Yaşamasına izin verilmeyen bedenler: Hapishanede ölüm politikası
SİYASETHasta siyasetçilerin cezaevine geri gönderilmesi bir yargı meselesi değildir. Bu, açıkça bir yönetim biçimidir. Yaşam hakkının askıya alındığı, bedenin siyasal bir mesaj taşıyıcısına dönüştürüldüğü bir rejim pratiğidir. Burada ölüm doğrudan uygulanmaz; olmasına izin verilir. Bu izin, hukuki boşluklarla, idari kararlarla ve sessizlikle sağlanır. Bu nedenle mesele yalnızca bir kişinin sağlığı değildir. Mesele, bir ülkede hukukun nerede durduğudur. Eğer hukuk hasta bedenin kapısında duruyorsa, içeride olan artık adalet değil, çıplak iktidardır. Ve çıplak iktidar, er ya da geç herkesi yaralar.
Hasta bir insanı yeniden hapishaneye göndermek hukuki bir karar değildir; doğrudan siyasal bir tercihtir. Bu tercih, cezanın infazından çok daha fazlasını içerir. Burada amaç, özgürlüğü kısıtlamak değil; bedeni dayanma sınırının ötesine zorlamaktır. Murat Çalık gibi ağır sağlık sorunları bulunan siyasetçilerin, doktor raporlarına rağmen yeniden cezaevine sevk edilmesi, “hukuk işliyor” görüntüsü altında yürütülen sistematik bir ölüme terk etme pratiğidir. Devlet bu noktada yargılayan değil, bekleyen konumundadır. Tedavi eden değil, izleyen bir aktöre dönüşür.
Hapishane bu süreçte bir ceza mekânı olmaktan çıkar. Hapishane, bedenin yavaş yavaş çözüldüğü, zamanın bir baskı aracına dönüştüğü bir alana evrilir. Burada ölüm ani değildir; tam da bu yüzden politiktir. Kimse açıkça öldürmez. Ölüm, ihmalle, gecikmeyle, sevkle, prosedürle, raporlarla ve “bekleyelim” denilerek zamana yayılır. Her adım yasal görünür. Her karar bir evrakla, bir imzayla gerekçelendirilir. Ancak sonuç değişmez: beden giderek zayıflar, yaşam geri çekilir. Bu, çağdaş devletin en soğukkanlı şiddet biçimlerinden biridir.
Hasta beden bu rejimde bir istisna değildir; bir araçtır. Cezaevinde kalamayacağı bilinen bir bedenin orada tutulması, hukuki zorunluluktan değil, siyasal mesaj kaygısından kaynaklanır. Bu mesaj açıktır: Muhalif olmak yalnızca özgürlüğün değil, sağlığın ve yaşamın da riske atılması anlamına gelir. Bu mesaj doğrudan verilmez; örnekler üzerinden dolaşıma sokulur. Bir kişi gönderilir, herkes izler. Bir beden çöker, diğerleri susar.
Bu noktada mesele Murat Çalık’ın kişisel durumu değildir. Mesele, hasta tutukluların tek tek yaşadıkları da değildir. Asıl mesele, hukukun geri çekildiği yerde devletin bedeni nasıl yönettiğidir. Yaşam hakkı, anayasal bir güvence olmaktan çıkarılıp idari bir takdire bırakıldığında, ceza hukuku adalet üretmez; tasfiye üretir. Hapishane, adaletin mekânı olmaktan çıkıp siyasal hesaplaşmanın uzantısına dönüşür.
Bu uygulamalar “istisnai” olarak sunulur. Her seferinde “şartlar değerlendiriliyor”, “kurullar karar veriyor”, “hukuk çerçevesinde işlem yapılıyor” denir. Oysa bu dil, sistematik bir pratiği görünmez kılmanın aracıdır. Çünkü hasta tutukluların yaşadığı bu durum tesadüf değildir. Bir kez olur, iki kez olur, üç kez olur… Sonra bu durum bir örüntüye dönüşür. Örüntü oluştuğunda artık istisnadan değil, politikadan söz edilir.
Devlet burada açık şiddet uygulamaz. Açık şiddet tepki çeker. Bunun yerine hukuki belirsizlik üretir. Sevkler gecikir, raporlar görmezden gelinir, tedavi süreçleri yarım bırakılır. Bu belirsizlik, beden üzerinde doğrudan bir baskı yaratır. Hasta tutuklu ne zaman tedavi olacağını ne zaman geri gönderileceğini ne kadar dayanması gerektiğini bilemez. Zaman, bir işkence aracına dönüşür. Bu işkence sessizdir, görünmezdir ve bu nedenle daha az tartışılır.
Bu durum yalnızca tutukluyu değil, toplumun tamamını ilgilendirir. Çünkü burada verilen mesaj bireysel değildir. Hasta bir siyasetçinin cezaevine geri gönderilmesi, “herkes için hukuk” ilkesinin fiilen askıya alındığını gösterir. Hukuk, kişiye göre esneyebiliyorsa, bedene göre askıya alınabiliyorsa, artık güvence olmaktan çıkmıştır. Hukukun geri çekildiği yerde, devlet çıplak gücüyle kalır.
Bu tür uygulamalar devleti güçlü göstermez. Tam tersine, gücün hukuka ihtiyaç duymadığı bir noktaya savrulduğunu ifşa eder. Gerçekten güçlü bir devlet, hasta bir bedeni cezalandırmaz; onu korur. Çünkü hukuk, devletin gücünü sınırlayan değil, meşrulaştıran bir çerçevedir. Bu çerçeve kaybolduğunda, geriye yalnızca korku üretimi kalır. Korku ise yönetim aracı olabilir, ama adalet üretmez.
Hasta tutuklular üzerinden yürütülen bu politika, toplumda sessiz bir normalleşme de yaratır. “Zaten suçlu”, “zaten içeride”, “zaten siyasi” gibi cümlelerle yaşananlar sıradanlaştırılır. Oysa mesele suç değildir. Mesele, yaşam hakkının pazarlık konusu hâline getirilmesidir. Bugün bir siyasetçinin başına gelen, yarın başka bir muhalifin, başka bir gazetecinin, başka bir yurttaşın başına gelebilir. Çünkü bir kez eşik aşıldığında, geri dönüş zorlaşır.
Bu noktada toplumun sessizliği de bu politikanın parçası hâline gelir. Sessizlik, rıza anlamına gelmez belki; ama süreklilik sağlar. Devlet, tepki gelmediği sürece sınırları daha da zorlar. Hasta bedenler görünmez kılındıkça, bu uygulamalar normalleşir. Normalleşen her ihlal, bir sonraki ihlalin zeminini hazırlar.
Sonuç olarak hasta siyasetçilerin cezaevine geri gönderilmesi bir yargı meselesi değildir. Bu, açıkça bir yönetim biçimidir. Yaşam hakkının askıya alındığı, bedenin siyasal bir mesaj taşıyıcısına dönüştürüldüğü bir rejim pratiğidir. Burada ölüm doğrudan uygulanmaz; olmasına izin verilir. Bu izin, hukuki boşluklarla, idari kararlarla ve sessizlikle sağlanır.
Bu nedenle mesele yalnızca bir kişinin sağlığı değildir. Mesele, bir ülkede hukukun nerede durduğudur. Eğer hukuk hasta bedenin kapısında duruyorsa, içeride olan artık adalet değil, çıplak iktidardır. Ve çıplak iktidar, er ya da geç herkesi yaralar.
İlginizi Çekebilir