağanüstü toplanan TBMM’de Başkanlık Divanı’nda anılan yokluk kararına atıfla Can Atalay’ın milletvekilliği statüsünün düşmediği, bu statünün halen mevcut olduğu beyan edilmeliydi. Ancak bu da yapılmamış; aksine Meclis, tarihe geçecek kanlı kavgalara sahne olmuştur. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[3]</a> TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı, Adalet Komisyonu, 22 Ekim 2024, s. 217-226. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[4]</a> TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı, Adalet Komisyonu, 22 Ekim 2024, s. 226-235. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[5]</a> TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı, Adalet Komisyonu, 23 Ekim 2024, s. 49-51</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[6]</a> Serap Yazıcı, “Hukuk Devleti ve Yargının Bağımsızlığı”, Türkiye’de Siyasal Yaşam – Dün, Bugün, Yarın, (der.) Mehmet Kabasakal, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016, s. 67. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[7]</a> Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, Ankara, Yetkin Yayınları, 2021, s. 124-125.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[8]</a> Serap Yazıcı, “Hukuk Devleti ve Yargının Bağımsızlığı”, Türkiye’de Siyasal Yaşam – Dün, Bugün, Yarın, (der.) Mehmet Kabasakal, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016, s. 73. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[9]</a> Serap Yazıcı, “Hukuk Devleti ve Yargının Bağımsızlığı”, Türkiye’de Siyasal Yaşam – Dün, Bugün, Yarın, (der.) Mehmet Kabasakal, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016, s. 70-71; ayrıca bakınız European Commission for Democracy Through Law (Venice Commission), <em>Report on the Rule of Law</em>, adopted by the Venice Commission at its 86th plenary session (Venice, 25-26 March 2011), Strasbourg, 4 April 2011, para. 47. <a href="http://www.venice.coe.int/webforms/documents/default.aspx?pdffile=CDL-AD(2011)003rev-e" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">http://www.venice.coe.int/webforms/documents/default.aspx?pdffile=CDL-AD(2011)003rev-e</a>, erişim tarihi: 25.10.2024. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[10]</a> Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku<em>,</em> Yetkin Yayınları, Ankara, 2021, s. 116.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[11]</a> Case of Handyside v. The United Kingdom, 5493/72, ECHR, 7 December 1976, Strasbourg, para. 49. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[12]</a> Case of Kobaliya and Others v. Russia, 39446/16 and 106 others, 22 October 2024, Strasbourg. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[13]</a> Ergun Özbudun, Anayasal ve Kurumsal Çürüme, Perspektif.Online, 10 Ocak 2022, <a href="https://www.perspektif.online/anayasal-ve-kurumsal-curume/" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">https://www.perspektif.online/anayasal-ve-kurumsal-curume/</a> erişim tarihi: 26 Ekim 2024.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[14]</a> Ayrıntılar için bakınız Ergun Özbudun, Otoriter Rejimler, Seçimsel Demokrasiler ve Türkiye, Bölüm 8, Ankara, Yetkin Yayınları, 2021, s. 171-185.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[15]</a> Ergun Özbudun, Otoriter Rejimler, Seçimsel Demokrasiler ve Türkiye, Ankara, Yetkin Yayınları, 2021, s. 180. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[16]</a> Ergun Özbudun, Yarışmacı Otoriterizmden Kapalı Otoriterizme, Perspektif.Online, 20 Eylül 2022, <a href="https://www.perspektif.online/yarismaci-otoriterizmden-kapali-otoriterizme/" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">https://www.perspektif.online/yarismaci-otoriterizmden-kapali-otoriterizme/</a> , erişim tarihi: 26 Ekim 2024. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" title="">[17]</a> TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı, Adalet Komisyonu, 23 Ekim 2024, s. 1-10. </span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 12 Nov 2024 07:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/noterlik-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun-teklifinin-muhalefet-serhi-2-1731351388.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Noterlik Kanunu ile bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifinin muhalefet şerhi – 1</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/noterlik-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun-teklifinin-muhalefet-serhi-1-8703</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/noterlik-kanunu-ile-bazi-kanunlarda-degisiklik-yapilmasina-dair-kanun-teklifinin-muhalefet-serhi-1-8703</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Adalet Komisyonu’nun 22-23 Ekim 2024 tarihli toplantılarında görüşmeleri tamamlanan “Noterlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, adından da anlaşılacağı gibi bir torba kanundur. 23 maddeden oluşan bu teklif, yürürlükteki 12 kanun üzerinde değişiklik yapmayı amaçlamaktadır. Torba kanun, konu yönünden birbiriyle ilişkisiz çeşitli kanunlar üzerinde değişiklik yapan bir hukuk metnidir. Bu nedenle torba kanun, doğası gereği, hukuk devleti ilkesinin belirlilik unsuruyla çelişmektedir. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2/2616 esas numaralı <strong>“Noterlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”</strong>ne Saadet Partisi Adalet Komisyonu üyesi olarak karşı olmamın nedenleri aşağıda ayrıntılı olarak sunulmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Meclis İçtüzüğünün 38’inci maddesi, kanun tekliflerinin komisyonlarda öncelikle anayasaya uygunluk yönünden incelenmesini gerektirdiği için 22-23 Ekim 2024 tarihinde Adalet Komisyonu’nda görüşmeleri yapılan <strong>Noterlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi </strong>de öncelikle anayasaya uygunluk yönünden tartışılmıştır. Bu nedenle muhalefet şerhinde de aynı yöntem izlenerek öncelikle teklifin anayasaya aykırılık sorunları ele alınacak, diğer sorunlar daha sonra incelenecektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>I. Teklifin Torba Kanun Olmasından Kaynaklanan Anayasaya Aykırılık Sorunlarıyla Diğer Sorunlar </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adalet Komisyonu’nun 22-23 Ekim 2024 tarihli toplantılarında görüşmeleri tamamlanan “Noterlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, adından da anlaşılacağı gibi bir torba kanundur. 23 maddeden oluşan bu teklif, yürürlükteki 12 kanun üzerinde değişiklik yapmayı amaçlamaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Torba kanun, konu yönünden birbiriyle ilişkisiz çeşitli kanunlar üzerinde değişiklik yapan bir hukuk metnidir. Bu nedenle torba kanun, doğası gereği, hukuk devleti ilkesinin belirlilik unsuruyla çelişmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1. Teklif, Hukuk Devletinin Belirlilik Unsurunu İhlâl Etmektedir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Noterlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi de bir torba kanun olduğu için Anayasamızın değiştirilmesi yasaklanan 2’nci maddesinin içerdiği hukuk devleti ilkesinin belirlilik unsurunu ihlâl etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önceki bir çalışmamda belirttiğim gibi belirlilik ilkesi “bireylerin, yargıya ve hukuka güven duymalarının temel koşuludur. Bu güvenin sunulması için devlet, hukuk metinlerine kolayca erişimi sağlamalıdır. Devlet, bu ilke karşısında, yürürlüğe koyduğu normlara saygı göstermeli, bu normların öngörülebilir usuller çerçevesinde uygulanmasını sağlamalıdır. Böylece bireyler, hukuk normlarının etkilerini öngörmek suretiyle, davranışlarını buna göre şekillendirebilmelidirler. Hukuki belirlilik ihtiyacı, takdir yetkisini ortadan kaldırmamakta, bu yetkinin, bireyin haklarını ihlal edecek biçimde kötüye kullanılmasını engellemektedir. (…) Hukuki belirlilik, hukuk normlarının, açık ve kesin olmasını gerektirmektedir. Bu ise, bir normun kapsamındaki ilişkilerin ve durumların öngörülebilirliğinin güvencesi olmaktadır. Hukuki belirlilik, aynı zamanda, kesinleşmiş yargı kararlarına saygı gösterilmesi ve bu kararların uygulanması gerektiği anlamına gelmektedir.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa Mahkemesi, yerleşik içtihatlarında belirlilik ilkesinin hukuk devletinin bir gereği olduğunu ifade etmiş ve bu ilkeyi şüpheye yer bırakmayan bir açıklıkla tanımlamıştır. Mahkemeye göre, </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<span style="color:#010000">[H]ukuk devletinin temel unsurlarından biri de belirlilik ilkesidir. (…) anılan ilke, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olmasını gerektirmektedir. (…) (AYM, E.2022/113, K.2023/112, 22/6/2023, § 29; E.2018/149, K.2022/163, 29/12/2022, § 26; E.2019/96, K.2022/17, 24/2/2022, § 47; E.2018/134, K.2021/13, 3/3/2021, § 38; E.2018/125, K.2020/4, 22/01/2020, § 28).</span>” <strong>(E. 2020/65, K. 2023/187, 8/11/2023, <span style="color:#010000">§ 20</span>)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir başka kararında ise Anayasa Mahkemesi, belirlilik ilkesinin önemini şu şekilde açıklamıştır: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan hukuk devletinin temel ilkelerinden biri “belirlilik”tir. Belirlilik ilkesi, yalnızca yasal belirliliği değil, daha geniş anlamda hukuki belirliliği de ifade etmektedir. Yasal düzenlemeye dayanarak erişilebilir, bilinebilir ve öngörülebilir gibi niteliksel gereklilikleri karşılaması koşuluyla, mahkeme içtihatları ve yürütmenin düzenleyici işlemleri ile de hukuki belirlilik sağlanabilir. Aslolan muhtemel muhataplarının mevcut şartlar altında belirli bir işlemin ne tür sonuçlar doğurabileceğini öngörmelerini mümkün kılacak bir normun varlığıdır.” <strong>(E. 2014/61, K. 2014/116, 7/11/2014)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Noterlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, torba kanun olması nedeniyle Anayasamızın 2’nci maddesinin içerdiği hukuk devleti ilkesinin belirlilik unsurunu ihlâl etmektedir. Adalet Komisyonu görüşmelerinde bu itirazlarımızı öne sürdüğümüz halde parlamento çoğunluğunu temsil eden komisyon üyeleri, bu itirazları dikkate almamıştır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teklifin, Noterlik Kanunu’nda yapılacak değişikliklere atıfla isimlendirilmesi, teklif içeriğinde yer alan ve hukuk âleminde çok hayatî sonuçlar yaratacak olan hükümlerin kamuoyunun dikkatinden kaçırılmasına yol açmıştır.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HAYATİ SONUÇLAR YARATACAK HÜKÜMLER DİKKATLERDEN KAÇIRILIYOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2. Torba Kanun Mahiyetindeki Teklifin Başlığı ve İçeriğinin Örtüşmemesi ve Kamuoyunun Doğru Bilgilendirilmemesi Sorunu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Noterlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile ilgili vurgulanması gereken bir başka husus, Noterlik Kanunu’na ilişkin düzenlemelerin, bu kanun teklifinin en hayatî maddeleri olmadığı halde teklifin Noterlik Kanunu’nda yapılan düzenlemelere atıfla isimlendirilmesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, biçimsel ve basit bir sorun değildir. Çünkü teklifin, Noterlik Kanunu’nda yapılacak değişikliklere atıfla isimlendirilmesi, teklif içeriğinde yer alan ve hukuk âleminde çok hayatî sonuçlar yaratacak olan hükümlerin kamuoyunun dikkatinden kaçırılmasına yol açmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aşağıda görüleceği gibi teklifin belki de en önemli maddesi, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’na 339/A maddesini ekleyen 16’ncı maddedir. Bu madde, ifade hürriyetiyle bu hürriyetten mülhem olan bilim ve sanat hürriyeti, basın hürriyeti, toplantı hürriyeti gibi pek çok hürriyete Anayasaya aykırı sınırlar getirdiği ve Anayasanın 2’nci, 38’inci, 13’üncü ve 90’ıncı maddeleri gibi birçok hükmünü ihlâl ettiği halde adı Noterlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi olan bu torba kanunun içine sıkıştırılmıştır. Böylece teklifin 16’ncı maddesi, belki de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Adalet Komisyonu üyeleriyle konuyu meslekleri ve uzmanlık alanları gereği olarak özellikle takip edenler dışında kamuoyunun dikkatinden kaçırılmıştır. Bu olgusal gerçek, torba kanun yapma yönteminin ne ölçüde yanlış olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir. Gerçekten teklifin 16’ncı maddesi, bağımsız bir teklif metni olarak Adalet Komisyonu’nun ve TBMM Genel Kurulu’nun gündemine alınsaydı bu hüküm, içeriği, amacı ve yol açması muhtemel anayasaya aykırılık sorunları yönünden çok daha sağlıklı tartışmalara konu olabilirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>3. Teklifin Noterlik Kanunu’na Değişiklik Getiren Hükümleri Yönünden Doğan Diğer Sorunlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">23 maddeden oluşan teklifin 6 maddesi, Noterlik Kanunu üzerinde değişiklikler içermektedir. Bu hükümler yönünden belirtilmesi gereken önemli bir husus ise söz konusu düzenlemelerin yenilik doğurucu değil, deklaratif/beyan edici mahiyette olmasıdır. Çünkü teklifin Noterlik Kanunu’nda değişiklik yapan hükümleri, halen uygulanmakta olan kurallara hukukî dayanak yaratmak için düzenlenmişlerdir. Örneğin uzun yıllardan beri noterlerde yapılan işlemlerin bedeli kredi kartıyla ödenebildiği halde bu husus, sözü geçen teklifte yer almaktadır. Benzer şekilde, bir süreden beri noterler hafta sonları nöbet usulüyle çalışabildikleri halde bu husus da nöbetçi noterlerde yapılacak işlemlerin kapsamı genişletilerek bu kanunla düzenlenmiştir. Bu ise ülkemizin hukuk sistemi yönünden önemli bir sorunun varlığına işaret etmektedir. Birtakım ihtiyaçları karşılamak üzere kanunî dayanak olmaksızın yeni bazı uygulamalar geliştirilmekte; bu uygulamaların kanunî dayanakları ise sonradan oluşturulmaktadır. Oysa hukukun üstünlüğüne dayanan bir sistemde bunun tersi olmalı, yani önce kanunî düzenlemeler yürürlüğe girmeli, ardından bu düzenlemelerin gereği olan yeni uygulamalara geçilmelidir.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>4. Teklifin Genel Gerekçesi Yönünden Ortaya Çıkan Sorunlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Teklif, torba kanun niteliği taşıdığı ve yürürlükteki çeşitli kanunlar üzerinde değişiklikler içeren maddelere yer verdiği için teklifin Genel Gerekçesi, içerdiği hükümlerin hukuk âleminde yaratacağı sonuçlarla orantılı açıklamaları içermemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda değindiğimiz gibi, 23 maddeden oluşan teklifin sadece 6 maddesi Noterlik Kanunu üzerinde değişiklikler yapmaktadır. Üstelik bu değişiklikler, yenilik yaratmaktan çok, uygulamada ortaya çıkan değişikliklere hukukî dayanak sağlamaktadır. Böyle olmakla beraber teklifin Genel Gerekçesinin neredeyse yarıya yakını Noterlik Kanunu’nda yapılan değişikliklerin tumturaklı ifadelerle kaleme alınmasından ibarettir. Konuyu somut verilerle açıklayacak olursam toplam 415 kelimeden oluşan Genel Gerekçenin Noterlik Kanunu’na ilişkin kısmı 172 kelimeden oluşmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanunların genel gerekçeleri, uygulayıcılara yol gösterici mahiyette olmalıdır. Ancak bu teklifin Genel Gerekçesinden böyle bir sonuç çıkarma imkânı bulunmamaktadır. Bu, sadece bu teklife özgü olmayıp uzun zamandan beri Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan tüm torba kanunlar yönünden geçerli bir sorundur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Teklifin 9, 10, 11 ve 21’inci maddeleri, önemli hükümler içerdiği ve Adalet Komisyonu’nda önemli tartışmalara yol açtığı halde Genel Gerekçede bu hükümlere ilişkin tek bir cümle yer almaktadır. Bu cümle ise getirilen düzenlemelerin hangi amaçla kaleme alındığı ve hukuk âleminde yaratacağı sonuçların ne olacağı konusunda hiçbir açıklama içermemektedir. Cümle şöyledir: “Aynı kapsamda yargı mensuplarına ilişkin kadrolar da kanunla düzenlenmektedir.” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Teklifin 15’inci maddesi, yargının bağımsızlığını aşındıracak bir hükme yer verdiği halde Genel Gerekçede bu hükme ilişkin yeterli bir açıklama yer almamaktadır. Genel Gerekçede anılan maddeye ilişkin ifadeler okunduğunda, değişikliğin hangi amaçla yapıldığı anlaşılamadığı gibi, yaratacağı sonuçları görmek de mümkün olamamaktadır. Bu maddenin görüşmeleri, Adalet Komisyonu’nda uzun tartışmalara yol açmış ancak muhalefetin eleştirileri hiçbir sonuç yaratmamıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bundan başka teklifin madde gerekçeleri de yapılmak istenen değişikliğin amacının ne olduğunu ortaya koyamamaktadır. Oysa madde gerekçeleri, halen yürürlükte olan hükmün yarattığı sonuçları ve bu sonuçlardan doğan sorunları içermeli; böylece getirilen teklifle elde edilmesi amaçlanan sonucun ne olacağına ışık tutmalıdır. 23 maddelik teklifin özellikle en önemli maddelerinin (9, 10, 11, 14, 15, 16, 21) madde gerekçeleri, bu özelliği yansıtmamaktadır. Böylece madde gerekçeleriyle teklif edilen maddeler arasında hiçbir anlam bağı kurulamamaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada teklifin 9, 10, 11 ve 21’inci maddelerinin gerekçelerine ilişkin bir soruna özellikle dikkat çekmek gerekir. Bu maddelerin gerekçelerinde Anayasa Mahkemesi’nin 4 Mayıs 2023<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a>, 28 Eylül 2023<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> ve 8 Kasım 2023<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a> tarihli kararlarından söz edilmektedir. Ancak bu kararlarla maddeler arasındaki bağ kurulmamıştır. Dahası, elektronik olarak erişime açılan Anayasa Mahkemesi kararlarının paragraf numaraları karar metinlerinde yer aldığı halde, madde gerekçelerinde değinilen Anayasa Mahkemesi kararlarının hangi paragraflarının teklif metnine kaynak oluşturduğu belirtilmemiştir. Böylece teklif maddeleriyle Anayasa Mahkemesi’nin kararları arasında bağ kurabilmek için bu kararları dikkatle okumak gerekmektedir. Ancak sözü geçen kararlar okunduğunda dahi bu bağ kurulamamaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu husus, Adalet Komisyonu’nda bizzat benim tarafımdan dile getirilmiş olup teklifin hazırlanmasını sağlayan Adalet Bakanlığı bürokratlarından meseleye açıklık kazandırmaları istenmiştir. Bu bürokratlar ise teklifin bazı maddeleri bakımından henüz Anayasa Mahkemesi’nin karar vermediğini, yakın bir gelecekte karar vermesinin beklendiğini, geçmiş kararlardan hareketle gelecekte verilecek kararların içeriklerinin tahmin edildiğini, bu tahmin yöntemiyle teklif maddelerinin oluşturulduğunu beyan etmişlerdir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa Mahkemesi’nin Resmi Gazete’de yayınlanmış kararlarının Anayasanın 153’üncü maddesinin açık hükmü karşısında yasama, yürütme ve yargı organlarıyla idarî makamlara yüklediği yükümlülükler inatla ve ısrarla yerine getirilmezken, henüz verilmemiş olan Anayasa Mahkemesi kararlarının içeriklerinin tahmin edilmesi ve bu tahminlere dayanarak yasama tasarrufu yapılması, herhalde içinde yaşadığımız bu gezegende Türkiye dışında örneğine rastlanması mümkün olmayan bir durumdur. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Teklifin pek çok açıdan Anayasaya aykırı olan ve bu anayasaya aykırılık sorunları aşağıda ayrıntısıyla incelenecek olan 16’ncı maddesinin ise kamu yararı düşüncesiyle hazırlanmadığı açıktır. Madde, içerdiği müphem ve muğlak ifadelerle yargı organına çok geniş bir takdir yetkisi verdiğinden hukuk devletiyle ve bu ilkenin aslî unsurlarından olan kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesiyle çelişmektedir.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>16’INCI MADDENİN KAMU YARARI DÜŞÜNCESİYLE HAZIRLANMADIĞI AÇIK</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>5. Teklifin Amaç Unsuruna İlişkin Sorunlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konusu ne olursa olsun, bütün kanunların nihaî amacı kamu yararı olmalıdır. Bu nedenle bir kanunun kamu yararı için değil, başka yararlara yönelik olarak hazırlanması, önemli bir anayasaya aykırılık sorunu oluşturur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ergun Özbudun’a göre, “Kanunun gerekçesinden ve kanun üzerindeki Meclis görüşmelerinden kanunun kamu yararı dışında bir amaçla (meselâ kişisel veya duygusal saiklerle veya sadece belli bir grubun çıkarı için) çıkarılmış olduğu açıkça anlaşılabiliyorsa, kanun başka bir yönden Anayasaya aykırı olmasa bile, amaç unsuru bakımından Anayasaya aykırı bulunabilir.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa Mahkemesi de kamu yararı amacına yönelmeyen bir kanunun hukuk devletini ihlâl ettiği, bu nedenle böyle bir kanunun iptal edilmesi gerektiği görüşündedir. Mahkemeye göre, </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<span style="color:black">Anayasa'nın 2 nci maddesinde tanımlandığı üzere Devletimiz bir hukuk devletidir. (...) Anayasa'nın hukuk devleti ilkesinin öğeleri arasında yasaların kamu yararına dayanması ilkesi vardır. Bu ilkenin anlamı kamu yararı düşüncesi olmaksızın başka deyimle yalnızca özel çıkarlar veya yalnızca belli kişilerin yararına olarak her hangi bir yasa kuralının konulamayacağıdır. Buna göre çıkarılması için kamu yararı bulunmayan bir yasa kuralı, Anayasa'nın 2nci maddesine aykırı nitelikte olur ve dâva açıldığında iptali gerekir.” </span><strong>(E. 1972/14, K. 1972/34, 22/6/1972)</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İncelemekte olduğumuz Noterlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, torba kanun olması nedeniyle nihaî amacının tespiti konusunda güçlük yaratmaktadır. Birbiriyle konu yönünden ilişkisiz 12 kanun üzerinde değişiklik getiren 23 maddelik bu kanunun hangi amaçla hazırlandığını tespit etmek kolay değildir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üstelik yukarıda işaret ettiğimiz gibi, teklifin Genel Gerekçesi, içerdiği hükümlerin önemiyle orantılı ifadelere yer vermemektedir. Teklifin hukuk âleminde en önemli sonuçlar yaratacak hükümleri, Genel Gerekçede yüzeysel cümlelerle geçiştirilmiştir. Bu ise kanunun nihaî hedefinin kamu yararı olup olmadığı konusunda hüküm vermeyi güçleştiren bir başka faktördür. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Teklifin 9’uncu, 10’uncu, 11’inci ve 21’inci maddeleri yönünden kamu yararı unsurunun mevcut olup olmadığı şüpheli görünmektedir. Bu maddelerin gerekçeleri, hangi amaçla hazırlandıkları konusunda açıklık içermemektedir. Bu maddelerin Adalet Komisyonu’ndaki görüşmeleri ile komisyonda cereyan eden tartışmalar, Adalet Bakanlığı bürokratlarının muhalefet vekillerinin sorularına ilişkin cevapları, anılan maddelerin kamu yararı amacıyla hazırlandığı konusunda ciddi şüpheler yaratmaktadır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Teklifin pek çok açıdan Anayasaya aykırı olan ve bu anayasaya aykırılık sorunları aşağıda ayrıntısıyla incelenecek olan 16’ncı maddesinin ise kamu yararı düşüncesiyle hazırlanmadığı açıktır. Madde, içerdiği müphem ve muğlak ifadelerle yargı organına çok geniş bir takdir yetkisi verdiğinden hukuk devletiyle ve bu ilkenin aslî unsurlarından olan kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesiyle çelişmektedir. Öte yandan teklifin 16’ncı maddesinin içerdiği bu müphem ve muğlak kavramlar, hukuk devletinin belirlilik ve öngörülebilirlik unsurlarına da aykırılık oluşturmaktadır. Bu soruna aşağıda değinilecektir. Ancak bu yönüyle 16’ncı madde, kamu yararı amacıyla değil, siyasal ve toplumsal muhalefetin bastırılması amacıyla hazırlandığı yönünde güçlü bir kanaat oluşturmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir devletin devlet olmaktan kaynaklanan önemli fonksiyonlarından birinin güvenliği sağlamak olduğunda şüphe yoktur. Ancak güvenlik sağlanırken temel hak ve hürriyetlerin, anayasal ilke ve kurallara aykırı olarak sınırlanmaması gerekir. Bu hüküm, içerdiği muğlak ifadelerle ve anayasaya aykırılık sorunlarıyla kamu yararı amacıyla değil, parlamento çoğunluğunun gücünü kalıcı kılmak amacıyla hazırlandığı kanaatini yaratmaktadır. Bu bakımdan teklifin 16’ncı maddesine ilişkin Adalet Komisyonu’nda yapılan tartışmaların incelenmesi önem taşımaktadır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a> Benzer tartışmaların Genel Kurul’da da cereyan edeceği kuvvetle muhtemeldir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Teklifin içerdiği diğer sorunlar, müteakip yazımda yer alacaktır. </span></span></p>

<div><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">----</span></span>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Serap Yazıcı, “Hukuk Devleti ve Yargının Bağımsızlığı”, Türkiye’de Siyasal Yaşam – Dün, Bugün, Yarın, (der.) Mehmet Kabasakal, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016, s. 71.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> E. 2022/36, K. 2023/84.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> E. 2022/139, K. 2023/158.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> E. 2020/65, K. 2023/187.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı, Adalet Komisyonu, 22 Ekim 2024, s. 208-221.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Ergun Özbudun, Türk Anayasa Hukuku, 21. Baskı, Ankara, Yetkin Yayınları, s. 402. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı, Adalet Komisyonu, 22 Ekim 2024, s. 208-221.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a> TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı, Adalet Komisyonu, 23 Ekim 2024, s. 11-39. </span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 11 Nov 2024 07:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/muhalefet-serhi-1-1731263908.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zalimler için yaşasın hukuk!</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/zalimler-icin-yasasin-hukuk-8673</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/zalimler-icin-yasasin-hukuk-8673</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yalan hedefe varmak için her şekilde söylenir bir araçtır. Her daim konumlarını hükmedenlere itaatle sağladıklarına inanan zavallılardır. Hangi sistem gelirse gelsin hep ayakta kalıp ahkâm keseceklerine inanırlar. Onların en tehlikeli düşmanı dürüst ve adil insanlardır. Öylelerinin olduğu yerde barınamayacaklarını çok iyi bilirler. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Haksızlıklar, hukuksuzluklar ve zulümler karşısında genelde beş farklı davranış (tavır) karşımıza çıkar. Birincisi, kendisine dokunulmayan umursamazların duruşu. İkincisi, kendisine dokunulmadığı halde mertçe mazlumun yanında yer alanların duruşu. Üçüncüsü ise zulme uğradığı halde mücadele etmeyip köşesinde bekleyenler, dördüncüsü ise mücadelesine devam edenler. Beşincisi ise mütehakkim ve zalimce bu zulmü işleyenler ve onlara yardım edenlerdir. Bu yazımızda bu beş grubun gösterdiği refleksleri ele almaya çalışacağız. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendisine dokunulmayan umursamazlar güruhu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunlar genelde her devrin adamıdırlar. Millet tabiriyle gelene gidene ağam paşam diyen tiplerdir. Onlar için bu dünyada sadece elde edilecek menfaat vardır, gerisi teferruattır. Her türlü oyunun içinde yer almaya da razıdırlar. Yeter ki menfaatleri heder olmasın. Yalan hedefe varmak için her şekilde söylenir bir araçtır. Her daim konumlarını hükmedenlere itaatle sağladıklarına inanan zavallılardır. <strong>Hangi sistem gelirse gelsin hep ayakta kalıp ahkâm keseceklerine inanırlar. Onların en tehlikeli düşmanı dürüst ve adil insanlardır.</strong> Öylelerinin olduğu yerde barınamayacaklarını çok iyi bilirler. O nedenle mert ve adil insanların ayaklarını kaydırmak için her zaman rol almaya hazırdırlar, yeter ki işin sonunda menfaat elde edecek olsunlar. <strong>Onlar için yalan ve gerçek yani hakikat ve küfür arasında hiçbir fark yoktur. </strong>Nihai hedef çıkar olduğu için nerede nasıl ulaşacaksa menfur emellerine odaklanmıştırlar. <strong>Bu vatanın mert ve adil dürüst insanlarını harcamak gerektiyse bir otomobilden alacakları indirim için her türlü kahpece kurulmuş kumpasların altına bile imza atmaktan çekinmezler (adı bende saklı).</strong> Yeter ki menfaat elde etsinler. Oysaki bumerang etkisi dediğimiz zulmün duvarları yıkıldığında Hakkın ateşi ilk bu zavallılara dokunacaktır. Her ülkede en tehlikeli ve sinsi grup bunlardır. Beşincilerden bile daha tehlikelidir denilebilir. 15 Temmuz hain FETÖ ve ortaklarının girişiminden sonra en çok kullanılan ak ile karayı karıştırmada en çok aktif rol alan mahlûkların güruhudur. <strong>Bir tarihçimizin ifadesiyle ednaül hayvanlar grubu. </strong>Çünkü kimi nerede ne zaman hangi yalanla vuracakları bilinmez. Bunlar, adalet kavgası yapanların hızını kesmek içinde bire bir algı oyunlarında köleliğe talip olanlardır. Bunları zalimlerin yardımcılarından ayıran en büyük fark; onlar gibi oyunun içinde değildirler. İstenildiğinde menfaat karşılığı oyuna dâhil olanlardır. Ayrıca, zalimlerin yardımcıları esir olanlar grubundadır. Kendi iradeleri yoktur. Zalimle beraber hareket ederek kendini kurtarmaya çalışır. <strong>Ama unutmasınlar, vuran vurulur! Elbette, oynanan her oyun onu kurana geri döner. Ne zaman mı? Onu Allah bilir! Henüz hesaplar görülmedi!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mazlumun Yanında Yer Alanlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maalesef, günümüz Türkiye’sinde sayıları çok az olan ve her ülkede eğitim sisteminin özellikle hukukçuların ve adalet dağıtanların eleştirel düşünce modeline dayanan ahlaki zeminden beslenen bu ruha göre yetiştirilmesi gereken mümtaz şahsiyetli insanların durduğu yerdir. Onların hayatının gayesi hep adalet, iyilik ve başkalarının hakkına el uzatmamak olmuştur. Onlar, insanlara inançlarından dolayı ayrımcılık yapmazlar. <strong>İşin ucunda kendisi ve ailesi zarar görecek olsa bile Hakkın ve adaletin çizgisinden kopmazlar.</strong> Bunlar, zaman zaman bu tavırlarından dolayı zulme uğrayanlarla birlikte zulme uğratılsa da her daim ayakta kalırlar ve hayırla yad edilirler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Korkaklar </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zulme uğradığı halde sesini çıkarmayanlar esasında kader planında geçmişte yaptıklarının cezasını çekmektedirler. Ve büyük bir ihtimalle hala oyunun içinde olanlardır. Veya hala saklayacakları bir şeyleri varsa, oyunu bozmaktansa kendi oyunlarını sahneye koymak için sona ermesini beklerler. Bunlarla ilgili en büyük problem ise kendisinin zulme uğradığını gösterip sesini sonuna kadar çıkaranların da bunların arasında olmasıdır. Sinsice vaktini ve yerini kollarlar. Kahramanlar sahneye çıktığında arkasına sıra olarak sahte kahramanlık naraları atarlar. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır! </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kahramanlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zulmün karşısında kaleler gibi dimdik ayakta duran kahramanlar. Zamanı geldiğinde mazlum adına hakkını herkesten alıp hesap soracak yiğit insanlardır. Onlar için bu ülke ve insanlarının dertleri vardır. Bumerang etkisinin hukukta en çok geçerli olduğu yer bunlar içindir. Bilirler ki, Allah haklarını teslim edecektir. Dünyanın neresinde olursa olsun buna hep böyle inanmışlardır. Allahçılık (haşa) rolü oynayanların kaybedeceğini çok iyi bilirler. Şunu da bilirler; hangi taklalar atılırsa atılsın, bir gün takla atacak yer kalmayacaktır minderde. Korkaklarla bunları karıştıranlar çok büyük bir hata işlemektedirler. Bunların saklayacak bir şeyleri yoktur. Allah ve Hakikat vardır onlar için. Zulmün karşısında susup beklemezler. Kur ’ani anlayışa uygun olarak namaz ve sabırla Allah’tan yardım isterken mücadelelerini de en güzel şekilde yapmaya çalışırlar. Onlar için geleceğin anahtarı yalansız olmak ve paylaşmak üzerine kuruludur. <strong>Onlar için günlerin kolay ve zor olması diye bir ayrım yoktur. Burası imtihan dünyasıdır. Tek hesap verecekleri merciin Allah olduğunu çok iyi bilirler. Elbet zamanı geldiğinde de hesap sormasını çok iyi bilirler!</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Zalimler ve Yardımcıları</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">FETÖ vb. hain yapılarla birlikte bilerek olup ve kasti olarak ak ile karayı birbirine karıştıranlardır. Parayı takip ederseniz bunları çok kolay bir şekilde bulursunuz. Hele bunların içinde bir de öyleleri var ki, dün onlara esir olmuş, bugün kendisini kurtaramadığı için masumlarla oynamayı marifet sayan zavallı hayvancıklar. Hayvandan bile daha aşağı olan bu yardakçılar, zalimler kadar bile cesarete sahip değildirler. İlahi adaletin en sert dokunacağı perde arkasında kendisini sakladığını zanneden bu mahlûklar olacaktır. Oyunların hepsi biter ve bir gün bütün perdeler açılır, herkes seyircinin karşısına çıkmak zorunda kalır. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Hukukun üstünlüğüne giden bir yolda yapılması gereken ilk şey, Hakikat Komisyonlarının kurulması olmalıdır. Geçmişle yüzleşmeden gelecek kurulamaz. Bu komisyonlarda, samimi şekilde insanların bildiklerini anlatabileceği şekilde düzenlemeler yapılmalıdır.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ÇÖZÜM YERİNE HAKİKAT KOMİSYONLARI</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk devleti veya hukukun üstünlüğüne giden bir yolda yapılması gereken ilk şey, <strong>Hakikat Komisyonlarının</strong> kurulması olmalıdır. Geçmişle yüzleşmeden gelecek kurulamaz. Bu komisyonlarda, samimi şekilde insanların bildiklerini anlatabileceği şekilde düzenlemeler yapılmalıdır. Çok önemli dört saç ayağı kurulmalıdır. Birincisi, ta en baştan beri FETÖ, vb. hareketlerin bu şekil bir yapılanma olduğunu bildiği halde içinde yer alanlar ve yardıma devam edenler en ağır cezaya çarptırılmalıdır. İkincisi ise masum olduğu halde gençliğini bunlara kaptıranların hakkının verilmesidir. Bu şekilde birinciler negatifliğin yani cezalandırılmanın en kötüsüyle, ikinciler ise ödüllendirmenin en iyisine muhatap olacaklardır. Üçüncüsü ise her ne şekilde olursa olsun darbeyi bilenlenler, katılanlar, vb. ayak oyunları içerisinde darbe öncesi veya sonrası yer alanlar, bu millete silah çekenler hiçbir şekilde affedilmemelidir. Dördüncüsü ise kasti yani bilerek ak ile karayı birbirine karıştırıp hakikati örterek durumdan maksimum fayda sağlayanlar, bunlar zaten bir anlamda bu işin içinde en derin şekilde olup, başrol (main actors) oyuncuları demektir. Hakikat komisyonları zaten en çok bu gibilerin gerçek yüzünün ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Bunlar masum insanları kurban ederek bu vb. yapılarla mücadele ettikleri algısını gerçekleştirmektedirler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hakikat komisyonlarının çalışmaları halka açık bir şekilde yapılmalıdır ve daha sonra sansürsüz bir şekilde yayınlanmalıdır. Vatan evlatlarının gençliğini çalanların ve aldatıldığını söyleyenlerin gerçek hikâyeleri böylece tüm çıplaklığıyla ortaya konulmuş olsun ki adalette yerini bulsun. Esasında klasik bir tabirle, parayı takip ederseniz gerçek suçluların kim olduğunu, bu vb. yapılardan kimlerin nasıl faydalandığını yani yapıda lider olanlar ve kandırılanların kimler olduğunu kolaylıkla ortaya çıkarmış olursunuz. Demek ki, bu mesele bilerek griftleştirilmektedir, oysaki çözümü hiçte zor değilmiş. En kısa zamanda adalet ve eşitliğin bu güzel ülkede ak ile karanın karıştırılmadan inşa edilmesi arzusuyla tarihe bir not düşmüş olalım.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 09 Nov 2024 07:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/zalimler-icin-yasasin-hukuk-1731094344.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hukuk devletinden dönüş: Etki ajanlığı</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hukuk-devletinden-donus-etki-ajanligi-8634</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hukuk-devletinden-donus-etki-ajanligi-8634</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Daha suç düzenlemesi yapılmadan, Osman Kavala’nın, Mücella Yapıcı’nın, Can Atalay’ın, Mine Özerden’in, Tayfun Kahraman’ın, Çiğdem Mater’in ve diğer Gezi hükümlülerinin, Can Dündar ve tüm Cumhuriyet gazetecilerinin, Mehmet Altan’ın, Ahmet Altan’ın, Büyükada davasında tutuklanan tüm insan hakları aktivistlerinin ve diğerlerinin aslında bu suçtan cezaevine konulduğunu görünce, yasanın çıktıktan sonraki etkileri daha iyi anlaşılabilir. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Osman Kavala iddianamesinden bir sayfayı okuduğunuzda, aklınızda kalan ana fikir <em>“O kadar başarılı bir ajandır ki, ajanlık faaliyetiyle ilgili delil elde edilememiştir”</em> ana fikri olur. Isınan gündemin etkisiyle biraz geri plana atıldığını düşünmeyin sakın, kamuoyunda <em>etki ajanlığı</em> olarak bilinen yeni suç, önümüzdeki hafta meclis genel kuruluna geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türk Ceza Kanunu’na 339’ncu maddeden sonra gelmek üzere bir 339/A maddesi ekleniyor. Maddenin başlığı gelen eleştiriler üzerine “Diğer faaliyetler” madde başlığı, “Devletin güvenliği veya siyasal yararları aleyhine suç işleme” olarak değiştirildi. Malum, ceza hukukunda kanunilik, belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri gereği, ki bu ilkeler gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 7nci madde, gerek BM Uluslararası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi 15nci madde, gerek de Anayasa 38nci madde ile koruma altında, “diğer faaliyetler” adı altında ne olduğu belirsiz birtakım fiilleri suç kabul etmek mümkün değil. Gelgelelim, sadece başlığı değiştirince etki ajanlığı belirli hale gelmiş olmuyor elbette.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Esasen TCK m.326 ila m.339’da düzenlenen “Devletin sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçları”nın kapsamı dışında kalan ve “Diğer faaliyetler” başlığı altında belirsiz, saikin aranmadığı bir “salt şüphe suçu” yaratılıyor. İktidar, Devlet sırrı kapsamına girmese de Devletin güvenliğini veya iç veya dış siyasal yararlarını ilgilendirdiğini düşündüğü her bilgiyi, her konuyu, Türk vatandaşları veya Türk kurum ve kuruluşları ile Türkiye’de bulunan yabancılar hakkında araştırma yapılmasını veya yaptırılmasını veya saik aranmaksızın, Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine, yabancı bir devletin veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı ile suç işlenmesini, işlenen bu suçların dışında ayrıca cezalandırılmaya değer suç olarak tanımlamak niyetinde. Bunu da açıkça madde gerekçesine aynen böyle yazmışlar.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İktidara göre, “eski tip” casusluğu cezalandıran bu maddeler yetersiz geliyor; “yeni tip” casusluğu cezalandırmak üzere bu düzenleme yapılıyor. O arada düşünceyi ifade hürriyeti, basın özgürlüğü ve insan hakları kavramları “azıcık” örselenebilir tabii. </strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;‘YENİ TİP’ CASUSLUĞU CEZALANDIRMAK İÇİN BU DÜZENLEME YAPILIYOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Madde metninde ise, <em>“Bu bölümde düzenlenen suçları oluşturmamak kaydıyla, Devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda suç işleyenler hakkında üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezası verilir. Fail hakkında hem bu suçtan hem de işlediği ilgili suçtan dolayı ayrı ayrı cezaya hükmolunur.”</em> hükmü getiriliyor. Teklif gerekçesinde, yasanın “casusluk amacıyla suç işleme” başlıklı yeni bir suç tanımlayarak “casusluğa karşı mücadeleyi daha etkin kılmayı” amaçladığı ifade ediliyor. TCK’nın yedinci bölümü (326-339 arası maddeleri) halihazırda, devletin güvenliğine ilişkin belgeleri ve/veya gizli bilgileri temin etme, yok etme veya açıklama gibi fiilleri ve siyasi ve askeri casusluğu suç sayan hükümler içeriyor. Bu tür fiillerin savaş zamanında işlenmesi veya devletin savaş hazırlığını veya askeri hareketlerini tehlikeyle karşı karşıya bırakması halinde ise üç yıldan ağırlaştırılmış müebbet hapse kadar değişen ağır cezalar öngörülmekte. İktidara göre, “eski tip” casusluğu cezalandıran bu maddeler yetersiz geliyor; “yeni tip” casusluğu cezalandırmak üzere bu düzenleme yapılıyor. O arada düşünceyi ifade hürriyeti, basın özgürlüğü ve insan hakları kavramları “azıcık” örselenebilir tabii. O kadar olacak, yerseniz…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukukumuza göre lobi faaliyetleri, halkla ilişkiler kampanyaları, sosyal medya çalışmaları, medya ve yayıncılık alanları, akademik çalışmalar ve düşünce kuruluşlarının faaliyetleri, yasal faaliyetlerden kabul edilmekte. Bu yasa değişikliğinden sonra, artık böyle olmayabilir. Taslak metin, ceza hukukunun temel ilkelerinden olan belirlilik, kanunilik ve öngörülebilirlik ilkelerine temelden aykırı. Fiil belli değil, suç da belli değil. Maddede geçen stratejik çıkar, talimat, organizasyon, devletin iç ve dış siyasi yararları gibi ifadelerden herhalde herkes başka şeyler anlıyor. Ne var ki ceza hukuku, bu derece “esnekliği” kabul etmiyor. Ceza normu, içine istediğiniz fiili sokabileceğiniz bir çuval değil, son derece belirli ve somutluğu olan, net bir kural olmalıdır. Bana göre devletin iç veya dış siyasi yararına olan bir durum, mesela bir MHP’liye göre son derece zararlı kabul edilebilir. Kavramın içini doldurmayınca, yalnızca keyfilik ortaya çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Madde 339/A’nın gerekçesinde, <em>“devletin iktisadi, mali, askeri, milli savunma, kamu sağlığı, kamu güvenliği, kamu düzeni, teknolojik, kültürel, ulaştırma, haberleşme, siber alan, kritik altyapılar ve enerji gibi çok çeşitli alanlardaki yararları bağlamında devletin iç veya dış siyasal yararlarına karşı gerçekleştirilen faaliyetlerin cezalandırılmasının amaçlandığı”</em> ifade ediliyor. Yine gerekçede, <em>“bu tür fiilleri işleyen kişinin, yabancı bir devletin yargı yetkisi altında bulunmayan organizasyonlar da dahil olmak üzere yabancı bir devlet veya organizasyonun stratejik çıkarları veya talimatı doğrultusunda hareket etmesi”</em> gerektiği ekleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazeteciler ve gazetecilik mesleğinin, insan hakları savunucuları ve insan hakları kurumlarının, Youtube yorumcuları, Youtube kanalları ve sosyal medya araçlarının bu madde yasalaşırsa etkilenecekleri ortada; ancak en büyük etki, AİHM’in <em>chilling effect</em> adını verdiği caydırıcı etki ile ortaya çıkacak, insanlar konuşmadan, twit atmadan, sosyal medya paylaşımında bulunmadan, daha neti ifade özgürlüklerini kullanmadan önce iki kere değil belki on kere düşünecekler gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında benzer bir tartışma 2012 yılında Rusya’da, Putin’in etki ajanlığı yasası yürürlüğe girdiğinde, yasanın tüm muhalefeti ve sivil toplumu engellemek amacıyla kullanılacağı endişeleriyle birlikte yürümüştü. Aynen beklendiği gibi oldu ve endişeler haklı çıktı. Bu yetmezmiş gibi, bir de Rusya’da 2015 yılında “İstenmeyen Kuruluşlar Yasası” yürülüğe girdi. 2023 yılında ise Gürcistan’da Rusya yanlısı hükümet, benzer bir etki ajanlığı yasası çıkardı. Yasanın etkilerin, seçim sonuçlarının hala tartışmalı olduğu Gürcistan’da hala konuşuluyor. Ne yazık ki, otoriter rejimler birbirlerinden otoriterlik öğreniyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yasanın yürülüğe girişinden sonra Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International), Human Rights Watch (HRW), Freedom House, Fédération Internationale pour les Droits Humains (FIDH), ICRC, Kızıl Haç gibi uluslararası kuruluşların Türkiye faaliyetlerinin büyük ölçüde sonlanacağı, Türkiye’deki hemen bütün insan hakları temelli faaliyetlerin de zora gireceği kolaylıkla öngörülebilir. Dernekler ya da vakıflar hukuku çerçevesinde yabancı fon kullanan tüm kuruluşlar, tüm basın kuruluşları, tüm muhalefet cephesi ve iktidarın hoşuna gitmeyecek fikir serdeden herkesin hedefe oturduğu söylenebilir. İktidar eğer isterse, istemediği şekilde konuşan, görüş açıklayan, hatta düşünen herkesi etki ajanlığı ile suçlayarak cezaevine koyma hakkına sahip oluyor. Çok özenilen Abdulhamid döneminde bile bu kadar kolaylıkla kullanılamayan bir “yetki” bu!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha suç düzenlemesi yapılmadan, Osman Kavala’nın, Mücella Yapıcı’nın, Can Atalay’ın, Mine Özerden’in, Tayfun Kahraman’ın, Çiğdem Mater’in ve diğer Gezi hükümlülerinin, Can Dündar ve tüm Cumhuriyet gazetecilerinin, Mehmet Altan’ın, Ahmet Altan’ın, Büyükada davasında tutuklanan tüm insan hakları aktivistlerinin ve diğerlerinin aslında bu suçtan cezaevine konulduğunu görünce, yasanın çıktıktan sonraki etkileri daha iyi anlaşılabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Osman Kavala, son savunmasında <em>“…şunu anladım ki yargı mensupları sakıncalı buldukları insanlara ceza verme yetkisine sahip olduklarına inanıyor. Bu insanların suç işlemediklerini biliyor olmalarına rağmen…”</em> demişti. Sizce haksız mı? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye, yüz yaşını aşmışken hukuk devleti ilkesinden U dönüşü yapıyor. Daha pek çok ilkeden de vazgeçerek…&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 07 Nov 2024 07:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/hukuk-devletinden-donus-etki-ajanligi-1730920242.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>9. Yargı Paketi’ne ilişkin muhalefet şerhim (1)*</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/9-yargi-paketine-iliskin-muhalefet-serhim-1-8569</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/9-yargi-paketine-iliskin-muhalefet-serhim-1-8569</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><strong>9. Yargı Paketi olarak bilinen teklif, bir torba kanun özelliği taşımaktadır. Teklif 38 madde ve 1 geçici maddeden, yani 39 maddeden oluşmaktadır. Bir kısmı fevkalade ayrıntılı ve karmaşık olan bu 39 maddeyle toplam 20 kanun üzerinde değişiklikler yapılmıştır. Bu kanunlar arasında konu yönünden herhangi bir ilişki kurma olanağı yoktur. Bu nedenle torba kanun mahiyeti taşıyan teklif (9. Yargı Paketi), Anayasamızın 2’nci maddesinde yer alan, değiştirilmesi yasaklanan hükmün içerdiği hukuk devleti ilkesini ihlâl etmektedir.</strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px">Kamuoyunda “9. Yargı Paketi” olarak adlandırılan, resmi adı ise “<strong>Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi</strong>” olan teklif, Adalet Komisyonu’nun 11-12 Temmuz 2024 tarihli toplantılarında görüşülerek kabul edildi. Teklif hakkındaki genel değerlendirmelerimle içerdiği bazı maddelere ilişkin görüşlerimi aşağıda maddeler halinde sıralıyorum.</span></p>

<h2><strong>I. TEKLİFİN ADALET KOMİSYONU'NDA GÖRÜŞÜLME USULÜNE İLİŞKİN GÖRÜŞLERİM</strong></h2>

<p><span style="font-size:16px">9. Yargı Paketinin Adalet Komisyonu’ndaki görüşmelerine 11 Temmuz 2024 Perşembe günü saat 10.00’da başlanmış; görüşmeler 12 Temmuz 2024 Cuma sabahı 06.27’de tamamlanmıştır. Kısacası Komisyon, aralıksız yirmi buçuk saat çalışmış; bu süre içinde sadece kırk beş dakikalık akşam yemeği molası vermiştir.Komisyonun kesintisiz olarak yirmi buçuk saat çalışması, sağlıklı bir usul değildir. Toplumun tamamını ilgilendiren kanun yapma faaliyetinde asıl olan, verimlilik olmalıdır. Bu nedenle bu çalışma modelinin verimli bir model olmadığını belirtmek gerekir.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Komisyon Başkanı, Meclis İçtüzüğünün 38’inci maddesinin ilk fıkrasına uygun olarak önce Anayasaya aykırılık sorununun mevcut olup olmadığı konusunda Komisyon üyelerine ve ardından Komisyon üyesi olmayan muhalefet temsilcilerine söz hakkı vermiştir. Bu söz hakkını süre yönünden sınırlamamak suretiyle nazik ve demokratik bir tutum izlemiştir. Ne var ki söz hakkının süreyle sınırlanmaması, Adalet Komisyonu’nun demokratik bir atmosferde görüşmelerini sürdürmesini sağlamışsa da bu, görüşmelerin verimliliğini zayıflatmıştır.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Dahası, gerek Komisyonun muhalefet parti gruplarını temsil eden üyeleri gerekse Komisyon üyesi olmayan muhalefet temsilcileri, teklifin Anayasaya aykırılığı konusunda haklı gerekçelere dayanan görüşler beyan etmişlerse de bu görüşlerin sonuç üzerinde hiçbir etkisi olmamıştır.Oysa Meclis İçtüzüğünün 38’inci maddesi, 2’nci fıkrasında şu hükme yer vermektedir: “Bir komisyon, bir teklifin Anayasaya aykırı olduğunu gördüğü takdirde gerekçesini belirterek maddelerin müzakeresine geçmeden reddeder.”</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Böylece Meclis İçtüzüğünün 38’inci maddesinin ilk fıkrasının emrini yerine getirerek Anayasaya aykırılık sorununun müzakere edilmesi, hiçbir fayda sağlamamıştır.</span></p>

<h2 style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><strong>Kamuoyunda 9. Yargı Paketi olarak adlandırılan kanun teklifinin milletvekilleri tarafından değil, Adalet Bakanlığı ve Bakanlık bürokratları tarafından hazırlandığını gösteren çeşitli veriler mevcuttur. Bilindiği gibi bizzat Adalet Bakanının kendisi, kamuoyuna yaptığı açıklamalarla Bakanlığın 9. Yargı Paketi üzerinde çalışmalarını sürdürdüğünü çeşitli vesilelerle ifade etmiştir. Bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi metnin içeriği, Adalet Bakanlığı bürokratlarınca hazırlanmış; Anayasanın öngördüğü biçimsel koşulları karşılamak üzere metin, Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekilleri tarafından imzalanmıştır. Bu yönüyle metin, Anayasanın 88’inci maddesine aykırıdır.</strong></span></h2>

<h2><strong>II.&nbsp;</strong><strong>KANUN TEKLİFİNİN ANAYASAYA AYKIRILIK SORUNU</strong></h2>

<p><span style="font-size:16px">1.&nbsp;21.01.2017 tarihli ve 6771 sayılı Anayasa Değişikliği Kanunu, iki başlı (düalist) yürütme modelinden tek başlı (monist) yürütme modeline geçişe yol açmıştır. Böylece yürütme organı, sadece Cumhurbaşkanından oluşmaktadır. Diğer bir deyişle, artık Anayasa düzenimizde Bakanlar Kurulu olarak adlandırılan kolektif bir organ kalmamıştır. Bunun sonucu olarak Bakanlar Kurulunun kanun yapma sürecinde sahip olduğu tasarı hazırlama ve hazırladığı tasarıyı yasama organına sunma yetkisi de ortadan kalkmıştır.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişten itibaren kanun yapma süreci, ancak milletvekillerinin hazırladığı teklif metinleriyle başlamaktadır. Anayasanın konuya ilişkin 88’inci maddesi şöyledir: “Kanun teklif etmeye milletvekilleri yetkilidir.”Görüldüğü gibi artık anayasa düzenimizde yürütme organının yasama sürecini başlatacak bir yetkisi bulunmamaktadır. Bu nedenle yasama süreci, ancak milletvekillerinin Anayasaya ve Meclis İçtüzüğüne uygun olarak hazırlayacakları teklif metinlerini Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na sunmalarıyla başlayabilmektedir.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Kamuoyunda 9. Yargı Paketi olarak adlandırılan kanun teklifinin milletvekilleri tarafından değil, Adalet Bakanlığı ve Bakanlık bürokratları tarafından hazırlandığını gösteren çeşitli veriler mevcuttur. Bilindiği gibi bizzat Adalet Bakanının kendisi, kamuoyuna yaptığı açıklamalarla Bakanlığın 9. Yargı Paketi üzerinde çalışmalarını sürdürdüğünü çeşitli vesilelerle ifade etmiştir.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>&nbsp;Bu açıklamalardan anlaşılacağı gibi metnin içeriği, Adalet Bakanlığı bürokratlarınca hazırlanmış; Anayasanın öngördüğü biçimsel koşulları karşılamak üzere metin, Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekilleri tarafından imzalanmıştır. Bu yönüyle metin, Anayasanın 88’inci maddesine aykırıdır.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Nitekim Adalet Komisyonu görüşmelerinde, anlaşılması mümkün olmayan karmaşık düzenlemeler hakkında Komisyon üyelerinin sarahat ihtiyacı duydukları noktalarda sorularına metni imzalayan teklif sahibi Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekillerinin yanında Adalet Bakanlığı temsilcileri de cevap vermiştir. Bu diyalogları Komisyon tutanaklarında görmek mümkündür.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></span></p>

<p><span style="font-size:16px">2.&nbsp;9. Yargı Paketi olarak bilinen teklif, bir torba kanun özelliği taşımaktadır. Teklif 38 madde ve 1 geçici maddeden, yani 39 maddeden oluşmaktadır. Bir kısmı fevkalade ayrıntılı ve karmaşık olan bu 39 maddeyle toplam 20 kanun üzerinde değişiklikler yapılmıştır. Bu kanunlar arasında konu yönünden herhangi bir ilişki kurma olanağı yoktur. Bu nedenle torba kanun mahiyeti taşıyan teklif (9. Yargı Paketi), Anayasamızın 2’nci maddesinde yer alan, değiştirilmesi yasaklanan hükmün içerdiği hukuk devleti ilkesini ihlâl etmektedir.Bilindiği gibi hukuk devleti, çeşitli unsurlar yanında hukuk kurallarının belirli olmasını gerektirmektedir. Hukuk kurallarının belirliliği ilkesi, “hukuk normlarının, herkesçe anlaşılabilir nitelikte açık olmasını, uygun vasıta ve yollarla ilan edilmek suretiyle yürürlüğe konulmasını, herkesin erişimine açık olmasını ifade etmektedir.&nbsp;</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Öte yandan, hukuk normlarının ancak yürürlüğe girmelerinden sonraki olaylar, durumlar ve ilişkilere uygulanabilir olmaları da gerekmektedir. Böylece bireyler, davranışlarını ve hukukî ilişkilerini, yürürlükte bulunan kuralları dikkate alarak düzenleme imkânını bulabilirler.”<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a>Anayasa Mahkemesi de çeşitli kararlarında hukuk kurallarının belirliliği ilkesini, hukuk devletinin aslî unsurları arasında saymaktadır. Mahkemeye göre, “Hukuk devletinin temel ilkelerinden biri de&nbsp;<em>“belirlilik”</em>tir. Bu ilkeye göre, yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır, uygulanabilir ve nesnel olması, ayrıca kamu otoritelerinin keyfi uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesi gerekir.&nbsp;Belirlilik ilkesi, hukuksal güvenlikle bağlantılı olup birey, yasadan, belirli bir kesinlik içinde, hangi somut eylem ve olguya hangi hukuksal yaptırımın veya sonucun bağlandığını bilmelidir. Birey ancak bu durumda kendisine düşen yükümlülükleri öngörebilir ve davranışlarını ayarlar. Hukuk güvenliği, normların öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar.” (E.2016/140, K. 2017/92, 12.04.2017, R.G. 25.05.2017 – 30076 / para. 13)</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Öte yandan hukuk kurallarının belirliliği ilkesi, yürürlükteki kurallara ortalama bir yurttaşın erişiminin mümkün olacağı bir düzenin kurulmasını emretmektedir.Torba kanunlar ise birbiriyle konu yönünden ilişkisiz birçok kanun üzerinde değişiklik yapmaları nedeniyle belirlilik ilkesini ihlâl etmektedir. Dahası, 9. Yargı Paketi dâhil olmak üzere Meclise sunulan torba kanunların tamamında “Falanca kanunun filanca maddesinin falanca fıkrasında yer alan filanca ifadeler çıkarılmış; bunlar yerine falanca ifadeler getirilmiştir.” şeklinde bir yöntem izlendiği görülmektedir. Bu şekilde formüle edilen hükümlerle hukuk düzeninde yaratılmak istenen sonuçların ne olduğunu, hukukçuların dahi anlaması mümkün olamamaktadır.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Böylece torba kanunlar aracılığıyla hukuk düzeninde sık sık çeşitli değişiklikler yapılmakta; bu değişikliklerin silsilesini takip etmek, hukuk mesleğini icra edenler tarafından dahi mümkün olamamaktadır. mevzuat.gov.tr sitesine veya Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin internet sitesine müracaat edildiğinde evvelce çok sayıda değişiklik geçirmiş bir kanun hükmünün ancak son hali görülebilmektedir. Metnin yürürlüğe girdiği ilk andan son noktaya kadar geçirdiği değişikliği izlemek mümkün olmamaktadır.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Oysa uyuşmazlıkları hukukun üstünlüğünü esas alarak çözmek zorunda olan yargı makamları, yürürlükteki bir normun önceki metinlerini esas almaları gereken yargılamalarda bu metinlere erişmekte uzun mesailer harcamakta, bunlara erişimde ciddi güçlük yaşamaktadır. Bu ise diğer faktörler yanında yargılamaların uzamasını etkileyen bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.Türkiye’nin önemli sorunlarından birinin yargılamaların uzunluğu olduğu bilinmektedir. Yargılamaların uzun sürmesi, makul sürede yargılanma hakkını; dolayısıyla âdil yargılanma hakkını ihlâl etmektedir.Yargılamaların uzaması nedeniyle âdil yargılanma hakkı ihlâl edilenler, bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesi’ne müracaat etmekte; böylece Mahkeme’nin iş yükü artmaktadır.&nbsp;</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Nitekim Mahkeme’nin verdiği hak ihlâli kararlarının yüzde 76’sı makul sürede yargılanma hakkının ihlâli gerekçesine dayanmaktadır.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a>Bütün bu nedenlerle parlamento çoğunluğuna torba kanun yöntemini terk etmesi yönündeki çağrımı bir kez daha tekrar ediyor, bu uygulamanın hukuk devleti ilkesi yönünden ihlâl oluşturduğuna bir kez daha dikkat çekiyorum.</span></p>

<h2 style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><strong>Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını 1989’da kabul etmiştir. Dahası, Anayasanın 90’ıncı maddesinde 2004’te yapılan değişiklikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi dâhil olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu temel hak ve hürriyetlere ilişkin milletlerarası antlaşma hükümlerinin ulusal kanunların üzerinde olduğu kabul edilmiştir. Bütün bu nedenlerle evli kadına eşinin soyadını taşımasını zorunlu kılan bir yasal düzenlemenin olmaması gerekirdi.</strong></span></h2>

<h2><strong>KADINA EŞİNİN SOYADINI TAŞIMASINI ZORUNLU KILAN DÜZENLEME</strong></h2>

<p><span style="font-size:16px">3.&nbsp;9. Yargı Paketi’nin 15’inci maddesi, kadının soyadı hakkıyla ilgili bir hükme yer vermiştir. Bilindiği gibi evli kadının evlenmeden önceki soyadını kullanma hakkı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan bir başvuruya konu olmuştur. Ayten Ünal Tekeli’nin başvurusu üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, kadının eşinin soyadını kullanmaya mecbur edilmesini Sözleşmenin 8’inci ve 14’üncü maddelerinin ihlâli olarak değerlendirmiştir.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını 1989’da kabul etmiştir. Dahası, Anayasanın 90’ıncı maddesinde 2004’te yapılan değişiklikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi dâhil olmak üzere Türkiye’nin taraf olduğu temel hak ve hürriyetlere ilişkin milletlerarası antlaşma hükümlerinin ulusal kanunların üzerinde olduğu kabul edilmiştir. Bütün bu nedenlerle evli kadına eşinin soyadını taşımasını zorunlu kılan bir yasal düzenlemenin olmaması gerekirdi.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Ne var ki 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 187’nci maddesinde şu hüküm yer almıştır: “Kadın evlenmekle kocasının soyadını alır; ancak evlendirme memuruna veya daha sonra nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilir. Daha önce iki soyadı kullanan kadın, bu haktan sadece bir soyadı için yararlanabilir.” Bu düzenleme ise Anayasa Mahkemesi tarafından 22 Şubat 2023’te Anayasanın 10’uncu maddesine aykırı görülerek iptal edilmiş; karar 28 Nisan 2023 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Kararın dokuz ay sonra yürürlüğe gireceği belirtilmiştir. Bu süre, 28 Ocak 2024’te dolmuştur. Böylece o tarihten bu yana bir hukuk boşluğu mevcuttur.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Teklifin 15’inci maddesi ise bu boşluğun doldurulması amacıyla şu hükme yer vermektedir: “Kadın evlenmekle kocasının soyadını alır. Şu kadar ki; kadın evlendirme memuruna veya daha sonra nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilir. Kadının soyadı, kendi soyadı ile önceki kocasının soyadından oluşuyorsa kadın bu soyadlarından sadece birisini evleneceği kocasının soyadının önünde kullanabilir.”</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Ne var ki Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği hüküm ile teklifin içerdiği hüküm karşılaştırıldığında sadece küçük sözcük oyunlarının yapıldığı, iptal edilen hükümle getirilen yeni düzenleme arasında anlam yönünden önemli bir farkın olmadığı görülmektedir. Bu nedenle teklifin 15’inci maddesi, Anayasanın 153’üncü maddesine aykırıdır. 153’üncü madde şöyledir: “Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir. (…) Anayasa Mahkemesi kararları (…) yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.”Görüldüğü gibi bu madde, Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcı olduğunu belirtmekle yetinmemiş; bu bağlayıcılığın yasama, yürütme ve yargı organlarıyla idarî makamlar yönünden aynı derecede geçerli olduğuna ayrıca ve açıkça işaret etmiştir. Bu nedenle yasama organının Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına aykırı bir kanun teklif etmesi, böyle bir teklifi görüşerek kabul etmesi düşünülemez.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Anayasa Mahkemesi kararlarının gerekleriyle çelişen bir kanun yapma, sadece Anayasanın 153’üncü maddesinin değil, aynı zamanda anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığını düzenleyen 11’inci maddesinin de ihlâli anlamındadır. Dahası, Anayasa Mahkemesi kararlarıyla çelişen bir kanunî düzenleme, Anayasamızın 2’nci maddesinde yer alan hukuk devletinin gerektirdiği hukukî belirlilik ilkesinin de ihlâli anlamındadır.Venedik Komisyonu’nun 2011 tarihli Hukuk Devleti Raporu (<em>Report on the Rule of Law</em>) başlıklı raporunda da hukuk devletinin gereklerinden biri olarak hukuk kurallarının belirliliği ilkesinden söz edilmekte; kesinleşmiş yargı kararlarına riayet, belirlilik ilkesinin bir unsuru olarak vurgulanmaktadır. Teklifin 15’inci maddesi, Anayasa Mahkemesi’nin kararını ihlâl eden yönüyle hukukî belirlilik ilkesini, dolayısıyla hukuk devleti ilkesini ihlâl etmektedir.</span></p>

<h2 style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><strong>Teklifin 37’nci maddesinin (c) bendi şu hükme yer vermiştir: “(Bu Kanunun) 28 inci maddesi 29/6/2024 tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde … yürürlüğe girer.” Teklif, 11-12 Temmuz 2024’te Adalet Komisyonu’nda görüşüldüğü sırada dahi bu hüküm geçmişe yürür niteliktedir. Bir hukuk kuralının geçmişe yürütülmesi, en temel hukuk ilkelerinden biri olan hukukun ancak geleceği düzenleyebileceği ilkesine aykırıdır.</strong></span></h2>

<h2><strong>HUKUKUN ANCAK GELECEĞİ DÜZENLEYEBİLECEĞİ İLKESİNE AYKIRI</strong></h2>

<p><span style="font-size:16px">Bütün bu gerekçelerle teklifin 15’inci maddesi geri çekilmeli, Anayasa Mahkemesi’nin 22 Şubat 2023 tarihli E. 2022/155, K. 2023/38 sayılı kararına uygun bir madde metni hazırlanmalıdır.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">4. Teklifin 37’nci maddesinin (c) bendi şu hükme yer vermiştir: “(Bu Kanunun) 28 inci maddesi 29/6/2024 tarihinden geçerli olmak üzere yayımı tarihinde … yürürlüğe girer.”Teklif, 11-12 Temmuz 2024’te Adalet Komisyonu’nda görüşüldüğü sırada dahi bu hüküm geçmişe yürür niteliktedir. Teklifin Genel Kurul’da görüşülüp, kabul edilip Cumhurbaşkanı tarafından imzalanarak yürürlüğe konması, en iyimser ihtimalle Temmuz ayının dört veya beşinci haftalarında, yani Temmuz ayının sonunda gerçekleşecektir. Böylece yukarıda aktardığımız hüküm, bir ay geriye yürütülecektir.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Bir hukuk kuralının geçmişe yürütülmesi, en temel hukuk ilkelerinden biri olan hukukun ancak geleceği düzenleyebileceği ilkesine aykırıdır. Hukuk kurallarının geleceği düzenlemesi, eşyanın tabiatı gereğidir. Çünkü bireyler ve kamu makamları, her tür eylem ve işlemlerinde ancak yürürlükte olan hukuk kurallarını dikkate alabilirler. Bireylerden veya kamu makamlarından, gelecekte yürürlüğe girmesi muhtemel hukuk kurallarının ne olacağını tahmin ederek vaziyet almaları beklenemez.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Bu yönüyle teklifin 37’nci maddesinin (c) bendi, hukuk devletine ve bu ilkenin devlete ve hukuka güven unsuruna aykırılık oluşturmaktadır.Komisyon görüşmelerinde neden geçmişe yürüyen bir kuralın teklif metninde yer aldığı yönündeki soruma, Adalet Bakanlığı temsilcisi aşağıdaki cevabı vermiştir: “Geriye doğru yürüttüğümüz maddenin düzenlemesi, 28'inci madde. Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenlenen Hâkimler ve Savcılar Kurulundaki tetkik hâkim ve müfettişlerin kadrolarının kanunla düzenlenmesi gerektiği gerekçesiyle iptal etti ve iptal 29 Haziranda yürürlüğe girdi. Bu kadrolar şimdi iptal edilmiş oldu, on gündür iptal edilmiş kadrolar var ama orada çalışanlar çalışıyor. O kadroları canlı tutmak, özlük haklarını muhafaza etmek için yürürlüğünü 29 Hazirandan başlatıyoruz.”<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a>“Sayın Adalet Bakanlığı temsilcisi güzel söylüyor ‘Kadrolar dayanaksız kalıyor.’ diyor ama bu kanunu bir ay önce görüşmemizin önündeki engel ne idi?” şeklindeki soruma ise ne Adalet Bakanlığı temsilcisi ne de teklif altında imzası olan Adalet ve Kalkınma Partili milletvekilleri cevap verebilmişlerdir. Sorduğum sorunun cevabı, büyük bir suskunluk olmuştur.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Geçmişe yürür nitelikte kanunî düzenleme yapmak, ilk kez karşılaştığımız bir durum değildir. 2 Mayıs 2024 tarihli 7501 sayılı Maden Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 15’inci maddesinde de geçmişe yürüyen bir düzenleme yer almaktaydı. Bu kanun, 11 Mayıs 2024’te yürürlüğe girdiği halde 15’inci maddesiyle 1’inci ve 3’üncü maddelerinin 28 Şubat 2024 itibarıyla yürürlüğe gireceği düzenlenmişti.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Keza 23 Mayıs 2024 tarihli 7511 sayılı Kanunun 23’üncü maddesinde de geçmişe yürüyen bir düzenleme yer almaktaydı. Bu kanun da 29 Mayıs 2024’te yürürlüğe girdiği halde 1’inci maddesinin 26 Nisan 2024 itibarıyla yürürlüğe gireceği düzenlenmişti.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Görüldüğü gibi 28. dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi çoğunluğu tarafından hazırlanarak kabul edilen kanunlarda geçmişe yürüyen düzenlemelerin yer alması, bir geleneğe dönüştürülmüştür. Böylece parlamento çoğunluğu, siyasal muhalefeti ve toplumu hukuksuzluğa, anayasasızlığa alıştıran bir tutum sergilemektedir. Bizlerin muhalefet partisi temsilcileri olarak komisyonlarda ve Genel Kurul’da bu tür hukuksuzluklara karşı koymamız ise sessizlikle, umursamazlıkla karşılanmaktadır.</span></p>

<p><span style="font-size:16px">Parlamento çoğunluğunun anayasasızlaştırma ve hukuksuzlaştırma konusunda yürüttüğü bu kararlı tutumun topluma hiçbir faydası olmayacağını, tam aksine bu sürecin toplumun tümü bakımından ağır olumsuz sonuçlarının olacağını bir kez daha belirtmek isterim. Klasikleşmiş ifadesiyle en kötü hukukun hukuksuzluktan daha iyi olduğunu hatırlatarak parlamento çoğunluğunu sergilediği bu tutumdan vazgeçmeye davet ediyorum.</span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>* 9. Yargı Paketi bu hafta Meclis gündemine geleceği 16 Temmuz 2024 yayınlanan yazıyı yeniden yayınlıyoruz.&nbsp;</strong></span></span></em></p>

<p>---</p>

<p><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a><a href="https://basin.adalet.gov.tr/adalet-bakani-tunc-ceza-infaz-kurumlarinda-teknoloji-konferansinin-acilisina-katildi">https://basin.adalet.gov.tr/adalet-bakani-tunc-ceza-infaz-kurumlarinda-teknoloji-konferansinin-acilisina-katildi</a></p>

<p><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>&nbsp;TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı, Adalet Komisyonu Tutanağı, Birinci ve İkinci Oturum, 11-12 Temmuz 2024, s. 201, 202, 204, 205, 394, 399, 402, 403, 405, 412, 413, 423, 441, 502, 503, 541, 625, 629, 653, 676, 694, 697, 698, 710, 712, 714, 726.</p>

<p><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a>&nbsp;Serap Yazıcı, “Hukuk Devleti ve Yargının Bağımsızlığı”, içinde Türkiye’de Siyasal Yaşam / Dün, Bugün, Yarın, (der.) Mehmet Kabasakal, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2016, s. 85</p>

<p>.<a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a>&nbsp;Anayasa Mahkemesi Başkanlığı, Bireysel Başvuru İstatistikleri (23/9/2012 – 31/3/2024), s. 15&nbsp;<a href="https://www.anayasa.gov.tr/media/9293/bb_2024_1.pdf">https://www.anayasa.gov.tr/media/9293/bb_2024_1.pdf</a></p>

<p><a href="https://www.yeniarayis.com/#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a>&nbsp;TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı, Adalet Komisyonu Tutanağı, Birinci ve İkinci Oturum, 11-12 Temmuz 2024, s. 726.</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 Nov 2024 07:18:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/11/9-yargi-paketine-iliskin-muhalefet-serhim-1-1730620780.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Anayasanın dördüncü maddesi üzerine (2)</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/anayasanin-dorduncu-maddesi-uzerine-2-8507</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/anayasanin-dorduncu-maddesi-uzerine-2-8507</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cumhuriyetin niteliklerinin değişmesi için ilk üç maddeyi ya da dördüncü maddeyi değiştirmeye gerek yoktur; başka maddelerde yapılacak değişikliklerle ilk üç madde değiştirilebilir ve dördüncü maddenin sağladığı koruma etkisizleştirilebilir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasanın dördüncü maddesinin koruma altına aldığı sadece Anayasanın ilk üç maddesi değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasanın ilk üç maddesi devletin niteliklerini ortaya koyar ve dördüncü madde bu nitelikleri korur.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasanın diğer bütün maddeleri de ilk üç maddeyle ilişkilidir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden ilk üç maddeye hiç dokunmaksızın da devletin nitelikleri kolaylıkla değiştirilebilir. Dolayısıyla Anayasanın değiştirilemeyecek maddeleri sadece ilk üç madde değildir; ilk üç maddeyle ilgili bütün değerler dolaylı yoldan koruma altındadır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu saptamayı ilk defa ben yapmıyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM kuruluşundan itibaren 50 yıl boyunca aynı saptamayı defalarca yaptı; Cumhuriyeti ve niteliklerini hassasiyetle korudu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üstelik zaman zaman AYM’nin bu konudaki yetkilerine sınırlama getirilmeye çalışıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama AYM 2010 Anayasa değişikliklerine kadar 50 yıl boyunca dolaylı yolları kullanarak bu kararlı tutumundan vazgeçmedi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2010 Anayasa değişiklikleriyle birlikte Mahkeme tutumunu değiştirdiğinden ilk üç maddenin içini boşaltan 2017 Anayasa değişiklikleri kolaylıkla yapıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dönemler halinde yaşanan gelişmelere bakalım:</span></span></span></p>

<h2><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1. OSMANLI DÖNEMİ DAHİL 1961 ANAYASASI ÖNCESİ DÖNEM</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1876 Kanun-i Esasi’ye göre “<em>Heyeti Âyan Heyeti Mebusandan verilen kavanin ve muvazene lâyihalarını tetkik ile…Kanunu Esasi ahkâmına …bir şey görür ise mütalâasını ilâvesiyle ya kat'iyen red veyahut tadil ve tashih olunmak üzere Heyeti Mebusana iade eder</em>”di (m. 64). </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Heyeti Ayan Anayasaya aykırılık gördüğü takdirde mutlak veto yetkisi kullanabilir; değiştirme ya da düzeltme isteyebilirdi; bu yüzden bu dönemde Anayasa’ya aykırılık incelemesi üyeleri Padişah tarafından atanan Heyeti Ayan tarafından yapılabilirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dönemde bu yetki kullanılmadı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1921 Anayasası olağanüstü koşullarda çıkarılan bir metindi ve anayasaya aykırılık incelemesine yer verilmemişti.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1924 Anayasasında Anayasanın değiştirilmesini düzenleyen 102. maddede Cumhuriyetin korunmasına ilişkin şu düzenleme yapılmıştı:</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>İşbu kanunun şekli Devletin Cumhuriyet olduğuna dair olan birinci maddesinin tadil ve tagyiri hiçbir suretle teklif dahi edilemez</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa bu düzenlemeyi yapmakla birlikte koruma görevinin kim tarafından yapılacağı belirlenmemişti. </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçi Anayasaya göre “<em>Anayasanın hiçbir maddesi hiçbir sebep ve bahane ile savsanamaz ve işlerlikten alıkonamaz. Hiçbir kanun Anayasaya aykırı olamaz</em>”dı (m. 103).</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama Anayasaya aykırı bir kanun çıkarılırsa ya da Anayasanın maddeleri “<em>savsanır ya da işlerlikten alıkonursa</em>” aykırılığın nasıl önleneceği belli değildi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bazı mahkemeler nadiren de olsa Anayasaya aykırı kanunları uygulamaktan kaçınmışlardı; ABD’deki </span><em><span style="color:#000000">Marbury vs. Madison Davasına</span><a href="#_edn1" name="_ednref1" title=""><span style="color:#000000"><strong>[i]</strong></span></a></em><span style="color:#000000"> benzer biçimde bütün mahkemelerin Anayasaya aykırı kanunları uygulamaktan kaçınabilecekleri düşünülmüştü.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargıtay Genel Kurulu 1951 yılında verdiği bir kararında “<em>yargı görevinde kaldığı sürece bir yargıç tarafından herhangi bir yasanın Anayasa hükümlerine aykırılığından sözederek uygulamasından kaçınılamaz</em>” diyerek bu yöndeki gelişmeyi durdurmuştu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1960’lı yıllara gelirken iktidar partisinin tutumu nedeniyle mahkemelerin bağımsızlığı ve yargıç güvencesi yara almış olduğundan, mahkemelerin bu yönde bir tutum geliştirmelerinin olanağı kalmamıştı. Böylece mahkemeler tarafından itiraz yoluyla anayasaya uygunluk denetimi yapılması sözkonusu olmamış ve bu denetim TBMM’ye bırakılan siyasal bir denetim halinde kalmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1924 deneyiminin bize gösterdiği şu olmuştur: <em>Anayasaya aykırı eylem ve işlemlerin denetimini yapan bir mekanizma olmadığında, Anayasanın temel ilkelerinin korunması olanağı kalmaz.</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Denetim olmadığında Anayasadaki temel ilkelere karşı olan bir siyasal çoğunluk bu ilkeleri yok sayabilir ve ortadan kaldırabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim dünyada da AYM’lerin kuruluş gerekçesi buydu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci Dünya Savaşı sırasında güçlenen faşist rejimler, anayasaya aykırı düzenlemeleri önleyecek AYM’lerin yokluğu ya da etkisizliği nedeniyle yeşerip güçlenebilmişti ve bu insanoğluna çok pahalıya mal olmuştu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1924 Anayasası döneminde de siyasal iktidarların Anayasaya aykırı eylem ve işlemlerine kimse “<em>dur</em>” diyememişti ve sonuç 1960 Askeri Darbesi idi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="color:#000000"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1961 Anayasasının birinci maddesinde “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” hükmüne yer verilmiş ve dokuzuncu maddesinde “Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” hükmüne yer verilmişti.</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>2. 1961 ANAYASASI DÖNEMİ </strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1961 Anayasası döneminde geçmiş döneme bir tepki olarak AYM kuruldu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1961 Anayasasının birinci maddesinde “<em>Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir</em>” hükmüne yer verilmiş ve dokuzuncu maddesinde “<em>Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Anayasa hükmü değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez</em>” hükmüne yer verilmişti.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dikkat çekici nokta bu Anayasada, sadece Cumhuriyet koruma altına alınmış ve “<em>Cumhuriyetin nitelikleri</em>”nin korunmasına yer verilmemişti.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda AYM sadece birinci madde hükmünü koruma altına alıp, cumhuriyetin niteliklerinin korunmasında kendisini yetkili görmeyebilirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama öyle yapmadı; 1970 yılında verdiği bir kararında şunları söyledi:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“…</span><em><span style="color:#000000">değişmezlik ilkesinin sadece (Cumhuriyet) sözcüğünü hedef almadığını söylemek bile fazladır. Yani Anayasa'da sadece (Cumhuriyet) sözcüğünün değişmezliğini kabul ederek onun dışındaki bütün ilke ve kuralların değişebileceğini düşünmenin Anayasa'nın bu ilkesi ile bağdaştırılması mümkün değildir. Zira 9. maddedeki değişmezlik ilkesinin amacının, Anayasa'nın 1., 2. maddelerinde ve 2. maddenin gönderme yaptığı başlangıç bölümünde yer alan temel ilkelerle niteliği belirtilmiş, "Cumhuriyet" sözcüğü ile ifade edilen Devlet sistemidir. Bir başka deyimle, 9. madde ile değişmezlik ilkesine bağlanan "Cumhuriyet" sözcüğü değil, yukarıda gösterilen Anayasa maddelerinde nitelikleri belirtilmiş olan Cumhuriyet rejimidir. Şu halde, sadece "Cumhuriyet" sözcüğünü saklı tutup, bütün bu nitelikleri, hangi istikamette olursa olsun, tamamen veya kısmen değiştirme veya kaldırmak suretiyle 1961 Anayasasının ilkeleriyle bağdaşması mümkün olmayan bir başka rejimi meydana getirecek bir Anayasa değişikliğinin teklif ve kabul edilmesinin Anayasa'ya aykırı düşeceğinin, tartışmayı gerektirmiyecek derecede açık olduğu ortadadır./ Bu bakımdan bu ilkelerde değişmeyi öngören veya Anayasa'nın sair maddelerinde yapılan değişikliklerle doğrudan doğruya veya dolaylı olarak bu ilkeleri değiştirme amacı güden herhangi bir kanun teklif ve kabul olunamaz. Bu esaslara aykırı olarak çıkarılmış bulunan bir kanunun Anayasa'nın mevcut hükümlerinde en küçük bir etki ve değişme yapması veya yeni bir Anayasa kuralı koyması mümkün değildir.”</span><a href="#_edn2" name="_ednref2" title=""><span style="color:#000000"><strong>[ii]</strong></span></a></em></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkeme birkaç ay sonra verdiği bir başka kararda tamamlayıcı şeyler söylüyordu:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“<em>Cumhuriyet Devlet şeklini ortadan silecek veya onu işlemez duruma getirecek olan Anayasa değişikliklerinin yapılamıyacağı Anayasamızın gerek açık hükümlerinden, gerek ruh ve felsefesinden çıkmaktadır. Bu temel düşüncenin ulaştırdığı sonuç şudur ki; <strong>Anayasa'nın Devlet şekli hükmü dışındaki hükümlerinin, hiçbir kayda tabi olmadan, yasama organınca değiştirilebileceği sanılmamalıdır.</strong> Çağdaş Anayasalar kendilerini koruyan ve teminat altına alan hükümler ve müesseseleri de birlikte getirmeyi sağlamışlardır</em>.”</span><a href="#_edn3" name="_ednref3" title=""><span style="color:#000000">[iii]</span></a></span></span></p>

<h2><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>3. 1971 ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİNDEN SONRA</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM’nin Cumhuriyeti ilkeleriyle birlikte korumaya yönelik bu tavrı siyasal iktidarda rahatsızlık yarattı ve ilk fırsatta, yani 1971 Anayasa değişiklikleri sırasında, buna ciddi bir sınırlama getirildi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapılan yeni değişikliğe göre Anayasa Mahkemesi Anayasa değişikliklerini sadece Anayasa'da gösterilen şekil şartlarına uygunluğunu denetleyecek ve esas yönünden denetleme yapamayacaktı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Değişikliğin gerekçesi de çok açıktı: “<em>Anayasa Mahkemesinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinin Anayasa vazıı olarak yaptığı Anayasa değişikliklerini denetlemesi söz konusu olamaz</em>”dı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu değişikliğin AYM’ye verdiği açık emir şuydu: “<em>Cumhuriyeti korumaktan vazgeç!”</em></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyete karşı olan bir siyasal çoğunluk bu maddeyi değiştirdiğinde AYM bunu önleme yetkisine sahip olmayacağına göre “<em>Cumhuriyeti değiştirmeye ilişkin teklif yasağının</em>” bir anlamı kalmıyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM tam da bu noktadan hareket etti ve Cumhuriyeti nitelikleriyle birlikte koruma görevini bırakmadı. 1975 yılında verdiği kararda şunları söylüyordu:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“<em>Cumhuriyet rejiminin Anayasamızda niteliğini belirleyen ilke ve kurallarında değişmeyi öngören veya Anayasanın öteki maddelerinde yapılan değişikliklerle doğrudan doğruya veya dolaylı yollardan bu ilkeleri değiştirmeyi amaç güden herhangi bir kanun teklif ve kabul edilemez./… yalnız "Cumhuriyet" sözcüğünün değil, Türkiye Devletinin dayandığı bu ilkelere ve onun "İnsan haklarına ve Başlangıçta belirtilen temel ilkeler dayanan, millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti" olarak Anayasaca tanımı yapılan niteliklerini değiştirmeyi öngören bir Anayasa değişikliğinin teklif edilmesi, sözü geçen yasak karşısında olanaksızdır. Çünkü, bunlarda yapılacak bir değişiklik, yukarıda tanımlanan nitelikte bir Cumhuriyet olan Türkiye Devletinin temel kuruluşunda ve işleyişinde de bir değişiklik olması sonucunu doğurur. /Kanun ve o nitelikte bulunan Anayasa değişikliklerini teklif etmeyi düzenleyen Anayasa hükümleri birer biçim kuralı olduklarına göre, bunu yasaklayan bir kuralın dahi bir biçim kuralı olduğunda hiç kuşku yoktur. Çünkü bu yasak, belli sayıdaki Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin esasında kendileri için bir hak teşkil eden ve niteliği bakımından da bir yasama işlemi olan Anayasa değişikliği teklif etmelerini önlemektedir…., <strong>değişiklik teklifi, değişmezlik ilkesiyle çatışmıyorsa, Anayasada gösterilen şekil şartlarına uygun olarak yöntemi içinde yürüyecek ve şayet çatışıyorsa, hiç yapılamayacak, yapılmış ise yöntemi içinde yürütülemiyecek, yürütülmüş ise kabul edilip kanunlaşamayacaktır</strong></em></span><strong><span style="color:#000000">.”</span><a href="#_edn4" name="_ednref4" title=""><span style="color:#000000"><strong>[iv]</strong></span></a></strong></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kararla mahkeme “<em>şekil üzerinden esas denetimi</em>” yapıyor ve Cumhuriyeti nitelikleriyle birlikte koruma görevini bırakmıyordu. Daha sonra aynı doğrultuda çok sayıda karar veren Mahkeme 1977 yılında şunları söylüyordu:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“<em>Anayasa değişikliklerine ilişkin teklifler, herşeyden önce Anayasa'nın başlangıç bölümü ile 1. ve 2. maddelerinde yer almış bulunan ilkelerde en küçük bir sapmayı veya değişikliği öngöremezler. Değişikliğin sözü geçen ilkelerin tümünü veya herhangi birisini hedef almış olması arasında fark yoktur. Kapsamı ne olursa olsun, bu konulardaki bütün değişiklikler bu yasağın içindedir. Şu duruma göre Cumhuriyetin temel ilkelerinden sapma nitelikleri taşıyan bir Anayasa değişikliği hem teklif edilemez, hem de yasama meclislerince kabul olunamaz. Buna rağmen teklif yapılmış ve kabul de edilmiş ise, Anayasanın 9. maddesinde yer alan biçim koşullarına aykırı olur</em>.”</span><a href="#_edn5" name="_ednref5" title=""><span style="color:#000000">[v]</span></a></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1961-1982 dönemine ilişkin olarak şu saptamalar yapılabilir:</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">a. Bu dönemde Anayasada sadece “<em>Cumhuriyet</em>” koruma altında olmasına rağmen, AYM yaptığı yorumla “<em>Cumhuriyetin niteliklerini</em>” de koruma altına aldı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">b. AYM Cumhuriyetin ve niteliklerinin korunmasını sadece belirli maddelerin korunmasından ibaret görmedi; diğer maddelerde de Cumhuriyet ilkesini etkileyecek değişikliklere izin vermedi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">c. 1971 değişikliğinden sonra “<em>Cumhuriyetin değiştirilmesine ilişkin teklif yasağı</em>”nı gerekçe göstererek denetimini dönem boyunca sürdürdü.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle AYM 1961-1980 dönemi boyunca Cumhuriyeti ve niteliklerini koruma görevini hakkıyla yerine getirdi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="color:#000000"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>AYM 1982-2008 arasında, verdiği sınırlı sayıda aksine karara rağmen, 2008 yılındaki kararında 1961 dönemi içtihadına daha güçlü biçimde sahip çıkmıştı.</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>4. 1982 ANAYASASI DÖNEMİ (2010 DEĞİŞİKLİKLERİNE KADAR)</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1982 Anayasası geçmiş dönemde yaşanan gelişmelere tepki olarak bazı düzenlemeler yaptı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk değişiklik olumluydu: AYM, bu dönem boyunca, sadece “<em>Cumhuriyet</em>” adının korunmasının yetersiz olduğunu; Cumhuriyetin ancak nitelikleriyle birlikte varlığını sürdürebileceğini; Cumhuriyetin niteliklerinin değiştirilmesi halinde Cumhuriyetin anlamsız kalacağını söylemiş ve Cumhuriyeti korumak adına Cumhuriyetin niteliklerini de koruma altına almıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1982 Anayasasını yapanlar bu durumu gözeterek Cumhuriyetle birlikte Cumhuriyetin niteliklerini de koruma altına aldılar. Bir başka anlatımla sadece birinci madde değil ilk üç madde koruma altına alınmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu olumluluk görünüşteydi, çünkü önemli olan bu korumanın kim tarafından yapılacağına verilen cevaptı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu cevap olumsuz bir cevaptı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1982 Anayasası Anayasa değişikliklerine ilişkin denetimi sadece şekil denetimi ile sınırlamadı ama aynı zamanda şekil denetiminin içeriğini de belirledi: “…<em>şekil bakımından denetlenme Anayasa değişikliklerinde, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır</em>” (m. 148/2).</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun anlamı şuydu: AYM’nin şekil üzerinden esas denetimi yapması yasaklanmıştı. Mahkeme şekil denetimi yaparken sadece teklifin yeterli sayıda imza ile verilip verilmediğine, oylamalarda yeterli sayının bulunup bulunmadığına ve iki kere görüşülüp görüşülmediğine bakacaktı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Değişikliğin Cumhuriyet ilkesine zarar verip vermediğini denetlemek AYM’nin işi olmaktan çıkarılmıştı.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda Cumhuriyeti ve niteliklerini kimin koruyacağı sorusu cevapsız kalıyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim AYM 2008 yılına kadar verdiği kararlarda bu sınıra uydu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak belirtmek gerekir ki bu dönemde yapılan Anayasa değişikliklerinde Cumhuriyeti ve niteliklerini etkileyen düzenlemeler yoktu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin 1987 ve 2007 yılında verilen iki kararda sırasıyla şunlar söyleniyordu:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“…<em>Anayasanın 148. maddesinde, Anayasa değişikliklerine ilişkin yasaların esas yönünden denetimine yer verilmediği gibi, bunların biçim yönünden denetimleri de, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlı tutulmuştur. İptali istenen bu sınırlı sebeplerden herhangi birine ilişkin bulunmadığı sürece davanın dinlenmesi olanağı yoktur…işin esasına girilmeden yetkisizlik nedeniyle davanın reddine karar verilmesi gerekir</em>.”</span><a href="#_edn6" name="_ednref6" title=""><span style="color:#000000">[vi]</span></a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“<em>Yasanın 6. maddesiyle eklenen Geçici Madde 19'un iptaline ilişkin gerekçeler, teklif ve oylama çoğunluğu ve ivedilikle görüşülemeyeceği ilkeleri kapsamında bulunmadığından, Anayasa Mahkemesinin görev alanına girmemektedir.”</em></span><a href="#_edn7" name="_ednref7" title=""><span style="color:#000000">[vii]</span></a></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkeme bu dönemde verdiği sınırlı sayıda ret kararından sonra 2008 yılında Cumhuriyetin niteliklerini koruma kaygısıyla yeniden 1961 dönemi içtihadına geri döndü. Kararda asli kurucu iktidar ve tali kurucu iktidar tanımından yola çıkılıyor ve tali kurucu iktidarın Anayasa değişikliklerini anayasal sınırlar içinde kalarak yapma zorunluluğuyla bağ kuruluyordu:</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Anayasa'nın 175. maddesine göre kullanılacak Anayasa'yı değiştirme yetkisinin, hukuksal geçerlilik ve etkinlik kazanabilmesi için Anayasa'nın 4. maddesinde teklif edilemez olarak belirlenen hükümlere ilişkin olmaması, teklif ve oylama çoğunluğuna uyularak ve nihayetinde ivedi görüşme yasağı ihlal edilmeden kullanılmış olması gerekir. Teklif edilebilir olmayan bir Anayasa değişikliğinin 148. maddenin ikinci fıkrasında öngörülen teklif çoğunluğu koşulunu yerine getirmiş olması, hukuken geçersiz nitelikteki bir yasama tasarrufunun sırf sayısal çokluğun gücüyle etkin kılınmasının gerekçesi olamaz. Zira kurulu iktidar olan yasama organının işlem ve eylemlerinin geçerliliği, asli kurucu iktidarın öngördüğü anayasal sınırlar içinde kalması koşuluna bağlıdır</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkeme’ye göre teklif çoğunluğuna bakabilmek için öncelikle teklifin anayasa sınırları içinde bir teklif olup olmadığına bakmak gerekliydi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkeme bu kararla Cumhuriyeti ve niteliklerini koruma görevinin kendisinde olduğunu açıklamış oluyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetlemek gerekirse AYM 1982-2008 arasında, verdiği sınırlı sayıda aksine karara rağmen, 2008 yılındaki kararında 1961 dönemi içtihadına daha güçlü biçimde sahip çıkmıştı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="color:#000000"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Özetle Anayasanın herhangi bir maddesinde çoğunluğun dini tercihlerini dikkate alınarak yapılacak bir laiklik tanımlaması, ilk üç maddede koruma altına alınan ve Cumhuriyetin nitelikleri olan laiklik, demokrasi, hukuk devletini ortadan kaldırarak Cumhuriyetin içini boşaltır. Bunu önleyebilecek tek organ AYM’dir. Bu yazıda yapılan çözümlemeler AYM’nin muhtemel tavrı hakkında bir fikir üretmeye katkı sunabilir.</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>5. 2010 ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİ SONRASI</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM’nin 2010 Anayasa değişiklikleriyle ilgili tutumu son derece ilginçtir. </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkeme bu kararda birbirine taban tabana zıt iki tutumu birden sahiplendi. Mahkeme aynı kararın içinde birden fazla yerde şu gerekçeyi kullandı:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">“<em>Anayasa'nın 148. maddesinde Anayasa değişikliklerinin esas yönünden denetimine yer verilmediği gibi, bunların biçim yönünden denetimleri de, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlı tutulmuştur. İptal istemi bu sınırlı sebeplerden herhangi birine ilişkin bulunmadığı sürece davanın dinlenmesi olanağı yoktur. Dava dilekçesinde ileri sürülen hususlar Anayasa'nın 148. ve Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 21. maddelerinde sayılı ve sınırlı olarak belirlenen şekil bozukluklarından değildir. Bu itibarla Anayasa Mahkemesi'nin yetkisizliği nedeniyle iptal isteminin reddi gerekir</em>.”</span><a href="#_edn8" name="_ednref8" title=""><span style="color:#000000">[viii]</span></a></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sözlere bakarak Mahkeme’nin şekil üzerinden esas denetimi yapmaya yönelik içtihadından vazgeçtiği değerlendirmesi kolaylıkla yapılabilirdi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama o da ne!</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı kararın içinde bu gerekçeyle taban tabana zıt bir başka gerekçe:</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Anayasa'nın 148. maddesinde öngörülen teklif ve oylama çoğunluğuna uyulmaksızın gerçekleştirilecek bir Anayasa değişikliği hukuken geçerli olamayacağı gibi, değiştirilmesi teklif edilemeyecek bir Anayasa kuralına yönelik değişiklik teklifi de yasama organının yetkisi kapsamında bulunmadığından hukuksal geçerlilik kazanamaz./Anayasa değişikliklerinin yukarıda belirtilen Anayasa normlarının bütünlüğünden doğan ve Anayasa'nın ilk üç maddesinde somutlaşan temel tercihe uygun olması gerekir. Bu çerçevede Anayasa'nın yetki normu olan 175. maddesi, bu yetkinin sınırını çizen 4. maddesi ve bu sınırların dışına taşan yetki kullanımının hukuksal müeyyidesini belirleme yetkisini öngören 148. maddesinin birlikte değerlendirilmesi zorunludur</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkeme aynı kararın içinde bir yerlerde yetkisinin sadece teklif ve oylama çoğunluğu ile iki kez görüşme zorunluluğu olduğunu belirtirken başka bir yerde “<em>teklif yasağını</em>” araştıracağını söylüyor!</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Taban tabana zıt bu farklı gerekçelerin bir nedeni var ama konumuzun dışında…</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sadece şu saptamayı yapmak gerekir: AYM 2010 değişiklikleri üzerine verdiği kararında, ana eğilim olarak, bundan sonra Cumhuriyeti ve niteliklerini koruma görevinin kendisi tarafından yapılmayacağını bildiriyordu.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2017 Anayasa değişiklikleri Cumhuriyetin niteliklerinde önemli değişiklikler yapmasına rağmen, AYM’nin bu eğiliminin farkında olunması nedeniyle Anayasa değişikliklerine ilişkin iptal davası açma yoluna bile gidilmedi.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM teklif yasağı içtihadı üzerinden Anayasa değişikliklerini denetlemediği sürece, Cumhuriyetin ve niteliklerinin korunması tümüyle siyasal çoğunlukların tercihine bırakılmış olur.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM Anayasanın maddelerini bir bütün olarak görmediği ve teklif yasağı üzerinden denetim yapmadığı sürece, Anayasanın herhangi bir maddesinde yapılacak değişiklikle Cumhuriyetin niteliklerinin ve dolayısıyla Cumhuriyetin içi boşaltılabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun zamandır dile getirilen somut bir öneri üzerinden düşünelim. Sıklıkla dile getirilen öneri şöyle:</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Laiklik ilkesi Batılı ülkelerin benimsediği bir ilkedir, ama bize uymaz; bu yüzden ilke yerinde kalsın ama başka maddelerde laikliğin ne olduğunu kendi koşullarımıza göre tanımlayarak belirgin hale getirelim</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Bu toplumun büyük çoğunluğu Müslümandır ve laikliği, çoğunluğun mensup olduğu dinin gerekleri doğrultusunda tanımlayalım</em>.”</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk bakışta çok makul görünüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu iki cümlenin birinci karşılığı “<em>laikliği kaldıralım, ama kâğıt üzerinde kalsın</em>”dır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Laiklik evrensel bir kavramdır; cumhuriyet ve demokrasiyle yakın bir ilişki içindedir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla cümlelerin, ikinci karşılığı “<em>Cumhuriyet ve demokrasiyi kaldıralım, ama kâğıt üzerinde kalsın</em>”dır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Laiklik kalsın</em> <em>ama</em>” cümlesindeki “<em>ama</em>” sözcüğü laikliğin kaldırılacağının habercisidir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sonucu çıkarmak için çok derin felsefi çözümlemeler yapmak gerekmez; çok basit düşünerek de bu sonuçlar elde edilebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belirli bir çoğunluğun mensup olduğu dini esas alarak örgütlenen bir devlet bir din devletidir; bir şeriat devletidir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk bakışta din devletinin, din ve vicdan özgürlüğünün güvencesi olduğu zannedilebilir. Oysa gerçek bunun tam tersidir; din devletinde devletin dini bellidir; uyrukların devletin belirlediği sınırların dışına çıkarak inanmaları ya da inançsız olmaları kabul edilemez.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belirli bir dini esas alan teokratik bir devlette “<em>din ve vicdan özgürlüğü</em>” yoktur, çünkü devletin tercih ettiği bir din vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Laik bir devlet ise “<em>din ve vicdan özgürlüğü</em>”nün teminatıdır; bütün inananlar inançlarını diledikleri gibi yaşama hakkına sahiptir ve devlet laik olduğunda bu hakkı korumak zorundadır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnanan ya da inanmayan herkes inanmakta, inanmamakta ya da dilediği inancı seçme konusunda özgürdür.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Laik devlette inancın gereğinin yerine getirilmesi yurttaşların tercihine bırakılmıştır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Laik devlette iktidar, Tanrı tarafından gönderilen vahye göre değil demokratik yollarla oluşturulan parlamentonun çıkardığı yasalara uyar ve bu yasalara göre yönetir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden laikliğin tanımlanmaya ihtiyacı yoktur ve evrensel olarak kabul edilmiş bir karşılığı vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Laikliği tanımlama girişimleri, onu ortadan kaldırma ya da anlamını bulanıklaştırma çabasının ürünleridir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Laiklik Anayasa’da henüz bulanıklaştırılmamışken gündelik pratiklere bakıldığında ilkenin sayısız ihlaliyle karşılaşılabilir. Anlam bulanıklaştırıldığında ortaya çıkacak tabloyu düşünmek bile istemem…</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle Anayasanın herhangi bir maddesinde çoğunluğun dini tercihlerini dikkate alınarak yapılacak bir laiklik tanımlaması, ilk üç maddede koruma altına alınan ve Cumhuriyetin nitelikleri olan laiklik, demokrasi, hukuk devletini ortadan kaldırarak Cumhuriyetin içini boşaltır.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu önleyebilecek tek organ AYM’dir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazıda yapılan çözümlemeler AYM’nin muhtemel tavrı hakkında bir fikir üretmeye katkı sunabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa değişikliklerine ilişkin bu verileri AYM’nin norm denetimine ilişkin diğer içtihat değişiklikleriyle birlikte düşündüğümde, kişisel olarak, olumlu bir beklentiye sahip olmadığımı belirtmeliyim.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yanılmayı çok isterim; bunu zaman gösterecek.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama ardışık iki yazıda şu iki saptamayı yeterince açık biçimde göstermiş olduğumu umuyorum:</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1.Cumhuriyetin niteliklerinin değişmesi için ilk üç maddeyi ya da dördüncü maddeyi değiştirmeye gerek yoktur; başka maddelerde yapılacak değişikliklerle ilk üç madde değiştirilebilir ve dördüncü maddenin sağladığı koruma etkisizleştirilebilir.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2. AYM kendisini “<em>Cumhuriyet ilkesinin</em>” korunmasından dolayı sorumlu görmediği sürece dördüncü madde ve koruma altına alınan ilk üç madde kolaylıkla değiştirilebilir; bu bakımdan AYM’ye yer verilmeyen 1924 Anayasası ile mevcut AYM’li durum arasında fark olmayacaktır, çünkü her ikisinde de Cumhuriyet ilkesi zarar gördüğünde bunu önleyecek bir sigorta yoktur.</span></span></span></p>

<div><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">---&nbsp;</span></span></span>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ednref1" name="_edn1" title=""><span style="color:#000000">[i]</span></a><span style="color:#000000"> ABD’de, 1803’de, kanun hükümlerinin anayasaya aykırı olması halinde ihmal edilmesi gerektiği düşüncesine dayanan bu karar anayasa yargısının başlangıcı olarak kabul edilir.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ednref2" name="_edn2" title=""><span style="color:#000000">[ii]</span></a><span style="color:#000000"> E.1970/1, K. 1970/31, k.t. 16.06.1970</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ednref3" name="_edn3" title=""><span style="color:#000000">[iii]</span></a><span style="color:#000000"> E.1970/41, K. 1971/37, k.t. 13.04.1971.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ednref4" name="_edn4" title=""><span style="color:#000000">[iv]</span></a><span style="color:#000000"> E.1973/19, K. 1975/87, k.t. 15.04.1975.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ednref5" name="_edn5" title=""><span style="color:#000000">[v]</span></a><span style="color:#000000"> E.1976/43, K. 1977/4, k.t. 27.01.1977.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ednref6" name="_edn6" title=""><span style="color:#000000">[vi]</span></a><span style="color:#000000"> E.1987/9, K. 1987/15, k.t. 18.06.1987.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ednref7" name="_edn7" title=""><span style="color:#000000">[vii]</span></a><span style="color:#000000"> E.2007/72, K. 2007/68, k.t. 05.07.2007.</span></span></span></p>
</div>

<div>
<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ednref8" name="_edn8" title=""><span style="color:#000000">[viii]</span></a><span style="color:#000000"> E.2010/49, K. 2010/87, k.t. 07.07.2010.</span></span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 31 Oct 2024 07:50:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/anayasanin-dorduncu-maddesi-uzerine-2-1730318941.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>ABD, Kanada Federalizmi ve Türkiye</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/abd-kanada-federalizmi-ve-turkiye-8440</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/abd-kanada-federalizmi-ve-turkiye-8440</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">Türkiye’nin ihtiyacı olan federal bir sistem değil, hukukun üstünlüğüne dayalı bir sistemin inşasıdır. Yüzyıllardır bu topraklarda birlikte barış içerisinde yaşayan Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Boşnak, Arnavut ve daha nice etnik kimlikler, Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Sabatayist, Deist ve Ateist inancına sahip insanlarımız etle tırnak olmuş, bu vatanın ayrılmaz harcı ve parçası olmuşlardır.</span></span></strong>&nbsp; </span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;“<strong>Müddei; tarih ve vatandır!..</strong>”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Malum olduğu üzere dünya nüfusunun % 40’ından fazlasının yaşadığı yirmiden fazla ülkede devlet modeli olarak federal sistem bulunmaktadır. ABD federalizmi 1789’da Kanada federalizmi ise 1867’de kurulmuştur. ABD başkanlık, Kanada ise parlamenter hükümet sistemine sahiptir. Başarıya ulaşmış diğer federal ülkeler listesine İsviçre (1848), Avustralya (1901), Avusturya (1920) ve Almanya (1949), doğmuş veya doğmakta olan Belçika (1993) ve İspanya (1978) da eklenebilir. Bilindiği üzere federal ve üniter sistem birer devlet şeklidir. Parlamenter ve başkanlık sistemi ise hükümet çeşididir. Mesela, Federal Almanya tıpkı Kanada gibi federal bir devlet modeline sahip parlamenter hükümetle yönetilmektedir. Günümüzde çoğu Batılı yazar 1787 federal anayasanın kabulüyle ABD’nin ilk modern federasyon olduğu kanaatindedir. İsviçre ise kısa bir iç savaşın ardından 1848’de konfederasyondan federasyona dönüşmüştür. Federalist sistemleri benimseyen yazarlar; dünyadaki ulusal üniter devlet yapılanmasından anayasal olarak federal karaktere sahip devlet modellemesine doğru geçiş olduğu düşüncesindedirler. Federalizm; çok kademeli olarak yönetimin paylaşılması (genelde iki seviyeli hükümet; federal ve eyalet bazlı) ve bölgesel olarak kendi kendini yönetme (regional self-rule) şeklinde tanımlanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de liberal Amerikan modeli bireyselci serbest piyasa kapitalizmi ile AB modeli sosyal yardım kapitalizmi (sosyal kapitalizm) arasındaki çekişme ve onların yanında Rusya tarzı mafya kapitalizmi, gelişen ve değişen dünya ilişkilerinde devlet ve hükümet modellerinin ne tarafa doğru savrulacağının bir parametresi olacaktır. Ulus devlet egemenliği yitirildikten sonra, genelde pek çok federalizm güçlü merkezi bir hükümet kurma eğiliminde olmuştur. Bu anlamda tekrardan bir iç karışıklığa düşmemek ve birliği korumak adına İspanya, Güney Afrika ve Belçika’nın federalizme yönelmesi ilginç bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Bazıları için federalizm eritme potası (melting pot) olarak görülmüştür. Esasında eritme potası bir anlamda farklı özelliklere sahip, aynı zamanda birbirlerine de benzeyen özellikleri olan nesnelerin bir arada bulunup birbirlerini de etkiledikleri bir ortam anlamında çeşitli ırk ve milletlerden insanların kaynaştığı veya kaynadığı bir siyasi arenadır. Bazıları eritme veya erime potasını farklı kültürlere, dillere veya dinlere sahip toplulukların bir arada yaşayabildiği mozaikler topluluğu olarak ta adlandırabilmektedir. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Federal devletler farklı etnik, dil veya dini kimliğe (bazen mezhebe, mesela İrlanda Cumhuriyeti’nin kahır ekseriyetle Katolik olması, Birleşik Krallık’a bağlı Kuzey İrlanda’nın ise Protestanlığın yüksek seviyede olması gibi) dayalı aidiyetlerden dolayı bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır.</strong></span></em></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>FEDERAL DEVLETLER BİR İHTİYAÇ OLARAK ORTAYA ÇIKMAKTADIR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüz dünyasında genelde herkesin kabul ettiği bir realite olarak; her bir devlet sisteminin gayesi hukukun üstünlüğüne (rule of law, Kara Avrupa’sı anlayışında hukuk devleti olarak ifade edilen state of law) dayanan demokratik ve etkili bir hükümet yönetimi inşa edebilmektir. Görünen o ki federal devletler farklı etnik, dil veya dini kimliğe (bazen mezhebe, mesela İrlanda Cumhuriyeti’nin kahır ekseriyetle Katolik olması, Birleşik Krallık’a bağlı Kuzey İrlanda’nın ise Protestanlığın yüksek seviyede olması gibi) dayalı aidiyetlerden dolayı bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır. İrlanda meselesinde olduğu gibi, bazen aynı etnik veya ulus kimliğine bağlı, fakat farklı mezhebe bağlılıktan dolayı bir araya gelememekte mümkün olabilmektedir. İrlanda’nın bir federal devlet olmadığını da not etmiş olalım. Birleşik Krallık ise federalizm yolunda Başbakan Tony Blair döneminde bazı adımlar atmış olsa da (Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’da parlamentoların kurularak hükümetin merkezi yetkisinin azaltılmasına rağmen) İngiliz Parlamentosu’nun ağırlıklı yetkileri hala devam ettiğinden federalizme geçmediğini ifade edebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Federalizm çalışmaları literatüründe; federalizmin ortaya çıkış nedenlerinden biri olarak devletsizlik durumu veya nüfusun ciddi bir oranının devletin fonksiyonlarını yerine getirmekten aciz olduğunu kabul edip meşru bir siyasi birlik olarak devlete itaat etmeyi kabul etmemesi olarak ifade edilmektedir. Aynı yazarlar bu iddialarını daha çok Güney Amerika, Güney Avrupa, Balkanlar ve Sovyet İmparatorluğu’ndan demokrasiye geçiş dönemlerine dayandırmaktadırlar. Var olan ulus devletlerde ise hükümetlerin çok parçalı toplumlarda çatışmalardan kaçınmak için kurumsal araçlar olarak yetkilerin dağıtılması ve oransal temsilin kullanıldığı göze çarpmaktadır. Kurumsal araçlar kullanılırken veya düzenlenirken merkezi ve eyalet yetkileri arasında bir denge kurulması bir hedef olarak nazara alınmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten çok ilginçtir ki; XX. Yüzyılın başına gelindiğinde dünyada sadece 9 tane federasyon vardır: Amerika Birleşik Devletleri (1789), Meksika (1824), Venezüella (1830), İsviçre (1848), Arjantin (1853), Kanada (1867), Almanya (1871), Brezilya (1889), Avustralya (1901) ve belki de Osmanlı Devleti’ni (çok uluslu federal yapılara benzemesi yönüyle 1453’ü başlangıç olarak kabul edip) sayabiliriz. XX. Yüzyılda ise sayacağımız devletlerde bu listeye eklenmiştir: Avusturya (1920), Federal Almanya (1948), Hindistan (1950), Sudan (1956), Avrupa Birliği (1993), Malezya (1963), Nijerya (1963), Birleşik Arap Emirlikleri (1971), Pakistan (1973), İspanya (1978), Mikronezya (1979), Saint Kitts ve Nevis (1983), Rusya (1993), Belçika (1993), Etiyopya (1995), Bosna Hersek (1995), Güney Afrika (1997), Komor Adaları (2001), Irak (2005), Kongo Cumhuriyeti (2006), Nepal (2008), Güney Sudan (2011) ve Somali (2012). Başarılı olamamış federasyonlar arasında Sovyetler Birliği (1918-1991), Sırbistan ve Karadağ (2003-2006), Çekoslovakya (1948-1992), Birleşik Arap Devletleri (1958-1961), Batı Hint Adaları’nı (1958-1962-Karayipler) söyleyebiliriz. Federal birer devlet olan Libya (1951-1963) ve Endonezya (1945-1950) ise üniter devlet haline gelmişlerdir. Federalizm çalışmaları literatüründe genel olarak 3 ayrı model karşımıza çıkmaktadır:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Amerikan Modeli Federalizm</strong>; İngiliz Parlamentoculuk geleneğinden sert bir şekilde ayrılma üzerine kurulmuştur. Bölgesel toprak ayrımı mantığı üzerine inşa edilmiştir. Başkanlık hükümet sistemine sahiptir. İkinci meclis olarak Senato vardır. Kuvvetler ayrılığı yasamaya ilişkindir. Hükümetler (federal ve federe devlet arasındaki) ilişki işbirliğine dayanmaktadır. Amerikan modeli günümüzde Meksika, Venezüella, Brezilya ve Arjantin’de takip edilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kanada Modeli Federalizm</strong>; İngiliz Parlamentoculuk geleneğini koruyarak İngiliz İmparatorluğu’ndan koloniyken ayrılmış (!), Kanada Avustralya ve Hindistan örneklerinde olduğu gibi. Kültürel ayrılık mantığı üzerine kurulmuştur. Parlamenter hükümet modeli vardır. İkinci meclis Senato’dur, fakat önemsizdir. Kuvvetler ayrılığı yasamaya ilişkindir. Hükümetler (federal ve eyalet arasındaki) ilişki rekabete dayanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Alman Modeli Federalizm</strong>; bu modelde ise ikinci meclis senatodan ziyade konsül olarak görev yapmaktadır. Amerikan modelinden ayrı olan Kara (Kıta) Avrupası geleneğinde kökleri bulunan ve Amerikan modeline göre daha eski olan bir sistemdir. Bölgesel (toprak) ayrımı mantığına sahiptir. Parlamenter hükümete sahiptir. İkinci meclis olarak Konsül vardır. Kuvvetler ayrılığı ise idaridir. Hükümetler (federal ve lander arasındaki) ilişki işbirliğine dayanmaktadır. Alman modeli bugün Avusturya, Güney Afrika ve Avrupa Birliği’nde takip edilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">Federal Prensipler</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">Bilindiği üzere, Türkçemizde federal devleti oluşturan devletçikleri daha çok eyalet devleti olarak adlandırma eğilimi vardır. Oysaki Amerika Birleşik Devletleri’nde eyaletlerin adı devlet (state) kelimesi ile aynıdır. Kanada’da ise eyalet kelimesi Eski Roma’da ele geçirilen yeni bir ülke veya bölge anlamında kullanılan province kelimesi ile karşılanır. Bu kelime İngiliz İngilizcesinde aynı zamanda başkent dışında kalan tüm yerler için kullanılan bir tabirdir. &nbsp;Almancada ise Länder kelimesi ile eyalet anlamı karşılanır. Günümüzde artık kabul edildiği üzere siyasi ve hukuki olarak yeryüzünde dar anlamda iki devlet çeşidi vardır; üniter ve federal devlet. Federalizm üç seviyeli yönetim modeli olarak kabul edilmektedir; merkezi federal devlet, eyalet devleti ve yerel yönetimler. Bu anlamda üniter devletlerinde iki seviyeli bir yönetime sahip olduğu iddia edilebilir; merkezi idare ve yerel yönetimler. Üniter devletler denilince akla ilk gelenler; Birleşik Krallık, Fransa, İsveç, Hollanda, İtalya, Yeni Zelanda, Çin, Şili ve Türkiye’dir. Burada şunu da not etmekte fayda mülahaza ediyoruz; Birleşik Krallık ve İsveç, birer üniter devlettir, fakat merkezi olmayan bir model uygulamaktadırlar. Bu çerçeveden bakıldığında zaten İskoçya’da yapılan self-determination referandumlarını izah edebiliriz.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugün için dünyada federal devlet denilince ABD, Kanada ve Almanya gibi gelişmiş batı demokrasileri (!) geldiği gibi gelişmekte olan ülkeler (!) kategorisinde yer alan Arjantin, Brezilya, Hindistan ve Rusya gibi ülkelerde gelmektedir. Bu çerçeveden bakıldığında devletin şeklinin üniter veya federal olmasıyla hukukun üstünlüğüne dayalı bir hukuk devleti arasında bir bağlantı kurulamamaktadır.</strong></span></span></em></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">Federalizmin özü; egemenlik ve yetkilerin iki veya üç hükümet arasında bölüşülmesi ve bu çerçevede ilgili hükümetler yönettikleri insanlarla doğrudan ilişki halindedirler. Bu bölüşüm yapılırken, önemli olan federal hükümet ve diğer hükümetler arasında sağlıklı bir denge kurulabilmesidir. Bazen eyalet hükümetleri Kanada, Avustralya ve Almanya örneğinde olduğu gibi yerel yönetimlerle üniter devlet ve yerel yönetim şeklinde benzer bir ilişkiye sahip olup, yerel yönetimlerin kararlarını geçersiz kılabilmektedirler.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün için dünyada federal devlet denilince ABD, Kanada ve Almanya gibi gelişmiş batı demokrasileri (!) geldiği gibi gelişmekte olan ülkeler (!) kategorisinde yer alan Arjantin, Brezilya, Hindistan ve Rusya gibi ülkelerde gelmektedir. <strong>Bu çerçeveden bakıldığında devletin şeklinin üniter veya federal olmasıyla hukukun üstünlüğüne dayalı bir hukuk devleti arasında bir bağlantı kurulamamaktadır.</strong> Ayrıca federal olmayan İskandinav ülkelerindeki gelişmişlik seviyesi de ABD, Kanada ve Almanya’dan hiçte geri kalır bir yanı bulunmamaktadır. <strong>Federalizm; daha çok <span style="background-color:white"><span style="color:#202124">coğrafi, tarihi, ekonomik, ekolojik, güvenlik, dil, kültür, entelektüel, nüfus ve uluslararası faktörlere bağlı olarak ortaya çıkan bir devlet şekli olarak gözükmektedir. </span></span></strong><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">Bu maddelere din faktörünü de ekleyebiliriz. Bir kez daha ABD federalizminin yerellik ekseninde, Kanada federalizminin ise etnik eksende başlayıp gelişmeye devam ettiğini ifade etmiş olalım.</span></span><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">*</span></span></a> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">Türkiye ve Federalizm</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">Sayın Devlet Bahçeli’nin söylediği cümleleri (teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın gazi Meclise getirilerek PKK’nın silahlı mücadeleye son verdiğini ve lağvedildiği mealindeki söylemleri) bir anayasa hukuku hocasının söylediğini tahayyül edebilir misiniz! Doğrudan gözaltına alınıp linç edileceği bir gerçektir. Zaten bu ülkenin son üç yüz yıldır en önemli probleminin </span></span><strong><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">“ifade hürriyeti”</span></span></strong><span style="background-color:white"><span style="color:#202124"> ve </span></span><strong><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">“adalet” </span></span></strong><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">olduğu da bilinen bir hakikattir. Bu güzel vatanın en çok ihtiyacı olan şey; hukukun üstünlüğüne inanan ve bunu bihakkın gerçekleştirme inancı ve çabası içerisinde olan bir devlet anlayışına bir an önce kavuşmasıdır. Binlerce vatan evladının katili olanlarla masaya oturmanın problemi çözemeyeceği aksine problemleri daha da grift bir hale sokacağı kanaatindeyiz. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">Yukarıda ifade ettiğimiz bilgilerden yola çıkarak; </span></span><strong><span style="background-color:white"><span style="color:#202124">Türkiye’nin ihtiyacı olan federal bir sistem değil, hukukun üstünlüğüne dayalı bir sistemin inşasıdır. Yüzyıllardır bu topraklarda birlikte barış içerisinde yaşayan Türk, Kürt, Çerkez, Laz, Boşnak, Arnavut ve daha nice etnik kimlikler, Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Sabatayist, Deist ve Ateist inancına sahip insanlarımız etle tırnak olmuş, bu vatanın ayrılmaz harcı ve parçası olmuşlardır.</span></span></strong>&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">---</span></span></p>

<div>
<div>
<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">*</a> Federalizm, ABD ve Kanada federalizmi hakkında daha fazla bilgi için bkz. Fatih Öztürk, ABD ve Kanada Federalizmi, Filiz Kitabevi, İstanbul, 2021.</span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 30 Oct 2024 07:15:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/abd-kanada-federalizmi-ve-turkiye-1730064332.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Öcalan hukuken serbest kalabilir mi?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ocalan-hukuken-serbest-kalabilir-mi-8385</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ocalan-hukuken-serbest-kalabilir-mi-8385</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Eğer Türkiye 5275 sayılı Kanun’un 107/16’ncı maddesini kaldırırsa, Öcalan koşullu salıverme kurumundan yararlanarak serbest kalabilir. Hukuki yol bu, ancak bu yolu Türkiye takip eder mi etmez mi, onu zaman gösterecek.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">MHP lideri Devlet Bahçeli’nin gündeme bomba gibi düşen açıklamaları sırasında, KESK bileşeni bir grup sendikayla birlikte meclisteydim. KHK’lıların 8 yıldır hala çözülemeyen sorunlarını gündeme getirebilmek adına, önce DEM Parti, sonra da CHP grup toplantılarını izleyerek görüşmeler gerçekleştirdik. Siyasi yelpazenin sol kanadında bulunan tüm partiler KHK’lıların sorunlarının çözümü konusunda konsolide olmuş görünüyorlar; buna karşın iktidar cephesinde yaprak kımıldamıyor. Bu sorunun gündem oluşturması bir yana, Türkiye’deki her sorunu kenara atan bir gelişmenin, doğrudan meclisten tanığı oldum.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bahçeli, <em>“Şayet teröristbaşının tecriti kaldırılırsa, gelsin DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün bittiğini, örgütün lağvedildiğini ilan etsin” </em>çağrısında bulunurken neler düşünüyordu bilemiyoruz, ancak başka herhangi bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının aynı cümleyi basın önünde kursa, sabah 5’te ters kelepçeyle alınacağına eminiz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bahçeli’ye bu açıklamayı yaptıran akıl, çok belli ki Türkiye’nin etrafındaki jeopolitik riskleri ölçüp tartıp öyle bu açıklamayı yaptırıyor. Yine açıklamanın tonundan anlıyoruz ki, bu jeopolitik riskler Türkiye basınına yansıdığından ve bizim algıladığımızdan çok daha yüksek. “Silah bırakın” deyince kimse silah bırakmayacağına göre, kim bilir kapalı kapılar ardında ne pazarlıklar sürüyor, ne vaatlerde bulunuluyor, acaba ne ödünler veriliyor…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Türkiye içinde kendi vatandaşlarına olabilecek en zalim ceberrutluğu hak gören iktidar, mücadele ettiği silahlı örgütle barışmak için ne zamandır güvercini oynuyor? Keşke içinde birazcık samimiyet de görülebilse, ama devlet ve samimiyet kelimeleri herhalde bir araya gelemeyecek zıtlıkta sözcükler bizim coğrafyamızda…</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Yasal değişiklikler gerçekleşmeden böyle bir durum mümkün değil, zira ortada çok uzun zamandır düzeltilmesi gereken büyük bir hukuksuzluk ve ayrımcılık söz konusu. AİHM kararlarına da yansıdığı üzere, kanundan kaynaklanan bu hukuksuzluk ve ayrımcılık düzeltilmeden Öcalan’ın serbest kalabilmesine imkan yok!</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>YASAL DEĞİŞİKLİKLER GERÇEKLEŞMEDEN MÜMKÜN DEĞİL</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Başlıktaki soruya dönelim, acaba mevcut hukuk sistemi içinde Abdullah Öcalan serbest kalabilir mi? Yasal değişiklikler gerçekleşmeden böyle bir durum mümkün değil, zira ortada çok uzun zamandır düzeltilmesi gereken büyük bir hukuksuzluk ve ayrımcılık söz konusu. AİHM kararlarına da yansıdığı üzere, kanundan kaynaklanan bu hukuksuzluk ve ayrımcılık düzeltilmeden Öcalan’ın serbest kalabilmesine imkan yok!</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Sorun, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’dan kaynaklanıyor. Kanunun 107’nci maddesinde koşullu salıverme kurumu düzenleniyor. Oldukça uzun bu maddenin 16’ncı ve son bendinde açıkça “5237 sayılı Türk Ceza Kanununun İkinci Kitap, Dördüncü Kısım, <em>“Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar” başlıklı Dördüncü Bölüm, “Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar” başlıklı Beşinci Bölüm, “Milli Savunmaya Karşı Suçlar” başlıklı Altıncı Bölüm altında yer alan suçlardan birinin örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenmesi dolayısıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkumiyet halinde, koşullu salıverilme hükümleri uygulanmaz”</em> hükmüne yer veriliyor. Açıkça belirtildiği üzere, Öcalan bu hükme dayanarak “umut hakkı”ndan yararlanamıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Daha net bir örnekle anlatmak gerekirse, altı kişiyi canavarca bir his sevkiyle öldürmekten ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan bir kişi, mevcut kanuna göre en fazla 36 yıl cezaevinde kalarak tahliye olabiliyor. Dile kolay söylenebilen çok uzun bir süre de olsa, işin sonunda serbest kalabilme olasılığı var ve literatürde bu durum “umut hakkı” olarak adlandırılıyor. Buna karşılık, örneğin Öcalan gibi Anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine ya da Devletin güvenliğine karşı suç işlediği için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan bir kişi, diğer örnekteki cezanın aynısını almış olsa da, yukarıda belirtilen hükümden hareketler hiçbir zaman cezaevinden çıkamıyor. Sistem onlara adeta “bu cezaevinden cesedin çıkacak” diyor, bu da insan haklarının bir parçası kabul edilen “umut hakkı”nı ihlal ediyor. Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği’nin rakamlarına göre Türkiye’de 1453 kişi ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmış bulunuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Geçmişte AİHM, umut hakkına işaret ettiği Gurban, Kaytan, Öcalan(2) ve Boltan davalarında, Türkiye’nin infaz mevzuatındaki hükümle aynı cezayı alan kişiler arasında ayrımcılık yaptığı, ayrıca bu hükmün umut hakkını da ihlal ettiğini belirterek hem yasal düzenleme talebinde bulundu, hem de Türkiye’yi tazminata mahkum etti. Türkiye tazminat kararlarını yerine getirse de yasal değişiklik yapmayarak AİHM kararına tam olarak uymadı. Bu durum, yukarıda belirtilen ve literatürde Gurban grubu davaları olarak bilinen bu konunun Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi önünde “Türkiye’nin uymadığı 26 grup karar” listesinde yer alarak 3 ayda bir denetlenmesine yol açtı. Pek çok sivil toplum örgütü, Bakanlar Komitesi’ne Kural 9.2 başvurusu olarak bilinen sitem çerçevesinde görüş yollayarak Türkiye’nin nasıl AİHM kararlarına uyabileceği hususunda da yol gösterdi. Elbette Türkiye bu konuda bugüne kadar hiçbir harekette bulunmadı. Aslında herkesin ortak fikri, sırf Öcalan’ı cezaevinden çıkarmamak adına böyle bir düzenlemenin bilerek muhafaza edildiği yönündeydi. Ta ki, Bahçeli’nin geçtiğimiz Salı günkü açıklamasına kadar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Eğer Türkiye 5275 sayılı Kanun’un 107/16’ncı maddesini kaldırırsa, Öcalan koşullu salıverme kurumundan yararlanarak serbest kalabilir. Hukuki yol bu, ancak bu yolu Türkiye takip eder mi etmez mi, onu zaman gösterecek.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 25 Oct 2024 07:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/ocalan-hukuken-serbest-kalabilir-mi-1729766023.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Vakıflara kamu kaynağı aktarmak yolsuzluktur</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/vakiflara-kamu-kaynagi-aktarmak-yolsuzluktur-8292</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/vakiflara-kamu-kaynagi-aktarmak-yolsuzluktur-8292</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eskiden yok mu idi, hayır vardı ama merkezi devlet bütçesinden ve yerel devlet bütçelerinden vakıflara kamu kaynağı aktarma vahim yanlışı son senelerde AKP yönetiminde çok büyük boyutlara, devasa yolsuzluk boyutlarına ulaştı.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devletin kamu kaynaklarını, vergi mükelleflerinin gayretlerini vakıflara aktarması düpedüz kamu kaynaklarını özel amaçlar için kullanmak, yani yolsuzluktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu satırların yazarı vakıf hukukçusu değil, bırakın vakıf hukukçusu olmayı, hukukçu bile değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak, bendeniz, KHK ile görevinden bir hukuk komedyası, hatta rezaleti ile uzaklaştırılmış bir kamu maliyesi profesörüyüm; başka bir ifade ile kamu hizmeti, özel hizmet, kamu malı, özel mal, yarı kamusal mal ve hizmet gibi kavramlar benim alanımın kavramları, buralarda hata yapmayacağımı düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eskiden yok mu idi, hayır vardı ama merkezi devlet bütçesinden ve yerel devlet bütçelerinden vakıflara kamu kaynağı aktarma vahim yanlışı son senelerde AKP yönetiminde çok büyük boyutlara, devasa yolsuzluk boyutlarına ulaştı, bakalım yargı erki bir gün, bir biçimde, doğru bir yaklaşımla bu yolsuzluk sürecine son verebilecek mi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabii, yargıdan önce yasamanın da bu çarpıklığa bir an önce son vermesi şart.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamu kaynaklarının, vergi mükelleflerinin gayretlerinin vakıflara aktarılmasının neden yolsuzluk kapsamına girmesi gerektiğini anlatmaya çalışacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Internette Google’a vakıf tanımı diye yazın, karşınıza şöyle bir tanım çıkıyor: “Türk Medeni Kanununun 101. maddesinde vakfın tanımı "<strong><em>gerçek veya tüzel kişilerin yeterli mal ve hakları belirli ve sürekli bir amaca özgülemeleriyle oluşan tüzel kişiliğe sahip mal toplulukları"</em></strong> olarak yapılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanım devam ediyor: Vakıflar yüz yıllar boyunca özellikle barınma, eğitim, sağlık hizmetleri başta olmak üzere sosyal dayanışmayı güçlendiren, toplumsal ihtiyaçları karşılayan ve diğer yandan taraflara doğrudan ya da dolaylı olarak ekonomik etkileri olan faaliyetleri devam ettirmişlerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vakıf gelirleri de şöyle tanımlanıyor: a) Vakfın amacına uygun her türlü şartlı, şartsız bağışlar ile yardımlar. b) Vakıf faaliyetlerinden elde edilecek muhtelif gelirler. c) İktisadi işletmeler, iştirakler ve ortaklıklardan sağlanacak gelirler.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıdaki alıntılarda en önemli gördüğüm kısım “vakıfların barınma, eğitim, sağlık gibi toplumsal ihtiyaçları karşılayan kurumlar” olduğunu belirten kısım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, başka bir ifade ile, vakıflar toplumsal ihtiyaçları karşılıyorlar, mesela okullar yapıyorlar, eğitim-öğretim faaliyetlerinde bulunuyorlar, ne güzel, aklı başında kimsenin itirazı olamaz ama vakıfların kamunun merkezi ya da yerel hizmet üretici birimlerinden temel farkı, temel ve belirleyici farkı, bu toplumsal ihtiyaçları özünde özel kaynak olan ama bağış yoluyla vakıflara aktarılan kaynaklarla yapmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir zengin hayırsever çıkar, vakıf kurar, özel işlerinden kazandığı parayı kurduğu vakfa aktarır ve bu vakıf da lise binası yapar, hastane yapar, üniversite kurar, tekraren söylüyorum, ne güzel ama bir şartla, bu kaynağın kökeninin özel kaynak olması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak, evet ancak, bazı sözde vakıflar aynı hizmetleri kamudan kendilerine aktarılan kamu kaynaklarıyla yaptıkları zaman ortaya saçma sapan bir manzara çıkmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kamu kaynaklarını bu sözde vakıflara aktaran, bu bir yolsuzluktur, merkezi bütçeli idarelerin, yerel yönetimlerin asli, anayasal işi zaten TBMM’nin bütçe yapma sürecinde kendilerine aktardıkları kamusal kaynaklarla, vergi gelirleriyle ilkokul, lise binaları yapmak, üniversite kurmak, eğitim süreçlerini yönetmektir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kamu kaynakları, vergi mükelleflerinin tüm gayretleri zaten aslen ve sadece kamu birimleri eliyle kamusal mal ve hizmet üretmektir, kamu malı ve hizmeti üretmek için kendilerine TBMM tarafından emanet edilen bu kamusal kaynakların vakıflara bağış olarak aktarılması, bu vakıflar da bu parayla kamu hizmeti benzeri hizmetler de üretseler vahim bir yolsuzluktur.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>VAHİM BİR YOLSUZLUK</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamu hizmeti olarak eğitimi aslında tesadüfen seçtim, başka kamu mal ve hizmet türlerini de seçebilirdim ama madem ki eğitimi örnek olarak alıyorum, vakıflar üzerinden ilginç örnekler de verebilirim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamu kaynakları, vergi mükelleflerinin tüm gayretleri zaten aslen ve sadece kamu birimleri eliyle kamusal mal ve hizmet üretmektir, kamu malı ve hizmeti üretmek için kendilerine TBMM tarafından emanet edilen bu kamusal kaynakların vakıflara bağış olarak aktarılması, bu vakıflar da bu parayla kamu hizmeti benzeri hizmetler de üretseler vahim bir yolsuzluktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamu maliyesinin temel bir düsturu vardır, “vergi kamu hizmeti içindir ve bu önermenin koroleri de kamu hizmetinin sadece vergi (geniş anlamda da kamu geliri) ile üretilmesi ilkesidir, Sayıştay da bu kaynakların hukuk ve performans açılarından düzgün kullanımını denetler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiçbir kamu yöneticisi kendine TBMM tarafından ve Anayasaya, 5018 sayılı kanuna göre tahsis edilen kamu kaynağını vakıflara aktarma hakkı yoktur, yapanlar yolsuzluk yapmış olmaktadırlar, bugün olmasa da yarın bu yolsuzlukların hesabı mutlaka sorulacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vakıfların kamu hizmet üretici birimlerden temel farkı gerçekleştirdikleri toplumsal hizmetleri bağış yoluyla edindikleri ÖZEL KAYNAKLARLA yapıyor olmalarıdır, vakıflar kamu kaynağı kullanarak kamu kurumlarıyla rekabet edemez, onlardan kaynak çalamaz, vakıflar özel kaynakları kamu hizmeti benzeri hizmetlere dönüştürerek kamuya destek olabilirler ancak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuya eğitim-öğretim süreçlerinden girdiğimiz için aklıma yönetim kurulunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kızı Esra Albayrak’ın da bulunduğu TÜRGEV geldi, internetten TÜRGEV’in sahifesine girdim, amaçlarına, vakıf senedine göz attım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vakıf senedinde TÜRGEV’in amacı şöyle tanımlanıyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">VAKFIN AMACI: MADDE 3- Başta ülke gençliği ve çocukları olmak üzere tüm dünya gençliği ve çocuklarının maddi-manevi, kültürel, sanatsal, edebi, bilimsel, teknik ve sportif alanlardaki eğitimine, öğretimine ve tekamülüne katkıda bulunmak; gençleri üstlenecekleri görevler konusunda bilinçlendirmek ve insanlığa faydalı olma noktasında ihtiyaç duyacakları her türlü donanıma sahip kılmak için yurt içinde ve yurt dışında faaliyette bulunmak, bu konularda maddi-manevi gerekli her türlü desteği temin etmek ve gerekli teşebbüslerde bulunmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne güzel değil mi, kimin böyle bir vakıf amaç maddesine itirazı olabilir ki, şayet bu hedeflere ulaşmak için sadece bağış niteliğinde özel kaynak kullanılırsa. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak, TÜRGEV şayet bu amaçlarını merkezi ya da yerel devlet kaynakları ile yani devletten aldığı, kısmen de olsa bağışlarla yaptığı sürece ortaya çok ciddi bir problem çıkmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devletin eğitim-öğretim birimlerinin de temel amacı bu maddede yazan hedeflerin yerine getirilmesidir, bu iş üstelik devletin asli işidir, devlet kendi kısıtlı kaynaklarından bir vakfa kaynak aktararak asli görevlerinin yerine getirilmesini vakıflarla paylaşamaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TÜRGEV bu amaçlarını şayet özel kaynakların kendisine bağış yolu ile intikali sonrası yapıyorsa bizlere de bu duruma saygı duymak düşer, saygı duymasak bile itiraz hakkımız çok azalır; üstelik bu vakıfları Sayıştay da denetlememekte, sadece Vakıflar Genel Müdürlüğünün denetimi söz konusudur, Sayıştay’ın denetleyemeyeceği alanlara kamu kaynağı aktarımı ne demektir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, bir de benzer bir biçimde Türkiye Varlık Fonu skandalı vardır ama bu Fon da ileride çok ciddi soruşturmalara konu olacaktır, kamu kaynaklarının vakıflara aktarılması gibi.&nbsp;&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 21 Oct 2024 01:57:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/vakiflara-kamu-kaynagi-aktarmak-yolsuzluktur-1729437742.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Makyavelli’nin çocukları ve anayasacılığın ölümü</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/makyavellinin-cocuklari-ve-anayasaciligin-olumu-8235</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/makyavellinin-cocuklari-ve-anayasaciligin-olumu-8235</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anayasacılığı öldüren Makyavellinin çocukları diye tabir ettiğim dün Kemalizm şemsiyesi altına saklananlar, bugün ise neyin altına saklandığı belli olmayan, menfaati için her şeyi manipüle eden, benim tabirimle Benjamin Franklin dinine mensup olanlardır</strong>. <strong>Yeni anayasa hiçbir kayıt ve sınır olmadan bu ülkenin halkına sorularak hazırlanmalı ve referanduma sunulmalıdır.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Machiavelli, “hedefe ulaşmak için her yol geçerlidir” düşüncesiyle özdeşleşen Floransa’lı düşünürün adıdır. Makyavelizm deyince akla gelen şeyler; stratejik düşünme, şahsi çıkar, aldatma, manipülasyon ve etkili karar almaktır. Türkçemizde ise “ahlaka karşı menfaati önceleyen yaklaşımı benimsemek, davranışlarında ve devlet yönetiminde siyasi ahlaktan uzak yaklaşımı benimsemek olarak” tanımlanmaktadır (Tübitak Ansiklopedi). En meşhur eseri Prens ya da Hükümdar (Prince) Machiavelli’nin ölümünden (1527) beş yıl sonra oğlu tarafından yayınlanmıştır (1532). Makyavelli 1512’de Floransa’da Cumhuriyet yönetimini yıkıp tekrar (İspanyolların yardımıyla) iktidarı ele geçiren Medici hanedanlığı döneminde tutuklanmış ve hapse atılmıştır, tekrar hükümette görev alabilmek için de ölene kadar çabalamıştır. Prens’i de bu hedefe ulaşmak için kaleme almıştır ama korkusundan yayınlayamamıştır. Arkadaşı Vettori’ye yazdığı mektupta ve Prens’te işinde (Floransa Cumhuriyeti’ndeki devlet adamı olarak) yaşadığı tecrübelerinin unutulmamasını istemiştir. 1559’da Katolik Kilisesi Machiavelli’nin eserlerini yasaklı kitaplar listesine koymuştur.</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazımızda ülkemizde yeniden yapılmak istenen anayasa konusundaki kanaatlerimizi dile getireceğiz. Öncelikle günümüz Türkiye’sinde hukukun üstünlüğüne inanılan bir devlet var mıdır? Eğer bu devlet varsa yeni anayasa yapılması gerekli midir? Eğer gerekliyse yeni bir anayasada değiştirilemez hükümler olmalı mıdır? Anayasacılık ne demektir, anayasacılık anlayışı olmadan yeni bir anayasa dertlere derman olabilir mi? Bu denli politize olmuş ya da ayrılmış bir toplumda yeni bir anayasa yapmak mümkün müdür? Bu kısa yazıda bu sorulara cevap arayacağım. Soruların cevabına geçmeden önce olması gerekeni ifade edip cevapları okuyucuların takdirine bırakma şeklinde bir yöntem takip edilecektir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>World Justice Project’in hukukun üstünlüğü dizinine (endeksine) göre 2023’te ilk beşte; 1 tam puan üzerinden 0.90 ile Danimarka, 0.89 ile Norveç, 0.87 ile Finlandiya, 0.85 ile İsveç, 0.83 ile Almanya yer almaktadır. Bu listede Türkiye baz alınan göstergelerin tamamı üzerinden 142 ülke arasında 117. sırada 0.41 puan ile yer almaktadır.</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ ENDEKSİNE GÖRE TÜRKİYE 142 ÜLKE ARASINDA 117.</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kara Avrupası hukuk sistemlerinin hukuk devleti (state of law), Anglo Sakson hukuk sistemlerinin ise hukukun üstünlüğü (rule of law) dediği kavram günümüz devletlerinin adalete dayalı bir yapıya sahip olup olmadığının en önemli göstergesidir. World Justice Project’in hukukun üstünlüğü dizinine (endeksine) göre 2023’te ilk beşte; 1 tam puan üzerinden 0.90 ile Danimarka, 0.89 ile Norveç, 0.87 ile Finlandiya, 0.85 ile İsveç, 0.83 ile Almanya yer almaktadır</span><span style="color:#3498db"> (</span><a href="https://worldjusticeproject.org/rule-of-law-index/global" style="text-decoration:none"><span style="color:#3498db"><u>https://worldjusticeproject.org/rule-of-law-index/global</u></span></a><span style="color:#3498db">)</span><span style="color:#000000">. Bu listede Türkiye baz alınan göstergelerin tamamı üzerinden 142 ülke arasında 117. sırada 0.41 puan ile yer almaktadır. Bu dizin; hükümetin (veya devletin) yetkilerinin sınırlanması, yolsuzluğun olmaması, açık ve şeffaf hükümet (veya yönetim), temel haklar, kamu düzeni ve güvenliği, düzenlemelerin icrai etkinliği, hukuk yargılamaları ve cezai adalet göstergelerine göre hazırlanmaktadır. Türkiye hükümetin yetkilerinin sınırlanması göstergesinde 0.28 ile 142 ülke arasından 137. sırada yer almaktadır. Yolsuzluk listesinde ise 0.44 puan ile 77. sıradadır. Açık ve şeffaf yönetim listesinde ise 0.40 puan ile 107.’dir. Temel haklar listesinde ise 0.30 puan ile 133.’dür. Kamu düzeni ve güvenliği sıralamasında ise 0.72 ile 75.’dir. Düzenlemelerin icrai etkinliği listesinde ise 0.42 ile 116.’dır. Hukuk yargılamalarındaki adalet anlayışında ise 0.41 ile 119.’dur. Cezai adalette ise 0.34 puan ile 107.’dir. 2015 yılından beri yürütülen bu projede Türkiye 2015 yılında tüm veriler açısından 0.46 ile 80. sırada yer almıştır. Klişe söylem ile ne denilirdi; rakamlar asla yalan söylemez. Hukuk devletine ya da hukukun üstünlüğüne inanılan bir sistem bu ülke de var mıdır?</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki yeni bir anayasa gerekli midir? Gerekliyse yeni bir anayasada değiştirilemez hükümler olmalı mıdır? <strong>TBMM Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş’un ifade etmek istediği ama meramını tam anlatamadığı noktadan konuya bakacak olursak</strong>; 1876’dan (1831 Belçika Anayasası modellemesinden esinlenen) beri taklid edilen Kara Avrupası hukuk sistemi tarzındaki anayasal çalışmalar hep elitist modelleme üzerinden gerçekleştirilmiştir. Peki elitist modelleme (burjuvazi anlayış) neye dayanmaktadır: <strong>Milli egemenlik anlayışına dayanır. Yani dünden bugüne ve yarına uzanan millet anlayışı, diğer bir ifadeyle milletin ne olduğuna iktidarı elinde tutanlar karar verir.</strong> Bir zamanlar milli güvenlik derslerinde (lise 2’de) öğretilenler, öğrenci andı bu anlayışın yansımasıdır. Onlar ne derse doğru odur. Toplum için iyi veya kötünün ne olduğuna iktidar karar verir. <strong>Devlet milletiyle bölünmez bir bütündür, fertler devlet için vardır. Devlet ne derse doğru odur. Esasında iktidarı elinde tutan klikler ne derse hakikatte odur.</strong> </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer bir ifadeyle sistemi eleştirip düzelmesi için bir cümle sarf ettiğinizde size burası Türkiye’dir denilir. <strong>Oysaki halk egemenliğine dayalı sistemlerde ise millet yani halk o gün yaşayanlardır. Kendi hayatlarını ve şartlarını belirleme hakkına sahip olanlar o gün var olanlardır. İyi ve kötünün ne olduğuna halk karar verir, iktidar değil.</strong> Bu nedenle yapılacak yeni bir anayasa millet egemenliğine değil, halk egemenliğine dayanmalıdır. Türkiye bu noktada yol ayrımındadır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halk egemenliğine dayalı sistemlerde anayasalarda değiştirilemez hükümler olamaz. Çünkü sistemin sahibi halktır. Halk anayasa değişikliklerinde baş roldedir. İlla da değiştirilemez hükümler isteniyorsa, katı bir anayasa ile istenilen hükümler ABD Anayasasında olduğu gibi ¾ gibi bir oranla değiştirilmesi hükmünü halka sorarak anayasaya koyabilirsiniz. Halk, halk girişimi kurumuyla anayasaların hatta yasaların yapılmasını ve değiştirilmesini de kontrol eder.&nbsp;</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anayasanın ruhunda ideoloji ve inanç olacaksa bunun kararını halk vermelidir. Özetle; kısa ve öz, ince, yumuşak bir anayasa yapılarak yaşayan bir anayasal sistemin önünün açılacağı kanaatindeyim.&nbsp;</strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="color:#000000"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>KISA, ÖZ VE YUMUŞAK BİR ANAYASA</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasalar konusunda son sözü meclisler değil, halk söyler. Maalesef görüntü o ki; 1876’dan beri yapılan yanlış yeniden tekrarlanacak gibidir. <strong>Çok ilginç bir şekilde elitizmin temsilcileri olanlar, onlar her yerde (iktidar veya muhalefette olması fark etmiyor) darbe ürünü olan bir anayasaya sahip çıkmaktadırlar.</strong> Sayın Numan Kurtulmuş’un kanaatimce ifade etmek istediği halk egemenliğine dayalı bir sistemin zamanı gelmiş ve çoktan geçmiştir bile. Halk egemenliğine dayalı sistemde doğrudan demokrasinin araçları vardır. Yıllardır önerdiğim üç olmazsa olmaz kurum: Dar Bölge Seçim Sistemi, Halk Girişimi ve Temsilcilerin Azli’dir. Halk egemenliğine dayalı yeni bir anayasaya evet, milli egemenliğe dayalı yeni bir anayasaya hayır. Halkın son sözü söyleyeceği anayasal bir cumhuriyete evet, ama son sözü meclisin söyleyeceği bir sisteme hayır...Bu sistemin tam adı halk egemenliğine dayalı anayasal cumhuriyettir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu cennet vatanın güzel yürekli insanları elbette kendi ruhunu yansıtan halk egemenliğine dayalı bir anayasal cumhuriyeti fazlasıyla hak etmektedir. Bu anayasal sistem yaşayan bir anayasal cumhuriyettir. Anayasacılık düşüncesinden beslenir. Kurallar ve hükümler herkesi bağlar. Kuralları çiğneyenler bedelini öderler. O sistemde imtiyazlılar yoktur. Her daim sistemin başında halk girişimi ve temsilcilerin azli kurumlarıyla halk nöbet tutmaktadır. Sistemi koruyan devlet veya devletin ajanları değildir, halktır. Mark Tushnet’in ABD tecrübesinden esinlenerek (onun ifadesiyle Anayasayı Yüksek Mahkemeden uzak tutmak) Anayasayı yasama organından uzak tutup halkın içinde yeşertmek ve yaşatmak lazımdır ki, hiçbir grup veya sermaye tek başına anayasal sistemi manipüle edemesin!<strong> </strong></span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Anayasacılığı öldüren Makyavellinin çocukları diye tabir ettiğim dün Kemalizm şemsiyesi altına saklananlar, bugün ise neyin altına saklandığı belli olmayan, menfaati için her şeyi manipüle eden, benim tabirimle Benjamin Franklin dinine mensup olanlardır</strong> (ABD 100 dolarının üstünde resmi olan, ABD’nin Kurucu babalarından birisi). <strong>Yeni anayasa hiçbir kayıt ve sınır olmadan bu ülkenin halkına sorularak hazırlanmalı ve referanduma sunulmalıdır.</strong> <strong>Anayasa da değiştirilemez hükümlerin olup olmayacağı da halka sorulmalıdır. </strong>Belki şu an buna ihtiyaç duymayan halk beş yıl sonra halk girişimi kurumuyla anayasaya yeni hükümler koydurarak başka şeyler talep edecektir. Özellikle bu iki kurumla (temsilcilerin azli ve halk girişimi) siyasetçiler parti veya siyasi liderlerin değil, halkın sözcüleri olacaktır. Anayasa hazırlanırken laikçiler veya dinciler bu sürecin hiçbir şekilde parçası olmamalıdır. Çünkü her ikisi de ideolojik bakış açısına sahip olduğundan anayasa çalışmalarını çıkmaza sokacaklardır. </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eğer ki anayasa da devlet için milliyetçilik, bölünmez millet-devlet isteniyorsa buna karar verecek olan halk olmalıdır, siyasetçiler değildir. Yani anayasanın ruhunda ideoloji ve inanç olacaksa bunun kararını halk vermelidir.</strong> </span></span></span></p>

<p><span style="color:#000000"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle; kısa ve öz, ince, yumuşak bir anayasa yapılarak yaşayan bir anayasal sistemin önünün açılacağı kanaatindeyim.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 18 Oct 2024 07:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/makyavellinin-cocuklari-ve-anayasaciligin-olumu-1729237491.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Anayasanın dördüncü maddesi üzerine (1)</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/anayasanin-dorduncu-maddesi-uzerine-1-8228</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/anayasanin-dorduncu-maddesi-uzerine-1-8228</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Madem ki Cumhuriyetin nitelikleri zaten değişmiş durumda ilk dört maddenin değiştirilmesi tartışması neye yapılıyor? Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek için… Anayasa’da amaçlanan değişiklikler diğer maddelerde yapılıp <em>“bakın ilk dört maddeye dokunmadık”</em> denecek. Bizler de <em>“neyse ki ilk dört maddeye dokunulmadı”</em> diyerek avunacağız. Oysa atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiştir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Traji-komik gelişmeler yaşıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun zamandır bir “<em>dördüncü madde</em>” tartışması içindeyiz; tartışma iyice alevlenmiş durumda…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şeriat devleti kurulmasını savunan bir siyasi parti lideri zat-ı muhterem bizim gibi “<em>ahmaklara</em>” anayasa dersi veriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ahmağa anlatır gibi anlattığından kolaylıkla anladım; ne de olsa ahmağım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Açıkça karanlık “<em>Ortaçağa</em>” geri dönelim diyor…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orada kitleleri sömürmek çok daha kolay…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mutluluğun öteki dünyada olduğuna ve bu dünyada bir lokma-bir hırkayla cefa çekmenin gerekli olduğuna inandırılan kitleleri yönetmekten kolay ne olabilir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Varsın dünya yapay zekayla uğraşsın…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Varsın dünya Mars’a gitmenin hazırlıklarını yapsın…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Varsın bilim adamları insanı ışınlamada mesafe almaya, zamanda yolculuk yapmaya çalışsın…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biz manevi değerlerimize sarılıp Ortaçağın teokratik devletine (dine dayalı devletine) <em>ilerleyeceğiz</em>!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zamanda geriye gideceğiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Afganistan modelimiz…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Harika…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte bu zat-ı şahane biz ahmaklara diyor ki </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önce ilk üç maddenin değiştirilemeyeceğini öngören dördüncü maddeyi değiştirelim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Değiştirme yasağı kalkınca da ilk üç maddeyi değiştirelim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Müthiş bir buluş gerçekten; bugüne kadar kimse düşünemedi!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman ahmaklardan biri olarak soruyorum: “<em>dördüncü madde niye yazıldı</em>?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Bu maddeyi yazan onun değiştirilebileceğini düşünemedi mi?</em>”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçiniz…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neyse bu ayrı bir tartışma...</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başka bir soru soracağım:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk üç madde gerçekten yerinde duruyor mu acaba?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin ilk üç maddede koruma altına alınan ve değiştirilmesi yasaklanan “<em>hukuk devleti</em>”…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yerinde duruyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk devleti bütün yurttaşların eşit biçimde hukuki güvenliğe sahip oldukları devlettir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Acaba herkes hukuki güvenliğe sahip mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesela Can Atalay milletvekili seçildiği halde siyasi nedenlerle göreve başlatılmamakla hukuki güvenliğini kaybetmemiş midir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Prof. Dr. Bakır Çağlar İkinci Dünya Savaşından sonra hukuk devletlerinin korunması için <em>cihazlandırıldığını</em> söylüyor; cihaz da AYM.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM hukuk devletini koruyan bir cihaz ise kararlarına uyulmaması bu cihazın etkisiz hale geldiği ve hukuk devletinin korumasız kaldığı anlamına gelmiyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM kararları yasama, yürütme ve yargı organı tarafından tanınmadığına göre hukuk devletinin korumasız kaldığı ve en azından önemli ölçüde aşındığı sonucunu çıkarmak gerekmez mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, Anayasanın 2. maddesinde hukuk devleti hala Cumhuriyetin nitelikleri arasında sayılıyor ama içeriği artık gerçek bir hukuk devleti değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada zaman zaman hukuk devleti üzerine kafa yormuş bir ahmak olarak küçük bir çözümleme sunayım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Hukuk devleti</em>” demek “<em>kanun devleti</em>” demek değil; buna paralel olarak “<em>Anayasal devlet</em>” demek “<em>anayasalı devlet</em>” demek değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir ülkede yetkili yasama organı tarafından çıkarılmış çok sayıda kanun olmasına rağmen o ülke hukuk devleti olmayabilir; bir ülkede yetkili organ tarafından çıkarılmış bir anayasa olmasına rağmen o ülke anayasal devlet olmayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;“<em>Anayasal devlet</em>” hukukun evrensel prensiplerine uygun davranan ve temel hak ve özgürlükleri korumak amacıyla siyasal iktidarı sınırlandıran hukuk devleti demek. Bu tür bir devlet olmak için yazılı bir anayasaya bile gerek olmayabilir: Örneğin İngiltere’nin kodifiye edilmiş bir anayasası olmamasına rağmen İngiltere anayasal bir devlettir. Kuşkusuz hukukun evrensel prensiplerini içselleştirmiş yazılı anayasalar da anayasal devleti içerir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasalı devlet ise hukukun evrensel prensipleriyle uyuşmayan yazılı bir anayasası olan devlet demek; kanun devleti de hukukun evrensel prensiplerine aykırı kanunları olan devlet demek. Faşist rejimler bile anayasalı devletlerdir, çünkü hukuk olmamasına rağmen onların da anayasası vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla anayasaya sahip olmak bir hukuk devleti olmayı garantilemiyor; anayasalı devlet ya da kanun devleti olmak anlamına geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasada evrensel hukuk prensiplerinin koruma altına alınması ve bunların değiştirilememesi gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu prensiplere dokunulduğunda buna dur diyecek bir mekanizma gerekiyor; aksi takdirde bu ilkeler anayasada yer alsa bile siyasal çoğunlukların bunları etkisiz kılma ihtimali var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM’nin verdiği kararların tanınmaması bu yönden hukuk devletinin sona erdiğini göstermeye yeterli bir kanıt, çünkü bireylerin temel hak ve özgürlükleri artık koruma altında değil; hukuki güvenlik sağlanamıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başka bir öğeye bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokratik ülkelerde milletvekillerinin yasama dokunulmazlığı bulunur ve dokunulmazlığın iki bileşeni vardır: Sorumsuzluk ve dar anlamda dokunulmazlık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sorumsuzluğu şimdilik bir kenara bırakıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dar anlamda dokunulmazlık yasama organı üyelerinin yürütme organının siyasi müdahalelerine karşı korunması için getirilmiş bir kurumdur ve yargı bağımsızlığının tam olarak sağlandığı İngiltere gibi ülkelerde kalkmış gibidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü İngiltere’de bağımsız yargı üzerinde yürütmenin baskı kurmayacağına ve yasama organı üyesinin siyasi nedenlerle yargılanamayacağına inanılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İspanya gibi ülkelerde yasama organı üyelerinin sadece siyasi isnatlara karşı korunması amaçlanmış ve diğer suçları dokunulmazlık kapsamı dışında bırakılmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkemizde yargı bağımsızlığına güvenilmediğinden yasama organı üyelerinin görev yaptıkları süre içinde dokunulmazlıktan yararlanmaları amaçlanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu koruma özellikle yürütmenin siyasi müdahale olasılığının artmaya başladığı zamanlarda daha da gereklidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki biz ne yaptık?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Korumanın en gerekli olduğu zamanda dokunulmazlık kurumunu “<em>bir defalığına</em>” kaldırdık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amaç dokunulmazlık müessesinin korumayı amaçladığını korumasız bırakmak; yürütmenin siyasi müdahalesine kapı açmaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sayede siyasal iktidarın amansız muhalifi Selahattin Demirtaş oyun dışı bırakılacak ve oyun yeniden kurulacaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ana muhalefet lideri açıkça “<em>Anayasaya aykırıdır ama destek vereceğiz</em>” dedi; bunu söylerken şaka yapmıyordu; gerçekten destekledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidar ve ana muhalefet el ele vererek Anayasaya aykırılığı açık olduğunu bildikleri bir Anayasa değişikliği yaptılar ve Demirtaş’ı oyun dışına attılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha baştan Anayasaya aykırı olduğu ve destek verileceği açıklanınca AYM’ye başvuran da olmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herkesin gözleri önünde Anayasaya aykırı bir Anayasa değişikliği yapıldı. Korumanın en gerekli olduğu anda koruma geçici olarak kaldırılınca, ülke yeni bir yön belirledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve hukuk devletiyiz öyle mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk devleti Cumhuriyetin niteliklerinden biri olarak yerinde duruyor öyle mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Trajik mi? komik mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sahi Cumhuriyet deyince aklıma geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyet yerinde duruyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha önce birkaç defa yazdım: Siyaset bilimi duayeni Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu “<em>Sultanizm</em>” rejiminin özelliklerini şöyle sıraladı:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>1- Kişiselliğin yönetim üslubunun egemen olması (personalism): Siyasal kararların kişinin takdirine bırakılması (personal discretion of the leader); …siyasal kurumların olmadığı bir yönetim;</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>2- Hükümet ve devlet arasındaki farkların bulanıklaşması (kuvvetler ayrılığının tersi), yasamanın etkinliğinin hızla azalması, iktidar partisinin hem hükümete hem de devlete hâkim olmasıyla bir tür parti devletinin oluşması;</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>3- Anayasal takiyye (constitutional hypocrisy); mevcut anayasa, yasa ve genel olarak her kuralın seçici olarak uygulanması veya yönetimde hiç dikkate alınmaması;</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>4- Rejimin toplumsal kökenlerinin zayıflayarak iktidarın merkezileştirilmesi, çoğulculuğun ortadan kaldırılarak devlet ve liderin sınırsız iktidarının kurulması. Siyasal vatandaşlığın sadece liderin başarılarını desteklemek ve etkinliklerine destek vermek ve ona sahip çıkılmasına indirgenmesi;</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>5- Ekonominin kurallarının çarpıtılarak (distortion) ahbap çavuş ekonomisi halinde işlemesi, kapitalist bir ekonomi mevcutsa bile onun ahbap çavuş kapitalizmine dönüştürülmesi…</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ersin hoca bu özelliklerin tümünün ülkemizde bulunduğunu ve ülkemizin “<em>Sultanizm</em>”le yönetildiğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Ahmak</em>” olarak önce anlamamıştım ama sonra fark ettim ki “<em>Cumhuriyet</em>” ve “<em>Sultanizm</em>” birbirlerinin alternatifleri.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kuvvetler ayrılığı Anayasanın başlangıç bölümünde tanımlanmış…Yani başlangıç bölümünün bir parçası…Başlangıç bölümü Cumhuriyetin nitelikleri arasında koruma altına alınmış… Anayasa ayrıca başlangıç bölümünün Anayasa metnine dâhil olduğunu hüküm altına almış… Bu durumda kuvvetler ayrılığı kuvvetler birliğine dönüşünce başlangıç bölümü fiilen değişmiş olmuyor mu?</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BAŞLANGIÇ BÖLÜMÜ FİİLEN DEĞİŞMİŞ OLMUYOR MU?</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer “<em>Sultanizm</em>” varsa, “<em>Cumhuriyet</em>” yok demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama Anayasa’da “<em>Cumhuriyet</em>” yazıyor diyenlere “<em>Sultanizm</em>”in yukarıda aktardığım (3) numaralı özelliğine bakmalarını öneririm.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzer biçimde kuvvetler ayrılığı ilkesinin kuvvetler birliğine dönüştüğünü daha önce defalarca açıkladım, yazdım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kuvvetler ayrılığı Anayasanın başlangıç bölümünde tanımlanmış…Yani başlangıç bölümünün bir parçası…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başlangıç bölümü Cumhuriyetin nitelikleri arasında koruma altına alınmış…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa ayrıca başlangıç bölümünün Anayasa metnine dâhil olduğunu hüküm altına almış…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda kuvvetler ayrılığı kuvvetler birliğine dönüşünce başlangıç bölümü fiilen değişmiş olmuyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başlangıç bölümü değişince ikinci madde değişmiş olmuyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama haksızlık etmeyelim: Sosyal devlet olmayı sürdürüyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olabilir çocuklar okullarda beslenme sorunu yaşayabilir; bazıları karınlarını doyurmak için su içmek zorunda kalabilir; insan olanın insanlığından utanması için yeterli bir sebep ama olsun…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Okullarda tuvalet temizliği yapacak eleman istihdam edecek kaynağımız olmayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çalışanların önemli bir kısmı asgari ücretle çalışabilir ve asgari ücret açlık sınırının altında kalmış olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devletimiz savunma için kredi kartlarından zorunlu kesilecek 750 TL ye muhtaç olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama makam araçları konvoyunu, çakarlı araçları gördüğümüzde göğsümüz kabararak ne kadar varlıklı bir devlet olduğumuzu düşünmüyor muyuz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yooo sosyal devletime laf söyletmem! Kat’a…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkentimiz Ankara ama Merkez Bankası dâhil finans kuruluşları İstanbul’a götürülünce bu Anayasa’daki Cumhuriyetin niteliklerinde değişiklik sayılmaz mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ya laiklik?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ülkenin hala laik bir ülke olduğunu düşünen kimse kaldı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen bir tanıdığım çocuğunun okuldan ve dinden soğuduğunu söylüyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nedenini sordum. Öğretmen bir sureyi 10 sayfa boyunca tekraren yazmalarını ödev olarak vermiş. Çocuk din de eğitim de böyle bir şey olamaz diye okula gitmek istemiyormuş. Üstelik okulu imam hatip de değil. Varın imam hatipleri siz düşünün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasanın 174 maddesinin çerçevesi şöyle: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Anayasanın hiçbir hükmü, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyetinin laiklik niteliğini koruma amacını güden, aşağıda gösterilen inkılap kanunlarının, Anayasanın halkoyu ile kabul edildiği tarihte yürürlükte bulunan hükümlerinin, Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamaz ve yorumlanamaz</em>:”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra maddede kapsama giren kanunlar sayılıyor. Birinci sırada şu Kanun var:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>1. 3 Mart 1340 tarihli ve 430 sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu;</em>”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Laikliğin temelini oluşturan en önemli kanun…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa’nın sağladığı koruma gereği bu Kanunun Anayasaya aykırılığı ileri sürülemiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanunun tarihi 3 Mart 1924…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tesadüf eseri Milli Eğitim Komisyonunda tam 3 Mart 2022’de görüşülen bir kanun teklifi ile Tevhidi Tedrisat Kanunu etkisizleştirildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">98. Yıldönümünde Milli Eğitim Komisyonu 7383 sayılı Kanunun temeli olan teklifi görüşüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diyanet İşleri Başkanlığını düzenleyen Kanuna aşağıdaki 7/A maddesi ekleniyordu:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Diyanet Akademisi; Millî Eğitim Bakanlığı, Yükseköğretim Kurulu, üniversiteler, lisans düzeyinde dinî eğitim veren yükseköğretim kurumları ve müftülükler ile görevinin gerektirdiği diğer ulusal ve uluslararası kurum, kuruluş ve kurullarla iş birliği ve ortak çalışma yapabilir, mesleki ve bilimsel ilişkiler kurabilir, araştırmalarda bulunabilir, eğitim programları uygulayabilir, danışma kurulları ve komisyonlar oluşturabilir</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim gibi ahmaklar bile anlayabiliyor: Diyanet Akademisi üniversitelerde, kurum, kuruluş ve kurullarda eğitim programları uygulayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milli eğitim bakanlığı artık eğitim programları uygulayan tek merkez değil…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tevhidi tedrisat yok…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda aktardığım okuldan ve dinden soğuyan çocuk örneği bunun sonucu…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasal korumaya sahip bu kadar önemli bir Kanun, yıldönümü olan 3 Mart’ta etkisizleştirildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hakkını yememek lazım, azımsanmayacak sayıda muhalefet milletvekili de bu Kanuna destek verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnanmayanlar 7383 sayılı Kanunun kabul edildiği 16 Mart 2022 tarihli tutanaklara ekli açık oylama listesine bakabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda Cumhuriyetin niteliklerinden “laiklik” ilkesinin yerinde durduğunu söyleyecek olan var mı? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu listeyi uzatmak mümkün. Anayasanın ilk üç maddesi yerinde duruyor gibi görünüyor ama kağıt üzerinde…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İçleri iktidarın girişimi ve muhalefetin desteğiyle çoktan boşaltıldı…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna dur diyecek kimse yok muydu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Söylemiştim: İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanan insan hakları ihlalleri hukuk devletlerinin korumasız kalınca işlevlerini yerine getiremediğini gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden hukuk devletlerine bir cihaz eklendi ve bu cihazın adı AYM idi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türk anayasa tarihinde AYM başlarda bu konuda yetkili değildi; 1961 Anayasasıyla yetkilendirildikten sonra 1982 Anayasası dönemi dâhil olmak üzere 50 yıl boyunca bu görevini hakkıyla yerine getirdi.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>AYM koruma görevini bırakınca Cumhuriyetin niteliklerinin içi kolaylıkla boşaltıldı.&nbsp;İlk üç madde zaten çoktan değiştirildi ve onu koruması gerekenler koruyamadığı için dördüncü madde işlevini yerine getiremedi. Anayasanın ilk dört maddesini değiştirmeden de başka maddelerde yapılacak değişikliklerle bu maddeler anlamsızlaştırılabilir.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İLK ÜÇ MADDE ZATEN ÇOKTAN DEĞİŞTİRİLDİ</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda sözünü ettiğim zat-ı muhteremler bu yüzden AYM’yi “<em>vesayetçi</em>” olarak damgaladılar: Mahkeme Cumhuriyeti korumaktan vazgeçmeli, ona vesayet etmemeli ve şeriatın önünü açmalıydı; aksi takdirde “vesayetçi” olurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM koruma görevini bırakınca Cumhuriyetin niteliklerinin içi kolaylıkla boşaltıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İlk üç madde zaten çoktan değiştirildi ve onu koruması gerekenler koruyamadığı için dördüncü madde işlevini yerine getiremedi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasanın ilk dört maddesini değiştirmeden de başka maddelerde yapılacak değişikliklerle bu maddeler anlamsızlaştırılabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun çok sayıda yöntemi var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin Almanya’da Naziler iktidara gelir gelmez beş maddelik bir kanun çıkardılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nazi rejiminin kurulmasına olanak tanıyan söz konusu <em>“</em><em>Yetkilendirme Kanunu Tasarısı </em>(<em>Enabling Act</em>) (<em>Ermaechtigungsgesetz</em>)”nın açık adı <em>“</em><strong><em>Halkta ve Almanya’daki Sıkıntının Kaldırılmasına</em></strong><em> Dair Kanun Tasarısı </em>(<em>Gesetz zur Behebung der Not von Volk und Reicht</em>)” idi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tasarı beş kısa maddeye sahipti: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(1) Yasama yetkisi (dört yıllığına) </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(2) Bütçenin denetimi, </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(3) Yabancı devletlerle yapılacak antlaşmaların onayı, </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(4) Anayasanın değiştirilmesi yetkisi, parlamentodan kabineye devredilecekti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(5) Kanun tasarıları kabine yerine Başbakan tarafından hazırlanacak ve bunlar Anayasa’ya aykırı olabilecekti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yolla Naziler Weimar Cumhuriyeti Anayasası’nın sınırlarını havaya uçurup rejimlerini inşa ettiler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kuşkusuz Anayasanın değiştirilemez maddelerine dokunmanın başka çok sayıda yöntemi de var. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Varsayımsal bir örnek:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasanın 42. maddesinde şöyle bir hüküm var:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu fıkranın şöyle değiştirildiğini varsayalım:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Eğitim ve öğretim, İslam dininin esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında tarikat ve cemaatler tarafından yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Anayasanın özü değişmiş olur mu?</em>”</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>İlk dört maddeye dokunduk mu?</em>”</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayır, maddeler yerinde duruyor.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Buna kim dur diyebilirdi?</em>”</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AYM 50 yıl boyunca buna dur deme potansiyeli taşıyan kararlar verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Bu kararlar gelecek yazıda incelenecek)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda şu soruyu yanıtlamak gerekiyor: Madem ki Cumhuriyetin nitelikleri zaten değişmiş durumda ilk dört maddenin değiştirilmesi tartışması neye yapılıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek için…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasa’da amaçlanan değişiklikler diğer maddelerde yapılıp “<em>bakın ilk dört maddeye dokunmadık</em>” denecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizler de “<em>neyse ki ilk dört maddeye dokunulmadı</em>” diyerek avunacağız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiştir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 19 Oct 2024 07:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/anayasanin-dorduncu-maddesi-uzerine-1-1729167987.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Israrlı takip</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/israrli-takip-8080</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/israrli-takip-8080</guid>
                <description><![CDATA[Münevver Karabulut olayı hala hafızalarda iken İkbal Uzuner örneği yeni bir travma ile özellikle de genç kadınların hafızasını bir kez daha tazeledi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Israrlı takip en az şiddet kadar konuşulması gereken bir konu. Bu takip bir erkeğin sevgisini gösteren sevimli hareketlerin çok ötesinde şiddeti hazırlayan bir ön evre. Saplantılı düşünceleri olan birisi tarafından kadının sevildiği düşüncesi ölümün aslında ilk habercisi.</strong>&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Türkiye günlerdir sur cinayetini konuşuyor. Münevver Karabulut olayı hala hafızalarda iken İkbal Uzuner örneği yeni bir travma ile özellikle de genç kadınların hafızasını bir kez daha tazeledi. Çünkü bu cinayetler merhametsiz, acımasız, zalim ve şefkatsiz. Vahşi heves ve istekler ile bir plan dahilinde gerçekleşiyor. Vahşeti yaratan tam olarak bu hazırlık aslında. Semih Çetin’in İkbal’in annesini çağırması ve anneye bu travmayı yaşatması vahşetin belki de tanık olduğumuz ilk şekli. Bir kadın başka bir kadının vahşi ölümüne anne kimliği ile tanıklık ediyor. Anne şu an rehabilite ediliyor. Yaraları sarılır mı bilmiyorum ama geride genç kadınların bilişlerine vahşetin boyutu yerleşti bir kere.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Femicide, kadınların sırf kadınlık kimlikleri sebebiyle öldürülmelerinin kavramsal karşılığı. Kadın kırımı ya da kıyımı da diyebiliriz. Kadınların şiddet ile imtihanı türlü şekillerde karşımıza çıkıyor. Evlilik, flört ya da nişanlılık statülerinin her biri bu şiddete gebe. Öyle görünüyor ki kadın erkek ilişkilerinde resmiyet olsun ya da olmasın hiddetli bir damar var.&nbsp; Kadınların sırf kadın kimlikleri nedeni ile öldürülmelerinin tarihi bile bilinmiyor. Dünyanın birçok coğrafyasında kadın kıyımı çeşitli gerekçeler ile yapılıyor ya da yaptırılıyor. Kadınların sırf kimlikleri nedeniyle uğradıkları bu şiddet sarmalını daha güçlü dillendirmek gerekiyor belki de. 2016 yılında Fransa Aile Bakanı IŞİD’in seks kölesi olarak kullandığı ve öldürdüğü kadınlara dikkat çekmek amacıyla genocide (soykırım) gibi femicidenin de (kadın kırımı/kıyımı) uluslararası hukuka dahil edilmesi çağrısı yaptı ve kadın cinayetlerinin tanınmasını istedi. Bu çağrıyı tüm dünya kadınları için önemsiyoruz. Zira kadınların en büyük dayanağı hukuk.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Israrlı takip ise en az şiddet kadar konuşulması gereken bir konu. Bu takip bir erkeğin sevgisini gösteren sevimli hareketlerin çok ötesinde şiddeti hazırlayan bir ön evre. Saplantılı düşünceleri olan birisi tarafından kadının sevildiği düşüncesi ölümün aslında ilk habercisi. Meloy “The Psychology of Stalking" adlı kitabında takibi eski bir davranış, fakat yeni bir suç olarak tanımlıyor. Yapılan çalışmalar ısrarlı takibin en büyük mağdurunun kadınlar olduğunu gösteriyor. 18-19 ve 20-24, takip kurbanlarının yüksek oranda bu durumu deneyimledikleri yaş aralığına karşılık gelmekte.</span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Kontrol sağlama isteği, korku aşılama, öfke ve terk edilmenin yarattığı tahrik, bağlılık bozukluğu, kıskançlık, kendini geride bırakana duyulan öfke, terk edilme, duygusal dalgalanmalar, kincilik, egemenlik kurma arzusu, ruhsal baskı, reddedilme, kaybetme duygusu ısrarlı takip ile birlikte olgunlaşan şiddet eylemleridir.</strong></span></span></em></span></p>

<h2><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>ISRARLI TAKİP İLE BİRLİKTE OLGUNLAŞAN ŞİDDET EYLEMLERİ</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Kadın erkek ilişkilerinde erkeğin ısrarcı olması sevgi olarak kodlanıyor olabilir. Ancak farklı ruh halindeki erkekler özelinde takipte ısrarcı olmak ölümcül bir tercih. Takipçiler için gerçeklik ve fantezi arasındaki çizgi ya belirsizdir ya da yoktur. Eylemlerini bazen bir hak (sen benimsin) bazen öfke (bunun bedelini ödeyeceksin) bazen de kadere (biz birlikte olmalıyız) bağlayarak açıklama çabasındalar. Hedefteki kadınlar hayatlarının merkezindedir. Bütün duygular, düşünceler ve davranışlar takibe takılan kadının etrafında şekillenir. "Ben acı çekiyorsam sen de çekmelisin", "eğer benimle değilsen hiç kimse seninle olamaz" birçok takipçi tarafından dillendirilmektedir. Kontrol sağlama isteği, korku aşılama, öfke ve terk edilmenin yarattığı tahrik, bağlılık bozukluğu, kıskançlık, kendini geride bırakana duyulan öfke, terk edilme, duygusal dalgalanmalar, kincilik, egemenlik kurma arzusu, ruhsal baskı, reddedilme, kaybetme duygusu ısrarlı takip ile birlikte olgunlaşan şiddet eylemleridir. Bu gruptaki bireylerin duyguları bozulduğu için eylemlerinin dozu da artmaktadır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Takibin en başat amacı korku yaratmaktır. Ve zamana yayılan bir eylemler zincirine sahiptir. Takip etmek, mağdurla herhangi bir şekilde iletişim kurmak veya iletişim kurmaya çalışmak, mağdura ait olan görsel ve yazılı herhangi bir materyali yaymak, mağdurun internette dolaşımını, ziyaret ettiği siteleri, elektronik posta, kısa mesaj ve diğer yollarla yaptığı haberleşme trafiğini ve iletişimi izleyip gözetim altına almak, mağdurun bulunduğu herhangi bir kamusal veya özel alana gizlice sızmak, gözetlemek veya izlemek ısrarlı takip davranışlarıdır. Madde bağımlılığı ve erken çocukluk travmaları, disfonksiyonel bağlılık stilleri, zihinsel rahatsızlık, uyuşturucu ve alkol kullanımı, manik depresif, şizofren, paranoyaklık yalnızlık, izole edilmişlik, toplumun dezavantajlı gruplarına dahil olma takip davranışına eğilimli kişiliklerin profili.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Takipte ve ilişkide ısrar edenler türlü şekillerde kendini göstermek ya da hatırlatmak ister. İstenmeyen telefon aramaları yapmak, mektuplar ve mailler göndermek, bir yerlerde bekleme, istenmeyen hediyeler, çiçekler bırakma, internet üzerinden söylentiler yayma veya bilgi verme, video ve fotoğraf toplama, yakın çevre ile temas kurma, mala zarar verme, psikolojik seksüel ya da duygusal saldırı, davetsiz bir şekilde işe ya da eve gitme, şifreli gizli mesajlar gönderme, araba ile takip etme, garip hediyeler gönderme (mermi, kana batırılmış parçalar), iftira atma, işyerine taciz edici telefonlar etmek, aile ya da hayvanını öldürme ile tehdit,&nbsp; tacizcinin kendi fotoğrafını göndermesi, kişisel gelişim kitabı gibi hediyeler vermek, tesadüfen kendini göstermek, buluşma isteği, arabaya not bırakma, evine ya da işyerine ölmüş hayvan bırakmak en bilinen ısrarlı takip davranışları.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Temiz duygular ile başlayan kadın erkek ilişkileri takip davranışı ile birlikte masumiyetini kaybeder. Takip mülkiyet duygusunun ön hazırlığıdır. Yukarıda detaylarına yer verilen bazı kişilikler için kadın bir mülktür ve kullanım hakkı kendine aittir. Sevgi konusunda duygu bozukluğu yaşayanlar için bu mülke keyfi ve sert müdahale normaldir.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İkbal Uzun’un akrabası verdiği röportajda “<strong><em>son bir yıldır aralıksız kafaya takmış, peşini bırakmıyordu. Çocuk İkbal’e takıntılı ruh hastası biriydi”</em></strong> ifadelerini kullandı. Semih Çetin ise yaklaşık bir yıl önce çektiği bir video ile ısrarlı takibin varacağı noktaya dikkat çekmiş. <strong><em>“Bu hayattan giderken can almak istiyorum ve bu insanın sen olması daha değerliydi benim için”</em></strong> Semih Çetin’in kasaplık yapması, psikolojik sorunlarının kayıt altına alınması,hatta birkaç kez hastaya yatırılmak istenmesi, intihar teşebbüsünde bulunması bu kıyımın habercisi olan gelişmeler. Israrlı takibe dikkat etmeli, kadına yönelik şiddete sıfır tolerans göstermeliyiz. Daha fazla can yitip gitmeden.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 13 Oct 2024 07:10:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/israrli-takip-1728645257.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kadınlara yönelik cinsel saldırı: Dominique Pelicot ve Mohamed Al Fayed’in neleri benziyor, neleri farklı?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kadinlara-yonelik-cinsel-saldiri-dominique-pelicot-ve-mohamed-al-fayedin-neleri-benziyor-neleri-farkli-8067</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kadinlara-yonelik-cinsel-saldiri-dominique-pelicot-ve-mohamed-al-fayedin-neleri-benziyor-neleri-farkli-8067</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><strong><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İki fail de ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlar, niyetleri açık. Tecavüz, onlar için “abartılacak bir şey değil, gündelik hayatın parçası”. Kurdukları yapıyı uzun süre devam ettirebiliyorlar çünkü işbirlikçileri var. Dolayısıyla, “tecavüz ödüllendirici ve düşük riskli bir eylem” ve erkekler de bu suçu işleseler de yakalanıp, yargılanıp, hapse girme oranlarının düşük olduğunu biliyorlar. Bu anlamda iki fail arasındaki fark, aldıkları önlemlerin ait oldukları sınıfa göre olması. </span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Türkiye’de kadınlar, Narin cinayetine ve vahşice katledilmiş İkbal Uzuner ve Ayşenur Halil adlı gencecik iki kadının ölümüne kitlenmiş halde. Konu, çocuk yahut kadınlara yönelik şiddet; bu şiddetin sebepleri; olayların soruşturmalarında kolluk ve yargının yetersizliği; ve siyasi iktidardan gelen kadın düşmanı siyasi mesajlar; “incel”liğin yükselişi gibi bir çok açıdan ele alınıyor. Bense bu yazıda, kadınlara yönelik şiddetin başka bir örneği olan ve halihazırda yurtdışında bolca konuşulan iki cinsel saldırı/tecavüz olayından bahsetmek istiyorum. Bunların birinde faillerin yargılandığı duruşmalar sürüyor diğerinde ise tahminen failin sahip olduğu şirkete bir tazminat davası açılacak.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İki olayda da kadınlar öldürülmüş değil ama kadınlara yönelik cinsel şiddetin, bazı benzerlikler içerdiklerini görmek mümkün. Dahası, iki olayda da yaşananların ortaya çıkmasını sağlamak için kendi hayatını ortaya koyan kadınların mücadelesi var. Nitekim Özkazanç’ın ifade ettiği gibi, yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen bu mücadele “geri döndürülemez bir noktada”.&nbsp;</span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Bir polis memurunun dikkati</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İlki, Fransa’da Eylül’de başlayan ve Aralık 2024’e dek sürmesi beklenen, 72 yaşındaki karısı Gisele Pelicot’u uyku hapı ve diğer ilaçlarla on yıl gibi uzun bir süre boyunca uyutarak, 80 kadar erkek tarafından ona tecavüz edilmesini sağlayan ve bunları kameraya çeken eski kocasının yargılanması. Dosyada sadece olayın ortaya çıktığı 2020’den bu yana Gisele’in boşandığı eski eş Dominique değil, görüntülerden tespit edilen ve suçlandıkları sırada 26-74 yaş arasında bulunan <em>elli erkek daha </em>yargılanıyor. Bu erkekler arasında, belediye memuru; hemşire; gazeteci; eski polis memuru; infaz koruma memuru; asker; itfaiyeci ve devlet memuru gibi ya Gisele ile Dominique’in oturdukları küçük şehirde veya hemen etrafında oturanlar var. Yirmiye yakın erkeğin kimliği ise henüz tespit edilebilmiş değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Olayın açığa çıkmasını sağlayansa, bir süpermarketteki güvenlik görevlisinin, fail Dominique Pelicot’u kadınların eteklerini videoya çekerken yakalaması. Olayın polise intikal etmesi üzerine, bir polis memurunun aklına Dominique’in bilgisayarına bakmak geliyor. Bunun üzerine, bilgisayara bağlı, hiç kimselerden çekinilmeden adı rahatça “istismarlar” konmuş USB drive’da, Gisele’e neredeyse 100 kere tecavüz edildiğini gösteren, 20bin fotoğraf ve film bulunuyor. Gisele’in ifadesiyle, polis onun hayatını kurtarmış.&nbsp;</span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Cinsel suçlar planlıdır ve failleri genelde tanıdıktır</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Her ne kadar cinsel suçlar bakımından, tanımadıkları bir kadını kaçırıp dağın başı bir yerde ona tecavüz etmek gibi birbirini tanımayan yabancı insanlar arasında işlenen anlık bir suç olduğu algısı varsa da, durum sıklıkla böyle değil. Nitekim burada değindiğim iki olayda da failler tanıdıkları kadınlara yöneltmişler saldırıyı/şiddeti. Dominique video çekimlerine, Gisele’in kendisiyle eş değiştirmeli cinsel ilişkiye girmek istememesi üzerine başlıyor. Bir plan yapıyor ve çekimleri yapacağı erkekleri bulmak için harekete geçiyor. Polis memurları, Haziran ayında kapatılan Coco isimli web sitesinde “Without her knowledge/O bilmezken” adlı internet forumunda Gisele’in fotoğraf ve videolarını buluyor. Dominique’in burada takma isim kullanarak, çekimleri yapacağı bir çok erkeği bulduğu anlaşılıyor. Yazışmalarda “tecavüz” kelimesini kullandığı görülüyor ve erkeklere karısına uyku ilacı vermesiyle normalde yapmayacağı şeyleri yapmasını sağladığını söylüyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Eşinin uyumasını sağlayacak ilaçları içki ve yemeklerine koyuyor. Kendisinin elektrikçi olduğu düşünülecek olursa, bunların dozajının ne olması gerektiğini de birilerine sorduğu açık. Nitekim sağlık sigortası kayıtlarına göre bir senede 450 hap siparişi vermiş. Dahası Dominique konuyu o kadar düşünmüş ki, gelen erkeklerin fotoğraflarını da çekmiş, ileride sorun çıkmaması için (gerekirse onlara şantaj yapacak). Planlamadaki detayı göstermek açısından, faillerden eşine dokunduğunda onun uyanmaması için ellerini sıcak suyla veya kalorifere dokundurarak ısıtmalarını; üzerlerine koku sürmemelerini; komşular evde bir şeyler olduğunu fark etmesin diye arabalarını uzakta park etmelerini ve eve yürümelerini istiyor. Gecenin sonunda da ortada delil kalmaması için eşini yıkayıp temizliyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Ancak konu Gisele’in sağlığına geldiğinde, hiçbir koruma düşünmemiş. Erkeklerden ne kondom kullanmalarını ne de sağlık testlerine gitmelerini beklemiş. O kadar ki, birisinin çekime HIV Pozitif olmasına rağmen geldiğini yine duruşmalardan öğreniyoruz. Dolayısıyla Gisele’e bulaşan bir sürü cinsel hastalık nedeniyle onu doktora götüren ve bir de bunun sebebinin kendisini aldatması olmakla suçlayan da bu “eş”.</span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Savunmalar: porno ve şiddet kültürü</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yargılamada Dominique en başından suçunu kabul etmiş. Yargılanan erkeklerden on dördü de suçunu itiraf etmiş durumda. Diğerleri ise bunun, liberter bir karı-kocanın cinsellik oyununun parçası olduklarını düşündüklerini dolayısıyla masum olduklarını söylemeye devam ediyor. Bu “oyun”da sadece koca, diğer erkeklerle tüm temasları yürütüyor ve kuralları koyuyor. Kadına düşense ölü gibi hareketsiz durmak belli ki. Ancak fail erkeklerin aklına “bu durumda bir gariplik yok mu” diye düşünmek hiç gelmediği gibi bir de bu haldeki bir kadının duruma <em>rızasının</em> olduğunu düşünebilmişler. Bunu söyleyebilmek, kendilerinin de bir parçası olduğu pornodan beslenen bir cinsellik kültürünün tezahürü olarak düşünülebilir. Nitekim şiddet içeren ve kadınların onurunu kırıcı görüntülerle cinsel saldırganlık arasında bir ilişki bulunduğu tespit edilmiş. Nitekim Dominique karısına tecavüz edecek erkekleri internette bu tarz bir sayfadan bulmaktadır. Elbette cinsel şiddetin tek sebebi porno denilemez ama toplumsal kodlarında zaten yeterince ataerki, şiddet ve kadınların küçük görülmesi olan bir dünyada, porno eliyle güç ve şiddetin normal kadın-erkek ilişkisinin parçası olarak sunulması, tecavüzü olağanlaştırmaktadır. Zira porno filmlerde kadınlar tecavüzden hoşlanır olarak sunulmaktadır. Oysa hırsızlık, yaralama gibi suçlar sözkonusu olduğunda kimsenin bundan hoşlandığının söylendiğini görmeyiz. Bu bile, porno ile erkeklerde tecavüzün “hoşgörülebilir” olduğu algısının nasıl yaratıldığını başlı başına gösteriyor.</span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Kamuya açıklık ve utancın yer değiştirmesi</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Yargılama sırasında duruşma salonuna girmeye çalışan faillerin kuyruk olduğunu gösteren fotoğraflar görüyoruz. Hatta bir kısmı tutuklu olmadıkları için adliye kapısından girerken, tanınmamak için maske kullanıyorlar. Gisele’in böyle bir dosyada mağdur olarak duruşmanın kapalı yapılmasını isteme hakkı vardı. Ancak kamuoyunun yaşananları öğrenmesi için duruşmanın açık yapılmasını istedi. Üstelik hakimle avukatlar arasındaki yoğun tartışmalar sonunda, duruşma salonunda, ve mahkemeyi izlemeye gelenlerin olduğu bölümde, on iki tecavüz videosu ve on fotoğrafın üç ekranda gösterildiği ifade ediliyor. Yedi tane torunu olan bir kadının göstermiş olduğu inanılmaz cesaret sayesinde utanç -kendisinin de söylediği üzere- yer değiştirdi. Videolarda kendi hareketlerini gören failler utanç içinde orada oturdular.&nbsp;</span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Şirketin tecavüzü kolaylaştırıcı rolü</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Diğer bahsetmek istediğim konu ise Londra’da bulunan ünlü Harrods adlı lüks perakende markasının eski sahibi Mohamed Al Fayed’in ölümünden bir sene sonra hakkında başlamış olan cinsel saldırı ve tecavüz iddiaları. The Economist’in haberine göre, 1980 ile 2000 yılları arasında Al Fayed’in 37 kadına cinsel saldırıda bulunduğu ve hatta beşine tecavüz ettiği söyleniyor.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu sefer karşımızda, Dominique gibi elektrikçi değil de, 1990larda hakkında ortaya çıkmış benzer iddiaları sonlandırmak için İngiltere’deki “iftira” yasalarının kendisine sunduğu imkanları, elindeki avukatlarla sonuna dek kullanmaya hazır bir milyarder var. Nitekim parası ve konumu ile bunları etkisizleştirmede o denli başarılı oluyor ki, iddialar ancak ölümü ertesi BBC’nin hazırladığı bir belgeselde dile gelebildi. Ancak bu sefer Al Fayed’in kendisi olmasa da eski şirketi Harrods’ın başı derde girdi. Al Fayed mağduru kadınların başvurduğu hukuk bürolarına göre, ortada Al Fayed’in sahibi olduğu bir çok şirket hatta futbol kulübünü de içine alan bir “sistem” bulunuyor. Nitekim, kısa sürede mağdur kadınların sayısı 60’a ulaşmış durumda.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Bu “sistem”de de Al Fayed, Dominique gibi önceden plan yapmış. Önce, genç ve sarışın bir kadın çalışanı başka departmanlardan ofisinde asistan olarak çalışmak için alıyor. Sayıları 25’e kadar çıkabilen bu asistanlar, şirketin doktoru tarafından cinsel sağlık muayenesinden geçiriliyor. Fail, bunu talep ederken, kadınlara sağlık hizmeti sunarmış gibi yapıyor. Ancak muayenenin sonuçlarının -rızaları olmaksızın- kendisine iletilmesini istiyor. Kendisi cinsel yoldan bulaşan bir hastalığa kapılmamak adına, şirketin doktoru eliyle, kendisini sağlam kazığa bağlamaya çalışan bir fail var karşımızda. Sistem de, doktoru ile, niyeti açık olan failin yardımına koşmuş. Al Fayed kadınların bazılarına ofisinde bazılarına ise tek asistanını olarak götürdüğü gezilerde (Paris, St Tropez and Abu Dhabi) saldırıda bulunmuş. Bu tacizlerin aylar boyu sürebildiği anlaşılıyor. Natacha takma adını kullanan bir mağdurun bir basın toplantısında söylediğine göre, Al Fayed “oldukça manipülatif” ve en savunmasızları -kirasını ödemek zorunda olan veya onları koruyacak ebeveynleri olmayanları- avladı.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Al Fayed elindekinden sıkılıp, başka bir kadına geçtiği zaman, kadın yine sistemin parçası olan şirket çalışanları tarafından susması için tehdit edilir. Her ne kadar BBC belgeselinde şu anda Katarlı bir şirketin yönetiminde olan Harrods bu yaşananlardan dolayı özür dilemiş ve geçmiş çalışanları tazmin etmek için bir fon kurmuşsa da, bazı mağdurların işi bir tazminat davasına vardıracağı düşünülüyor. O dönemde Harrods’da çalışmış güvenlik görevlileri; doktorlar -kadın-; avukatlar; yayıncı gibi görevlilerin nasıl bir şeyi “görmemeyi başardıkları” ve gördülerse de neden sustukları bu davada sorulacak soruların başında geliyor. Dahası, şirkette Al Fayed’in bu kadınlara ne yaptığının bilindiği, bu kadınlar arasında 15-16 yaşında olanlar olduğu ve durumun “artık müdür olur” diye toksik şakaların konusu yapıldığı da anlaşılıyor.&nbsp; Bu tazminat davasının, başka kurumsal yapılarda da olması kuvvetle muhtemel benzer cinsel saldırı vakalarının ortaya çıkaracak bir dalgaya dönüşmesi mümkün.</span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Benzerlikler</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Özetlersek, iki fail de ne yaptıklarını gayet iyi biliyorlar, niyetleri açık. Tecavüz, onlar için “abartılacak bir şey değil, gündelik hayatın parçası”. Kurdukları yapıyı uzun süre devam ettirebiliyorlar çünkü işbirlikçileri var. Dolayısıyla, “tecavüz ödüllendirici ve düşük riskli bir eylem” ve erkekler de bu suçu işleseler de yakalanıp, yargılanıp, hapse girme oranlarının düşük olduğunu biliyorlar. Bu anlamda iki fail arasındaki fark, aldıkları önlemlerin ait oldukları sınıfa göre olması. Birisi çekimleri sakladığı dosyanın adını göstere göstere “istismar” koyuyor, ilaçları sosyal güvenlik sisteminden alıyor, diğeri yaptıklarını saklamaları ve kadınları tehdit etmeleri için çalışanlarını görevlendiriyor. İki olayda da cinsel saldırı güçle ilişkili, bu onların “hakkı” ve eğer kadının rızası yoksa, o zaman şiddet kullanarak o rızayı “yaratıyor”lar. Kadınları ya uyuşturarak yahut sesini çıkaramayacak olanları veya seslerinin duyulamayacağı yerleri seçerek. Yardımcı rollerdeki diğer fail erkekler, ya baygın bir kadında rıza olup olmadığını sorgulamayı düşünmüyor yahut neler olduğunu görebilecek durumda olmalarına rağmen, tepki göstermeyerek suça ortak oluyorlar. Bu nedenle, zengin ve güç sahibi erkekler sözkonusu olduğunda, konu ancak ölümleri sonrasında konuşulabiliyor (ki Harvey Weinstein veya Jeffrey Epstein için böyle de olmadığını hatırlayalım). Dahası, iki fail de diğer tecavüz failleri gibi bunları yaparken kadınların duygularını (durumlarını, sağlığını) asla umursamıyorlar.&nbsp;</span></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Sonuç</strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">İçinde bulunduğumuz otoriter popülist dönem, kadınların kendilerini her alanda sıkıştırılmış hissetmelerini beraberinde getirdi.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Erkekler, “tüm erkekler böyle değil” gibi argümanlara sığınmaya devam etseler ve bunda doğruluk payı olsa da, gördüğümüz şu: tüm erkekler böyle olmayabilir ama <em>tüm failler erkek</em>. Ve, <em>her tür</em> erkek: bürokrat; itfaiyeci; hastabakıcı; zengin; fakir; evli-çocuklu yahut bekar fark etmiyor. Kadınlar, özelikle tanıdığı her erkeğin cinsel saldırıda bulunabileceğini görüyor. Dahası, bu mücadele “geri döndürülemez bir noktada” çünkü artık “utanç yer değiştirdi”.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">Şu noktada, kadınlar erkeklerin şiddet içermeyen yeni bir erkeklik tanımı yapmalarını, kendilerini “düzeltmelerini” beklemeyecek. Kendi hakları için mücadeleye ve bu süreçte diğer kadınlardan güç almaya devam edecek.</span></span></span></p>

<p><br />
&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 11 Oct 2024 07:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/kadinlara-yonelik-cinsel-saldirida-iki-onemli-olay-neler-benzer-neler-farkli-1728657504.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Suçun getirisi, maliyetinden yüksek: Türkiye’de suç işleme özgürlüğü ekonomisi</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sucun-getirisi-maliyetinden-yuksek-turkiyede-suc-isleme-ozgurlugu-ekonomisi-8064</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sucun-getirisi-maliyetinden-yuksek-turkiyede-suc-isleme-ozgurlugu-ekonomisi-8064</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#020202">Türkiye’de son yıllarda yaşanan yolsuzluklar ve bunların cezasız kalması, hukuk devletinden, demokrasiden, şeffaflıktan ve hesap verilebilirlikten ne kadar uzaklaştığımızı sergiliyor. Hukuk tanımazlık, kanunların etkisiz kılınması, tamamen keyfi uygulamalar, neredeyse yolsuzluğun ve cezasızlığın hoşgörüyle karşılandığı bir alana doğru çekiliyor…</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">ABD’li sosyolog ve ekonomist Gary Becker, doktora öğrencilerinin sınavına geç kalmak üzeredir. Arabasıyla son sürat okulun bahçesine girer fakat park yeri sınav yerine epeyce uzakta kalmıştır. Bir an düşünür ve karar verir. Arabasını, park etmenin yasak olduğu sınavın yapılacağı sınıfın önüne park edecektir. Sınav çok önemli olduğu için cezayı göze almak en iyi seçenek gibi durmaktadır. Arabayı park eder ve sınıfa dalar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">Becker, sınav süresince yaptığı davranışı düşünür ve o ana kadar kimsenin fark etmediği bir gerçeği fark eder. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">Kararının, tamamen olası bir maliyetle- yakalanma/cezalandırılma/aracının çekilmesi - sınava zamanında gitmenin faydasını tartma meselesi olduğunu görür. Bu haliyle bakıldığında alınan karar tamamen bir maliyet/fayda analizine dayanmaktadır. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#020202">Becker, s</span></strong><strong><span style="color:#020202">ı</span></strong><strong><span style="color:#020202">navda </span></strong><strong><span style="color:#020202">şöyle düşünmüştür: </span></strong><strong><span style="color:#020202">“</span></strong><strong><span style="color:#020202">Her akıllı insan için, suçun beklenen getirisi beklenen maliyetinden yüksekse, o suçu işlememek anlamsızdır.”</span></strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#020202">‘SUÇUN GETİRİSİ, MALİYETİNDEN YÜKSEKSE, O SUÇU İŞLEMEMEK ANLAMSIZ’</span></strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">Gary Becker’e 1992 Nobel Ekonomi Ödülü getiren bu gerçek, suç işlemenin ardındaki rasyonelliktir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#020202">Becker, s</span></strong><strong><span style="color:#020202">ı</span></strong><strong><span style="color:#020202">navda </span></strong><strong><span style="color:#020202">şöyle düşünmüştür: </span></strong><strong><span style="color:#020202">“</span></strong><strong><span style="color:#020202">Her akıllı insan için, suçun beklenen getirisi beklenen maliyetinden yüksekse, o suçu işlememek anlamsızdır.”</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#020202">Becker</span></strong><strong><span style="color:#020202">’ın tespitinden hareketle özellikle Türkiye şartlarında son yıllarda görülen pek çok örnek üzerinden düşünecek olursak, şunu rahatlıkla söylemek mümkün: Akıllı ama aynı zamanda ahlaki açı</span></strong><strong><span style="color:#020202">dan zay</span></strong><strong><span style="color:#020202">ıf bir insan, suç sonrası elde edeceği kazancın,</span></strong><strong><span style="color:#020202"> o su</span></strong><strong><span style="color:#020202">çun olası cezasından daha çok olması halinde o suçu işler…</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#020202">Hele de suçun işlenmesinin ardından olayın hiç ortaya çıkmaması, ortaya çıksa bile yeterince soruşturulmaması, hatta yargının ve dolayısıyla mahkemelerin baskı altında olması, muhtemel cezanın şiddetini azaltacağı ya da sıfırlayacağı iç</span></strong><strong><span style="color:#020202">in su</span></strong><strong><span style="color:#020202">çu neredeyse işlememek mümkün değildir!</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">Diğer yandan, suçun işlenmesinin rasyonel bir davranış haline dönüşmesiyle ve cezasız kalmasıyla birlikte, diğer ahlaki açıdan zayıf insanlar da mevcut durumun özendiriciliğine kapılıp suç işlemeye yönelecektir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">Böylelikle bu da bizlere, suçun nasıl araçsallaştırılıp rasyonelleştirildiğine dair çok önemli bir gerçeği de göstermiş oluyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">Tek tek örnekler üzerinden gitmeye kalkarsak sayfalar yetmeyeceği için ve üstelik herkesin de malumu olan suçları burada tekrar etmek gerekmediği için yine Gary Becker’ın teorisi üzerinden gidersek, ülkede yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarıyla ortaya çıkan suçların nasıl işlendiğine, nasıl yeterince soruşturulmadığına, nasıl üzerinin örtüldüğüne, yargı sürecinin işletilmesine ve medyanın ifade özgürlüğüne nasıl müdahale edildiğine, sonunda da suçun nasıl cezasız kaldığına onlarca defa hep birlikte tanıklık ettik…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">Bu soruşturmalar, Türkiye’de yolsuzluğun nasıl soruşturulmadığına ya da soruşturulamayacağına ilişkin önemli örnekler teşkil ediyor, aynı zamanda yolsuzlukla mücadeleye dair inancı da derinden zedeliyor. Suçun cezasız kalmasıyla ve normalleştirilmesiyle birlikte yolsuzluk iddialarının araştırılmayacağına ilişkin toplumdaki algı güçleniyor, kamu vicdanında ciddi yaralar açıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">Hatırlanacak olursa, uzun yıllara yayılan medyaya uygulanan yayın yasaklarından, soruşturmayı başlatanların görevden alınmasından hatta meslekten men edilmelerinden, haberi yapan gazetecilere açılan davalardan, hatta geçmişte yolsuzluk iddialarının odağındaki bakanlar hakkında Meclis soruşturmasının reddine kadar cezasızlığa yol açabilecek pek çok gelişme yaşandı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">Tüm bu gelişmeler, hem Türkiye kamuoyuna hem de dünyaya, hukuk devletinden, demokrasiden, şeffaflıktan ve hesap verilebilirlikten ne kadar uzaklaştığımızı sergiliyor. Hukuk tanımazlık, kanunların etkisiz kılınması, tamamen keyfi uygulamalar, yolsuzluğu ve cezasızlığı normalleştiren bir alana çekiyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">Daha önceleri insan hakları ihlalleri alanında daha çok konuşulan cezasızlık kavramı artık günümüzde giderek artan yolsuzluk operasyonlarıyla gündemde. Yolsuzluklarla ilgili gerçek bir soruşturma, yargılama ve hesap verme süreci gerçekleştirilemedikçe de, cezasızlığı daha çok konuşmaya devam edeceğiz gibi görünüyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">Maalesef politik aktörlerin alışkanlık haline getirdiği üzere, Türkiye’de yerleşmiş ve giderek de kötü bir hal alan cezasızlık kültüründen istifade etme, haklarındaki suçlamalarla ilgili hesap verme yükümlülüğünden kurtulma hali tehlikeli şekilde yaygınlaşıyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">Elbette bahsettiğimiz suç işleme özgürlüğünün cezasızlıktan aldığı cesarete ilaveten Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz ortamının, yaygın işsizliğin, gelir adaletsizliğinin, emek sömürüsünün, toplumsal ve sosyal refahın giderek düşüyor olması gibi parametrelerin çok büyük payı var. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">Tam da bu konuyla ilgili olarak Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Çalışma Ekonomisi Bölümü Öğretim Üyesi </span></span><a href="https://www.gazeteduvar.com.tr/doc-dr-boran-mercan-adaletsizlige-karsi-suc-bir-adalet-tesis-aracina-donusuyor-makale-1726498"><span style="color:#2980b9">Doç. Dr. Boran Ali Mercan’ın Gazete Duvar’dan Mühdan Sağlam’a verdiği röportajda</span></a><span style="color:black"><span style="color:#020202"> </span><span style="color:#020202">dikkat çektiği önemli bazı noktalar var.</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#020202">İnsanların özellikle sosyal medya platformlarında çeşitli uygulamalar vasıtasıyla başkalarının zenginliğine tanık oluşu kendi yoksulluk, yoksunluk ve yetersizlik algılarını derinleştiriyor.</span></strong><span style="color:#020202"> <strong>Başkasını</strong></span><strong><span style="color:#020202">n vars</span></strong><strong><span style="color:#020202">ıllığı karşısında böyle bir radikal yoksunluk hissiyatı, adaletsizliğin bireysel tecrübe edilme biçimi olarak karşımıza çıkıyor.</span></strong></span></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong><span style="color:#020202">RADİKAL YOKSUNLUK HİSSİYATI</span></strong></span></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">Mercan’ın, “Adaletsizliğe karşı suç bir adalet tesis aracına dönüşüyor” diyerek tariflediği içinde bulunduğumuz duruma ilişkin şu tespitleri kritik:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">“Çalışma faaliyeti olarak suçtan bahsediyoruz, yani suçun kendisi bir gelir getirici faaliyet, bir tür meslek olarak görülmeye başlanıyor. İnsanların özellikle sosyal medya platformlarında çeşitli uygulamalar vasıtasıyla başkalarının zenginliğine tanık oluşu kendi yoksulluk, yoksunluk ve yetersizlik algılarını derinleştiriyor. Başkasının varsıllığı karşısında böyle bir radikal yoksunluk hissiyatı, adaletsizliğin bireysel tecrübe edilme biçimi olarak karşımıza çıkıyor. Sosyal adalet refah devleti mekanizmalarıyla yurttaşlık temelinde tesis edilmediği için, mutlak ya da göreli yoksulluğu giderecek alternatif ve bireysel adalet mekanizmaları devreye giriyor. İşte bu noktada suç/suça eğilim bir adalet tesis mekanizmasına dönüşüyor. Bu yeri gelir dükkandan ekmek çalmak olur, yeri gelir birinin elinden telefonunu alıp kaçmak olur, yeri gelir torba tutmak olur ya da şantaj olur. Herkes belirli arzu ve yaşamsal taleplere sahip, ancak sahip olunan imkan ve kısıtlar bir gerilim yaratıyor ve bu gerilimi ortadan kaldıracak, hafifletecek bir sosyal adalet mekanizması olmadığında suç burada bir adalet tesis aracına dönüşüyor.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">Özetle, Türkiye’de hem giderek alışkanlık haline getirilmek istenen bir cezasızlık kültürü var, hem de yaygın suçlara karşı büyük bir hoşgörü var.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">AKP Parti Sözcüsü Ömer Çelik, “Cezasızlık algısına müsaade etmeyeceğiz” dedi. Ceza İnfaz Hükümleri’nde değişikliğe gidileceğini açıklayan Cumhurbaşkanı Erdoğan ise, “Kriminal tiplerin ortalıkta dolaşmasından rahatsızız, cezasızlık algısı kalkacak” açıklamasında bulundu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><span style="color:#020202">Biz de çok rahatsızız, hem de çok rahatsızın, buyrun hodri meydan… </span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 11 Oct 2024 07:40:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/sucun-getirisi-maliyetinden-yuksek-turkiyede-suc-isleme-ozgurlugu-ekonomisi-1728579758.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yaygın ve sistematik mizojinide Türkiye</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yaygin-ve-sistematik-mizojinide-turkiye-8060</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yaygin-ve-sistematik-mizojinide-turkiye-8060</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mizojini, sosyolojide kadın nefreti anlamına geliyor. Birey, eski tecrübeleriyle, annesiyle ve ailesindeki diğer kadınlarla kurduğu ilişkileriyle, çocukluk travmalarıyla ve yaşadıklarıyla kadınlardan nefret eder hale gelebiliyor. Ancak içinde yaşadığımız toplum da çoğu kez bu nefreti besliyor ya da katmerliyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun rakamlarına göre, 2024 yılının ilk 8 ayında 261 kadın erkekler tarafından öldürülmüş. Platform, 164 kadının ölümünü ise hala şüpheli görüyor. 2024 Eylül’ünde ise 34 kadının erkekler tarafından öldürüldüğü, 20 kadının ise yine şüpheli şekilde ölü bulunduğu belirtiliyor. Boşanmak isteyen, barışmayı reddeden, evlenme teklifini kabul etmeyen, ilişki teklifini reddeden kadınlar, bu bahanelerle öldürülmüşler. Platformun açıklamasında 2’sinin ekonomik bahanelerle, 1’inin nefret bahanesiyle, 1’nin ise arkadaşı hedef kadının olay anında yanında bulunduğu için öldürüldüğü belirtiliyor. Ölen kadınlardan 18’i hakkında ise “bahane” tespiti dahi yapılamamış durumda, yani hangi bahaneyle öldürüldükleri tespit edilememiş. Genellikle eşleri, erkek arkadaşları, eski eş veya erkek arkadaşları, oğulları, babaları ya da akrabaları tarafından kadınlar öldürülüyorlar. Evde, sokakta, işyerinde, otelde, arabada, görüldükleri herhangi bir yerde, ancak en çok kendi evlerinde öldürülüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen ay görevi başındayken, 26 suçtan kaydı olan fail tarafından polis Şeyda Yılmaz’ın öldürülmesi olayının sıcaklığı ve yarattığı tartışmalar devam ediyorken psikiyatrik sorunları olduğu ortaya çıkan uyuşturucu bağımlısı bir genç İstanbul Fatih’te iki kadını vahşice öldürdü. İnternette yapılan kısa bir araştırmada failin uyuşturucu bağımlılığından yaşadığı psikiyatrik hastalığın adına, ideolojik eğilimlerinden çocukluk travmalarına kadar hemen her noktada tartışıldığını ve neredeyse kadına karşı şiddetin gerekçesi olarak ileri sürüldüğünü görebiliyoruz.&nbsp; Olayları bu derce bireyselleştirmek, aslında ceza mahkemelerinin yapmaları gereken bir iş. Bu iş basında ve sosyal medyada yapıldığında ise genel anlamda şiddet kavramıyla, özelde ise kadına yönelen şiddet ile mücadeleye ket vurulmuş oluyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mizojini, sosyolojide kadın nefreti anlamına geliyor. Birey, eski tecrübeleriyle, annesiyle ve ailesindeki diğer kadınlarla kurduğu ilişkileriyle, çocukluk travmalarıyla ve yaşadıklarıyla kadınlardan nefret eder hale gelebiliyor. Ancak içinde yaşadığımız toplum da çoğu kez bu nefreti besliyor ya da katmerliyor. Esas konuşulması gereken, toplumun kadın düşmanlığını ve kadın nefretini besleyen bu söylemi neden sürekli ürettiği ve bu konuda devletin üzerine düşen sorumluluğu yerine getirip getirmediği olmalı. Devlet, kendi sorumluluğunu başka faktörlerin üzerine atmakta usta olduğu için, esas tartışılması gereken konunun hiç gündeme getirilemiyor oluşundan da dolaylı olarak çıkar sağlıyor. “Kadının saçı uzun aklı kısa olur” cümlesiyle başlayan, bütün kadınların kötü araba kullanmalarına evrilen suçlayıcı ifadeler, kadının sürekli erkeğin gölgesinde kalması “mecburiyeti”, iş hayatına ısrarla sokulmaması, başka kişilerle temas kurmasının kıskançlık krizleri yaratması, aslında Türkiye’de kadın-erkek ilişkilerinin ne kadar sahte görünüme sahip olduğunun en önemli kanıtları.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye 2021 yılında bir Cumhurbaşkanlığı kararıyla, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi'nden çıktı.&nbsp;</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TÜRKİYE, CUMHURBAŞKANI KARARIYLA İSTANBUL SÖZLEŞMESİNDEN ÇIKTI</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet ise, tüm olan bitenden aslında gayet “memnun”. Türkiye 2021 yılında bir Cumhurbaşkanlığı kararıyla, Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi'nden çıktı.&nbsp;İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen ve Türkiyeli kadın hareketinin başarı hanesine yazılan bu dünya çapındaki başarı, islamofaşist çevreleri çok rahatsız etti. Sözleşmeyi bütün bağlamından koparıp sanki “herkesi eşcinsel olmaya zorlayan, aile kurumuna düşman” bir sözleşme olarak yansıtan iktidar çevreleri, bu başarıyı kabullenememiş olmalı ki, aslında Anayasaya aykırı olarak sözleşmeden bir gecede çıkıldığını açıklayıverdi. Sözleşmeden çıkmak tartışmalara neden olurken, o dönem sözleşmeyi dayanak alan 6284 sayılı mevcut kanunun da yürürlükten kaldırılmasını talep eden sesler giderek yükseldi. Oysaki kadına yönelik şiddetin önlenebilmesi için, mevcut 6284 sayılı yasanın etkili bir biçimde uygulanması ve İstanbul Sözleşmesi'ne geri dönülmesi gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">6284 saylı kanuna göre, ilk önce şiddete uğrayan kadının başvuru yolları tanımlanıyor. Buna göre KADES adı verilen uygulama ve uygulamaya bağlı merkezler aracılığıyla bir butona basarak polis çağırabilmek mümkün. Bunun dışında da kanunda pek çok tedbir düşünülmüş durumda. Uzaklaştırma kararı, işyeri değişikliği kararı, maddi destek sunulması, kadın sığınma evleri, kimlik ve isim değişliği ile yeni bir hayata başlama kararları hep. Bu tedbirler arasında sayılıyor. Mahkemeden tedbir kararı alındıktan sonra da 6284 sayılı yasa, kararın sonucunun da takip edilmesini belirtiyor. Karar uymayana elektronik kelepçe gibi yaptırımlar, yine 6284 ile getiriliyor. Keşke bu kararlar daha sıkı şekilde uygulansaydı da, örneğin hakkında elektronik kelepçe kararı bulunan partneri, Nurtaç Canan’ı öldürürken Nurtaç kendi kanıyla “Beni Ragıp vurdu” diye yazmamış olsaydı.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Esas sorun, 6284 sayılı kanunu hakkıyla uygulamamaktan kaynaklanıyor. Bu kanun ciddi şekilde uygulanabilse, büyük kazanımlar elde edilir.</strong></span></span></em></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>6284 SAYILI KANUN HAKKIYLA UYGULANMIYOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">6284 sayılı kanunda zorlama hapsi de düzenleniyor. Hiçbir şekilde durdurulamayıp, örneğin elektronik kelepçeyi de ihlal ederek şiddete tehdide devam edenler için zorlama hapsi devreye giriyor. Diğer taraftan ŞÖNİM kısaltmasıyla anılan Şiddeti Önleme ve İzleme Merkezleri, tüm bu süreçlerin takibi, raporlanması ve alınan tedbir kararlarının da uygulanmasının izlenmesini sağlıyor. Elbette 6284 ile birlikte gelen ugulamalar arasında ŞÖNİM de var. Esas sorun, 6284 sayılı kanunu hakkıyla uygulamamaktan kaynaklanıyor. Bu kanun ciddi şekilde uygulanabilse, büyük kazanımlar elde edilir. Halbuki süreç, bile isteye tersine çevrildi. Şöyle:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eşinden şiddet gördüğü için defalarca savcılığa başvuran ve eşinin saldırısı ile annesi öldürülen Nahide Opuz, başvurularına rağmen tedbir alınmadığı için Türkiye’yi AİHM’e şikayet etmişti. 2009 tarihli Opuz/Türkiye kararında AİHM, Opuz’u haklı bularak şiddet gören bir kadını savcılığa başvurduğu halde kocasından koruyamayarak ayrımcılık&nbsp; yapan Türkiye’yi tazminata mahkum etmişti. AİHM’e göre, vatandaşını aile içi şiddete karşı korumak bir devletin esas sorumluluklarından biriydi ve bu olayda yerine getirilmemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu olayla Avrupa gündemine de giren kadına yönelik şiddette devlet sorumluluğu meselesi, işte oluşumunda Türkiye’deki kadın hareketinin büyük payı olan 6284 sayılı kanun ile çözüme kavuşturuldu. Çıktığı dönemde, konu üzerine dünyadaki en iyi mevzuat kabul edilerek başka ülkelere BM tarafından örnek gösterilen bu yasanın uygulanmasında sorunlar bulunsa da, teorik düzeyde hala en iyi kanunlardan biri kabul ediliyor. Kanunun uluslararası yansıması ise İstanbul Sözleşmesi ile oldu, Türkiye belki de hukuk tarihinde ilk defa, yaptığı çok başarılı bir yasayı uluslararası alana ihraç etti, böylelikle “hukuk üretip ihraç eden ülke” konumuna yükseldi. İşte bazı yaşlı milli görüşçülerin sayın Cumhurbaşkanını ziyaretlerinden sonra kaldırılması gündeme gelen ve gerçekten de bir gecede çekilme kararı alınan İstanbul Sözleşmesi, aslında bizdeki 6284 sayılı yasanın uluslararası yansıması niteliğindeydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın nefretine, kadın düşmanlığına ve kadına karşı şiddete bugüne kadar verilen en iyi yanıtlardan ikisinde de Türkiye imzası varken, birinden çıkıp diğerini de uygulamamak olsa olsa bizim altına imza atabileceğimiz bir “başarı”. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2008 yılından beri işlenen kadın cinayetlerini kayıt altına alan “Anıt Sayaç” sitesine göre 297 kadın öldürüldü. Dilerim orada durur, ancak ideolojik olarak kadına şiddetin yaygın ve sistematik&nbsp; karakter kazanmasına neden olan yapının devamı, başka kadınların öldürülmesine zemin hazırlamaktan başka bir işe yaramıyor. Şimdi çıktıkları sözleşmenin değerini anlayanlar için artık çok geç olsa da, yine de kayda geçirmek lazım. İstanbul Sözleşmesi’ne geri dönülsün, 6284 sayılı kanun layıkıyla uygulansın, kadın düşmanlığına yol açan nedenlerle etkili şekilde mücadele edilsin.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu konuda her zamankinden daha çok çalışmaya ve ses çıkarmaya mecburuz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 11 Oct 2024 07:20:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/10/yaygin-ve-sistematik-mizojinide-turkiye-1728571349.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>AYM- Fahrettin Altun-Instagram krizi: Zamanlama manidar</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/aym-fahrettin-altun-instagram-krizi-zamanlama-manidar-6889</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/aym-fahrettin-altun-instagram-krizi-zamanlama-manidar-6889</guid>
                <description><![CDATA[AYM- Fahrettin Altun-Instagram krizi: Zamanlama manidar]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Altun’un Instagram’ı kınamasının üzerinden 24 saat bile geçmeden BTK’nın erişim yasağı kararı gelmesi manidar. Daha manidar zamanlama ise, tam aynı anlarda AYM’nin de sitesine internet erişiminin kesilmiş ya da engellenmiş oluşu. İster istemez, adeta gelen geçenin tokatladığı bir “şamar oğlanına” dönen AYM’nin bu defa da İletişim Başkanı tarafından cezalandırılıp cezalandırılmadığı Ankara’da büyük bir merak konusu oldu.</strong> </span>

Ankara dün ilginç gelişmelere sahne oldu. Sabah saatlerinde Anayasa Mahkemesi (AYM), Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı bünyesinde “manipülasyon ve dezenformasyonla mücadele” gerekçesiyle kurulan Stratejik İletişim ve Kriz Yönetimi Daire Başkanlığı ile ilgili Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile yapılan düzenlemeyi iptal etti. AYM’nin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin bazı bölümlerini iptal kararını X hesabından paylaşmasının ardından, bir süre sonra paylaşım silindi. Aynı anlarda AYM’nin internet sitesine erişim sağlanamamaya başladı.

AYM, CHP başvurusuyla yaptığı incelemenin sonunda 17 Eylül 2020 tarihli ve 66 sayılı “Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın Teşkilatı Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin bazı maddelerinin anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle iptali ve yürürlüğünün durdurulması” konulu başvuruyu inceleyip karara bağladı. AYM, kararında <em>“Dava konusu kurallarla, Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı yürütülen algı operasyonu faaliyetleri neticesinde oluşan krizin stratejik iletişimle yönetilmesine ilişkin tedbirler alınması ve her tür manipülasyon ile dezenformasyona karşı faaliyette bulunulması amaçlanmaktadır. Kurallar uyarınca alınacak tedbirler ve yapılacak faaliyetlerin Anayasa'nın 26. maddesinde yer alan düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti ile 28. maddesinde yer alan basın hürriyetine müdahale teşkil edeceği açıktır. Bu bağlamda kuralların, kapsamları itibarıyla Anayasa'nın İkinci Kısım İkinci Bölümü'nde yer alan kişi hakları ve ödevleri ile ilgili düzenlemeler içerdiği görülmüştür. Sonuç olarak kuralların Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenemeyecek yasak alana ilişkin düzenlemeler içerdiği anlaşılmıştır. Anayasa Mahkemesi açıklanan gerekçelerle kuralların konu bakımından yetki yönünden Anayasa'ya aykırı olduklarına ve iptallerine karar vermiştir.”</em> ifadelerini kullandı.

AYM’ye göre ifade özgürlüğü, kriterleri onlarca AİHM kararıyla da belirlenen ve Türkiye hukuku kabul edilen birtakım sınırlı koşullar altında ve ancak kanunla sınırlanabiliyor. Burada ise açıkça kanun olmadan bir ifade özgürlüğü sınırlama girişimi görülüp iptal edilmiş durumda.
<h2>İktidarın kanunsuz işlem yapma aşkı tam gaz</h2>
Artık neredeyse otomatikleşen hukuka aykırı ifade özgürlüğü sınırlamalarına neredeyse alışmışken (!) bu AYM kararının iktidarın sınır tanımayan kanunsuz işlem yapma aşkına bir set çektiğini söylemek gerekir. Zaten ejderhaların öfkesini çekerek yakılıp yıkılmak istenen AYM, herhalde bu karardan sonra iyice hedefe oturtulur, belki de doğrudan kapatılır diye düşünebilirsiniz, ama dünkü gelişmeler bununla sınırlı değildi.

AYM’nin söz konusu kararı, resmi X hesabından <em>"İletişim Başkanlığının Basın Özgürlüğü ve İfade Özgürlüğüne Müdahale Etmesine İmkan Tanıyabilecek Kuralların İptali"</em> başlığıyla paylaşmasından kısa bir süre sonra, paylaşım birden silindi.

Aynı anlarda, hem AYM’nin internet sitesine erişim kesildi hem de Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK)’nın, büyük sosyal medya araçlarından Instagram’a erişim yasağı devreye girdi.

Bu gelişmeyi Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı sayın Fahrettin Altun’un Hamas Siyasi Büro Şefi <a href="https://www.sondakika.com/ismail-haniye/">İsmail Haniye</a>’nin öldürülmesinin ardından, önceki günkü <em>“Heniye'nin şehadeti dolayısıyla insanların taziye mesajı yayınlamasını herhangi bir gerekçe göstermeden engelleyen sosyal medya platformu Instagram'ı da şiddetle kınıyorum. Bu çok açık ve net bir sansür girişimidir.”</em> mesajıyla birlikte değerlendirmek gerekiyor.
<blockquote><em><strong>Getirilmeye çalışılan hukuka aykırı hükümlerle İletişim Başkanlığının basın ve ifade özgürlüğüne yönelik müdahale yetkisinin bulunduğunu, söz konusu Merkezin çalışmaları açısından hangi sonuçların doğacağını ve aslında iktidarın kanunsuz işlem aşkını, bizatihi AYM kararının gerekçesinden okuyabilirsiniz.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ALTUN, AYM’Yİ CEZALANDIRDI MI?</strong></h2>
Altun’un Instagram’ı kınamasının üzerinden 24 saat bile geçmeden BTK’nın erişim yasağı kararı gelmesi manidar. Daha manidar zamanlama ise, tam aynı anlarda AYM’nin de sitesine internet erişiminin kesilmiş ya da engellenmiş oluşu.

İster istemez, adeta gelen geçenin tokatladığı bir “şamar oğlanına” dönen AYM’nin bu defa da İletişim Başkanı tarafından cezalandırılıp cezalandırılmadığı Ankara’da büyük bir merak konusu oldu.

Bereket, bu olasılığı öngören AYM’den; <em>“66 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi'nin bazı kurallarını iptal eden 2020/88 esas sayılı kararımız 2/8/2024 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanmış olup erişime açıktır. İnternet trafiğindeki yoğunluk nedeniyle sitemize erişim şu anda sağlanamamaktadır”</em> açıklaması geldi de, yüreklere su serpilmiş oldu. Yani AYM, ya “karar Resmi Gazete’de de yayınlandı, sanki orayı da mı kapatacaksın?” diye sordu, ya da “mızrak çuvala sığmıyor” demek istedi sanki…

Konuyla ilgili bir açıklama da Dezenformasyonla Mücadele Merkezi'nden geldi. Açıklamada şu ifadeler yer aldı: <em>“Bazı basın yayın organlarında yer alan ve sosyal medyada paylaşılan, ‘Anayasa Mahkemesi, İletişim Başkanlığının basın ve ifade özgürlüğüne müdahale eden yetkilerini iptal etti. Kararın ardından Dezenformasyonla Mücadele Merkezi çalışmalarına devam edemez’ iddiası manipülasyondur. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığının, basın ve ifade özgürlüğüne yönelik müdahale yetkisi zaten bulunmamaktadır. Ayrıca karar, doğrudan Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanına bağlı bir koordinatörlük olarak faaliyet gösteren Dezenformasyonla Mücadele Merkezimizin çalışmaları açısından herhangi bir sonuç doğurmamaktadır…. Anayasa Mahkemesinin verdiği karar, İletişim Başkanlığına bağlı bazı daire başkanlıklarının kuruluş kararnamesi ile ilgilidir. Anayasa Mahkemesi bazı maddelerin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi değil, kanun ile düzenlenmesi gerektiğine dair hüküm vermiştir.”</em>

Açıklamadaki tek doğru, söz konusu kurumun faaliyetlerine devam edebileceği hususu, çünkü AYM kararına 9 ay sonra yürürlüğe girme şartını koymuş durumda. Elbette bu sürenin sonunda herhangi bir işlem yapılmazsa, İletişim Başkanlığı’nın o bölümü kapatılacak. Bununla birlikte, getirilmeye çalışılan hukuka aykırı hükümlerle İletişim Başkanlığının basın ve ifade özgürlüğüne yönelik müdahale yetkisinin bulunduğunu, söz konusu Merkezin çalışmaları açısından hangi sonuçların doğacağını ve aslında iktidarın kanunsuz işlem aşkını, bizatihi AYM kararının gerekçesinden okuyabilirsiniz.
<blockquote><em><strong>BTK'nın açıklamasında “Instagram katalog suçlara uymadığı gerekçesiyle kapatıldı” ifadelerine yer verildi. </strong><strong>Elbette, Altun’un Instagram’a yönelik eleştirisindeki “çok açık ve net bir sansür girişiminin” nasıl yapılabileceğini, BTK duyan duymayan herkese göstermiş oluyor.</strong> <strong>Yine aynı hezeyan devreye girmiş görünüyor. Sanki bütün Instagram üç tane sosyal medya fenomeninden ibaretmiş, vergisi ödenen apayrı bir ticaret sistemi durdurulmuyormuş zannediliyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>INSTAGRAM YASAĞI: TAM BİR İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ SINIRLAMASI
</strong></h2>
BTK'nın site bilgileri sorgulama menüsünden Instagram'a erişim engeli kararı alındığı öğrenilirken kurumdan yapılan açıklamada <em>“Instagram katalog suçlara uymadığı gerekçesiyle kapatıldı”</em> ifadelerine yer verildi. Erişim engelinin ne kadar süreceğine yönelik bir açıklama ise yapılmadı.

Elbette, Altun’un Instagram’a yönelik eleştirisindeki “çok açık ve net bir sansür girişiminin” nasıl yapılabileceğini, BTK duyan duymayan herkese göstermiş oluyor.

Yine aynı hezeyan devreye girmiş görünüyor. Sanki bütün Instagram üç tane sosyal medya fenomeninden ibaretmiş, vergisi ödenen apayrı bir ticaret sistemi durdurulmuyormuş zannediliyor. İçinde kötü şeyler yazan ya da hoşa gitmeyen yazılar bulunan bir kaç kitap yüzünden bütün bir kütüphaneyi kapatmak, ancak bizim Türkiye Yüzyılında olabilirdi. Tabi bu karar, kanun gereği bir Sulh Ceza Hakimliğine onaylatılmak zorunda, ancak bence  o mesele değil. Burada gerçek mesele, sansürü eleştirip sansüre sansürle karşılık verme çabası. Bu eylem ve işelmlerin tümünü aynı gün içerisinde yapıp sonra da olanları bir “iletişim başarısı” olarak göstermeye çalışırlarsa, pes demek gerekiyor!]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 04 Aug 2024 11:00:22 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/08/instagram-1.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkeş&#039;in Gezi&#039;yi ziyareti</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkesin-geziyi-ziyareti-6838</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkesin-geziyi-ziyareti-6838</guid>
                <description><![CDATA[Türkeş'in Gezi'yi ziyareti]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Türkeş’in ziyareti çok olumlu bir gelişme. Aradan geçen onca yıl ve cezaevi sürecinden sonra, iktidar çevrelerinde azınlıkta kalan vicdan sahiplerinin rahatsızlığı da biliniyor. Ne var ki o çevrelerden kah korkudan kah ellerindekini kaybetmek endişesinden hiç ses çıkamıyor. Belki bu ziyaret, bir vicdan kapısı aralar da yaşanan haksızlıkların iktidar içinden karından konuşmadan doğrudan seslendirilmesine vesile olur.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Geçen haftadan beri beklenen AKP’li Tuğrul Türkeş’in Gezi davası hükümlüleri Osman Kavala, Tayfun Kahraman, Can Atalay, Çiğdem Mater Utku ve Mine Özerden’i cezaevinde ziyareti nihayet gerçekleşti. MHP kurucusu Alpaslan Türkeş’in oğlu olan Tuğrul Türkeş, aynı zamanda Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) Türkiye Delegasyonu üyesi. Hatırlanacağı üzere, Türkeş’in olası ziyareti MHP çevrelerinde büyük bir rahatsızlık yaratmış ve ziyaretten vazgeçilmesi çağrısı yapılmıştı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Tuğrul Türkeş, dün gönderdiği X paylaşımında</span><i><span style="font-weight: 400;">, “</span></i><i><span style="font-weight: 400;">Daha önceden yapmak arzusunu belirttiğimiz ve yapılacağına ilişkin duyurusunu ilan ettiğimiz Osman Kavala, Tayfun Kahraman ve Can Atalay’ ın ziyaretleri Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ nda; Çiğdem Mater Utku ve Mine Özerden’ in ziyaretleri Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ nda 31.07.2024 tarihinde gerçekleştirilmiştir”</span></i><span style="font-weight: 400;"> ifadelerini kullandı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Gezi süreci, halen hepimizin hafızalarında yer alıyor. Binlerce insanın katıldığı protesto gösterilerilerinin, belki milyonlarca insanın sokağa çıktığı o sürecin bütün sorumluluğunun şu an cezaevinde bulunan beş kişiye yüklenmesindeki adaletsizliğin de herkes farkında. Israrla protesto hakkına cepheden saldıran ve aslında iktidarı protesto etmenin bir suç olduğuna inanan Erdoğan, olaylarda meydana gelen zararları sanki bu beş kişi yapmış gibi, ceza sorumluluğunu deyim yerindeyse “elebaşı” olarak belirlediği kişilere yükleyiverdi.</span><span style="font-weight: 400;"> </span>
<blockquote><em><b>Kavala Türkiye davasında AİHM, daha önceden çok sınırlı ülke hakkında verilen "18.madde ihlali" kararı verdi. "Anılan hak ve özgürlüklere bu Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar, öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz" biçimindeki bu maddenin uygulaması, açıkça Türkiye’nin hukuku kötüye kullandığını, aslında olmayan bir şeyi hukuku aracı kullanarak sanki varmış gibi göstermeye çalıştığına işaret ediyor.</b></em></blockquote>
<h2><b>AİHM, KAVALA DAVASINDA SINIRLI ÜLKE HAKKINDA VERİLEN KARARI VERDİ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Aradan geçen yıllarda, hem Türkiye yargısından hem de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden karar üzerine karar çıktı. Kavala Türkiye davasında AİHM, daha önceden çok sınırlı ülke hakkında verilen “18.madde ihlali” kararı verdi. </span><i><span style="font-weight: 400;">“Anılan hak ve özgürlüklere bu Sözleşme hükümleri ile izin verilen kısıtlamalar, öngörüldükleri amaç dışında uygulanamaz”</span></i><span style="font-weight: 400;"> biçimindeki bu maddenin uygulaması, açıkça Türkiye’nin hukuku kötüye kullandığını, aslında olmayan bir şeyi hukuku aracı kullanarak sanki varmış gibi göstermeye çalıştığına işaret ediyor. </span>

<span style="font-weight: 400;">AİHM, Kavala kararında </span><i><span style="font-weight: 400;">“Sonuç olarak, Mahkeme işbu davada şikâyete konu olan tedbirlerin makul şüphenin ötesinde gizli bir amaç taşıdığını, bu durumun 18. maddeye aykırılık teşkil ettiğini, söz konusu gizli amacın başvurucunun sesini kısmak olduğunu tespit etmiştir. Mahkeme ek olarak, başvurucuya uygulanan tedbirlerin ülkedeki insan hakları savunucularının faaliyetleri üzerinde caydırıcı etki yaratabileceği kanaatindedir. Başvurucunun özgürlüğü üzerinde yapılan kısıtlama, Sözleşme’nin 5/1-c maddesinde öngörülen, başvurucunun bir suç işlediği yönündeki makul şüphe temelinde kendisini yetkili adli merci önüne çıkarma amacından başka amaçlar taşımaktadır." </span></i><span style="font-weight: 400;">ifadeleri kullanmıştı.</span>
<blockquote><em><b>MHP kurucusunun iki evladının, Tuğrul Türkeş’in AKP milletvekili, Ayyüce Türkeş’in ise İyi Parti milletvekili olarak görev yapmalarının, MHP ile bağları koparmalarının ve MHP’nin bugünkü yönetimine yönelttikleri eleştirilerin halen hazmedilemiyor oluşu, MHP’deki rahatsızlığın temel nedeni. Bir diğer gösterge ise, Gezi hükümlülerinin cezaevindeki varlıklarından en çok MHP’lilerin keyif alması, çıkar sağlaması ve beş kişinin sonsuza kadar cezaevinden çıkmamalarının istenmesi.</b><span style="font-weight: 400;"> </span></em></blockquote>
<h2><b>TÜRKEŞ’İN ZİYARETİNİN MHP’DE RAHATSIZLIK YARATMASININ NEDENLERİ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Türkeş’in ziyaretinin iktidar cephesinden ziyade MHP çevrelerinde rahatsızlık yaratmasının iki önemli göstergesi var. İlk olarak, MHP kurucusunun iki evladının, Tuğrul Türkeş’in AKP milletvekili, Ayyüce Türkeş’in ise İyi Parti milletvekili olarak görev yapmalarının, MHP ile bağları koparmalarının ve MHP’nin bugünkü yönetimine yönelttikleri eleştirilerin halen hazmedilemiyor oluşu, MHP’deki rahatsızlığın temel nedeni. Bir diğer gösterge ise, Gezi hükümlülerinin cezaevindeki varlıklarından en çok MHP’lilerin keyif alması, çıkar sağlaması ve beş kişinin sonsuza kadar cezaevinden çıkmamalarının istenmesi. Bu durum, aslında Gezi sürecinde yaşananlardan sonra tüm sorumluluğun bu beş kişiye ihale edilmesinin arkasındaki operasyonun sahibi konusunda da fikir veriyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">MHP operasyonlarıyla uzun süredir yönetilme taklidi yapılan ülkemizde, bu yapılanların hesabı belki de hiçbir zaman sorulamayacak. Aslında ülkeye verilen zarar o kadar büyük ki, bu zararı temizleyebilmek yıllar, belki de yüzyıllar alır. Ta tanzimattan beri, ilerlemenin karşısına milliyetçilik peçeli bir gericiliği koyan bu akıl, daha doğrusu akılsızlık, elindeki tüm gücü ülkenin geriye gitmesi ya da yerinde sayması için kullanıyor. İttihad ve Terakki döneminde alınan kararlardan 1915 Ermeni Soykırımına, Yahudi azınlığa yönelen 1934 Trakya Pogromu’ndan 1942 Varlık Vergisi’ne, 6-7 Eylül 1955 Olayları’ndan 1978 Kahramanmaraş Katliamı’na, 1980 Çorum Olayları’ndan 1993 Sivas Katliamı’na, on binden fazla  köy boşaltma, 3500’den fazla köy yakma, binlerce faili meçhul cinayete, Malatya Zirve Yayınevi Katliamı’ndan Hrant Dink ve Tahir Elçi cinayetlerine kadar pek çok olayda siluetini gördüğümüz bu hiç de stratejik olmayan akıl, geleceğimizi ipotek altına almaya devam ediyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Türkeş’in ziyareti çok olumlu bir gelişme. Aradan geçen onca yıl ve cezaevi sürecinden sonra, iktidar çevrelerinde azınlıkta kalan vicdan sahiplerinin rahatsızlığı da biliniyor. Ne var ki o çevrelerden kah korkudan kah ellerindekini kaybetmek endişesinden hiç ses çıkamıyor. Belki bu ziyaret, bir vicdan kapısı aralar da yaşanan haksızlıkların iktidar içinden karından konuşmadan doğrudan seslendirilmesine vesile olur.</span>

<span style="font-weight: 400;">Türkiye’nin ve bizatihi AKP’nin uzun süredir yitirilen bu vicdan sesine çok ihtiyacı var.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 02 Aug 2024 04:35:56 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/08/Turkes.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>AYM’nin hukukla imtihanı; Mehmet Burak Dalbudak Kararı</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/anayasa-mahkemesinin-hukukla-imtihani-mehmet-burak-dalbudak-karari-6751</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/anayasa-mahkemesinin-hukukla-imtihani-mehmet-burak-dalbudak-karari-6751</guid>
                <description><![CDATA[AYM’nin hukukla imtihanı; Mehmet Burak Dalbudak Kararı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>AYM, Mehmet Burak Dalbudak başvurusunda hukuken izahı çok güç bir hususa yer vermiştir. Karar ihlal yönünde olsa da kararda yer verilen hususlar bireysel başvurunun amacı ve hak ihlallerinin giderilmesi açısından bir geriye gidiştir.</strong></span>

Anayasa Mahkemesi (AYM) 11/6/2024 tarihinde verdiği Mehmet Burak Dalbudak başvurusunda hukuken izahı çok güç bir hususa yer vermiştir.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Karar ihlal yönünde olsa da kararda yer verilen hususlar bireysel başvurunun amacı ve hak ihlallerinin giderilmesi açısından bir geriye gidiştir.
<blockquote><em><strong>Gerekçeli kararlarda mahkûmiyete temel olarak -tek veya belirleyici delil şeklinde- Bank Asya verilerine dayanılmıştır. Başvurucuların bankacılık işlemlerindeki amaçları yönünden ulaşılan sonuçta dernek ve sendika üyelikleri de değerlendirmeye alınmıştır. Yani, verilen karar Yalçınkaya kararının Bylock olmayan versiyonudur.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>BAŞVURUYA KONU OLAY</strong></h2>
Başvuru, Bank Asya da bankacılık faaliyetlerinde bulunmaları nedeniyle silahlı örgüt üyeliği ve silahlı terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme suçlarından verilen mahkumiyet kararlarına ilişkindir. Gerekçeli kararlarda mahkûmiyete temel olarak -tek veya belirleyici delil şeklinde- Bank Asya verilerine dayanılmıştır. Başvurucuların bankacılık işlemlerindeki amaçları yönünden ulaşılan sonuçta dernek ve sendika üyelikleri de değerlendirmeye alınmıştır. Yani, verilen karar Yalçınkaya kararının Bylock olmayan versiyonudur ve bu yönüyle Yalçınkaya kararıyla birebir örtüşmektedir (§ 2).

AYM, yüzden fazla dosyayı aralarında konu yönünden hukuki irtibat bulunduğu gerekçesiyle 2021/53091 numaralı bireysel başvuru dosyasında birleştirmiş ve incelemeyi bu dosya üzerinden yapmıştır (§ 6). <strong>AYM’ye göre başvuru, karar sonucunu değiştirebilecek nitelikteki esaslı iddiaların karşılanmaması nedeniyle gerekçeli karar hakkının ihlali iddiasına ilişkindir (§ 1).</strong> Kararla ilgili eleştirilerin odağında bu husus, yani AYM’nin başvuruları sadece gerekçeli karar hakkı kapsamında değerlendirmesi ve diğer ihlal iddialarını inceleme gereği dahi duymaması yatmaktadır.
<blockquote><em><strong>AYM göre söz konusu bankacılık işlemlerinin neden mutat kabul edilemeyeceğine ilişkin yeterli bir değerlendirmede bulunulmamıştır. Dolayısıyla varlığı iddia edilen “talimat” sonrasındaki bankacılık işlemlerinin bu talimattan önceki dönemle uyumlu olmadığı veya olağan dışı bir hesap hareketliliği olduğu ortaya konulamamıştır.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>AYM’NİN VERDİĞİ İHLAL KARARI</strong></h2>
AYM, tek bir başvuru altında birleştirdiği dosyalarda adil yargılanma hakkının bir unsuru olan <em>“gerekçeli karar hakkının”</em> ihlal edildiğine karar vermiştir. AYM; gerekçeli kararlarda 2014 yılı ve sonrasında gerçekleşen bir kısım hesap hareketine değinildiğini, ancak başvurucunun Bank Asya’daki hesabının hangi tarihte açıldığına, bu hesaba ilişkin bankacılık işlemlerinin yargı mercileri tarafından kabul edilen <em>“talimat tarihi”</em> öncesindeki niteliği ve hacmine, bu talimattan sonra anılan hesabın ne şekilde kullanıldığına, aktif kullanım olarak kabul edilen işlemlerin hacminin ne olduğuna ilişkin herhangi bir açıklama yapılmadığına yer vermiştir. Diğer bir ifadeyle, AYM göre söz konusu bankacılık işlemlerinin neden mutat kabul edilemeyeceğine ilişkin yeterli bir değerlendirmede bulunulmamıştır. Dolayısıyla varlığı iddia edilen <em>“talimat”</em> sonrasındaki bankacılık işlemlerinin bu talimattan önceki dönemle uyumlu olmadığı veya olağan dışı bir hesap hareketliliği olduğu ortaya konulamamıştır (§ 18).

Aynı şekilde, kararlarda başvurucuları cemaatle irtibatlı olduğu kabul edilen dernek ve sendikaya üye olma şeklindeki eylemlerinin sempati ve iltisak boyutunu aşan ve yardım etme kastıyla hareket ettiklerini ortaya koyan değerlendirmeler yapılmamıştır (§ 18). Sonuç olarak başvurucuların kararın sonucunu değiştirebilecek nitelikteki iddialarının gerekçede karşılanmaması nedeniyle, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki gerekçeli karar hakları ihlal edilmiştir (§ 19).
<blockquote><strong><em>Öncelikle, karar metninden diğer ihlal iddialarının neler olduğunu anlamak mümkün değildir. Zira kararın hiçbir yerinde bu iddialardan bahsedilmemiştir. Bu durum tarafımızda soru işaretlerine neden olmuştur. Çünkü, güncel yargılamalar kapsamındaki en büyük sorun ve şikayet konusu olan suç ve cezaların yasallığının ihlali iddiasının yüzden fazla kişi tarafından ileri sürülmemesi akla yatkın olmadığı gibi gerekçeli karar hakkından daha önemli ve ciddi sonuçları olan bu ilkenin ihlali iddialarını AYM’nin inceleme gereği bile duymamasının hukuken izahı yoktur.  </em> </strong></blockquote>
<h2><strong>DİĞER İHLAL İDDİALARI</strong></h2>
AYM, başvuruda gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine karar verildiğini belirtmiş ve başvurucuların diğer şikâyetleri hakkında kabul edilebilirlik ve esas yönünden ayrıca bir inceleme yapılmasına gerek görmemiştir. İlk etapta kararın ihlal yönünde olması nedeniyle bu şekilde karar verilmesi normalmiş gibi görünse de AYM’nin hukukla imtihanının başladığı nokta tam da burasıdır. Acaba, AYM’nin diğer ihlal iddiaları deyip inceleme yapma gereği dahi duymadığı hususlar nelerdir?

Öncelikle, karar metninden diğer ihlal iddialarının neler olduğunu anlamak mümkün değildir. Zira kararın hiçbir yerinde bu iddialardan bahsedilmemiştir. Bu durum tarafımızda soru işaretlerine neden olmuştur. Çünkü, güncel yargılamalar kapsamındaki en büyük sorun ve şikayet konusu olan <strong>suç ve cezaların yasallığının ihlali iddiasının</strong> yüzden fazla kişi tarafından ileri sürülmemesi akla yatkın olmadığı gibi gerekçeli karar hakkından daha önemli ve ciddi sonuçları olan bu ilkenin ihlali iddialarını AYM’nin inceleme gereği bile duymamasının hukuken izahı yoktur.

Merakımızı giderebilmek için takipçilerimizden yardım isteyip aynı kararda lehine ihlal verilenlerin AYM başvuru formlarını göndermelerini talep ettik ve gelen başvuru formalarında hukukla izahı olmayan ve bireysel başvurunun varlık gayesini sorgulatacak bir skandala şahit olduk.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>
<h2><strong>Suç ve Cezaların Yasallığının İhlali İddiası Görmezden Gelinmiş</strong></h2>
Tahminlerimizde haklı çıkmıştık. Zira başvuru formalarını gönderen çok sayıda başvurucunun açıkça ve ayrıntılı olarak suç ve cezaların yasallığı ilkesinin ihlali iddiasında bulunduğunu ve hatta sadece başvuru formlarına yazmakla yetinmeyip <em>“ek açıklamalar”</em> kısmına 2-3 sayfa bu ilkenin nasıl ve hangi sebeplerle ihlal edildiğine yer verdiklerini gördük.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Bunun anlamı, AYM’nin suç ve cezaların yasallığı ilkesi gibi çok önemli bir ihlal iddiasını görmezden geldiği ve önemsiz bir iddiaymış gibi <em>“diğer ihlal iddiaları”</em> arasına soktuğudur.
<h2><strong>Adil Yargılanma Hakkı İhlali Mağduriyetleri Gidermeye Yetmez</strong></h2>
AYM adil yargılanma hakkı kapsamında gerekçeli karar hakkından ihlal vermişken ısrarla bu kararın mağdurların aleyhine olduğunu söylememizin sebebi nedir? Bu ihlal kararı yaşanan hukuksuzlukların giderilmesi için yeterli değil midir? Bu karar sonunda yeniden yapılacak yargılamalar neticesinde başvurucular beraat etmeyecek midir?

İşin püf noktası burasıdır ve <em>“diğer ihlal iddiaları”</em> arasına sokulmak suretiyle hiç gündeme gelmesi istenmeyen suç ve cezaların yasallığı ilkesinin önemi tam da bu noktada gündeme gelmektedir. Zira kararın bu haliyle yasal bir bankaya para yatırmanın suç olmadığını ispata bile yarar tarafı bulunmamaktadır. Çünkü, AYM bu kararında devletin gözetim ve denetimi altındaki bir bankaya para yatırmanın suç olduğunu kabul etmiş, yasa dışı dinlemelere dayanan <em>“talimat”</em> tarihini benimsemiş ve ilgililerin kendi hesaplarında yaptıkları bankacılık faaliyetlerinin <em>“mutad mı, mutad dışı mı”</em> olduğunun araştırılmasını istemiştir. Başka bir ifadeyle, AYM 10 ay önce AİHM Büyük Daire’nin 63 yıllık tarihinde verdiği en ağır ihlal kararı olan Yalçınkaya kararındaki ilke ve hususları görmezden gelmiş ve sanki bu karar yokmuş gibi davranmıştır. Yani AYM, bir bankaya ve kişilerin kendi hesabına para yatırmak nasıl örgütsel faaliyet ya da yardım olabilir demek yerine; mahkemelere, <em>“bazı hususları eksik araştırmışsınız, kararda belirttiğim şekilde biraz daha araştırma yap ve öyle ceza verin”</em> demiştir.

Kısaca, gerekçeli karar hakkı kapsamında AYM’nin verdiği kararın mağduriyetlerin giderilmesine hiçbir faydası olmayacağı gibi basit bir araştırma ya da aldırılacak bir bilirkişi raporuyla mağdurların tekrar cezalandırılmalarının önü açılmıştır. Bu karardaki ihlal sebeplerini mahkemelerin istedikleri gibi giderip AYM’nin yol gösterdiği şekilde mahkumiyet kararı vermeleri çok kolaydır.
<h2><strong>Suç ve Cezaların Yasallığı İlkesinin Önemi</strong></h2>
Güncel yargılamalar kapsamında verilecek ihlal kararlarından, mahkemelerin ihlal sebeplerini ortadan kaldıramayacakları ve ihlali eksiksiz olarak karşılamalarının neredeyse imkansız olduğu tek husus suç ve cezaların yasallığı kapsamında verilecek olanlardır. Bu ilkeyle ilgili verilecek ihlalin kapsamı ve sınırları da Yalçınkaya kararında AİHM tarafından çok net çizmiştir. Zira AİHM, daha suçun unsurları araştırılmadan ve kanunda suç olarak düzenlenmemiş hususlar suçun unsurlarının yerine ikame edilerek kişilerin cezalandırıldığını belirtmiş ve bu otomatik ve şablonik cezalandırma nedeniyle tarihindeki en ağır ihlal kararını vermiştir. Yalçınkaya kararını önemli kılan husus 7. maddeden ihlal verilmiş olmasıdır. 8 yıldır devam eden zulmü hukuk çerçevesinde ve mevcut durum itibariyle bitirebilecek yegane unsur 7. madde, yani suç ve cezaların yasallığının ihlali gerekçesiyle verilecek kararlardır.

Peki neden adil yargılanma hakkı kapsamında verilen ihlal kararındaki eksiklikler giderilebilirken, suç ve cezaların yasallığı kapsamında verilenlerin giderilebilmesi mümkün değildir? Çünkü, ortada işlendiği iddia edilen örgüt üyeliği ya da yardım suçunun unsurları oluşmamıştır. Zira, ne bu suların maddi unsuru olan hiyerarşik yapıya dahil olma ya da silahlı bir örgüte yardım gayesiyle yapılan maddi yardım, ne de suçun manevi unsurları olan darbe teşebbüsünü bilme ve isteme ya da kişilerin yardım ettikleri iddia edilen yapı ve oluşumun TCK’nın 314. maddesi kapsamında bir silahlı örgüt olduğunu bilmeleri ve “örgütün” tüm unsurlarına vakıf olmaları söz konusudur. Güncel yargılamalar kapsamında hiçbir dosyada bu hususlar araştırılmamış, hatta özellikle suçun manevi unsurunu ilgililerin bildikleri iddia bile edilmemiştir. İhlal öncesi yargılamalarda olduğu gibi ihlal sonrası başlayacak yargılamalarda da suçun unsurlarının ortaya konulabilmesi mümkün değildir ve Yalçınkaya kararı gereğince herkesin CMK’nın 223/2-a maddesi gereğince beraatı gerekir.
<h2><strong>AYM Yalçınkaya Kararı Yokmuş Gibi Davranmıştır</strong></h2>
Kararla ilgili en üzücü ve izahı mümkün olmayan husus, <em>“AİHM’in Türkiye versiyonu”</em> olarak bireysel başvuruları inceleme yetkisi verilen AYM’nin, bireysel başvurunun 11i yılında verdiği bir kararla adeta bu sistemin altını oyup varlık sebebini inkar edecek şekilde davranmasıdır. Şöyle ki, suç ve cezaların yasallığı ilkesi en temel hukuk ilkelerinden biridir. AYM incelediği on binlerce başvuruda bu ihlal iddiasını görmezden geldiği için AİHM binerli balya yaptığı dosyaları savunmasını bile istemeden Hükümete göndermekte ve belki de yine tarihinde bir ilk olarak adeta ihsas-ı reyde bulunarak daha önüne gelmemiş dosyalarla ilgili de ihlal vereceğini söylemektedir. AİHM’in 10 ay önce verdiği Yalçınkaya kararını öncelikle dikkate alıp uygulaması gereken AYM, bu karardaki en önemli ihlal gerekçesi olan suç ve cezaların yasallığı ilkesinin ihlalini görmezden gelmiştir. AYM’nin bu tavrı sadece bu dosyaya da özgü değildir ve sanki Yalçınkaya kararı yokmuş gibi ve bu karara aykırı olarak bazı başvuruları kabul edilmez de bulmuştur.

AYM’nin M. Burak Akbudak kararı bu yönüyle tam bir AİHM’e meydan okumadır. Çünkü AİHM’in, AİHS’in 46. madde vurgusuyla birlikte 7. maddeden verdiği ihlal sonrası özellikle belirtilen ve ihlali ileri sürülen suç ve cezaların yasallığının ihlaline ilişkin iddianın <em>“diğer ihlal iddiaları” </em>arasına sokularak incelenme gereği bile duyulmamasının başka bir izahı yoktur.
<blockquote><em><strong>Sekiz yıldır devam hukuksuzlukları görmezden gelen AYM, son verdiği kararla adeta AİHM Büyük Daire kararını tanımadığını da deklare etmiştir. Zira Yalçınkaya kararında Bank Asya da bankacılık faaliyetinde bulunmak ve dernek-sendika üyeliği Hükümet tarafından cezalandırma için tek başına yeterli olmadıkları ve ancak destekleyici delil oldukları belirtilmiştir.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>AYM BU YOLA NEDEN TEVESSÜL ETMİŞTİR?</strong></h2>
Akla en yatkın senaryo, lehlerine karar verilen başvurucuların suç ve cezaların yasallığı ilkesinin ihlali iddiasıyla tekrar AİHM’e gitmeyecekleri ve böylece 7. maddeden çıkacak ihlal sayısının azaltılması düşüncesidir. Zira yaygın kanaat, AYM ve AİHM’den çıkan ihlal kararları sonrası yeniden başlayacak yargılamalarda başvurucuların beraat edecekleri düşünülmektedir. Ancak, yukarıda açıklandığı üzere bu karar sonrası yapılacak yeniden yargılamalarda başvurucuların büyük çoğunluğu basit bir araştırmayla tekrar cezalandırılacaklar ve süreç kendileri için başa dönecektir.
<h2><strong>Mağdurlar Bu Aşamadan Sonra Ne Yapmalıdır?</strong></h2>
Öncelikle hem M. Burak Akbudak kararında lehlerine karar verilenler olmak üzere, başvurularında <strong>suç ve cezaların yasallığı ilkesinin ihlalini de ileri sürenler,</strong> AYM’nin<strong> <em>“diğer ihlal iddiaları”</em></strong> diyerek görmezden geldiği bu iddiayla ilgili <strong>AİHS’in 7. maddesi kapsamında AİHM’e başvurmalıdırlar.</strong> Başka bir ifadeyle, <strong>lehine AYM’nin ihlal kararı verdiği kişiler kesinlikle adil yargılanma hakkı ihlaliyle yetinmemeli ve AİHM’e müracaat etmelidirler. Ayrıca, yeniden başlayan yargılamalarda suçun unsurları oluşmadan haklarında soruşturma ve kovuşturma yapıldığını ve bu nedenle suç ve cezaların yasallığı ilkesinin ihlal edildiğini mutlaka ileri sürmelidirler.</strong>
<h2><strong>Sonuç </strong></h2>
Sekiz yıldır devam hukuksuzlukları görmezden gelen AYM, son verdiği kararla adeta AİHM Büyük Daire kararını tanımadığını da deklare etmiştir. Zira Yalçınkaya kararında Bank Asya da bankacılık faaliyetinde bulunmak ve dernek-sendika üyeliği Hükümet tarafından cezalandırma için tek başına yeterli olmadıkları ve ancak destekleyici delil oldukları belirtilmiştir (§ 257). AYM’nin yeni tarihli kararında ise Bank Asya da hesap hareketleri ana suçlayıcı delil, dernek-sendika üyeliği de yan delil kabul edilmiştir. Dolayısıyla, bu başvuruda evveliyatla dikkate alınıp ihlal verilmesi gereken husus suç ve cezaların yasallığının ihlalidir. Ancak, bu ilkenin ihlali iddiaları AYM tarafından incelenme gereği bile duyulmamış ve başvurucuların tekrar cezalandırılmalarının yolu aşılmıştır. Verilen bu ihlal kararının bu nedenle bireysel başvuru sisteminin varlık gayesiyle ve Yalçınkaya kararının gereklerinin yerine getirilmesiyle uzaktan yakından alakası yoktur. Anayasa’nın 90/5. maddesini öncelikle uygulamak ve uygulanmasını sağlamakla yükümlü bir mahkemenin, AİHM’in Yalçınkaya kararında özellikle hatırlattığı bu maddeye aykırı şekilde adil yargılanma hakkından çok daha önemli bir ihlal iddiasını görmezden gelmesinin izahı yoktur.

Bakalım, AİHM bu karardan sonra AYM’yi hâlâ etkili bir yol kabul edecek midir ve acaba Hükümet 1 Ağustos 2024’e kadar Yalçınkaya kararıyla ilgili Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesine sunacağı Eylem Planı’nda bu kararlara mı yer verecektir. Beklentimiz, AYM ve Hükümetin bu yola başvurmamasıdır. Çünkü bu kararda Yalçınkaya kararı yokmuş gibi davranılmıştır ve kararın oluşan mağduriyetleri giderebilmesi mümkün değildir.

---

<a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> https://kararlarbilgibankasi.anayasa.gov.tr/BB/2021/53091

<a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> <a href="https://x.com/drgokhangunes/status/1816744200441856489">https://x.com/drgokhangunes/status/1816744200441856489</a>; https://x.com/drgokhangunes/status/1817516054358151386

<a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> https://x.com/drgokhangunes/status/1817516054358151386]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 31 Jul 2024 04:30:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/anayasa-mahkemesi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kocakarı ile Ömer</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kocakari-ile-omer-6615</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kocakari-ile-omer-6615</guid>
                <description><![CDATA[Kocakarı ile Ömer]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Tuğrul Türkeş, Kavala’nın mahkumiyetindeki hukuksuzlukları da eleştiriyor ve özellikle Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyesi olarak sıklıkla karşılaştığı eleştirilerdeki haklılığı gözler önüne seriyordu. Dünkü grup toplantısında Devlet Bahçeli, isim vermeden Türkeş’i “Soros’çu Kavala’ya siyasi geleceğini bağlayanlar ne milliyetçilikten ne de milli onurumuzu muhafaza teriminden bahsedemezler” diyerek eleştirmişti. Bunun üzerine bir twit atan Tuğrul Türkeş ise sağ kültürde çokça okunan Mehmet Akif Ersoy’un “Kocakarı ile Ömer” şiirinden alıntılar yaparak yanıt verdi.</strong></span>

MHP, MHP olalı herhalde böyle yönetici kadrosu görmemiştir. Geçen gün önüme düşen bir videoda, Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş’in İngilizce konuşmaları, bugünkü liderlerle mukayese ediliyor ve aradaki açık fark gündemleştiriliyordu. Gerçekten de yabancı dil bilgisi ile birlikte, meseleleri ele alış ve muhakeme bakımından da bundan otuz yıl önceki siyasetçilerle karşılaştırıldığında büyük bir entelektüel geri gidiş olduğu gözlense de, konu MHP olunca bu farkın uçurum olduğu kolaylıkla söylenebilir. Dünyaya büsbütün farklı pencerelerden baktığım Alpaslan Türkeş’in hem Kıbrıs hem silahlı kuvvetler kaynaklı İngilizce seviyesi ve meseleleri muhakeme tarzıyla bugünkü muadilleri karşılaştırıldığında, MHP açısından çok da üzülemediğim bir fark ortaya çıkıyor.
<blockquote><em><strong>Barış Terkoğlu’nun köşesinde okuduğumuz ve tam listesi verilen siyasetçiler, gazeteciler, hukukçular, araştırmacı/akademisyenler ile emekli polis ve askerler, MHP tarafından açıkça fişlenip hedef gösteriliyorlar. Devlet Bahçeli’nin de konuya ilişkin açıklamasında, “dosya elimizde, günü gelince eyleme geçilecek” sözlerinin başka türlü anlaşılabilmesine imkân yok. MHP’li yöneticilerin, özellikle gazeteci tehdidinden sorumlu bir Genel Başkan Yardımcısı’nın bu tarz çıkışlarına Türkiye alışmıştı, ancak bu düzeyde bir hedef gösterme, tehdit ve fişleme skandalı, aslında MHP’deki korkunun büyüklüğünü de ortaya koyuyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>MHP’DEKİ KORKUNUN BÜYÜKLÜĞÜ</strong></h2>
Bu farka, en son MHP avukatlarının öldürülen eski Ülkü Ocakları Başkanı Sinan Ateş davasına müdahil olmak üzere Ankara Ağır Ceza Mahkemesine verdikleri dilekçede, toplumun çeşitli kesimlerinden 154 kişinin ismini vererek mahkemeye çağırılmaları talebinde bulunmalarıyla tanık olduk. Cumhuriyet Gazetesi’nden Barış Terkoğlu’nun köşesinde okuduğumuz ve tam listesi verilen siyasetçiler, gazeteciler, hukukçular, araştırmacı/akademisyenler ile emekli polis ve askerler, mahkeme kanalıyla MHP tarafından açıkça fişlenip hedef gösteriliyorlar. Devlet Bahçeli’nin de konuya ilişkin açıklamasında, “dosya elimizde, günü gelince eyleme geçilecek” sözlerinin başka türlü anlaşılabilmesine imkân yok. MHP’li yöneticilerin, özellikle gazeteci tehdidinden sorumlu bir Genel Başkan Yardımcısı’nın bu tarz çıkışlarına Türkiye alışmıştı, ancak bu düzeyde bir hedef gösterme, tehdit ve fişleme skandalı, aslında MHP’deki korkunun büyüklüğünü de ortaya koyuyor.

Elbette Sinan Ateş davasına yönelik bir çeşit “davayı boğma taktiği” söz konusu olan, ancak benim dikkat çekmek istediğim başka bir nokta var. Alpaslan Türkeş’in oğlu, AKP milletvekili Tuğrul Türkeş, son derece haklı bir yakınmayla geçtiğimiz hafta Osman Kavala başta olmak üzere Gezi Direnişi davası mahkumları üzerinden, ortaya konan yargı pratiğinin Batı çevrelerince yadırganmanın ötesinde, artık hukuk devleti ilkesine zarar verdiğini söyleyerek endişelerini dile getirmişti. Gelinen noktada, hukuk devletinin indirildiği seviyenin AKP milletvekillerinde bile endişe yaratması bakımından son derece ilginç bir dönem izliyoruz. Nitekim Tuğrul Türkeş, Kavala’nın mahkumiyetindeki hukuksuzlukları da eleştiriyor ve özellikle Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyesi olarak sıklıkla karşılaştığı eleştirilerdeki haklılığı gözler önüne seriyordu. Dünkü grup toplantısında Devlet Bahçeli, isim vermeden Türkeş’i <em>“Soros’çu Kavala’ya siyasi geleceğini bağlayanlar ne milliyetçilikten ne de milli onurumuzu muhafaza teriminden bahsedemezler”</em> diyerek eleştirmişti. Bunun üzerine bir twit atan Tuğrul Türkeş ise sağ kültürde çokça okunan Mehmet Akif Ersoy’un “Kocakarı ile Ömer” şiirinden alıntılar yaparak yanıt verdi.

Benim değineceğim nokta da tam bu işte! Söz meclisten dışarı, kurtlar arasında böyle “hırlaşmalar” yaşanırken, acaba sayın Cumhurbaşkanı ne yapıyor? Bu atışmaları, kendi partisinden bir milletvekiliyle ortaklık yaptığı siyasi hareketin lider kadrosunun atışmasını, endişeyle mi yoksa ellerini ovuşturarak mı takip ediyor?

Bilindiği üzere, “kurtlukta düşeni yemek kanundur.” Hatta öyle ki, dağda günlerce aç kalan kurtlar, yiyecek bir şey bulamayınca kendi etraflarında bir halka olacak şekilde dönerek ilk düşen bireye saldırma ve yeme davranışı gösteriyorlar, ki “düşersen yerler” anafikirli kanun da tam burada kendini gösteriyor.
<blockquote><em><strong>Öyle görünüyor ki, Dicle’nin kenarındaki kuzuları daha çok kurtlar kapacak ve Ömer yalnızca seyretmekte yetinecek. Halbuki 154 kişiden tek birinin bugünden itibaren burnu kanasa, hesabının tüm bu olan mafyalaşmaya gözlerini kapatan Ömer’den sorulması gerekiyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>TEK BİRİNİN BURNU KANASA HESABIN ÖMER’DEN SORULMASI GEREKİYOR</strong></h2>
Peki sayın Cumhurbaşkanı, kendi partisinden hukuk devletine sahip çıkan bir sese mi, yoksa “bu yollarda beraber yürüdüğü” partiye mi kulak veriyor? Mehmet Akif’in şiirindeki, öksüz ve yetim kalmış torunları için açlıktan taşları kaynatıp avutmaya çalışan, halife Ömer’e de kim olduğunu bilmeden sitem eden kocakarı, “o kadar meşgulsen ne demeye halife oldun” diyerek hesap soruyordu. Bizim Ömer ise, meşguliyetini kimseye fark ettirmese de durumdan memnun görünüyor.

Halbuki bitme noktasına gelen hukuk devleti olmadan ekonominin düzelmeyeceğini, bunun için de hukuk dışı yöntemlerin bir kenara bırakılarak başta AİHM kararları olmak üzere mahkeme kararlarına uyulmasının bir zorunluluk olduğu başta Ekonomi ve Maliye Bakanı olmak üzere herkes tekrarlıyor ve buna son olarak kendi milletvekilleri de iştirak ediyorken, durumu yalnızca izlemek bir yana, eyleme geçmek mecburi hale geliyor. Geri gide gide Erdoğan’ın sırtının duvara değdiğini, artık kendi partisi de açıkça ortaya koyuyor.

Öyle görünüyor ki, Dicle’nin kenarındaki kuzuları daha çok kurtlar kapacak ve Ömer yalnızca seyretmekte yetinecek. Halbuki 154 kişiden tek birinin bugünden itibaren burnu kanasa, hesabının tüm bu olan mafyalaşmaya gözlerini kapatan Ömer’den sorulması gerekiyor. Önümüzdeki günlerde ya Gezi davası konusunda gerçek ve adaletli bir yargılama pratiğine girişle hukuk devletine yeniden dönülmesinin adımları atılacak, ya da bütünüyle Türkiye bir Ortaçağ özlemindeki mafyaya teslim edilecek ve o Ortaçağ mafyası da ilk önce Ömer’den kurtulacak.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 25 Jul 2024 04:35:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/01/mhp.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Deprem yargılamalarında yeni suç tipi yaratılıyor</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/deprem-yargilamalarinda-yeni-suc-tipi-yaratiliyor-6468</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/deprem-yargilamalarinda-yeni-suc-tipi-yaratiliyor-6468</guid>
                <description><![CDATA[Deprem yargılamalarında yeni suç tipi yaratılıyor]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>Depremin üzerinden yaklaşık bir buçuk sene geçtikten sonra, ortaya konan yargı pratiğine bakıldığında, depremin tüm sorumluluğunun, deyim yerindeyse üç tane inşaat mühendisiyle dört tane müteahhidin üzerine yıkıldığı kolaylıkla görülebiliyor. Ortada yargılanan tek bir kamu görevlisi, belediye görevlisi, bakanlık görevlisi yok.</strong></span>

6 Şubat 2023 tarihli ve Kahramanmaraş merkezli deprem, hepimizin hayatında onulmaz yaralar açtı. Çok sayıda insan ailesini, yakınlarını, akrabalarını, arkadaşlarını, evini barkını kaybetti. Depremin yol açtığı maddi ve manevi zararların tümün giderilebilmesi, belki de hiçbir zaman mümkün olmayacak ve bizler bu gerçekle yaşamak zorundayız. Bununla birlikte, depremden hemen sonra, işin hukuki boyutunun takibi bağlamında bir tutuklama dalgasıyla da karşılaşıldığı söylenebilir. Elbette, yapılan bir hata varsa bunun hesabının hukuk çerçevesinde sorulması bir zorunluluktur, ancak meselenin bugün geldiği nokta, başta amaçlanandan çok farklı bir neticeye doğru götürüyor.

Depremin üzerinden yaklaşık bir buçuk sene geçtikten sonra, ortaya konan yargı pratiğine bakıldığında, depremin tüm sorumluluğunun, deyim yerindeyse üç tane inşaat mühendisiyle dört tane müteahhidin üzerine yıkıldığı kolaylıkla görülebiliyor. Ortada yargılanan tek bir kamu görevlisi, belediye görevlisi, bakanlık görevlisi yok. Daha dün gazetelere düşen bir haberde, ilk defa Kahramanmaraş Belediyesi İmar Dairesi’nden üç belediye görevlisi için aylar önce istenen soruşturma iznine olumlu yanıt verildiği belirtiliyor. Olumlu bir gelişme, ancak işin siyasi boyutundan, Belediye Başkanlarından, Belediye Meclis Üyelerinden hiç haber yok.

Bilindiği üzere, Türkiye’de Belediye Meclislerinin en büyük işi, hatta yegâne tartışma alanı, nereye kaç kat yapılaşma izninin verileceğine yönelik alınan kararlar. Öyle zannederim ki, herhangi bir mahal Belediye Meclisinin işinin en az %80’ini bu konuda yapılan tartışmalar ve alınacak kararlar oluşturuyor. Seçim zamanı Belediye Meclisi Üyesi olabilmek için otuz takla atan yerel siyasetçilerin bütün maddi meseleyi buradan çıkarabildiklerini biliyoruz. <em>“Sen bana, ben sana”, “Men dakka dukka”, “Sen, ben, bizim oğlan”</em> hikayelerinin döndüğü meclis toplantılarının sonunda, o ya da bu parti ayırt etmeksizin neticeten herkes için bir rant bölüşümü olduğunu da hepimiz biliyoruz. Aslında imar yetkisi belediye meclislerinden alınsa, hiç kimsenin meclis üyesi olmak için o kadar çaba göstereceğini de zannetmiyorum.
<blockquote><strong>Belediye Başkanlarının sorumluluğu da hiç gündeme gelmedi. Mesele sorumluluk olunca, siyasetçinin sorumluluğu hep en sonda geliyor, çoğunlukla da hiç gelemiyor. Oysaki burada esas sorumluluk bu kararları alanlarda, zira hiçbir müteahhit kendiliğinden on kat izni verilmiş bir yere inşaat yaparken “bu fazla oldu, ben dokuz kat yapayım” demez; ekonomik insan, homo economicus olmanın gereğini yerine getirir.</strong></blockquote>
<h2><strong>ESAS SORUMLULUK BU KARARLARI ALANLARDA</strong></h2>
Bununla birlikte, deprem sonrası yapılan yargılamalarda, aslında hiç imara açılmaması gereken yerleri imara açan, yapılabilecekten çok daha fazla kat izni veren Belediye Meclislerinin, daha doğrusu ilgili toplantıda bu doğrultuda olumlu oy kullanan üyelerin sorumluluğunun tartışıldığını henüz duymadık. Belediye Başkanlarının sorumluluğu da hiç gündeme gelmedi. Mesele sorumluluk olunca, siyasetçinin sorumluluğu hep en sonda geliyor, çoğunlukla da hiç gelemiyor. Oysaki burada esas sorumluluk bu kararları alanlarda, zira hiçbir müteahhit kendiliğinden on kat izni verilmiş bir yere inşaat yaparken <em>“bu fazla oldu, ben dokuz kat yapayım”</em> demez; ekonomik insan, <em>homo economicus</em> olmanın gereğini yerine getirir. Sorumluluğun büyüğü siyasetçilerde olduğu için, hem yargı hem de medyanın büyük bir bölümü de siyasetin vesayetinde olduğu için, bugüne kadar yapılan yargılamalarda ve yapılan analizlerde siyasetin sorumluluğunun yeterince gündeme getirilip tartışıldığını göremiyoruz.

Buna karşın, yapılan yargılamalarda aslında kanunda ve hukukta olmayan yeni bir suç tipinin, adeta mahkemeler tarafından icat edildiğini görebiliyoruz: Deprem suçu!
<blockquote><em><span style="font-size: 18px;"><strong>Yargılama bağlamında da, siyasetten korkmayan gerçekten bağımsız mahkemeler, sırf güç yettirebildiklerine yüklenmek amacıyla olmayan bir suç grubu icat etmek yerine, en üsttekinden başlayarak bütün sorumluları hesaba çekebilirler, böylelikle de yakınlarını kaybeden ev adalet arayışında olan halka bir adalet duygusu tattırabilirlerdi. Yeni çıkan bir icat olarak “deprem suçları”, hukuk sistemimize hayırlı olsun.</strong></span></em></blockquote>
<h2><strong>“DEPREM SUÇLARI” HUKUK SİSTEMİMİZE HAYIRLI OLSUN</strong></h2>
Aslında hiçbir taksirli öldürmeden ötürü uygulanmayacak sürelerde tutuklamalar, aslında tüm deliller toplandığı ve karartılabilecek delil kalmadığı halde, kaçma şüphesi de yokken, bu suçlar “katalog suçlardan” da değilken, ayrı bir suç grubu olarak “deprem suçu” yaratıldığını gözlemliyoruz. Bu yeni çıkan icat ile, hem yargılama yapılırken tüm depremin sorumluluğu üzerlerine yıkılan inşaat mühendisleriyle müteahhitler peşin peşin cezalandırılıyorlar, hem toplumun ve depremde yakınlarını kaybedenlerin “intikam duyguları”, <em>“bakın cezaevindeler işte” </em>denerek tatmin edilmiş oluyor, hem de esas sorumluluk sahipleri gözden kaçmış sayılıyorlar. Oh, ne ala memleket!

İster istemez düşünmeden edemiyoruz, böyle bir deprem medeni bir Avrupa ülkesinde, örneğin Almanya’da yaşansaydı, acaba kimler, nasıl yargılanırlardı? Olmazdı ya, bu derece yıkıcı sonuçları olan bir depremden sonra, hukuk mekanizması ne taraf yönelirdi?

Zaten bildiğim kadarıyla jeolojik olarak oralarda bu derece büyük deprem olması mümkün değil, ancak diyelim ki oldu, yapı yönetmelikleri ve uygulama yüzünden bir defa bu kadar yıkıcı neticeler ortaya çıkmayabilirdi. Hadi çıktı diyelim, yargı sistemi birkaç inşaatçının peşinden koşmak yerine gerçek sorumlulara yönelirdi. Uygulama hatası olanlardan elbette hesap sorulurdu, ancak tutuklamayı daha yargılama bitmeden peşin cezalandırma mekanizması olarak kullanmak yerine, gerçek bir araştırmayla depremin sonuçlarıyla bilimsel olarak yüzleşilirdi. Mesela tek bir üniversite inşaat mühendisliği bölümüne tüm mahkemeler hücum edip, neredeyse birbirinin aynı dört bin bilirkişi raporunu üç ay gibi kısa bir sürede, analizleriyle birlikte almak için kimse uğraşmaz, öyle bir üniversite hocası da medyaya çıkıp üç ayda dört bin bilirkişi raporu vermekle övünmezdi. O kadar bilirkişi raporunu o sürede yazmak değil, okumak mümkün olmayacağından, adına üniversite denen yerin belli bir saygınlığı da olacağı için, oradaki öğretim üyeleri de dosya başı on bin liraya tamah edip böyle bir kepazeliğin içine girmezlerdi. Gerçek üniversitelerden depremin nasıl olduğuna, ilgili yönetmeliklerin bu kadar şiddetli bir depremi neden öngöremediklerine ve Belediyelerin imar hatalarına yönelik analizler çıkar, böyle bir sonucun bir daha yaşanmaması için tüm tedbirler de alınırdı. Yargılama bağlamında da, siyasetten korkmayan gerçekten bağımsız mahkemeler, sırf güç yettirebildiklerine yüklenmek amacıyla olmayan bir suç grubu icat etmek yerine, en üsttekinden başlayarak bütün sorumluları hesaba çekebilirler, böylelikle de yakınlarını kaybeden ev adalet arayışında olan halka bir adalet duygusu tattırabilirlerdi.

Yeni çıkan bir icat olarak “deprem suçları”, hukuk sistemimize hayırlı olsun. Yine dostlar bizi alış-verişte gördü, yine mış gibi yapıverdik, yine gerçek bir adalet ortaya konulamadı, yine kabak zurnanın son deliğinin başına patladı, büyük başlar sıyırdı. Şaşıralım mı? Durmak yok, yola devam!]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 20 Jul 2024 04:30:13 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Adsiz-tasarim-2.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>10 Ekim Tren Garı Katliamı kararı</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/10-ekim-tren-gari-katliami-karari-6023</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/10-ekim-tren-gari-katliami-karari-6023</guid>
                <description><![CDATA[10 Ekim Tren Garı Katliamı kararı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<div class="flex flex-grow flex-col max-w-full">
<div class="min-h-[20px] text-message flex flex-col items-start whitespace-pre-wrap break-words [.text-message+&amp;]:mt-5 juice:w-full juice:items-end overflow-x-auto gap-2" dir="auto" data-message-author-role="assistant" data-message-id="7d5eec85-b087-4967-bc6f-3d9a3750b558">
<div class="flex w-full flex-col gap-1 juice:empty:hidden juice:first:pt-[3px]">
<div class="markdown prose w-full break-words dark:prose-invert dark">

<span style="font-size: 18px;"><strong>Günal Kurşun yazdı: 10 Ekim 2015 Ankara Tren Garı katliamında yargı kararı çıktı. İnsanlığa karşı suçlardan beraat verilirken, sanıklara "alevli insan öldürme"den ağırlaştırılmış müebbet ve hapis cezaları verildi. Adalet sorgulanıyor.</strong></span>

10 Ekim 2015 Ankara Tren Garı katliamı davasında karar çıktı ve dağ bir kere daha fare doğurdu. Acıyla hatırlanacağı üzere, Ankara Tren Garı önünde, 10 Ekim 2015 tarihinde düzenlenen Barış Mitingi’ne gerçek terör örgütü Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD)’in iki canlı bombayla saldırı düzenlemesi üzerine, çoğu KESK, DİSK, TTB, TMMOB ve HDP ve Emek Partisi üyesi 101 kişi patlamalarda hayatını kaybetmiş, 400’den fazla insan da yaralanmıştı. Saldırının ardından polisin ölenlere, yaralılara ve onlara yardım etmek isteyen insanlara biber gazı sıkması hala hatırlanıyor. Saldırıların ardından açığa çıkan feci durum, “Türkiye tarihindeki en kanlı terör eylemi” olarak kayıtlara geçmişti. Saldırıdan sonra 3 günlük yas ilan edilmişti. Yapılan soruşturmada, canlı bombalardan birinin T.C. vatandaşı Yunus Emre Alagöz, diğerinin ise kimliği belirlenemeyen bir Suriye vatandaşı olduğu ortaya çıkmış, Yunus Emre Alagöz’ün kardeşi Abdurrahman Alagöz’ün de 20 Temmuz 2015 tarihinde Şanlıurfa Suruç’ta gerçekleşen ve 33 gencin öldüğü intihar saldırısının faili olduğu açıklanmıştı.

</div>
</div>
</div>
</div>
<span style="font-weight: 400;">Cumhuriyet tarihinde ilk defa Türkiye’de “insanlığa karşı suçlar”dan açılan bir dava ile karşılaşmıştık. İnsanlığa karşı suçlar kavramı, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Alman savaş suçlularının yargılandığı Nürnberg Yargılamaları’nda ortaya çıkan bir kavram. Buna göre, insanlığın temel değerlerini hedef alarak, bir insanın diğerine asla yapmaması gereken şekilde, çok acımasız, zalimce ve hiçbir temel değeri kabul etmeyen şekilde yapılan ve insan haklarını ağır şekilde ihlal eden saldırılar, insanlığa karşı suç kabul ediliyor. Etnik temizlik, zorla tehcir, etik olmayan şekilde insan üzerinde deneyler, yargısız infazlar, kitle imha silahlarının kullanımı, terörizme devlet sponsorluğu, zorla insan kaçırma ve kaybetmeler, ölüm mangaları, çocuk asker kullanımı, köleleştirme ve ırk ayrımcılığı ya da dini zulüm maksatlı işkence, tecavüz ve diğer ağır insan hakları ihlalleri, insanlığa karşı suç örnekleri arasında sayılıyor. Resmi bir politikanın parçası olması gerekmiyorlar ve savaş suçlarından farklı olarak, yalnızca savaş zamanı değil, her zaman işlenebilir görülüyorlar.</span>
<blockquote><em><strong>İki gün önce Ankara Adliyesi’nde yapılan karar duruşmasında, sanıklara insanlığa karşı suçlardan beraat verilirken, bir sanığa “silahlı terör örgütü faaliyetleri kapsamında kasten nitelikli öldürme” suçundan 101 kez ağırlaştırılmış müebbet, izinsiz patlayıcı madde bulundurma fiilinden 10 yıl ve ruhsatsız silah bulundurmaktan ötürü 3 yıl hapis cezası verilirken, diğer dokuz sanığa kasten nitelikli insan öldürmeden 101 kez ağırlaştırılmış müebbet, insan öldürmeye teşebbüsten 379’ar kez 18 yıl hapis cezası verilmesine karar verildi. İşin Türkçesi, “IŞİD, insanlığa karşı suçlar işleyen bir örgüt değil; alelade şekilde insan öldürdüler” mesajı verilmiş oldu.</strong></em></blockquote>
<span style="font-weight: 400;">İnsanlığa karşı suçlar, Türk Ceza Kanunu’nun 77.maddesinde </span><i><span style="font-weight: 400;">“kasten öldürme, kasten yaralama, işkence, eziyet veya köleleştirme, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma, bilimsel deneylere tabi kılma, cinsel saldırıda bulunma, çocukların cinsel istismarı, zorla hamile bırakma, zorla fuhuşa sevk etme fiillerinin; siyasal, felsefi, ırki veya dini saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi”</span></i><span style="font-weight: 400;"> olarak tanımlanıyor. Bizdeki tanımın, uluslararası ceza hukukundaki tanımla karşılaştırıldığında pek çok eksikliği olduğunu belirterek, biraz da “koymadı demesinler, var mı var” bakışıyla kanuna eklendiğini belirtelim. Bununla birlikte, yaşadığımız coğrafyada 1934 Trakya pogromu, 1938 Dersim Tertelesi, 1942 Varlık Vergisi, 6-7 Eylül 1955 olayları, 1978 Kahramanmaraş Katliamı, 1980 Çorum Katliamı, 1993 Sivas Katliamı gibi pek çok örneği görülse de bu suçtan düzenlenen ilk iddianame olarak, 10 Ekim Katliamı Davasının kayıtlara geçtiğini belirtelim.</span>

<span style="font-weight: 400;">İki gün önce Ankara Adliyesi’nde yapılan karar duruşmasında, sanıklara insanlığa karşı suçlardan beraat verilirken, bir sanığa “silahlı terör örgütü faaliyetleri kapsamında kasten nitelikli öldürme” suçundan 101 kez ağırlaştırılmış müebbet, izinsiz patlayıcı madde bulundurma fiilinden 10 yıl ve ruhsatsız silah bulundurmaktan ötürü 3 yıl hapis cezası verilirken, diğer dokuz sanığa kasten nitelikli insan öldürmeden 101 kez ağırlaştırılmış müebbet, insan öldürmeye teşebbüsten 379’ar kez 18 yıl hapis cezası verilmesine karar verildi. İşin Türkçesi, “IŞİD, insanlığa karşı suçlar işleyen bir örgüt değil; alelade şekilde insan öldürdüler” mesajı verilmiş oldu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu sonuç, yapılan yargılama süreci de göz önünde bulundurulduğunda, aslında tam bir fiyaskodur. İslam dinini bir terör vasıtası olarak kullanan bu anlayışın güttüğü saik hiç göz önünde bulundurulmadan, yapılan eylemi de son derece sıradanlaştırarak öldürme suçundan ceza verilmesi, “o zaman bu maddeye ne gerek var, burada da uygulanmayacaksa” sorusunu akla getiriyor. Gerçekten de, IŞİD gibi bir örgütün geçmişte koydu eylemler de göz önünde bulundurulduğunda, insanlığa karşı suçlar işlemeyen bir örgüt olduğuna inanacak mıyız? Bir fiilin gerçek adı konarak toplumda kınanması sağlanamayacaksa, bu kadar yargılama törenine ne gerek var? Bir kez olsun Türk yargısı, hukukun doğru tarafında yer alamayacak mı?</span>

<span style="font-weight: 400;">Özellikle önceki duruşmalarda da ortaya çıktığı şekliyle, katliama ilişkin kamu görevlilerinin ihmal sorumluluğunu ortaya koyan Mülkiye Müfettişi Raporu’nun bazı sayfalarının silinerek dosyaya girdiği, bu konuda açılan idari davanın ise </span><i><span style="font-weight: 400;">“devlet sırlarına, istihbarata, idari soruşturma ve adli soruşturmaya ilişkin bilgi ve belgelerin ilgililerine ayıklanarak verileceği” </span></i><span style="font-weight: 400;">gerekçesiyle reddedildiği göz önüne alındığında, yargının varmaya çalıştığı nokta daha iyi anlaşılıyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bir kez daha, hayatını kaybedenler önünde saygıyla eğiliyorum. Yazık, gerçekten çok yazık…</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 05 Jul 2024 04:35:59 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/10-Ekim.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İşkencenin sebebi cezasızlık</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iskencenin-sebebi-cezasizlik-5855</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iskencenin-sebebi-cezasizlik-5855</guid>
                <description><![CDATA[İşkencenin sebebi cezasızlık]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>İşkencenin bu boyutta yaşanmasının en önemli nedeni, artık kalıcı hale dönüşen cezasızlık kültürüdür. Cezalandırılacağını bilse, hiçbir kamu görevlisi işkence yapmaz, yapamaz; ancak cezalandırılmayacağı yönünde öyle büyük bir devlet teşviki söz konusu ki, işkence hala devam ediyor.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">26 Haziran Dünya İşkence Mağdurlarıyla Dayanışma Günü vesilesiyle, Türkiye’deki işkence durumunu ve hala devam ediyor olmasının nedenlerini kısaca ortaya koymak isterim. Birleşmiş Milletler (BM), İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı ya da Onur Kırıcı Muamele ya da Cezaya Karşı Sözleşmeyi’yi 26 Haziran 1987’de yürürlüğe soktuğundan beri, 26 Haziran günü İşkence Görenlerle Dayanışma Günü olarak anılıyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Türkiye’nin taraf olduğu bu sözleşmeye göre, insanın sahip olduğu onur ve değeri korumak adına işkence mutlak şekilde yasaklanmıştır; istisnası da bulunmamaktadır. Savaş hali ya da tehdidi, siyasi istikrarsızlık halleri veya herhangi bir nedenle ilan edilen olağanüstü hâl durumlarında da işkence yapılamaz.</span>
<blockquote><em><b>Anayasa’nın “Kişi dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17.maddesine göre, “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.”</b></em></blockquote>
<h2><b>ANAYASA’NIN 17. MADDESİNE GÖRE “KİMSEYE İŞKENCE YAPILAMAZ”</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Bu mutlak düzenlemeye rağmen, Türkiye’de işkence olgusu çok uzun bir süreden beri devam ediyor. Anayasa’nın “Kişi dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı” başlıklı 17.maddesine göre, “Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz.” 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 94.maddesine göre ise, kamu görevlisi tarafından insan onuruyla bağdaşmayacak surette kişinin bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine, algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine ya da aşağılanmasına yol açacak davranışlarda bulunması işkence suçu olarak tanımlanır ve üç yıldan on iki yıla kadar hapis cezası öngörülür. Fiilin kadına karşı, çocuğa, beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye ya da gebe kadına karşı, avukata veya diğer kamu görevlisine karşı görevi dolayısıyla ya da cinsel taciz şeklinde işlenmesi durumlarının ayrı ayrı daha ağır cezalandırıldığını da ekleyelim.</span>

<span style="font-weight: 400;">O zaman, tüm bu düzenlemelere rağmen, hala niye işkence yapılıyor? Siyasi otoriterleşme ile birlikte, doğrudan bakan ağzından yapılan işkenceyi teşvik edici söylemler ve köklü cezasızlık politikaları yüzünden elbette.</span>
<blockquote><em><b>Cumartesi Anneleri/İnsanlarına, hak arayan işçilere, kamu çalışanlarına, sendikal faaliyet gösteren öğretmenlere, LGBTİ+’lara, öğrencilere, verdikleri oylara ipotek konularak siyasi iradeleri gaspedilen seçmenlere, mültecilere, insan hakları savunucularına ve pek çok kesime karşı uygulanan işkence, özellikle OHAL uygulanması altında yaşadığımız Temmuz 2016-Temmuz 2018 döneminde çok büyük bir artış gösterdi. Özellikle cezaevlerinde yaşanan işkencelerde dramatik bir artış olduğunu belirtelim.</b></em></blockquote>
<h2><b>İŞKENCE ÇOK BÜYÜK BİR ARTIŞ GÖSTERDİ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Barışçıl toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleyenlere müdahale eden kolluğun sıklıkla başvurduğu bir yöntem, orantısız şekilde güç kullanmak oluyor. Hukukça kolluğa tanınan zor kullanma yetkisinin kat kat ötesine geçen şekilde şiddet kullanımı, aslında işkence suçuna da sebebiyet veriyor. Cumartesi Anneleri/İnsanlarına, hak arayan işçilere, kamu çalışanlarına, sendikal faaliyet gösteren öğretmenlere, LGBTİ+’lara, öğrencilere, verdikleri oylara yani iradelerine ipotek konularak siyasi iradeleri gaspedilen seçmenlere, mültecilere, insan hakları savunucularına ve değişik pek çok kesime karşı uygulanan işkence, özellikle OHAL uygulanması altında yaşadığımız Temmuz 2016-Temmuz 2018 döneminde çok büyük bir artış gösterdi. Özellikle cezaevlerinde yaşanan işkencelerde dramatik bir artış olduğunu belirtelim. Pek çok insan hakları örgütünün raporlarına yansıyan bu durumu araştırmak ve raporlamak hala son derece “tehlikeli alan” kabul ediliyor. Örneğin 2019’da kaçırılan ve bir daha haber alınamayan eski Savunma Sanayi Müsteşarlığı çalışanı KHK’lı Yusuf Bilge Tunç’un akıbetini araştırmak, özellikle F tipi cezaevlerinde kalan politik mahkumların yaşadıkları işkenceler ile 15 Temmuz 2016 sonrasında gözaltı merkezlerinde yaşanan özellikle eski askerlerin maruz kaldığı işkenceleri araştırmak ve raporlamak hala riskli kabul ediliyor. Tüm risklerine rağmen, gerçek insan hakları savunucuları, tüm bu alanlarda araştırma ve raporlama faaliyetlerine devam ediyorlar.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu noktada cezaevlerine ayrı bir parantez açmak zorunluluğu da var. Bilindiği üzere, hapsetmenin doğası gereği, başlı başına bir travmatik süreç söz konusu oluyor. Hapsedilen kişilerin ayrıca bir cezalandırmaya tabi tutulmamaları da esas kabul ediliyor. Bununla birlikte, tek kişi ya da çok küçük gruplara indirgenmiş, insansızlaştırmayı amaçlayan izolasyon uygulamaları, özellikle son dönemde çokça açılan Yüksek Güvenlikli, S Tipi ya da Y Tipi cezaevleri ve hatta İmralı Cezaevinde uygulanan özel izolasyon biçimi, Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Muamelenin Önlenmesi Komitesi (CPT) raporlarında da yer bulduğu üzere, işkence kabul ediliyor.</span>
<blockquote><em><b>İşkencesiz bir toplum yaratabilmek, ancak vatandaşların bu konuda talepte bulunmaları ile mümkün olabilir. İnsanlık onuruna sahip çıkabilmek ve işkenceyi önlemek, son tahlilde vatandaşların sorumluluğundadır.</b></em></blockquote>
<h2><b>İŞKENCESİZ TOPLUM VATANDAŞLARIN TALEPLERİ İLE MÜMKÜN OLABİLİR</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">İşkencenin bu boyutta yaşanmasının en önemli nedeni, artık kalıcı hale dönüşen cezasızlık kültürüdür. Cezalandırılacağını bilse, hiçbir kamu görevlisi işkence yapmaz, yapamaz; ancak cezalandırılmayacağı yönünde öyle büyük bir devlet teşviki söz konusu ki, işkence hala devam ediyor. “Bacaklarını kırın” diye basın üzerinden polise mesaj gönderen İçişleri Bakanları olduğu sürece de bu konuda yol alınması çok zor görünüyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Son olarak, işkencenin önlenmesi konusunda ulusal mekanizma olduğu iddiasındaki Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK)’e de değinmek gerekiyor. Bu kurum, acaba kurulduğu günden beri işkencenin önlenmesi konusunda havanda su dövmek dışında ne yaptı, bilemiyoruz. Yapılması gereken, acilen bu kurumu kapatarak BM İşkenceye Karşı Sözleşmeye Ek Protokol (OPCAT) ve BM Paris Prensipleri doğrultusunda, tümüyle bağımsız yeni bir ulusal önleme mekanizması oluşturmak olmalı.</span>

<span style="font-weight: 400;">İşkencesiz bir toplum yaratabilmek, ancak vatandaşların bu konuda talepte bulunmaları ile mümkün olabilir. İnsanlık onuruna sahip çıkabilmek ve işkenceyi önlemek, son tahlilde vatandaşların sorumluluğundadır. Bizi insan yapan değerleri koruyabilmek için, işkencenin yol açtığı acıları görmek ve dayanışmayı büyütmek mecburiyetindeyiz.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 28 Jun 2024 04:40:54 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Iskencenin-sebebi-cezasizlik.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tahir Elçi kararının anatomisi</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tahir-elci-kararinin-anatomisi-5593</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tahir-elci-kararinin-anatomisi-5593</guid>
                <description><![CDATA[Tahir Elçi kararının anatomisi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Bu dava boyunca devlet dedi ki, ben istemezsem yaprak düşmez; ben istemezsen hiçbir delil toplanamaz, toplansa bile hiçbir işe yaramaz. Yalnızca ben istersem bir faili meçhul cinayet aydınlanır, ben istemezsem, sonsuza kadar faili meçhul olarak kalır. </strong><strong>Demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları açısından ne hazin bir durum! Hayatını cezasızlıkla mücadeleye adamış, faili meçhul davalarında ömrünü geçirmiş bir hukukçu ve insan hakları aktivistinin öldürülmesine ilişkin dava, faili meçhul bırakılacak.</strong>

Türkiye’nin en önemli barolarından biri olan Diyarbakır Barosu’nun o zamanki başkanı Av. Tahir Elçi, 28 Kasım 2015 tarihinde Diyarbakır’ın öneli kültürel miraslarından biri olan Dört Ayaklı Minare’nin önünde, o dönem devam eden hendek sürecini ve çatışmaları eleştiren, kültür varlıklarının zarar görmesini kabullenmeyen, barış talebini haykıran düşüncelerini açıklarken öldürüldü.

Öldürüldüğü gün itibariyle yalnızca Diyarbakır Barosu başkanı değildi elbette; benim o dönem başkanlığını yürüttüğüm İzmir merkezli İnsan Hakları Gündemi Derneği’nin Diyarbakır Temsilcisi’ydi, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nin kurucularından biriydi, İnsan Hakları Derneği’nin üyesiydi ve 90’lı yılların özellikle o ilk yarısının kör karanlığında yaşanan köy yakmalar, faili meçhul cinayetler, yaygın ve sistematik işkencelerin mücadelecisi, adalet talep edeni geri çevirmeyen bir hukuk ve insan hakları şövalyesiydi.

Yeri gelince kim olduğuna hiç bakmaksızın yanlışı söyleyiverirdi; hayatı boyunca da öyle yaptı. Gerek örgüte gerek devlete, hak ihlalinin faili her kimse ona, “dur” derdi. Bölge coğrafyasında barış talebi söz konusu olduğunda hem örgüte hem devlete, nalına da mıhına da vurabilen nadir isimlerden biriydi.

28 Kasım’dan bir buçuk ay öncesine gidelim. 16 Ekim’de CNN TURK’te Ahmet Hakan’ın programında karşısında oturan ve kendini “milliyetçi” olarak tanımlayan, o dönem MHP’li, sonradan Zafer Partili birinin kışkırtmasıyla, “PKK terör örgütü değildir” deyiverdi ve olanlar oldu. Tahir Elçi’yi tanıyan herkes aslında <em>“PKK sadece bir terör örgütü değildir; soruna salt askeri yöntemlerle yaklaşmak yanlıştır, arkasında büyük bir halk desteği bulundurmaktadır”</em> demek istediğini biliyordu. “PKK, terör örgütü̈ değildir. PKK’nin bazı eylemleri terör niteliğinde olsa bile PKK silahlı siyasal bir harekettir. Siyasal talepleri olan, toplumda çok ciddi bir desteği olan siyasal bir harekettir” sözlerini biraz da bu açıdan değerlendirmek gerekiyordu. Elbette kimse böyle yapmadı; hatta Ahmet Hakan “sabahı bile bekleyemeden” ilk linç yazısını döşendi, neredeyse tüm havuz basını da onu takip etti. “Skandal sözler”, “Kanlı terörün Elçisi”, “Yaptıklarının hesabını verecek” başlıkları birbirini izledi.

Hakkında adeta ışık hızında bir soruşturma başlatıldı. 20 Ekim’de Diyarbakır Barosu’ndaki odasında, çağrılsa her türlü ifade vermeye gidebileceği halde, medyanın önünde gözaltına alındı. Büyük bir medya şovuyla ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı. Günler sonra anlaşıldı ki, bir yerlerde saklı radara girmiş, o gün savcılıktan serbest bırakılsa da bazı çevrelerin ayranı kabarmış, dişleri bilenmiş, organizasyon başlamış.
<blockquote><em><strong>Balıkçılarbaşı’ndaki iki sivil polis, rahat adımlarla gelip önlerinde duran taksinin kapısını açtıkları anda, arkada oturan militan oturduğu yerden tetiğe peş peşe basar. İki polis de oracıkta yere yıkılırlar. Sonradan görüntülerde izleyince, ister istemez “yem yapıldıkları” duygusu edinilen iki masum polis memurunun babasız kalan eşleri ve çocukları için hala bazı vicdanlar burulur.</strong></em></blockquote>
***

28 Kasım 2015 tarihinde, bir gün önce Diyarbakır Kadın Doğum Hastanesi’nin önünde “eylem koyan” ve iki polisi vuran iki militan, gece kaldıkları evden sessizce çıkarak bir taksiye binerler. İkisi de silahlıdır, ancak Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şube’nin elemanları haberlidir ve taksiyi takibe alırlar. Zaten taksinin içindeki militanlardan birinin telefonu altı aydır dinlenmektedir. 11 kilometrelik yol boyunca, devam etmekte olan “hendekler süreci” olarak bilinen, uçan kuşa kimlik sorulan dönem dolayısıyla yolda bulunan (Genel Bilgi Toplama) GBT noktalarından defalarca durdurulmadan geçerler. Emniyet güçlerinin müdahale edebileceği onlarca uygun nokta böylece aşılır. Diyarbakır Suriçi bölgesinde, şehrin merkezi konumundaki Balıkçılarbaşı mevkiine yaklaşılırken, polis telsizinden “şüpheli şahıslar var, bir gidip bakın” tarzı anons duyulur. Anonsta, bilindiği halde kişilerin silahlı ya da tehlikeli olabilecekleri uyarısı geçmez.

Balıkçılarbaşı’ndaki iki sivil polis, rahat adımlarla gelip önlerinde duran taksinin kapısını açtıkları anda, arkada oturan militan oturduğu yerden tetiğe peş peşe basar. İki polis de oracıkta yere yıkılırlar. Sonradan görüntülerde izleyince, ister istemez “yem yapıldıkları” duygusu edinilen iki masum polis memurunun babasız kalan eşleri ve çocukları için hala bazı vicdanlar burulur.

Koşmaya başlayan militanlardan silahı çalışmayan arkadaki, silahını bir başka polise dönerek fırlatır. Tahir Elçi ve Baro mensuplarının açıklama yaptığı Dört Ayaklı Minare’nin sokağına girerler. Amaçları, Mutahhar Camii ve Surp Griagos Kilisesi yönünden hendeklerin bulunduğu tarafa kaçmaktır. Zaten Tahir Elçi’yi korumak bir yana, bir güvenlik sorunu olarak gören etraftaki sivil polislerin tümü silaha sarılır. Gözle kulakla sayılamayacak kadar çok, 178 kurşun ateşlenir. Olayda bir tek güvercinler ölür.
<blockquote><strong><em>Duruşmada başka pek çok ilginçlik de yaşanmıştır. Örneğin, Soruşturma aşamasında; “Tahir Elçi cinayetinin PKK tarafından planlandığı ve ölüme yol açan atışın, militanlar tarafından yapıldığına” dair beyanları olan tanıklar, mahkemede alınan ifadelerinde önceki beyanlarını kabul etmemişler, baskı ve zor ile ifade vermeye zorlandıklarını söylemişlerdir.</em></strong></blockquote>
***

Olaydan hemen sonra, haber ajanslara yıldırım hızıyla düşmüştür. Basının ve kameraların önünde gerçekleşen olayın görüntüleri medyada dönmeye başlar. Elçi’nin ailesi, dostları, meslektaşları, ülkedeki tüm insan hakları savunucuları için ise zaman durmuştur. Derhal soruşturma başlar. Öyle ya, savcılık olaya el koymuştur.

Soruşturma dört sene devam ettikten ve dosyaya neredeyse hiçbir delil girmedikten sonra, Tahir’in dostları, o soruşturmanın göstermelik bir maske olduğuna kanaat getiriler ve tümünü açık kaynaklardan elde ettikleri ve tümü savcılıkta da bulunan belgelerle Londra merkezli Adli Mimari (Forensic Architeture-FA) adlı bağımsız adli tıp kuruluşuna müracaat ederler. Kuruluş, dünya çapında yaptığı modelleme analizleriyle tanınmaktadır ve Londra Üniversitesi’nin içinde kurulmuş durumdadır.

FA, her kurşun sesinin tıpkı parmak izi gibi ayırt edilebilen, birbirinden farklı bir ses çıkardığı gerçeği ile, önce bilgisayar ortamında olayın gerçekleştiği mekânın modelini çıkarır. Daha sonra eldeki video görüntülerinden ayrıştırarak kimin olay anında tam olarak nerede durduğunu model mekâna yerleştirir. Bundan sonra ise, silah seslerini ayırt ederek kimin silahından hangi andan merminin çıktığını modelleyecek şekilde bir çalışma yapar, zira tam Tahir Elçi’nin vurulma anı, hiçbir görüntü kaydında bulunmamaktadır.

Vardıkları sonuç çok ilginçtir: Önde koşan iki militanın isteseler dahi Elçi’yi vuramayacakları, buna karşın olayın gerçekleştiği mekânda bulunan ve silahını kullanan çok sayıda polisten sadece üçünün açısal olarak Elçi’nin vurulduğu noktayı görebildikleri ve vurulma anında silah ateşledikleri biçiminde görüş açıklar. FA, bu görüşünü çok daha kolay anlaşılabilen bir videoya da çevirir. Meraklılar, hala Youtube üzerinden Forensic Architeture, Tahir Elçi gibi anahtar kelimelerle arama yaparlarsa söz konusu 26 dakikalık rapor-videoyu izleyebilirler.

Ancak bu video yayınlandıktan sonra, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı, iddianame yazarak davayı açar; daha doğrusu zorunda kalır. Cinayetin üstünden 4,5 yıl geçmiştir. İddianamede, FA raporundaki üç polis hakkında “bilinçli taksirle öldürmeden” üç yıldan dokuz yıla, militanlardan biri hakkında da “iki polis memurunu öldürme”, “bir polis memurunu öldürmeye teşebbüs etme” ve “Tahir Elçi’yi olası kastla öldürme” suçlamalarından üç kez ağırlaştırılmış müebbet hapis istenir. Diğer militanın yapılan incelemede bir başka çatışmada öldüğü tespit edilmiştir.

Davanın ilk celsesinin yapıldığı 21 Ekim 2020 tarihinin üstünden 4,5, Elçi’nin öldürülmesinin üstünden ise 9 yıllık bir süre geçer.

Arada gerçekleşen on celsede mahkeme, itinayla sayın Türkan Elçi ve avukatlarının önünde bir duvar örer. Soruşturma evresinde toplanmayan delillerin tümünün, şimdi kavuşturma evresinde toplanması talepleri birer birer reddedilir. Öyle ki, ilk on celsece yanlış saymadıysam 39 farklı kez soruşturmanın genişletilmesi (tevsi-i tahkikat) talebinde bulunan avukatların tüm talepleri reddedilir; 12 Haziran 2024’deki son celsede “bir şey kırk defa söylenirse olurmuş derler” diyerek yapılan kırkıncı talep de reddedilir. Tam kırk kez avukatların taleplerini reddederek bu alanda erişilmesi zor bir redddiye rekoruna erişen mahkeme heyeti, savcılığı tüm celseler boyunca yaptığı tek talebi derhal kabul eder.

Tahir Elçi’nin öldürüldüğü 28 Kasım 2015 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olan ve halihazırda Gelecek Partisi Genel Başkanı olan Ahmet Davutoğlu, 12 Eylül 2021 tarihli Diyarbakır ziyareti sırasında “Tahir Elçi siyasi bir suikasta kurban gitti” açıklamasında bulunmuştur. Tahir Elçi cinayetiyle ilgili gerek cinayetin işlendiği gün gerekse de soruşturma sürecinde Adalet Bakanlığı, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı ile Emniyet ve Jandarma İstihbaratı tarafından bilgilendirilen dönemin Başbakanı’nın konuya ilişkin yaptığı bu açıklamanın gerçek bir bilgi veya görgüye dayanıyor olma ihtimali nedeniyle, 16 Eylül 2021 tarihinde Davutoğlu’nun duruşmada tanık olarak dinlenilmesi talep edilmiştir. Ancak Mahkemece, 12 Ocak 2022 tarihli duruşmada, Ahmet Davutoğlu’nun tanık olarak dinlenilmesi talebinin Elçi’nin ölümüyle ilgili doğrudan bilgi ve görgüsü olmadığı için reddedilmesine karar verilmiştir. 15 Haziran 2022 tarihli bir sonraki duruşmada, katılan vekillerinin ısrarlı talep ve itirazları sonucu Ahmet Davutoğlu’nun tanık olarak dinlenmesine karar verilmişse de Savcılık tarafından 19 Eylül 2022 tarihinde yapılan itiraz üzerine Mahkeme, aynı gün, duruşma gününü beklemeden ve oy çokluğu ile, Davutoğlu’nun tanık olarak dinlenmesi yönündeki ara kararından rücu etmiştir.

Duruşmada başka pek çok ilginçlik de yaşanmıştır. Örneğin, Soruşturma aşamasında; “Tahir Elçi cinayetinin PKK tarafından planlandığı ve ölüme yol açan atışın, militanlar tarafından yapıldığına” dair beyanları olan tanıklar, mahkemede alınan ifadelerinde önceki beyanlarını kabul etmemişler, baskı ve zor ile ifade vermeye zorlandıklarını söylemişlerdir.

Mesela, 14 Temmuz 2021 tarihli 3. celsede; tanıklardan biri ifadesinde <em>“Karakolda baskı altında olduğum için susma hakkımı kullandım. Tahir Elçi’nin vurulmasıyla ilgili benim ne böyle teşhisim ne de ifadem var. 48 gün boyunca işkence gördüm...Kesinlikle böyle bir ifadem yok ve teşhis yapmadım. Kabul etmiyorum.”</em> şeklinde beyanda bulunmuştur. Bir diğer tanık, <em>“cinayet tarihinde cezaevindeydim, bazı hareketleri nedeniyle arkada koşan militandan gıcık kaptım, onun öldürdüğüne dair ifade verdim.”</em> demiştir. Üçüncü tanık ise, Bolu Ağır Ceza Mahkemesi’nden SEGBİS aracılığıyla dinlenerek; <em>“...Savcı ve polisler bana, ‘Elçi’nin öldürüldüğüne dair ifade ver seni bırakacağız. Yoksa seni infaz edeceğiz’ dediler. Ben de korktum. İnandım. Bana  ‘imzalayacaksın’ dediler. Ben de ifadeyi okumadan imzaladım. Tahir Elçi’nin kim olduğunu, nerede olduğunu bilmiyorum. Ben mahkemeye de gelip her şeyi anlatmak istiyorum...”</em> demiştir.

Bir diğer tanık ise, daha sonra, 17 Ağustos 2021 tarihinde Diyarbakır Barosu Başkanlığı’na bir mektup yazmış ve  gözaltına alındığı 3 Mart 2016 tarihinde,  ağır işkence ve kötü muamelelere maruz kaldığını, bulunduğu yere Diyarbakır Adliyesi’nde görev yapan mektupta verdiği isimde bir Cumhuriyet Savcısı’nın geldiğini ve <em>“Tahir Elçi cinayetini militanlara mal etmem için ifade verme hususunda dayatmada bulunduğunu</em>”,  aynı savcı tarafından öldürülmekle tehdit edildiğini, istediği şekilde beyanda bulunulması durumunda serbest bırakılacağı vaadinde bulunulduğunu ifade edilmiştir. Aynı savcının, <em>“korkma, şerefim ve namusum üzerine seni bıraktıracağım. Bu olayları PKK’nin üzerine yıkmamıza yardımcı ol. Avukat gelirse bu konuşmalardan bahsetme senin de avukatın da başı ağrır, yoksa hiç kurtulamazsın.” </em>dediğini belirtmiştir. Mektubun sonunda tanık, Tahir Elçi olayına ilişkin görgü ve bilgisinin bulunmadığını açık bir şekilde ifade etmiştir. Diyarbakır Barosu Başkanı Av.Nahit Eren, 12 Ocak 2022 tarihli celsede bu mektubu mahkemeye sunarak; bahse konu Savcı ve dosyanın soruşturma aşamasında etkin bir soruşturma yürütmeyen diğer bir Savcı hakkında soruşturma açılması için Hakimler ve Savcılar Kurulu’na (HSK) şikayette bulunulmasını ve re’sen Savcılığa suç duyurusunda bulunulmasını talep etmiş, ancak Mahkeme heyetince bu talep de reddedilmiştir. Bu nedenle; ilgili savcılar hakkında ayrıca avukatlar tarafından HSYK’ya yapılan şikâyet ise, geçtiğimiz hafta “soruşturma açılmasına yer olmadığı” kararıyla karşılanmıştır. Adı geçen savcılardan biri, şu an bir başka ilin Başsavcı vekilliğine terfi ettirilmiş durumdadır.
<blockquote><strong><em>Bu dava boyunca devlet dedi ki, ben istemezsem yaprak düşmez; ben istemezsen hiçbir delil toplanamaz, toplansa bile hiçbir işe yaramaz. Yalnızca ben istersem bir faili meçhul cinayet aydınlanır, ben istemezsem, sonsuza kadar faili meçhul olarak kalır.</em></strong></blockquote>
***

Aradan geçen dokuz yılın sonunda, iki gün evvelki karar duruşmasında mahkeme heyeti, yargılanan üç polis memurunun, tıpkı savcılık mütalaasına uygun olarak beraatlerine hükmetti.

Kararın, bir dostun kaybını akılda tutarak yine de profesyonelce avukatlık mesleğinin gereğini yapmaya çalışan meslektaşlarım üzerindeki etkisini tahmin edebilirsiniz. İşte size kameralar önünde işlenmiş bir cinayet davasının anatomisi… Bununla birlikte, topluma ne mesaj verilmeye çalışıldığına da bakmak lazım.

Bu dava boyunca devlet dedi ki, ben istemezsem yaprak düşmez; ben istemezsen hiçbir delil toplanamaz, toplansa bile hiçbir işe yaramaz. Yalnızca ben istersem bir faili meçhul cinayet aydınlanır, ben istemezsem, sonsuza kadar faili meçhul olarak kalır.

Demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları açısından ne hazin bir durum! Hayatını cezasızlıkla mücadeleye adamış, faili meçhul davalarında ömrünü geçirmiş bir hukukçu ve insan hakları aktivistinin öldürülmesine ilişkin dava, faili meçhul bırakılacak.

İzin veremeyiz. Tahir’in manevi mirası ve bu ülkenin barışçıl, demokratik ve insan haklarına dayalı bir devlet düzeni talebinde olan yurttaşları buna izin vermezler. Bu toprakların yaşanılır bir hale dönüşmesi için uğraşan, çalışan, didinen kitleler bu büyük haksızlığa ses yükseltmek zorundalar.

Hem Tahir Elçi’nin çocuklarının hem kendi çocuklarımızın yüzüne bakabilmek için…]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 14 Jun 2024 05:00:37 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/Tahir-Elci.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şahsiyetsiz Suç</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sahsiyetsiz-suc-5439</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sahsiyetsiz-suc-5439</guid>
                <description><![CDATA[Şahsiyetsiz Suç]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Sonuç olarak, <em>Şahsiyet</em>'in suçun doğasını, suçlunun psikolojisini, suçlu addedeceğimiz varlığın ontolojik yapısını, suç ve ceza anlayışımızı sorunsallaştırdığını söyleyebiliriz. Dahası, hukuk felsefesi derslerinde sorgusuzca, adeta bir önkabul olarak ele aldığımız irade kavramını deşerek, iradenin yokluğu durumunun sonuçlarını gözler önüne seriyor.</strong>
<p style="text-align: right;"><em>“Suçluyu kazıyınız, içinden insan çıkar”</em></p>
<p style="text-align: right;">Faruk Eren</p>
<em>Şahsiyet </em> Alzheimer hastalığı nedenlerle baş karakter emekli polis Agah Beyoğlu'nun şahsiyetinin bölünmesi, bütünlüğünün azalması bakımından hem psikolojik hem felsefi hem de hukuki tartışmalara imkan veren bir dizi. Dolayısıyla, çok katmanlı olarak ele almaya elverişli. Üstelik ülkemizde kadına yönelik şiddetin hem hukuki hem politik hem de sosyolojik boyutlarını çarpıcı bir biçimde ele alması nedeniyle güncelliğini koruyor.
<h2><strong>HATIRLAMAK BİR YENİDEN İNŞADIR</strong></h2>
Agah Beyoğlu demansı günbegün ilerlerken içinde bulunduğu toplumsal ilişkilerle gölgelenmiş bir geçmişi hep birlikte hatırlatmaya ve, işin ilginci, hatırlamaya başlıyor. Senaristin ad tercihine burada dikkat çekmek isterim. ''Agah'', bilindiği üzere Farsça'dan, ''haberdar'', ''uyanık''; ''bilgili'' anlamlarına geliyor. Ad tercihi tesadüf olamaz.

Agah Bey, yaşam sevinci diri olmayan, içinde yaşadığı çağın ruhunun dışında kalmış, edep-erkan sahibi ne var ki hayatla bağları gevşemiş biri olarak resmedilir başlangıçta. Olaylar geliştikçe, Agah Bey kahkahaya atmaya, yaşama sıkı sıkı tutunmaya başlar; deyim yerindeyse libidinal enerjisinde doruklara çıkar. Hayata yeniden kavuşmuştur. Toplumsal ilişkilerin, güçsüzlüğün (burada, tüm çağrışımlarıyla birlikte ''iktidarsızlık'' desek yeridir) ve teslimiyetin üstünü örttüğü gerçekler açığa çıkarıldıkça Agah Bey canlanmaya, hatırlamaya ve hatırlatmaya başlar.

Agah Bey, geçmişteki bir suçun faillerini tek tek infaz ettikçe geçmişteki suçun ayrıntılarına da vakıf olmaya başlarız. İşlenen suç, hukuken, elbette şahsidir. Ne var ki, dizi bizi suçun şahsiliğini sorgulamaya sevk eder. Modern hukukun tüm varsayımlarını terk etmeye yöneliriz. Suç toplumsallaşmıştır. Suçun ortakları çoğaldıkça bu toplumsallaşmanın yalnızca kişilerin çoğalmasından ileri gelmediğini, suçun ardında toplumsal zihniyetin bulunduğunu ve suçun failinin biricikliğinin ortadan kalktığını fark etmeye başlarız. Tıpkı suçu ortaya çıkarmaya ve failleri infaz etmeye yönelen Agah Bey gibi suçun failleri de şahsiyetsizleşmiştir.
<blockquote><em><strong>Nitekim, Agah Bey'in kendi içinde yaşadığı savaşı, yahut tecavüze uğramış ve hafızasını yeni yeni canlandıran kurbanın intikam ve hesaplaşma anındaki tereddüdü işte bu türden bir çokluğun tezahürü.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ŞAHSİYETİN ÜÇ BOYUTU</strong></h2>
Şahsiyeti ve şahsiyetsizleşme olgusunu birkaç farklı katmanda ele almak gerekiyor: Normatif, bilimsel ve felsefi katmanlarda. Normatif bakımdan ''şahsiyetsizlik'' adeta bir hakareti çağrıştırıyor. Şahsiyet sahibi olmamak, kararlarının gereğini yapmamak, saklanmak, gerçeklerden ve zorluklardan kaçmak biçiminde tezahür edebiliyor. Bu bakımdan dizi, şahsiyetsizlerle dolu. Agah Bey ise bu şahsiyetsizlere karşı eskinin delikanlısı, tüfeğin icat olmadığı bir çağın erdemini sergileyen mert bir şahsiyeti temsil ediyor.

Bilimsel bakımdan, şahsiyetin bir yanılgı, hiç değilse bir kurgu olduğu fikriyle karşı karşıya kalıyoruz. Kişiliğin parçalandığı anomalilere rastlandığı gibi ''normal'' kişilerin de esasında şahsiyetlerinin ardında birbirinden bağımsız mekanizmalarla şekillenen yanlar olduğu artık hepimizin malumu. Hatırlayamama, anıların dağınıklığı, anıların sürekli yeniden kurgulanması, hatırlama sırasında anıların ve dolayısıyla gerçeklik algısının sürekli inşa edilip yıkılması dizide bu modern fikrin tezahür biçimleri olarak görülebilir.

Felsefi (hatta tasavvufi) bakımdansa, şahsiyetin bir mikro kozmos olduğu biçimindeki antik fikrin izlerini görebiliyoruz. Kimi zaman Hint öykülerinde kimi zamansa Platon gibi filozofların alegorilerinde şahsiyetin bileşenleri olduğu ve bu bileşenler arasındaki güç ilişkilerinin doğasının işlendiğine tanık olmuşuzdur. Anadolu anlatıları da bu konuda çok ayrı düşmüyor. Gerek Yunus Emre'nin ''bir ben var benden içeru'' deyişinde gerekse Ahmede Xane'nin Mem u Zin'inde yahut Nesimi'nin şiirlerinde şahsiyetin ardındaki çok'a veya tüm çoklu görünümlerin ardındaki birliğe rastlamak mümkün. Dizide de görüyoruz bunları. Nitekim, Agah Bey'in kendi içinde yaşadığı savaşı, yahut tecavüze uğramış ve hafızasını yeni yeni canlandıran kurbanın intikam ve hesaplaşma anındaki tereddüdü işte bu türden bir çokluğun tezahürü.
<blockquote><em><strong>Buna göre, suç konusu fiili ifa eden fail, tıpkı doğa yasaları gereği hareket eden bir cisim gibi toplumsal anlayışın bir uzantısızıdır yalnızca. Fail, toplumsal zihniyetin bir organına dönüşmüştür, şahsiyetsizdir. Şahsın yokluğunda, şahsın bir organa, araca, eşyaya dönüştüğü yerde suçun şahsiliği de anlamsızdır.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>BİR CEZASIZLIK HALİ OLARAK İRADE SAKATLIĞI</strong></h2>
Dizinin hukuk felsefesi bakımından da hayli yüklü olduğunu belirtmek gerek. Hukukta irade sakatlığının cezasızlık hallerinden biri olduğu açık. İrade sakatlığının cezasızlık hali sayılmasının ardında esasen iradenin varlığının, dolayısıyla sorumluluğun varlığının suç ve ceza için bir önşart olduğu fikri yatmaktadır. Bu bakımdan, hukuk felsefi bakımdan yüklüdür: İradenin var olduğu ve iradenin özgür olduğu iddiasını peşinen kabul eder hukuk. Aslında aynı kabul tüm normatif alanlar için geçerli. Zira ''norm'' zorunlu olmayan fakat yapılmasının gerekli/arzu edilir/beklenir olduğu durumlar için kullanılan bir terim. Dolayısıyla, Hume'un olan (İngilizcesiyle söylersek ''is'') ile olması gereken (İngilizcesiyle söylersek ''ought'') arasındaki ayrımında ''norm''un ve özel olarak hukukun durduğu taraf besbelli ki ikinci taraftır. Bir şeyin olması gerekmesi fikriyse bizi iradi müdahale ve iradi sorumluluk fikrine götürüyor. Nitekim, irade (hele hele özgür irade) yok ise ne sorumluluk vardır ne de suç. İşte Agah Bey'in Alzheimer teşhisini duyduğunda zihnindeki parıltı bundan ileri gelir. Agah Bey, suç ve cezanın ötesine geçme imkanı bulur. Tıpkı bir ölüm meleği gibi suç ve cezadan azade, adeta bir ilahi emri (yahut doğa yasasını) uygulayan iradesiz ve dolayısıyla günahsız bir varlıkmışçasına hareket etmeye başlar.

Öte yandan, suçun şahsiliği ilkesi gereği, failin belirsizliği de bir cezasızlık halidir. Dizide  eleştiri oklarının fail görünümündeki kişidense toplumun tümüne veya toplumsal bir anlayışa çevrilmesi de işte bu ikinci cezasızlık haline vurgudandır muhtemelen. Fail şahsiyetsizleşmiştir. İsa'nın o veciz ifadesiyle dile getirdiği türden, tam olarak söylersek ''ilk taşı günahsız olanınız atsın'' anlayışının ötesinde hal söz konusu burada. Zira İsa'nın dikkat çektiği gerçek herkesin fiilleriyle suçlu olduğudur. Oysa burada herkesin suçlu olmasından bir cezasızlıktan bahsedilmiyor. Suçun kurucu unsurlarındaki bir eksikliğe işaret ediliyor. Suç olarak tanımlanması gereken eylemin bir beliriş (emergence) olmasından bahisle, suçun ardındaki bütün bir varoluşa dikkat çekiliyor. Buna göre, suç konusu fiili ifa eden fail, tıpkı doğa yasaları gereği hareket eden bir cisim gibi toplumsal anlayışın bir uzantısızıdır yalnızca. Fail, toplumsal zihniyetin bir organına dönüşmüştür, şahsiyetsizdir. Şahsın yokluğunda, şahsın bir organa, araca, eşyaya dönüştüğü yerde suçun şahsiliği de anlamsızdır.

Sonuç olarak, <em>Şahsiyet</em>'in suçun doğasını, suçlunun psikolojisini, suçlu addedeceğimiz varlığın ontolojik yapısını, suç ve ceza anlayışımızı sorunsallaştırdığını söyleyebiliriz. Dahası, hukuk felsefesi derslerinde sorgusuzca, adeta bir önkabul olarak ele aldığımız irade kavramını deşerek, iradenin yokluğu durumunun sonuçlarını gözler önüne seriyor. İradenin ve dolayısıyla şahsiyetin yokluğunda herhangi bir filtre mekanizması olmadığından en adi düşünceler eyleme geçip kurbanlar yaratabiliyor ve bu durumda bütün bir toplum bir fail ve kurbana dönüşüyor; yahut da şahsiyetin yokluğunda sorumluluktan, suçtan, hatta cezadan söz etmenin bir anlamı kalmıyor. <em>Şahsiyet</em>'i işiliğin (şahsiyetin) ve ayırt etme gücünün, toplumsal yaşamın hem gereği hem de önkoşulu olduğunu çok çarpıcı bir biçimde idrak ediyoruz.

Cenk Özdağ, Avukat

Not: Bu yazı daha önce Hukuk Gündemi'nde yayınlanmıştır.]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 13 Jun 2024 04:50:20 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/06/sahsiyet.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kobani Davası&#039;nda karar beklenirken…</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kobani-davasi-karar-beklenirken-4626</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kobani-davasi-karar-beklenirken-4626</guid>
                <description><![CDATA[Kobani Davası'nda karar beklenirken…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Bugün Kobani Davası'nda karar duruşması var. Davadaki avukatlarından biri olan Hadi Cin'in iki gün önce yayınlanan yazısını günün önemi nedeniyle yeniden yayınlıyoruz. </b></span>

<span style="font-weight: 400;">Kamuoyunda Kobani Davası olarak bilinen davada 16 Mayıs 2024 tarihinde karar verilmesi bekleniyor. Aslında 17 Nisan 2024 tarihinde yapılan bir önceki duruşmada karar verilecekti; ancak, savunma avukatlarından bazılarının kapsamlı savunmalarını duruşmadan kısa süre önce vermeleri ve SEGBİS kayıtlarından bazılarının çözüm ve dökümünün yapılamaması gerekçesiyle karar verilmedi ve duruşma 16 Mayıs 2024 tarihine ertelendi. </span>

<span style="font-weight: 400;">Ülkedeki yumuşama veya normalleşme işaretleri nedeniyle farklı kesimlerde farklı beklentiler oluştu. Maksimum tutuklu sürelerinin bile dolduğu davada, yerel seçim sonrasında oluşan hava nedeniyle tahliye kararı verilebileceğine dair kanaat oluşmuşsa da kişisel olarak o kanaatte olmadığımı belirtmek isterim.</span>

<span style="font-weight: 400;">Kürt siyasetçiler tahliye edilmedikçe ve Kürt Sorunu’nun çözümüne dair demokratik adımlar atılmadıkça ülkede bir yumuşama veya normalleşmeden bahsetmek mümkün değildir. Uzun yıllardır ülkenin yasal veya fiilen olağanüstü halde olmasının en önemli sebebi Kürt Sorunu iken, iktidar ve ortaklarının Kürt Sorunu konusunda yeni bir sayfa açma veya atılacak adımlar konusunda uzlaşı veya yol ayrımına geldiklerine dair en ufak bir işaret görünmemektedir. Kürt sorununa demokratik yöntemlerle siyasi çözüm arayışı olmadan ülkenin yüksek demokrasi ve hukuk standartlarına ulaşması mümkün değilken, son 20 yıldır olduğu gibi halen de dönemin ihtiyaçlarına göre yüzeysel ya da takiyeci çözümler arandığı görmezden gelinemez. Şüphesiz Erdoğan mecbur olmadığı hiçbir şeyi yapmaz ya da ihtiyaçlarının gerektirdiği gibi davranır, ilişki kurar, söylem geliştirir. 22 yıldır dillendirilen yeni anayasa vaadi hiçbir zaman gerçekçi ve samimi olmadığı gibi bugün de değildir; öncelikli ve acil mesele de bu değildir. Kaldı ki, sadece fiili olarak inşa edilmiş bu otoriter rejimin bir hukuku da yoktur. Yasalar yetersiz olabilir, ancak mevcut durum, fiili duruma anayasanın ve yasaların uydurulmasıyla sürdürülmektedir. Temel sorun zihniyet ve uygulamadadır. </span>

<span style="font-weight: 400;">Zihniyet ve uygulamanın ürünü olan Kobani Davası, önce, HDP genel merkezi tarafından atılan ve halkı IŞİD saldırılarını ve işgalini protestoya çağıran tweete dayandırıldı; ancak, İHAM Büyük Daire’nin, “Kobani eylemlerinde işlenen suçların, HDP genel merkezi twitter hesabından atılan tweetin sonucu olmadığı ve tweetin siyaset yapma hakkı kapsamında olduğuna” dair Sayın Selahattin Demirtaş hakkındaki ihlal kararından sonra -davayı bir tweete dayandırmanın siyasi rehine olarak tutulan siyasetçilerin cezalandırılmasına hem hukuken yetmeyeceği hem de ikna edici olmayacağı fark edildiğinden- iddia, gizli ve açık tanıklarla örgütsel ilişkiyi gösterme çabalarına evrildi. </span>

<span style="font-weight: 400;">Örgütten ayrılan ve cezaevlerinde tutuklu veya hükümlü bulunan bazı kişilerin etkin pişmanlıktan faydalanmak ve cezadan kurtulmak için yer, zaman ve olay ekseninde kolaylıkla gerçek dışı olduğu ispatlanabilen iftiralarıyla tutuklu siyasetçilerin örgütle organik bağ içinde olduğu ispatlamaya çalışıldı. Başta Sayın Demirtaş ve diğer tutuklu siyasetçilerin şahsen ve avukatların sordukları sorularla gizli ve açık tanıkların iftira attığı ve söylediklerinin gerçek dışı olduğu ispatlandı ancak mahkeme bugüne kadar bu ispatı görmezden geldiği gibi otuz günde bir veya her duruşmada verdiği tutukluluk halinin devamı kararlarında bu tanıkların beyanlarını, atılı suçları ispatlanmış gibi sundu. Hasılı; mahkeme verdiği ve vermediği kararlarla, anayasa ve yasalarla, evrensel hukuk değerleriyle hiç bağlı olmadığını, kurulan siyasi denklemin bir ayağı veya aracı olduğunu tartışmasız bir şekilde ortaya koydu. </span>

<span style="font-weight: 400;">Davanın siyasi niteliği o denli büyük ki bütün aşamaları profesyonel bir dava mühendisliği ile yürütüldü, hangi gelişmeye karşı hangi hamlenin atılacağı ince ince hesaplandı ve mahkeme bu hukuksuz tutumundan hiç taviz vermedi. Nitekim Gülenciler’in davalarının AKP’ye, Kürt siyasetçilerinin davalarının da MHP’ye bırakıldığına ve görülmekte olan davalarla ilgili kararların bu iki partinin kurduğu ekipler tarafından verildiğine dair çokça söylem ve duyum olmuştur. Nitekim Kobani Davası’na bakan mahkemenin tamamen bu davaya bakmak için doğal hâkim ilkesine aykırı olarak oluşturulduğuna ve hem ilk başkanın hem de şimdiki başkanının MHP’li olduğuna ilişkin herhangi bir şüphe yoktur. </span>
<blockquote><em><b>Bu dava, iktidarın kendi davasının hâkimi olduğu bir dava türüdür; dolayısıyla yargılayan iktidardır. Şikâyetçi olan da iktidardır, delil toplayan da. Davada ispatlanan tek şey, soruşturmaları yapan savcıların ve davaya bakan heyetlerin tümünün peşin hükümlü ve sabit fikirli olduğudur.</b></em></blockquote>
<h2><b>İKTİDARIN KENDİ DAVASININ HÂKİMİ OLDUĞU BİR DAVA TÜRÜ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Bu davada tutuklu olan insanlar lehine İHAM ve AYM defalarca ihlal kararı vermiş, ancak bunların hiçbiri uygulanmamış, iktidar sözcüleri her aşamada davaya müdahale etmiş ve kamuoyu önünde mahkemeye açıkça talimat vererek tutuklu insanların bırakılmayacağını, bırakmama kararının siyasi iradeye ait olduğunu açıkça deklare etmiştir. Mahkemeye talimat vererek mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığını ihlal eden siyasi iktidar sözcülerinin işledikleri suçlar bağlamında en azından görünüşü kurtarmaları için suç duyurusunda bulunulması beklenirken, mahkeme başkanı, siyasilerin davaya yönelik müdahalelerini duymadığını belirtmiştir! </span>

<span style="font-weight: 400;">Bu dava, iktidarın kendi davasının hâkimi olduğu bir dava türüdür; dolayısıyla yargılayan iktidardır. Şikâyetçi olan da iktidardır, delil toplayan da. Davada ispatlanan tek şey, soruşturmaları yapan savcıların ve davaya bakan heyetlerin tümünün peşin hükümlü ve sabit fikirli olduğudur. Bu tespit, soruşturma işlemleriyle, iddianamelerle, mütalaayla ve heyetlerin “tutuk devam” kararıyla apaçıktır. Kolluk, savcı ve hâkimlerin hiçbiri tutuklu siyasetçilerin aleyhine olması halinde eldeki bir delilin yasaya uygun toplanıp toplanmadığına bakmamıştır. Yani önce en tepede karar verilmiş, sonra tepeden verilen kararın altını doldurma arayışı başlamış, öyle ki yargısal süreçler tıkandığında yine tepeden kamuoyu önünde açıkça yargıya verilen bir talimat ile yeni yöntemler, yeni soruşturmalar yaratılmıştır. Binlerce sayfa iddianame dört günde kabul edilip 174 sayfa tensip zaptı yazılmış; iddianamenin mahkemeye verildiği andan tensibin yazıldığı güne değin geçen mesai saatleri dikkate alındığında sadece iddianamenin okunmasına bile yetmesi mümkün olmayan sürede ayrıca 174 sayfa tensip yazılması, iddianamenin de tensibin de önceden hazırlandığı şüphesini uyandırmıştır. Ayrıca;</span>

<span style="font-weight: 400;">takibi mümkün olmayan kesintisiz duruşma tarzı dayatıldı. Her avukatın başka işlerinin kaçınılmazlığı nedeniyle davanın duruşma takvimine kendisini uydurması için ilk birkaç duruşmanın aralıklarla verilmesi talep edildiyse de mahkeme bu talepleri reddetti. Tutuklu siyasetçiler, kesintisiz sürdürülen duruşmalara bulundukları cezaevlerinin havasız, penceresi küçücük SEGBİS odalarında sabahtan akşama kadar tutulmak suretiyle âdeta işkenceye maruz bırakıldı.</span>
<blockquote><em><b>Yargılama boyunca savunma avukatlarının tüm talepleri ara kararlarla reddedildi. Ve en önemlisi, matbu ve basmakalıp tutuk devam kararlarının hak ihlali oluşturduğu yönündeki AİHM kararlarının varlığı karşısında güçlü ve sağlam tutuk devam kararı verilmek istenirken, her defasında hüküm kurulur gibi ara kararlar verildi ve ihsası rey yapıldı. Deliller hukuka aykırı toplandı, ortam dinlemeleri yasaya aykırı yapıldı.</b></em></blockquote>
<h2><b>DELİLLER HUKUKA AYKIRI TOPLANDI</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Müştekilere soru sorma hakkı engellendi. Her ne kadar sonradan bu yanlışlık kabul edilse de bu defa aynı ânda (fiilen imkânsız olduğu açıkken) birçok yere yazılan talimat dosyalarının bulunduğu yere istenirse gidip katılabilecekleri söylendi. </span>

<span style="font-weight: 400;">Gizli tanıklar celse aralarında dinlendi; hâlbuki ses ve görüntü değişikliği ile yine SEGBİS üzerinden duruşmaya katılmaları sağlanabilirdi. </span>

<span style="font-weight: 400;">Yargılama boyunca savunma avukatlarının tüm talepleri ara kararlarla reddedildi. Ve en önemlisi, matbu ve basmakalıp tutuk devam kararlarının hak ihlali oluşturduğu yönündeki AİHM kararlarının varlığı karşısında güçlü ve sağlam tutuk devam kararı verilmek istenirken, her defasında hüküm kurulur gibi ara kararlar verildi ve ihsası rey yapıldı. </span>

<span style="font-weight: 400;">Deliller hukuka aykırı toplandı, ortam dinlemeleri yasaya aykırı yapıldı. İsnat edilen suçların dayandığı söz ve eylemler, suçların yasal tanımları ve unsurlarıyla hiçbir şekilde örtüşmese de zorlama yorumlarla suç kapsamına sokuldu. Örneğin davanın temel mantığı, Kobani için protesto çağrısı yapmakla protestocuların suça veya faili meçhul suçların işlenmesine azmettirildiği iddiasına dayanmaktadır. Halbuki en temel hukuk bilgisine göre dahi, başkasını, istenen her suçu işleyebileceği yönünde azmettirmek mümkün değildir; diğer bir deyişle, bir kimseyi azmettirmek için o kimsenin belli bir suçu işlemesini istemek ve suçu işleyen üzerinde tam bir hâkimiyet kurması gerekmektedir. Sözgelimi, sırf protestoya çağrı yapıldı diye eylemcilerden birinin hırsızlık yapmasından çağrı sahipleri nasıl sorumlu tutulabilir? İşte, bu, hukuken imkânsız olan, yargı araçsallaştırıldığında ve idari bir birim veya teşkilat gibi işlediğinde mümkün olabilmektedir. </span>

<span style="font-weight: 400;">İfade özgürlüğü sınırlarını aşmayan açıklamalar suç addedildi. Siyaset yapma hakkı kapsamında Kürt Sorunu’nun çözümüne dair kurulu düzenin söylemleriyle bağdaşmayan her konuşma suç sayıldı. </span>

<span style="font-weight: 400;">Dokunulmazlıkların anayasaya aykırı olarak kaldırılmasına dair İHAM ihlal kararı uygulanmadığı gibi ihlalin sonuçları da giderilmedi. </span>

<span style="font-weight: 400;">Siyasal yargının tarihi 2500 yıl önce Sokrates yargılaması ile başlayıp bugüne kadar Engisizyon Mahkemeleri, Sömürge Mahkemeleri, Nazi Mahkemeleri, İstiklal Mahkemeleri, sıkıyönetim mahkemeleri ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri ile devam etmiş olup Kobani ve Gezi davaları da siyasal yargının güncel halkalarıdır ve bu davalarda her türlü hukuksuzluk, kanunsuzluk gerçekleşmiştir; çünkü hukuksuzluğu yapan, yasayı çiğneyen egemendir. Bireyler arasındaki davaların adil çözülmesi her çağda mümkün olsa da egemene yönelik itirazlardan kaynaklanan ve yargıcının da egemen olduğu hiçbir davada adalet tecelli etmemiştir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Yazının başında belirtilen kanaatin aksine bu davanın da tıpkı 49’lar Davası’nın akıbetine uğrayacağına dair bir endişe taşımaktayım. Musa Anter’in </span><i><span style="font-weight: 400;">Qimil/ Kımıl</span></i><span style="font-weight: 400;"> başlığıyla yazdığı şiir yüzünden tutuklanması üzerine elli kişinin bir bildiri yayımlamaları sonucu gözaltına alınıp tutuklanmasından sonra 1960 Darbesi olmuş, daha sonra 1961 Anayasası yürürlüğe girip genel af ilan edilmiş, ancak sadece 49’lar Davası genel aftan yararlandırılmamıştır. Benzer şekilde, yerel seçimlerden sonra oluştuğu düşünülen yumuşama veya normalleşmenin Kobani Davası’nı ve dolayısıyla Kürt Sorunu’nu ve Kürt siyasetçileri kapsamadığı kanaatindeyim. Dikkat edilirse, yumuşama/ normalleşme sürecine ilişkin açıklama ve tartışmalar da daha çok Kavala ve Gezi Davası üzerinden yürütülmektedir. Erdoğan’ın yumuşama/ normalleşme sürecini başlatmak üzere ama her koşulda kendi iktidarının devamını sağlayacak denklem arayışında olduğu söylenebilirse de henüz o denklemi kuramadığı da çok açıktır. </span>

<span style="font-weight: 400;">Erdoğan’ın normalleşme/yumuşama isteyeceğine dair kabul/kanaat birçok olguya dayandırılabilir: Anayasa değişikliği yapılmadığı müddetçe erken seçim kararı dışında yeniden aday olamaz; herkesin malumu olduğu üzere ekonomik krizin devam etmesi ve derinleşmesi çok büyük toplumsal riskler ve tehlikeler barındırdığı gibi, bu, sürdürülemez bir durumdur. Ayrıca, ilerleyen yaşıyla birlikte toplumun yarısının nefret objesi olarak siyasetten ayrılmak istemeyeceği düşünülebilir. MHP’nin kriminal faaliyetlerinin açık ve aleni bir hal alması, yaptırmak istediklerinin ülke gerçekliğine ve akla aykırı olmasının da yeni denklem arayışına yönelmesinde etkisi olacağı varsayılabilir, vs.</span>
<blockquote><em><b>Erdoğan’ı zorlayan, normalleşmeye mecbur kılan bir niteliği olmadığını da eklemek gerekir. Hal böyle olunca yeni bir siyasi denklem kuruluncaya kadar Kobani Davası’na ihtiyacın sona ermeyeceği, Kürt siyasetçilerin içerde tutulmasının isteneceği kanaatindeyim.</b></em></blockquote>
<h2><b>YENİ BİR SİYASİ DENKLEM KURULUNCAYA KADAR KOBANİ DAVASI’NA İHTİYAÇ SONA ERMEZ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Ancak; Erdoğan’a istediklerini yaptırmanın görece kolaylığı nedeniyle küresel güçlerin Erdoğan’ın otoriter rejiminin meşruiyetini sorgulamaktan imtina ettikleri ve Erdoğan’ın iktidarda kalması yönünde tutum aldıkları bir gerçek olup -o minvalde- Avrupa Konseyi’nin İHAM kararlarının uygulanması için endişeli açıklamalar dışında bir şey yapmaması da sabittir. Öte yandan; iç toplumsal dinamiklerin de iktidarın siyasi kararları üzerinde baskı unsuru olmaktan çok seçime ilişkin -kısmen- bir tercih değişikliğini ifade ettiğini; içeride Erdoğan’ı zorlayan, normalleşmeye mecbur kılan bir niteliği olmadığını da eklemek gerekir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Hal böyle olunca yeni bir siyasi denklem kuruluncaya kadar Kobani Davası’na ihtiyacın sona ermeyeceği, Kürt siyasetçilerin içerde tutulmasının isteneceği kanaatindeyim. Kobani Davası iddianamesinde belirtilen ve savcının mütalaasında tekrarlanan suçlardan mahkûmiyet kararı verilmesi halinde, Türkiye’nin içinde yaşadığı karanlık dönemin çok daha uzun süreceği ve daha da kararacağından da şüphe duyulmamalıdır. Ağır cezalara hükmedilmesi halinde tutuklu siyasetçiler çok daha uzun süre tutuklu kalacak; bu yöndeki karar sorunların demokratik siyaset, diyalog ve uzlaşı ile çözülmesini de imkânsız kılacaktır. </span>

<span style="font-weight: 400;">Sonuç olarak; Kobani Davası’nda tutuklu bulunan Kürt siyasetçilerin tahliye edileceğine dair beklenti haklıdır, yerindedir ama uzun yıllardır Erdoğan’ın bu türden beklentilerin aksi yönünde bir yol yürüdüğü gerçeğinin yanı sıra, yürüdüğü yolun yanlışlığına dair bir şüpheye henüz kapılmamış olmaklığı da bir gerçektir. Beklentilerin haklı çıkması ve taşıdığım endişenin yersiz olduğunu görmek dileğiyle…</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 15 May 2024 21:55:38 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/kobani-davasi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Anayasal dezenformasyon” temizlenmedikçe…</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/anayasal-dezenformasyon-temizlenmedikce-4424</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/anayasal-dezenformasyon-temizlenmedikce-4424</guid>
                <description><![CDATA[“Anayasal dezenformasyon” temizlenmedikçe…]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başarı için ülkemiz yeterli birikime sahip. Sivil ve siyasal anayasal emek ve deneyim çok zengin. TBMM’de nitelikli yasama etkinliğine öncelik vermek durumunda olan CHP, ülke genelinde demokratik hukuk devleti ereğinde Anayasa’nın toplumsallaşmasına da öncülük edebilir. Anayasal demokrasi, anayasal dezenformasyon ile inşa edilemez!</strong> Anayasa gündemi, anayasal ve siyasal gerçeklerle ne ölçüde örtüşüyor?&nbsp; Öne çıkan slogan: “<em>Darbe Anaysasından kurtulmak için, kucaklayıcı, kuşatıcı sivil bir Anayasa</em>”. Ne var ki, “darbe Anaysası” olarak nitelenen metnin hangisi olduğu veya “kucaklayıcı ve kuşatıcı Anayasa” ile anlatılmak istenen belirsiz. Bu nedenle bilgi kirliliği temizliği, Anayasa gündeminin öncülü olmalı, dün, bugün ve yarın yaklaşımı ile.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>1961 Anayasası ile kurulan Hukuk Devleti düzeneklerinden 1982’deki sapma, 1987’den 2004 yılına dek değişiklikliklerle aşamalı olarak önemli ölçüde giderildi. Bu, Hukuk Devletini onarım sürecidir.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>HUKUK DEVLETİNİN ONARIMI…</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">I - Önce,<strong> yakın geçmişin Anayasal gelişmeleri doğru okunmalı.</strong> 1961 Anayasası ile kurulan Hukuk Devleti düzeneklerinden 1982’deki sapma, 1987’den 2004 yılına dek değişiklikliklerle aşamalı olarak önemli ölçüde giderildi. Bu, Hukuk Devletini onarım sürecidir. 1982 Anayasasını aşma iradesi, değişikliklerin itici güçleri, yol ve yöntemleri, içeriği ve sonuçları olmak üzere sürecin bütünü için geçerli. <strong>İtici güçler</strong>: Siyasal ve örgütsel yasaklardan dil yasaklarına varan düzenlemelerin yarattığı sorunlar, değişiklik nedenlerinin başında gelir. Anayasal yasaklara karşı siyasal, sınıfsal, etnik ve cinsiyet temelli toplumsal mücadeleler 1987, 1995, 2001 ve 2004 değişikliklerinin dinamikleri oldu. Bunlara, Kopenhag kriterleri gereklerince ulusal üstü beklenti ve etkiler de eklenmeli. <strong>Yol ve yöntem</strong>: Değişiklikler, -1987’de siyasal yasakların kaldırılması için halkoyu dışında- TBMM’de farklı siyasal partiler arası uzlaşma sonucu gerçekleştirildi. <strong>İçerik</strong>: Özgürlük yasakları kaldırıldı ve seyreltildi, güvenceleri pekiştirildi; Yürütme’nin ve idari makamların aşırı yetkileri törpülendi; yargı denetimi öne çıkarıldı. <strong>Sonuç ve etkiler</strong>: “<em>Hukuk yoluyla demokrasi</em>” ve “<em>anayasa yoluyla siyaset</em>” ereğinde iyileştirmeler, demokratikleşmeye ve toplumsal barışa kayda değer katkılar sağladı. 1982 Anayasası, 17 yıla yayılan değişikliklerle güvenlikçi ve otoriter özünden büyük ölçüde arındırıldı. <strong>…ve yüzyıllar mirasının reddi</strong> “AKP, iktidarda eskidikçe Anayasal demokrasiden uzaklaştı” görüşü, - birkaç aylık ilk Hükümet dışında- doğru zannedilen bir yanlıştır. İnsan Hakları Danışma Kurulu'nun seçimle gelen başkanı ve AKP-Fetullahçıların balayı döneminin mağduru olarak, demokrasi hazımsızlığını ve evrensel insan hakları karşıtlığını yakından gözledim. 2007’de gerçekleştirilen ilk operasyonun ardından 12 Eylül 2010 Anayasa değişkliği oylamasına ‘fiili koalisyon ortağı’ güdümünde nasıl gidildiği belleklerde. Altı yıl sonra, “Allah’ın lütfu” olarak nitelenen eski müttefikin darbe girişimi, üçüncü ve nihai değişiklik için fırsat olarak kullanıldı. 2007-2017 değişikliklerinin <strong>itici gücü</strong>, k<em>işisel iktidar</em> arayışı oldu. Temsili organ olan TBMM’de uzlaşma yerine, meşrulaştırma aracı olarak <strong><em>sandık</em></strong> ve YSK (mühürsüz oy ve zarflar) kullanıldı. Anayasa ile yetinilmedi: Eski ortakları ile hesaplaşma adına, ‘<em>emsalsiz toplu kıyım</em>’ ve ‘<em>siyasal ayak’ </em>örtüsü olarak “hukuki, idari, mali, cezai (ve haliyle siyasi) sorumsuzluk yasaları çıkarıldı. 2024’te ‘sivil Anayasa’ sloganı ile yola çıkan TBMM Başkanı, 2016’da başbakan yardımcısı olarak 90 günlük OHAL için, ‘45 günde de bitebilir’ dedi; ama 45 bin x 3= … kişiyi yargısız infaz eden OHAL KHK’lerine imza attı ve 45 yılda bile izleri silinmeyecek hukuk dışı bir dönem başlatıldı. 2017’de Hükümet ve bakanlar kurulu kaldırıldı, siyasal sorumluluk ve karar düzenekleri <strong>tasfiye</strong> edildi; Yürütme yetkisi Cumhurbaşkanı’na verildi. Yıllara yayılan Anayasasızlaştırma, 2017’de Osmanlı Devleti- Türkiye Cumhuriyeti anayasal ve siyasal <strong>mirasının reddi</strong> ile sonuçlandı. <strong>Uygulamas</strong>ına gelince; 2017 kurgusunun amacı ile bağdaşmayan Cumhur İttifakı, TBMM’de müzakereci demokrasi ve nitelikli yasama sürecini engelledi; liyakat yerine partizan uygulamalar sonucu adil yargılama güvencelerini işlevsizleştirdi. <strong>Sonuçları</strong> ise, daha çok iktidar ve daha az özgürlük, daha çok fiili durum ve daha az hukuk, daha çok iktisadi-siyasal bunalım ve daha az toplumsal barış oldu.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü kuralını kağıt üstünde bırakan 2017 kurgusu, değiştirilemez hükümlere ilişkin ikiyüzlülükleri de beraberinde getirdi: </strong></em><em><strong>İktidarı dizginleyici düzenekler kaldırıldığı için Yasama-Yürütme-Yargı ayrılığı, biçimsel bir Anayasa sistematiğine indirgendi. Devlet, -çevresel olanlar dahil- hak ve özgürlükleri ihlal aygıtına dönüştürüldü.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>DEĞİŞMEZ MADDELER İKİYÜZLÜLÜĞÜ </strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">II - İkinci olarak, <strong>Anayasa dışı güncel uygulamalar doğru saptanmalı ve okunmalı.</strong><strong>&nbsp;</strong> Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü kuralını kağıt üstünde bırakan 2017 kurgusu, değiştirilemez hükümlere ilişkin ikiyüzlülükleri de beraberinde getirdi: - İktidarı dizginleyici düzenekler kaldırıldığı için Yasama-Yürütme-Yargı ayrılığı, biçimsel bir Anayasa sistematiğine indirgendi. Devlet, -çevresel olanlar dahil- <em>hak ve özgürlükleri ihlal </em>aygıtına dönüştürüldü. -&nbsp; Anayasa’da yazılı olmayan birçok fiili durum ve uygulama alanı yaratıldı: parti başkanlığı, yasama ittifakı ve kabine, bakanların siyaset yapması… -<em>Emredici ve yasaklayıcı hüküm ihlalleri i</em>se, sahiplenir göründükleri değiştirilemez maddelerin içeriğini boşaltma eşiğine vardı. Mahkeme kararlarını uygulamamak ve uygulatmamak için Cumhuriyet’in Temel organları olarak Yasama-Yürütme ve Yargı’nın açık ve örtülü işbirliği, Cumhuriyet’in temel niteliklerini düzenleyen madde 2’nin özünü zedeledi. Osmanlı dönemini sahiplenir görüntüsü altında, çağdaşlaşma dönemindeki siyaset, hukuk ve laik eğitim alanındaki ilerlemelere karşı amansız savaş ise, <em>tarihsel miras üzerine ikiyüzlülük</em>.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>2017 kurgusunun aktörleri ve uygulayıcıları, bugün “darbe ve sivil” karşıtlığı üzerinden “anayasal gelecek” söylemine sarıldı. Eğer, 1982 darbe idiyse, 2010 ve 2017 sivil; tersine, 2017 darbe ise, o zaman bu kurgudan vazgeçmek gerekir.</em> </strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>DARBE VE SİVİL SÖYLEMİ KİRLETİCİ </strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">III - Nihayet, <strong>Anayasa, ancak gerçek bilgi ışığında</strong> tartışılabilir. 2004 itibariyle anayasacılık yörüngesine giren Türkiye’ye, 2017 OHAL ortam ve koşullarında dayatılan kurgu, Cumhuriyet ötesi ulusal kazanımları ve anayasal demokrasinin asgari standartlarını da kaldırdı. Bu asimetrik anayasa değişikliği, siyasal (münavebe) açıdan, Cumhuriyet’in ilk çeyreği ve son çeyreğinde CHP ve AKP’nin asimetrik konumu ışığında da okunabilir. Şöyle ki, Tek Parti döneminde çok partili rejime ve iktidarın eldeğiştirmesine CHP öncülük etti. Son çeyreğinde ise, çok partili rejimi göstermelik kılarak siyasal münavebeyi tıkayan AKP oldu. Anayasal manipülasyon ve dezenformasyon, bu amaca yönlendirildi. Cumhuriyet’in 2. Yüzyılında da ‘tek parti hakimiyeti’ne son vererek iktidarın el değiştirmesi, CHP sayesinde gerçekleşecek 2017 kurgusunun aktörleri ve uygulayıcıları, bugün “darbe ve sivil” karşıtlığı üzerinden “anayasal gelecek” söylemine sarıldı. Eğer, 1982 darbe idiyse, 2010 ve 2017 sivil; tersine, 2017 darbe ise, o zaman bu kurgudan vazgeçmek gerekir. Bu ortam ve koşullarda “darbe” ve “sivil” anayasa karşıtlığına dayanan söylem, anayasal dezenformasyon olarak gündem saptırmasıdır. Bütün bunlar, anayasal bilgilenme hakkının önemini yaşamsal kılıyor. Çünkü, Anayasal bilgi kirliliğinin yayılması, asıl sorun olarak Anayasa’ya saygı ve demokratik hukuk devleti gündemini gölgeliyor.&nbsp; Bu nedenle, Anayasa konuşmanın ön koşulu, dürüst yöntem ve saydamlık temelinde doğru bilgi kullanmaktır. Bilgi kirliliği, anayasal gerçekleri çarpıtmak ve saptırmak, yanlış olan üzerinde doğru algısı yaratmaya çalışmaktır.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CBHS), doğru sanılan yanlış kavramların başında yer alıyor. Çünkü Hükümet kaldırıldı, Anayasa madde 103 tanımına uyan Cumhurbaşkanlığı yok; Anayasal rejim ve sistem yerine ‘parti başkanlığı yoluyla iktidar tekeli’ var. Bunun sonucu ise, ‘Kişi+Parti+Devlet’ birleşmesidir.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>‘PARTİ BAŞKANLIĞI YOLUYLA İKTİDAR TEKELİ’</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CBHS), doğru sanılan yanlış kavramların başında yer alıyor. Çünkü Hükümet kaldırıldı, Anayasa madde 103 tanımına uyan Cumhurbaşkanlığı yok; Anayasal rejim ve sistem yerine ‘parti başkanlığı yoluyla iktidar tekeli’ var. Bunun sonucu ise, ‘Kişi+Parti+Devlet’ birleşmesidir. Anayasa gündemi de, “sözde/yalancı anayasacılık”, tıpkı CBHS gibi. Türkiye’nin içine sürüklendiği derin bunalımlar sarmalının baş nedeni, 2017 kurgusunun yolaçtığı hesap vermeyen ve (saydam olmayan) keyfi tek kişi yönetimi. Şu halde Anayasa konuşmak için; - Anayasa’nın emredici ve yasaklayıcı hükümlerine saygı, ilk ve ön koşuldur. -Parti başkanlığı, Cumhur İttifakı ve bakanların siyaset yapması gibi Anayasa’ya aykırı uygulamaları ortadan kaldırma gereği, ikinci koşuldur. -Anayasa değişikliği yoluyla hesap verebilir yönetim kurmak, asıl hedeftir. Anayasa gündemi, anayasal dezenformasyonu ve 2017 kurgusunun değişmez maddelerin içini boşalttığını teşhir fırsatı olarak görülmeli: &nbsp;2017 kurgusuna son verecek, “demokratik hukuk devletinin asgari gerekleri doğrultusunda bir düzenleme yapma”nın yolu, yürürlükteki Anayasa’ya saygıdan geçer. Başarı için ülkemiz yeterli birikime sahip. Sivil ve siyasal anayasal emek ve deneyim çok zengin. TBMM’de nitelikli yasama etkinliğine öncelik vermek durumunda olan CHP, ülke genelinde demokratik hukuk devleti ereğinde Anayasa’nın toplumsallaşmasına da öncülük edebilir. Anayasal demokrasi, anayasal dezenformasyon ile inşa edilemez!</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 May 2024 21:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/tbmm.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her ceza toplumsal sorunlar yaratıyor</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/her-ceza-toplumsal-sorunlar-yaratiyor-4405</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/her-ceza-toplumsal-sorunlar-yaratiyor-4405</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sorunlar sadece suç ve ceza yaratarak çözülmediği gibi, zaten yoksulluğun psikolojik sorunlarını yaşayan bir kitlenin bu sorunlarının daha da artmasına neden oluyor.</strong> </span></span><br />
<br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Türkiye’de suç meselesi, bir intikam aracı olarak düşünülmeye devam ediyor. Bir başka deyişle, beğenilmeyen her davranış için bir suç yaratarak, kişiye ceza getirmenin en son çözüm olması gerekirken ilk “çözüm” olarak düşünülmesi yaygın. Bu yaklaşımınsa toplumsal maliyeti üstüne düşünmemiz için kamu oyunca bilinmeyen bazı olgulara değinmek istiyorum. Türkiye’de ceza evlerinde bulunan tutuklu ve hükümlü kişi sayısı 2000’de 50.628 iken 2009’da 115.920’ye ulaştı.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> 2009’dan 2019’un sonuna dek olan on senede ise aynı sayı 291.546’ye ulaştı. 2021 yılında COVID sonrası yapılan düzenlemeler ile birçok kişi serbest bırakılsa da başlangıçta yer verdiğim yaklaşımda bir değişiklik olmadı. Konuya dair en son yazımızda “yirmi senedir süren bu büyüme eğilimi ile Türkiye 2019 yılında 100.000 nüfusa 329 mahpus oranına ulaşmıştır. Bu artışın aynen devam etmesi durumunda, 20 sene içinde Türkiye dünyadaki en yüksek kapatma oranına sahip ABD’yi bile geçecektir” demiştik<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>. Nitekim 2020 yılı sonunda 266bin olan sayı<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a>, 1 Nisan 2024 itibarıyla 322.780 olmuştur<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a>. Kısaca, daha dört sene olmadan 56.780 kişilik artış ile yine bir buzdağına doğru son hız ilerlediğimiz ortadadır. Son yirmi yılda birçok bina ve yeni ceza infaz kurumu yapılsa da, tamamen kontrolden çıkmış sayıda insanın ceza infaz kurumunda olması, yatak ve yer sorunun çözülmemesi gibi sorunları beraberinde getirdiği gibi, cezaevi nüfusun 90%’ının zaten öncesinde birden fazla travma yaşamış kişilerden oluştuğunu da dikkate almıyor. Bir başka deyişle, bu <em>hem cezaevinde bulunma öncesi hem de sırasında ve sonrasında yaşanan sorunlara dönük çözüm üretilmemesi anlamına da geliyor</em>.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Kıtlık aklı ele geçirerek, nasıl düşündüğünüzü etkiliyor. Elinizde olmaksızın ileriye bakamıyorsunuz; bazı şeyleri göremiyorsunuz. Otomatikman yerine gelmeyen ihtiyaçlarınıza odaklanıyorsunuz. Dolayısıyla hayatın başka alanlarına odaklanmaya fırsat bulamıyorsunuz. Yahut bunlara odaklanma kapasiteniz olumsuz etkileniyor.</em> </strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YOKSULLUK SADECE PARASIZLIK DEĞİL, PSİKOLOJİK SONUÇLARI DA VAR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu aralar okuduğum bir kitap, Türkiye’deki yoksulluk meselesini cezaevi nüfusuyla ile bağlantılı olarak düşünmemi sağladı. Ülkedeki ekonomik durum kötüleştiğinden beri yoksulluk tartışmaları, enflasyon arttıkça kişilerin hizmet ve diğer şeyler için verecek parası olmaması üzerinden şekilleniyor. Kısaca, yoksulluk <em>maddi durumla ilgili sıkıntılar bakımından ele alınıyor</em>. Oysa Türkiye’de yoksulluk hep vardı, bunun azaldığı dönemler oldu ama <em>yoksulluğun hızla geçen bir sorun olmadığını artık anlamak gerekiyor</em>. Nitekim TOKİ verilerine göre, 2019-2023 yılları arasında sürekli yoksulluk oranı %12,3<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a>. Kısaca, on milyonun üstünde insandan bahsediyoruz. Burada değinmek istediğimse, Ekonomist Sendhil Mullainathan ve Psikolog Eldar Shafir tarafından ele alınan İngilizce adı Scarcity olan ve TÜBİTAK tarafından Türkçe’ye Kıtlık-Çok Aza Sahip Olmanın Başka Anlamları<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> olarak tercüme edilen kitapta ele alınan, kıtlığın bir başka deyişle çok aza sahip olmanın, kişiler üstünde yarattığı psikoloji. Bu anlamda, bir köşede <em>kötü günler için sakladığınız ekstranız olmaması da demek</em> olan mali kıtlık, başka açılardan da kıtlık anlamına geliyor. Örneğin, zamanınızın olmaması hatta zamanınızı yönetememek. Bu nedenle, yoksulluk yaşayan kişilerin yaşadığı bir sorun <em>sıklıkla geç kalmak</em>. Bir başkası, kıtlık aklı ele geçirerek, nasıl düşündüğünüzü etkiliyor. Elinizde olmaksızın <em>ileriye bakamıyorsunuz</em>; bazı şeyleri göremiyorsunuz. <em>Otomatikman yerine gelmeyen ihtiyaçlarınıza odaklanıyorsunuz. Dolayısıyla hayatın başka alanlarına odaklanmaya fırsat bulamıyorsunuz</em>. Yahut bunlara odaklanma kapasiteniz olumsuz etkileniyor. Dahası, kıtlık aynı zamanda sosyal açıdan bir anlamda yalnız olmak. Keza kıtlık, çocuklarına karşı daha sert ve kötü ebeveynler yaratıyor. Mesela bu ebeveynler çocuklarına kitap okumuyorlar (çünkü halleri ve zamanları yok); onlara daha az tutarlı davranıyorlar ve çocukların derslerine daha az yardım ediyorlar. Kızgınlıklarını çocuklarından çıkarmaya daha yatkınlar. Nitekim ebeveynlerinin bu uygulaması ile yetişenler de başka ebeveynlik tarzı öğrenmiyor. Özetle, kitap tanıtımında dile geldiği üzere, “modern yaşamın sorunları, onları kıtlık üzerinden düşünmeye başladığımızda daha anlaşılır bir çerçeveye oturuyor”.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Cezaevi nüfusu, büyük oranda kıtlık yaşayan bir gruptan. Hayatları boyunca, ihtiyaç duyduğundan daha aza sahip olmanın yarattığı psikolojiye maruz. Mali kıtlığa ek olarak, ileriye bakamıyorlar. Bu belki de suç işlemelerine katkı sağlayan bir durum.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CEZAEVİNDEKİLER ZATEN YOKSUL VE PSİKOLOJİK SORUNLARI VAR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuyu özellikle cezaevlerinde bulunan nüfusun halihazırdaki eğitim durumu bakımından ele almak istiyorum<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a>.<br />
<br />
İlkokul mezunu 79.720<br />
İlköğretim mezunu (ilk okul+orta okul) 60.504<br />
Lise veya dengi meslek okul mezunu 63.039<br />
Ortaokul veya dengi meslek okul mezunu 68.734<br />
Yüksek okul veya fakülte mezunu 22.555<br />
Okuma yazma bilmeyen 12.726<br />
Okur yazar ama okumamış 9.121<br />
Yüksek lisans 1.881<br />
Doktora 293<br />
Bilinmeyen 4.207<br />
<br />
Beklendiği üzere, mevcut 322.780 kişinin sadece %7’si iki veya dört senelik üniversite mezunu. %72’lik bir kesimse ya okuma yazma bilmiyor; bilse de okula gitmemiş; yahut en fazla ortaokul mezunu. Sayı bakımından 232bin kişiye denk gelen bu kişilerin bir işleri varsa da gelirlerinin düşük olduğunu rahatlıkla düşünebiliriz. TOKİ verilerine göre, okur yazar olmayanların %27,8’i, yüksek öğrenim mezunlarının %3,2’si yoksul<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a>. Bunu öğrenmenin bir başka yolu da Adalet Bakanlığı’nın cezaevinde bulunan vatandaşlara aileleri tarafından gönderilen mali meblağın ne kadar olduğunu bilmek olurdu. Yıllarca ailesinden hiç para alamayan birçok kişi olduğunu biliyorum. Dolayısıyla bir kısır döngüden bahsediyoruz. Cezaevi nüfusu yukarıdaki eğitim istatistiği verisinden görüleceği gibi, büyük oranda kıtlık yaşayan bir gruptan. Hayatları boyunca, ihtiyaç duyduğundan daha aza sahip olmanın yarattığı psikolojiye maruz. Mali kıtlığa ek olarak, ileriye bakamıyorlar. Bu belki de suç işlemelerine katkı sağlayan bir durum. Çoğunun yaşadıkları travmalar öncelikle çocukluk kökenli, tahminen kıtlık yaşayan ebeveynlerinden gelen ve onların da kendi çocuklarına aktardıkları bir hayat. Bazılarını aileleri ziyarete gelse de, aileleri ile ilişkileri bozulmuş, eşleri kendilerinden ayrılmış, çocuklarını göremeyen bir sürü insan var. Yahut çocuklarının kendisini cezaevinde görmesini istemeyen ve onlardan zamanla uzaklaşan. Dahası, kıtlık yalnızlığının üstüne, cezaevi izolasyonunun yarattığı sosyal yalnızlık da ekleniyor. Bu insanlar cezaevinde kıtlıkla ilgili sorunları çözemedikleri gibi, üstüne kapalı kalmayla ilgili psikolojik sorunlar ekliyorlar. Örneğin, suçlandığınız davanız dışında, tutukluysanız bir anda cezaevine alınmanın ve mevcut hayatınızdan yoksun kalmanın sonuçlarını düşünebilirsiniz. Kullandığınız cep telefonu yahut kredi kartı borçlarınızı; çalışıyorsanız ofise gidemediğiniz için işten çıkarılmanızı; zorlukla ödediğiniz bir kredi borcunun artık ödenememesini; boşanmanızı düşünebilirsiniz. Tüm bunların ışığında, kıtlığın yarattığı meselelere bir de cezaevinde yer alma kaynaklıların eklendiğini düşünürsek, zaten hızla geçmediği kitapta dile gelen yoksulluğun devam edeceği görülüyor. Dolayısıyla sorunlar sadece suç ve ceza yaratarak çözülmediği gibi, zaten yoksulluğun psikolojik sorunlarını yaşayan bir kitlenin bu sorunlarının daha da artmasına neden oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Her yılın 31 Aralık tarihi itibarıyla cezaevlerinde bulunan kişi sayısını ifade etmektedir.<br />
<a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Akdeniz A. Elveriş İ. Alpan A. (2021), Salgın Fırsatıyla Ceza Politikası: İnfaz Kanunu Değişikliği, Siyasi Arka Planı ve Olası Etkileri, Suç ve Ceza, 14(2), pp. 211-246.<br />
<a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Ceza-Infaz-Kurumu-Istatistikleri-2020-37202<br />
<a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> https://cte.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/15042024112431istatistik-4.pdf<br />
<a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Yoksulluk-ve-Yasam-Kosullari-Istatistikleri-2023-53713<br />
<a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> https://yayinlar.tubitak.gov.tr/yetiskin-kitapligi/489-kitlik-cok-aza-sahip-olmanin-baska-anlamlari.html<br />
<a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> https://cte.adalet.gov.tr/Resimler/Dokuman/15042024112431istatistik-4.pdf<br />
<a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> https://data.tuik.gov.tr/Bulten/Index?p=Yoksulluk-ve-Yasam-Kosullari-Istatistikleri-2023-53713</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 May 2024 21:35:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/cezaevi-kitlik.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>1 Mayıs ve gazeteci yargılamaları</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/1-mayis-ve-gazeteci-yargilamalari-4271</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/1-mayis-ve-gazeteci-yargilamalari-4271</guid>
                <description><![CDATA[1 Mayıs ve gazeteci yargılamaları]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Hukukla kurulan ilişkimizin iki ileri bir geri, çoğu zaman da bir ileri iki geri şeklinde sürdürülmesinin ihtimali yok. Çok yakında ekonomik baskı sonuçlarını gösterecek ve daha da gerileyeceğiz. Bu fasit döngüden çıkışın yolu, sadece hukuku uygulamak olabilir.</strong>

15 Aralık 2023 tarihli kararında Anayasa Mahkemesi (AYM), 1 Mayıs’ta Teksim Meydanı’nın kapatılmasını hak ihlali sayan kararını açıklamıştı. O karardan sonraki ilk 1 Mayıs’ta, hiç şaşırtıcı olmayan bir alışkanlıkla, İçişleri Bakanlığı kutlamalar için Taksim Meydanı’na çıkılmasına izin verilmeyeceğini açıkladı. Uzun süredir devam eden “mahkemeler ne karar verirlerse versinler, bazı konularda biz ne dersek o olur” mottosu bir kez daha gerçek oldu. Hukuk devleti ilkesinin rafa kaldırıldığı, insan yaşamına dair pek çok ihlalin gözü kapalı uygulandığı ülkemizde, hukukun uygulanması adına bir kez daha emir demiri kesti.

Çok uzun bir süreden beri, “biz ihlali yapalım, neyse parası öderiz, bu devlet güçlüdür” düşüncesini pervasız şekilde uygulayan iktidar sahipleri, hukuku düşürdükleri durumun hiç farkında değiller. Hukuku böylesi paspas hale dönüştürmenin bedeli, aslında başta ekonomi olmak üzere diğer alanlarda ödeniyor. İktidar, bu hukuksuz gidişatı sürdürerek, yalnızca güçle terbiye olabileceğini söylüyor. Bu da hem illegal alanı güçlendiriyor hem de iktidarın uygulayacağı hukuksuzlukları tahkim ediyor; durum birbirini besliyor, adeta bir yumurta tavuk ilişkisi kurgulanıyor.
<blockquote><strong><em>Gazeteciliğin ve haberciliğin suç haline getirilmesi, medya gücünün tekelleştirilmesi ve iktidar emrine verilmesi hadisesi de yalnızca hukuku çiğnemeyi, fikir ve basın özgürlüğünü, mahkeme kararlarını ihlal etmiyor, aynı zamanda ekonomiyi de zayıflatıyor.</em> </strong></blockquote>
Mesela Taksim Meydanı’na 15-20 bin kişi yığılsa, polisler mecburen bu kontrol edilemez kalabalığı mecburen meydana almak zorunda kalacaklar. Kalabalık sayısal olarak çok daha az oluşursa, yine bazı gruplar meydanı zorlayacaklar. O arada ya provokasyon icabı ya da bile isteye bazı şiddet görüntüleri de oluşacak. O manzaraları ekranları başında izleyen amcalar, teyzeler, torunlarına dönüp “cık, cık, yine anarşistler işbaşında, aman evladım olaylara karışma ha!” diye nasihat verecekler. Fasit dairenin hiç dışına çıkamıyor oluşumuz, bizi yalnızca toplumsal olaylarda, toplantı ve gösteri yürüyüşlerinde etkilemiyor.

Yine çok uzun süreden beri, neredeyse ata sporumuz haline dönüşen gazeteci yargılamaları da alabildiğine devam ediyor. Gazeteciliğin ve haberciliğin suç haline getirilmesi, medya gücünün tekelleştirilmesi ve iktidar emrine verilmesi hadisesi de yalnızca hukuku çiğnemeyi, fikir ve basın özgürlüğünü, mahkeme kararlarını ihlal etmiyor, aynı zamanda ekonomiyi de zayıflatıyor. Özgür basının işlevsiz hale dönüştürülmesi çabası, işten çıkarılan gazetecilerin geçim sorununun ötesinde, özellikle internet gazeteciliği üzerinden işleyen bağımsız bir medya gücü de yaratabildi. Ne var ki bu bağımsız medyanın da iktidarın eylem ve işlemlerindeki haksızlıkları yolsuzlukları ortaya çıkarma çabası, gazetecilere açılan saçma sapan davalarla engelleniyor.
<blockquote><em><strong>Amaç elbette KHK rezaletini gündem yapan, bu çerçevede KHK’lıların yaşadığı mağduriyetleri de ekrana taşıyan bir bağımsız mecrayı engellemek.</strong></em></blockquote>
Bu davaların sonuncusu, Osmaniye’de görüldü. 152 bin kamu çalışanının işten çıkarılmasıyla oluşturulan bir dev mağdur kitlesi olarak KHK’lıların hikayelerini internet üzerinden gündeme getiren KHK TV’nin gönüllü muhabiri gazeteci Ahmet Erkan Yiğitsözlü hakkında “terör örgütüne üyelik ve terörizmin finansmanı” suçlamasıyla açılan davanın duruşması dün gerçekleşti. İddianamede, Youtube kanalının devletçe tescilli ve vergilendirilen aylık 10-12 bin TL bandındaki reklam gelirleri, terör örgütünü finanse etmek bağlamında suç unsuru olarak gösteriliyordu. Haber, belgesel ve insan hikayeleri peşinde tüm Türkiye’yi dört dönen sanık Ahmet Erkan, bu paranın ancak aylık benzin masrafı olabileceğini, böyle bir parayla terör örgütü finanse etmenin, hele böyle bir ekonomik düzende mümkün olamayacağını mahkemeye anlatmaya çalıştı.

Amaç elbette KHK rezaletini gündem yapan, bu çerçevede KHK’lıların yaşadığı mağduriyetleri de ekrana taşıyan bir bağımsız mecrayı engellemek. Euronews kanalının muhabirlerinden biri olan Yiğitsözlü hakkında yurt dışına çıkış yasağı konularak duruşmanın ileri bir tarihe ertelenmesi, uluslararası haber ajanslarına çalışan gazeteciler açısından mesleki faaliyetin doğrudan engellenmesi sonucunu doğuruyor. Tıpkı AYM kararına rağmen 1 Mayısa Taksim Meydanını açmamak gibi, neyse parası öder ihlali sürdürürüz mantığı burada da çalışıyor.

Hukukla kurulan ilişkimizin iki ileri bir geri, çoğu zaman da bir ileri iki geri şeklinde sürdürülmesinin ihtimali yok. Çok yakında ekonomik baskı sonuçlarını gösterecek ve daha da gerileyeceğiz. Bu fasit döngüden çıkışın yolu, sadece hukuku uygulamak olabilir.

Sınıfın, sömürünün olmadığı, şiddetsiz ve barış içinde bir yaşam dileyerek 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Bayramınızı kutluyorum.]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 01 May 2024 21:45:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/05/yasakli-taksim-meydani-.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çorlu tren kazası kararı ve yanlışlıklar</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/corlu-tren-kazasi-karari-ve-yanlisliklar-4142</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/corlu-tren-kazasi-karari-ve-yanlisliklar-4142</guid>
                <description><![CDATA[Çorlu tren kazası kararı ve yanlışlıklar]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Deprem davalarında tek bir devlet görevlisine soruşturma izni verilip dava açılmamışken, Bölge Müdürü seviyesinde memurlara ceza verilebilmiş olması, hukuk devleti adına ileri bir adımdır. Aslında normal bir ülkede olması gereken sıradan bir yargılamanın, bizim ülkemizde gerçekleşince alkışlarla karşılanması, hukuk devletinin düşürüldüğü pespayeliği anlamaya yeter.</strong>

Tekirdağ'ın Çorlu ilçesinde 2018 yılında meydana gelen tren kazasına ilişkin davada karar çıktı. Mahkeme heyeti, dönemin TCDD 1. Bölge Müdürü Nihat Aslan' a 15 yıl, Bakım Servis Alanlarından Sorumlu Müdür Yardımcısı Levent Meriçli' ye 9 yıl 2 ay, Bakım Servis Müdürü Mümin Karasu' ya 17 yıl 6 ay, Altyapıdan Sorumlu 1. Bölge Bakım Servis Müdür Yardımcısı Nizamettin Aras' a 8 yıl 4 ay, Mühendis Tevfik Baran Önder' e 10 yıl, Demir Yolu Bakım Müdürü Turgut Kurt' a 16 yıl 3 ay, Mühendis Deniz Parlak' a 9 yıl 2 ay, Mühendis Kubilay Başkaya' ya 9 yıl 2 ay, Çerkezköy Yol Bakım ve Onarım Şefi Özkan Polat'a 13 yıl 9 ay hapis cezası verdi. Levent Kaytan, Burhan Ortancıl, Çetin Yıldırım ve Celalettin Çabuk için beraat kararı verildi. Heyet ayrıca o ana kadar tutuksuz yargılanan Mümin Karasu, Nihat Aslan, Turgut Kurt ve Özkan Polat hakkında tutuklama kararı verdi, bu kişiler duruşma çıkışı tutuklandılar. İlk intiba olarak, mahkemenin ceza yağdırdığı yönünde görüşler var. Peki, Çorlu tren kazası kararı doğru mu? Bu sorunun yanıtını bulmadan önce, neler yaşandığını hatırlamakta fayda var.

Edirne'nin Uzunköprü ilçesinden İstanbul Halkalı'ya gitmek için hareket eden, içinde 362 yolcu ve 6 personelin bulunduğu tren, 8 Temmuz 2018'de Tekirdağ'ın Çorlu ilçesi Sarılar Mahallesi yakınlarında raydan çıkarak devrildi. Kazada 7'si çocuk 25 kişi öldü, 328 kişi de yaralandı. Çorlu Cumhuriyet Başsavcılığı'nca kazanın meydana gelmesinde kusurlu bulunan TCDD 1'inci Bölge Müdürlüğü Halkalı 14'üncü Demiryolu Bakım Müdürlüğü'nde müdür olarak görev yapan Turgut Kurt, Çerkezköy Yol Bakım Şefliği'nde çalışan Yol Bakım ve Onarım Şefi Özkan Polat, Yol Bakım Şefliği'nde Hat Bakım ve Onarım Memuru Celaleddin Çabuk ile Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) bünyesinde çalışan ve Mayıs ayındaki yıllık umumi muayene raporunda imzası bulunan Köprüler Şefi Çetin Yıldırım hakkında 'taksirli ölüme ve yaralanmaya neden olmak' suçundan 2'şer yıldan 15'er yıla kadar hapis istemiyle Çorlu 1'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nde dava açıldı. Daha sonra sanık sayısı 13'e çıktı; kaza itibarıyla TCDD 1'inci Bölge Müdürlüğü'nde görevde olan Bölge Bakım Servis Müdürü Mümin Karasu, Halkalı 14. Demiryolu Bakım Müdürü Turgut Kurt ve Yol Bakım Şefi Özkan Polat'ın "bilinçli taksirle ölüme ve yaralanmaya neden olma" suçundan cezalandırılmaları ve tutuklanmaları, davaya ilişkin savcılığın esas hakkındaki mütalaasında talep edildi. Savcı, TCDD 1. Bölge Müdürü Nihat Aslan, 1. Bölge Müdür Yardımcısı Levent Muammer Meriçli, Üstyapıdan Sorumlu 1. Bölge Bakım Servis Müdür Yardımcısı Levent Kaytan, Altyapıdan Sorumlu 1. Bölge Bakım Servis Müdür Yardımcısı Nizamettin Aras, Hat Bakım Onarım Memuru Celaleddin Çabuk, Köprüler Şefi Çetin Yıldırım, Yol Kontrolörü Burhan Ortancıl, Mühendis Deniz Parlak, Kubilay Başkaya, Yüksek Mühendis Tevfik Baran Önder'in ise "basit taksir" suçundan cezalandırılmalarını istemişti.
<blockquote><em><strong>Ailelerin ve avukatlarının mücadelesi sonrası, olay yerinde yeniden keşif işlemleri yapıldı ve yeni bilirkişi raporları alındı. 2021 tarihli bilirkişi raporunda kaza bölgesinde yer alan menfezin hizmet ömrünü doldurduğuna işaret edildi, 2023 tarihli ek bilirkişi raporunda ise TCDD asli kusurlu bulunmuştu, çünkü kazanın ana nedeni gerekli bakım yapılmadığı için çöken ve trenin raydan çıkmasına neden olan menfez geçidiydi.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>AİLELERİN MÜCADELESİ SONUCU YENİDEN KEŞİF YAPILDI</strong></h2>
Yakınlarını kaybeden aileler ve avukatları ise mütalaaya itiraz ederek TCDD üst yöneticileri ve Ulaştırma Bakanlığı'nın yargılamaya dahil edilmemesine tepki göstermişti. Dosya kapsamında alınan 2018 tarihli bilirkişi raporunda Turgut Kurt ve Özkan Polat'ın yanı sıra Köprüler Şefi Çetin Yıldırım ve Hat Bakım Onarım Memuru Celalettin Çubuk'un da gerekli denetim ve kontrolleri yapmadıkları gerekçesiyle asli kusurlu oldukları belirtilmişti. Ailelerin ve avukatlarının mücadelesi sonrası, olay yerinde yeniden keşif işlemleri yapıldı ve yeni bilirkişi raporları alındı. 2021 tarihli bilirkişi raporunda kaza bölgesinde yer alan menfezin hizmet ömrünü doldurduğuna işaret edildi, 2023 tarihli ek bilirkişi raporunda ise TCDD asli kusurlu bulunmuştu, çünkü kazanın ana nedeni gerekli bakım yapılmadığı için çöken ve trenin raydan çıkmasına neden olan menfez geçidiydi.

Ailelerin avukatları, “sonucu engellemek yönünde bir eylemleri olmadığı için” mevcut sanıkların olası kast yönünden ceza almaları, cezada indirim yapılmaması ve üst düzey yöneticilerin de mutlaka yargılanmaları gerektiğini söylüyorlar.

Ceza hukuku bakımından, suçun manevi unsuru iki şekilde karşımıza çıkabilir: Kast ya da taksir. Kast, bir fiilin bilerek, istenerek gerçekleştirilmesidir. Hareketlerin bilinmesi, ancak neticenin istenmemesi durumunda ise taksir söz konusu olur. Kast ve taksir, kendi içlerinde alt bölümlere ayrılırlar; örneğin <em>“neticenin öngörülmesine rağmen gerçekleşmesine kayıtsız kalınması”</em> biçiminde tanımlayabileceğimiz olası kast, kastın bir alt türüdür. Taksir sorumluluğu ise kendi içinde basit taksir-bilinçli taksir olarak ikiye ayrılır. Bilinçli taksirde kişi, fiilinin neticesini öngörmekte ancak gerçekleşmesini istememekte, kendi kişisel veya mesleki özgüveninden ötürü gerçekleşmesine hiç ihtimal vermemektedir. Eğer olayda TCDD yetkilileri “biz o kadar işimizde iyiyiz ki, bizim yaptığımız geçit çökmez” biçiminde davranmışlarsa bilinçli taksirden, “geçidin çökebileceğini öngörmelerine rağmen, gerekli tedbirleri almak konusunda hiçbir fiilde bulunmayarak kayıtsız kalmış, adeta “ölürlerse ölsünler” biçiminde bir tavır içine girmişlerse olası kasttan sorumlu olacaklardır. İkisi arasınca cezalar bakımından en az onar yıllık farklar söz konusudur.
<blockquote><em><strong>Mahkemenin takdiri, bu olayda bilinçli taksir olduğu yönünde gerçekleşti. Elbette, yargılanan sanıkların hak ettiklerinden fazla ceza almalarının kimseye bir faydası yok ve verilen cezalar da ölenleri geri getirmeyecek, ancak adaletin yerine getirilmesi bakımından doğru kararın verilmesi önemliydi.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ADALETİN YERİNE GETİRİLMESİ İÇİN DOĞRU KARAR ÖNEMLİYDİ</strong></h2>
Mahkemenin takdiri, bu olayda bilinçli taksir olduğu yönünde gerçekleşti. Elbette, yargılanan sanıkların hak ettiklerinden fazla ceza almalarının kimseye bir faydası yok ve verilen cezalar da ölenleri geri getirmeyecek, ancak adaletin yerine getirilmesi bakımından doğru kararın verilmesi önemliydi. Mağdur yakınlarının ve avukatlarının olası kasttan ceza verilmesi gerektiğine yönelik eleştirilerine üst yargı mercilerinin ne söyleyeceğini yakında göreceğiz. Bana göre burada esas noktalardan biri ise ıskalanıyor. Eğer TCDD Bölge müdürü de bu kazadan sorumluysa, neden zamanın TCDD Genel Müdürü ve Ulaştırma Bakanı sorumlu değil?

Deprem davalarında tek bir devlet görevlisine soruşturma izni verilip dava açılmamışken, Bölge Müdürü seviyesinde memurlara ceza verilebilmiş olması, hukuk devleti adına ileri bir adımdır. Aslında normal bir ülkede olması gereken sıradan bir yargılamanın, bizim ülkemizde gerçekleşince alkışlarla karşılanması, hukuk devletinin düşürüldüğü pespayeliği anlamaya yeter. Devlet, patetik şekilde üstlerin sorumluluğunun ortaya çıkmaması için daha alt düzeydeki ajanlarını korumakta ve asla yargılatmamak yönünde tavır sergilemekte, bu durum da pek çok kez cezasızlık sonucuyla karşılanarak adaletsizlik duygusuna neden olmaktadır. Yargılanması gereken memurların siyasetle de ilişkisi varsa, TCDD Genel Müdürü örneğinde olduğu gibi, yargı sürecinin işlemesi neredeyse imkansız hale dönüşmektedir. O halde ortaya konan hukuk tavrının tüm sorumluluğunun siyasi iktidara ait olduğu söylenebilir. Verilen cezaların azlığı çokluğu değil, yargılanması gerektiği halde yargı önünden adeta kaçırılan siyasi-memurların ve siyasetçilerin sayısının konuşulması daha doğru olur.]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 27 Apr 2024 21:45:52 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/02/Corlu-Tren-Katliami.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Geri gönderme merkezlerinde işkence iddiaları</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/geri-gonderme-merkezlerinde-iskence-iddialari-4055</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/geri-gonderme-merkezlerinde-iskence-iddialari-4055</guid>
                <description><![CDATA[Geri gönderme merkezlerinde işkence iddiaları]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>İki gün önce, Antalya Döşemealtı Altınkale Mahallesi’nde, L Tipi Cezaevi yanında bulunan İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkanlığı’na bağlı Geri Gönderme Merkezi (GGM)’nde kalmakta olan 52 mülteci bulundukları ortamda işkenceye maruz kaldıklarını belirterek şikayetçi oldular.</b></span>

<i><span style="font-weight: 400;">"25 yaşlarında ağzından kanlar gelen bir çocuğu hastaneye götürelim dedik, izin vermediler. Her gece acı acı bağırıyor. Yüreğimiz dayanmıyor. Buraya kapatıp öylece kaderine bıraktılar. Bir de küçük bir çocuk çok hasta, durumu kötü, burada iyileşemez. Kadınlar koridorunda annesinin yanında tutuluyor. Bizim koridorda 81 kişi var. Bizim dışımızda yaklaşık 100 kişilik bir kadınlar, 90’ar kişilik iki de erkekler koğuşu var. Bir adamı çok kötü dövdüler, beyaz oda var oraya koydular. Bir gün orada durdu aç susuz, sonra bıraktılar. Bazen beyaz odaya indirip dövüyorlar, bazen de kameraların olmadığı bir yerde. Herkesi beyaz odayla tehdit ediyorlar. Cezaevinde olsaydık daha iyiydi."</span></i>
<blockquote><em><b>Ankesörlü telefonla zor güç Türk arkadaşlarını arayan İranlı mülteci O.E., ölümün eşiğindeki hastaların doktora götürülmediği merkezde çoluk-çocuk içler acısı halin bulunduğunu, biraz itiraz edenlerin ise sistematik bir özel güvenlik işkencesine tabi tutulduğunu belirtmiş.</b></em></blockquote>
<h2><b>İTİRAZ EDENLERE SİSTEMATİK İŞKENCE</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Bu satırları yazan İranlı mülteci O.E.’nin akıbetinden hala haber yok. İki gün önce, Antalya Döşemealtı Altınkale Mahallesi’nde, L Tipi Cezaevi yanında bulunan İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Başkanlığı’na bağlı Geri Gönderme Merkezi (GGM)’nde kalmakta olan 52 mülteci, topluca imzaladıkları dilekçeyle bulundukları ortamda işkenceye maruz kaldıklarını belirterek şikayetçi oldular. Ankesörlü telefonla zor güç Türk arkadaşlarını arayan İranlı mülteci O.E., ölümün eşiğindeki hastaların doktora götürülmediği merkezde çoluk-çocuk içler acısı halin bulunduğunu, biraz itiraz edenlerin ise sistematik bir özel güvenlik işkencesine tabi tutulduğunu, sürekli "beyaz oda” adı verilen güvenlik odasına kapatılmakla tehdit edildiklerini, özel güvenlik görevlilerinin ise mütemadiyen "</span><i><span style="font-weight: 400;">sizi deport edeceğiz, gideceğiniz ülkenizde sizi kesin idam ederler" </span></i><span style="font-weight: 400;">biçiminde psikolojik zorlamalarda bulunduğunu belirtmiş.</span>
<blockquote><em><b>Antalya’daki GGM’den bir süredir bu tip haberler geliyordu, bu olayla birlikte lağım patladı. Bu haberler medyada yer almaya başladıktan sonra, Antalya Barosu İnsan Hakları Merkezi’nden avukatların müdahalesi üzerine GGM’de kalan hemen tüm mültecilerin farklı GGM’lere gönderildikleri bilgisi alındı.</b></em></blockquote>
<h2><b>BU OLAYLA BİRLİKTE LAĞIM PATLADI</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Antalya’daki GGM’den bir süredir bu tip haberler geliyordu, bu olayla birlikte lağım patladı. Bu haberler medyada yer almaya başladıktan sonra, Antalya Barosu İnsan Hakları Merkezi’nden avukatların müdahalesi üzerine GGM’de kalan hemen tüm mültecilerin farklı GGM’lere gönderildikleri bilgisi alındı. Mültecilerin akıbetinden bugün itibariyle hala haber yok. İnsan hakları grupları takibe başladılar, dilerim kısa sürede netice çıkar. Elbette ve beklendiği üzere, tüm bu işlerden sorumlu Göç İdaresi Başkanlığı’ndan hiçbir açıklama yok!</span>

<span style="font-weight: 400;">Geri Gönderme Merkezleri, aslında yeni denebilecek Nisan 2013 tarihli, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’ndan sonra sisteme sokulan bir yapı. Fiilen bir gözaltı merkezi gibi çalışıyor, dış korumayı Jandarma yapıyor, içeride ise özel güvenlik görevlileri "gardiyan" rolünde. "İçeriye" düşeni dışarıya kolay kolay çıkabilmesi mümkün değil, işlemleri tamamlanıncaya kadar orada kalıyor. Barınma koşulları tahmin edilebileceği üzere felaket, Sağlıklı giren hasta çıkıyor, biraz hasta giren çıkamayabiliyor. İşi abartıp hiç üzerine vazife olmayan konularda fırsatı ganimet bilerek faaliyet etmek milli sporumuz olduğu için, GGM’lerde görev yapan "gardiyan"ların yukarıda anılan psikolojik baskı girişimlerinin üzerine gitmek mecburiyetindeyiz.</span>
<blockquote><em><b>Van’daki GGM’de 17 yaşındaki Afgan mülteci Lütfilullah Tacik ölü bulunmuş, açılan davada işkence sonucu öldüğü kanıtlanan çocuğun ölümünden belki de doğrudan sorumlu olmayan polislerden birine 5 ay ceza verilerek dosya kapatılmıştı.</b></em></blockquote>
<h2><b>VAN’DAKİ GGM’DE 17 YAŞINDAKİ AFGAN MÜLTECİ ÖLÜ BULUNMUŞTU</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">GGM’ler daha önce de gündeme gelmişti; aslında insan hakları kamuoyunun gündeminden hiç düşmüyorlar. Van’daki GGM’de 17 yaşındaki Afgan mülteci Lütfilullah Tacik ölü bulunmuş, açılan davada işkence sonucu öldüğü kanıtlanan çocuğun ölümünden belki de doğrudan sorumlu olmayan polislerden birine 5 ay ceza verilerek dosya kapatılmıştı.</span>

<span style="font-weight: 400;">Zaman zaman GGM’ler işkence ve kötü muamele iddialarıyla gündeme geliyorlar. Her seferinde aklıma aynı gözaltında kaybetme paterni geliyor. İşkence sonucu kaybolan kişilerin, çoğu zaman senelerce süren ısrarlı aramalardan sonra akıbetleri hakkında küçük izlere ulaşılabiliyor. Bu, elbette takibin sıkılığına ve kamuoyunda ne kadar tepki uyandırdığına bağlı; büyük gürültü kopunca yetkililer de bir zahmet bir açıklama yapma gereği hissediyorlar. Tepki yeteri kadar geniş değilse, açıklama da yapmaya gerek yok onlar için.</span>

<span style="font-weight: 400;">Geri gönderme merkezlerinde görev yapan personelin kalitesinden, orada olan biten her şeyden sayın İçişleri Bakanı sorumludur. Bir açıklamayı bile çok gören zihniyet, kapalı kapılar ardında acaba neler yapar?</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 24 Apr 2024 21:40:04 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/geri-gonderme-merkezleri.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Minik eller yakanıza yapışacak</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/minik-eller-yakaniza-yapisacak-3996</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/minik-eller-yakaniza-yapisacak-3996</guid>
                <description><![CDATA[Minik eller yakanıza yapışacak]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>Son 8 yıl, Türkiye’de en çok kadının ve bebeğin cezaevi ile tanıştığı yıllar olarak tarihe geçti. İlimde, bilimde, sanatta kıramadığımız rekorları minik bedenleri tutsak etmekte kırdık. </b><b>Oyuncaklarını tutması gerekir iken demir parmaklıkları tutmaya mahkûm ettiğiniz o küçük eller bir gün yakanızı tutacak. </b></span>

<span style="font-weight: 400;">2017 yılının Şubat veya Mart ayı idi. Sincan Kadın kapalı cezaevinde tutuklu bulunan bir müvekkilimi ziyarete gitmiştim. Öfkesini, hayal kırıklığını vakur bir eda ile gizlerdi hep. Bu defa gizleyemeyecek kadar üzgündü. Nedenini sorduğumda "</span><i><span style="font-weight: 400;">Koğuşta 2 tane bebek var biri 2,5-3 yaşlarında diğeri 9 aylık. Hallerine hem çok üzülüyorum hem bize moral oluyorlar. 9 aylık bebek emeklemeye başladı. Kış günü beton zeminde emeklemesin diye yere 1-2 battaniye serdik hiç değilse battaniye üzerinde emeklesin istedik. Sayım sırasında yerdeki battaniyeleri gördüler. Sonra cezaevinin kadın müdür yardımcısı geldi. Tutanak tuttular ve amacı dışında eşya kullanıldığı gerekçesi ile koğuştaki herkesin tüm battaniyelerini topladılar ve düşün bunu yapan bir kadın</span></i><span style="font-weight: 400;">." dedi. Muhtemelen kendisi de anne olan bir kadının 9 aylık bir bebeğe karşı takındığı bu insanlık dışı tavır karşısında nefret, öfke, tiksinti yanında acıma ile karışık bir acı duyuyordu. </span>
<blockquote><em><b>Nazi kamplarından sağ kurtulmuş Victor Frankl "İnsanın anlam arayışı" kitabında, ekmeğini paylaştığı fark edilirse infaz edileceğini bile bile ekmeğini paylaşan tutsaklar gördüğünü yazar ve “</b><b>İnsan onuru toplama kamplarında bile korunabilir. Seçeceği yol kişinin kendi tercihidir.” der. 9 aylık bebeğin emeklemesi için serilen battaniyeyi bahane edip tüm battaniyeleri toplamak, korunamamış insan onurudur.</b></em></blockquote>
<h2><b>KORUNAMAMIŞ İNSAN ONURU</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Elbette bu kötülük sadece "ceberrutlaştıkça ödüllendirileceğini zannetme" zavallılığı ile izah edilemez. Nazi kamplarından sağ kurtulmuş Victor Frankl “İnsanın anlam arayışı” kitabında, ekmeğini paylaştığı fark edilirse infaz edileceğini bile bile ekmeğini paylaşan tutsaklar gördüğünü yazar ve "</span><i><span style="font-weight: 400;">İnsan onuru toplama kamplarında bile korunabilir. Seçeceği yol kişinin kendi tercihidir</span></i><span style="font-weight: 400;">." der. 9 aylık bebeğin emeklemesi için serilen battaniyeyi bahane edip tüm battaniyeleri toplamak, korunamamış insan onurudur. Belki de olmayanı korumak gibi bir güdü zaten mümkün değildir.</span>

<span style="font-weight: 400;">O bebek ve koğuştaki buz kesiği acı günlerce aklımdan çıkmadı. Keşke aklımızda kalan tek acı olsaydı. Yıllar içinde yaşanacak binlerce acı hikâyeye gebe olduğumuzu bilmiyorduk. Hala yaşanmış tüm acıları, tüm hikâyeleri bilmiyoruz. </span>

<span style="font-weight: 400;">Bu acıları hiç hak etmeyen masumlar, çocuklar… Bir kısmı cezaevinde büyüyen çocuklar, bir kısmı anne-babasını cezaevi kapılarında bekleyen çocuklar…</span>

<span style="font-weight: 400;">Sizler bu yazıyı okurken dahi 0-6 yaş arası 552 bebek demir parmaklıklar ardında. Binlerce bebek ve çocuk da anne-babasını ziyaret için ya yollarda ya cezaevi kapılarında. Bunlar "yaşayan" çocuklarımız. </span>

<span style="font-weight: 400;">Bir de kaybettiklerimiz var. Küçük bedenleri "büyük" insanların kötülüğüne yenik düşerek vefat eden çocuklarımız, ellerinden tutmadığımız için intihar eden gençlerimiz, Meriç’te boğulan çocuklarımız…</span>

<span style="font-weight: 400;">Bir isimden, bir acıdan ibaretmiş gibi hatırlanmamaları için o yavrularımızın isimlerini zikretmeyeceğim. Belki adlarını ağzımıza almamıza müsaadeleri de yoktur. Yoksa da haklarıdır. Onlar için ne yaptık ki?</span>

<span style="font-weight: 400;">En basitinden bir bebek bir günü cezaevinde nasıl geçirir hiç düşündük mü? Biraz düşünmenize yardımcı olması umuduyla özetleyeyim.</span>

<span style="font-weight: 400;">0-6 yaş arası bir bebek/çocuk tüm gün demir parmaklıklar ardında, dar bir alanda 20-30 kişinin arasında, çoğunluğunun acı hikâyelerine, gözyaşlarına tanıklık ederek tanışıyor hayatla. Beslenmeleri, kişisel ihtiyaçları cezaevi koşullarına tabi. 3 yaşına geldiklerinde haftanın belli günlerinde belli saatlerinde cezaevi kreşine gitme hakları var ama her cezaevinde kreş yok. Şayet 6 yaşından büyük kardeşleri varsa onlardan da ayrılar. Çünkü yasalarımıza göre anneler sadece 0-6 yaş arası çocuklarını yanlarına alabiliyor. Bu çocuklar babasız büyüyor, kardeşsiz büyüyorlar. Bir yanları hep eksik büyüyorlar. Anne-baba, çekirdek aile, geniş aile kavramları karmakarışık yerleşiyor zihinlerine. Hiç ağaç, kuş, kedi görmeden, toprağa ayaklarını basmadan büyüyorlar. 6 yaşına geldiklerinde ise annelerini demir parmaklıklar ardında bırakıp cezaevinden ayrılıyorlar. İnsanın zihninin, karakterinin, yeteneklerinin belirlendiği yaş aralığını cezaevinde geçirmiş bir çocuk toprakla, arkadaşlıkla, okulla, özgür olmakla tanışıyor 6 yaşında. 6 yaşında cezaevinden ayrılan çocuk bu defa anne/babasını ziyaret için cezaevi kapılarına geliyor. Dışarıyla ne kadar tanıştı, ne kadar uyum sağladı bilinmez ama kısmen tattığı özgürlükle, içerde olmanın sıkışmışlığını, çaresizliğini yaşayan annesine en fazla haftada bir kapalı bir camın arkasından bakmak, ayda bir de dokunmak sarılmak için geliyor cezaevine. Onu orada bırakıp tekrar dönüyor. Bu döngü böyle devam ediyor.  </span>
<blockquote><em><b>Anne-baba birlikte cezaevinde olan çocuklarımız ise acının bambaşka bir evresine terk edildiler. Büyük büyük adamlar, bu minik bedenler üzerinden varlıklarını sürdürüyor. Anne babalarının görüş günleri çakıştığı için 2 haftada bir ebeveynini gören, bayramlarda anne babası ile cezaevinde bayramlaşan çocuklar… </b></em></blockquote>
<h2><b>ANNE BABASI İLE CEZAEVİNDE BAYRAMLAŞAN ÇOCUKLAR…</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Anne-baba birlikte cezaevinde olan çocuklarımız ise acının bambaşka bir evresine terk edildiler. Büyük büyük adamlar, bu minik bedenler üzerinden varlıklarını sürdürüyor. Anne babalarının görüş günleri çakıştığı için 2 haftada bir ebeveynini gören, cezaevi ziyaret günlerinde okullarına gidemeyen, bayramlarda anne babası ile cezaevinde bayramlaşan çocuklar…</span>

<span style="font-weight: 400;">Akrabalarından bakan kimse olmadığı için yuvalara verilen çocuklarımız var. Hayal etmekte dahi zorlandığımız bu acıları yaşayanlar var. Etiyle, kemiğiyle yaşayanlar. </span>

<span style="font-weight: 400;">Yazar, aktivist Adil Okay’ın "Ben Çıkana Kadar Büyüme e mi…"  isimli kitabı 11 yıl önce yayınladı. Kitap adını 30 yıl ceza almış Turan Demir’in cezaevine girdiğinde 2 yaşında olan kızına yazdığı mektuptan almış. Kızı 21 yaşına geldiğinde cezaevinde verdiği bir röportajda ise Turan Demir "kızım 21 yaşına geldi ama ben 21 kez görmedim, 21 kez sarılmadım" demişti. 11 yıl önce yayınlanmış bu kitabı okuduğunuzda 11 yıl önceyi değil aynıyla bugünü anlattığını göreceksiniz. Ne hazin değil mi?</span>

<span style="font-weight: 400;">Son 8 yıl, Türkiye’de en çok kadının ve bebeğin cezaevi ile tanıştığı yıllar olarak tarihe geçti. İlimde, bilimde, sanatta kıramadığımız rekorları minik bedenleri tutsak etmekte kırdık. Son 8 yılın bir başka hazin tablosu ise cezaevindeki ebeveynlerin çoğunun yasal faaliyetleri sebebiyle tutsak edilmiş olmaları. Küçük bedenler anne-babalarına sorgulayan gözlerle bakıp "ne suç işlediniz de buradayız" diye soruyor. Bir çocuğa nasıl anlatılır ki bankaya para yatırmışım, bir sendikaya üye olmuşum, sohbetlere katılmışım o yüzden buradayız diye. </span>

<span style="font-weight: 400;">Bu çocuklar büyüyorlar bayım. Büyüyorlar ve sorguluyorlar. Y</span><span style="font-weight: 400;">aşadıkları travma, ruhlarında bir ömür yaşayacak. Hiçbir rehabilitasyon, topluma duydukları kırgınlığı, kabuslarını azaltmaya yetmeyecek. En önemlisi de giden zamanı, ellerinden alınan hayalleri kimse yerine koyamayacak. Ve bunun onlara neden yaşatıldığını nefes aldıkları müddetçe soracaklar. Oyuncaklarını tutması gerekir iken demir parmaklıkları tutmaya mahkûm ettiğiniz o küçük eller bir gün yakanızı tutacak. Ya burada ya da her fırsatta dile getirdiğiniz ve inanmakla övündüğünüz ahiret gününde.</span>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 22 Apr 2024 21:50:49 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/cocuk-anne-hapishane.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Memnu haklar ve organize işler</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/memnu-haklar-ve-organize-isler-3533</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/memnu-haklar-ve-organize-isler-3533</guid>
                <description><![CDATA[Memnu haklar ve organize işler]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Elbette insan sormadan edemiyor, acaba partilerin seçimde aldığı sıralamalar yer değiştirse, mesela AKP’nin adayı seçilme yeterliliğini kaybetse de DEM Parti adayı ikinci gelse, hatta Türkiye genelinde AKP birinci parti çıksa, yine aynı şeyler olur muydu diye… Yine pis bir organize işler kokusu almıyor muyuz topluca?</strong>

Van Büyükşehir Belediyesi, geçtiğimiz hafta sonu yapılan yerel seçimlerde yüzde 55 oyla DEM Partili Abdullah Zeydan tarafından kazanıldı ve olaylar gelişti. Sonradan öğreniyoruz ki, seçime 2 gün kala Abdullah Zeydan’ın seçilme hakları Adalet Bakanlığı’nın yaptığı itiraz üzerine geri alınmış. Bu hadiseden sonra Van il Seçim Kurulu, Zeydan’ın alması gereken mazbatayı neredeyse 130 bin oy fark attığı AKP’li rakibi Abdullahat Arvas’a vermesin mi?

DEM Parti, bu kararın hemen ardından Zeydan’ın memnu haklarının iadesi kararının iptal edilerek başkanlığının düşürülmesi hakkında YSK’ya başvurarak kararın iptalini istedi. Tabi o arada, başta ana muhalefet lideri ve CHP Genel Başkanı sayın Özgür Özel olmak üzere tüm muhalefetten birleşik şekilde millet iradesine konulan haczin kaldırılması konusundaki açıklamaları peşi sıra izledik. Muhalefetin çizdiği bu birleşik görüntü karşısında, yapılacak bir şey kalmayınca YSK, 4’e karşı 7 oyla aldığı DEM Partili Abdullah Zeydan’a mazbatasının verilmesi kararını açıkladı.
<blockquote><em><strong>Abdullah Zeydan, hakkıyla kazandığı başkanlığı ekstra bir mücadeleden sonra alsa da, şu “memnu haklar” konusunu biraz açıklamakta fayda var. Memnu haklar, bir diğer ifade ile yasaklanmış haklar, kişiye aldığı ceza mahkumiyeti nedeniyle ceza kanunu dışındaki kanunlarla getirilen kısıtlamaları ve yasaklamaları ifade eden bir ceza hukuku kavramıdır.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>ZEYDAN VE “MEMNU HAKLAR” MESELESİ</strong></h2>
Abdullah Zeydan, hakkıyla kazandığı başkanlığı ekstra bir mücadeleden sonra alsa da, şu “memnu haklar” konusunu biraz açıklamakta fayda var. Memnu haklar, bir diğer ifade ile yasaklanmış haklar, kişiye aldığı ceza mahkumiyeti nedeniyle ceza kanunu dışındaki kanunlarla getirilen kısıtlamaları ve yasaklamaları ifade eden bir ceza hukuku kavramıdır. Memnu hakların iadesi ise, bu hakları belli bir sürenin geçmesi üzerine başvurarak geri kazanabilmeyi ifade eder. Mesela, bu örnekte olduğu gibi, Adli Sicil Kanunu’nda belirlenen ve işlenen suça göre değişen sürelerin geçmesinden sonra, ceza hükmü veren mahkemeye başvurarak sabıka kaydını sildirmek mümkün olabilir.

Olayın arka planı şöyle ki, Van Büyükşehir Belediye Başkanı olarak seçilen Abdullah Zeydan hakkında Diyarbakır 5.Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 07.01.2022 tarihli ve E.2021/194, K.2022/1 sayılı kararla terör örgütüne yardım ve propaganda fiillerinden ötürü mahkûmiyet kararı verilmiş. Yargıtay 3.Ceza Dairesi, ki bu daire aslında milletvekili Can Atalay’ın vekilliğini gasbeden daire, 20.12.2022 tarihli ve E.2022/24410, K.2022/9769 sayılı kararla yardım fiilinden ötürü verilen kararı bozmuş, propaganda fiilinden verileni ise onayarak kesinleştirmiş. Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi ise 04.04.2023 tarihinde, yani bundan yaklaşık bir yıl önce, Zeydan’ın yasaklanmış haklarının geri verilmesine karar vermiş. Anlaşılan o ki, Diyarbakır mahkemesi burada bir hata yapmış, çünkü hem verdiği kararda hatalı olarak Zeydan’ın mahkûmiyet tarihini 07.01.2022 yerine 21.09.2021 olarak yazmış, hem de Adli Sicil Kanunu’nda belirtilen üç yıllık süre dolmadan bu karar alınmış. Hatalı olmakla birlikte, karar kimse itiraz etmediği için kesinleşmiş. Kesin hüküm niteliği kazanan bu karar, artık o karar veren makam tarafından “hatalı karar vermişim” denerek kaldırılamaz; Adli Sicil Kanunu m.13/A uyarınca süresi içinde olağan kanun yolu olarak temyiz yoluna gidilebilirdi, gidilmemiş. Temyiz süresi geçtikten sonra, artık yalnızca olağanüstü kanun yolu olarak “kanun yararına bozma” yolu izlenebilirdi, bu da izlenmemiş. Diyarbakır 5.Ağır Ceza Mahkemesi, kesinleşen kendi kararına karşı, Adalet Bakanlığı’nın yönlendirmesiyle, dosyayı adeta kendi kendine ele alarak, yeni bir karar vererek kesinleşmiş kararını kaldırma yetkisi olmadığı halde, 29.03.2024 tarihinde yasaklanmış hakların geri verilmesi kararının kaldırılmasına karar vermiş. Hukuken bu kararın hiçbir geçerliliği yok, yok hükmünde. Amma ve lakin, konu DEM Partili seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı olunca akan sular duruvermiş. Olay bu!
<blockquote><em><strong>İlk yanlış kararı kaldırmak için ikinci ve daha yanlış bir karar vererek iyice sıvamak, ancak ve ancak bizim mahkemelerin üretebileceği bir eser! Yok hükmünde, hiç geçerliliği bulunmayan bir karara dayanıp mazbatayı ikinci gelen adaya vermek de yine ancak ve ancak bizim İl Seçim Kurullarının imza atabileceği bir başarı (!)</strong></em></blockquote>
<h2><strong>İLK YANLIŞ KARARI KALDIRMAK İÇİN DAHA YANLIŞ BİR KARARLA SIVAMAK</strong></h2>
İlk yanlış kararı kaldırmak için ikinci ve daha yanlış bir karar vererek iyice sıvamak, ancak ve ancak bizim mahkemelerin üretebileceği bir eser! Yok hükmünde, hiç geçerliliği bulunmayan bir karara dayanıp mazbatayı ikinci gelen adaya vermek de yine ancak ve ancak bizim İl Seçim Kurullarının imza atabileceği bir başarı(!) Van İl Seçim Kurulu’nun kararı da hukuka aykırı. Yüksek Seçim Kurulu, Van İl Seçim Kurulu’nun yok hükmündeki bir karar dayanarak mazbatanın ikinci seçilen adaya verilmesi kararını kaldırması ve mazbatayı Zeydan’a vermesi ise yegâne doğru işlem. Tabi bu karara da 11 üyenin 4’ünün karşı olduğunu not edelim.

Not etmek gereken bir başka ilke ise hukuk güvenliği ilkesi. Bir hukuk hocası olarak benim bile anlamakta zorlandığım hadiseler zinciri, bir çorap gibi öyle incelikle örülebiliyor ki, çözebilene aşk olsun.

Seçilme yeterliliğinin sağlandığı tespit edildikten sonra seçilme yeterliliğini kaybeden adayların seçilmesi durumunda, mazbatayı ikici seçilene vermeyi akıl etmek, ancak demokrasiden hiç nasibini almamış, seçme ve seçilme hakkının özünü hiç kavramamış zihinlerin üretebileceği bir çözümdür. Seçmenin büyük çoğunluğunun iradesini hiç tanımayıp, ancak ideolojik saplantılı tiplerin akıl edebileceği bir başka sıvama yöntemidir.
<blockquote><em><strong>Muhalefet birlikte durmasaydı, seçmeni DEM Partinin arkasında duvar örmeseydi, asla düşünülemeyen bir karara YSK imza attı diye YSK’yı kahraman ilan etmeye de gerek yok. O kararı yukarılara danışmadan alabileceklerine kimse de inanmıyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>YSK’YI KAHRAMAN İLAN ETMEYE DE GEREK YOK</strong></h2>
Muhalefet birlikte durmasaydı, seçmeni DEM Partinin arkasında duvar örmeseydi, asla düşünülemeyen bir karara YSK imza attı diye YSK’yı kahraman ilan etmeye de gerek yok. O kararı yukarılara danışmadan alabileceklerine kimse de inanmıyor. Neticede mühürsüz oy pusulalarını geçerli sayan bir kuruldan bahsediyoruz.

Muhalefetin birleştiği durumlarda neler yaşanabileceğinin, ne başarılar elde edilebileceğinin, hangi güçlerin ne kadar tırsabileceğinin fotoğrafını gördüğümüz bir badireyi daha böylece atlatmış bulunuyoruz.

Elbette insan sormadan edemiyor, acaba partilerin seçimde aldığı sıralamalar yer değiştirse, mesela AKP’nin adayı seçilme yeterliliğini kaybetse de DEM Parti adayı ikinci gelse, hatta Türkiye genelinde AKP birinci parti çıksa, yine aynı şeyler olur muydu diye… Yine pis bir organize işler kokusu almıyor muyuz topluca?

Gezi direnişi döneminde çokça duyulan bir slogan ve güzel bir şiirden bestelenen şarkısında İlkay Akkaya der ki, kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiçbirimiz…]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 04 Apr 2024 22:01:28 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/Van-krizi.jpg"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Devlet halkına tuzak kurar mı?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-halkina-tuzak-kurar-mi-3498</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-halkina-tuzak-kurar-mi-3498</guid>
                <description><![CDATA[Devlet halkına tuzak kurar mı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Bu tuzakla beraber yalnızca Van halkının iradesinin yok sayılmadı, yüz yıllık Cumhuriyet tarihinin birikimi olan seçim ve usul hukuku da ortadan kaldırılmış oldu. İktidar yargı marifetiyle hukuken ve ahlaken yok hükmünde olan bu kararlarla, Van halkının seçme ve seçilme hakkının ortadan kaldırmıştır. </strong>

Türkiye’de 31 Mart yerel seçimleri sonuçlandı. Yıllar sonra ilk defa AKP-MHP ittifakı başta metropoller olmak üzere, belediyelerde ciddi oy kayıpları yaşadı, buna karşılık CHP, Yeniden Refah ve DEM Parti, hem oylarını hem de kazandıkları il/ilçe sayılarını arttırarak sınavdan geçti.
<blockquote><em><strong>Herkes, seçim sonrası rengarenk Türkiye haritasını kutlarken Van’daki hukuk garabetine uyandık. Daha Bitlis, Şırnak gibi taşıma seçmenleri tartışmaya başlamamışken, iktidar yargı marifetiyle Van’da seçmenin iradesini gasp ederek seçimi büyük farkla kazanan Abdullah Zeydan’ın mazbatasını bir yargı operasyonu ile elinden aldı.</strong></em></blockquote>
<h2><strong> </strong><strong>VAN SEÇMENİNİN İRADESİ YARGI MARİFETİYLE GASP EDİLDİ</strong></h2>
Herkes, seçim sonrası rengarenk Türkiye haritasını ve otoriter rejimin tek güç odağının dağılmasını kutlarken Van’daki hukuk garabetine uyandık.

Daha Bitlis, Şırnak gibi taşıma seçmenleri tartışmaya başlamamışken, iktidar yargı marifetiyle Van’da seçmenin iradesini gasp ederek seçimi büyük farkla kazanan Abdullah Zeydan’ın mazbatasını bir yargı operasyonu ile elinden aldı.

Zeydan, 2016 yılında “terör örgütü propagandası” ve “terör örgütüne yardım” iddialarıyla tutuklandı, 6 Ocak 2023 tarihinde ise infazı tamamlandı ve cezaevinden çıktı.

Zeydan’ın memnu hakları ise avukatının başvurusu üzerine 4 Nisan 2023 tarihinde Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından alınan karar ile iade edildi.

Kararın temyiz edilmemesi üzerine 25 Nisan 2023’te kesinleşti.

Adaylık sürecinde Yüksek Seçim Kurulu’na bu kararı sunan Zeydan’ın adaylığı YSK tarafından kabul edildi ve kesin aday listesinde yer aldı. Van’da oy kullanan halkın %55’i mührü DEM Parti’ye ve Zeydan ismine bastı.

Seçimden bir gün önce mesai bitimine dakikalar kala, geçen yıl kesinleşen karar ile ilgili Adalet Bakanlığı talimat niteliğinde bir yazıyı Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdi ve kesinleşmiş bir mahkeme kararını, savcılığın “görüldü” yazısı olmadığı gerekçesiyle kaldırılmasını istedi.

Hemen ardından, Türkiye’nin bütün usul hukuku birikimini alt-üst edecek biçimde, Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi, bir yıl önce verdiği kesinleşmiş bir kararın “KALDIRILMASINA” karar verdi.
<blockquote><em><strong>Karar şu anlama geliyor, Devlet yargısıyla, siyasi partisiyle, YSK’sıyla Van seçmenine belli etmeden son güne kadar, Abdullah Zeydan’ın seçilme, Van halkının ise seçme hakkını kaldırmak için sessizce son güne kadar beklemiş. Devlet halkına tuzak kurmuş, bu tuzağı da yargı ve siyaset eliyle ince ince işlemiş, planlamış.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>DEVLET HALKINA TUZAK KURMUŞ</strong></h2>
Hukuken yok niteliğinde olan bu karar, usul hukuku açısından yok hükmünde olmasına rağmen Van İl Seçim Kurulu, AKP İl örgütünün başvuru üzerine, mazbatanın %55 oy alan Zeydan’a değil, yarısından daha az oy alan AKP adayı Abdullah Arvas’a verilmesine karar verdi.

Karar şu anlama geliyor, Devlet yargısıyla, siyasi partisiyle, YSK’sıyla Van seçmenine belli etmeden son güne kadar, Abdullah Zeydan’ın seçilme, Van halkının ise seçme hakkını kaldırmak için sessizce son güne kadar beklemiş. Devlet halkına tuzak kurmuş, bu tuzağı da yargı ve siyaset eliyle ince ince işlemiş, planlamış.

Bu tuzakla beraber yalnızca Van halkının iradesinin yok sayılmadı, yüz yıllık Cumhuriyet tarihinin birikimi olan seçim ve usul hukuku da ortadan kaldırılmış oldu.

YSK’nın 3 Nisan akşamı verdiği karar ile Abdullah Zeydan’a hakkı olan seçimi iade etmesi, Kürt halkı başta olmak üzere demokratik güçlerin ortak mücadelesi sonucunda kazanılan bir demokratik kazanımdır. İktidarın, tarihinde Gezi direnişinden sonra ilk defa geri adım attığı toplumsal olay olarak tarihe geçecektir.

YSK, verdiği karar ile, hukuka dönüşe yönelik ilk adımı attı. Umarım, Yargıtay ve diğer mahkemeler de siyasetten uzak, hukuka uygun kararlar verme yoluna geri döner.]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 03 Apr 2024 22:05:41 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/van-secimleri-Abdullah-Zeydan.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye AİHM kararına uymalı</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiye-aihm-kararina-uymali-3497</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiye-aihm-kararina-uymali-3497</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye AİHM kararına uymalı]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Türkiye AİHM kararlarına uyacak. Kararlarda belirtilen standartlar, aynı zamanda Türk hukuku olduğu için, kendi hukukuna uymak basiretini, sorumlu ve çağdaş bir devlet yapısı olarak gösterecek. Bütün mesele, Türkiye’yi yönetenlerin çarpık algısının değişmesi; bu biraz zaman alsa da bir hukuk devleti olarak Türkiye hukuka dönmek konusunda ürkekliğini üzerinden atacak. Biraz daha sabır göstermek ve yapılan her yorumda devleti hukuka uymaya teşvik etmek gerekiyor.</strong>

Geçtiğimiz 2 Nisan günü, Kayseri Adliye Sarayı’nda çok önemli bir dava görüldü. 26 Eylül 2023 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nce yayınlanan Yalçınkaya kararında, özelde bir devlet okulunda öğretmen olarak görev yapmakta iken 672 sayılı KHK ile kamu görevinden çıkarılan Yüksel Yalçınkaya’nın, hakkında görülen ceza davasında Bylock programı kullanmasına dayalı olarak verilen mahkûmiyet kararının hukuka aykırılığını, genelde ise kamuoyunda FETÖ yargılamaları olarak bilinen cemaat yargılamalarında kullanılan delillendirme yöntemine eleştiriler getirilerek başta Bylock programı olmak üzere, dershane, yasal bankaya para yatırma, yasal sendika üyeliği, SD kart ve ankesör gibi pek çok delil çeşidinin nasıl hukuka aykırı şekilde kullanıldığına dair ilkeler belirten AİHM, Yalçınkaya hakkında ihlal kararı vererek davanın yeniden görülmesini sağlamıştı. İşte geçtiğimiz Salı günü bu davanın yeniden yargılamasının ilk duruşması görüldü.

Türkiye’nin her tarafından gelen izleyicilerin aklındaki temel soru, Türkiye’nin bu önemli ve binlerce başka yargılamayı ilgilendiren AİHM kararına uyup uymayacağı üzerinde düğümleniyordu. İşte bu düğümün ilk çözüm noktası olarak, Kayseri Ağır Ceza Mahkemesi’nin tavrı son derece merak edilmekteydi. Özellikle geçtiğimiz hafta sonu gerçekleşen yerel seçimlerde ortaya çıkan politik durumun hukuk kamuoyuna yansıması da merak konusu bir başka nokta olarak belirmekteydi.
<blockquote><em><strong>Mahkemenin tansiyonu yükseltici ve aleniyet ilkesini sarsıcı şekilde, zaten oldukça dar olan duruşma salonuna güvenlikle açıklanamayacak derecede fazla sayıda polis memuru oturtması nedeniyle, boş kalan birkaç izleyici sırasının dolmasıyla birlikte duruşma salonunun kapılarını kilitletmesi, hukuk devleti adına yaralayıcı bir etki bıraktı.</strong></em><strong> </strong></blockquote>
<h2><strong>YALÇINKAYA DAVASINDA TANSİYON YÜKSELTİCİ TAVIR</strong></h2>
Mahkemenin tansiyonu yükseltici ve aleniyet ilkesini sarsıcı şekilde, zaten oldukça dar olan duruşma salonuna güvenlikle açıklanamayacak derecede fazla sayıda polis memuru oturtması nedeniyle, boş kalan birkaç izleyici sırasının dolmasıyla birlikte duruşma salonunun kapılarını kilitletmesi, hukuk devleti adına yaralayıcı bir etki bıraktı. Yargılamalar böyle duruşmalarda kolaylıkla daha büyük salonlara alınabilir. Günler öncesinden sosyal medya aracılığıyla bu duruşmaya katılımın yüksek olacağı bilinmesine rağmen alınacak tedbiri yalnızca yasaklamadan ibaret gören zihniyet, oluşan gerilimin ana eksenini teşkil ediyor. Bu durum, önceden izlediğim Tahir Elçi, Gezi protestoları, Ergenekon, 12 Eylül, Sivas Madımak Oteli katliamı, Malatya Zirve Yayınevi katliamı, Hrant Dink ve Büyükada davaları gibi pek çok benzer duruşma ile sabit. Oysa bir mahkeme açısından gerilimi düşürmek çok kolay. Maalesef, amaç üzüm yemek olmayınca gerilim de yüksek oluyor, öyle daha işe geliyor. Neticede pek çok avukat meslektaşla birlikte sayın Yalçınkaya’nın ailesi de dahil olmak üzere yargılamayı sessizce izlemek isteyen pek çok kişi, duruşma salonu dışında kaldı.

Duruşmada kimlik tespitinden sonra, sayın Yalçınkaya’ya hakkında önceden düzenlenmiş ve AİHM kararında atıf yapıldığı üzere hiçbir şekilde iletişim içeriğine yönelik bir anlam içermeyen Bylock tespit tutanağı ile aynı okulda görev yaptığı 5-6 başka öğretmeni tanıyıp tanımadığı soruldu. Aynı apartmanda oturan ve 15 Temmuz’dan sonra sayın Yalçınkaya hakkında Emniyete telefonla ihbarda bulunan karşı komşusu bir kişinin tanık olarak dinlenmesine geçildi. Tanık kadın, sanığın ilişkileri ve FETÖ-PDY hakkında herhangi bir görgüsü ya da bilgisi bulunmadığını, vatansever ve milliyetçi bir kişi olduğu için güvenlik görevlilerine yardımcı olmak maksadıyla bir olasılığa işaret etmek amacıyla böyle bir ihbarda bulunduğunu söyledi. Bu tip ihbarların, ki binlerce benzeri yapılan yargılamalarda konu teşkil etti, çok az bir kesimi gerçek anlamda bir görgü ya da bilgiye dayanarak yapılan ihbar niteliğinde gerçekleşti; buna karşın çok büyük bir kesimi salt kanaate dayalı olduğundan, yalnızca sahibine belli birkaç sıfatı yüklemekten ibaret kaldı, çok yazık…

Sayın Yalçınkaya’nın müdafii meslek üstadı Av.Özcan Akıncı ise, son derece haklı biçimde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46.maddesine atıf yaparak, bu maddenin ilgili ülkeye AİHM kararına uymak konusunda pozitif bir mükellefiyet yüklediğini belirterek Türkiye’nin kendisine yüklenen bu ödevi yerine getirmesinin beklendiğini mahkemeye iletti. Mahkeme, bir sonraki duruşmayı 12 Eylül 2024 tarihine bırakarak yargılamayı sonlandırdı.<strong> </strong>
<blockquote><em><strong>Belli ki, geçtiğimiz hafta sonu gerçekleşen yerel seçimin sonuçları henüz hukuk dünyasında yansıma bulmamış. Ben değişimin daha yavaş, adım adım geleceğini düşünenlerdenim. Bununla birlikte, tipik Türkiyeli hâkimin burnunun çok iyi koku aldığını öğrenecek kadar tecrübem var.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>YEREL SEÇİMLERİN SONUÇLARI HENÜZ HUKUK DÜNYASINA YANSIMAMIŞ</strong></h2>
Belli ki, geçtiğimiz hafta sonu gerçekleşen yerel seçimin sonuçları henüz hukuk dünyasında yansıma bulmamış. Ben değişimin daha yavaş, adım adım geleceğini düşünenlerdenim. Bununla birlikte, tipik Türkiyeli hâkimin burnunun çok iyi koku aldığını öğrenecek kadar tecrübem var. Zemin kaymaya, ayağın altından halı çekilmeye başladığında ilk önce yargı erki oluşabilecek yeni duruma karşı vaziyet alır. Henüz bunun izlerini görmedik, ancak çok kısa bir süre içinde, hissedilir etkiler izlenmeye başlayacaktır. Bozuk ekonomik düzen, kaynamayan tencereler, bugüne kadar ne iktidarlar götürdü. Şimdikinin de o kadar büyük bir farkı olmadığı kanaatindeyim. İsminiz Tayyip Erdoğan bile olsa, seçmen ne gerçekleşirse gerçekleşsin sınırsız bir kredi açmış da görünse, vatandaşın ocağındaki tencerenin kaynamaması her şeyi değiştiriyor. Hukuk dünyasına yansımalar, seçimlerin etkileri daha yavaş ancak önümüzdeki günlerde hukuk dünyasında daha hissedilir şekillerde görülecektir.

Türkiye, çağdaş hukuk devleti normlarına geri dönmek zorunda. Gerek ekonominin yeniden istikrar bulması gerek faizin ve doların kontrol altında tutulabilmesi için hukuk uygulamaları büyük bir işaret teşkil ediyor. Hukuk kötüyse ekonominin iyi olabilmesi mümkün değil. O halde Türkiye AİHM’in koyduğu standartlara uymak mecburiyetinde. Bunu da “Batı dünyasına verilen bir taviz” ya da “Türkiye’yi yemek ve parçalamak isteyen dış güçlerin taktiği” olarak görmekten vazgeçmek lazım. Yapılan her doğru hukuk uygulaması Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hayrına yapılır, bundan başka kimlerin fayda kimlerin zarar göreceğine bakılamaz.

Türkiye AİHM kararlarına uyacak. Kararlarda belirtilen standartlar, aynı zamanda Türk hukuku olduğu için, kendi hukukuna uymak basiretini, sorumlu ve çağdaş bir devlet yapısı olarak gösterecek. Bütün mesele, Türkiye’yi yönetenlerin çarpık algısının değişmesi; bu biraz zaman alsa da bir hukuk devleti olarak Türkiye hukuka dönmek konusunda ürkekliğini üzerinden atacak. Biraz daha sabır göstermek ve yapılan her yorumda devleti hukuka uymaya teşvik etmek gerekiyor.

https://yeniarayis.com/gunalkursun/turkiye-yalcinkaya-kararina-uyacak-mi/]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 03 Apr 2024 21:55:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/yuksel-yalcinkaya-davasi.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yargılaması yeniden başlayacak Yalçınkaya dosyasında ne olacak?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yargilamasi-yeniden-baslayacak-yalcinkaya-dosyasinda-ne-olacak-3359</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yargilamasi-yeniden-baslayacak-yalcinkaya-dosyasinda-ne-olacak-3359</guid>
                <description><![CDATA[Yargılaması yeniden başlayacak Yalçınkaya dosyasında ne olacak?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p class="s3"><strong>Yeniden başlayacak Yalçınkaya dosyasında 6. madde kapsamındaki ihlal gerekçeleri karşılansa bile 7. madde kapsamındaki ihlal gerekçesinin karşılanabilmesi mümkün değildir. Ankara Başsavcılığının Yalçınkaya’ya ait olduğu iddia edilen ham! verileri göndermemesi halinde, 6. madde kapsamındaki ihlal gerekçelerinin de karşılanması imkansız hale gelecek ve Bylock bizzat yargı eliyle delil olma özelliğini kaybedecektir.</strong></p>
<p class="s3"><span class="s4">AİHM’in</span><span class="s4"> 26/9/2023tarihinde</span><span class="s4"> verdiği ihlal kararı sonrası Kayseri 2. Ağır Ceza Mahkemesi,</span><span class="s4"> </span><span class="s4">yeniden yargılanma talebini kabul etmiş, 28/11/2023’te </span><span class="s4">hazırladığı tensip zaptıyla dosyaya getirilmesini istediği hususları ilgili yerler</span><span class="s4">e yazmış </span><span class="s4">ve duruşmanın 02/4/2024 tarihine</span><span class="s4">, yani </span><span class="s2">yarına</span> <span class="s4">bırakılmasına</span><span class="s4"> karar vermiştir.</span> <span class="s4">Tensip zaptında en dikkat çeken husus, mahkemenin Bylock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı</span><span class="s4"> (TDT)</span><span class="s4"> yanında, </span><span class="s2">Yalçınkaya'ya ait olduğu iddia edilen Bylock içeriğine konu ham verinin temininin mümkün olması halinde gönderilmesin</span><span class="s2">i</span><span class="s2"> iste</span><span class="s2">mesi</span> <span class="s4">olmuştur. </span></p>
<p class="s3"><span class="s2">Acaba bu talep ne anlama gelmektedir ve bu tale</span><span class="s2">p Ankara C. Başsavcılığı tarafından karşılanacak mıdır?</span></p>
<p class="s3"><span class="s4">Tensipte</span><span class="s4">,</span><span class="s4"> AİHM’in 6. madde kapsamında verdiği ihlal gerekçelerinden sadece b</span><span class="s4">u</span><span class="s4"> hususa yer verilmesi</span><span class="s4"> bir </span><span class="s4">eksiklik olduğu gibi Yalçınkaya kararın</span><span class="s4">ın</span> <span class="s4">mahkemece </span><span class="s4">tam </span><span class="s4">anlaşılamadığını</span><span class="s4">göstermekte</span><span class="s4"> ve özellikle de savcılığa tesliminden önce </span><span class="s4">Bylock veriler</span><span class="s4">i</span><span class="s4">nin </span><span class="s4">güven</span><span class="s4">irliliğinin </span><span class="s4">nasıl sağlandı</span><span class="s4">ğına ilişkin</span><span class="s4"> soru</span><span class="s4">larla ilgili bir hususa yer verilmemiştir</span><span class="s4">. </span></p>

<blockquote>
<p class="s5"><em><strong><span class="s2">Ankara C. Başsavcılığı Yalçınkaya’ya ait olduğu iddia edilen içeriklere ilişkin ham verileri gönderecek midir? </span><span class="s2">Bu soruya olumlu cevap vermek pek olası görünmemektedir. Muhtemelen Ankara savcılığı, verilerin bölünerek gönderilmesinin mümkün olmadığını, tamamının gönderilmesinin de diğer kişilerin kişisel verileri açısından sıkıntı oluşturacağını söyleyecek ve talebi yerine getirmeyecektir.</span></strong></em></p>
</blockquote>
<h2 class="s3"><strong><span class="s2">SAVCILIK MUHTEMELEN TALEBİ YERİNE GETİRMEYECEK</span></strong></h2>
<p class="s3"><span class="s2">Acaba Ankara C. Başsavcılığı bu talebi yerine getirecek ve Yalçınkaya’ya ait olduğu iddia edilen içeriklere ilişkin ham verileri gönderecek midir? </span></p>
<p class="s3"><span class="s4">Bu soruya olumlu cevap ver</span><span class="s4">mek pek olası görünmemektedir</span><span class="s4">. Muhtemelen Ankara savcılığı, verilerin bölünerek gönderilmesinin mümkün olmadığını, tamamının gönderilmesinin de diğer kişilerin kişisel verileri açısından sıkıntı ol</span><span class="s4">uşturacağını</span><span class="s4"> söyleye</span><span class="s4">c</span><span class="s4">ek</span><span class="s4"> ve</span><span class="s4"> talebi </span><span class="s4">yerine getirmeyecektir. Her ne kadar böyle bir gerekçe</span><span class="s4">yle talep reddedilse de</span> <span class="s4">verilerin gönderileme</span><span class="s4">sebe</span><span class="s4">bi</span><span class="s4">nin</span><span class="s4"> bu</span><span class="s4"> olmayaca</span><span class="s4">ğı düşünülmektedir</span><span class="s4">.</span><span class="s4"> Bize</span><span class="s4"> göre </span><span class="s4">böyle bir cevabın</span><span class="s4"> gerçek sebepleri şunlardır;</span> <span class="s4">Ankara savcılığı da bilmektedir ki bu veriler orijinal değildir bütünlükl</span><span class="s4">e</span><span class="s4">ri bozulmuştur. Yani hukuka aykırı delildir. </span><span class="s4">Kaldı ki bizzat Ankara Savcılığının</span><span class="s4"> 2017’de aldır</span><span class="s4">dığı</span><span class="s4"> bilirkişi raporuyla </span><span class="s4">da </span><span class="s4">bu durum</span><span class="s4"> sabittir</span><span class="s4">. </span><span class="s4">Kayseri Ağır Ceza Mahkemesinin talebi üzerine v</span><span class="s4">erilerin tamamını</span><span class="s4">n</span><span class="s4"> gönderi</span><span class="s4">li</span><span class="s4">p mahkeme aracılığıyla bilirkişi raporu aldırılması ve Bylock verilerinin tıpkı AİHM’in tespitlerinde </span><span class="s4">olduğu gibi</span><span class="s4"> bütünlü</span><span class="s4">klerinin bozuk olduğunun</span><span class="s4">tespiti istenmeyecektir</span><span class="s4">. </span></p>
<p class="s3"><span class="s2">Tabi bu durumda </span><span class="s2">Bylock nedeniyle mağduriyet yaşayanların </span><span class="s2">Ankara C. Başsavcılığına şu soruları sorma</span><span class="s2">ları kaçınılmaz olacaktır</span><span class="s2">;</span></p>

<div class="s7"><span class="s6">✓ </span><span class="s4">Acaba,</span><span class="s4"> AİHM</span><span class="s4">’in</span><span class="s4"> ihlal kararı</span><span class="s4">ndan sonraki</span><span class="s4"> yeniden yargılama aşamasına kadar verilerin ayrıştırılamadığı </span><span class="s4">neden bu zamana kadar </span><span class="s4">hiçbir</span><span class="s4"> bir dosyada </span><span class="s4">söyle</span><span class="s4">n</span><span class="s4">me</span><span class="s4">miştir</span><span class="s4">?</span></div>
<div class="s7"><span class="s6">✓ </span><span class="s4">Verilerin ayrıştırılamaması kişisel verilerin ihlali endişesiyle yapılamıyorsa, gözaltına al</span><span class="s4">ınan</span><span class="s4"> kişilerin fotoğraf ve videoları bu zamana kadar nasıl </span><span class="s4">yayımlanmıştır</span><span class="s4">?</span></div>
<div class="s7"><span class="s6">✓ </span><span class="s4">Eğer veriler ayrıştırılamıyorsa kalan verilere nasıl güvenil</span><span class="s4">ebilir?</span><span class="s4"> Verilerin </span><span class="s4">yapısının </span><span class="s4">bozuk olduğunu bizzat </span><span class="s4">Ankara C. Başsavcılığınca görevlendirilen </span><span class="s4">bilirkişiler söyleme</span><span class="s4">miş midir</span><span class="s4">?</span></div>
<div class="s7"><span class="s6">✓ </span><span class="s4">Veriler ayrıştırılamasa bile neden mahkemeye gönder</span><span class="s4">ilmemektedir</span><span class="s4">? İnceleme neticesinde Bylock kullanıcısı ol</span><span class="s4">up </span><span class="s4">kamuoyundan sakla</span><span class="s4">nan</span><span class="s4"> başka isimlerin </span><span class="s4">ortaya </span><span class="s4">çıkmasından mı endişe edi</span><span class="s4">lmektedir</span><span class="s4">?</span></div>
<blockquote>
<p class="s5"><em><strong><span class="s2">Sadece TDT yeterli olacak mı ve verileri mahkeme tarafından inceletilememiş Bylock nedeniyle ceza verilebilecek midir? </span><span class="s2">H</span><span class="s2">ayır. Zira, AİHM’e göre TDT özet bir belge ve ham bir veridir. </span><span class="s8">Ham verilere dayanılarak hazırlandığı iddia edilen TDT’lere delil muam</span><span class="s8">e</span><span class="s8">lesi yapılması mümkün olmayacaktır. Ayrıca</span><span class="s2">, Bylock nedeniyle ceza verilebilmesi de mümkün değildir.</span></strong></em></p>
</blockquote>
<h2 class="s3"><span class="s2">BYLOCK NEDENİYLE DE CEZA VERİLEMEZ</span></h2>
<p class="s3"><span class="s2">Peki bu durumda ne olacaktır? Sadece TDT yeterli olacak mı ve verileri mahkeme tarafından inceletilememiş Bylock nedeniyle ceza verilebilecek midir?</span></p>
<p class="s3"><span class="s4">Bu sorunun cevabı </span><span class="s4">da </span><span class="s4">hayırdır. Zira,</span><span class="s4"> AİHM’e göre TDT özet bir belge ve ham bir veridir</span><span class="s4">.</span><span class="s4">E</span><span class="s4">mniyet ve MİT’in ilgililerin Bylock kullanıcı olduklarına nasıl ulaştıklarını gösteren kesin nitelikte bir belge değil</span><span class="s4">d</span><span class="s4">ir</span><span class="s4"> (Parıldak/Türkiye, </span><span class="s9">§80, Kılıç/Türkiye, §108, Akgün/Türkiye §108). </span><span class="s9">Dol</span><span class="s9">a</span><span class="s9">yısıyla, ham veriler</span><span class="s9">in</span><span class="s9"> incelen</span><span class="s9">e</span><span class="s9">mediği</span><span class="s9"> bir yerde, ham</span><span class="s9"> verilere dayanılarak hazırlandığı </span><span class="s9">iddia edilen</span><span class="s9"> TDT’lere delil muam</span><span class="s9">e</span><span class="s9">lesi yapılması mümkün olmayacaktır</span><span class="s9">.</span></p>
<p class="s3"><span class="s9">Ayrıca</span><span class="s4">, </span><span class="s4">Bylock hukuka uygun elde edilmiş ya da AİHM’in ihlal gerekçeleri mahkemece </span><span class="s4">karşılanmış</span><span class="s4"> olsa bile sadece Bylock nedeniyle ceza verilebilmesi </span><span class="s4">de </span><span class="s4">mümkün değildir. Çünkü AİHM, suç ve cezaların kanuniliği</span><span class="s4"> ilkesinin ihlal edildiğine de karar </span><span class="s4">vermiş ve Yalçınkaya ile birlikte yüz binden fazla kişinin suçun unsurlarının oluşup oluşmadığı dahi araştırılmadan cezalandırıldığını söylemiştir. Bylock hukuka uygun</span><span class="s4"> kabul edilse</span><span class="s4"> bile TCK’nın 314. </span><span class="s4">m</span><span class="s4">addesi kapsamında </span><span class="s4">silahlı örgüt üyeliği </span><span class="s4">suçun</span><span class="s4">un</span><span class="s4"> bir unsuru olmadığından, cezalandırmaya da gerekçe ya</span><span class="s4">p</span><span class="s4">ılamayacak</span><span class="s4">tır. Bu durumda</span><span class="s4"> mahkeme, suçun unsurlarının Yalçınkaya açısından nasıl gerçekleştiğini şüpheye yer vermeyecek şekilde ortaya </span><span class="s4">koyma</span><span class="s4">lıdır</span><span class="s4">.</span></p>
<p class="s3"><span class="s2">Peki bu mümkün müdür?</span><span class="s4"> Gelinen nokta itibariyle değildir. Mahkeme bu amaca dönük olarak, </span><span class="s4">tensip zaptında </span><span class="s4">hâlâ </span><span class="s4">Yalçınkaya’nın </span><span class="s4">Bank Asya hesap hareketliliği</span><span class="s4">ni</span><span class="s4">, Digitürk aboneliğini iptal</span><span class="s4"> edip etmediğini</span><span class="s4"> ya da hakkında verilen etkin pişmanlık beyanları</span><span class="s4"> bulunup bulunmadığını</span><span class="s4"> sorsa da</span><span class="s4">;</span><span class="s4"> bunların hiç biri bir netice </span><span class="s4">vermeyecek</span><span class="s4"> ve ne suçun maddi unsuru olan hiyerarşik yapıya dahil olma ne de manevi unsur olan darbe teşebbüsünü bilme ve isteme hususu ispatlanamayacak ve en nihayetinde başta Yalçınkaya olmak üzere yüz binden fazla kişi beraat edecektir.</span></p>
<p class="s3"><span class="s2">Başka bir deyişle,</span> <span class="s4">yeniden başlayan </span><span class="s4">Yalçınkaya</span><span class="s4"> dosyasında</span><span class="s4"> 6. </span><span class="s4">m</span><span class="s4">adde kapsamındaki ihlal gerekçeleri karşılansa bile 7. </span><span class="s4">m</span><span class="s4">adde kapsamındaki ihlal gerekçesinin karşılanabilmesi mümkün değildir. Öngörümüzün çıkması ve Ankara Başsavcılığının Yalçınkaya ya ait olduğu iddia edilen ham! </span><span class="s4">v</span><span class="s4">erileri göndermemesi halinde</span><span class="s4">,</span><span class="s4"> 6. </span><span class="s4">m</span><span class="s4">adde kapsamındaki ihlal gerekçelerinin de </span><span class="s4">karşılanması imkansız hale gelecek ve Bylock bizzat yargı</span><span class="s4"> eliyle delil olma özelliğini kaybedecektir</span><span class="s4">.</span></p>

<blockquote>
<p class="s5"><em><strong><span class="s2">Yalçınkaya dosyası ve benzer nitelikteki yüz binden fazla dosyayla ilgili asıl ve ispatı gereken husus, Bylock ya da kriter kabul edilen hususlarla insanların nasıl örgüt üyeliği suçunu işledikleridir. Ancak, mevcut durumda bunun ispatı mümkün değildir. Çünkü bu suçun olmazsa olmazı cebir ve şiddettir ve kriter kabul edilen hususların hiç birinde cebir-şiddet olmadığı gibi tamamı yasal-rutin faaliyetlerdir.</span></strong></em></p>
</blockquote>
<h2 class="s3"><span class="s2">SONUÇ YERİNE</span></h2>
<p class="s3"><span class="s2">Sonuç olarak;</span><span class="s4"> mevcut durum itibariyle hem Yalçınkaya, hem de benzer nitelikteki yüz binden fazla dosyada AİHM’in Bylock’la ilgili adil yargılanma hakkı kapsamında verdiği ihlal gerekçelerinin ve daha önemlisi suç ve cezaların yasallığı ilkesiyle (AİHS m.7) ilgili belirttiği hususların karşılanabilmesi mümkün değildir. Zira AİHM, AİHS’in 7. maddesiyle ilgili ihlal de çok önemli bir hususa vurgu yapmış ve suçun unsurlarının gerçekleşip </span><span class="s4">gerçekleşmediği dahi araştırılmadan </span><span class="s10">“otomatik”</span><span class="s4"> ve </span><span class="s10">“varsayımlarla”</span><span class="s4"> cezalandırma yapıldığını söylemiştir. </span></p>
<p class="s3"><span class="s2">Otomatik cezalandırma yapılmıştır.</span><span class="s4"> Çünkü hem Bylock, hem de kriter kabul edilen diğer hususlarla ilgili (ankesör, tanık, banka, sendika/dernek) yapılan yargılam</span><span class="s4">a</span><span class="s4">ların hiç birinde örgüt üyeliği suç</span><span class="s4">u</span><span class="s4">nun maddi ve manevi unsurunun nasıl gerçekleştiği gösterilmemiş, TCK’da örgüt üyeliği suç</span><span class="s4">u</span><span class="s4">nun unsuru olarak yer almayan bu kriterler sanki suçun unsuruymuş gibi kabul edilerek otomatik cezalandırma yapılmıştır. </span><span class="s4">Bu nedenle, bu dosyaların tamamında CMK’nın 223/2-a maddesi gereğince </span><span class="s10">“yüklenen fiilin kanunda suç olarak tanımlanmamış olmas</span><span class="s10">ı</span><span class="s10">”</span><span class="s4"> nedeniyle beraat kararı verilecektir.</span></p>
<p class="s3"><span class="s2">Varsayımlarla cezalandırma yapılmıştır.</span><span class="s4"> Çünkü mahkemeler, Bylock kullanmak suretiyle ilgililer açısından örgüt üy</span><span class="s4">e</span><span class="s4">liği suçunun maddi unsuru olan hiyerarşik yapıya dahil olma ve daha önemlisi darbe teşebbüsünden aylar önce </span><span class="s4">sunucusu kapatılmış</span><span class="s4"> b</span><span class="s4">ir</span> <span class="s4">uygulamayı</span><span class="s4">kullanmak suretiyle suçun manevi unsuru olan darbe teşebbüsünü bilme ve isteme hususunun nasıl gerçekleştiğini göstermemişlerdir. Bu yapılmadan, tam da AİHM’in ihlal gerekçesinde belirttiği gibi bir kişi Bylock kullandıysa, Bankaya para yatırdıysa, çağırıldığı için görev yerine gittiyse,</span><span class="s4"> görevlendirme ya da atama listelerinde ismi varsa,</span><span class="s4"> dernek veya sendika üyesiyse ya da ankesörlü telefondan arandıysa, yani kriter kabul edilen hususlar bir kişi için söz konusuysa bu kişi terör örgütü üyesidir </span><span class="s2">varsayımıyla</span><span class="s4"> hareket edilerek cezalandırma yapılmıştır.</span></p>
<p class="s3"><span class="s4">Yarın tekrar yargılamasına başlanacak Yalçınkaya dosyası ve benzer nitelikteki yüz binden fazla dosyayla ilgili asıl ve çözülmesi gereken sorun budur. Bu yargılamalar, kamuoyunda Bylock yargılamaları olarak bilinse de işin aslı öyle değildir. Zira, bu dosyalarda mahkemelerin hiç bir şüpheye yer bırakmadan ispatlamaları gereken husus; Bylock ya da kriter kabul edilen hususlarla </span><span class="s4">insanların</span><span class="s4"> nasıl örgüt üyeliği suçunu işledikleridir. Ancak, mevcut durumda bunun ispatı da mümkün değildir. Çünkü bu suçun olmazsa olmazı cebir ve şiddettir ve kriter kabul edilen hususların hiç birinde cebir-şiddet olmadığı gibi tamamı yasal-rutin faaliyetlerdir ve hepsi Anayasa ve AİHS’te düzenlenen bir hakka karşılık gelmektedir. Başka bir ifadeyle, bu dosyalarda yargılama konusu yapılan hususlar yasal ve anayasal hakların kullanımıdır ve bu haklarını kullandıkları için insanlar cezalandırılmışlardır. </span></p>
<p class="s3"></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 31 Mar 2024 21:30:13 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/04/aihm.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Türkiye, Yalçınkaya kararına uyacak mı?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiye-yalcinkaya-kararina-uyacak-mi-3308</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiye-yalcinkaya-kararina-uyacak-mi-3308</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye, Yalçınkaya kararına uyacak mı?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><strong>AİHM, bu adli yılın başlarında Yüksel Yalçınkaya’nın başvurusu üzerine kararını açıklamış ve Bylock programı bulunması, Bank Asya’da banka hesabı gibi "terör örgütü üyeliği" suçuna delil kabul edilen hususların tümünü saçmalıktan ibaret bulduğunu açıklamış ve Türkiye’yi Yalçınkaya’ya tazminat ödemeye mahkûm etmişti.Yalçınkaya hakkındaki dava 2 Nisan’da Kayseri Adliyesi’nde yeniden ele alacak.</strong></span>

<span style="font-weight: 400;">Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, bu adli yılın başlarında Yüksel Yalçınkaya’nın başvurusu üzerine kararını açıklamış ve kamuoyunda çokça tartışılan cemaat yargılamalarının bel kemiğini teşkil eden Bylock programı bulunması, Bank Asya’da banka hesabı gibi "terör örgütü üyeliği" suçuna delil kabul edilen hususların tümünü saçmalıktan ibaret bulduğunu açıklamış ve Türkiye’yi Yalçınkaya’ya tazminat ödemeye mahkûm etmişti. </span>

<span style="font-weight: 400;">AİHM’in bu kararı, yalnızca ihlal tespiti ve tazminat ödenmesi anlamlarına gelmediği, aynı zamanda AİHM kararları yargılamanın yenilenmesi yolu da açtığı için, Yalçınkaya hakkındaki dava da başa dönmüş oldu. Harika işleyen, en tarafsız ve herkesten bağımsız yargı sistemimiz, Yalçınkaya hakkındaki davayı 2 Nisan’da Kayseri Adliyesi’ndeki bir duruşmayla yeniden ele alacak. Türkiye’nin AİHM kararına uyup uymayacağını, uyarsa nereye kadar uyacağını, hukuk devletimizin kaç santim uzunluğunda olduğunu o duruşmada hep beraber göreceğiz, ancak ondan önce, bu noktaya nasıl gelindiğini hatırlamakta fayda var.</span>

<span style="font-weight: 400;">AİHM, daha önce verdiği Akgün/Türkiye kararında tutuklama koruma tedbiri bakımından sadece Bylock uygulaması kullanımının, tutuklama anında başvurucu hakkında tutuklama tedbirinin tesisi bakımından makul şüpheye dayanak teşkil etmeyeceğini belirtmiş; bu uygulama kullanılarak gönderilen mesajların içeriğinin, gönderildikleri bağlam ile desteklenmesi gerektiğini, aksi hâlde salt şifreli haberleşme uygulamasının kullanımının tek başına suç eyleminin ispatı açısından yeterli olamayacağının altını çizmişti. Yine AİHM,Taner Kılıç/Türkiye (No.2)</span> <span style="font-weight: 400;">kararında Bylock uygulamasının kullanıldığı iddiası dışında geçmişte yasal olan bir yayına abone olunması; kız kardeşinin böyle bir yayından sorumlu kişiyle olan evlilik bağı; çocuklarının, olay zamanında yasal olarak faaliyet gösteren ancak daha sonra OHAL KHK’siyle kapatılan eğitim kuruluşlarında eğitim görmesi gibi hususların, başvurucunun yasadışı bir örgüte mensup olduğunu gösteren belirtiler bütünü olarak kabul edilemeyeceğini, bunların ancak basit ve dolaylı unsurlar olarak değerlendirilebileceği kanaatine ulaşmıştı. AİHM tarafından ele alınan bir başka örnek olan Pişkin/Türkiye başvurusunda ise AİHM, 667 sayılı OHAL KHK’sinin ilgili hükmü uyarınca, iş sözleşmesine dayalı olarak uzman sıfatıyla bir kamu kuruluşunda çalışan başvurucunun görevine ulusal güvenlik açısından tehlike yaratan bir örgütle iltisaklı olduğu değerlendirmesine dayanılarak son verilmesini ihlal kabul etmişti.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bunlardan başka, silahlı terör örgütüne üyelik nedeniyle mahkûmiyet kararlarında, failin örgütün hiyerarşik yapısı içerisinde bilerek ve isteyerek eylemde bulunduğunun ve örgütün amaçlarını benimsediğinin ortaya konulması gerektiğinden, AİHM önceki tarihli Işıkırık/Türkiye kararında TCK m. 220/6 hükmüyle bağlantılı olarak uygulanan TCK m. 314/2 hükmünün, ayrıca Bakır ve Diğerleri/Türkiye ile İmret/Türkiye (No:2) kararlarında da TCK m. 220/7 ile bağlantılı olarak uygulanan TCK m. 314/2 hükmünün ulusal mahkemeler tarafından oldukça geniş şekilde yorumlandığına ve bu nedenle de öngörülemez olduğuna, bu kapsamda sözleşmenin çeşitli hükümlerinin ihlal edildiğine karar vermişti. </span>

<span style="font-weight: 400;">Anayasa Mahkemesi, anılan bu kararlardan hemen kısa süreler sonra benzer konularda verdiği kararlarıyla AİHM’in bu görüşlerini tekrar etti ve böylelikle “ben hala ölmedim, yaşıyorum, etkili bir başvuru yoluyum” mesajı vermeye çalıştıysa da Türkiye’yi yöneten derin ve faşist oligarşik yapının öfkesini çekmekten kurtulamadı. AİHM, Türkiye konusunda son dört yılda verdiği hemen hemen bütün kararlarda ya ihlal buldu ya da hükümetin başka bir yol bulmasını önerdi. Bu yollar, o derin yapı tarafından teker teker reddedildi; zira AYM’nin Can Atalay kararına derin yapının istilası altındaki Yargıtay’ın verdiği tepki göz önüne alındığında, devletin başka bir tepki vermesine olanak olmadığı kolaylıkla görülebilir. Bugünlerde devam eden Yargıtay Başkanlığı seçimlerinde yaşanan kapışmada, mevcut Başkan Mehmet Akarca’nın sosyal demokrat ve tarikatçı olmayan üyelerin desteğini aldığı ancak başta Menzil olmak üzere diğer tüm tarikatların desteği ve bir anlamda baskısı altındaki üyelerin Can Atalay kararında son derece "acayip" tepki veren Yargıtay 3.Ceza Dairesi Başkanı adaya yoğunlaştığı yargı çevrelerinde konuşuluyor. </span>
<blockquote><em><b>Mahkemeye göre, böylesi geniş bir yorumla sadece Bylock uygulamasının indirilmesi ya da kullanılmasına dayalı neredeyse otomatik bir suçluluk karinesi yaratıyordu ve böylelikle de Yalçınkaya’nın isnat edilen suçtan beraat etmesi imkânsız hâle getirilmişti.</b></em></blockquote>
<h2><b>OTOMATİK BİR SUÇLULUK KARİNESİ YARATILIYOR</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">AİHM, Yalçınkaya kararında ulusal kanunlarda bir fiilin suç olarak düzenlenmesinin yeterli olmadığını, ulusal mahkemelerce bir vakanın ele alınması sırasında ulusal mevzuata uygun bir tutum ortaya konulmasının ve mevzuatın yorumu ile mevzuatın etrafından dolanılmamasının zorunlu olduğunu belirtti. Mahkeme, ayrıca ulusal mahkemelerin Bylock iletişim programı kullanılmasını, mesajların içeriğinden ve mesajlaşılan kişinin kim olduğundan bağışık olarak, bilerek ve isteyerek silahlı terör örgütü üyesi olmakla eş tuttuğu sonucunu çıkarttı; dahası Mahkemeye göre ulusal mahkemeler özel kastın varlığı da dahil olmak üzere suçun gerektirdiği tüm hususları eksiksiz bir şekilde tespit etmemekteydi. Mahkemeye göre, böylesi geniş bir yorumla sadece Bylock uygulamasının indirilmesi ya da kullanılmasına dayalı neredeyse otomatik bir suçluluk karinesi yaratıyordu ve böylelikle de Yalçınkaya’nın isnat edilen suçtan beraat etmesi hemen hemen imkânsız hâle getirilmişti. Mahkeme, olayda suçun sübutu hususunda ulusal hukukun gerektirdiği zorunlu unsurlardan açık bir şekilde ayrılındığı kanaatinde olduğunu da açıkladı. İşin Türkçesi AİHM, böyle delillendirmelerle yapılan şeyin ceza yargılaması değil saçmalamak olduğunu belirtti. </span>

<span style="font-weight: 400;">AİHM, kararını her ne kadar Yalçınkaya için verse de, ortada ilke koyan bir karar bulunduğundan, benzer durumda olan herkese uygulanması Anayasa’nın 90.maddesi uyarınca bir zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor. Yalçınkaya kararı, benzer durumda olan herkese, benzer delillerle yargılanıp benzer saçmalığa maruz bırakılan her vatandaşa uygulanabilir bir karar; bu açıdan </span><i><span style="font-weight: 400;">erga omnes</span></i><span style="font-weight: 400;"> (herkesi bağlayan) etki doğuruyor. Bundan başka, benzer durumda bulunan herkes açısından da yargılamanın yenilenmesi nedeni teşkil ediyor. Türkiye’nin önüne dev bir fırsat daha çıkmış durumda, kararı uygularsa milyonlarca Euro tazminat ödemeyecek; aksi halde benzer durumda olan herkes için AİHM’den ihlal çıkacak ve tazminat ödenecek.</span>
<blockquote><em><b>Son dört yılda, 2016 sonrasında Türkiye’de yapılan yargılamalardan tek birinden bile övgüyle söz eden bir batılıyla karşılaşmadım. AİHM ise hemen her adımda yargının ne kadar siyasi etki altında kaldığını, ceza yargılamasının temel ilkeleriyle asla bağdaşmayacak kararlar verildiğini tekrarlıyor.</b></em></blockquote>
<h2><b>AİHM, YARGININ SİYASİ ETKİ ALTINDA KALDIĞINI HEP VURGULUYOR</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Bir önemli nokta daha var; benzer durum her ne kadar Yalçınkaya kararında söylenmese de SD kart ya da ankesör iddiaları açısından da uygulanmalı. Zira Türkiye’nin avukatlarının AİHM’de yaptıkları savunmalarda açıkça yalan söyledikleri, Bylock, Bank Asya, sendika üyeliği, SD kart ya da ankesör konularının yan delil teşkil ettiğini, doğrudan bunlara dayanarak kimsenin mahkûm edilmediğini söyledikleri biliniyor. Oysa ki, bu saçmalıkların bir tekinden binlerce mahkumiyet kararı var ve Yargıtay da bunları teker teker onadı. Türkiye bari bu defa ayağına gelen fırsatı tepmese çok iyi olacak.</span>

<span style="font-weight: 400;">Son dört yılda, 2016 sonrasında Türkiye’de yapılan yargılamalardan tek birinden bile övgüyle söz eden bir batılıyla karşılaşmadım. AİHM ise hemen her adımda yargının ne kadar siyasi etki altında kaldığını, ceza yargılamasının temel ilkeleriyle asla bağdaşmayacak kararlar verildiğini tekrarlıyor. Yalçınkaya kararı gibi kararlarda, "kanunsuz suç ve ceza olmaz" ilkesi gibi ilkelerin ihlal edildiğini belirleyerek, bu sonuçta payı olan hukukçuların, aslında bir türlü hukukçu olamadıklarını, utanmaları gerektiğinin de zımni olarak altını çiziyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Türkiye, yine bir karar evresinde: inadına hukuksuzluğu uzatabildiği kadar uzatacak ve verilen hasarı mı artıracak, hukuk karşısında pes mi edecek? Bakacağız.</span>

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 27 Mar 2024 21:30:17 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/yuksel-yalcinkaya.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İstanbul seçimleri ve bakanlar</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/istanbul-secimleri-ve-bakanlar-3307</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/istanbul-secimleri-ve-bakanlar-3307</guid>
                <description><![CDATA[İstanbul seçimleri ve bakanlar]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: 18px;"><b>İçişleri Bakanın seçim çalışması yapması demek polisi, jandarması ile tüm kolluk güçlerinin, valisi ile kaymakamıyla tüm mülkiyenin seçim çalışması yapması demektir. </b></span><span style="font-size: 18px;"><b>Ulaştırma Bakanın seçim çalışması yapması demek bütün hava/kara/tren/deniz ulaşım araçlarının kontrolünü yapanların seçim çalışması yapması demektir.</b></span>

<span style="font-weight: 400;">Hukuk fakültesinde öğrenciyken Anayasa Hukuku dersine giren hocalarımızdan biri demokrasinin en yalın halini şöyle tanımlardı: </span>

<span style="font-weight: 400;">"Demokrasi iktidarın seçimler aracılığıyla el değiştirmesidir."</span>

<span style="font-weight: 400;">80 yıldır iyisiyle kötüsüyle işleyen seçim hukukunun temel gayesi de iktidarların kazasız belasız el değiştirmesiydi. </span>

<span style="font-weight: 400;">Ancak bütün meşruiyetini “milli irade” söylemi üstüne kurmuş iktidarın bizlere kaybettirdiği demokratik seçim geleneklerinden birisi de seçim sürecindeki devlet kurumlarının ve bazı bakanların tarafsız kalması geleneğidir.</span>
<blockquote><em><b>1960 darbesine giden süreçte, İsmet İnönü’ye yönelik saldırılar sonucunda başlayan bazı bakanlıkların tarafsız kalması gerektiği ilkesi 2017 yılında başkanlık rejimi ile son buldu. </b></em>

<em><b>Seçim çalışmaları için ülkenin temel/hayati sorunlarını bir kenara bırakarak bir şehre yığılan 17 bakan bu demokratik geleneğe son çiviyi çakmış oldu.</b></em></blockquote>
<h2><b>BAKANLIKLARIN TARAFSIZ KALMASI İLKESİNE SON ÇİVİ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">1960 darbesine giden süreçte, İsmet İnönü’ye yönelik saldırılar sonucunda başlayan bazı bakanlıkların tarafsız kalması gerektiği ilkesi 2017 yılında başkanlık rejimi ile son buldu. </span>

<span style="font-weight: 400;">Seçim çalışmaları için ülkenin temel/hayati sorunlarını bir kenara bırakarak bir şehre yığılan 17 bakan da bu demokratik geleneğe son çiviyi çakmış oldu.</span>

<span style="font-weight: 400;">Türkiye’de 1961 yılından 2017 yılına kadar, her milletvekili genel seçiminden önce İçişleri, Adalet ve Ulaştırma bakanları seçimden üç ay öncesinden istifa etti ve yerlerine bağımsız bürokratlar bakan olarak görevlendirildi.</span>

<span style="font-weight: 400;">Yerel seçimler için özel bir hüküm olmasa bile bakanlar yerel seçimlerde de tarafsız kalmayı başarmıştı. Bu gelenek neredeyse tüm seçimlerde seçim adabı içerisinde yaşamaya devam etti.</span>

<span style="font-weight: 400;">Seçim kültürü haline gelen bu uygulamanın hikayesi ise 1959 yılına dayanıyor 1960 darbesine giden süreçte, seçim çalışmaları için Anadolu gezisine çıkan İsmet İnönü Uşak’ta saldırıya uğrar.  </span>

<span style="font-weight: 400;">Anadolu’nun birçok yerinde polis müdürleri tarafından yolu kesilir, tren ile seyahatine izi verilmez. Yine İstanbul’a girişi sırasında da yolu polisler tarafından kesilir, elinde sopalı bir grubun saldırısına uğrar. Polis ise müdahalede bulunmaz. Olay şans eseri yoldan geçen jandarma birliğinin müdahalesiyle durdurulur ve İnönü bu şekilde kurtulur.</span>

<span style="font-weight: 400;">İnönü, kendisine yönelik bu saldırı girişimlerine karşı hiçbir önlem almayan Adalet, Ulaştırma ve İçişleri Bakanları’nın istifasını ister. </span>

<span style="font-weight: 400;">İnönü’nün bu talebi, askeri darbe sonrasında yapılan 1961 Anayasası’nın 109. maddesinde kendisine yer bulur.</span>
<blockquote><em><b>51 yıl boyunca, seçimden önceki üç ay boyunca İçişleri, Adalet ve Ulaştırma bakanlıkları, partisiz "bağımsız bakanlar" tarafından yürütüldü. Amaç, seçim sürecinde adliyenin ve mülkiyenin bağımsız kalmasını sağlayarak adil bir yarış sağlamaktı. 2017 referandumu ile inşa edilen yeni rejimle birlikte ile bu gelenek de son buldu. Artık ülkenin Cumhurbaşkanı partili, bakanları da seçim çalışması yapan birer nefere dönüştü.</b></em></blockquote>
<h2><b>51 YILLIK GELENEK SON BULDU, BAKANLAR NEFERE DÖNÜŞTÜ</b></h2>
<span style="font-weight: 400;">Yeni Anayasa’da yer alan "</span><i><span style="font-weight: 400;">Millet Meclisi genel seçimlerinden önce, Adâlet, İçişleri ve Ulaştırma Bakanları çekilir</span></i><span style="font-weight: 400;">." hükmü 1982 Anayasası’nda da aynen korunur. </span>

<span style="font-weight: 400;">51 yıl boyunca, seçimden önceki üç ay boyunca İçişleri, Adalet ve Ulaştırma bakanlıkları, partisiz "bağımsız bakanlar" tarafından yürütüldü. Bağımsız bakanlar çoğu zaman bakanlık müsteşarları oldu. Amaç, seçim sürecinde adliyenin ve mülkiyenin bağımsız kalmasını sağlayarak adil bir yarış sağlamaktı. Bu gelenek sadece milletvekili seçimlerinde değil yerel seçimlerde de uygulandı. </span>

<span style="font-weight: 400;">Yerel seçimlerde bakanlar istifa etme zorunluluğu olmasa da şekli açıdan tarafsızlıklarını korumaya özen gösteriliyordu.</span>

<span style="font-weight: 400;">2017 referandumu ile inşa edilen yeni rejimle birlikte ile bu gelenek de son buldu. Artık ülkenin Cumhurbaşkanı partili, bakanları da seçim çalışması yapan birer nefere dönüştü.</span>

<span style="font-weight: 400;">Seçimlere bağımsız bakanlar ile gidilmesi geleneğinin ortadan kalkmasıyla, İstanbul, bir elinde kamunun tüm kaynaklarını/gücünü tutan bir elinde de parti bayrakları propaganda yapıp İstanbul’da seçimin sonucunu değiştirmeye çalışan bir bakanlar kuruluna sahne olur.</span>

<span style="font-weight: 400;">Adalet Bakanın yani Hâkim Savcılar Kurulu başkanın seçim çalışması yapması demek aslında yargının hatta YSK’nın seçim çalışması yapması demektir.</span>

<span style="font-weight: 400;">İçişleri Bakanın seçim çalışması yapması demek polisi ile jandarmasıyla ile tüm kolluk güçlerinin, valisi ile kaymakamıyla tüm mülkiyenin seçim çalışması yapması demektir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Ulaştırma Bakanın seçim çalışması yapması demek seçim öncesi ve seçim günü bütün hava/kara/tren/deniz ulaşım araçlarının kontrolünü yapanların seçim çalışması yapması demektir.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu fotoğrafa partili Cumhurbaşkanının muhtarlık seçimlerinde bile müdahil olduğunu da koyarsak açıkça devletin tüm kurum ve gücüyle seçimlere taraf olduğu ortaya net bir şekilde çıkıyor.</span>

<span style="font-weight: 400;">Seçim adabının ve hukukunun tıkandığı nokta da tam da burası.</span>

<span style="font-weight: 400;">Tüm bunlara rağmen seçim sonrasında öncelikli olarak gündemimize almamız gereken şey bu garabet rejimin değişmesi talebi olması gerekir. </span>

<span style="font-weight: 400;">Aksi durumda ise seçimler iktidarı değiştirme aracı olmaktan çıkar ve  iktidarı onama aracı haline dönüşür.</span>

<span style="font-weight: 400;">Bu durum da herkese kaybettirir. </span>

<span style="font-weight: 400;"> </span>

<span style="font-weight: 400;"> </span>

&nbsp;]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 27 Mar 2024 21:40:08 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/Istanbul-secimleri-ve-bakanlar.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Vesayet ülkesi</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/vesayet-ulkesi-3114</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/vesayet-ulkesi-3114</guid>
                <description><![CDATA[Vesayet ülkesi]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Hukuk devletini inşa etmeden, eşit yurttaşlık temelinde bir yapı kurmadan, ötekinin cezalandırılması, yandaşın gönenmesi sistemini bozmadan, yük değil bin yüz yıl geçse de bir şey değişmeyecek. Vesayet el değiştirecek, anca hep bir vasi bulunacak. Ne zaman kitleler “mokoko sistemini” reddedecek, demokratikleşme o zaman sağlanacak!</strong><strong> </strong>

Türkiye bir vesayetler ülkesidir. Ne yaparsak yapalım, vesayet altında olduğumuz gerçeği hiç değişmiyor, vasinin kimliği zaman zaman değişse bile. Hep bizim yerimize karar veren, bizim yerimize “inisiyatif kullanan”, bizim yerimize işlem yapan birileri oluveriyor. Geçtiğimiz yüzyılın başında adına İttihat ve Terakki denen bir oligarşi de olabilir bu, aradan yıllar geçtikten sonra tek bir kişi de… Aslında tek adamlar ve askeri zümre arasında zaman zaman el değiştiren, ancak vesayet gerçeği hiç değişmeyen ülkemizde, yalnızca vesayet ile iyi geçinebilenler hayatta kalırlar, serpilip zenginleşirler. Türkiye’de yaşamanın temel kurallarının başında da bu gerçek gelir.<strong> </strong>

Bundan 20 yıl önce bu yazıyı yazsaydım, herhalde askeri vesayetten şikâyet ederdim. Gerçekten de, 20 yıl önceki Türkiye’de bir askeri vesayet sorunu vardı. Askerler, geçmişten gelen bir erk kullanımıyla, özellikle de12 Eylül 1980 askeri darbesinden elde ettikleri kuvvet ile, üzerlerine vazife olsun olmasın hemen her siyasi konuda fikir belirtir, inisiyatif kullanır, işlem yapar, karar verir ve bunu da çoğunlukla zorla uygulatırlardı. 28 Şubat 1997’de de, 27 Nisan 2007’de de şekilleri değişse de böyle muhtıralarla karşılaştık ve cumhuriyet tarihimizde 60’lı yıllardan beri gelen “en fazla on yılda bir iktidara müdahale” geleneği hiç değişmedi. 2007 sonrası, bu defa “inisiyatifi ele alan” iktidar sahibi, kabul edelim ki oldukça başarılı bir operasyonla, pek çok farklı kesimin de desteğini alarak askerlerin elinden vesayeti aldı. Askeri vesayetin kaldırılmasında liberallerin, solcuların, ülkücülerin ve başka pek çok kesimin önemli desteği iktidarın arkasında oldu. Günümüzde askeri vesayetten söz edebilmek mümkün değil, hele ki resmi adıyla 15 Temmuz 2016 Başarısız Darbe Girişimi’nden sonra kurulan düzende hiç mümkün değil.
<blockquote><em><strong>Vesayet hala bütün haşmetiyle bir gerçeğimiz olarak ayakta dimdik duruyor. Askerlerin elinden alınan vesayet, bu defa tek bir kişi eliyle, gayet bıçkın, sözünü de eylemini de esirgemeyen bir kişi elinde alabildiğine cömertçe kullanılıyor.</strong></em></blockquote>
<h2><strong> </strong><strong>VESAYET BUGÜN DE TEK BİR KİŞİ ELİYLE GAYET BIÇKIN SÜRÜYOR</strong></h2>
Bununla birlikte, vesayet hala bütün haşmetiyle bir gerçeğimiz olarak ayakta dimdik duruyor. Askerlerin elinden alınan vesayet, bu defa tek bir kişi eliyle, gayet bıçkın, sözünü de eylemini de esirgemeyen bir kişi elinde alabildiğine cömertçe kullanılıyor. O kişi, ilk olarak askeri vesayeti askerlerin ellerinden alırken kendisine destek veren, ancak ideolojik olarak kendi vesayetine tehdit olarak gördüğü liberalleri ve solcuları biçti, ülkücülerle de mecburi iş birliğini devam ettiriyor. Bu güç paylaşımının nereye kadar gideceğini yaşayarak göreceğiz. Liberaller ve solcuların biçilmesinin en büyük nedeni, kimin elinde olursa olsun, vesayet rejimini teşhir etme konusunda başarılarıydı. Ülkücülerin en büyük mahareti ise, kendilerine çalışan vesayet rejimini devam ettirme konusunda insan kaynağı olduğu için, daha bir süre daha bu iş birliği devam edecek.

Vesayet el değiştirdi, ancak bütün azametiyle her gün, ama bu defa tek bir elde toplanarak kullanılıyor. Bilenler bilir, eski bir fıkrada dendiği gibi, mokoko mu, ölene kadar mokoko mu, siz seçin artık hangisinin daha iyi olduğunu… Benim etrafımda, “askeri vesayet daha iyiydi abi, hiç değilse alırlar, işkence yapıp bir süre sonra bırakırlardı; bunlar açlığa mahkûm ediyorlar, 8 senedir çalışmama izin vermiyorlar” diyen akademisyen arkadaşlarım var.

Günümüzde siyaset ise, aslında “devleti ele geçirmenin bir yolu”na indirgenmiş durumda. Siyaseti kullanarak gücü elde ettiniz mi, sizde büyük yok. Hatta, tribünlerde sıkça işitilen o slogan gibi, “en büyük ben, başka büyük de yok”, herhangi bir yapının büyümesine izin de yok. Siyaset gerçekte bu mu acaba?

Zaman geçiyor, aktörler değişiyor, vesayet gerçeğimiz hiç değişmiyor. Demokratı kıt bu ülkede vesayetin ortadan kalkmasının tek yolunun demokratikleşmek olduğu görünüyor. Bunun önünde de en büyük engel, bugün itibariyle tek adam vesayeti olarak beliriyor. Tavuk mu yumurtadan çıkıyor, yoksa yumurta mı tavuktan? Tek adamdan ötürü mü demokratımız kıt, yoksa demokrat kıtlığından ötürü mü tek adam rejimimiz var?

Hukuk devletini inşa etmeden, eşit yurttaşlık temelinde bir yapı kurmadan, ötekinin cezalandırılması, yandaşın gönenmesi sistemini bozmadan, yük değil bin yüz yıl geçse de bir şey değişmeyecek. Vesayet el değiştirecek, anca hep bir vasi bulunacak. Bu bazen bir grup ya da oligarşi olacak, bazen bir kurum, bazen de tek bir kişi… Vesayet sistemi hep baki kalacak! Ne zaman kitleler “mokoko sistemini” reddedecek, demokratikleşme o zaman sağlanacak!]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 21 Mar 2024 21:35:25 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/vesayetulkesi.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Savunuculuk, öççülüğe dönüşmek zorunda mı?</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/savunuculuk-occuluge-donusmek-zorunda-mi-2973</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/savunuculuk-occuluge-donusmek-zorunda-mi-2973</guid>
                <description><![CDATA[]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Korunmasız hayvanlara yapılan zulüm ve bu tarz eziyetlerin daha sonra işlenecek suçların habercisi olması ilk bakışta bir cezayı anlamlı kılıyor olabilir. Ama bu çağrılar ceza dışında başka seçenek tahayyül edilememesini de beraberinde getiriyor. Toplumdaki öççülük sürekli yeni bir hedefe ilerliyor.</strong> </span></span><br />
<br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bundan on sene evvel, hayatımda ilk defa bir kedim oldu. Son beş senedir de üç kedili bir evde yaşıyorum. Bu sayede hayvanlar hakkında çok şey öğrendim. Twitter’da izlediğim bir çok hesaptan hayvanlara nasıl bakılacağını; nasıl eğitilmeleri gerektiğini; yavru köpekle barınağa bırakılmış büyük köpek arasındaki farkları; engelli hayvanlara dair yeni şeyleri de öğrendim. Bazı hayvan aktivistlerinin kendilerini bu alana adamış olduklarını görüyorum. Bazen onlara maddi destek olmaya çalıştığım gibi; bazen de yuva arama ilanlarını yaygınlaştırmak için çaba gösteriyorum. Bu girişin sebebi hayvan haklarına dair savunuculuk yapanlarla, kadın gruplarında savunuculuk yapanlar arasında gördüğüm farklar. Bir çok kadın grubu, farklı konularda çalışsa da birbirini destekler. Bir başka deyişle, birbiri ile rekabet içinde değildir. Hayvanseverler ise bazen birbiri ile rekabet ediyor. Örneğin kısırlaştırma için uğraşanlar varken buna dahi karşı çıkan hayvan severler olduğunu görüyorum. Dahası, kadın grupları bir yandan topluma ulaşarak onları dönüştürmeye çalışırken, aynı zamanda toplumsal kurallarla özellikle ataerki ile mücadele ediyor. Hayvan aktivistleri ise, hayvanlara dağ başlarında, şehir sokaklarında ulaşmaya çalışmaktan, onları veterinere götürüp tedavi için bir sürü maddi kaynak aramaktan yorgun düştükleri için belki de, aynı zamanda sahipsiz hayvan sayısının fazlalığından, toplumu dönüştürmekle uğraşamıyorlar. Bir çoğunun evlerinde baktıkları bir çok hayvan var. Tabii ki toplumla da mücadele ediyorlar ama herkesin hayvan sevmesini veya önemsemesini bekleyerek. Hatta bazı insanların hayvan sevmeme; sokakta onlara yakın olmak istememe; bakamama gibi seçeneklerini tanımaksızın. Üstelik, öncelikle hayvanlara zarar veren kulak kesme gibi; yavruları annelerinden ayırma, çuvallara koyup dağ başına yahut hemen hasta olacakları şehir parklarına bırakma gibi engel olunması için büyük kampanyalar yapılabilecek bir çok şey varken. Kısırlaştırma için kaynak ayrılması gibi hususlara girmiyorum dahi.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>İster hayvan hakları ister başka bir konuda olsun, karşı çıkılan her aykırı davranışı sergileyen kişi için yapılacak tek şey, ceza alması ve hapse girmesi değil. Bir başka deyişle, yapılan bir şeyin yanlış olduğunu topluma anlatmanın birçok yolu olabileceği halde, kişileri hapse atarak işin içinden çıkılabileceği sanılıyor.</em></strong></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>BİR ŞEYİN YANLIŞ OLDUĞUNU ANLATMANIN BİRÇOK YOLU VAR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>* Her karşı çıkılan davranışın bir cezası mı olmalı? </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>* Her alınan ceza hapse girmeyi gerektirmiyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>* Ceza vermek caydırıcılık sağlamıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bunları yazmamın arkasında, hayvan aktivistlerinin Eros adlı kediyi öldüren İbrahim Keloğlan adlı kişinin tutuklanması için yürütülen kampanya var. Aslında belki de bu olayın yarattığı tepki sayesinde aktivistler topluma konuşmanın bir yöntemini bulabildi diye sevinilebilir. Kuşkusuz ortada haklı olarak çok tepki çeken ve masum bir cana yönelmiş bir şiddet durumu sözkonusuydu. Nitekim mahkeme koridoru adeta bir kadın cinayeti duruşması ortamı gibiydi. Her ne kadar adaletin yargı yoluyla aranması iyi bir şey gibi görünse de, Türkiye’de sıklıkla rastlanan hashtag eliyle # X kişisi tutuklansın denmesini doğru bulmak mümkün değil. Çünkü bir kişinin tutuklanması, ille de yargılama sonunda bir ceza alması anlamına gelmiyor. Kısaca tutuklamanın bir hukuki tedbir olduğunu ne hayvanseverler ne de toplum hala anlamamış durumda. Bir kişinin tutuklanması onun ille de yargılama sonunda ceza alacağı anlamına gelmiyor. Dahası, bir kişi ceza alsa da, o cezanın yerine getirilmesi ille de cezaevine girerek olmuyor. İkincisi, ister hayvan hakları ister başka bir konuda olsun, karşı çıkılan her aykırı davranışı sergileyen kişi için yapılacak tek şey, ceza alması ve hapse girmesi değil. Bir başka deyişle, yapılan bir şeyin yanlış olduğunu topluma anlatmanın bir çok yolu olabileceği halde, kişileri hapse atarak işin içinden çıkılabileceği sanılıyor. Oysa ceza vermek herhangi bir caydırıcılık sağlamıyor. Son olarak, ortada tutuklama gerektirmeyen bir suç sözkonusu. Bu nedenle, sırf toplum bu davranışa kızıyor ve böyle istiyor diye hukuka aykırı kararlarların verilmesinin istenmesi doğru değil. Nitekim hakim hukuka uygun bir karar verdi ve Keloğlan’ı tutuklamadı ama kendisine iki yıl altı ay ceza aldı. Ancak tutuklanmamış olması nedeniyle bu ceza topluma yetmedi. Bir çok kişi hayal kırıklığına uğradı. Adaletin yerini bulmadığını; adaleti kendi eline almayı; Keloğlan’ın toplumda kabul görmemesi için heryere fotoğrafını asmayı önerenler oldu.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><strong>Keloğlan’a yönelik tepkinin adeta linçe dönmesi bir sorun olarak görülmüyor. Adeta bir sonraki aşama, Keloğlan’ı kazığa oturtma seçeneği gibi duruyor. Oysa cezaevleri inşa edilip, suç işleyenler oraya konmadan önce yapılan tam da buydu.</strong></em></span></span></p>

<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>SONRAKİ AŞAMA KAZIĞA OTURTMA SEÇENEĞİ GİBİ DURUYOR</strong></span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ne zaman tatmin olunacak? Cezaevlerinden önce uzuvlar parçalanıyordu!</strong> Keloğlan’a yönelik tepkinin adeta linçe dönmesi bir sorun olarak görülmüyor. Adeta bir sonraki aşama, Keloğlan’ı kazığa oturtma seçeneği gibi duruyor. Oysa cezaevleri inşa edilip, suç işleyenler oraya konmadan önce yapılan tam da buydu. Cezalandırma sistemi, kişilerin vücutlarına dönük onlara keyfi şekilde acı vermek hatta işkence etmeye dayanıyordu. Kişileri kazığa oturtma; bedenini parçalama ve uzuvlarını koparma gibi uygulamalar görülüyordu. Dahası bu çektirilen azabın kamusallığı sözkonusuydu. İnsanlar asılmalarından; giyotinle kafalarının vücutlarından koparılmasına; uzuvlarını çekerek parçalayan arabaların arkasında cesetlerinin teşhirine yönelik bir seyir unsuruna maruz kalıyordu. Cezaevleri ortaya çıktığında bedene yönelik bu eza, ABD’deki Pensilvanya ve Auburn sistemlerinde başka acılara dönüştü. Cezaevinde bulunan kişilerin kimseyle konuşmasına izin verilmeyen; hatta kimseyi görmemeleri için kafalarına maske geçirilen; sosyallikleri yok edilen ve ruh sağlıklarını tehlikeye atan bir hal aldı. Hatta bu şartlara bir de çalışma zorunluluğu eklendi, yine kimseyle konuşmaksızın. Dolayısıyla bir çok kişinin ruh sağlığı sorunları yaşadığı ve intihar ettiği biliniyor. Cezaevlerinin bugünkü noktaya gelmesi çok uzun sürdü ve şimdi gelinen nokta da zaten ideal değil. Bugün vücutlara değil ama onları toplumdan tecrit ederek, yalnız bırakarak, ruhlarına yönelik tehdit halen sözkonusu. Korunmasız hayvanlara yapılan zulüm ve bu tarz eziyetlerin daha sonra işlenecek suçların habercisi olması ilk bakışta bir cezayı anlamlı kılıyor olabilir. Ama bu çağrılar ceza dışında başka seçenek tahayyül edilememesini de beraberinde getiriyor. Toplumdaki öççülük sürekli yeni bir hedefe ilerliyor. İzmir’de taksi şoförünü öldüren Delil Aysal<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> ikinci duruşmada çok uzun cezaevinde kalmasına neden olacak bir ceza aldı (ağırlaştırılmış müebbet, en az 39 sene yatılıyor ve üstüne bir de 17 senelik cezanın 2/3 süresi var). Bundan önce Atatürk’e sınıfta hakaret eden hareketleri nedeniyle tutuklanan AES aldı çocuk, bir yıl 8 ay ceza aldı<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>. Neyse ki 17 yaşında olduğundan tahliye oldu. Hayvanların korunmasının sağlanması için bir değişim lazım olduğu açık. Aslında bu belediyeden, veterinerlik hizmetlerine birçok kamu kuruluşunun farklı roller oynamasını gerektiriyor. Dolayısıyla, sadece ceza kanunu değiştirerek, kişilere daha fazla ceza vererek bu değişim sağlanamaz. Nitekim cezaevine girenlerin büyük çoğunluğu çıktığında tekrar suç işliyor. Dolayısıyla bu yapılmaması isteneni desteklemekten başka bir şey değil. Bir yandan da ceza yargılaması, faillerin kendini savunmaya çekmesine ve dahası, yaptıklarının yarattığı sonuçların duyulmasını sağlamak ve mağdura yönelik empati geliştirmesi açısından bir duyarlılık oluşturmuyor. Oysa failin bir psiko-sosyal incelemeden geçmesi; barınakta çalışması; psikolojik tedaviye yönlendirilmesi gibi birçok seçenek gündeme gelebilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Aysal, ikinci duruşmada kasten öldürmeden ağırlaştırılmış müebbet bir başka deyişle 39 sene; cüzdan ve telefonu çalması nedeniyle nitelikli yağmadan 14 yıl 10 ay ile ruhsatsız silah taşımadan da 2 yıl 10 ay olmak üzere 17 yıl 8 ay hapse mahkum oldu. https://www.aa.com.tr/tr/gundem/izmirde-bindigi-taksinin-soforunu-olduren-delil-aysala-agirlastirilmis-muebbet-hapis/3158830<br />
<a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> https://serbestiyet.com/haberler/gundem/lise-ogrencisi-sosyal-medyada-paylastigi-video-icin-ataturke-hakaretten-gozaltina-alindi-kisisel-tatminler-disinda-ne-saglanmis-olacak-143036/</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 18 Mar 2024 21:45:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/occuluk.png"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Pasaport yasakları ve ifade özgürlüğü</title>
                <category>HUKUK</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/pasaport-yasaklari-ve-ifade-ozgurlugu-2717</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/pasaport-yasaklari-ve-ifade-ozgurlugu-2717</guid>
                <description><![CDATA[Pasaport yasakları ve ifade özgürlüğü]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<strong>Anayasa Mahkemesi’nin Nurcan Kaya kararının önemi; yurtdışı çıkış yasaklarının ilk defa ifade özgürlüğü hakkı ile ilişkilendirmesi ve gazeteci, insan hakları savunucuları hatta siyasetçiler için seyahat etme hakkının ifadeyi açıklama ve yayma hakkıyla doğrudan bağlantılı olduğunun belirtmesidir.</strong>

15 Temmuz darbe girişimi sonrası, Türk yargısı tutuklayamadıkları kişilere yurtdışı çıkış yasağı gibi çeşitli adli kontrol hükümlerini barındıran sayısız karara imza attı. Sayısız gazeteci, aktivist, avukat, yazar fikirlerini ifade ettiği için tutuklama ile eş değer olan adli kontrol uygulamalarına maruz kaldı, hala kalıyor.
<h2><strong>EN AZ 10 VEKİL YURTDIŞINA SEYAHAT EDEMİYOR</strong></h2>
TBMM Başkan Vekili DEM Parti milletvekili Sırrı Süreyya Önder başta olmak üzere en az 10 vekil haklarındaki adli kontrol hükümleri gereği yurtdışına seyahat edemiyorlar.

Türkiye hukuk sisteminde adli kontrol kararı verilebilmesi için tutuklama şartlarının bulunması gerekli. Yani adli kontrol kararı verilebilmesi için işlendiği iddia edilen suçu vasfı, kuvvetli suç şüphesi, tutuklama nedenlerinin bulunması gibi esaslı şartları taşıması gerekir.

Ancak uygulamada bu şartlar dikkate alınmıyor. Kişiler iktidarın hoşuna gitmeyen ya da iktidarı eleştiren herhangi bir fikir beyanında yargısal tacize maruz kalıyor, tutuklanıyor ya da ağır adli kontrol kararlarına tabi tutuluyorlar.

Anayasa Mahkemesi geçen hafta MLSA hukuk biriminin Avukat Nurcan Kaya adına yapmış olduğu bireysel başvuruyu karara bağladı. Nurcan Kaya, 2014’te attığı “Kobani’de yalnızca Kürtler değil, orada yaşayan bütün halklar direniyor” tweeti nedeniyle Ekim 2019’da yurtdışına çıkmak üzereyken gözaltına alındı. Bu kapsamda örgüt propagandası iddiasıyla yargılandığı davada 27 Eylül 2021 tarihinde 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Yargılama sürecinde 1.5 ay boyunca uygulanan adli kontrol kapsamında Kaya’nın pasaportuna el konulmasına dair başvuruyu karara bağlayan Anayasa Mahkemesi, ilk kez insan hakları savunucularına uygulanan adli kontrol tedbirinin ifade özgürlüğü ihlali olduğuna hükmetti.

Anayasa Mahkemesi kararının önemi; yurtdışı çıkış yasaklarının ilk defa ifade özgürlüğü hakkı ile ilişkilendirmesi ve gazeteci, insan hakları savunucuları hatta siyasetçiler için seyahat etme hakkının ifadeyi açıklama ve yayma hakkıyla doğrudan bağlantılı olduğunun belirtmesidir.

Anayasa Mahkemesi bir sosyal medya paylaşımı nedeniyle başvurucu hakkında adli kontrol kararı verilmesi, başvurucunun kamusal bir tartışmada görüşlerini ifade etme iradesi üzerinde caydırıcı bir etki doğurduğunu ifade etmiştir.

Yüksek Mahkeme benzer tedbirlerin uygulanmasının kamusal tartışmalar hakkında eleştirilerde bulunacak diğer gazeteci veya köşe yazarlarının kendi kendini sansürlemesine neden olabileceğine dikkat çekmiştir.
<blockquote><em><strong>AYM Nurcan Kaya kararında birçok gazeteci ve vatandaşın yargısal baskıya maruz kalmasına neden olan Kobani ve yapılan askeri operasyonlarla ilgili fikir paylaşımını da ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna karar verdi.</strong></em></blockquote>
<h2><strong>KOBANİ PAYLAŞIMI İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ KAPSAMINDA</strong></h2>
Anayasa Mahkemesi Nurcan Kaya kararında birçok gazeteci ve vatandaşın yargısal baskıya maruz kalmasına neden olan Kobani ve yapılan askeri operasyonlarla ilgili fikir paylaşımını da ifade özgürlüğü kapsamında olduğuna karar verdi.

Mahkeme Suriye’nin kuzeyine yönelik gerçekleştirilen askerî harekâtın toplumu ilgilendirdiği ve bu bağlamda da insanların askerî harekâtı ve söz konusu harekâtın siyasi sorumlusu olarak gördüğü hükûmeti eleştirebileceğini hüküm altına almıştır.

Yine yüksek mahkeme kararında Sulh Ceza Hakimliklerinin adli kontrol kararlarını gerekçesiz olarak verdiklerini, itirazların da yine gerekçesiz olarak reddedildiğini ifade ederek, mahkemelerin kararlarını gerekçeli yazmalarının hukuken zorunlu olduğunu ifade etmiştir.

Her ne kadar Anayasa Mahkemesi kararları Can Atalay vakasında olduğu gibi uygulanmasa da Anayasa Mahkemesi hala hukukun üstünlüğünü savunmaya devam ediyor. İktidarı ve yargı dünyasını Anayasaya uymaya bir kez daha davet ediyor.

Pasaport ve yurtdışı yasağı gibi kararlarla sırf fikrini beyan etti diye sayısız insanın seyahat ve çalışma haklarından mahrum kalmasının Anayasaya aykırı olduğunu ifade ediyor.

Bizlere düşen görev ise bu kararların uygulanması ve yargı ile iktidarın yüzünün tekrar hukuka dönmesi için demokratik ve hukuki mücadeleyi artırmak olacaktır. Çünkü hukuka dönmek dışında hiç kimsenin başka bir alternatifi yok.]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 08 Mar 2024 21:59:26 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2024/03/pasaport.png"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
