© Yeni Arayış

SDG siyasetsizliğinin acı sonu: Yalnızlık

Türkiye’de demokratikleşmeyi savunlar yıllarca devlete Suriye’deki Kürtlerle iyi geçinmesi gereğinin önemini yazdık, anlattık. Ancak bu, Türkiye’nin tek taraflı yürüteceği bir politika değildi. Suriye’deki Kürtler de Türkiye ile ilişkileri iyileştirmek için çaba göstermediler. Esad döneminde de, Şara ile başlayan dönemde de, Suriye merkezi yönetimi ile federasyon talepleri dahil olmak üzere açık ve gerçekçi bir siyasi ilişki kurmadılar. Çünkü buna ihtiyaç duymadılar. ABD’ye güveniyorlardı. Ve şimdi ABD yok. Bu açıdan yalnız kalan sadece SDG değil, Kandil de yalnız kaldı. Bu gelişmeler Öcalan’ın gücünü azaltma potansiyeline sahiptir. Umarız içerde DEM Parti başta olmak üzere Kürt siyasi hareketi bir bütün olarak kimseye güvenmeden siyaset yapmayı, siyasi özne olmayı seçerler.

Suriye’de son 10 gün içinde yaşananlar sadece baş döndürücü değil, aynı zamanda içerdiği dersler açısından da çok önemliydi. Elbette ders alacaklar için.

Bu 10 günde Suriye’de yaşanan en büyük değişim, 2014’te ABD liderliğinde IŞİD’e karşı kurulan uluslararası koalisyona girmeyi kabul etmeyen Türkiye’nin yerine, bu koalisyonun parçası olan bugünkü SDG’nin karşı karşıya kaldığı durumdur.

IŞİD’e karşı kurulan koalisyonda önemli görevler üstlenen ve ABD başta olmak üzere Batılı ülkeler tarafından sahiplenilen SDG, geride bıraktığımız haftada bir anda siyaseten yalnız ve “korumasız” kaldı. ABD’li yetkililer yaptıkları açıklamada SDG ile olan iş birliklerinin öncelik olmaktan çıktığını, artık öncelikle iş birliğini Şara liderliğinde Suriye merkezi yönetimi ile yapacaklarını ve SDG’ye tavsiyelerinin de merkezi yönetime entegre olmaları olduğunu ifade ettiler.

Tek başına bu durum bile, her koşulda “siyaset” yapmanın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Biraz geriye dönelim

Arap Baharı sonrası 2011’de Suriye’de başlayan Esad karşıtı eylemler büyük bir iç savaş başlatırken, Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgede farklı Kürt grupları aralarında koalisyon kurarak bölgesel bir alanı kontrol etmeye başladılar. Bu süreçte PKK, insan kaynağı ve silahlı gücü ile Suriye’deki Kürt güçlerinin yanında oldu.

Takip eden yılda IŞİD’in ortaya çıkışı ve Suriye ile Irak’ta uyguladığı terör eylemlerine karşı bölgedeki Kürtlerin dayanışması kadar, ABD liderliğinde kurulan koalisyonun parçası olunmasıyla SDG, Rojava merkezli bölgede özerk bir yönetimi hayata geçirdi.

Bu açıdan SDG, siyasi meşruiyetini ABD’den alsa da kültürel ve etnik meşruiyetini görünmez ama her zaman var olan PKK’ya dayandırdı.

Bu de facto durum, yani SDG’nin belli bir bölgede hâkim güç olması, ancak Suriye’de Esad’ın ve dolayısıyla üniter yapının meşruiyetinin zayıflaması sayesinde var oldu.

Ancak şu gerçek, bölgede uygulanmasa da hep var oldu: Ulus-devlet sistematiğine dayanan uluslararası sistemde, üniter yapısı tartışılsa da, bir ulus-devlet içinde bölgesel bir silahlı gücün kalıcı biçimde var olması mümkün değildi.

Nitekim 8 Aralık 2024’te Şara liderliğindeki HTŞ birlikleri Esad’ı devirdi ve Suriye, o günden itibaren adım adım yeniden ulus-devlet olarak uluslararası sisteme entegre olmaya başladı.

Bugün, Şara’nın kültürel kimliği ve radikal İslamcı geçmişi tartışmalı olsa bile, uluslararası alanda meşru bir ulus-devletin geçici Cumhurbaşkanı olarak kabul ediliyor. ABD başta olmak üzere uluslararası sistem bunu fiilen kabul etmiş durumda.

Ve son tahlilde ABD de, Suriye’de 11 yıldır yakın çalıştığı, Suriye içinde bölgesel meşruiyeti olan SDG’yi değil; üniter bir devlet olarak görmek istediği Şara liderliğindeki Suriye’yi tercih etti.

Siyasetsiz ayakta kalınmıyor

ABD’nin 11 yıldır çok yakın olduğu SDG’yi bir anda yalnız bırakması, ulus-devlet sistematiğinin ortaya koyduğu bir gerçek olsa da, başka bir gerçek de SDG’nin var olduğunu varsaydığı gücünün “siyaset”ten elde edilmiş olmamasıdır.

SDG’nin ortaya çıkışı ve varlığı, uluslararası alanda ABD/Batılı güçlere; bölgede ise PKK’nın silahlı gücüne dayandı. Bu güç sayesinde bölgedeki Arap aşiretleri de bu yapının parçası oldular.

Özetle SDG, geride kalan 11 yılda siyasetle değil; ABD liderliğindeki koalisyon ve PKK’nin silahlı gücüyle ayakta kaldı. Bu, siyasetsiz; yani elde edilmemiş, imtiyazla kurulmuş bir özerklikti.

Siyasetsiz varoluş hâlinin en temel sonucu, meşruiyet ve gücün kaynağının kendiniz değil, dayandığınız destek olmasıdır.

Ve o destek çekildiği anda geriye düşmekten başka seçenek kalmıyor. Bugün SDG’nin karşı karşıya kaldığı durum budur.

Öcalan/Kandil hegemonyası gerçeği

SDG’nin tek sorunu ABD ve Batılı ülkelere bağlı bir siyasi varoluşu seçmiş olması değildi. Başka bir temel sorun da Kandil ve Öcalan ile olan bağdır.

Etnik kimlik, insan kaynağı, silahlı güç ve ideolojik bağ açısından bağlı oldukları bu yapı, uluslararası sistemde siyasal alan açmalarını zorlaştırdı.

Öcalan, 25 yılı aşan tutukluluğu boyunca liderliğini tartışmaya açacak bir adım atmadı. 27 Şubat 2025’te yaptığı çağrıyı PKK’ya yaptı, SDG’yi dahil etmedi.

Bu açıdan SDG, hem uluslararası ilişkiler bağlamında hem de kendi siyasal çevresinde siyasetsizliği tercih ettiği için bugün karşılaştığı tablo karşısında seçeneksiz kaldı.

Son olarak, yıllardır Türkiye’nin Kürt sorununun çözüm alanlarından birinin demokratikleşme olduğunu yazıyor ve anlatıyoruz. Bunun için Irak’taki Kürtlerle olduğu gibi Suriye’deki Kürtlerle de iyi ilişkilerin önemli olduğunu savunduk.

Ancak bu sadece Türkiye’nin tek taraflı yürüteceği bir politika değildi. Suriye’deki Kürtler de Türkiye ile ilişkileri iyileştirmek için çaba göstermediler. Esad döneminde de, Şara ile başlayan dönemde de, Suriye merkezi yönetimi ile federasyon talepleri dahil olmak üzere açık ve gerçekçi bir siyasi ilişki kurmadılar.

Çünkü buna ihtiyaç duymadılar. ABD’ye güveniyorlardı.

Ve şimdi ABD yok.

Bu açıdan yalnız kalan sadece SDG değil, Kandil de yalnız kaldı. Bu gelişmeler Öcalan’ın gücünü azaltma potansiyeline sahiptir.

Umarız içerde DEM Parti başta olmak üzere Kürt siyasi hareketi bir bütün olarak kimseye güvenmeden siyaset yapmayı, siyasi özne olmayı seçerler.

Özetle sadece dışarıda değil içeride de meşruiyetini bir vesayet odağına dayandıran kişi, parti ve kurumların tercihi; dayandıkları güç değil, siyaset olmalıdır. Siyaset yaparak meşruiyet üretmek ve o güçle ayakta kalmak zorundadırlar.

Ancak hemen şunu belirtelim, Rojova'nın çevresinin kuşatılması, bölgede şiddet kullanılması ve olası her türlü barbarlığın da önüne geçmek, tüm komşuların ve uluslararsı sistemin sorumluluğundadır. Ve SDG için çıkış vesayetten kurtulup, diyalog kanallarını açmaktır. 

 

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER