Reha Çamuroğlu
Reha Çamuroğlu Türkiye’de 1 Mayıs’ın yasal olarak kutlanmasına izin verilmesi, Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla paralellik gösterir. Muhtemelen hâkim oligarşi komünizm ve sosyalizmin artık “yakın tehlike” olmadığına karar vermiş olmalıdır. Elbette bu durumda, 12 Eylül’de ağır darbeler yemiş bulunan sol hareketlerin, Doğu Bloku’nun yıkılması ile uğradığı büyük moral çöküntünün de rol oynadığını görmek gerekir. Katılım ve mücadele gayreti açıkça düşmüştür. Elli sene boyunca gördüğüm şey, Türkiye’de toplumsal yaşamın ve siyasete aktif katılımın ölümle akraba olduğudur.

Mustafa Paçal Türk-İş’in, Hak-İŞ’in ve DİSK genel merkezleri Ankara’da olmasına rağmen madencilere ziyaret etmediler ve dolaysıyla destekte vermediler. Neden çünkü yapılan mücadeleci demokratik sendikacılığın kendileri için kötü örnek olduğu için… Erdoğancı sendikacılık, işverenci sendikacılık ve devletçi sendikacılığın saltanatı sürsün diye rahatımız bozulmasın diye… Bakalım nereye kadar bu saltanat devam edecek.

Yavuz Saltık Toplumsal dayanışma yalnızca mum yakmak değildir. Asıl dayanışma; o mumu yakmadan önce, o çocukların büyüdüğü mahallelere eşit kaynak aktarmak, okullarına nitelikli öğretmen göndermek, karınlarını doyurmak ve onları gerçekten dinlemektir. Bu isimlerin her yıl büyüyen bir listeye dönüşmemesi için gereken tek şey siyasi iradedir. Araçlar elimizde. Bilgi elimizde. Model elimizde. Eğitime yatırım politik bir tercihtir. Ve bu tercihi doğru yapmak, bir lütuf değil; devletin çocuklarına olan borcudur.

Sezin Eroğlu 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü yalnızca çalışma hayatını değil, emeğin her halini hatırlamak için de bir gün. Çünkü emek sadece fabrikalarda, ofislerde ya da meydanlarda değil; hayatın görünmeyen taraflarında da var. Bazı insanlar seslerini duyurarak mücadele eder, bazılarıysa hayatın akışını sessizce omuzlar. Asıl mesele, hangi işi yaptığımızdan çok, verilen emeğin fark edilmesindedir.

Bilal Sambur 1 Mayıs, bir tarih değildir. 1 Mayıs, bir fikirdir. 1 Mayıs zihniyeti şunu söyler: İnsan, emeğinin nesnesi değil öznesi olmalıdır. 1 Mayıs zihniyetinin ufku, insanın özgürleşmesine bakar. İnsanın özgürleşmesi, yalnızca ekonomik değildir. İnsanın özgürleşmesi, bedensel, düşünsel, duygusal ve varoluşsal olmalıdır. İnsan, kendi emeğini ve kendi bedenini özgürleştirebildiği ölçüde vardır. Emeği elinden alındığında insan, yalnızca geçimini değil, anlamını da kaybeder. Bedeni denetlendiğinde insanın, yalnızca hareketi değil, varlığı da daralır. İlişkisi tahakküme dönüştüğünde insanın, yalnızca yakınlığı değil, insanlığı da eksilir. İnsan, yeniden kurabildiği her emekte, her bedensel özgürlük anında, her dayanışmada, her şiirde ve her düşüncede kendi varlığını yeniden doğrultur, diriltir ve derinleştirir. İnsan, kendini kurduğu kadar vardır. İnsan, kendini ancak özgür emekle, özgür bedenle, özgür düşünceyle kurabilir.

Burcu Ağca Karakaya Araştırmalar, öğrencinin çalışma ortamının yalnızca fiziksel koşullarla sınırlı olmadığını; pedagojik yaklaşımlar, teknolojik kullanımı ve psikolojik ihtiyaçların birlikte ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Etkili bir öğrenme ortamı, sade ve düzenli bir fiziksel yapı sunarken aynı zamanda öğrencinin aktif katılımını destekleyen, bireysel ihtiyaçlarına cevap veren ve anlamlı öğrenme deneyimleri sunan bir sistem olmalıdır. Motivasyon ise dışsal baskılarla değil, öğrencinin sürece dahil edilmesi, anlam kurabilmesi ve kendini yeterli hissetmesiyle gelişmektedir. Bu nedenle eğitimde temel hedef, yalnızca bilgiyi aktaran ortamlar oluşturmak yerine öğrencinin öğrenme isteğini sürdürülebilir hale getiren bütüncül bir öğrenme ekosistemi kurmak olmalıdır.

Başak Yağmur Eray Mesele artık sadece “doğruyu bulmak” değil. Mesele, gerçeğin hâlâ var olduğuna ve hukukun hâlâ bir anlam taşıdığına dair zemini kaybetmemek. Çünkü o zemin çöktüğünde, geriye tartışılacak bir hakikat değil — sadece rekabet eden şüpheler kalır.

Ali Kırıktaş FED kararlarının yönü ne olursa olsun asıl tartışmamız gereken şey kendi kırılganlıklarımızdır. Bir ülkenin ekonomisi dış borca, ithalata ve yabancı sıcak paraya ne kadar bağımlıysa, FED’in faiz kararlarından o kadar çok etkilenir. Yelkenliniz sağlamsa, çıkan fırtına sizi sadece yavaşlatır; ama yelkenliniz su alıyorsa, en ufak bir dalga bile batma tehlikesi yaratır. Sonuç olarak; FED’in faiz kararları Türkiye için her zaman hayati bir öneme sahip olacaktır. Dolar kurunun artması veya azalması, marketteki peynirin fiyatından arabamızın deposuna kadar günlük hayatımıza doğrudan dokunur. Ancak kalıcı çözüm, FED’in ağzından çıkacak sözleri endişeyle beklemek değil; üretime dayalı, dışa bağımlılığı azaltan yapısal reformları hayata geçirerek kendi ekonomik bağışıklığımızı güçlendirmektir. Aksi takdirde, başkasının çaldığı ıslıkla yürümeye devam etmek zorunda kalırız.

Turan Argun İtidar gücü, bu “eski bilincin” var olduğu yapı bu sorulara külli bir cevap verdiği iddiasıyla ayakta duruyor. Ve bazıları o bilinci kazanarak bu sorulara cevap veremediğini anlıyorlar. Bazıları için ise fonksiyonunu kaybetmiş bir apandisitten farkı olmayan bu eski bilinç bir yaşam şekli oluşturuyor. İtaat ve biat etmenin anlamı da burada görülüyor. Hiçbirimiz tam olarak aydınlanamayız. Bu eski bir mitoloji. Yaşadığımız farkındalıklar, bizi belirli bir yere götürse de eski bilincin ürettiği ideolojinin yerine geçirmekte zorlanıyor. Tarihin hangi dönemine bakarsam bu tuhaf hissin gerçekliğini görüyorum:

Tuğba Muslu Yeraltından yükselen o sese selam olsun. O sesi destekleyen tüm kahramanlara selam olsun. Sendika yöneticisi Başaran Aksu’ya selam olsun. 1886’da Spies’in sözlerini hatırlatan ve o kararlılığı devam ettiren cümleleri ne güzeldi değil mi: ‘‘Bizi gözaltına alarak, tutuklayarak bu ateşi söndüreceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Biz gideriz, yerimize binlerce madenci gelir. Bu kavga hürriyet ve ekmek kavgasıdır.’’ 1 Mayıs, birliğin, alın terinin ve dayanışmanın günü, kutlu olsun.

Hakan Tahmaz Mevcut bağımsız sendikaları yeni sendikal merkezi ilk nüveleri olarak değerlendirmek gerek. Bu zemin üzerinde demokratik sınıf sendikacılığı perspektifiyle ve işçi kamu emekçisi ayrımını ortadan kaldıracak bir sendikal anlayış ve iletişim- teknoloji çağının karşılık düşecek yeni örgütlenme ve mücadele tarzı ve yöntemiyle inşa edilecek çalışanların ortak yeni demokratik sendikal merkezi artık kendini dayatıyor. Mevcut yapılar milatları doldurmuş ve günün ihtiyaçlarına cevap veremez bir nokta savrulmuşlardır.

Yeni Arayış Yaygın kanıya göre, mahkemeler seçilmiş hükümetten bağımsız olduğunda, yargı demokrasinin gerilemesine karşı bir kale görevi görür. Oysa mahkemeler hükümetten bağımsız olsalar bile, yargının davranışları sıklıkla demokrasiyi baltalamaktadır. Bu makale, demokrasiyi baltalayan beş farklı yargı davranışı türünü belirlemekte ve bu davranışları açıklayan kurumsal bir teori sunmaktadır. Hakim seçme kurumları gücü tek bir aktör veya grupta yoğunlaştırdığında, mahkemenin zaptını (court capture) mümkün kılar ve demokrasiye zarar veren yargı davranışlarına yol açar. Paradoksal olarak, seçilmiş hükümet dışındaki aktörler mahkemeleri ele geçirdiğinde, yargı hükümetten bağımsız olabilir ancak demokrasiyi baltalayıcı davranabilir. Yargıç seçme gücünü dağıtan kurumsal reformlar ve demokrasi yanlısı yargı müttefiklerinin seferberliği, mahkemelerin demokrasiyi baltalamak yerine korumalarını sağlayabilir.

Doğancan Özsel Türkiye’de devletin sert ve güçlü imajı ile gündelik yaşamdaki etkisizliği arasındaki çelişkinin açıklaması burada saklı. Sistematik hukuksuzluk, adalet ilkelerini göz ardı eden keyfi uygulamalar ve yaygın yolsuzluk pratikleri aslında mevcut rejimi daha güçlü kılmıyor. En baskıcı uygulamalar eliyle devlet, otorite olmaktan tümüyle çıkıp çıplak bir zor aparatına dönüştürüyor. Bu sorunun mutlaka ve bir an önce çözülmesi şart. Zira otorite olamayan bir devlet, uzun vadede hepimiz için stratejik bir tehdit. Sorunun çözümü ise güçlü devlet imajına daha da çok iman etmekten değil, toplumsal direnci adalet ve eşitlik temelinde bir siyasi harekete dönüştürmekten ve hukuk düzenini yeniden kurarak kamuyu hesap verebilir kılmaktan geçiyor. Bu görevin de muhalefete düştüğüne kuşku yok.

Zeynep Ardıç Yıllardır çözülemeyen ve ucu yüksek mevkilere uzanan bir dosyanın, cesur bir savcı tarafından tek başına çözülebileceğine, yani sistemin buna imkân tanıyabilecek nitelikte olduğuna, inanmayı çok isterdim. Ancak bunlar maalesef bana inandırıcı gelmiyor. Yanlış anlaşılmasın, savcı Ebru Cansu’yu çok tebrik ediyorum, emeğini sonuna kadar takdir ediyorum. Eminim adaletin yerini bulması için çok uğraşmıştır. Fakat bu dosyanın ilerlemesi için tek bir savcının yeterli olmayacağını bilecek kadar tanıyoruz bu sistemi. Bu yeni yaklaşım iktidar içerisindeki kliklerin çatışmasından mı yoksa sadece Bakanı parlatma ihtiyacından mı kaynaklanıyor bilmiyorum. Ama başlıkta da belirttiğim gibi, bir çiçekle bahar gelmiyor maalesef. Türkiye’de yargı bağımsızlığını sağlamak ve adalete olan güveni yeniden tesis etmek için atılması gereken pek çok adım var. Buna, haksız yere tutuklu bulunan kişilerin serbest bırakılması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmasıyla başlanabilir.

Dicle Bozdan Kala Bugün ekonomi politikalarının başarısı; borsa verileri, rezerv düzeyleri ya da döviz kurundaki geçici sakinlik ile değil, insanların alışveriş poşetlerine ne koyabildiğiyle ölçülmelidir. Sosyal adaletin sağlanmadığı, gelir farklarının uçuruma dönüştüğü bir yapı uzun vadede sürdürülebilir değildir. Çünkü mutfaktaki sorun çözülmeden, söylemle kurulan hiçbir başarı hikâyesi insanları ikna edemez. Mesele yalnızca “ekmek” değil; o ekmeğin adil paylaşılıp paylaşılmadığıdır. Eğer bir ülkede yoksulluk sınırı ortalama bir memur maaşının birkaç katına çıkmışsa, artık yalnızca ekonomi değil, toplumsal denge de ciddi şekilde zedelenmiş demektir.

Levent Baştürk James Talarico’nu bu seçimde önemli kılan temsil ettiği yaklaşım olmuştur. O, klasik anlamda ideolojik bir figürden ziyade bir “çeviri” figürü olarak öne çıkar. İlerici politikaları, daha geniş kitlelerin anlayabileceği ve kabul edebileceği bir dile dönüştürmeye çalışır. Latino seçmenler örneğinde görüldüğü gibi, aynı kimliğe sahip olmak her zaman belirleyici değildir; asıl önemli olan ortak değerler üzerinden bağ kurabilmektir. Bu model başarılı olursa, Demokrat Parti için yeni bir stratejik yol açabilir ve özellikle zor eyaletlerde rekabeti mümkün kılabilir. Başarısız olması durumunda ise bu yaklaşım bir siyasi deney olarak kalacaktır. Ancak hangi sonuç ortaya çıkarsa çıksın, Talarico’nun denediği bu model, Amerikan siyasetinde uzun süre tartışılmaya devam edecektir.

Özgür Özel CHP Genel Başkanı Özgür Özgür Özel’in, iktidarın artan baskısı ve yargı operasyonları karşısında CHP’nin demokrasi mücadelesini anlattığı yazısı Journal of Democracy’de yayımlandı. Özel: "Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yönetimi, iktidarda kalmak için demokratik bir yol kalmadığını fark ettikçe daha da baskıcı hale geldi. Ancak biz kararlılığımızda birleşmiş durumdayız ve Türkiye’yi halkına yakışır bir demokratik cumhuriyet yapmakta kararlıyız" diye yazdı.

Erdem Bağcı Türkiye, 2026–2027 döneminde kısa vadeli dış borç açısından akut bir kriz içinde değildir; ancak kırılgan bir denge üzerinde bulunmaktadır. Bu dengenin sürdürülebilirliği, büyük ölçüde rezerv birikimi, dış finansman erişimi ve politika güvenilirliğine bağlıdır. Bu alanlarda iyileşme sağlanabilirse döviz darboğazı riski sınırlı kalacaktır; aksi durumda ise kur şoku üzerinden yeni bir kriz döngüsünün ortaya çıkma ihtimali devam edecektir.

Ali Kılıç Türkiye’nin vergi politikası üzerinden Avrupa’da başlattığı tartışma, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi bir anlam taşımaktadır. Bu gelişme, bir yandan Türkiye’nin uluslararası görünürlüğünü artırırken, diğer yandan iç siyasetteki asimetrik yapıyı daha belirgin hale getirmektedir. Erdoğan’ın attığı adımlar küresel ölçekte yankı bulurken, muhalefetin bu yankıya karşılık verecek stratejik derinliği henüz ortaya koyamaması, mevcut dengenin neden değişmediğini de açıklamaktadır.

Elif Bengisu Mimarlık tek başına çözüm değil. Bir yapının içinde bulunduğu toplum ne kadar kırılgansa, o yapı da o kırılganlıktan etkilenir. Şiddet, güvensizlik, belirsizlik… Bunlar mekânın dışında başlar. Ama mekân, bunların nasıl yaşanacağını belirler. Bu yüzden mimarlığın sorumluluğu büyüktür. Çünkü her şey bir mekânda gerçekleşir. Ve o mekânın nasıl tasarlandığı, yaşanan olayın sonucunu doğrudan etkiler. Bugün geldiğimiz noktada mimarlık şu soruyla yüzleşmek zorunda: Biz ne üretiyoruz? Bina mı, yoksa yaşam mı? Eğer ürettiğimiz şey insanı korumuyorsa, o yapı ne kadar başarılı sayılabilir?Çünkü en basit hâliyle gerçek şu: Mimarlık insanı korumuyorsa, aslında hiçbir şey yapmıyordur.













































