Murat Aksoy
Göktuğ Çalışkan Suudi Arabistan küresel petrol piyasasındaki kaldıraç gücünü koruyacak; ancak bu gücün etkinliği artık daha kırılgan bir zemine oturuyor. BAE çıkışı, OPEC’in koordinasyon kapasitesini fiilen zayıflatırken Riyad’ın kendi üretim kararlarını daha az ortaklaşmış, dolayısıyla daha az öngörülebilir bir çerçevede almasına yol açacak. Bunu telafi etmek için Suudi Arabistan’ın Rusya ile mevcut koordinasyonunu pekiştirmesi ya da Çin ile ikili enerji anlaşmalarını derinleştirmesi kaçınılmaz görünüyor.

Yeni Arayış Daha akıllıca yol, Türkiye’nin NATO ve Avrupa’ya daha fazla yaslanması ve kendi hava ve füze savunma sistemlerini güçlendirmesidir. Uzun vadede Türkiye’nin savunma sanayisinde kendi kendine yetmekten başka seçeneği yoktur. Kısacası, Türkiye’nin içerde Kürtlerle istikrarı korumasını, sınırlarını güvence altına almasını ve enerji-ticaret bağlantılarında bölgesel bir ağ merkezi haline gelmesini sağlayacak tutarlı bir stratejiye ihtiyacı var.

Murat Aksoy İBB Davası'nda etkin pişmanlık dilekçesi veren Adem Soytekin'in verdiği, "Ekrem Bey tarafından Beylikdüzü Belediye Başkanlığı süreciyle başlayan, öncelikle İBB Başkanlığı sonrasında Cumhurbaşkanlığı için gerekli sermayeyi toplamak amacıyla kurulan, Beylikdüzü'nde temelleri atılıp İstanbul'un tamamına yayılan çıkar amaçlı suç örgütünün tüm yapısı ve faaliyetleri hakkında bildiğim, gördüğüm ve dahil olduğum tüm olayları anlatarak etkin pişmanlıktan faydalanmak istiyorum" şeklindeki ifadesini kendisen sorun duruşma savcısına; "O beyan şöyle sayın savcım, nasıl, oradaki beyanı ben bir şablon olarak gördüm, o ifade bana ait değil. Ben onu şablon olarak gördüm, bana sorulan bir soru olduğunu…. Yani yoksa ben nereden bileyim 2014'te Beylikdüzü’nde Ekrem Bey'in aday olacağını veya aday gösterileceğini? Nereden bileyim? Gidecek aday gösterilecek, gidecek Ekrem Bey 2024'te seçilecek, sonra Cumhurbaşkanı olacak falan... Yani o biraz hayalperest bir şey olur. Dolayısıyla ben onu bana sorulan şablon soru gibi anladım.” diye cevap verdi. Oysa bu suçlam İBB İddinamesinin bir anlamda temeli niteliğinde...

Kübra Evliyaoğlu 1 Mayıs alanlarda toplanmaktır, evet. Ama aynı zamanda alanlarda toplanmanın neden artık eskisi kadar anlam taşımadığını da sormaktır. Törenleşen her şey, bir gün kendi anlamını kemirmeye başlar. Slogan da böyledir, bayrak da, hatıra da. Bir şey çok tekrarlandığında güçlenmez her zaman; bazen sadece kabuğa döner. İçi boşalmış bir kabuğa… Yine de kabuk, bütünüyle ölü değildir. Bazen içinden yeni bir şey çıkar. O yüzden mesele gitmemek değil; giderken neyi kaybettiğimizi, neyi yeniden kurmamız gerektiğini bilmektir. Mesele alana varmak değil yalnızca; o alana varan insanın içindeki ataletle de hesaplaşmasıdır. Gideyim mi, kalayım mı, bilmiyorum. Ancak şunu biliyorum: Özgürlük, eşitlik, kardeşlik dediğimde ağzımda artık eski bir inancın değil, eski bir yorgunluğun tadı var. Ne ekşi, ne acı. Sadece metalik.

Armağan Öztürk Siyasi hayat fazlasıyla lümpenleşti. Siyasetçi kalitesi de düştü. Yaşanan bu büyük erozyon siyaset bilimini de etkiliyor. Olguların kuramsal derinliğinin azaldığı bir dünyada bilim insanları da üzerinde çalıştıkları konuların mental, felsefi ve ideolojik sınırlarına hapsoldu. Siyasi hayat için daha uzun soluklu bir değerlendirmeye ihtiyaç var. Ancak siyaset bilimcilerinin eski parlak günlerine dönmesi siyasetçiler, siyasi partiler, medya ve sosyal medyayla aralarına mesafe koymasına sıkı sıkıya bağlı.

Bilal Sambur Otoriteryanizm, totaliteryanizm ve doğmatizm çözüldüğünde ve çöktüğünde doğan şey, boşluk ve hiçlik değildir. Doğan varlık, insandır. Devlet, siyaset, hukuk ve eğitim doğmatik olandan arındığı ve ayrıldığı zaman ortaya çıkan şey, yıkım değil, özgürlüktür. Hakikat tekleştirildiğinde ve tekelleştirildiğinde ortaya çıkan şey, medeniyet değil, bedeviliktir. Uygarlığı büyüten şey, hakikatin çoğullaşmasıdır. Uygarlık, insanı, hiçbir otoritenin kulu, kölesi, tebası ve nesnesi olarak kabul etmemektedir ve konumlandırmamaktadır. Uygarlık, insana kendi anlam dünyasını kuran, ahlakını oluşturan, yaşamını gerçekleştiren özgür birey olarak bakmaktadır. İnsanın uygarlaşması, gelişmesi ve büyümesi, yeryüzünde düşünmeyi, sorgulamayı, barışı, hukuku ve birlikte yaşamayı öğrenmesiyle başlamaktadır.

Çağatay Arslan Türkiye 2008 ABD krizinin sonrasında geliştirilen Makro İhtiyati Önlem kavramının içini önce boşaltıp sonra tamamen kumanda ekonomisi aygıtlarını dolduran Babacan-Şimşek yönetiminde emekçilerin kapitalist sistemde var olma imkanlarını kısıtladı. Araya sızan Nebati’nin pırıldayan gözlerinin hediye ettiği enflasyon ise bireysel kredi tabutunun son çivisi oldu. TOGG’a tanınan özel imtiyazlar dışında bireysel araç kredisi deryada damla kaldı. 2002 seviyesinin bile altına inen bu oran, otomotiv yan sanayiden iç talebe, istihdamdan vergi gelirlerine kadar geniş bir zinciri etkiliyor. Ekonomi bir bütündür. “Sağ çamurluk olmasın, kaput da gerek yok, stop lambasız da gideriz” mantığıyla taşıt kredisini sıfırlayabilirsiniz. Ama sonra “kamyonla tatile gitme fikrini niye beğenmiyoruz” diye sitem etmeyin.

Hakan Tahmaz Kürtlerin eşit ve demokratik yurttaşlar olarak cumhuriyete dahil edilmesini savunmak da demokrat olmanın ve çoğulcu toplumu savunmanın zorunlu bir gereğidir. PKK’nin feshi ve silahsızlandırılmasını savunmak, tutarlı bir barış savunuculuğu için tek başına yeterli değildir. Bunun yanında, Kürtlerin eşit yurttaşlık mücadelesinin ve hak ve özgürlükler mücadelesinin de savunulması gerekir. Bu noktada, demokratlık ve barış savunuculuğunun, Kürt siyasal hareketinin güncel taktiklerinin desteklenmesini gerektirip gerektirmediği sorusu ortaya çıkıyor.

Erol Katırcıoğlu Türkiye toplumu beline yakın bir yerden “kırık” vaziyette. Ortalama olarak bakarsak Kürt illeri hariç kişi başına gelir 10 bin dolarsa, bu sayı Kürt illerinde yarısı (5bin dolar) kadar. Bu da toplumun sağlıksız bir durumda olduğunu gösteren en önemli kanıttır. Bunları yazıyorum çünkü Kürt meselesini konuştuğumuz bu günlerde Türkiye’nin gerçek anlamda refah üreten bir ekonomiye, belirli bir özgürlük düzeyinin yaşanabildiği bir sosyal ve siyasi hayata sahip olabilmesi Kürt meselesini halletmesiyle mümkündür. Bir başka ifadeyle Türkiye’nin önündeki bahis, ekonominin de sosyal ve siyasi hayatın da “normalleşmesi” ancak ve ancak Kürt meselesinin çözümüne bağlıdır.

Akın Özçer CHP Genel Başkanı Özgür Özel, önceki gün partili Belediye Başkanları ile düzenlenen toplantının ardından yaptığı konuşmada, anayasaya ve hukuka aykırı kararlar veren tüm savcı ve yargıçlarla ilgili notlar alacaklarını ve “çeyiz sandığı” dediği bir sandıkta biriktireceklerini açıkladı. Seçimleri kazanmaları halinde bu sandığı açarak gereği için HSK’ya sunacaklarını belirtti. Seçimlere kadar beklemesinin nedeni Adalet Bakanı’nın başkanı olduğu HSK’nın bugüne kadar yaptığı gibi bundan sonra da ana muhalefet partisinin yargı mensupları hakkındaki şikayetlerini gündeme almayacağı çıkarımıydı kuşkusuz.

Murat Aksoy Türkiye’nin Erdoğan’ın deyimiyle bir “barış adası”, “güvenli liman” söylem ve iddiası, Körfez’den çıkan sermayenin gelmesi için yeterli midir? Kabinedeki yetkililer, iktidara yakın isim ve son olarak Erdoğan yaptığı açıklama ile bu soruya olumlu cevap vermiş görünüyor. Peki bu beklenti söylendiği kadar gerçekçi mi? Evet, Türkiye’de savaş yok ve bu haliyle barış adası olabilir ama bunun gerçekleşmesinin koşulu sadece savaşın olmaması değil. Bununla birlikte en makro düzlemde asgari bir yargı bağımsızlığına ve mülkiyet hakları güvencesine de ihtiyaç var. Ne yazık ki, bunlar Türkiye’de yeterince güçlü değil. Bu tespiti, sadece yaşadığımız gündelik pratiklerden değil uluslararası araştırma sonuçlarından da görüyoruz.

Murat Paker Erdoğan Özmen’in düşünsel katkısını üç kelimeyle özetleme eğilimindeyim: eksiklik, bağ ve vicdan. Eksiklik, çünkü insanı hiçbir zaman tam, şeffaf ve yekpare bir varlık olarak düşünmedi. Bağ, çünkü öznenin başkalarıyla, tarihle, kayıpla ve arzuyla kurduğu ilişkileri teorinin merkezine koydu. Vicdan, çünkü siyasal olanı da ruhsal olanı da eninde sonunda etik bir soru olarak ele aldı. Onun Marksizm ile psikanaliz arasındaki tekinsiz ama verimli arazide yürüyebilmesi tam da buradan geliyordu. O araziyi sloganlarla geçmedi; dikkatle, merakla, özenle yürüdü. Bence en çok da bu yüzden kalıcı olacak. Çünkü bugün gürültüsü çok ama derinliği az olan nice sesler arasında Erdoğan’ın “sessizliği” hâlâ sahici bir düşünme imkânı sunuyor.

Yeni Arayış Mahkemeler, Savaş Güçleri Kararı kapsamında, Kongre yetkilendirene kadar başkanın İran savaşındaki katılımımızı sona erdirmesini gerektirdiğine hükmetmelidir. Bu, herhangi bir idareye yasaya uyması için verilen herhangi bir mahkeme emrinden farklı olmamalıdır ve değildir. Bay Trump böyle bir emri görmezden gelebilir. Ama bu, federal yargının yasayı uygulama görevinden vazgeçmesi için bir neden değildir.

Yeni Arayış Avrupa Parlamentosu Güvenlik ve Savunma Komitesi (SEDE), son yıllarda Türkiye’nin Avrupa savunma projelerine katılımını sınırlamak önemli adımlardan birini attı. 29’a karşı 5 oy ve 1 çekimserle kabul edilen değişiklik, Ankara’yı 2028-2034 dönemini kapsayan yeni Horizon Europe programının savunma bileşenlerinden dışlıyor.

Yüksel Işık “Korkma, içindeki o yüz bin yıllık ağının, korkunun üstüne yürü, ona başkaldır. Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir... Eeeeey, insanoğlu, sen solucan, sen karınca, sen böcek değilsin… Allah sana büyük bir hazinesini, tek kıymetli varlığını armağan etti, yüreğindeki umudu verdi sana… Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana.”

Devrim Barış Çelik Bir insan uzun yıllar gazetecilik yapmış olabilir. Çok okunmuş, çok tartışılmış, çok görünür olmuş olabilir. Fakat bütün bunlar, kullanılan sözün tarihsel ağırlığını ortadan kaldırmaz. Aksine sorumluluğu artırır. Belli bir yaşa gelmiş, Türkiye’nin toplumsal dokusunu hâlâ okuyamayan, kelimenin nereye varacağını hesap edemeyen, eleştiriyi tarihsel acıların diliyle kuran bir kalemin nokta koymayı düşünmesi, en azından kamusal sorumluluğunu yeniden düşünmeyi bilmesi gerekir. Türkiye’de demokratik siyaset, ancak eleştiriyi düşmanlıktan, muhalefeti nefretten, polemiği kimlik yaralamaktan ayırabildiğimiz ölçüde güçlenebilir. Bu ayrımı yapamayanların ise topluma vereceği ders değil, önce kendi dilleriyle yüzleşme borcu vardır.

Ensar Yılmaz Mevcut ekonomik düzeni, birbirini besleyen üç devasa güç şekillendirmektedir: Sermayeyi üretimden spekülasyona kaydıran finansallaşma, rekabeti yok ederek rant peşinde koşan piyasa yoğunlaşması ve veri kontrolü üzerinden bu ikisini tahkim eden teknolojik dönüşüm. Bu üçlü güç birliği, devletin düzenleyici otoritesini bypass ederek servet yaratımı ile toplumsal refah arasındaki bağı koparan, kendi içine kapalı ve meşruiyeti aşınmış bir sistem üretir.

Eser Karakaş OECD’nin bütün çıplaklığı ile sunduğu ve ülkemiz Türkiye’nin beşeri sermaye yatırımlarında çok çok gerilerde olduğu bu berbat tablo ortada iken biz okullarımızda velilere temizlik yaptırıyoruz, güvenlik harcamalarında velilerin kapılarını çalıyoruz, sözde tarikatlarla protokoller imzalıyoruz (gerçek bir tarikat devletle iş yap(a)maz).

Korhan Gümüş Mansur Yavaş’ın söylediği gibi “bu olan biteni seyredemeyiz.” Ama farklı ne yapılabilir? Bir siyasal partinin sivil toplumu harekete geçirme biçimini bu açıdan, yani bir fark yaratmak için her zaman yetersiz bulmuşumdur. Bu soruyu bence yalnızca siyasetçiler sormamalı. Bu kavşakta bu dönüşümün yalnızca siyaset aracılığıyla yapabileceğini düşünmüyorum. Eğer farklı bir adım atılacaksa, bu bağımsızlardan gelmeli. Peki kim bu bağımsızlar? Şöyle bir baktığınızda kimler var? Sol örgütler, meslek kuruluşları, sendikalar... Ya da sermayenin kuruluşları... Yok onlar yetmez. Onlardan daha görünür, daha güçlü, daha sesi gür çıkan örgütler yok, biliyorum. Ama güçlü olmak yetmiyor bu tür durumlarda. Farklı bir şey yapmak için güçlü olanlara değil, başka bir şey yapma becerisi olanlara ihtiyaç var. Örgütler, siyasal partiler, STK’lar birlikte daha güçlü olabilirler ama bir kamusal alan olmadan fark yaratmaları mümkün değil.

Murat Kartalkaya Kur da artacak, faiz de. Aynası işdir kişinin, lafına bakılmaz. Kaç defa yaşadık, kaç defa. Tutabilecekleri kadar tutacaklar sonra gümmm! Kur artış olasılığını bir ay önce sıfır olarak görenler bugün olasığın %20 seviyesinde olduğunu söylemeye başladı. Dövizi yukarı çıkarmamak için İmamoğlu ve İran savaşında müdahale ettiler. Onun dışında sıcak para zaten dövizi baskılıyor. MB sürekli dövize müdahale ediyor gibi anlaşılmasın. İktidar sıcak para çıkmasın derdinde.














































