© Yeni Arayış

‘Türk Tipi’ iç cephe kaygısı

Kutuplaşmanın asli nedeni olmamakla beraber, Türkiye’ye dayatılan başkanlık sisteminin bu krizi daha da derinleştirdiği son derece açık. Erdoğan ve Bahçeli, toplum ortadan ikiye yarılmış durumdayken, iç cepheyi tahkim edecek bir siyasal temsil mekanizması üzerine düşünmek yerine bu sosyal bölünmeden mümkün olduğunca nemalanmalarını sağlayacak bir siyasi sistem tasarladılar. “Türk tipi” adını verdikleri bu çoğunlukçu sistem, bugün de söz konusu toplumsal tansiyonun siyasete aynı şekilde yansımasını sağlıyor. Böylelikle de toplumsal kutuplaşmayı daha kalıcı ve yerleşik hale getiriyor.

Parlamenter sistemlerde cumhurbaşkanlığı koltuğu, fiili yetkileri kısıtlı, daha ziyade sembolik bir makamdır. Bu nedenle siyasete biraz ilginiz varsa, parlamenter bir rejime sahip olan Almanya’daki şansölyenin ismini bilirsiniz. Ancak aynı ülkede kimin cumhurbaşkanı olduğu sorulacak olursa, hatırlamanız kolay olmaz. Yakın zamana kadar Türkiye’de de siyasi güç dağılımı aşağı yukarı böyleydi. 1980 anayasası ile yetkileri bir nebze genişletmiş olsa da, cumhurbaşkanları siyasette tâli bir rol oynardı. Bu ikincil konumları nedeniyle, seçilmeleri TBMM’nin yetki alanına bırakılmıştı. Seçim sürecinde basit çoğunluk yerine nitelikli çoğunluk aranması ise, mümkün olduğunca çok sayıda siyasi partinin üzerinde uzlaşacağı, saygın ve nispeten tarafsız bir ismin bu makamı doldurmasını sağlamaya yönelikti. Parlamenter sistemlerde cumhurbaşkanlarının herhangi bir siyasi partiye üye olmaları da elbette düşünülemezdi. Onlardan beklenen kamusal konularda birer âkil adam rolü üstlenmeleri ve bir rol model olmalarıydı. Devlet hiyerarşisinin en tepesinde otururken mevcut iktidarı değil, bütün bir toplumu ve ulusal egemenliği temsil ediyorlardı. Bu bakımdan son derece kritik bir sembolik işlevleri vardı.

Erdoğan’ın başkanlık sistemi işte bu simgeyi yerle bir etti. Cumhurbaşkanlığı makamı, siyasetin merkezi konumuna geldi. Geçişin ilk aşaması 2007 yılında seçim usulünün değiştirilmesi ve cumhurbaşkanlarının basit çoğunlukla ve halk oyuyla belirlenmesi oldu. Bundan 11 sene sonra yapılan kapsamlı bir anayasa değişikliği ile geçiş tamamlandı ve Türkiye, Temmuz 2018 itibariyle fiilen parlamenter sistem defterini kapattı.

Son yedi yıldır deneyimlediğimiz sistemde devlet başkanlığı hiç de apolitik bir makam değil. Aksine siyasetin tam merkezinde yer alıyor. Siyasi parti bağlarını kesmek ise artık cumhurbaşkanı olmanın bir şartı değil. Ancak partiler, başkanlık sistemiyle birlikte liderlerine seçim kazandırmak için var olan birer daimî kampanya örgütü haline geldiler. Siyaset üretmek ise bu kurumsal yapılardan çok doğrudan cumhurbaşkanlarının işi. Koltuğa oturan kişiden siyasetin her noktasına nüfuz etmesi, irili ufaklı pek çok kararı alarak gün be gün izlenecek politikaları belirlemesi bekleniyor. Yüzde elli artı bir kuralı ile iktidarı elde eden devlet başkanları, artık ülkenin birliğinden ve toplumun tüm kesimlerinden ziyade, kendilerine oy vermiş çoğunluğu temsil ediyor; onların çıkarlarını önceleyerek aktif siyaset yapıyorlar.

İşte böyle bir sistemi kendi elleriyle yaratan Erdoğan ve Bahçeli, bugünlerde sık sık mikrofon karşısına geçip iç cepheyi güçlendirme ihtiyacından bahsediyor. Toplumsal birliğin en simgesel makamını bundan yedi yıl önce siyasi sistemden söküp atan ikili, şimdi her fırsatta birlik ve beraberlik çağrısı yapıyor. Oysa mevcut siyaset mekanizmasını bundan yedi sene önce, tam da toplumsal kutuplaşmanın siyasete birebir yansıtılması için tasarlamışlardı. Çoğunluğu sağ eğilimli seçmenlerden oluşan bir ülkede, bu yeni sistemin onlara uzun ve konforlu bir iktidar dönemi vadettiğini düşünmüşlerdi. Geriye dönüp baktığımızda, bu konuda haklı çıktıkları da ortada. Ancak bu hesabı yaparken, siyasi sistemlerin sembolizmini ve duygu ekonomisini hesaba katmadılar mı? Yoksa bilerek ve isteyerek, söz konusu kutuplaşmanın siyasete yansıtılmasının toplum içindeki ayrışmaları daha da arttıracağını ve sağ seçmeni konsolide etmenin kolaylaşacağını mı düşündüler? Bu sorulara kesin bir yanıt vermek zor. Ancak şunu biliyoruz ki bugün geldiğimiz noktada gerek Bahçeli gerekse Erdoğan toplumsal birlik duygusundaki zedelenme konusunda endişeliler. İç cephenin tahkim edilmesi gerektiği kaygısını da bu yüzden sıklıkla dile getiriyor.

Bu kaygının Türk siyaseti için hiç de yeni olmadığını aslında biliyoruz. Özellikle de milliyetçi muhafazakâr siyasetçilere kulak verecek olursak, “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz günler” ülkemizde bir türlü bitmek bilmiyor. Çünkü bu söylemin pratik siyasette önemli bir işlevi var. Dış tehditlerin büyüklüğüne ve güncelliğine dikkat çekilmesi, ülkenin büyük tehlikelerle karşı karşıya olduğunun hatırlatılması ve iç cephe kaygılarının dillendirilmesi, sağ seçmene yönelik bir işaret fişeği. Bu tip kaygıların dillendirilmesi, geniş kitlelerin seçim dönemlerinde sağ partilerin arkasında birleşmesine imkân tanıyor. O nedenle özellikle de sağ partilerin liderleri toplumsal birlik konusunda söz söylemeye yatkın.

Yine de bu konudaki hassasiyetlerde geçmiş dönemlere nazaran nesnel bir artış olduğu ortada. Bunun tümüyle bir siyasi taktik olduğunu söylemek abartılı olur. Zira Türkiye’de giderek derinleşen ve bir türlü çözülemeyen bir asabiye eksikliği sorunu gerçekten de var. Hemen her konuda hızla kutuplaşan bir toplum olduk. En basit sorunlar karşısında bile makulde buluşmakta zorlanan, iç gerilimlerini daha da çözülemez kılacak her adımı atmaktan çekinmeyen bir zümreler bütününe dönüşmekteyiz. Aynı şeylere gülmüyor, aynı trajedilere ağlamıyoruz. Karşı kutuplarda yer alanlar için yılbaşı kutlamak bile bir ayıp, Gazze’ye ağlamak bile bir kusur olabiliyor.

Böyle derin bir toplumsal krizi tek bir dinamikle açıklamaya çalışmak ve basit bir yolla çözülebileceğini düşünmek saflık olur. Dolayısıyla bu toplumsal sorun bağlamında mevcut siyasal sistemimizi değerlendirirken ölçülü olmak gerek. Öte yandan kutuplaşmanın asli nedeni olmamakla beraber, Türkiye’ye dayatılan başkanlık sisteminin bu krizi daha da derinleştirdiği son derece açık. Erdoğan ve Bahçeli, toplum ortadan ikiye yarılmış durumdayken, iç cepheyi tahkim edecek bir siyasal temsil mekanizması üzerine düşünmek yerine bu sosyal bölünmeden mümkün olduğunca nemalanmalarını sağlayacak bir siyasi sistem tasarladılar. “Türk tipi” adını verdikleri bu çoğunlukçu sistem, bugün de söz konusu toplumsal tansiyonun siyasete aynı şekilde yansımasını sağlıyor. Böylelikle de toplumsal kutuplaşmayı daha kalıcı ve yerleşik hale getiriyor.

İşte bu nedenle, eğer toplumsal tansiyonu düşürmek, ortak yaşam duygumuzu pekiştirmek ve iç cepheyi gerçekten güçlendirmek istiyorsak, bunun için atılması gereken adımlardan birisi mevcut siyasal sistemi değiştirmek olmalı. Zira yürütmenin başında değil üstünde duran, çoğunluk değil bütün adına konuşan ve siyasete karşı toplumu temsil eden bir cumhurbaşkanlığı makamına ihtiyacımız var. Parlamenter sisteme geri dönmek, bu bakımdan Türkiye için aslında yaşamsal bir önem taşımakta. Yaklaşan seçimler öncesi adı cumhurbaşkanı adaylığı için geçen isimlere bakıldığında, bu koltuğun alabildiğine siyasi olmayı sürdüreceği açık. Gerek Erdoğan gerekse İmamoğlu, mevcut kutupların birer temsilcisi ve son derece mahir birer siyasetçi. Oysa ülkenin ihtiyacı başka türlü bir cumhurbaşkanı ve başka türlü bir cumhurbaşkanlığı.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER