© Yeni Arayış

Profumo’dan Mandelson’a Britanya: Demokrasinin Yolsuzlukla Mücadelesi

İktidar sahibi olanların suiistimal yapması olasılığı siyasal rejim (demokrasi, otoriter, totaliter rejim) fark etmeksizin, muktedirin zihniyeti, inancı, itikatı ne olursa olsun, hiçbir zaman sıfır değildir. En pekişmiş demokrasilerde bile yolsuzluk iddiaları her zaman ortaya çıkabilmektedir. Esas olan yolsuzluk iddialarının ortaya çıkmasından sonra bunların hukuk devleti ilkelerine göre soruşturulup aydınlatılması, suçlular varsa adil bir biçimde yargılanmalarının mümkün olup olmadığıdır.

Giriş: Siyasal İktidar Kullanımının Önlenemez Neticesi: Yolsuzluk

Montesquieu, ünlü yapıtı Kanunların Ruhu (l’esprit des lois, 1748) kitabında iktidarın kullanımıyla ortaya çıkabilecek suistimalin önlenemeyeceğini, ama etkili kuvvetler ayrılığı, denge ve denetleme mekanizmaları gibi bazı düzenlemelerle iktidar denetlenebilirse, suistimalin bir hayli azaltılabileceğini iddia etmiştir. Bu iddiayı bir sonraki yüzyılda bir İngiliz liberal siyasetçisi olan Lord Acton (asıl adı John Emerich Edward Dalberg) bir bilimsel siyaset yasası haline dönüştürmüştür: İktidar yozlaşır, mutlak iktidar mutlak surette yozlaşır (power corrupts, absolute power corrupts absolutely). Bunun örneklerini her düzeydeki siyasal sistemde ve her türlü rejim uygulamasında görmek mümkündür. Özellikle pekişmiş (consolidated) demokrasilerde siyasetin saydam olması dolayısıyla, bu yasanın işleyişi daha çok görünür olmaktadır. Yine pekişmiş demokrasilerde yozlaşmanın siyasal bedeli ağır olmakta, olabildiğince hızlı bir biçimde yolsuzluklar soruşturulmakta ve en üst düzeydeki siyaset erbabı bile bunun hesabını vermektedir.

Britanya hükümetinin bir bakanının bir yandan yeraltı dünyası, diğer yandan toplumun en üst (aritokrasi) ve varsıl zümresiyle, öte yandan politikacılarla pek sıkı fıkı ilişkileri olan bir kişi tarafından on dokuz yaşında bir dansçı hanımla ile tanıştırıldığı ortaya çıkmıştır. Bu Bakanın bu hanımla kısa sürede gönül ilişkileri derinleşmiştir. Ancak, aynı hanımın bir başka sevgilisinin daha olduğu ve onun da Sovyet (Rus) askeri ateşesi olduğu anlaşılmıştır.  Bakan’ın ülkesinin sırlarını bu gönül ilişkisi olan hanım üzerinden Sovyet askeri ataşesine sızdırdığı dedikoduları yayılmış; bu konuda bakanın Britanya Parlamentosu’nda açıklama yapması icab etmiş ve ortada hiçbir uygunsuz durumun olmadığı açıklaması yaparak Parlamento’ya gerçekdışı açıklamada bulunduğu anlaşılmıştır. On hafta kadar sonra Bakan, Parlamento’ya yaptığı bu açıklamadan duyduğu pişmanlığı da ifade ederek istifa etmiştir. Bu anlattığım gelişmeler 2026 yılında Britanya’da yaşanan bir olay değildir. Bu anlattıklarım 1963 yılında Mart ve Ekim ayları arasında Britanya’daki Harold Macmillan Başkanlığı ve Başbakanlığı’nda Muhafazakâr Parti hükümetinin iktidarda olduğu dönemde yaşanan, Savaş Bakanı (Secretary of State for War) John Profumo ile Christine Keeler, askeri ataşe Yevgeny Ivanov ve osteopat Stephen R. Ward arasındaki ilişkilerden türeyen olaylardır. Harold Macmillan hükümeti Ekim 1963’te görevinden ayrılmış, yapılan seçimlerden sonra İşçi Partisi iktidara gelmiştir. Seks ve mali çıkarlarla karışık siyasal nüfuzun ürettiği yolsuzluk Profumo’nun siyasal kariyerini bitirmiş, Harold Macmillan’ın da Muhafazakar Parti hükümetinin de büyük bir siyasal darbe almasına ve bu partinin uzun süre hükümetten uzak kalmasına yol açmıştır. Keeler suçlu bulunmuş, Ward ise yargılandığı sırada intihar etmiştir. Profumo da siyasetten ayrılarak hayatının geri kalanında hayır işlerinde bulunmuştur (daha ayrıntılı bilgi için https://www.britannica.com/event/Profumo-affair).

Bugünlerde yine pekişmiş demokrasilerin gündeminde yer alan benzer bir siyasal iktidar – seks – büyük şirket sahibi varsıllar - casusluk ilişkilerinden türeyen, ABD odaklı Epstein dosyaları haberleriyle dünyanın pekişmiş demokrasileri çalkalanmaktadır. Epstein dosyalarında da hemen hemen aynı türden ama çok daha geniş ve kapsamlı üst düzey siyaset erbabı, Prince Andrew gibi devlet erkanı – seks – büyük şirket sahipleriyle mali ilişkiler – casusluk ilişkilerinden oluşan bir olaylar ve olgular dizisi olduğu görülmektedir. Profumo skandalından kırk yıl kadar sonra ve ABD merkezli olarak gelişen Epstein dosyasına konu olan olaylarda yine bir Britanyalı siyasetçi olan Lord Peter Mandelson yer almaktadır. Bu kez İşçi Partisi’nden olan Lord Mandelson hem Ticaret Bakanlığı yapmış, hem de 2025’te Başbakan Keir Starmer tarafından Britanya’nın ABD Büyükelçisi olarak atanmıştır. Epstein 2002 ve 2005 yılları arasında çocukların seks ticaretini yapmak ile güney New York mahkemesinde suçlanarak, 2019’da mahkûm edilmiş, kısa süre sonra da hapiste intihar ettiği açıklanmıştır. Epstein aynı zamanda bir yandan ABD ve Avrupa finans çevreleriyle yakın ilişkiler içinde olan, diğer yandan da Rus finans ve istihbarat çevreleriyle yakın ilişkileri bulunan bir konumdaydı. Açıklanan dosyalarda Lord Mandelson’un Britanya hükümetinin gizli mali bilgilerini Epstein’a aktarmakla suçlanmasına yol açan iddialar ortaya saçılmıştır. Büyükelçilik sonrası Britanya Lordlar Kamarasında üye olan Lord Mandelson, hemen bu görevini bırakmıştır; ancak hakkındaki adli soruşturmalar sürmektedir. Bu kez de Başbakan Keir Starmer, yıllardır bilinen Epstein – Mandelson ilişksine karşın Lord Mandelson’u Büyükelçi olarak atanmasında oynadığı rol dolayısıyla ağır siyasal saldırılara uğramaktadır. Keir Starmer’in şu andaki konumu 1963’teki Harold Macmillan’a benzer bir içerikteymiş gibi durmaktadır. Üstelik bu kez Kraliyet ailesinin bir üyesi olan eski Prens Andrew’ın da Epstein’le olan yakın ilişkileri, Britanya’yı sarsan dosyalarda, bu kez daha geniş bir çevrenin siyaset – mali güç – aritokrasi ilişkileri içinde Epstein dosyalarında yerini aldığına işaret etmektedir. Montesquieu ve Lord Acton haklı çıkmış, iktidar yine suistimal edilerek yozlaşmaya yol açmışa benzemektedir. 

Pekişmiş Demokrasilerin Yozlaşmayla İmtihanı

Epstein dosyaları sadece Britanya siyasal rejimi ve onun parlamenter demokrasisini etkilememektedir. Aynı zamanda ve çok daha kapsamlı olarak ABD Başkanlık demokrasisini de ve bizzat Başkan Donald J. Trump’ı da etkiliyormuş gibi görünüyor. Bu iki siyasal sistem de pekişmiş demokrasi olarak kabul ediliyorlar. Britanya, çağdaş demokrasinin iki temel modeli olan çoğunlukçu (majoritarian) ve çoğulcu (pluralist) – oydaşmacı (consociational) demokrasiden ilkinin temel ve kurucu modeli (Westminster Democracy) olarak kabul ediliyor[1]. ABD demokrasisi de, Britanya demokrasisinden türeyen bir başka çoğunlukçu demokrasi modeli. Ancak, siyasal rejim tasarımları oldukça farklı. Britanya parlamenter demokrasi olduğundan tüm karar alma süreçlerinde yumuşak kuvvetler ayrılığı içinde yasama organı temel rol oynuyor. Başkanlık rejimindeyse, katı bir kuvvetler ayrılığı mevcut ve yürütmede başkan tek başına büyük ağırlığa sahip. Görevde kalmak için direnirse, Britanya’da başbakanlar için geçerli olan uygulamada olduğu gibi kendi partisinin bir oylamasıyla veya parlamento kararıyla görevden hemen alınamıyor. ABD anayasasına göre bir azledilme (impeachment) süreci var. Bu süreç Başkan Trump için 2017 – 2021 arasında iki kere işletilmesine karşın, Senato’daki kendi partisinin (Cumhuriyetçi Parti) direnişiyle başarılı olamadı. Süreç yavaş işliyor, çift partili sistemin yasama organında iki partisinin anlaşmasını sağlaması kolay olmuyor ve siyasal sistemi istikrarsızlaştırma tehlikesi de taşıyor. ABD’nde başkanlık süresi de katı, dört yıl ve erken seçim yok; sadece hastalık, malüllük, v.b. hallerde anayasasının 25. değişiklik maddesine göre görevden alınabiliyor. Britanya’da hükümet istifa edip hemen erken seçime gidebildiği için hükümetin yenilenmesi görece olarak kolay ve siyasal istikrarsızlığa fazla meydan vermiyor.

Bu rejim tasarımı farklılıkları şimdi her iki ülkede de yolsuzluk suçlamalarının siyasal neticelerini belirleyecek gibi duruyor. Britanya 1963’te olduğu gibi kısa süre içinde seçime gitmek suretiyle hükümet değiştirerek ve adli soruşturmaları hukukun üstünlüğüne uyarak sürdürerek demokrasiye zarar vermeden sonlandırabilecekmiş gibi duruyor. Oysa, ABD’nde bu süreç 2026 Kasım ara seçimlerinin sonuçlarına göre oldukça farklı neticeler doğurabilecekmiş gibi görünüyor. Başkan Trump’ın yeniden azil sürecine tabi tutulmasıyla, bugünkü karşılıklı suçlamalar içinde 2028 seçimlerine kadar iktidarının sürmesi de olasıymış gibi duruyor. Bu gelişmelerin Britanya ve ABD’nde demokrasiye güven ve destek konusunda oldukça farklı sonuçlar doğurması da olasıymış gibi görünüyor.   

Sonuç: Ekonomi, Kültür ve Rejim Açısından İktidarın Yozlaşması

Bu farklılık siyasal rejim tasarımı kadar iktidardaki siyasal parti ve liderin ideolojik konumu, orta sol – merkez – orta sağda yer almakla aşırı sağ ve solda yer almak arasında yolsuzluk suçlamalarına karşı tutumlarda farklılıklar ortaya çıkartıyor. Daha köktenci (radikal) sağcı veya solcu olan siyaset erbabı yolsuzluk suçlamaları karşısında bu suçlamaları ideolojik bir kalıba koyarak, meşruluklarını reddeden bir tutum içine girebilmektedirler. Harold Macmillan ve Muhafazakâr Parti, Keir Starmer ve İşçi Partisi’nin yolsuzluk suçlamalarına karşı olan duyarlılığı ile Richard Nixon ve Donald J. Trump’ın ve onların Cumhuriyetçi Partisinin duyarlılıkları, tutum ve tepkileri de siyasal kişiliklerinden kaynaklı olarak farklı olabilmiştir.  Seçmenlerin yolsuzluk konusundaki duyarlılıkları da benzer olarak siyasetin yapısının ne kadar partizan ayrışma ve kutuplaşmaya dayandığına göre farklılık gösterebilmektedir. Kutuplaşmış ve partizan olarak savaşan kamplara ayrılmış olan seçmen topluluklarının kendi siyasal parti ve liderlerini içeren suçlamalara yaklaşımı savunma ve reddiye biçiminde ortaya çıkabilmektedir. Seçmenin ne derecede yoksul ve yoksun olduğu da burada etkiliymiş gibi durmaktadır. Siyasetçiden patronaja dayalı yarar temin edebilme beklentisinde olan yoksul seçmen grupları onun etik davranmasından çok becerikliliğini, iş bitiriciliğini ve lider olarak seçmene sahip çıkmasını daha fazla önemsemekteymiş gibi görünmektedir[2]. Yoksulluğun çok uzun yıllar kuşaklar boyunca sürdüğü ortamlarda bu duruma uyarlanmış bir kültür de doğmakta olup, o kültürde hayatta kalmak için her şey mubah hale gelirken, antropologların[3] la-ahlaki bireysellik temel davranış örüntüsünün odağında yer aldığı bir kültür oluşabiliyor. Bu tür kültür ortamlarında artık hukukun üstünlüğü, etik siyasal davranış gibi beklentiler de geri plana düşmekte, patron – yanaşma ilişkilerine dayalı kişisel yarar temini siyasetin temel payandası haline gelebilmektedir. Buna karşılık siyasal partizanlığı aşan bir anlayışla yolsuzluk konusunda duyarlılığı yüksek olan, genellikle orta sınıfın baskın olduğu toplumlardaki siyasette ise hem etik hem yarar beklentisi dengeli bir hal almakta, siyasetçilerin kendilerine tevdi edilen kamu gücünü kişisel çıkar için seferber etmeleri seçmenden büyük tepki almaktadır. Kısaca, ekonomik gelişme düzeyi, toplumda orta sınıfın yaygınlığı, siyasal kültür, partizanlık düzeyi, kutuplaşma gibi etkenler siyasette yolsuzluğun nasıl ele alınacağına ve iktidarın suiistimalinin ne ölçüde önlenebileceğini belirlemektedir.

Burada verdiğimiz örneklerde, Britanya demokrasisi hem 1963’te hem de 2026’da ABD demokrasisine nazaran daha başarılı bir sınav veriyormuş gibi durmaktadır. Nitekim Transparency International’ın yeni yayınladığı Yolsuzluk Algısı 2025 Raporu’na göre Britanya’nın puanı 70/100 ve sıralamadaki yeri de 20/182 olup, ABD’nin 64/100 puanı ile sıralamadaki 29/182 yerinden önde, daha az yolsuzluk algısı olan bir sosoyo-politik sisteme sahip olduğu görülmektedir. Britanya’da siyasal yolsuzluğun siyasal bedelinin de, hukuki bedelinin de ABD’ndeki başkanlık demokrasisine göre daha ağır olduğu türünden bir görüntü var.

İktidar sahibi olanların suiistimal yapması olasılığı siyasal rejim (demokrasi, otoriter, totaliter rejim) fark etmeksizin, muktedirin zihniyeti, inancı, itikatı ne olursa olsun, hiçbir zaman sıfır değildir. En pekişmiş demokrasilerde bile yolsuzluk iddiaları her zaman ortaya çıkabilmektedir. Esas olan yolsuzluk iddialarının ortaya çıkmasından sonra bunların hukuk devleti ilkelerine göre soruşturulup aydınlatılması, suçlular varsa adil bir biçimde yargılanmalarının mümkün olup olmadığıdır. Halkın, özellikle demokrasilerde yolsuzluk konusunda duyarlı olup, etkili bir biçimde tepki göstermesi de yolsuzluğun asgariye indirilmesinde önemli bir rolü vardır. Bu hususta İsveç Başbakan Yardımcısı Mona Sahlin’in 1990’ların ortalarında kendisine yöneltilen, bir alış veriş yaparken bebek bezi, çikolata ve sigara almak için Parlamento’nun kendisine Bakanlığı ile ilgili yapacağı harcamalarda kullanması için verdiği kredi kartını kullanması nedeniyle kamu fonlarını şahsi amaçlarına tahsisi suçlaması önemli bir örnektir[4]. Bakan bu hatasını kısa zamanda fark etmiş ve kredi kartı harcamasını kendi hesabından ödemiştir. Buna rağmen açılan soruşturmadan da aklanmış; ama “seçmenin güveni sarsıldığından ben görevimden istifa ediyorum”[5] diyerek ayrılmıştır. Transparency International’ın Yolsuzluk Algısı Raporu 2025’e göre İsveç, aldığı 80/100 puanla, dünyada en temiz siyaset algısına sahip 6. ülkedir. Demokrasilerde seçmenin güveninin yolsuzluk soruşturmalarında oynadığı rol bu olayda çok barizdir.

Bugün Epstein dosyalarıyla karşılaşılan durumda da Britanya’da siyasal yozlaşma ve yolsuzluk konusunda gösterilen duyarlılık, Başbakan danışmanının istifa etmesi, Başbakan hakkında ciddi eleştirilerin ortaya çıkması ve Parlamento’nun harekete geçmesine karşın ABD’nde benzer gelişmelerin olmamasının oluşturduğu demokrasi aşınması (demokratic backsliding) tartışmalarının artması, seçmen ve siyasal rejim farklarının bir arada oynadığı rolü görmemiz açısından önemlidir. Bu gelişmelerden çıkaracağımız sonuç iktidar suiistimali ve yolsuzluğun olabildiğince önlenebilmesi için siyasal iktidarın denge ve denetim altında çalışması ve iktidardan  etkili hesap sorulmasının siyaset erbabınca önemsenmesi ve seçmenin de bu husustaki uygulamalara duyarlılık göstermesinin esas olduğudur.   

 

[1] Arend Lijphart (1984) Democracies: Patterns of Majoritarian and Consensus Government in Ywenty-one Countries, (New Haven, London: Yale University Press): 9 – 36.

[2] Marko Klasnja ve Joshua A. Tucker (2013), “The economy, corruption and the vote: Evidence from Experiment from Sweden and Moldova,” Electoral Studies, vol. 32: 536 – 543.

[3] Edward C. Banfield, with the assistance of Laura F. Banfield, (1958). The Moral Basis of a Backward Society (Glencoe, Illinois: The Free Press).

[4] https://www.emilemagazine.fr/article/2017/4/24/from-abroad-in-sweden-transparency-without-obstruction.

[5] Aynı makale.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER